14 Ekim 2021 Perşembe

Babalar Gününde, Babalar Her Türlü Saygıyı Hak Ediyor

 Babalar Gününde, Babalar Her Türlü Saygıyı Hak Ediyor



Ibrahim Ortas 
iortas@cu.edu.tr googlegroups.com 
20 Haziran Paz 17:57
Babalar Gününde, Babalar Her Türlü Saygıyı Hak Ediyor
Prof. Dr. İbrahim Ortaş, Çukurova Üniversitesi, 
iortas@cu.edu.tr
 
Baba Olan Babaları Kutlarım.

Bugün babalar günü. Hemen her gün bir birden çok günü anıyor ve kutluyoruz. “BABALAR GÜNÜNÜN” tarihçesine bakıldığında çok da ciddi bir gerekçesi ve tarihçesine ulaşılamadı. Herhangi bir gerekçe aramaya da gerek yok. Çünkü herkesin bir annesi olduğu gibi bir de babası vardır.

Babalar günü fikrinin Anneler Günü'nden ilham alan ABD Washington'da yaşayan Sonoro Smat Dodd tarafından 1909'da önerildiği belirtiliyor. Daha sonraları ABD başkanları babalar gününün kutlanmasını önemsemişler.

Hangi gerekçe ile ve hangi zaman diliminde kutlanırsa kutlasın, babalar katkı ve etkileri ile balağın saygınlığını ve iç huzurunu hak ediyorlar. Varlığı ile çocuğuna güven veren, tecrübesi ve bilgi birikimi ile yol gösteren, kişiyi hayata hazırlayan, her zaman gölge olan güçlü kişilik olarak babaların gününün kutlanmasının ötesinde ciddi saygı ve sevgiyi hak etmektedir.

Önce hayata olan bir babası olan ve sonra da bir baba olma nedeniyle baba ve annelerin çocukları için gösterdikleri fedakârlıklar biyolojik ebe beyinliğin ötesinde bir vericiliktir. Bu nedenle gerçekten baba ve babacan olan babaların babalar gününü içtenlikle kutlarım. “Hayatta ben en çok babamı sevdim” diyordu Can Yücel.                                                    
 
Nazim Hikmet ise;
“Baba!
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
Başımı eğmez!
Yalnız senin elini öpmek için
Eğilir başım”.
Babam, ağabeyim, kardeşim
Arkadaşım…
 
Evet, insanın baba gibi bir babası olmalı. Baba, ağabey, kardeş olarak baba olmak/olabilmek. Zor iş baba olmak. Bilemiyorum ne kadar başarabildik. Biyolojik olsun, olmasın gerçekten baba olan, babacan babaların babalık gününü bir gün değil, her gün kutlamak gerek.
 
20 Haziran 2021, Adana
Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi/ Ziraat Fakültesi / Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü. Adana
iortas@cu.edu.tr;ibrahimortas@gmail.com


Erdoğan'ın siyasi hayatının dönüm noktaları

Erdoğan'ın siyasi hayatının dönüm noktaları

Recep Tayyip Erdoğan, 16 Nisan referandumu sonrası yapılan anayasa değişikleri çerçevesinde bugün AKP'ye genel başkan olarak seçildi. Bu, Cumhurbaşkanı'nın siyasi kariyerinde bir başka dönüm noktası niteliğinde.

    
default

Türkiye'nin 12'inci Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yaşamı 1970'li yıllarda Milli Selamet Partisi'nin Gençlik Kolları üyeliği ile başladı.

Darbe ve siyasi yasaklara sahne olan 1980'lerin başını takiben Erdoğan, Necmettin Erbakan'ın himayesinde, çeşitli partilerin çatısı altında Milli Görüş hareketinde önde gelen isimlerinden birisi haline geldi.

Erdoğan için ilk siyasi dönüm noktası henüz 40 yaşındayken İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi oldu. Bu göreve geldiği 1994 yılı, daha sonra hem onun hem de Türkiye'nin siyasi yaşantısında büyük kırılmalarla anılacak başka dönüm noktalarının başlangıcı oldu.

Hüküm giymesi ve AKP'ye giden yol

Belediye Başkanlığı döneminde Siirt'te okuduğu bir şiir dolayısıyla hüküm giydi ve görevinden düşürülerek siyasetten men edildi. Hüküm giydiği dava sonucunda para ve dört ay hapis cezasına çarptırıldı.

Refah Partisi'nin 1998 yılında "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak" gerekçesiyle kapatılması sonrası kurulan Fazilet Partisi'nde (FP) kuşaklar arası bakış açısı farkları da su yüzüne çıkmaya başladı.

Siyasi yasağı devam eden Erdoğan partinin ilk kongresine katılamadı, ancak Erbakan kanadının aday olarak gösterdiği Recai Kutan'ın karşısına Abdullah Gül'ün çıkarılmasıyla iki kamp arasındaki görüş ayrılıkları gelenekçiler ve yenilikçiler şeklinde bir daha geri dönülmeyecek şekilde kemikleşti.

FP'nin de kapatılmasıyla birlikte Erdoğan ve beraberinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) kurucu ekibini oluşturacak isimler yenilikçi kanat olarak 2002 yılındaki genel seçimlere girdi ve yaklaşık yüzde 35 oyla tek parti olarak iktidara geldi.

Ancak Yüksek Seçim Kurulu'nun "seçimlerde aday olamaz" kararı verdiği Erdoğan, ilk AKP hükümeti kurulduktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) desteğiyle yapılan anayasa değişikliği uyarınca milletvekili seçilebildi.

2002 seçimlerinde aday olmasına izin verilmeyen Erdoğan'ın yasağı kalkana kadar Abdullah Gül başbakanlık görevini yürütmüştü.

2002 seçimlerinde aday olmasına izin verilmeyen Erdoğan'ın yasağı kalkana kadar Abdullah Gül başbakanlık görevini yürütmüştü.

Reform çağı

Erdoğan'ın, kurucularından olduğu partinin tekrar başına geçmesiyle birlikte Türkiye, takip eden yaklaşık 10 yıl boyunca göreceli bir siyasi ve ekonomik istikrar dönemine girdi.

Bir önceki koalisyon hükümetinin Avrupa Birliği ile attığı somut adımları devralan Erdoğan yönetimindeki AKP, 1980 anayasasındaki birçok antidemokratik maddeyi AB uyum yasaları çerçevesinde değiştirdi ve yasalardan kaynaklanan siyasi baskıları bir nebze olsun hafifletti.

O dönemde hem Türkiye'de hem de ülkenin yakın coğrafyasında kemikleşmiş bazı sorunların çözümünde adımlar atıldı. AB ile ilerleyen ilişkilere ek olarak, Kıbrıs meselesinde yapıcı çözüm arayışları, Ortadoğu'daki ülkelerle ticaret hacminin arttırılması gibi girişimler, AKP'nin ilk döneminde başlıca dış politika hamleleri oldu.

Ordu ile ilişkiler

Erdoğan, siyasi kariyeri boyunca dönem dönem asker ile karşı karşıya geldi ve tüm karşılaşmalardan galibiyetle ayrıldı.

İlki Temmuz 2007'de AKP'yi ikinci kez iktidara taşıyan genel seçimler öncesi Nisan ayında Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yaptığı bir açıklama oldu. "E-muhtıra" olarak da bilinen ve hükümete karşı kaleme alınan bildiri karşısında geri adım atmama kararı alan Erdoğan ve kurmayları, ertesi gün "Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı'nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik hukuk devletinde düşünülemez" şeklinde bir açıklama yaptı.

Ardından "Ergenekon" ve "Balyoz" davalarıyla ilgili süreç başladı ve askerin siyasetteki rolü cumhuriyet tarihinde belki de hiç olmadığı kadar törpülendi.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, soldan üçüncü, ve birçok kuvvet komutanı Balyoz davasını protesto ederek 29 Temmuz 2011'de görevlerinden ayrılmıştı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, soldan üçüncü, ve birçok kuvvet komutanı Balyoz davasını protesto ederek 29 Temmuz 2011'de görevlerinden ayrılmıştı.

Gezi süreci ve yolsuzluk operasyonları

Erdoğan liderliğindeki ikinci AKP hükümeti ilk kitlesel protestolarla Mayıs 2013'te karşılaştı. Gezi Parkı protestoları her ne kadar doğrudan hükümeti tehdit etmese de Erdoğan'ın protestolara karşı tutumu ve göstericilere karşı kullanılan sert müdahale yöntemleri ülkede bir süredir devam etmekte olan kutuplaştırmayı tırmandırdı.

Protestoları takiben aynı yılın sonunda bazı bakanlar ve üst düzey bürokratlar hakkında başlatılan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları Erdoğan'ın yakın çevresine kadar uzadı.

Erdoğan bu operasyonlardan "paralel yapı" ismini verdiği Fethullah Gülen cemaatini suçladı ve o günden itibaren kendi liderliğindeki hükümet ile Gülen takipçilerinin konuşlandığı devlet kurumları içinde bir mücadele başladı.

Gezi Parkı protestoları boyunca Erdoğan göstericileri aşırıcı kesimlerin organize ettiğini söylemişti.

Gezi Parkı protestoları boyunca Erdoğan göstericileri "aşırıcı kesimlerin" organize ettiğini söylemişti.

Cumhurbaşkanlığı ve 2015 seçimleri

AKP iç tüzüğü itibariyle üç dönemden uzun süre başbakanlık koltuğuna oturması mümkün olmayan Erdoğan, Ağustos 2014'te görev süresi dolacak olan Abdullah Gül'ün yerine aday olarak Türkiye'de halk tarafından doğrudan seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.

Ancak cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte başlayan anayasal tarafsızlık ve yürütme organına müdahale tartışmaları gölgesinde Haziran 2015'teki genel seçimlere kadar Türkiye siyasi durağanlığa sahne oldu.

AKP'nin, başında Erdoğan olmadan girdiği ilk seçimler olan 7 Haziran oylamasında geçmiş performanslarına göre oylarının düşmesi ve tek başına iktidar olacak yeterli meclis çoğunluğuna ulaşamaması Erdoğansız partinin eski gücünü kaybettiği şeklinde yorumları da beraberinde getirdi.

Kurucusu olduğu parti güç kaybettikçe, Erdoğan'ın partili kimliği cumhurbaşkanlığı kimliğinin üzerine eklenerek devam etti ve Kasım ayında, Erdoğan'ın da partiye açık desteğiyle yenilenen seçimlerle birlikte AKP tekrar tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaştı.

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, anayasal yetkilerinin tanımlandığı alanlarda esnek davranışı ve yürütme organına dolaylı müdahaleleri, kendisinin de yıllardır talep ettiği Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin genişletilmesi ve anayasanın bu doğrultuda yeniden tanımlanması tartışmalarına yol açtı.

Erdoğan, 10 Ağustos 2014'te Türkiye siyasi tarihinde halkoylaması ile seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu.

Erdoğan, 10 Ağustos 2014'te Türkiye siyasi tarihinde halkoylaması ile seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu.

15 Temmuz darbe girişimi ve 2017 referandumu

Cumhurbaşkanlığı yetkileri ve başkanlık sistemine geçiş tartışmaları gündemdeki yerini korurken, bir yandan da Gülen cemaatine karşı sürdürülen operasyonlar sürdürüldü.

Soruşturmalar ve operasyonlar kapsamında Türkiye'de on binlerce devlet memurunun yeri değiştirildi, görevleri askıya alındı ya da meslekten uzaklaştırıldı. İçerideki siyasi istikrarsızlık, ekonomik durgunluk ve Türkiye'nin yakın çevresinde devam eden krizler nedeniyle ülke zor günlerle karşı karşıya kaldı.

Erdoğan, 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden ordu içindeki Gülenci bir grubu sorumlu tuttu. Takip eden süreçte ilan edilen olağanüstü hal şartlarında Erdoğan bir yandan yürütme yetkilerini resmen elinde toplamak için hükümet nezdinde anayasa değişikliği çalışmalarını hızlandırdı, bir yandan da sürdürülen hukuki operasyonlardan sayıları yüz binleri bulan kişi etkilendi.

Olağanüstü hal ortamında 16 Nisan 2017'de yapılan anayasa referandumu sonucu Erdoğan istediğini az bir farkla elde etti. Yapılan değişikliler uyarınca da cumhuriyet tarihinde çok partili dönemde ilk kez partili cumhurbaşkanlığının önü açıldı.

Erdoğan 16 Nisan referandumunun ardından tekrar AKP'ye üye oldu.

Erdoğan 16 Nisan referandumunun ardından tekrar AKP'ye üye oldu.

©Deutsche Welle Türkçe

Çağrı Özdemir 

https://www.dw.com/tr/erdo%C4%9Fan%C4%B1n-siyasi-hayat%C4%B1n%C4%B1n-d%C3%B6n%C3%BCm-noktalar%C4%B1/a-38893206



Çevre Gününde Kirlenen Deniz Eko sistemlerde Deniz Salyası Nedir?

 Çevre Gününde Kirlenen Deniz Eko sistemlerde Deniz Salyası Nedir? 



Ibrahim Ortas 
iortas@cu.edu.tr googlegroups.com 
8 Haziran Sal 14:52
Neden-Sonuç İlişkisinin Sorgulanması Yapılmadan Sorun Çözülemez

Özet:

Çevre gününün anıldığı bu günlerde Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi kıyılarını saran deniz salyası (müsilaj) tesadüfen oluşmuş bir çevresel felaket değildir. Müsilaj sorunu ülkemizin çarpık kentsel dönüşümü, ekonomik-sosyal dönüşümünün adeta bir yansımasıdır. Bu yansıma ile çevre, ekoloji ve denizleri nasıl tanımladığımız ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin 84 milyonluk nüfusunun yaklaşık 25-27 milyonu Marmara Bölgesinde yaşamaktadır. 
Türkiye sanayisinin ağırlığı bu bölgededir. Marmara denizini çevreleyen yerleşim yerlerinin endüstriyel atıkları ve yoğun nüfusun atıkları uzun zamandır Karadeniz, Marmara ve boğazın sularına boşaltılmaktadır. Uzun zamandır denizlerde ve boğazlarda balık türlerinin azaldığı, kirliliğinin artığı sık sık belirtiliyordu. Ancak konu uzun erimli olarak yetkililerce dikkate alınmadı. Ta-ki Marmara Denizinde müsilaj oluşana kadar.

Bir bütün olarak istisnalar hariç ülkemizin ve belediyelerimizin çevre anlayışı atıkların toplanması ve kentlerin dışına çıkarılması, endüstriye işletmelerin atıklarını bertaraf etmesi ve ye arıtması işlemleri yeterli görülmemektedir. Denizler adeta atıkların boşaltılacağı bitmez tükenmez umman olarak görülmektedir. Ancak denizin doğası bugüne kadar boşaltılan atıkları taşıyabiliyordu. Her alanda olduğu gibi çevresel atıkların denetimsiz olarak ortama bırakılmasının artması ile artık deniz ekosistemi doğal yapısını kaybetme noktasına gelmiş görülüyor. Doğanın en önemli özeliklerinden birisi (karada ve suda) mikroorganizmalar doğadaki organik ve kısmen inorganik bileşikleri ayrıştırır. Ancak birleşik kaplar prensibi gereği bugüne kadar denize boşaltılan atıkları denizlerin doğal dengesi tarafından tamponlandı. Ancak artık denizdeki eko sistem atıkları kendi sistemi ile baş edemez duruma gelmiştir. Denizdeki bir çok canlı atıkları ayrıştırabilmekte, bir kısmı ortaya çıkarılan müsilajlar ile beslenerek bertaraf ediyor vs. Denize bırakılan kimyasalların deniz ekosistemindeki bazı mikroorganizmaların yaşam alanlarını daralması sonucu ekosistem kendi kendini restore edemez duruma geldi. Denizlere bırakılan organik atıkların parçalanmasını sağlayan organizmaların oksijeni tüketmeleri ile ortamda oksijenin azalması ile bazı oksijenle solunum yapan canlı grupları ortamda azalınca ekosistemin dinamik işleyişi gereği başka organizmalar ortaya çıkmaya başladılar.
Anlaşılan çevredeki tarımsal alanlar, şehirlerin katı-sıvı atıkları ve kimyasal fabrikaların atıkları denizlere bırakılan, içinde yüksek konsantrasyonlu azotlu ve fosforlu (deterjanların temel maddesi fosfor) bileşikler mikroorganizmaların hızla çoğalmasına neden olmaktadır. Suya dışarıdan karışan organik bileşikler özelliklede fosforlu maddeler başta alg ve belirli bakterilerin hızla çoğalmasına (ötrofikasyon) yol açmaktadır. Bu arada denizlerde mikroorganizmalar tarafından hücreden dışarı salgılanan şekerli ve proteyinli polisakkaritler ortamdaki diğer kirletici parçacıklarında birbirine yapıştırarak ortamı az akışkan duruma getirmektedir. Fitoplankton olarak bilinen su yosunlarının da çıkardığı organik bileşikler deniz yüzeyinde sümüksü salgı birikmesine neden olur. Bu arada ötrofikasyonun arması ile denizdeki oksijenin azalması ile anaerobik (oksijensiz yaşayan) farklı mikroorganizmaların gelişmesine neden olabilmektedir. Oksijensizlik durumu ekosisteminin işlevsiz kalması anlamına gelmektedir. 

Doğa bir bütün olduğu için ortama bırakılan atıklar sonunda deniz salyalarının kapladığı oksijenin olmadığı ve diğer canlıların öldüğü sonunda gıda güvencesinin riske girdiği duruma gelir. Bu bütünlük anlaşılmamış ve bu sebepten dolayı ciddi bir felaket ile karşı karşıyayız. 

Bu olgu anlaşılmadan sorunun çözümü de anlaşılmaz.

Bölgenin atıkları denize deşarj edildiği için suyun sıcaklığı ve iklimi değişmiş, kimyasal yapısı ve deniz hidrobiyolojisi de bozulmuş durumdadır. Denizlere bırakılan atıklar kadarının da doğaya bırakılması sonucu toprakların da kirlenmesine neden olmakta ve besin zinciri yolu ile tüm canlılar ve özellikle de toplum sağlığı bozulmaktadır. Bütün göstergeler göstermektedir ki çevresel sorunların olumsuz etkisi beklenenden de daha ciddi sonuçlar oluşmaktadır. İklim değişimleri, salgın hastalıklar, vb. birçok sorun insan kökenli sorunlardan kaynaklanmaktadır. İnsanın biraz çıkar eksenli paragöz anlayıştan doğa ve insan eksenli yapıya dönmesi insanlığın sürdürülebilirliği için yararlı olacaktır. 

Bugün Marmara denizinde yaşanan müsilaj sorunu tamamen büyük bir ekosistem sorunudur. Ekoloji bilimini ilgilendiren alanlarda çalışan tüm bilim insanları yaşanan olgunun sebep sonuç ilişkisini bilirler. Sorun ağırlıklı olarak da mikrobiyal ekoloji alanı ile doğrudan ilgilidir. Toprak ekolojisi ve mikrobiyoloji ile ilgilenen bir araştırıcı olarak denizdeki müsilaj salgının oluşumu mekanizması ve kaynaklarını genel ekoloji-ekosistem mekanizması ekseninde tahmin edebiliyorum. Ayrıca bitki kök müsilaj’ının toprak yapısı üzerindeki olumlu etkisi çalıştığımız konu olarak ayrıca ilgimi çekmektedir.
 
İlgi duyanlar için konunun geniş anlatımı aşağıda belirtilmiştir.
 
 Sanayi Devrimi İle Başlayan Fosil Enerji Kaynaklarının Kullanımı Çevre Sorunlarını Arttırdı
Sanayi devrimi ile başlayan fosil (rezerv) enerji kaynaklarından petrol ve kömürün yakılarak tüketimi ile atmosfere sanılan CO2 miktarında meydanda gelen artış ilk defa 1900’lu yıların başlangıcında belirtilmişti. Ancak 1980’li yılarda NASA tarafından bilimsel olarak küresel olarak atmosferde CO2 konsantrasyonunun normal değerlerin üzerinde arttığının açıklanması ile dünya sorunun farkına varmış oldu. Yapılan açıklamada dünyanın ısındığı ve tekrar geriye dönüşünün de çok kolay olmadığı belirtilmektedir. ABD’de petrol ve kömür sektörünün önde gelenleri konuyu Kongreye taşımaya çalıştılar. Dünyada artan çevre sonu günden güne artması ile dünyanın çevresinde oluşan Albedo etkisi nedeniyle güneş enerjisinin yansıması ile oluşan absorbasyon ile atmosfer içeride ısınmaya devam etmektedir. Bunun sonucu kutuplarda sıcaklığın 50C den 22 0C kadar yükseldiği belirtiliyor. Küresel ısınma olarak tanımlanan bu süreç iklim değişimlerine neden olmaktadır.

Geçmişten bugüne iklimde meydana gelen değişimlerin ve küresel iklim değişikliklerinin yüzde 90'ına insanların neden olduğu somut veriler ile görülmektedir. Günümüzdeki sera gazlarının kaynağının başta enerji üretimi ve diğer sanayi kuruluşları olduğu bilinmektedir.
Dünyada hayatımızı kolaylaştıran elektrik ve elektronik ürünler diğer taraftan çevreyi kirleten ve küresel ısınmayı tetikleyerek sinsice dünyanın sonunu getirmeye çalışan organlardır. Maalesef günümüzde başta batının sanayileşmesi ve teknolojiyi kullanması ile başlayan ve bitmek, tükenmek bilmeyen kâr hırsının bütün dünyanın toprağını, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, suyunu, havasını birer üretim faktörü olarak görmesi sonucu doğal dengelerin bozulmasına neden olmaktadır. Doğal dengenin bozulması ile bütün canlı varlıklar gibi bizlerinde sağlığının olumsuz etkilendiği görülmektedir.
 
Artan Çöp Üretimi Çevre Kirliliğini de Arttırdı.

Türkiye’de ortalama günde kişi başına 1,12 kg çöp ve 183 Litre atık su üretilmektedir. Marmara bölgesinde 25 milyon insanın günlük toplamda 28 milyon kg çöp ve 4.6 milyar litre atık su üretilmekte ve çoğunluğu değişik yollarla denizlere akmaktadır. Son yıllarda başta sanayinin atıkları ve kentlerin çöplerinin döküldüğü yerlerin başında tarım alanları, orman ve su kaynakları gelmektedir. Şehirlerin sıvı ve katı atıkları ne yazık ki akarsulara ve denizlere çoğu zaman kontrolsüz olarak deşarj edilmektedir. Çoğu sanayi ve diğer işletmeler derin deşarj (20-25 m derine) atıkları bırakmaktadırlar. Yer altı taban suyu ve çatlaklardan denize ulaşan atıklar kirliliğe neden olabilmektedir. Sistemin tamponlanma kapasitesinin üzerindeki kirlilik faktörleri canlılığın yok olmasına neden olmaktadır. Denizlere değişik yollarla deşarj edilen kent ve endüstri atıkları başta Marmara ve Karadeniz’de yaşanan deniz salyasına sebebiyet vermektedir.

Katı çöplerin kentlerin çevresine yığılması ile ayrı toprak kirliliğinin yaralı mikroorganizmaların ölümüne neden olması beraberinden doğal ekosistemin işleyişini de etkilemektedir. Organik ağırlıklı kentsel çöplerden oluşan yığınları metan gazı üretmesi ile aynı şekilde küresel ısınma etkisi yaratarak deniz ekosistemini de bozmaktadırlar. Bilindiği gibi metan (CH4) diğer sera gazlarından CO2‘den daha tehlikeli bir gazdır.
 
Çevre Kirliliğine Neden Olan İnsan Faktörü Kaygıları Arttırıyor.

Türkiye nüfusunun 1/3’ünü oluşturan Marmara Bölgesi Türkiye sanayisinin %60’ını oluşturmaktadır (https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27de_sanayi). Türkiye’de üretilen azotlu ve fosforlu gübre fabrikaları Marmara bölgesinde başta Kimya İhtisas Organize Sanayi Bölgesi olmak üzere çoğu kimyasal üretim fabrikaları Kocaeli bölgesinde bulunmaktadır. 

Balıkesir bölgesinde tavukçuluk, Bursa bölgesindeki tekstil fabrikalarının organik ve inorganik atıkları yeterince filtrelenmeden çoğu zaman derin deşarja bırakılmakta olduğu basında sıkça haber konusu olmaktadır.  

Konuya ilişkin bilim insanı hocalarımızın belirtiği şekilde önlem alınmaz ise yakın gelecekte denizlerde balık tutulmasının zorlaşacağı belirtiliyor. Yine yapılan açıklamalarda yüzeyden derine inildikçe oksijenin sınır değerlerinin çok altında olduğunu rapor edilmektedir. Marmara denizindeki salya ile çöplerin ve atık suların evlerden, işyerlerinden denize kadar taşınması sonucu oluştuğu görülmektedir. Ayrıca iç göllerden, Tuz, Van ve Salda göllerinin de şehir atıklarının etkisi ile kirlendikleri sık sık basına yansımaktadır. Deniz ve iç suların kirliliği, ekonomik, sosyal ve toplum sağlığına kadar uzandığı için son salya kirliliği kamuoyu tarafından daha çok görünmek zorunda kaldı. Denizdeki salya kirliliğinin tek yönlü değil, çok yönlü ve bütünlüklü bir konu olduğu yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Bu konu eğitim anlayışımızdan, içinde yetiştiğimiz aile ve toplum ortamının yanında ülkenin ekonomik hukuk sistemi ile de doğrudan ilişkilidir. 
 
Deniz Salyası Müsilaj Nedir? 

Denizlerimizde yaşanan müsilaj salgısı bir bütün olarak doğa, çevresel ekosistem ve biyosferi ilgilendirmektedir. Doğal eko sistemler dinamik bir yapı içerisinde kendilerine özgü ve süreklilik gösteren dinamik bir denge içerisinde işlevlerini sürdürmektedirler. Biyosfer (yaşam katmanı) en büyük biyolojik birim olarak bütün etkileşimler sonucu belirli bir denge esasına göre işlediği için, herhangi bir noktasında meydan gelebilecek herhangi bir fiziksel, kimyasal ve biyolojik değişme bir başka bölgede etkisini gösterecektir. 

Yakın geçmişe kadar insanın doğayı anlamadan doğayı bir atık deposu olarak gören bilinçli bilinçsiz davranışlarının sonucu artık doğa fonksiyonlarını yürütemez duruma gelmiş görülüyor. Başta Marmara Denizi, Ege denizi ve Karadeniz’de oluşan fitoplankton olarak tanımladığımız mikro alglerin (bitkiciklerin) aşırı çoğalması ve denizde artan kirliliğe tepki olarak ortama salınan salgı (müsilaj) denizlerin bir bütün olarak yaşam alanı olmaktan çıktığı görülmektedir. Ancak denizlerde mikro organizmalar tarafından hücreden dışarı salgılanan şekerli ve proteyinli polisakkaritler ortamdaki diğer kirletici parçacıkları da birbirine yapıştırarak ortamı az akışkan duruma getirmektedir.

Doğadaki kaktüs türü bitkiler, topraktaki mikroorganizmalar de müsilaj üretirler. Bitkiler tarafından üretilen müsilaj, su depolanmasında, tohum çimlenmesinde önemli rol oynarlar. Toprakta bitki kökleri ile birlikte simbiyotik ilişki kuran mikoriza mantarları tarafından salgılanan Glomalinin denilen doğal bileşik bir glikoprotein (glycoprotein, şeker+protein) toprak partiküllerini bir araya getirerek toprak yapısını iyileştirir.
 
Ne Yapılabilir?
 
Sorun bütünlüklü bir çevresel sorun. Kısa ve uzun vadede alınması gereken acil ve yapısal önlemeler gerekiyor
Acilen derin deşarjlar durdurulmalı.
Bütün işletmelerin ileri biyolojik atık arıtma sistemine geçilmeli.
Başta denizlere yüksek konsantrasyonlarda azot, fosfor ve organik atık deşarj eden işletmelerin ileri biyolojik artıma sistemlerine geçene kadar faaliyetleri durdurulmalı.
 
Uzun sürede;
Marmara bölgesinin daha fazla göç almaması sağlanmalı. Hatta göçün seyreltilmesi için teşvikler geliştirilmeli Sanayi işletmelerinin bir kısmı yurdun değişik bölgelerine dağıtılmalı. Hem insanlar yurtlarında iş güç sahibi olur hem de batıya göç sınırlandırılmış olur.
Çöp ve atık suların yerinde arıtılması ve geri dönüşüme yönlendirilmeli.
Çevreye dayalı yeşil mutabakata uygun politikalara bağlı bir kalkınma ve gelişme planlanmasının yapılması planlanmalıdır.  
 
4 Haziran 2021, Adana
 
Not: Sayın hocam, birçoğunuzun E-Posta adresi bir şekilde makinemdeki adres defterime yerleşmiştir. Amacım kimsenin zamanını almak ve rahatsız etmek değildir. Hepimizin ortak sorununu bir şekilde dile getirmektir. E-posta bu bakımdan düşüncelerimizi kolay paylaşabildiğimiz bir ortam. Ancak peşinen eğer istenmeden e-posta aldıysanız özür dilerim. Eğer geri bildirimde bulunursanız listeden adresinizi hemen çıkarırım.


***

7 Ekim 2021 Perşembe

AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK. BÖLÜM 8

AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK.  BÖLÜM 8


ANATOMİ, AYRILIKÇI TERÖR, DOÇ. DR. EMİN GÜRSES, Ergenekon sanığı, ETA, IRA, PKK, PKK DOSYASI, Bask, Franco,


AYRILIKCI TERÖR VE ULUSLAR ARASI SİSTEM.,


Merkezi Ülkelerin (kapital yoğun, uzmanlaşmış yüksek gelirli işgücü kullananlar) Çevre (emek yoğun, düşük gelirli işgücü kullananlar) ya da yan-çevre (merkez ve çevre ülkelerindeki üretim biçimlerinin bir arada görüldüğü) ülkelere eşitsiz bir bağımlılık ilişkisini dayattıkları bilinmektedir. Siyasi, ekonomik, askeri veya bunların bir kombinasyonu olarak diğerlerine, tek başına veya bir ittifak halinde, isteklerini v.s dikte ettirebilme yetisine sahip hegemon devletlerin ilişkilerde çoğunlukla merkezi rol oynadıkları ve ayrılıkçı terör örgütlerinin faaliyetlerinde kolaylaştırıcı ya da sınırlandırıcı etkileri olduğu açıktır. 

Siyasi, ekonomik gücün yoğunlaştığı ve çoğunlukla kararların alındığı yer olan merkezi devletlerle bu kararlara tabi olmaya zorlanan çevre devletler arasındaki ilişkinin şekli (bağımlılık düzeyi) hegemon devletlerin etkileme güçlerini ve kararlarını biçimlendirir. Stratejik önemi yüksek coğrafyalardaki devletler bu özelliklerini alternatif kamplara meylederek kendi yararlarına kullanmaya çalışırlar. Bu da merkezi ülkelerin faaliyet alanlarını ve çevre ülkelere dayatmada bulunabilme imkanlarını kısıtlayabilir. 

Hegemonya yarışında değişik nedenlerle IRA, ETA ve PKK’nın sistemden tasfiyesi gündeme gelmiş, bunlardan sistemin periferisinde yer alan köylü temelli bir etnik hareket olan PKK’nın tasfiyesindeki yöntem sistemsel sınırlamalara örnek olmuştur. Bu örgütün hegemonya yarışında tarafları birbirine karşı açık olarak kullanma çabasının sistemi rahatsız edecek bir düzeye ulaşması nedeniyle acil tasfiyesi gündeme gelmiştir. Sistemin zaaflarını kullanmaya en fazla meyleden örgüt bu sistemle girdiği karmaşık ilişkiler nedeniyle bu sistemin tasfiyesine en açık olan örgüt haline gelmekten kurtulamamıştır. 

Şiddet kullanarak kısa yoldan amaca ulaşılabileceğini hesap edenlerin, adına hareket ettiklerini iddia ettikleri insanlara çıkardıkları faturanın yüksekliğinden, dize getirmeye çalıştıkları ülkelerin insanları da zarar görmüşlerdir. Bunlardan PKK’nın, mali kaynak sorunu içindeki bir çevre ülkesi olan Türkiye’deki çoğunlukla yoksul insanlara verdiği zarar, IRA ve ETA’nın faaliyetlerinin ekonomileri Türkiye’nin kiyle karşılaştırıldığında daha güçlü olan Birleşik Krallıktaki ve İspanya’daki insanlara verdiği zarardan çok daha yüksek olmuştur. 

2 Aralık 1999’da idari yetkiler Londra’dan Kuzey İrlanda’da seçimle kurulan meclise; Stormont’a, geçti. Sinn Fein lideri Gerry Adams 27 Kasım 1999’da yaptığı konuşmasında birleşik İrlanda kurma amaçlarından vazgeçmediklerini, Good Friday Anlaşması’nı bu amaca varmak için geçici bir yapı olarak gördüklerini ifade ederek taraftarlarına taviz vermek gibi bir niyetleri olmadığı mesajını gönderiyordu. 

ETA , IRA'ya Bakıyor.,

IRA’nın silahları sayesinde Sinn Fein’in barış sürecine dahil edildiğini düşünen ETA liderliği bu gelişmelerin kendi gelecek ilişkilerinde yol gösterici olabileceğinin hesaplarını yapmaktadır. 

PKK'nın Tasfiyesi;

Toplumsal şiddet ve uluslararası siyasi faaliyetleri bir arada yürütmeyi amaçlayan PKK da IRA gibi masaya silah gücüyle oturma hesapları yaptı. Fakat yeni uluslararası sistemin bu bölgedeki işleyiş mantığına ters düşen bu çaba tasfiye ile karşılaştı. 

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adına Orgeneral Ateş’in Eylül 1998’de Öcalan’ı elinde Türkiye’ye karşı bir koz olarak tutan Suriye’deki Hafız Esad yönetimine karşı sert uyarısı ve hemen arkasından Orgeneral Kıvrıkoğlu’nun Adana’da, Suriye’deki Hafız Esad yönetiminin teröre destek vermesini kınayan açıklamasıyla, yine ekim ayı başında “sabrımız taşmak üzere, Şam yönetimi ile aramızdaki durum, ilan edilmemiş bir savaş halidir” ifadesi ve Demirel’in “ Suriye’ye  karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tutuyoruz ” uyarısı Türkiye-İsrail arasında sıkışabileceğini hesap eden Şam yönetiminin tavizkar bir tutum içerisine girmesini sağlamıştır. Ankara’dan Şam’a karşı olası bir askeri müdahale söz konusu olunca Kahire yönetimi aracılık yapma görevini üstlenmişti. Ankara’dan gelebilecek askeri müdahalenin diğer Arap ülkelerini ve İsrail’i içine çekebilecek bir çatışmaya dönüşme olasılığı İsrail ve ABD yönetimini sorunun çözülmesi sürecine katılmaya ve bu arada bu süreçten kar sağlamanın yollarını aramaya itmiştir. 

Ekim ayı başında Ankara’nın Suriye sınırında askeri manevraları başlatması sonrası Öcalan Suriye’den uzaklaştırıldı. Öcalan’ın Moskova’ya, oradan da İtalyan komünist milletvekili Ramon Mantovani’nin de yardımıyla Roma’ya götürüldüğü bilinmektedir. Rusya Federasyonu başbakanı Primakov’un Öcalan’ın Ankara ile ilişkileri ve Öcalan’ın Rusya’da güvenliğinin sağlanmasının sorun yaratabileceğini göz önünde bulundurarak Rusya’da kalmasına izin vermediği, Almanya’nın ise Alman mahkemesi tutuklama kararına rağmen Öcalan’ı istemediği zamanın İtalya başbakanı Lamberto Dini tarafından ifade edilmişti. 

İtalyan hükümeti Ankara’nın iade talebine olumsuz cevap vermiştir. … 1977 tarihli Avrupa Terörizmi Önleme Sözleşmesi’nin 2. Maddesi ise siyasi motifi şiddeti içeren eylemlere katılanları iade kapsamına almaktadır. Bu çerçeve içinde olayı değerlendiren ve üzerinde Washington’un artan oranda baskısını hisseden Roma, Öcalan’ın Türkiye’ye iade edilmeyerek Yunanistan’a gönderilmesiyle rahat bir nefes almıştı. Öcalan’ın Yunanistan’daki destekçilerine rağmen başbakan Simitis, terörü destekleyerek Birleşmiş Milletler sözleşmesini ihlal eden bir ülke olmak tehlikesinden kurtulmak için Öcalan’ı Yunanistan dışına çıkarmayı başarmış, kabinesindeki destekçilerinin perde önündeki isimlerinden ikisini tasfiye etmek zorunda kalmıştı. 

16 Şubat 1999’da gece yarısından sonra sabah saat 03.00’te Öcalan 15 gün kaldığı Kenya’nın başkenti Nairobi’deki Yunanistan büyükelçiliğinden bir operasyonla Türkiye’ye getirildi. Öcalan’ın en korktuğu da buydu. Öcalan Nisan 1999’daki bir mülakatında “Afrika bizim için çok tehlikeli olurdu” diyordu Avrupa’da gidecek yer ararken. Çakal Carlos’a yapılan Sudan operasyonunu hatırlamış olacak. Bu tip uluslararası işbirliğiyle yapılan operasyonlar için hukukun sizi zorlamayacağı bir yer seçilir. Fransa da Carlos’u önce Suriye’den çıkartmış, sonra Sudan’dan almıştı. 

YUNANİSTAN VE PKK 

Devletlerin altına imza koydukları kararlara uymama ayrıcalığı yoktur. Örgütler ise koşullara göre tutum belirleyebilirler. Yani onlara göre amaca varmak için her yol mubahtır. Kendi koydukları ya da kabul ettikleri kuralları gerekli gördüklerinde yine kendileri ihlal ederler. Devletler ise taraf oldukları bölgesel ya da uluslararası kuruluşlardan ayrılacaklarını belirli bir süre önce bildirirler ve süre tamamlandığında yükümlülüklerinden kurtulabilirler. Atina, bir taraftan üyesi olduğu kuruluşların nimetlerinden yararlanırken, diğer taraftan da Şam yönetiminin yaptığı gibi “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışına uygun hareket ederek terör örgütleriyle işbirliği içerisine girmekte bir sakınca görmemiştir. 

Aralık 1988’de Lockerbie’de (İskoçya’da) düşürülen uçağın bombalanmasından sorumlu tutulan iki Libya vatandaşını koruduğu iddiasıyla Libya’yı terörist ilan eden ABD yönetimi terörist olarak kabul ettiği PKK örgütünün liderini büyükelçiliğinde saklayan Atina’ya aynı şekilde karşılık verememiştir. 27 Ekim 1991’de ABD, İngiltere ve Fransa terörizme karşı bir metin hazırlamışlardı. Bu metne göre, “doğrudan ya da dolaylı olarak terör faaliyetlerinde yer alan, terör faaliyetinde bulunanları koruyan, bunları eğiten, silahlandıran, mali destek veren ya da her hangi bir koruma sağlayan devletler diğer devletlere ve Birleşmiş Milletlere karşı sorumlu olurlar”. Bu öneri 20 Aralık 1991 ‘de yürürlüğe girmişti. Özellikle Libya’nın tutumunu kınamak için alınan böyle bir kararın Yunanistan’ın PKK’yı koruyan tutumunu da kapsayacak nitelikte olduğu göz ardı edilmiştir. 

Öcalan yakalanmadan önce PKK’nın başarılı olacağı hesapları yaparak örgüte her düzeyde destek veren ya da faaliyetlerine göz yuman fakat Türkiye’nin direnişi karşısında yanlış ata oynadığını fark eden kimi AB ülkeleri, bu desteklerini Öcalan’ın yargılanma sürecine müdahale etmeye çalışarak devam ettirmeye çalışmışlardı. 

Batılı İstihbarat Birimleri ve PKK

Bir devlet yapısı için gerekli olan şekilde örgütlenen PKK, şiddet eylemlerinin merkezi hükümetleri tuzağa düşüreceğini, artan karşı şiddetin insanları kendi saflarına iteceğini ve böylece taraftarlarını artıracağını hesap etmişti. 

Avrupa’daki bazı ülke yönetimleri PKK’nın faaliyetleriyle özellikle 1989 yazı ile birlikte çok yakından ilgilenmeye başlamışlardı. Türkiye’nin on binlerce silahlı PKK’lıyla baş edemeyeceği hesapları onları böyle bir tutuma yöneltmişti. 1989’da başlayan organize edilmiş yoğun mülteci akımı ise PKK’ya Avrupa’da bir gündem yaratma ve konuyu uluslararası alana taşıma imkanı sağlamıştı. Suriye’de iken, İran, Irak ve Suriye’nin doğal müttefikleri olduğunu ifade eden PKK lideri Öcalan amaca ulaşmak için ABD dahil değişik ülkelerle işbirliğine gidilebileceğini de inkar etmemişti. Hem Türkiye’de hem de özellikle bazı Avrupa başkentlerinde PKK ile işbirliğinden önemli mali çıkarlar sağlayan gruplar türemişti. Bunların başında özellikle bazı siyasiler, hukuk büroları ve hükümet dışı kuruluşların üst kademe çalışanları gelmekteydi. Bunlar ise büyük çoğunlukla kendi ülkelerinin istihbarat birimleriyle bilgi alışverişi içerisindeydiler. Yani bu yönetimler bir terör örgütünü kontrol etmeyi de yasalara uyduruyorlardı. 


www.altinicizdiklerim.com


*** 

AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK. BÖLÜM 7

AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK.  BÖLÜM 7


ANATOMİ, AYRILIKÇI TERÖR, DOÇ. DR. EMİN GÜRSES, Ergenekon sanığı, ETA, IRA, PKK, PKK DOSYASI, Bask, Franco,


TERÖRE KARŞI DEVLETİN İŞLEVİ.,

Devlet’i oluşturan kurumlar, halka gerekli olan mal ve hizmetlerin sağlanmasını organize etmekle yükümlüdürler. 

Herhangi bir savaşta savaşan askerlerin ölümü yasalara uygun kabul edilir. Böylece güç kullanmak, bir taraf olarak devletin gerektiğinde başvurabileceği bir eylemi haline geliyor. Yani burada devletin yasal egemenliği var. Eğer devlet her istediği kanunu yapabiliyorsa bu, yasal egemenliğin kayıtsız-şartsız olduğu anlamına gelir. Günümüzde ulus-devlet bir dereceye kadar yasal egemenliğe sahiptir, siyasi egemenliği ise sınırlıdır. Devletler topluluğunun varlığı, devletin siyasi egemenliğini sınırlayabilir. … Devlet, yurttaşlardan kendi koyduğu kurallara uymasını, ancak mazur görülebilir ve meşru olması koşuluyla, yani uyulmaya değecek kuralları olduğu sürece isteyebilir. Ayrıca gerektiğinde yeniden düzenlenebilmesi için bu kuralların tartışmaya açık olması gereklidir. 

Devlet, toplumun dışında bağımsız bir dizi kurumlar değil, fakat kendi içindeki toplumsal örgütlenmeler ve diğer devletler tarafından faaliyetleri sınırlanabilen bir yapıdır. 

Devlet, toplumsal kurumların devamlılığını sağlamak için halkın gözünde kendi kurumlarının haklı temellere dayandığını anlatmak zorundadır, aksi taktirde bunalım sürekli hale gelebilir. 

Egemen sınıf ya doğrudan devlet üzerinde baskı uygulamaya veya dolaylı olarak stratejik noktalardaki bürokrasiyi kontrol ederek politikaları maniple etmeye çalışır. Bunda her zaman başarılı olabilir mi? Bazı durumlarda siyasi elit bağımsız hareket eder ve böylece kendi içinde çelişki, dağınıklık yaşayan kapitalist (veya herhangi bir egemen sınıfın, grubun) sınıfın kontrolünden çıkabilir. Bunu yaparken, var olan devlet yapısını koruduğu iddiasındadır (Sabancı’nın Bask bölgesi örneğini dikkate alarak Kürt sorununa çözüm getirme önerisine karşı tepkiler buna örnektir). Bu yapıyı koruyan siyasi elit (sivil veya asker) aslında dolayısıyla kendi çıkarlarını da korumayı amaçlar. 

Devlet, bir güçler ittifakı tarafından kontrol edilir. Fakat bu arada değişik güçler/sınıflar arasında güç koalisyonunda yer alma, etkin olma yarışı sürer. Ortak programları olanlar bir ittifaka girebilirler. Fakat ittifakın dışında kalanlar ittifakın uygulamalarından hoşnut olmayabilirler. Bu durumda bir mücadele gündeme gelebilir. Bu durum var olan ittifakı bozabilir ve yeni ittifakların doğmasına yol açabilir. 

Devletin yönetiminde etkin olan ittifak, kendisinin hegemonyasına karşı çıkan ve koyduğu kuralları değiştirme amacında olan ittifaka karşı doğal olarak kendi iktidarını koruyan kuralların devamlılığını sağlama yollarını arayacaktır. İktidardaki ittifaka karşı çıkışta seçilen yöntem şiddeti içerirse, bu ittifak, uluslararası ve iç hukukun sağladığı yasal imkanlarla devletin var olan yapısını korumayı üstlenir. Karşı koyuşu her iki tarafta kendine göre haklı nedenlerle donatır. Bu arada iktidardaki ittifak, şiddetin yaygınlaştığı durumlarda kendi koyduğu kuralları ihlal etme noktasına gelebilir … Devletin kurumlarında hegemonyasını sürdüren ittifak, kendine alternatif olan tarafı kontrol altına alamamış ve kendi ittifakı  tehlikeye düşmüş ise hegemonyasını sürdürebilmek için her türlü yönteme başvurabilir ki bu da genellikle, yerel veya genel, değişik düzeylerde cereyan edebilen bir iç silahlı iktidar mücadelesidir. 

Egemen olan ittifakın kurumlarının işlemesine direnen ve alternatif yapılar oluşturmak için şiddeti bir mücadele yöntemi olarak seçen IRA, ETA ve PKK gibi örgütler, ya iktidarı paylaşmayı kabul ederler veya kendi iktidarlarını kurabilecekleri yeni bir coğrafya parçasının kontrolünü ele geçirme mücadelesine devam ederler. Bunlar kendi otorite alanlarını oluşturduktan sonra, kendi ittifaklarına karşı çıkacak olanları bugün kendilerini dışlayan yönetimlerin kullandıkları yöntemleri kullanarak dışlamaya çalışacaklardır. Bunun aksini gösteren bir gelişme ise bu tür örgütlenmelerde henüz yoktur. 

BARIŞÇI ÇÖZÜM YÖNTEMLERİ.,

PKK şimdilik federalizm, IRA ve ETA kesin ayrılıkta diretirken, merkezi hükümetler bu talepleri ya yumuşatma ya da tamamıyla reddetme yolunu seçiyorlar. 

Anlaşmazlıkların değişik boyutları olduğu göz önüne alınırsa, çözüm yollarının tek olamayacağı da aşikardır. Otonomi ile ayrılıkçı şiddet örgütlerinin gücünün azaltılabileceği öne sürülür. Otonomi, bir bölgenin kendi hükümetinin olması fakat tam egemenliğinin olmamasıdır. Otonomi mali, kültürel, yerel ilişkiler düzeyinde olabilir. Bu yöntemi 1978 Anayasası ile İspanya’nın Bask bölgesindeki uygulamasında görmekteyiz. Federalizm ise, gücün bölüşümünün iki düzeyde olması ve bunun anayasada belirtilmesi olarak açıklanabilir. Federalizmde merkezi hükümetlerin bazı yetkilerinin alt birimlere devredilmesiyle bölgesel hükümetlerin sosyal, ekonomik, kültürel gibi konularda daha etkin kararlar alması sağlanabilir.    

Fakat federasyonun bir evrensel öneri olmadığı unutulmamalıdır. Bu yöntemde de eksik olan şey yurttaş haklarının yerel etnik haklara tercih edilmiş olmasıdır. 

Merkeze baskının hafifletilmesi ve işlerin daha etkin yürütülebilmesi için yerel yönetimlere, yerel olarak toplanan vergilerin bir kısmının yine yerel olarak kullanabilme hakkının verilmesi, yerel ekonomik planların yapılması, alt birimlere yönetsel yetkiler verilmesi, yerel dilin yörede resmi birimlerde de kullanılma hakkının sağlanması, etnik grupların merkezi mecliste de belirli bir orana göre temsil edilmesi gibi değişik çözümler öne sürülebilir. 

İsviçre ve Belçika gibi ülkelerde uygulanan güç bölüşümü ise etnik toplulukların siyasi ve sosyal kurumlarını oluşturup, kimliklerini koruyarak bir eşitlik yaratmayı amaçlıyor. Bu yöntem Kuzey İrlanda’da cemaatçi liderlerin işbirliğine yanaşmamaları nedeniyle çökmüştür. Bu iki yöntemde de yine bireyin özgürlüğünün korunması amaçlanmamış aksine etnik topluluğun kimliğinin devamlılığıyla ilgilenilmiştir. 

Uzun bir tarihsel bir arada yaşama deneyimi olan İsviçre’de sorunların yaşanmadığını biliyoruz, fakat Belçika’da Flamanlarla, Wallonlar arasında zenginliğin paylaşımı konusunda birliği bozacak güçte olmasa da dönem dönem tartışmalar çıkmaktadır. Belçika’yı bir arada tutan en önemli etkenlerden birinin refah toplumunun sağladığı olanaklar olduğu ise yadsınamaz. 

SONUÇ.,

Örgütler genellikle kendi faaliyetleri için yararlı gördükleri ülke yönetimleriyle yakın ilişkiler kurma yollarını ararken, bazı ülkeler bu örgütlere destek vererek onların kendi ulusal, bölgesel veya uluslararası iktisadi politikalarına, çıkarlarına hizmet etmelerini sağlamak için çaba gösterirler. Hiçbir örgüt Paris, Londra ve Berlin gibi Avrupa başkentlerinde bu ülkelerin istihbarat birimlerinin bilgisi dışında kayda değer bir faaliyette bulunamaz. 

Ayrılıkçı şiddet örgütlerinde üye faaliyetlerini tam anlamıyla kontrol etmek örgütün faaliyet alanları genişlediği oranda zorlaşmaktadır. Bazı üyeler, gruplar ister IRA’da ister ETA ve PKK’da olsun örgütün bilgisi dışında aşın şiddete başvurabilmekte ve örgüte ulusal ve uluslararası alandaki siyasi faaliyetlerinde zarar verebilmektedirler. Örgütlerde ayrıca zamanla profesyonel üyelikler oluşmaktadır. 

Bunların, mücadelenin devamından şahsi menfaatleri olduğu da bilinmektedir. Bu durum terör eylemlerine süreklilik kazandırmaktadır. Terör zamanla karşı terörü doğurmuş ve merkezi otoritenin herhangi bir organından veya bunların bazı üyelerinden güç alan gruplar terörün devamından fayda sağlamaya başlamışlardır. Zamanla terörle yaşar hale gelen her iki tarafa mensup insanlar terörü bir yaşam biçimi olarak benimsemeye başlarlar. Bunların silahlarını bir yana bırakıp barışçıl bir ortama uyum sağlamaları amacıyla (terör ve karşı-terör örgütlerinde) bir rehabilitasyon seferberliğinin gerekliliği inkar edilmemektedir. Çünkü bunlar normal bir insanda gözlenebilen davranış özelliklerinin çoğunu yitirmişlerdir. 

Genel olarak, terörü önlemenin yolu, adil bir toplumsal, ekonomik ve siyasal yeniden yapılanmadan geçer. Bunun için ise her ülkenin kendi koşullarına uygun yapılanmalar geliştirilebilir. Ayrılıkçı şiddet örgütlerini ve bunların terör eylemlerini besleyen en önemli nedenlerden biri ise, adil olmayan yapılanmaların değişmesine direnen, gerekli esneklikten yoksun toplumsal ve uluslararası kurumlardır. Adaletin sağlanması, temel ihtiyaçların karşılanması ve istikrar birbirleriyle doğrudan ilişkilidirler. Temel ihtiyaçlar karşılanamıyorsa adalet yoktur, adalet yoksa istikrar güvencede değildir. … Toplumsal barışın tesis edilmesinin yolu ulusal sistemin olduğu kadar, uluslararası sistemin de demokratikleşmesinden geçer. 

Bireyin hak ve özgürlüklerini koruma altına alabilecek toplumsal ve uluslararası yeniden yapılanmalar ve bunun için normlar gereklidir. 

Şiddet’in toplumdaki kutuplaşmaları, nefreti artırdığı gerçeği karşısında yapılması gereken öncelikle bireyleri bu kutuplaşmaların içine hapsedilmekten kurtarmaktır. … Bireye sağlanan özgürlük ortamı, şiddet kültürünü besleyen toplumsal yapılanmaların değişmesine imkan sağlayabilecektir. 

Özellikle gelişmekte olan ülkelerin periferilerindeki hareketlerde siyasi alanda nefes alma imkanı sağlayacak radikal çıkışlar dışında katkı sağlayabilecek bir orta sınıfın olmayışı en önemli şansızlıklardan biridir. Radikal çıkışları ile siyasi alanın dışına itilen veya böyle bir tercihte bulunan örgütlenmeler, siyasi kültürde şiddetin yerini güçlendirmekte ve terör eylemlerinin yaygınlaşmasına yol açmaktadırlar. 

Şiddetin sürekliliği, zamanla bir şiddet kültürünün toplumun her kademesine yayılmasına yol açmakta, doğrularla yanlışlar birbirine karışmakta, devletler de dahil her kesim sorunlarını şiddetle çözme yoluna gitmektedirler. Şiddet her ortamda siyaseti boğmakta, çözüm ortamının oluşmasının engellenmesine neden olmaktadır. Yoksulluğa ve haksızlığa karşı mücadele verdiklerini iddia ederek yola çıkanlar ise kullandıkları şiddet yöntemiyle yoksulluğun ve haksızlığın artmasına katkıda bulundukları gerçeğini görmezlikten gelmektedirler. 

 8. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***


AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK. BÖLÜM 6

 AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK.  BÖLÜM 6


ANATOMİ, AYRILIKÇI TERÖR, DOÇ. DR. EMİN GÜRSES, Ergenekon sanığı, ETA, IRA, PKK, PKK DOSYASI, Bask, Franco, ANATOMİ, AYRILIKÇI TERÖR, DOÇ. DR. EMİN GÜRSES, Ergenekon sanığı, ETA, IRA, PKK, PKK DOSYASI, Bask, Franco, Açlık Grevleri,  Protestan, Katolik, Herri Batasuna, Kral Juan Carlos, 

PKK İttifak Arayışı.,

PKK liderliği Türkiye’ye karşı başarı sağlamalarına katkıda bulunabilecek her türlü ittifaka girmeyi stratejik bir gereklilik olarak kabul etmiştir. Öcalan, gazeteci-yazar Oral Çalışlar ile yaptığı bir söyleşide ABD dahil her türlü ittifaka girebileceklerini fakat bunun emperyalizme karşı savaşmalarını engellemeyeceğini ifade etmiştir. … Gündoğan’a göre ABD ve onun Orta Doğudaki en önemli müttefiki İsrail PKK’nın varlığını sürdürmesini ister çünkü bu durum Türkiye’yi İsrail’e ve ABD’ye bağımlı kılar. 

Gelişmeler gösteriyor ki, ulusal sınırlarla oynamadan Kürtlere yaşadıkları bölgelerde kültürel ve idari yönetim hakkı verilmesi ABD’nin bölgesel istikrar planlarıyla çelişmez. ABD’den daha fazlasını uman politikalar PKK için yeni sorunlar doğurabilecektir. 

Eğer gelecekte bir Kürt devleti ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarına uygun düşerse, Washington bunu hayata geçirmek için girişimlerde bulunacaktır. Bu amaçla bölgedeki Kürt örgütlerle doğrudan veya dolaylı ilişkiler kurulmuştur. … Yalçın Küçük’ün “...Amerika’nın himayesinde tutucu bir Kürt devleti projesi dosyada bekliyor” sözü Perinçek’in, “Federasyon bir biçimdir, emperyalizme karşı da olabilir taraftar da olabilir” ve eğer “Kürt sorununu emperyalizme karşı mücadeleden koparıp kendi başına bir sorun olarak ele aldınız mı, önünüzdeki seçenekler yenilgi veya ABD mandası olacaktır” uyarısıyla denk düşüyor. Federatif bir çözüm öneren, Türkiye’de devam eden iç sorunun başkalarının işine yarayabileceğini ve bunların Kürt meselesinden yararlanmak isteyebileceklerini belirten Kürdistan Sosyalist Partisi lideri Burkay’a göre ise Kürdistan’ı bölüşmüş olan devletlerin desteği ile bu mücadeleyi yürütmek mümkün değildir. Suriye ile kurduğu ittifak PKK’ya bir merkezi üs sağlaması bakımından çok önemli idi. Bunu başardıktan sonra sıra Kuzey Irak’taki boşlukta bir yer edinmeye gelmişti. Bağdat’ın var olan uluslararası sisteme ters düşen tutumunun cezalandırılması ve yeniden tekerrürünün önlenmesi (ve de herhangi bir stratejik bölgede bu tür niyetleri olanlara ders olması amacıyla) için alınan Birleşmiş Milletlerin 688 sayılı kararını takiben Kuzey Irak’ta yaratılan otorite boşluğunu doldurma yarışına PKK da katıldı. 

Kuzey Irak Kürt yönetiminin Londra temsilcisi H. Zibari Türkiye’nin dünyaya açılan tek pencereleri olduğunu ve Türkiye ile işbirliğinin kendileri için çok önemli olduğunu belirttikten sonra PKK’nın Kuzey Irak’taki faaliyetleri hakkında şunları söylüyor; “Biz Kuzey Irak’ta bir yönetim kurduk. PKK gitsin aynı işi Türkiye’de yapsın”. 

Türkiye’deki eylemlerde 1984 yılından Ekim 1996’ya kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görev yapan 152 öğretmenin öldürülmesinin temelinde de bunların PKK tarafından her nasılsa ‘sömürgeci idarenin temsilcileri’ olarak görülmesi anlayışı yatmaktaydı. 

PKK merkez komitesi üyesi Karasu … “Biz siyasi bir virüs gibiyiz. Bizim olduğumuz yerde başka bir Kürt örgütünün şansı yoktur”. Tabii ki bu durum ‘Tekoşin’ gibi, küçük çapta ve terör eylemlerine sıcak bakmayan, özellikle Tunceli yöresinden aydınlarının kurduğu sol örgütler için geçerlidir. Tunceli’deki sol örgütleri, buradaki kökleşmiş yapılanmalarından dolayı bölgeden dışlamayı başaramayan PKK, bazı sol örgütlerin PKK ile ittifak yapmasını sağlarken, işbirliğine sıcak bakmayanların Güneydoğu bölgesinde bağımsız faaliyette bulunmalarını engellemeyi başarmıştır. 

Ala Rizgari’nin lideri İ. Güçlü, İsmail Beşikçi’ye yazdığı mektupta (11 Ağustos 1990) PKK hakkında şunları söylüyor; “PKK, kendisini Kürtlerin tek partisi sayıyor... diğer partilere hayat hakkı tanımayacaklarını çok açık bir biçimde ileri sürüyorlar”. Apocular “... kişisel, şefsel ve partisel amaca varmak için her türlü araç ve gereci kullanacağı gibi, her türlü ilişkiye girmeye hazırdır”. Karasu ise bir cephe politikası uyguladıklarını ve tarihi ihanet içerisinde olan güçleri (yani diğer bir deyişle PKK ile birlikte hareket etmeyenler ve PKK’nın takip ettiği yolu eleştirenler kastediliyor) dahi bu mücadelenin içine çekmeye çalıştıklarını belirttikten sonra, kendi tarihlerinin biraz kötü olmasının, suçluların cezalandırılmamasından ileri geldiğini ve örgüt olarak bu işi de üstlendiklerini ifade etmiştir. Buradan şu sonuç çıkarılabilir; PKK Kürt halkının tek temsilcisidir; PKK’lı olmayanlar veya PKK ile işbirliğine gitmeyenler Kürt halkına ihanet etmektedirler ve dolayısıyla PKK tarafından cezalandırılmayı hak etmişlerdir. … Cengiz’in ifadesine göre 1986’da başlayan bölünmenin nedeni kendisinin de içinde bulunduğu grubun Stalinci gelenekten ve Kürt milliyetçiliğinin etkisinden uzaklaşmaları, Dersim ve Zaza meselesini gündeme getirmelerinden dolayı meydana gelmişti. Dersim hareketinin sosyalist kanadı böylece PSD adını aldı. Kendilerinin dışındaki milliyetçi gruplar ise Kawa gibi gruplarla ittifaka girerek ayrı bir örgütlenmeye gittiler. PSD, Dersim ulusal kurtuluşunu talep ediyor. … Özal Kuzey Irak’taki durumdan yararlanmak istedi ve Mart 1991’de Talabani’nin Ankara ziyaretine zemin hazırladı. Talabani Türk dışişleri yetkilileriyle de görüştü. Özal, Washington’u ziyaretinde ABD devlet başkanı George Bush’a Kürt liderleriyle ilişkiye geçtiğini ifade etmiş. Kuzey Irak’daki Kürtler için, Bağdat yönetiminin kontrolü dışında, bir güvenli bölge  oluşturulması düşüncesi Karadaghi’ye göre Özal’a aitti. 


Özal’ın Irak’ta federal bir yapı kurulmasına karşı olmadığı, ayrıca belirlenmiş bir Kürt bölgesine de karşı çıkmayacağını öne süren Henri J. Barkey ve Graham E. Fuller ise Türkiye’nin bu bölgenin garantörü rolünü üstlenmesinin uygun olacağını öne sürmüşlerdi. … Bu yazarlar ayrıca Avrupa Birliği’nce talep edilen reformların yürütülmesi için var olan fırsatın da kaçırıldığını ileri sürmektedirler. Bu da demektir ki ABD’nin Kürtler konusundaki planları Özal’ın ölümünden sonra çıkmaza girmiş, Türkiye’deki asker-sivil ittifakın girişimleri sonucu meydana gelen gelişmelerle bu plan bozulmuştur. 

Ayrılık Konusu.,

Öcalan, Türkiye’den ayrılmanın ekonomik olarak bugünlük uygun bir yol olmadığını ifade ediyor. … Nisan 1995’te yayınlanan başka bir açıklamasında ise Öcalan ayrı bir devlet kurma konusunda diretmediklerini fakat İspanya gibi örneklerinde görüldüğü gibi bir federalizm taraftarı olduğunu ifade ediyordu. Federal bir sistem ise, batıya doğru devam eden ve Kürt nüfusun yaklaşık yarısının, özellikle entegrasyon-asimilasyon sürecine katkıda bulunabilecek olan, Türkiye’nin batı bölgelerindeki metropollerde toplanmasına yol açan göçü de geriye çevireceğini belirtmiştir. 

Öcalan’ın … 18 Nisan 1977 tarihinde Roma’daki “Türkiye’de barış ve Kürt Sorunu üzerine diyalog” konulu uluslar arası konferansa gönderdiği mektupta “… bir çok defalar var olan sınırlar içerisinde halkımızın kimliğinin tanınması ve kültürel ve siyasi özgürlüklerinin verilmesi” taleplerinde bulunduklarını ifade ediyor ve eğer bu talepler yerine getirilirse bir tek silah bile atılmayacağını taahhüt ediyordu. 

Maraşlı, bir yazısında, “… demokratik siyasal çözüm savaşan tarafın kabulü, Kürt ulusunun kendi bağımsız politik örgüt ve kurumlarının tanınmasını ön koşul haline getirmektedir. Çünkü bu aynı zamanda sömürge sorununun temel çözümü olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ön koşuludur” diyordu. … “Biz ise adil, kalıcı ve barışçı bir çözümü mutlak özgürlük ve bağımsızlıkta görüyoruz”. 

Mahir Kaynak, ABD’nin Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurmak istediğini belirtmiştir. Kürt halkının kendi geleceğini özgürce belirleme hakkının tanınması gerektiğini savunan İstanbul Kürt Enstitüsü başkanı Şefik Beyaz’a göre ise iki bölgeli ve iki toplumlu federal bir sistem çözüm olabilirdi. CHP eski Malatya Milletvekili İbrahim Aksoy’un kurucusu ve genel başkanı olduğu Kürtçü eğilimli ‘Demokrasi ve Değişim Partisi’nin programına göre, kendilerinin, Türklerin ve Kürtlerin bir arada yaşamasından yana olduklarını, Bunun yolunun da bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek, “Kürtlere politik, yönetsel ve kültürel bir demokratik yapılanma sağlamak” olduğu belirtilmektedir. Gazeteci-yazar Cengiz Çandar’a göre ise istek otonomidir. Sürgündeki Kürt parlamentosunun üyesi Serhat Bucak, Kuzey Irak’ta uygulamaya konulması istenilen batının otonomi planını kabul edilir bulmuyor. Bucak’a göre; “Otonomi batının bölgesel çıkarlarına en uygun olanı. Fakat PKK bunu kabul etmez. PKK Ortadoğu’nun demokratikleşme hareketidir. Kürtlerin özgürleşmesi burada demokratikleşmeyi başlatacak. Öcalan’ın Ortadoğu federasyonu tezi var.” 

Şiddet ve Gelecek.,

Karasu’ya göre, “dünya eskiden haritanın değişmesini istemiyordu. Bugün ise bir kriz yaşanıyor. Orta Doğu’da bir dengeden diğer bir dengeye geçiliyor. Sınırlar değişebilecek duruma gelmiştir. … Böyle bir dünyada biz de biraz çabalarsak, gücümüzü kullanabilir, savaşı geliştirebilirsek başarılı oluruz”. Bu açıklama gösteriyor ki PKK, terör eylemleri ile yönetimi zor duruma sokarak örgütün taleplerini görüşmek için Ankara’yı masaya oturmaya zorlamayı amaçlıyor. Merkezi hükümeti baskı altına almak amacıyla PKK savaşı metropollere yaymayı amaçlıyordu. Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin Moskova’daki sözcüsünün Mayıs 1997’de Moskova’da yaptığı bir açıklama ise bunu gösteriyordu. Sözcüye göre, savaş metropollere kaydırılacak ve tatil yöreleri hedef alınacaktı. 

Kürdistan Sosyalist Partisi lideri Burkay ise şiddetin Kürt hareketi için bir talihsizlik olduğunu ifade etmektedir. 

Kurt dumanlı havayı sever deyişini doğrularcasına, PKK’nın terör eylemleri arttıkça bölgede karşı terör’de de bir artış görülmekte, artan şiddet ortamından yararlanarak günlük yaşamlarını bunun üzerine kuranların oranı gittikçe artmaktadır. Bölgede faili meçhul cinayetler artarken, güvenlik için oluşturulan Özel Tim’den, koruculardan ve PKK’dan ayrılarak güvenlik kuvvetleriyle işbirliğine gidenlerden bir kısmı mevcut belirsizlik durumundan faydalanarak silah, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet, fidye almak amacıyla adam kaçırma gibi birçok eyleme karıştıkları Meclis’te oluşturulan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu tarafından tespit edilmiştir. Gerçekte çatışmalardan, belirsizliklerin olduğu bir ortamda gerçek zararı görenler ise bölgeden göç etmek zorunda kalan yüz binlerce yoksul insandır. 

Terör eylemlerinin PKK’ya yararı şu açıdan olmuştur; PKK yönetimi şiddet eylemlerini artırarak güvenlik güçlerinin bölgeye yığılmasını sağlamıştır. Terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin çatışmalar sırasında insan hakları ihlallerine yol açmaları PKK’nın da arzu ettiği gibi bazı uluslararası örgütlerin, hükümetlerin devreye girmesini beraberinde getirmiştir. 

Türkiye’ye karşı Suriye yönetimince özellikle su konusunda bir baskı unsuru olarak da kullanılabilen PKK, örgüt gelirlerinin önemli bir kısmının Suriye’de tutulması, PKK’nın Suriye ve Bekaa’daki faaliyetlerine Şam yönetiminin olumlu bakmasına da yol açıyor. Özal’ın Kuzey Irak’daki Kürtler konusundaki tutumu ona Avrupa’daki Kürtler ve PKK’lılar arasında sempati kazandırmıştır. Karasu’ya göre ise, Özal’ın bu tutumu düşman saflarındaki çelişkinin bir ifadesiydi ve bu nedenle Özal’ın Kürt meselesine bakışıyla ölümünün ilişkisi olabilirdi. 

PKK’nın faaliyetleri IRA ve ETA ile karşılaştırıldığı zaman birçok yönden benzerlikler göstermesine rağmen önemli bir farklılık göze çarpmaktadır. IRA ve ETA’nın uluslararası siyasal faaliyetleri, bulundukları ülke içindeki (IRA’nın Kuzey İrlanda ve İngiltere’de, ETA’nın Bask bölgesinde) faaliyetleriyle kıyaslandığında çok fazla bir önem arz etmemektedir. PKK ise en önemli siyasal ve finansal faaliyetlerini yurtdışında, özellikle batı Avrupa başkentlerinde yürütmektedir. PKK yöneticileri, bu ülkelerin, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik faaliyetleri üzerinde önemli etkileri olduğunu ve dolayısıyla bu ülkelerin önemli kurumlarıyla, siyasi isimleriyle yakın ilişkiler içinde olmanın örgüte Ankara’ya karşı önemli bir siyasal avantaj sağlayacağını düşünmektedirler. 

 7. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***


AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK. BÖLÜM 5

AYRILIKÇI TERÖRÜN ANATOMİSİ IRA - ETA - PKK.  BÖLÜM 5


ANATOMİ, AYRILIKÇI TERÖR, DOÇ. DR. EMİN GÜRSES, Ergenekon sanığı, ETA, IRA, PKK, PKK DOSYASI, Bask, Franco, Açlık Grevleri,  Protestan, Katolik, Herri Batasuna, Kral Juan Carlos, 


PKK ( KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ )

Tarihi Gelişim.,

PKK, diğer ayrılıkçı şiddet hareketlerinde ve onlara verilen toplumsal desteklerde olduğu gibi, yoksulluk, toplumsal siyasal, kültürel çıkmazlar nedeniyle insan kaynağını canlı tutmakta bir zorlukla karşılaşmamıştır. … Temel tezleri ise Kürdistan’ın sömürge olduğu iddiasıdır. Genellikle milliyetçi örgütler temsil ettiklerini iddia ettikleri etnik gruplan sömürge olduklarını ve bu durumdan kurtulmak için mücadele verdiklerini ileri sürerler. Burada amaç, Birleşmiş Milletleri sömürgeciliğin tasfiyesi amacıyla kabul ettiği self-determinasyon hakkından yararlanmaktır. Fakat self-determinasyon hakkının tam olarak hangi durumlarda geçerli olduğu ve kimleri kapsadığı konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Birleşmiş Milletler Teşkilatı ise, her zaman teşkilata üye devletlerin toprak bütünlüğünü korunmasından yana olduğunu açıkça belirmiştir. 

Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinin geri kalmışlığı Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) 1965’de Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilmeye başlanmasıyla birlikte bu parti içinde yer alan ‘Doğu kanadı’ (Sol eğilimli) tarafından gündeme getirilmiştir (TİP 13 Şubat 1962’ de bir grup sendikacı tarafından kurulmuştu. 1965 seçimlerinde %3 oy alarak mecliste 15 milletvekilliği kazanmıştı). Sol’daki Kürt aydınları önceleri Türkiye sosyalist hareketi içerisinde kendilerine müttefik arayacak, daha sonra ise kendi bağımsız örgütlenmelerine gideceklerdi. Bu arada sol örgütlenmenin dışında bir grup Kürt ise TDKP’de (Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi. 1965’de Urfa milletvekili F. Bucak, ve Sait Elçi tarafından kuruldu) örgütlendiler. 1967’de, Türkiye İşçi Partisi ile TDKP arasında bir işbirliği (‘Doğu Mitingleri’nde) gözlenmiştir. Bu arada, 1960’lı yılların sonunda, İşçi Partisi’nden insanların da içinde yer aldığı Devrimci Doğu Kültür 

Ocakları (DDKO) kurulmuş ve ‘Doğu Sorunu’nun da tartışıldığı bir entelektüel platform oluşturulmuştur. 

Mayıs 1969’da, özellikle Yön Hareketi ve Türkiye İşçi Partisi içinden gelen Kürt sosyalistleri Ankara ve İstanbul’da (ve daha sonra da Diyarbakır ve Batman’da) DDKO’ları kurdular. Kürtlerin kültürünün geliştirilmesi, Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki her türlü baskının sona erdirilmesi gibi düşünceler etrafında örgütlenen bu gruplar üniversitelerdeki Kürt gençlerini kültürel bir çalışma içerisine sokmak amacıyla yola çıkmışlardı. DDKO’luların, TİP’in dördüncü kongresine katılan delegeler üzerinde de etkileri olmuş ve kongrede Kürtler hakkındaki kararın alınmasında önemli bir rol oynamışlardır. 

Türkiye İşçi Partisi’nin 1970 yılındaki 4. büyük kongresinde de Kürt sorunu tartışılır. Bu kongrede Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürtlere zaman zaman baskı uygulandığı, bu bölgenin bilinçli olarak geri bıraktırıldığı vurgulanmış ve Kürt halkının haklarını kullanmada TİP’in desteğinin sağlanacağı ilan edilmiştir. … 12 Mart 1971’de ilan edilen sıkıyönetim ile birlikte DDKO’lar kapatılmış ve bir çok üyesi ise tutuklanmıştır. TİP ise, 4. Genel kurul toplantısındaki bazı rapor ve bildirileri (özellikle Kürt sorunu üzerine olanlar) anayasa ve siyasi partiler kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle, 21 Temmuz 1971’de Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı. 

PKK’nın kurucularından Abdullah Öcalan, Ali Haydar Kaytan, Cemil Bayık, Haki Karer ve Kemal Pir AYÖD içinde faaliyette bulunuyorlardı. Önceleri Türkiye solu içerisinde varlıklarını sürdüren bu grup 1970’li yılların ilk yarısından itibaren Güney Doğu’nun (dolayısıyla çoğunlukla Kürtlerin) geri kalmışlık, yoksulluk sorununa öncelik veren bir tutum içine girmiş ve Türkiye solundan ayrı olarak örgütlenme yolunu seçmiştir. 25 kişi, Ankara’daki toplantılarında Kürdistan’da mücadele kararı alırlar. Doğu ve güneydoğu illerinde siyasi faaliyetlere başlanır. … Mayıs 1977’de örgütün Kürt olmayan kurucularından Haki Karer öldürülünce örgüt, devlet ajanlarınca öldürüldüğünü iddia eder. Fakat Karer’in PKK tarafından öldürüldüğü de ileri sürülmüştür. Öcalan’ın PKK’nın IV. Ulusal Kongresi’nde “(...) partiye bağlı olan, ölümü hak etmedikleri halde ölümle cezalandırılan çok sayıda kişi vardır(...) bazılarının itibarlarının iade edilmesi de karar altına alınmalıdır” sözleri örgüt içi öldürmelerin olduğunu doğrulamaktadır. 

 Öcalan, genişleyen faaliyetlerin bir çerçeve içerisinde yürütülmesinin siyasi bir örgütü gerektirdiğini “Kürdistan Devriminin Yolu” isimli Sonbahar 1977’de yayınladığı bir bildiriyle açıklamış, ve siyasi örgütlenmede geçiş dönemine 1978’de bir parti kurarak (PKK) yeni bir boyut kazandırmıştır. 

1970’li yıllarda Özgürlük Yolu Dergisi (Kemal Burkay, A. Baran ve arkadaşlarınca Haziran 1975’de yayınına başlamıştı), Rizgari Dergisi (1976’da Kürtçe ve Türkçe olarak yayınlanmaya başlanmıştı. 1979 sonbaharında son sayısı yayınlandı. Bağımsız bir Kürdistan Komünist Partisi’nin kurulmasını mücadele için gerekli gören grubun karşısına çıkan ve komünist partisi olmadan da siyasi mücadelenin demokratik kuruluşlarca üstlenebileceğini ileri süren bir grup Ala Rizgari’yi oluşturdular), Komal Yayınları (Ankara’da 1974 sonlarında faaliyete başlamış ve Kürt sorunu üzerine bir çok kitap yayınlamıştı) gibi kurumlaşmalar önemli bir tartışma ortamı da oluşturmaktaydı. 1973-1977 dönemindeki ideolojik çalışmalar, 27 Kasım 1978’de PKK’nın yaklaşık 25 kişinin katılımıyla Diyarbakır/Lice’de resmen kurulmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. İdeolojik hazırlık döneminden pratik faaliyet dönemine geçilmiştir. 

Bu arada 1980 askeri darbesi sonucu yapılan tutuklamalarla dolan Diyarbakır cezaevi PKK’nın kadro genişletme çalışmalarına zemin hazırladı ve yeni kadroların eğitimi çalışmalarında önemli bir rol oynadı. PKK merkez komitesi üyesi Kemal Pir’in, “Kürdistan özgürlük mücadelesinin kalbi Diyarbakır’da, Diyarbakır’ın kalbi de zindanda atmaktadır” ifadesi PKK’lıların yoğun olarak bulundukları cezaevlerinin birer eğitim merkezi haline getirilmiş olduğunu göstermektedir. 

PKK’nın önemli askeri komutanlarından Mahsun Korkmaz … Mart 1986’da öldü. PKK’da uzun yıllar üst kademe görevlerde bulunan Selim Çürükkaya’ya göre ise Korkmaz, 3. Kongreye beş gün kala Öcalan’ı eleştirdiği için ortadan kaldırılmıştı. 1982’de partinin kuruluşunda var olan yapısının tasfiye edildiğini ileri süren Çürükkaya, Öcalan’ın diktatörlüğünün kurulduğunu, merkez komitesinden birçok ismin hain ilan edilerek öldürüldüğünü, bir kısmının Avrupa’ya kaçtığını ve diğerlerinin ise Öcalan ile beraber kalmayı tercih ettiklerini belirtmiştir. 

Şiddet Dönemine Geçiş.,

1984 Haziran’ında Silahlı Propaganda Birliği oluşturuldu. … Hazırlıklar tamamlandıktan sonra 15 Ağustos 1984’de bir grup PKK’lı Eruh ve Şemdinli saldırıları ile, Öcalan’ın en önemli araç olarak gördüğü silahlı mücadeleyi başlattı. 

PKK silahlı saldırılarının yanı sıra, uluslararası faaliyetlere de önem vermekteydi. İsmail Beşikçi’ye göre, her türlü uluslararası toplantının, uluslararası görüşmenin silahlı mücadeleye bağlı olarak gerçekleştirilmesi gerekliydi. Bu amaçla ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) 21 Mart 1985’te Öcalan’ın bir kuruluş bildirgesiyle kurularak uluslararası alanda bir meşruluk kazanmak amaçlandı. 

1986 yılında ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) kuruldu. Bu birimin amacı ise şiddet eylemleriyle merkezi hükümeti zor duruma sokup örgüte siyasi hareket alanı sağlamaktı. 

Ara sıra ilan edilen ateşkesler ise örgütün silahlı birimlerine yeniden toparlanma imkanı sağlamaktaydı. Bütün ayrılıkçı şiddet örgütleri zaman zaman ateşkes ilan ederler. PKK merkez komitesi üyesi (yeni adıyla başkanlık konseyi) Mustafa Karasu’ya göre, PKK’nın ateşkes taktiği Türk devletinin arkasındaki destekleri zayıflatmıştır. 

PKK Uluslararası Gelişmelere Ayak Uydurma ya Çalışıyor.,

 PKK’nın Ocak 1995’de toplanan 5. Kongresi’nde … Türkiye üzerindeki siyasi baskısını artırmayı sağlamak amacıyla sürgünde bir Kürt parlamentosu kurulması kararı alındı. 

5. Kongrede, Öcalan’ın genel sekreterlik statüsü başkan olarak değiştirildi ve bir başkanlık konseyi oluşturuldu. Cemil Bayık, Duran Kalkan, Murat Karayılan, Halil Ataç, Haydar Kaytan ve Mustafa Karasu başkanlık konseyi üyesi oldular. Bu kongrede önemli bir gelişme de PKK’nın bayrağı üzerinde yapılan değişiklik konusunda oldu. Doğuşunda sosyalistlerin ağırlıkta olduğu bir hareket olan PKK (hala öyle olduğunu iddia ediyorlar), bayrağındaki sosyalist bir sembol olan orak-çekiç’i kaldırarak hem kendi tabanının dayandığı geleneksel toplum yapısına uygun bir değişikliğe gitti, hem de uluslararası alanda özellikle batılı gelişmiş ülkeler nezdinde Marksist-Leninist bir örgüt olarak tanımlanmaktan kurtulup imaj tazelemeyi amaçladı. 

 Güneydoğu’da terörle mücadele amacıyla yapılan harcamalar yılda 7 milyar dolara kadar ulaşmıştır. 

Sakıp Sabancı’nın, terörle mücadelenin faturasının çok pahalı olduğu ve bu nedenle Kuzey İrlanda ve Bask deneyimlerinden dersler çıkarıp akılcı reçeteler bulunması gerektiğini ileri sürmesi, bazı Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) üyelerinin Kürt sorununun büyümesinden dolayı batı ile ilişkilerinin olumsuz yönde etkilendiğini ifade etmeleri, Öcalan’ın öngörüsünü doğrular niteliktedir. 

8 Aralık 1994’de Devlet Güvenlik Mahkemesi DEP’li 8 milletvekilini mahkum etmişti. Remzi Kartal Ocak 1995’de yurt dışından verdiği bir demeçte kendilerinin seçilmiş milletvekilleri olarak PKK’nın yanında olduklarını açıklamıştır. Bu açıklama Anayasa Mahkemesinin DEP’i kapatma gerekçesini adeta haklı çıkarmıştır. 

Örgütlenmedeki Başarının Nedenleri.,

PKK, iç ve dış örgütlenmesinde önemli bir başarı sağlamıştır, Ekonomik yoksulluk, yüksek orandaki işsizlik ve merkezi hükümetlerin sertlik yanlısı tutumları PKK’ya bolca insan kaynağı sağlamıştır. Kapatılan Demokrasi Partisi milletvekili Hatip Dicle Kürt sorununu kendilerinin yaratmadığını, ekonomik zorlukların halka başka alternatif bırakmadığını söylemiştir. Diyarbakır ticaret Odası’nın rakamlarına göre güneydoğudaki işsizlik oranı %36’ya ulaşmıştır. Bu orana gizli işsizliği de eklersek çok daha yüksek olacağı şüphesizdir. … OECD’nin 1985 rakamlarına göre Diyarbakır bölgesi (çevresindeki illerle birlikte) Türkiye’de bölgelerarası gelirin en düşük olduğu yer olarak belirtilmiştir. 

Ekonomik yoksulluk PKK’nın etnik Kürt kimliği üzerine propaganda yaparak özellikle işsiz Kürt gençlerini kadrolarına katmasına yardımcı olmaktadır. Gerger, Kürt nüfusun ekonomik ve siyasal olarak Türkiye’nin batısıyla entegre olmasının engellenmesini, Timuroğlu ise hükümetlerin yeterli kaynakları doğu illerine aktarmamasını, Güneydoğu sorununun (veya Kürt sorununun) temel nedeni olarak görürken, Avcıoğlu feodal yapının bölgenin ekonomik gelişmesini engellediğini iddia etmiştir. 

Var olan ağalık düzeninin ve yoksulluğun doğurduğu baskının sürekliliğini korumasına yardımcı olduğu düşük toleranslı siyasi kültür, işsiz ve yaşadıkları durumdan hiç de memnun olmayan gençlerin şiddetle başarı sağlanabileceği yolunda bir kanıya varmalarına yol açmış, ve bu da PKK’nın eylemleri için kolayca insan kaynağı sağlayabileceği bir ortam yaratmıştır. PKK’nın eski isimlerinden biri olan Çürükkaya’ya göre Öcalan’ın taktiği “köylerde 20 kişiyi öldüreceksin ki diğerlerinin aklı başına gelsin, boyun eğsinler” idi. 

Mali Kaynaklar

PKK, Türkiye’den yurt dışına taşıdığı mülteciler sayesinde yurt dışı faaliyetlerinin insan kaynağını ve bu arada mali desteğini de garantiye almıştır. … Yabancı bir ülkeye sahte pasaportla veya pasaportsuz gidebilmek mültecilik başvurusu için de bir avantaj sağlıyordu. Çünkü siyasi nedenlerle pasaport alamadıklarını ve ülkeden yasa dışı yollarla kaçmak zorunda kaldıklarını iddia edebiliyorlardı. 1991 öncesi mülteciler Türkiye’de Kürtçe konuşmalarının bile yasak olduğunu belirterek çok kolaylıkla mültecilik başvurularının kabulünü sağlıyorlardı. 

PKK’nın, belli bir süre için Türkiye’den yoğun mülteci akımına izin verdiği, belli bir düzeye ulaşıldıktan sonra yavaşlatılması için talimat gönderdiği bu işi yapan kişilerce ifade edilmiştir. Bu göçlerle PKK amacına ulaşmış ve Avrupa kamuoyunun dikkatlerini Türkiye’ye çekmeyi başarmıştır. 

Avrupa başkentlerindeki siyasi örgütlenmelerinde başarılı faaliyetler yürüten PKK temsilcileri, on binlerce Kürt mültecinin bağlı oldukları Kürt derneklerine aidat vermeleriyle de mali sorunlarını önemli bir ölçüde çözmüştür. Yurt dışındaki Kürt dernekleriyle ilişkili olmak, bir Kürt’ün mülteci olabilmesinin ve başvurusunun kabul edilebilmesinin en önemli koşullarından biridir. Bu dernekler, Kürt mültecilerin avukatlık, barınma vs. sorunlarıyla ilgilenmektedirler. Londra, Paris veya Berlin’de olsun mülteci avukatları hemen hemen bellidir ve buralardaki Kürt örgütleriyle, özellikle PKK ile, yakın ilişkileri vardır. Tabii ki, bu avukatlık büroları yaptıkları işlerden önemli oranda bir gelir elde etmektedirler ve bu gelirden mahrum kalmak istemezler. 

PKK’nın elinde ayrıca uyuşturucu ticaretinde de kullanabileceği büyük bir insan kaynağı mevcuttur. Uyuşturucunun finansmanı ise Kıbrıs, Türkiye, Rusya ve Avrupa’nın önemli başkentlerindeki büyük 

zenginler yapıyorlar ve yüz milyarlarca dolar olduğu ileri sürülen bu pazardan önemli miktarlarda nakit elde edebiliyorlar. Her iş adamı (veya adamları) ‘havuz’a koyduğu paranın yanında, kendi ülkesindeki geçişleri organize etmekle de sorumluydu. Uyuşturucu işiyle uzun zamandan beri uğraşan Türkiyeli birçok uyuşturucu kaçakçısı, işlerini Avrupa piyasalarına ucuz mal süren PKK’ya kaptırmaktan şikayet etmektedirler. 

PKK merkez komitesi üyesi Karasu ise Almanya’daki durumu şöyle ifade ediyor; “Kürtlerin devleti-kanunları yok ki uysun. Köle olduğumuz müddetçe her yöntemi kullanırız”. 

Kuzey Londra’daki uyuşturucu ticareti ise Kıbrıslı Rum uyuşturucu kaçakçılarının elindedir ve PKK bu tekeli kıramamıştır. 

Örgütün artan ulusal ve uluslararası düzeydeki askeri ve siyasi faaliyetleri mali yükü artırmıştır ve bu yük küçük miktarlardaki para transferleriyle karşılanamaz hale gelmiştir. Örgüt yalnızca binlerle ifade ettiği silahlı militanlarını beslemekle yetinmiyor, bunların bakılması gereken aileleri varsa eğer, onlara da dolaylı olarak mali destek sağlamaktan geri kalmıyor. PKK daha önceleri topladığı paraları yasal yatırımlara dönüştürerek uzun vadede varlığını sürdürme yoluna gitmiş ve bu amaçla da gerekli şirketler kurulmuştur. Bu şirketler Londra, Paris ve Berlin gibi şehirlerin belirli caddelerinde yoğunlaşmıştır ve buralar adeta birer ‘kurtarılmış bölge’ haline getirilmiştir. 

6. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***