24 Mart 2016 Perşembe

30 Ekim 1918’de Neler Oldu?


30 Ekim 1918’de Neler Oldu?





Metin Kale


31 Ekim 2015


30 Ekim 1918’de Neler Oldu?
“Yolunda yürüyen yolcu, yalnız ufkunu değil, ufkun ötesini de görebilmelidir” Atatürk
Limni adasının Mondros Limanında demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918’de Bahriye nazırı Rauf Bey ve Amiral Carlthorpe arasında Birinci Dünya savaşını bitiren bir ateşkes anlaşması ( Mütareke ) imzalanır. 31 Ekim gece yarısından sonra yürürlüğe giren bu anlaşma aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun tam teslimi niteliğindeydi. Bu teslimiyeti ilk gören ve meş’um bir anlaşma olduğunu söyleyen de seçkin insan Atatürk’tür.
Ertesi gece, yani 1 / 2 Kasım 1918’de İttihatçı liderler ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa durumu, kardeşi Nuri Paşa’ya “ Artık oyun bitmiştir” sözleriyle özetlemiştir. .
Teslim anlaşmasını imzalayan Rauf Bey 2 Kasım’da İstanbul’a dönüşünde gazetecilere “devletimizin bağımsızlığı, saltanatımızın hakları tamamen kurtarılmıştır… İstanbul’umuza tek bir düşman askeri çıkmayacak... Hiçbir Yunan askeri İstanbul ya da İzmir’e girmeyecektir ” diye savunmaya çalıştı. Rauf Bey, Amiral Carlthorpe’un Yunan savaş gemilerinin İstanbul’a girmeyeceğine dair verdiği kuru sözü içeren mektubuna güvenmekteydi. Yunanistan’a karşı elde edilen bu ( sözde ) garanti, İstanbul basını tarafından da bir başarıymış gibi alkışlanır. Durum böyle sunulurken, Mütareke’nin ne olduğunu, arkasındaki bağımlılık süreçlerini bilinçle gören ve kavrayan sadece Atatürk olmuştur.
O Meş’um Maddeler Nelerdi?
25 Maddeden oluşan Mütareke metninde özellikle, Türk ordusunun derhal terhis edilmesini öngören 5. Madde,
Müttefiklerin kendi güvenlikleri açısından gerekli gördüklerinde, Türkiye’nin herhangi bir stratejik yerini işgal etmelerine olanak sağlayan meşhur 7. Madde ve
Toros tünellerinin işgalini içeren 10. Madde ile Altı vilayet  ( Vilayet-i Sitte ) olarak bilinen Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ ve Sivas’ta karışıklık çıkarsa buraların işgaline olanak tanıyan 24. Madde dikkati çekmekteydi.
“Savaş müttefikler için bitmiş olabilir, fakat bizi ilgilendiren savaş, istiklal savaşımız şimdi başlıyor!”
Mondros’un imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Atatürk, Halep’ten Adana’ya gelerek Liman von Sanders’ten Yıldırım Orduları Komutanlığı’nı devralmıştır. Devir teslim töreni sırasında Mustafa Kemal Paşa’ya,  bir ara Von Sanders, “Bizim için her şey bitti!” deyince Atatürk, Alman generalin gözlerinin içine bakarak, “Savaş müttefikler için bitmiş olabilir, fakat bizi ilgilendiren savaş, istiklal savaşımız şimdi başlıyor!” demiştir.
Atatürk ile Fahrettin Altay Adana’da
Atatürk, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığını, Sadrazam ve Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa’nın 31 Ekim 1918 tarihli telgrafıyla öğrenmiş ve antlaşmanın metnini ise 3 Kasım 1918’de görmüştür. O gece yanında (3 Kasım gecesi)  Albay Fahrettin Altay ile Ali Fuat Paşa da bulunmaktaydı. Adana’da Musul Palas Otelinin loş bir odasındadırlar.  Albay Fahrettin Altay: “-Paşam şimdi ne olacak? Ne yapmayı düşünüyorsunuz?” deyince, Mustafa Kemal Paşa, Mütareke koşullarını (Fahrettin Beyin yanında tekrar gözden geçirdikten sonra) “ Bu olmamalıydı, ama olan olmuştur. Her ne kadar Mütareke ahkamı bildirilmişse de, bunda müphemiyetler vardır –açıklığa kavuşmamış-Çok açıkça anlaşılmaktadır ki, İtilaf devletleri elimizdeki sınırların bugünkü şeklini de zorlayacaklardır. Ben buna karşı ordularıma ateş emrini vermiş bulunuyorum. Yalnız tahminim odur ki, İstanbul buna karşı çıkacak ve bizi tam bir teslimiyete itecektir. Ondan sonra ne olacaktır? Bunu kabul etmek nasıl mümkün olabilecektir? Sanıyorum ki, bizim için çok yollar olacaktır. Benim böyle bir vaziyet karşısında hareketsiz kalmam mümkün değildir (…) Anadolu’yu işgal edecekler ama buna izin vermeyeceğim” demiştir. Fahrettin Altay’ın anılarından anlıyoruz ki, “Adana’dan ayrılmadan bir şey yapmaya karar vermiş ve merkez olarak da o gün Ankara’yı seçmiştir bile. Biz buna hayret ediyorduk.”

Atatürk o gece orada 25 maddelik bu antlaşmayı incelediğinde şunları düşünür: “Bu antlaşmayı baştan sona incelediğimde bende meydana gelen kanaat şu idi: Devlet-i Aliye-i Osmaniye bu antlaşma ile kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmeye razı olmuştur. Yalnız razı olmamış, düşmanların memleketi işgali için ona yardım da vaat etmiştir. Bu beni çok hazin düşüncelere sevk etti.”

Sadece O Gördü
Dünya savaşının sonunda Osmanlı İmparatorluğuyla beraber Almanya ve Bulgaristan da mağlup oldukları halde, sadece Türkiye işgale uğramıştı. Bunun bir emperyalist saldırı olduğu gerçeğini gören sadece Atatürk’tür. O, kahramanlar neslinin, emperyalistler arasında bir o yana, bir bu yana savrulmadan ayakta duran yegane örneğini oluşturmaktaydı. Çünkü “bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” diyen o seçkin insan, Mondros’un tuzaklarla dolu ve Anadolu’yu parçalamaya yönelik olduğunu , metni görür görmez anlamıştı. 3 Kasım gecesi orada bulunan sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy da Mondros için “ Hiç kimse, Mustafa Kemal kadar tam zamanında, yıkımın yakınlığını ve hatta başlamış olduğunu görememiştir” diye ifade eder. Atatürk’ün gördüğü şey, dünya savaşının Osmanlılar için ne felaketler getireceği, Mondros’la beraber kurulan tuzakları ve bunların hepsinin emperyalizmin yansımaları olduğu idi. Mondros Mütarekesi üzerine,  düşüncelerini, Ali Fuat Paşa’ya “Mondros basit bir silah bırakışması değil, tam bir teslimiyettir. (…) Bundan sonra, millet kendi haklarını kendisi arayacak ve koruyacaktır” şeklinde açıklamaktaydı.
Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra Osmanlı Hükümeti, bütün komutanlara bu antlaşma konusundaki görüşlerini sorar, “Bu mütareke reddedilsin” diyen tek komutan Mustafa Kemal Paşa’dır. Atatürk dışında Mondros Ateşkes Antlaşması’na açıkça tepki göstereler de oldu. Bunlar Irak cephesi komutanı Ali Ihsan (Sabis) Paşa ile Kafkas cephesi komutanı Yakup Şevki Paşa’dır.
İstanbul Hükümetini Uyaran Atatürk
Atatürk olağanüstü bir sorumluluk duygusu ve derin tarih bilinciyle hükümeti uyarmaya çalışır. Daha İstanbul’a gelmeden çok önce Sadrazam ve Harbiye nazırı Ahmet İzzet Paşa’ya Halep ve Adana’dan çektiği birçok telgrafla tehlikenin büyüklüğünü, tek tek sıralıyor, çeşitli bahanelerle ülkenin işgal ve istilalara uğramak üzere olduğunu işaret ederek, tedbirler öneriyordu.
Saray ve Hükümetin derdi ise, sadece İstanbul’un işgal edilmemesi ve Yunan savaş gemilerinin Boğaz’a girmemesiyle sınırlıydı.
5 Kasım’da Halep’ten Sadrazam’a çektiği telgrafta tehlikeye işaret ederek: “İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak ihtiraslarının önüne geçmeye olanak kalmayacaktır ” diyordu.
Anadolu’nun savunulması için İskenderun Limanı ve Toros tünellerinin çok önemli olduğunu görmektedir ve karaya asker çıkarmak isteyen İngilizler için, hükümeti 6 Kasım’da çektiği telgrafta: “ İngilizlerin aldatıcı tavırlarını, tekliflerini ve hareketlerini İngilizlerden çok haklı ve nazik bulan ve bunlara karşı nazik davranmamızı isteyen emirlerinizi yerine getirmeye yaratılışım elverişli değildir. Bunları yapmaktansa kumandayı bırakmaya hazırım. İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile olursa olsun asker çıkarmaya teşebbüs edecek olan İngilizlere ateşle karşı konulmasını emrettim.” diyordu.
Hükümet ( Sadrazam Ahmet İzzet Paşa ) ise Atatürk’ün bu tutumunun “Devlet siyasetine ve ülke yararına kesinlikle aykırı” olduğunu ileri sürüyordu. 8 Kasım’da yine Adana’dan “ İngilizlerin tekliflerine boyun eğilecek olursa bunun sonu gelmez ve hatta hükümet üyelerimizin kendileri tarafından seçilmesini de isteyebilirler  ” diye uyarmaya devam etti.
Mustafa Kemal Paşa Haydarpaşa’da
Sonunda hükümetle ters düşen Mustafa Kemal Paşa,  Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı kaldırılarak İstanbul’a çağrıldı. Anadolu’yu tamamen parçalayacak olan bir planı uygulamaya sokmak amacıyla 13 Kasım 1918 günü 55 parçalık Müttefik donanması İstanbul’a girdi. Aynı gün ( yani 13 Kasım günü ) tarihin bir cilvesi olarak, “ Silahın yüksek şerefini korumasını bilen ” Mustafa Kemal Paşa, Adana’dan İstanbul’a “ uzun ve felaketli dört savaş yılının kanlı boğuşmalarından, yenilgiye uğramadan çıkan tek Türk komutanı ” olarak dönmektedir.
Haydarpaşa garında kendisini karşılayan dostu ve yakın arkadaşı Dr. Rasim Ferit Talay’a ““ Hata ettim, İstanbul’a gelmemeliydim. Ne yapıp yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı” diyordu. Haydarpaşa’dan karşıya Kartal adlı bir motorla düşman donanması arasından geçerken zarif dudaklarından “ Geldikleri gibi giderler” cümlesi dökülür. Bunun üzerine  “ Size nasip olacak. Siz bunları kovacaksınız Paşam ” diyen Cevat Abbas’a, dönerek hafifçe tebessüm eder ve bir süre düşüncelere daldıktan sonra, “bakalım” der.
İstanbul’a gelişini “ Son değil, yeni bir başlangıç ” olarak gören Atatürk Mondros’u, kaybedilmiş bir savaşın sadece askeri ve diplomatik bir sonucu olarak değil, geri kalmışlığın ve bağımlılık sürecinin ürünü olarak niteliyordu. İşte bunun içindir ki, Mondros Osmanlı devleti için bir son iken, Türkiye Cumhuriyeti için de bir başlangıçtır. Bu nedenledir ki, Adana’da Liman Paşa’ya “ Savaş Müttefikler için bitmiş olabilir, ancak bizi ilgilendiren savaş, şimdi başlıyor ” diyebiliyordu.
Mütarekede Vahdettin ve Damat Ferit’in Acınası Tutumları

Atatürk, Mondros’tan “ bu meş’um – uğursuz - mütareke ”  diye söz eder ve Mütareke ile yalnız mağlup bir devletin değil, Türk ulusu ile beraber Türk tarihinin de cezalandırılmak istendiğini anlatmaya çalışırken, sadece kendi tahtını düşünen Vahdettin ise “ Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, hemen kabul edelim. İngiltere’nin bize dost politikası değişmemiştir. İngilizlerin hoşgörüsünü daha sonra sağlarız ” sözleriyle teslimiyeti baştan benimsemişti.
Vahdettin’in eniştesi Sadrazam Damat Ferit ise Osmanlı Meclisinde yaptığı konuşmada  “ Mağlupların mütareke ve barış yapılırken galibin arzusuna boyun eğmesi, dünya kadar eski bir insanlık yasasıdır” diye Sarayın teslimiyetine uygun bir çizgi izliyordu.
Vahdettin, Daily Mail muhabirine 24 Kasım günü verdiği demeçte
“ İngiliz ulusuna karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” sözleriyle işbirlikçilikte ve teslimiyette sınır tanımadığını gösterir.
Vahdettin’in bu tutumu İngilizleri bile şaşkına çevirir. Bunun üzerine David Walder şunları yazar  “ Osmanlı devleti İngiltere’ye tamamen boyun eğmiş ve İngiltere’den resmen manda talep etmektedir. Yenik Türkler o derece işbirlikçiydiler ki, bundan dolayı işgal güçleri bile güç durumda kalıyorlardı. ”
General Milne Londra’ya çektiği telgrafta “ Vahdettin İngilizlerin Türkiye’de idareyi oldukça hızla ellerine almalarını istiyor” diyordu
Türkleri küçük düşürmeye devam eden İngilizler, bir taraftan da Müslüman sömürgeleri olan Mısır ve Hindistan’a  “ Türklerin en ağır cezalarla nasıl cezalandırıldıklarını göstermek ” istemektedirler. En sonunda Vahdettin, Damat Ferit’i, Amiral Carlthorpe’a gönderir ve Osmanlı devletinin İngiltere’ye tamamen boyun eğdiğini ve İngiltere’den resmen manda isteğinde bulunur.
“Yolunda yürüyen yolcu, yalnız ufkunu değil, ufkun ötesini de görebilmelidir”
Mondros koşulları, Sevr’e giden yolun taşlarını döşemeye yani Türkiye’yi bölüp parçalamaya, Türk ulusunu ortadan kaldırarak ta Asya’nın bozkırlarına göndermeye yönelikti. İşte bu tehlikeyi ve tehlikenin büyüklüğünü hem de o meş’um günlerde, herkesin yılgınlığa düştüğü ve teslimi düşündüğü günlerde, tek başına teslimiyeti reddeden Atatürk’tür. Çünkü O, olağanüstü tarih bilincine sahip bir eylem adamıydı. Bir nutkunda şunları söyler: “ Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendisi adına ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye, büyük ve önemli bir gayret sarfediyor. Çünkü savunduğu, bütün mazlum milletlerin davasıdır. Türkiye, var olan tarih kitaplarının gereklerini değil, tarihin gerçek gereklerini takip edecektir.” Tarih kitaplarının gereklerini değil, tarihin gerçek gereklerini izlemek, bir tarih bilincini göstermeye yeter sanırım.
Atatürk  “Yolunda yürüyen yolcu, yalnız ufkunu değil, ufkun ötesini de görebilmelidir” derken, bunları anlatmak ister gibidir. Mondros’u kabul etmediği gibi, Sevr’i de yırtıp atan Atatürk, Lozan ve Cumhuriyet ile Türk ulusuna Anadolu’yu ebedi yurt olarak bırakmıştır. Aziz ruhu ve hatırasına ve eserine bağlılığımız ebedidir.
Prof. Dr. Metin Kale


...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder