Kanli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kanli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2018 Pazar

PANZER VE KÜRT İSYANI - ALMAN DERİN DEVLETİ KILIÇ! BÖLÜM 2

PANZER VE KÜRT İSYANI - ALMAN DERİN DEVLETİ KILIÇ! BÖLÜM 2


En Kanlı İki Gladyo 

İtalya’dan başlayan Gladyo temizliği Almanya’da henüz yapılamadı. Ergenekon süreci başladığında ve yeraltından gizli silahlar, çeşitli mekanlara saklanmış cephaneler bulunduğunda, ‘Dünya’da artık Gladyo’nun tarihte kaldığı, NATO’nun bu tip yapılanmalardan vazgeçtiği, bunların komplo olduğu’ savunması yapılmıştı. Ancak devam eden hukuk sürecinde toprak altı cephaneliklerin hiç de öyle eski zamanlardan kalma olmadığı ortaya çıkmıştı. Almanya’da ortaya çıkan durum ise, Gladyo’nun sadece Türkiye’de değil Avrupa’nın kalbinde bile hala var olduğunu ortaya koydu. Örgüt kendisini yok etmiyor, sadece şekil değiştiriyordu. Gladyo üzerine en ciddi çalışmayı yapan Danielle Ganser’in ‘NATO’nun Gizli 
Orduları’ adlı kitabında, ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın 28 Mart 1949’da genel stratejik konseptler isimli belgesinde Almanya’nın hem yeraltı hem de Secret Army Reserves (gizli ordu güçleri) Stay-Behinds Units (Cephe Arkası Güçleri) için mükemmel yetişmiş eleman potansiyeli olduğu belirtilmişti. Aynı kitapta 
Ganser, Türk Gladyosu için ise bütün yapılanmalar içinde en kanlı, tehlikeli ve halen çözülememiş olduğunu belirtiyordu. Alman Gladyosu’nun adı: BJD (Bund Deutscher Jugent- Alman Gençlik Birliği) idi. (14) Bu yapılar tasfiye edilmiş gibi görülse de tıpkı Türkiye’de olduğu gibi farklı biçimlerde kendilerini revize ederek varlıklarını sürdürüyorlardı. Kritik zamanlarda ortaya çıkarak derin yapılar adına cinayet-kundaklama-infial benzeri olayları kolaylıkla gerçekleştiriyorlardı. 

Yunanistan’ın mali krizini üstlenen ve zor günler geçiren Almanya’da oluşan istikrar sarsılması, BJD için oldukça uygun bir ortam olarak değerlendirilmişe benziyordu. Avrupa Parlamentosu 1990’da İtalya’daki gibi Gladyo benzeri  yapılanmaların ulusal meclislerce araştırılmasını ve hukuki sürecin işletilmesini istemişti. Ancak bu neredeyse hiçbir ülkede başarılamadı.Almanya’da, Türkiye’de ve diğer ülkelerde adı değişse de Gladyo olarak anılan bu yapılanmaların temelini Özel Harpçiler/Gayri Nizami Harpçiler oluşturuyordu. Bunlar genel olarak istihbarat ve askeri birimlerin güdümünde oluyor ve sivil güçlerle iç içe oluşturuluyordu. 

Türkiye’de ulusalcı reflekslerin uzun bir emek harcanarak harekete geçirildikten sonra, tam olarak ne yaptığının farkında bile olmayan bir çocuğa Rahip Santoro’nun kurşunlatılması neyse; Almanya’da dönerci cinayeti olarak adlandırılan olaylarda Türklere yapılan oydu. Türkiye’de ulusalcılık denilen refleksle bu yaptırılırken Almanya’da etnik reflekslerle gerçekleştiriliyordu. Fark sadece buydu. İki ülke arasındaki diğer benzerlik de bu yapıların yok edildiğine yönelik yaygın hale getirilen kanaatin tuzağına düşmeydi. Türkiye’de önce Susurluk sonrası şimdi Ergenekon sonrası bu kanaat pompalanıyordu. Ama Gladyo’nun kalbine girilmediği müddetçe, eski yapılar tasfiye edilirken, yerine hemen yenileri gelecekti. Türkiye’de Özel Harbe bağlı yapının toplamda beş bini yönetici yüz otuz bin kişiden oluştuğu belirtiliyordu. Ülkemizde Ergenekon bitirildi havası oluşturulurken, derin yapı Göktürk adlı yeni yapıyı kurmuştu. 

Ergenekon’un yeni adı Göktürk’tü. Deşifre olmamış yeni isimler ve kadrolarla donatılan yeni derin devlet, yapısı içine artık muhafazakarları ve Kürtleri de alıyordu. Çerkezler yine işbaşındaydı! Dinle, azınlık ve etnik yapıyla barışık yeni sistem, Ergenekon tutuklularının bulunduğu Silivri’de oluşturulan terhis ve 
tahliye konusunda bir süredir hükümetle pazarlık yürütüyordu ve pazarlık gereği özel yetkili savcılar ve mahkemeler kaldırıldı. Yeni ismin babası ve teorisyeni Encümeni Daniş-i ve projeyi onaylanan Milli Birlik Komitesi’ydi. 

Neden Göktürk ismi tercih edilmiş olabilir? Şu yüzden: Göktürk devleti, Türk ifadesini ilk defa kullanan milli devletimiz di. Saka veya Yakuti Türklerinin kurduğu İskit İmparatorluğu ve hemen ardından kurulan Hun İmparatorluğu mirası üzerinde şekillenmişti. Çinlilerin Çin setti yapmasına sebep olan Hunlar da Türk töresi anlayışı sağlam yerleşmiş iken güçlülerdi, halen kullandığımız onlu, yüzlü, binli ordu sistemi oturmuştu. Çinli prenseslerle Hun hakanlarının evlenmesiyle başlayan yıkılış sürecinden sonra kurulan üç ayrı Hun devleti, kardeş kavgası ve tefrikalarla yıkılırken, yerini 1. Göktürk Hakanlığı’na bıraktı. Ancak Türk töresini uygulamayan Kara Han, Çinli eşinin ve Çin’in devletin iç işlerine karışmasını engelleyemedi. Kara Han, kendi kılıcı ile kendini öldürerek ihanetine son verdi. Azeri şair Bahtiyar Vahapzade’nin ‘ Özümüzü Kesen Kılıç’ tiyatrosu bu gerçeği çok güzel anlatır. 

Türk Milliyetçiliği ilk kez Hunlar zamanında ortaya çıkmıştır. M.Ö.1.yüzyılın sonlarına doğru Hun İmparatoru CU Cİ Yabgu; Atalarından miras olarak yalnızca vatan ve devlet kalmadığını, hürriyet ve bağımsızlığın da bu miras içinde olduğunu söyledi. Çin kaynaklarında inceleme yapan Alman bilim adamı 
Hürth, Çiçi Yabgu nun bu söylemini de kayıt altına almıştır. Hürth; tarihte milliyetçiliği devlet yönetiminde temel öğe olarak alan ilk devlet adamının Türk Kağanı Çü Çi Yabgu olduğunu belgelemiştir. Daha sonra ortaya çıkan tüm Göktürk yazıt ve anıtlarında Türk Milliyetçiliği açık olarak tarihe geçmiştir. Bu yazıtlar ve anıtlardaki tüm düşünceler açık ve özgündür. Türklük düşüncesi ve millet olma özelliği açık olarak biçimlendirilmiştir… Türkler, kurdukları Göktürk devletinde; millet olma bilincini ana ilke olarak almışlardır. 

Şu ifadelere bakın: “Başına geçtiğim Türk Milletinin şan ve şerefi için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Ölesiye, bitesiye çalıştım. Tanrı yardım etti, bahtım yar oldu, yoksul milletimi zengin ettim. Türk Milletini bütün milletlerden üstün kıldım”"Türk, Oğuz beyleri, Türk Milleti işitin.Yukarıda gökyüzü 
çökmedikce, aşağıda yağız yer delinmedikce, Türk Milleti, ülkeni, töreni kim bozabilir.

 Ey Türk milleti kendine dön.” Bu sözler Göktürklerin Kanuni Sultan Süleyman’ı sayılan Bilge Kağan’a ait Altay bölgesi: Türk tarihinin en önemli alanlarından birisidir. Çünkü, Türklerin anavatanı da burasıdır. 

Hyung-Nu (Hun) Türk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra 5. Yüzyıl başlarında demirçi Açina (Asena) boyu bu bölgede ortaya çıkmıştır. Kendilerine “Soylu Kurt” anlamına gelen Aşina diyen bu Türkler, tarihte Gök Türk İmparatorluğu olarak bilinen devleti kurmuşlardır. Bunlar, düşmanlardan korunmak için başlangıçta kendilerine ulu sıradağların kesiştiği bu sarp alanı yurt olarak seçmişlerdi. Bulundukları noktaya da “Dik Yamaç” anlamına gelen Ergenekon diyorlardı. Bu bilgiler dünyaca ünlü Sovyet tarihçisi Prof. L. N. Gumilev’in Eski Türkler isimli kitabında yer almaktadır. Bu demirci Açinalar; Asya’nın teknolojik üstünlüğü (demir teknolojisini) ellerinde tutuyorlar ve çok değerli savaş aletleri yapıyorlardı. 

Bu dönemde henüz İslam zuhur etmemişti. Göktürklerin resmen Türk Milliyetçili ği yapmalarının nedenleri vardı. 

Emevilerin Arap milliyetçiliği yapmaları nedeniyle Türkler de Türk milliyetçiliği yapmışlar ve İslam’a geç girmişlerdi. Ömer Bin Abdülazi döneminde Şam’a gelen Türkmen heyetinin Emevi valiyi şikayet etmesi meşhurdur. Abbasiler döneminde Arap milliyetçiliği azalınca Türkler akın akın İslam’a girdi ve Abbasilerin 
ordu yapılanmasını kısa sürede ele geçirdi. Sadece askeriyeyi değil, Mevali denen köle Türklerin çocukları İslam’ın altın çağında fıkıh, hadis, kelam ilimlerinde, müsbet ilimlerde de zirveye çıktılar, hatta Zemahşeri’nin ifadesiyle Bedevi Araplara Arapçayı öğretecek kıvama geldiler. 

Kürşad Ve 39 Yiğidi 

Ergenekon yerine kurgulanan yeni derin devlet Göktürk, işte bu temel öğe üzerine yoğunlaşarak Türk milliyetçilerini kullanmayı hedefliyordu. Kullandıkları her sembol, her örgütlenme biçimi Göktürk devletini model olarak aldıklarını gösteriyordu. Mesela, Çin sarayına esir düşen veliaht prensi kurtarmaya çalışan 
Kürşat ve 39 yiğidi, intihar saldırısında kahramanca ölür. Ne tesadüf ki, Encümeni Daniş de, derin devletin 40 kişilik yaşlılar konseyidir! Kara Han’ın kardeşleri 50 yıl süren iç savaştan sonra 9 yaşındaki yeğenleri İstemihan’ı tahta geçirerek Çin’e karşı “iri, diri ve bir” olurlar. Orhun Kitabelerinde anlatılan medeniyeti kuranlar, Türk töresine sarılan Göktürk hakanlarıdır. “Gök Tengri” inancına sahip Göktürkler, çoğu Budist, Şamanit ve Mecusi ahaliye tam saygı gösterdiler. Ergenekon merkezli erken dönem Türk kültürü Şamanist 
nitelik taşır ve bu kültür (inanç) günümüzde bile yaşamaktadır. Büyük şehirlerimizde bugün bile var olan babalar inancı bu şamanist inancın en açık örneklerinden birisidir. 

Bu inanışta yeryüzü, yeraltı ve gök olmak üzere üç parçadan oluşan tek evren vardır. Yeraltını Ay Tanrı temsil eder ve olumsuz (kötü) ruhlar inanışa göre orada yığılmıştır. Yeryüzü ve gökte ise olumlu ruhlar bulunur. Yeryüzü, toprak ve su ruhları ile doludur. Ağaçlar, sular, kayalar o ruhları barındırır. Şaman 
toplumundaki din adamları (şamanlar) iyi ruhlarla bağlantı kurarak Yer altı ruhlarının kötü etkisini yok etmeye çalışırlar. Bunun için kurban keserler. Değişik hareketlerle (dans) kötü ruhları kovmak ve iyi ruhları memnun etmek isterler. Bu arada şaman davuluna vurup müziksel ritim yaratırlar. Sonunda insan ile doğa ve ruhlar (Tanrılar) arasında bir uyum kurmaya çalışırlar. Böylece Gök Tanrı’yı (Güneş) memnun ederler. 

İlk kırılma noktası, Bizans’ın “Hıristiyan olun” mektubuna Göktürk Kağanı İstemihan’ın ret cevabı vermesi ve teslisin Türklerin töresine aykırı olduğunu bildirmesidir. İkinci kırılma, Müslüman Arap ordularının Çin’e karşı verdiği Talaş savaşında Uygurların, Müslümanların tarafını tutmasıdır. Göktürk, müslüman değildi, Türk derin devleti bu nedenle Göktürk’ü seviyorlardı. 

Diğer yandan Türkler gibi Almanlar da benzer biçimde aşırı milliyetçilik tuzağına düştü. Neo-Nazilerin tamamen bitirildiği düşünülürken, ülkedeki bütün istihbarat ve askeri yapılanma ABD-İngiltere ve NATO tarafından sil baştan kuruldu. Irkçı akım istenildiği an istenildiği biçimde yükseltilebilir ve Almanya’nın üzerine çökmek için kullanılabilirdi. Türkiye, Ergenekon davasıyla konuyu hiç olmazsa “hukuki” çerçeveye çekerek önemli bir adım attı. Almanya, henüz bu noktadan oldukça uzaktaydı. Alman yargısı bu adımı atamadı. Türkiye ise Ergenekon davasının ötesine geçerek, Gladyo benzeri yapılanmaların temelini/yaşam 
alanlarını yok edecek Anayasa sürecini tamamlamalıydı. Aksi takdirde kendisini yeraltında ve örtülü biçimde revize edecek Türk Gladyosu, ilk uygun konjonktürde daha çetrefilli ve mücadele edilmesi zor yöntemlerle geri dönecekti. Almanya'daki 8 Türk'ün öldürülmesi Neo-nazilerin basit bir ırkçılık cinayeti değildi. Soğuk savaş sonrası bitmeyen ve kendini revize ederek hayatta kalan Derin Gladyo'nun işiydi. 

Diğer yandan AK Parti hükümeti, 12 Haziran 2011 seçimindeki zaferin ardından hızla ANAP’laşmaya başlıyordu. Ergenekon ve Balyoz davaları savsaklanıyor ve süratle ‘Yeşil’leşen ve form değiştiren Ergenekon’un uzlaşma girişimlerine kayıtsız kalınamıyordu. Turgut Özal dönemi hastalığı olan kısa zamanda anormal zenginleşmek, hak etmediği halde yüksek görevlere gelmek, ihale takipçiliği, adam kayırmacılık ve Lale devrini anımsatan sefahat yaşamı zirveye çıkı yordu. Bu durum ise halen beş bin operasyonel elemanı sahada olan, beş binde elit yöneticisi masa başında olan Ergenekon’un işine geliyordu. 
Gücünü illegal olandan alan Ergenekon bu siyasi yozlaşmayı bir avantaj olarak görüyor bir yandan iktidar partisiyle uzlaşma ama asıl olarak en küçük bir fırsatta Türkiye’yi tekrar arka plandan yönetme fırsatını arıyordu. 

Ergenekon temizlenmiş veya çökmüş değil. Ergenekon’da temizlenenler, içeriye tıkılanlar sadece derin örgütün, kripto yapının bazı orta boy icracılarıdır; operasyonel elemanlarıdır. Ama bu derin, sinsi yapının beyni hala ayaktadır. Stratejistlerinden, teorisyenlerinden, ‘esas oğlanlarından’ kimse tutuklanıp içeriye tıkılamamıştır. Masanın etrafında olduğundan şüphelenilen bazıları yurt dışına kaçmış ise de, asıl masanın başını tutanlar hala ülkededir; taktik hareketlere devam etmektedirler. Ancak stratejilerinde bir kısım temel 
değişiklikler olmuştur. Bundan sonra daha uzun soluklu planlarla, daha sinsi, örtülü, sureti haktan görünen, daha sofistike taktik ve stratejilerle ilerleyeceklerdir. Bu yapıya hükmeden yönetici ekip, artık Türkiye’de 
pek çok dengenin değiştiğinin, Kemalist formlarla, katı laik yönetim paradigmalarıyla oyun kuramayacaklarının, alan kazanamayacaklarının farkındadırlar. 

Artık derin yapıların temel taktiklerinde, stratejilerinde, jargonlarında büyük değişiklikler olmuştur. Bundan sonra cepheden değil, yandan vurma, dışarıdan değil, içeriden çökertme, uzlaşır gibi görünüp ilk fırsatta kullanılacak mevziler kazanma, dostlarla vuruşturarak enerjisini tüketme, bol nifak üreterek iç 
dengelerle oynama, ahlaki, mali zaafları kullanarak teslim alma gibi yeni taktikler denenecek ve uygulanacaktır. Bütün bunlar gayet muhafazakar, hatta dindar tavırlar içine girilerek yapılacaktır. Ergenekon’un icracıları ve uygulayıcı ları farklı isimlerdir. Ergenekon’un ve derin yapının beyni, özellikle taktikler geliştiren, Ergenekoncu askerlere emirler veren sivil beyinleri neredeyse tam kadro dışarıdalar. Şu anda onlar yeni Türkiye’ye, mevcut şarlara uyum sağlamakla meşguller. Kabuk değiştiriyorlar. Yeni dönemde hangi zarfın ve kabuğun uygun olacağı, hangi renklerin makbul olacağı noktasında fikir 
jimnastikleri yapıyorlar. Yeni stratejilerini daha kurmadılar ve devreye sokmadılar. “Kara Kuvvetler” sanılan birkaç yüz kişiyi Silivri’de toplamak aldatıcı olabilir. Esas oyuncu ise “Beyaz Kuvvetler” denilen başka bir kesim, gerekmedik çe silah kullanmayan, daha çok toplum içinde etkin olan ve toplumu, toplumsal 
kesimleri manipüle eden kesim. Bunlar toplumda meslek sahibi, etkin, itibarlı; ama derin yapı hesabına organize edilmiş ve çalıştırılan kimseler; yani gazeteci, yazar, milletvekili, siyasetçi, doktor, öğretim görevlisi, din adamı, avukat… Ergenekon denilen yapının sadece bir kısmı içeriye alındı. Bu tür yapıların 
en tepesinde olan ve Ergenekon’a da hükmeden gayrı milli, kriptolar kontrolündeki derin yapı ise hepten duruyor. 

 Avrupa’da artan ırkçılığın yeniden merkezi olan Almanya derin devleti Kılıç, 2000’li yıllarla birlikte yabancı düşmanlığıyla oynamaya başladı. Çok kültürlülüğe inanmıyor. NATO ülkelerinde kurulmuş Gladyo’ların hemen hepsi dağıtıldığı halde Almanya’nın Ergenekon’u olan Kılıç’a nedense kimse dokunamadı. Son Gladyo olarak kalan Kılıç, Ergenekon’dan daha derindir. İş dünyası, istihbarat, bürokrasi, medya ve yargı ayakları vardır. Türk Ergenekon’u ile ilişkileri, Kılıç’ı ortaya çıkardı. Hatta Türk bir numaranın Alman kökenli olduğu sanılıyor. 

Asıl Soru şu: Türkiye’de Alman vakıfları ve derin devleti Kılıç’ın üç atlısı olan BND, BKA ve GSG9 acaba Türkiye’yi kaosa sokmayı amaç eden Ergenekon soruşturmasının neresinde yer alıyor? Daha doğrusu yer alıyor mu? 

İkinci Temel soru: Acaba Türkleri hedef alan cinayetler, Alman makamların söylediği gibi gerçekten yasadışı faaliyet gösteren bir çetenin işi mi? Yoksa Alman derin devletinin bazı amaçlar için gerçekleştirdiği bir siyasi ve stratejik seri operasyon mu? 

Üçüncü Soru: Tüm NATO ülkelerinde Soğuk Savaş döneminin Gladyoları ortaya çıkarıldığı ve tasfiye edildiği halde neden Alman derin devleti Kılıç’a kimse dokunamıyor? 

Dördüncü Soru. Alman derin devleti Kılıç, Gezi parkı olaylarını neden organize etti ve neden ülkemize, halkımıza kılıç çekti? 

Alman Vakıf ve Dernekleri ve derin devleti Kılıç, Gezi Parkı bahanesiyle Türkiye’de gerçekleşen kalkınma hareketlerini sabote etmeye çalıştı. Alman derin devletinin en önemli öğesi Kılıç, Gezi’de Türkiye’ye kılıç çekti ve baronların meydan savaşı başladı. Avrupa’da ekonomik olarak ayakta durabilen 
ve Türkiye’yi kendine rakip olarak gören sadece Almanya kaldı. Amerika ve İngiltere de Almanya ile birlikte. Belki de Amerika’nın sözcülüğünü Almanya yapıyor. Almanya ekolünü biz Bergama’dan da tanıyoruz. Almanya’nın bu kadar sert tepki göstermesinin birkaç sebebi var. Hatta Alman Dernekleri tarafından Gezi Parkı eylemcileri ekonomik olarak da desteklendi. 

Aynı şekilde Bergama’da da bu olayların benzeri görüldü. Altın çıkarma konusunda yine Alman Vakıfları ve Dernekleri gelip çevre örgütü adı altında örgütleniyorlar. İstedikleri şey ise ‘Altını siz çıkarmayın, biz çıkaralım, biz kazanalım. Türkiye kendi ayakları üzerinde durmasın’. 3. Havaalanı ve 3. 
köprünün yapılması, İstanbul Kanal Projesi’nin yapılması ve son olarak kamu da kıyafet serbestliği bu olayların büyümesinde ve uluslararası boyut kazanmasında asıl sebeplerdir. 

Artık tüm yorumlar içerdeki embedded (iliştirilmiş) gazetecilerin, bu darbe girişimini planladığı yönünde yoğunlaşıyor. Bu durum Türkiye koşullarında çok doğal. Çünkü Türkiye’de basının yüzde 65’i Alman sermayesidir. Olayları yönlendirenler de büyük oranda bu sermayedir. 200 yıldır siyasete gerek 
direk gerek dolaylı olarak müdahalede bulunan istenen kişinin atanmasını istenmeyen kişinin azledilmesini sağlayan bir güç söz konusu. Dolayısıyla Gezi olaylarını en başından beri kışkırtarak veren ve olayların büyümesinden en etkin rol oynayan Aydın Doğan ve medyası, bu kez de ismi açıklanmayan ekonomi 
uzmanlarını devreye soktu. Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi... 2011’den sonra Erdoğan Havuz medyası kurup Ergenekoncuları ve Balyozcuları Silivri’den çıkartıp Alman Gladyo’sunun yeni adı Türk Göktürk’ü ile işbirliği yaptı. Ortadoğu’da büyük bir enerji savaşı yaşanıyordu. 

Avrupa'nın enerji güvenliğini Rusya'dan kurtarmak için içinde İsrail, Katar, Suriye, Britanya, silah ve petrol endüstrisi bir Almanya ve ABD oyunu devreye sokulmuştu. Katar, Gazze, Irak, Suriye ve Kıbrıs'ta bulunan yeni gaz yatakları Kuzey Suriye'den geçecek boru hattı ile AB'ye taşınacaktı. Bütün meseleleri 
budur. Gezi’de talep ettiği tavizleri alan Derin devlet, AKP’yi ele geçirmişti, artık yeni bir Gezi protestosuna ihtiyaçları kalmamıştı. Solcu gruplar Gezi’de kullanıldıklarını ancak 2015’de fark etti. 

27 Eylül'de, Alberta Üniversitesinin düzenlediği "Bitmemiş Arap Baharı Davası" uluslararası konferansında Edmonton'da "IŞİD ve Gençleri Aldatma Taktikleri ve Stratejileri" başlıklı sunumumla ilgili panelde konuşmacı olarak katıldım. 4 yıllık akademik araştırmalarımın sonuçlarını açıkladım. Yyaınlanan iki kitabımda ise, bunları daha geniş biçimde belgeleriyle 300 kaynak kullanarak anlattım. 
Akademisyenlere "IŞİD'in Sosyolojisi- İhanet Çemberi" ve düz okuyucu için "Global Süfyanın Mehdi Ordusu" başlıklı kitaplarımla kamuoyunu bilgilendirme görevimi yapmaya çalıştım... 

Mantıksızlık olurdu ama bu kadar ihanet olmazdı. Erdoğan ve AKP'nin Vehhabi lere satılması enerji projesindendir. Kanada’da Kitchener’da Hollandalı komşuma IŞİD, Nusra ve AŞİH'i Erdoğan'ın neden desteklediğini bir gece uzun uzun anlattım. "Erdoğan rejmi de tıpkı IŞİD gibi kullanılıp bir paçavra gibi atılacak kuklalar" dedim. Zayıf Kürdistan'ı kurup petrol ve gaz işletim hakkı ve boru hattının iletim kontrolnde imtiyazlar alacaklar. Hollandalı komşuma kitaplarımda detaylı incelediğim konunun özetini anlattım. "Hitler'in ayrımcı, kinci ve nefret diline bizler engel olamadık, 50 milyon insan öldü, umarım Türkler bunu başarır, çünkü dünyanın kaderi sizin elinizde" dedi. 

"PKK'nın Oslo'da başkanlık yolu için tek muhatap yapılması planı nasıl çöktüyse, Hitler'e dönen Erdoğan'ı da halkımız çöpe atmayı bilecektir" dedim. Hollandalı komşuma Osmanlı tarihinden Yavuz ve İdrisi Bitlisi'yi de anlattım: Kürtler ve Türkleri kimse ayıramaz, en Büyük Süfyan bile! Eğer TSK devreye girerse, 
Suriye'de 2017'de çıkacak 3. Dünya savaşı öncesi, Kürdistan ve petrol, gaz boru hattı mücadelesi değişebilir. "Enerji eksenli vahim global plana ortak olan Erdoğan'ı 1 Kasım'da siyasi mevta yapacak ve yargılatacak süreç başlarsa, dünya savaşı çıkmaması için bir ihtimal daha var" dedim. 

Hollandalı komşum, "2017'de ABD'de Cumhuriyetçiler iktidara gelene kadar IŞİD temizlenmeyecekse, daha çok insan mağdur olur demek ki!" dedi. Erdoğan'ın halen İslam dünyası lideri olduğunu sananlara şaşıyorum. El Kaida bağlantılı Tahşiyecileri bile savunan bir dengesizlik sergiliyor. IŞİD ile tüm dünyada 
İslamfobiyi yayıp Batı'da Sünni Müslümanlığın yayılmasını engelleme de ayrı bir kuş Global Zındıka Komitesi için. IŞİD ve selefi militanların temizleneceği aşikar. Enerji hattı için halkı temizletip demografiyi değiştirdiler, petrolü hiç IŞİD’e ve Erdoğan’a yar ederler mi? 

Hollandalı komşuma Erdoğan'ın bir Hitlere, AKP'nin bir Nazi partisine neden döndüğünü yolsuzluk ve medya düzeni ile anlatınca şaşakaldı. Global kumpas cılar yerli işbirlikçilerle herşeyi hesap etmişler, ancak Hizmet cemaatının bu kadar direnişli çıkacağını öngörememişler. Erdoğan'ın ulusal güvenlik sorunu 
haline geldiğini anlamak için gazeteci veya akademisyen olmanıza gerek yok, bunu yaşayarak öğrendiniz. 

Erdoğan ve AKP'nin Usame Bin Ladin’i ‘Mehdi’nin Komutanı’, El Kaideyi ‘Mehdi’nin askerleri’ olarak sunan Tahşiyecileri savunması resmen teröristliktir, teröre destek vermektir. Tahşiyeciler’i masum, Fethullah Gülen’i ise kumpasçı "terör örgütü lideri" olarak takdim eden bu saçma sapan iddianame sunulmuş ve kabul edilmişti. Hukukun kalmadığını gösteren gelişmeler 2010’dam beri olağan hale gelmişti. Alman Gladyosu ülkemizden ne istiyordu? 

Global kumpascılar global enerji projesini yapmadan önce ülkemizin kahraman polis, savcı, hakim ve gazetecilerini Erdoğan ile susturuyorlardı. Erdoğan, PKK ve Suriye konusunda Hizmet cemaatının uyarılarını dinlemedi, ayrışma kaçınılmazdı, böyle ihanetlere göz yummak ihanettir. Kürtler ile Türkleri 
keskin biçimde birbirinden ayırmadan Ortadoğu petrol, gaz, su rezervlerine konamayacağını anlamıştı global kumpascılar. "Selefi terör gruplarına destek vererek Kürdistana engel oluyoruz" diye milletimizi uyutan Erdoğan, barış süreciyle 2.5 yıldır PKK'yı güçlendiriyordu. Ülkemizin güvenlik sistemini 
Erdoğan’a sıfırlattılar. Erdoğan'ın boğazına kadar battığı Suriye bataklığında Kürt sorununu büyütmesi, global proje eline teslim etmesi af edilecek bir ihanet değildir. 

Rusya, İran ve Çin, Suriye'de Esad rejmini savunduğu için Erdoğan'ın devirme takıntısı anlamsızdı. Zaten Batılılar da devirmek istemedi. Suriye'de 12 milyon insanın dramı, 37 bin kadına tecavüz, 250 bin ölü, 200 bin yaralıda eline kan bulaşan Erdoğan, birde bunun üstüne silah ve militan ticareti ile Karun kadar servet edindi. Erdoğan'ın selefi terörü için Katar ve Suudilerden aldığı hibeler AKP'nin kapatılması için yeterli gerekçedir. Ergenekon bu zafiyetleri ve girdapta boğulan AKP fırsatını kaçırmadı. Cemaat ve tarikatleri, sivil toplumu, özgür medyayı, temiz Müslümanları yok edecek zındıka planını 28 Şubat sürecinden 10 kat daha ağır biçimde AKP’ye uygulatıyordu. 

Erdoğan ve Fidan, MİT ile selefi terörü ihraç ederek ülkemizin itibarını dünyada beş paralık etti. Silah satışlarından ve selefilere militan toplanmasından ciddi rantlar sağladılar. Bu kara para ile herkesi satın alıp bir diktatörlük kurmaya yeltendiler. Oysa Selefi terör örgütleri militanlarının üçte biri Irak ve Suriye’de 10 hapishaneden toplandı, üçte biri eski Baas ordusu mensubudur, üçte biri 80 ülkeden uluslararası selefi network ile geldi. 20 bin kişi AKP yardımıyla sınırımızdan geçti, bunları tesbit edememek diye bir şey olamaz. 

Erdoğan Suriye'de avcunu yalayacak, başarısızlığa mahkum bir selefi terörünü kurgulayanların oyuncağı oldu, istikbali için herkesi sattı. İsrail, Suriye'deki kaostan en fazla yararlanan devlet. Bölgede tehdit olacak bir ülke kalmadı, bölgenin enerji ve su kaynaklarını da sömürecekler. Suudiler Vehhabi rejimlerine tehdit olan İhvanı Müslim'i çok güvendikleri Erdoğan'a infaz ettirdiler. İsrail ile 
Sisi'yi desteklediler. Ülkemizde ise İslam dinini dünyaya yüz akı ile sunan Hizmet hareketini yok etmeye çalışıyorlar. 

Bu arada 12 milyon Suriyeli mülteciden soruna sebep olan Katar, Suudiler, Kuveyt ve Bahreyn bir kişi bile almadı. Petrol krallıklarını koruyorlar. Suudiler petrol fiyatlarını yüzde 30 indirdi, Rusya'nın zayıflamasını bekliyorlar ve böylece çıkacak bir savaşta Esad'a destek olacak mecali kalmasın istiyorlar. 

Almanya, Yunanistan'ı resmen satın aldı, Kıbrıs'tan Ruslar kaçtı, zira bu boru hattında Almanya AB içinde dağıtım ve finans sorumlusudur. Müslümanı müslümana kırdırma taktiği izleyenlere destek veren Erdoğan, Katar ve Suudilerin iki dünyada da yatacak yeri yoktur. 

Zulüm Büyüktür. 

3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***

12 Eylül 2016 Pazartesi

YENİDEN ŞEKİLLENEN ORTADOĞU VE BOP BÖLÜM 2






YENİDEN ŞEKİLLENEN ORTADOĞU VE BOP  BÖLÜM 2


     Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilere baktığımız zaman özellikle 1950’li 
yıllardan itibaren ideolojik kamplaşmanın zirve yaptığını görüyoruz. Ne 
için? Çünkü 1955 yılında Ortadoğu’da bir gelişme var, bu Türkiye’nin 
öncülük yaptığı Bağdat Paktı. Buradaki amaç Batı yanlısı devletlerin bir 
araya gelmesi. Bunun şöyle bir açıklaması var; Türkiye, Sovyetler Bir-
liği’nden tehdit algılıyor ve kendisine benzer, kendisi gibi düşünen ülkelerle 
bir ittifak yapmak istiyor. Ama Bağdat Paktı’nın oluşturduğu 
karşı bir ittifak var. O dönemde Arap Dünyası’nda Arap milliyetçiliği 
hakimdir. 1952’de Nasır başa geçmiş, Suriye’de art arda gelen çeşitli 
darbeler gerçekleşmiş, 1958 yılında Irak’ta darbe olmuş. Bu manada 
bağımsızlığını kazanan krallıklarda, cumhuriyetler oluşuyor. Devlet yönetiminde 
bulunan bu kral ya da emirler, halkın taleplerini, önceliklerini 
dikkate alan, politikalar izleyen kişiler değil. Bu kişiler, bir yandan 
İngilizler ve Fransızlarla iş yapmaya devam eden, kendi konumlarını da 
korumaya çalışan yönetimler. 

  Cumhuriyetçiler ise biz tam tersini yapıp kendi çıkarlarımızı değil halkın çıkarlarını savunacağız diyorlar. Eski bürokratlar, elitlerin yerini yavaş yavaş 1920’li-30’lu yıllardan itibaren eğitim alan başka türde insanlar almaya başlıyor. Bu insanlar önceden Osmanlı döneminde eğitim alan üst düzey askeri ve sivil bürokratlar ama daha çok eşrafın çocukları. Yani sıradan bir ailenin, kabilenin çocuklarıdır. 
Ama yeni yapılan okullardan eğitim görenler, toplumun daha alt 
orta kesimlerinden gelen kişilerdir. Bunlar özellikle orduda ve diğer 
yerlerde görev alarak hızlı bir mobilizasyon süreci ile üst kademeye 
doğru çıkıyorlar ve çıktıklarında şunu görüyorlar. Kralların, yöneticilerin 
hala lüks içinde yaşadıklarını ve halkla çok da fazla temaslarının 
olmadığını düşünüyorlar. Bunun sonucunda da eğer biz darbe yapar başa 
gelirsek “Kalkınma sorunlarına, alt yapı sorunlarına, ülkenin gerçek 
sorunlarına daha fazla önem vereceğiz. Eski sömürgecilerle olan ilişkiyi 
de kendi lehimize düzenleyeceğiz.” diye düşünüyorlar. O yüzden de 
bütün bu 1950’li-60’lı yıllarda sadece Ortadoğu’da değil pek çok yerde 
post-kolonial bir dönem ortaya çıkıyor. Eski sömürgelerin bağımsızlık 
kazandığı ve eski sömürgecilere karşı daha mesafeli daha sert tutumların 
izlendiği bir dönem. 1952’de Mısır, 1953’te İran’da Musaddık Rejimi’nin 
CIA destekli olması ve petrolün millileştirilmeye çalışılması, Ortadoğu’daki 
yerel kaynakları doğrudan doğruya halkın taleplerine cevap 
verecek şekilde kullanacağız düşüncesine itiyor. Suriye, Irak ve Mısır 
böyle yönetimler ortaya çıkarken Türkiye’nin Batı yanlısı bir politika 
izlemesi ve 1952’de NATO’nun bir üyesi olması, Türkiye-Suriye ilişkilerini 
çok ciddi bir şekilde etkilemektedir. 1955 Bağdat Paktı yine önemli 
bir kırılma noktası. Bağdat Paktı’na karşı Nasır önderliğinde çok büyük 
bir tepki var. Bunun sonucunda, 1957 yılında Türkiye-Suriye bir gerginlik 
yaşamıştır. Türkiye, Suriye sınırına asker gönderiyor. Sebebi ise, 
komünist olduğu bilinen bazı kişilerin orduda ve bürokraside üst düzey 
görevlere getirilmesidir. Türkiye bunu şu şekilde algılıyor; bu kişilerin 
bu tür görevlere getirilmesi doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’nin 
buradaki etkisini arttırıyor. Türkiye kendisini sıkışmış hisseti. Çünkü 
Gürcistan ve Ermenistan o dönemde Sovyetler Birliği’nin bir parçası. 
Güneyde de Suriye bu hale gelirse ki Suriye doğrudan doğruya Sovyetler 
Birliği’nin uydusu haline gelecekti, Türkiye kapana kısılacaktı. Bir 
taraftan Bulgaristan da Varşova Paktı’nın bir üyesidir. Bu durumda Türkiye, 
olaylara tamamen Soğuk Savaş ve Sovyetler tehlikesi açısından 
bakıyor ve o yüzden Türkiye ve Suriye 1957 yılının yazını oldukça 
gergin geçiriyorlar. Bunun şöyle bir etkisi de var. 1957 yılında Türkiye’de 
seçimler var. Seçimlerden önce o dönemdeki başbakan Menderes, iç 
kamuoyundaki bazı sorunlardan dikkatleri dış kamuoyuna çekmek ve 
bunun üzerinden bir dış politika yürütmek istiyor. Bu dönemdeki bu 
gergin ilişkiler Soğuk Savaş döneminde çeşitli şekillerde devam ediyor. 
Sonrasında ikili ilişkileri bu ideolojik kamplaşmayla beraber daha da 
zorlaştıran, sıkıntıya sokan şeylerden birisi de, su kaynaklarının, doğal 
kaynakların kullanımıyla ilgili bazı başka görüş ayrılıklarının aşamalı 
bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Özellikle Türkiye’nin 1960’lı yıllardan 
itibaren bugün hala belirli ölçülerde işlevsel olan GAP benzeri projeleri 
devreye sokması ve su kaynakları ile ilgili bazı düzenlemeler yapması, 
Türkiye’nin güneyinde kalan ülkeler için bazı sıkıntıları beraberinde 
getiriyor. Bunlar 1930’lu-40’lı yıllarda çok fazla sorun değildi. Çünkü 
o zamanki kişi başına düşen su tüketimi veya su kullanımıyla bugün su 
kullanımı arasında çok fark var. O dönemdeki insanların günlük olarak 
ihtiyaç duydukları su ile bugün ihtiyaç duyulan su farklıdır. İnsanlar daha 
fazla su tüketiyor. Ve Türkiye çok su zengini bir ülke değil. Zaten Ortadoğu 
Bölgesi su kaynakları bakımından oldukça fakir bir coğrafyadır. 

Ne yazık ki küresel ısınma gibi etkenlerle daha da fakir hale geliyor. 
Doğal kaynakların bir konu haline gelmesi 1960’lı-70’li yıllardan itibaren 
oluyor. Uluslararası hukukta akarsuların kullanımı ile ilgili farklı 
kavramsallaştırmalar var. Kimisi International River (Uluslararası Akarsu) 
diyor, Türkiye ise bunu kesinlikle kabul etmiyor ve Transboundray 
(Sınıraşan) akarsu olarak adlandırıyor. Türkiye’nin bu şekilde ifade etmesinin 
sebebi, eğer International River olarak kabul ederse kaynağı 
Türkiye’de bulunan akarsuların kullanımıyla ilgili doğrudan söz sahibi 
olacaklar. Bu yüzden Türkiye sınıraşan akarsu olarak tanımlıyor. Hatta 
Türkiye bu akarsuyun kaynağı bize ait ama hakça ilkeler çerçevesinde 
güneydeki ülkelere zarar vermeyecek, onların kullanımıyla ilgili durumları 
sıkıntıya düşürmeyecek su miktarını ayarlayacağını belirtiyor. Saniyede 
500 m3 gibi bir rakam söz konusu olmasına rağmen Türkiye 700 
m3’lük su bırakmayı taahhüt ediyor ve bırakıyor. Fakat özellikle Atatürk 
Barajı’nın yapıldığı dönemde ve daha önce Karakaya ile Keban barajlarının 
yapımı sırasında Fırat ve Dicle’nin üzerinde belirli dönemlerde 
su tutmak için bir yöntem izleniyor. Türkiye’nin bu yöntemle bu sulardan 
yararlanan diğer ülkeleri tarımsal üretimlerini olumsuz şekilde etkileyerek, 
ekonomilerine zarar vererek, su gibi temel bir kaynağı kullanarak 
kendilerini cezalandırdığını iddia ediyorlar. Bu manada çeşitli dönemlerde 
çeşitli görüşmeler yapılıyor fakat büyük ilerlemelerin olduğunu 
söylemek mümkün değil. Kimse kendi argümanlarında çok büyük değişiklik 
yapmıyor fakat yakınlaştırıcı bazı uygulamalar ve düzenlemelerin 
olduğu da görülür. 1960’lı, 70’li yıllardan itibaren Türkiye’nin iddialı 
baraj projeleri, iddialı sulama projelerini devreye sokması ve aynı dönemde 
benzer uygulamaların Suriye, Irak gibi ülkelerde de yapılması 
tarafları belli konularda ayrıştırıyor. Çünkü, özellikle Ortadoğu ülkelerinde 
yeni yetişen elitler, toplumun alt kesimlerine nazaran suyun tarımsal 
üretim için ne kadar önemli olduğunu ve bu su kaynakları ile araziler 
verimli bir şekilde kullanılırsa tarımsal üretime nasıl bir katkı sağlayıp 
başka alanlara aktarma peşindeler. O yüzden de Suriye, Irak ve diğer 
ülkelerde bu konularda eski yöneticilerden daha ısrarcı oluyorlar. O 
bakımdan doğal kaynaklar ve su konusu daha fazla gündeme gelmeye 
başlıyor. Bununla ilintili olarak 1970’li, 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de 
bazı grupların Suriye tarafından desteklenmesi söz konusu. Bu 
sefer de onlarla başka siyasi kartları Türkiye’ye karşı devreye sokmaya 
çalışıyorlar. PKK örneğinde bunu biliyoruz ama öncesinde de 1970’li 
yıllarda çeşitli sol grupların da aynı şekilde Suriye’de zemin buldukları 
ve bir dönem Lübnan’daki iç savaşın da etkisiyle (Lübnan’daki iç savaş 
1975-1990 yılları arasındadır.) o dönemki iç savaş sırasında Lübnan’ın 
tam anlamıyla bir karmaşa içerisinde olduğu dönemlerde Bekaa Vadisi’nde 
çeşitli sol grupların varlığı da yine ikili ilişkilere etki eden bir 
durum. Suriye’de sayısı çok olmamakla birlikte Ermeni gruplar var. 
Tehcir sonrasında Türkiye’den Suriye ve daha sonra Lübnan’a göç ettirilmiş 
belirli kesimler var. Tarihsel olarak bu gibi kişilerin Türkiye’ye 
karşı oldukça negatif algıları var. Bu gibi unsurlar da ikili ilişkilerde 
tarihteki negatif algıların oluşmasında bir etkendir. Her iki ülkenin yaşadığı 
ulus inşa süreçlerinde ortak düşman, tam manasıyla düşman değilse 
de herkes kendi ulusunu, kendi milletini yücelten; kendi ulusunu, 
milletini yüceltirken diğer milletleri biraz daha kötüleyen, eleştiren bir 
durum var. Örneğin Suriye’nin tarih yazımına bakıldığında Osmanlı ile 
ilgili pozitif atıfları göremezsiniz. Sanki Emeviler’den sonra tarih kopmuş 
ve 1946’dan sonra yeniden başlamış gibi bir algı söz konusudur. Bu 
yüzden inşa sürecinde en yakın düşmana daha fazla tepki gösteriyorsunuz. 
Onu daha kötü gösteriyorsunuz. Cemal Paşa’nın Suriye valiliği 
dönemindeki bazı uygulamalardan dolayı da bir tepki var. Fakat bu 
tamamen Cemal Paşa’nın suçu değil. 1. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu 
çok kötü bir ortam var. Aynı dönemde çok büyük bir kıtlık var, bir yandan 
tehcir var, savaş var o yüzden insanların hafızasında son 3-5 yıl 
hatta son 10 yıl çok kötü bir şekilde hatırlanıyor. Durum böyle olunca 
doğrudan doğruya Osmanlı ile ve Türklerle ilişkilendirildiği için o algı 
gayet negatif. Bir de yeni kurulan yönetimler, eski yönetimleri kötüleyip, 
kendi yönetimlerini övmek gibi bir politika izleyince ulus inşa sürecinde 
bu da karşılıklı algıyı zorlaştıran bir diğer unsur. Yakın döneme gelecek 
olursak, 1980’li yıllardan itibaren PKK’nın ikili ilişkilerde bir 
faktör olarak devreye girdiğini görüyoruz. Çeşitli sol gruplar zaten Suriye’de 
zemin kazanıyorlardı, 1984’de PKK’nın faaliyetlerine başlaması 
ve git gide artan bir şekilde Suriye’nin bunu Türkiye’ye karşı bir kart 
olarak kullanmasıyla beraber ilişkilerin daha da gerginleştiğini, daha da 
zor bir döneme girildiğini görmemiz mümkün. Sonuçta Türkiye’nin su 
kaynakları üzerindeki kontrolüne karşı; Suriye yönetimi PKK kartını ve 
güvenlik kartını kullanarak Türkiye’den bazı tavizleri koparmayı amaç-
lıyor. Bunun sonucunda da oldukça gergin 1980’ler ve 1990’lar yaşandığını 
söylememiz mümkün. Bu durum 1999’a kadar sürdü. 1998 sonbaharında 
bir meclis açılışında şöyle hatırlayın; 1990’lı yıllarda buna 
benzer şeyler oldu bazı suikast girişimleri oluyor, bazı yine talepler var 
bu manada sıkıştırılmaya çalışılıyor. Tabii unutulmaması gerek 1980’li 
yıllarda hala soğuk savaş mantığı var. Örnek vermek gerekirse 1980’li 
yıllarda Türkiye, Suriye’yi tehdit etti; o zamanki Soğuk Savaş mantığı 
buna izin vermezdi. 1990’lı yıllarda olayı değiştiren parametreler var. 
Bunlardan birincisi 1989’da Berlin Duvarı yıkılıyor, 1991’de Sovyetler 
Birliği çözülüyor ve artık Sovyetler Birliği diye bir şey olmayınca, Suriye’nin 
Sovyetler Birliği üzerinden belirli şeyleri yapması zora giriyor. 
O dönemde Suriye ve Rusya arasında yakın bir ilişki var. Hala daha 
yakın ilişkileri var ama şu var; Hafız Esad Sovyetler Birliği’nde eğitim 
görmüş bir pilot, Beşar Esad ise İngiltere’de eğitim görmüş birisi. O 
dönemde çok daha yakın bir ilişkiden bahsetmemiz mümkün, o yüzden 
de Soğuk Savaş’ın iki kampı, bölgesel aktörlerin başlarına buyruk tavır 
içerisine girmelerine sistem izin vermiyor. 1991 yılında Körfez Savaşı 
sırasında Hafız Esad’ın yıllar sonra ilk defa Amerika ile bir temas içerisine 
girdiğini görüyoruz. Irak’ın Kuveyt’den çıkartılması bağlamında, 
Suriye’de bu koalisyonun bir parçası oluyor. 1990’lı yıllarda işin rengini 
değiştiren bölgesel gelişmelerin daha ön plana çıkmaya başlaması, 
PKK’nın 1993-1995 yıllarında zirve yapması ve Türkiye’ye karşı çok 
büyük bir sorun oluşturması sonrasında Türkiye bu konuyu çözmek 
anlamında önemli bir girişimde bulunuyor ve daha fazla bu konuya 
öncelik veriyor. Suriye’yi sıkıştırmak için Türkiye başka bazı işbirlikleri 
yapıyor, bazı yakınlaşmalar söz konusu. Bu yakınlaşma İsrail ile gerçekleşiyor. 
1991 yılından itibaren barış süreci ile birlikte İsrail ve Filistin 
ile ilişkiler seviyesini büyük elçilikler düzeyine çıkarıyor, 1993 sonrasında 
git gide artan bir yakınlaşma var ve 1995-1996’dan itibaren bu 
yakınlaşma artık askeri alanı etkiliyor. Türkiye’nin Askeri İşbirliği antlaşması, 
Askeri Modernizasyon Antlaşması yaptığını görüyoruz. Her ne 
kadar bunlar doğrudan doğruya bir ittifak ilişkisi olmasa da, yani karşılıklı 
bir savunma yükümlülüğü getirmese de, bunlar Suriye açısından bir 
tehdit oluşturuyor. O dönemde devlet başkan yardımcısı olan Abdulhalim 
Haddam, Türkiye ve İsrail arasındaki yakınlaşmayı Arap Dünyası 
için en büyük tehdit olarak nitelendiriyor ve bu durumdan acayip bir 
rahatsızlık duyuyor. Bu gelişmelerle beraber 1998 sonbaharından itibaren 
Türkiye’nin bu konuyu çok daha öncelikli bir konu haline getirmesi, 
o dönemki cumhurbaşkanının meclis açılış konuşmasında doğrudan 
doğruya Suriye’yi hedef alarak bazı açıklamalarda bulunması, aşamalı 
bir biçimde tansiyonun arttırılması ile beraber ve en son o zamanki Kara 
Kuvvetleri Komutanı’nın Hatay’da açıklamalar yapması ve bunun sonucunda 
tehdit ile beraber Öcalan’ın içeriden çıkartılması söz konusu 
ve daha sonrasında Adana Protokolü’nün imzalanmasıyla Türkiye – Suriye 
ilişkilerinde yeni bir dönem var. Dikkat edilmelidir ki, 1923 -1999 
yılları arası hep sorunlu ilişkilerden bahsedilir. O yüzden 1999-2011 
arasında Türkiye-Suriye ilişkileri açısından yaşanan iyi dönem, belirli 
ölçülerde istisnayı oluşturuyor. 

Çoğu zaman daha fazla sıkıntıların olduğu bir dönemden bahsetmemiz mümkün. 1999 sonrasına gelelim; Adana Protokolü imzalanıyor, Öcalan ve diğer PKK’lılar çıkartılıyor ve bunlara artık lojistik destek vermeyeceğini deklare ediyor Suriye, bunun sonucunda ikili ilişkilerde bir iyileşmenin olduğunu görüyoruz, bunun bir örneği 2000 yılında Hafız Esad ölünce gerçekleşiyor. (Niye Hafız 
Esad daha önceki zamanlarda Türkiye’nin bu türden baskılarına rağmen 
yapmıyordu veya niye 1998’in sonbaharında Öcalan’ı çıkarmak zorunda 
kaldı? Çünkü dünya ilişkileri değişti, Soğuk Savaş yok, Sovyetler 
Birliği yok, bölgesel güç değişmeye başlıyor, Türkiye diğer bölgesel 
ittifaklarla Suriye’yi sıkıştırmaya çalışıyor, belki de artık bunun kullanım 
ömrünün bittiğini düşünüyor ve bu gibi sebeplerle bunun bittiğini görüyoruz.) 
2000 yılındaki önemli bir olay ve sonrasındaki şeyler Türkiye-Suriye 
ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası; 2000 yılında Hafız Esad ölüyor, 
Hafız Esad ölünce cenazesine katılanlardan birisi yeni seçilmiş olan 
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. Burada Türkiye’nin 
verdiği mesaj şu; geçmişte epey bir sorunumuz oldu, savaşın 
eşiğine geldik ama bunları unutup yeni bir döneme başlamamız mümkün 
olabilir, biz buna hazırız, bu noktada atacağımız adımlar var. Türkiye bu 
dönemde cenazeye katılarak yeni bir başlangıcın mesajını vermiş oluyor. 


Daha sonrasında aşamalı bir biçimde ikili ilişkilerin git gide 2000’li 
yıllarda 2011 yılına kadar ilerlediğini, iyileştiğini görmemiz mümkün. 
2000-2011 yılları arası iki ülke arasındaki ilişkilerde geçmiş döneme 
bakılarak farklı bir resim olduğunu görüyoruz. Bu dönemde Türkiye’nin 
genel dış politikasını etkileyen olaylardan birisi de; 2001 ekonomik krizi 
ve sonrasında ihracatın Türkiye için kazandığı önem. Türkiye, 1980 ve 
1990’lı yıllar boyunca PKK ve diğer sorunlardan kaynaklı güvenlik 
endişeleri nedeniyle dış politikasına oldukça güvenlik odaklı bakıyor. 
1999’dan sonra bir yandan PKK tehdidinin azalması, Türkiye’nin AB 
adayı ilan edilmesi ile beraber artık güvenlik endişeleri dış politikada 
daha az önemli hale gelmeye başlıyor, Ekonomi, kültür, diplomasinin diğer 
alanları daha önemli hale geliyor. Bunun sonucunda da Suriye ve Irak 
örneğinde olduğu gibi güvenliğin daha az etkili olduğu, ekonominin diğer 
konuların önem kazandığı bir dış politika söz konusudur. Bu durum aynı 
şekilde Suriye örneğinde de geçerli ve Suriye ile olan ilişkilerde güvenlik 
perspektifi biraz daha geri planda kalıyor. Diplomasi, kültür, ekonomi 
daha ön plana çıkmaya başlıyor. 2001 yılındaki büyük ekonomik kriz. 
Ekonomi %12 küçülmüştü, bu durumu aşmak için Türkiye’de uygulanan 
politikalardan birisi; yakın çevreyle dış ticareti geliştirme, bunun için 
dış ticaret müsteşarlığı bir program geliştirdi ve yakın çevreyle ihracatı 
geliştirecek bir politika izlemeye başladı. Yakın çevre olarak Suriye, Irak, 
İran, Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan ve biraz daha etrafındaki halk. 
bu bakımdan yakın çevreye ihracat yapmak Türkiye için daha öncelikli 
bir hale geldi. 

   Ekonomik bir politika, dış politikayı da etkilemeye başladı ve Türkiye bu Ekonomik Önceliklerini devreye sokmaya başladı. 



RAPOR NO; 38 , 
Mayıs 2015 
ORTADOĞU STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ 
ORSAM ORTADOĞU  YAZ OKULU SEMİNERİ,PROGRAMI 

Yayına Hazırlayan, 
Dr. Tuğba Evrim Maden
Kazım Özalp Mahallesi Rabat Sokak No: 27/2 
GOP Çankaya/ANKARA 
Tel: 0 312 431 21 55 
ISBN: 978-605-4615-89-6 
ANKARA - Mayıs 2015 
Süleyman Nazif Sokak No: 12-B Çankaya / Ankara 
Tel: +90 (312) 430 26 09 & Faks: +90 (312) 430 39 48 
www.orsam.org.tr, 
orsam@orsam.org.tr 


***********

Kanli - Miras Sykes-Picot Anlaşmasından 100 Yıl Sonra,









“Sykes-Picot Anlaşması"ndan 100 Yıl Sonra " Kerry-Lavrov ABD & RUSYA Anlaşması "  mı?



Muhalifler, 1916'da imzalanan ve Ortadoğu'nun bugünkü sınırlarını önemli ölçüde belirleyen "Sykes-Picot Anlaşması"nın, 100 yıl sonra "Kerry-Lavrov anlaşması" şeklinde ortaya çıkmasından ve yalnız bırakılmaktan endişe ediyor.
Cenevre'deki Suriyeli muhaliflerin görüşmelere olan inancı sarsılsa da masadan çekilen taraf olmak istemiyorlar. Muhalifler, 1916'da imzalanan ve Ortadoğu'nun bugünkü sınırlarını önemli ölçüde belirleyen "Sykes-Picot Anlaşması"nın, 100 yıl sonra "Kerry-Lavrov anlaşması" şeklinde ortaya çıkmasından ve yalnız bırakılmaktan endişe ediyor.

Al Jazeera'den Ayşe Karabat’ın Cenevre izlenimleri:




Cenevre'deki Hayalet

"Hayır, hayır...!"

Cenevre’deki President Wilson Oteli’nin lobisindeki sivil güvenlik görevlisi, fotoğraf kameramızı daha çantamızdan çıkarır çıkarmaz, böyle seslendi bize.
Çünkü bu otelin lobisine açılan toplantı salonlarında Suriyeli muhalifler ne yapacaklarını tartışıyor ve önlerindeki zor seçenekleri değerlendiriyorlar. Lobide, muhalifleri destekleyen ülkelerin diplomatları da cirit atıyor. Onlara fikir veriyorlar, pozisyon belirlemelerine yardımcı olmaya çalışıyorlar. Lobinin şu veya bu köşesinde tarihe yön verecek olan tartışmalar yaşanıyor.
Muhaliflerin müzakere ekibinde görüş ayrılıkları var, kimisi ‘gidelim buradan’ diyor, kimisi ne olursa olsun kalmaktan yana. Şimdilik ağır basan görüş ‘Masadan kalkan biz olmayalım.’ Ama bu da her an değişebilir.
Hatta sabah başka bir şey söyleyen bir muhalif, bir kaç saat sonra konuştuğumuzda başka bir fikri savunabiliyor.
Cenevre'de hayalet dolaşıyor

Muhaliflerin bir kısmının moralsiz olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Her ne kadar ABD, ‘Rusya hemen bombardımanı durdursun’ açıklaması yapmış olsa da "Acaba Ruslar ve Amerikalılar anlaştı ve ‘istikrar sağlansın da nasıl sağlanırsa sağlansın’ diye düşünüp Esed’in ilerlemesine izin mi veriyorlar?" diye düşünenler de var.
Moralinin epey bozuk olduğunu saklamayan ama adını vermek istemeyen karar alıcılar arasındaki bir muhalif şunları da söyledi:
"Hani Sykes-Picot vardı ya... Belki de ‘Kerry-Lavrov’ diye bir şeyden söz edecek çocuklarımız."
Birinci Dünya Savaşı devam ederken 1916 yılında Fransız diplomat François George Picot, İngiliz meslektaşı Sir Mark Sykes ile, Filistin’i İngiltere’ye, Suriye ve Lübnan’ı da Fransa yönetimine bırakan gizli Sykes-Picot Anlaşması’nı imzalamıştı.
Savaş bittikten sonra da Paris’te 1919 Ocak ve Haziran arasında Ortadoğu’yu da yeniden şekillendiren yüzden fazla görüşme gerçekleştirilmiş, bağımsız ve bütün olmayı hayal eden Arap milliyetçileri galipler tarafından ülkelerinin bölünmesine tanıklık etmek zorunda kalmıştı.
Cenevre’de de tüm bu görüşmelerin hayaleti dolaşıyor.

Muhalifleri destekleyen bir ülkenin üst düzey diplomatlarından biri muhaliflerin moralinin bozuk olduğunu gizlemiyor ama, bunun da bir taktik olduğu görüşünde.
"Ülke içinde rejim güçlerinin ilerlemesi biraz abartılıyor. Bir iki köy rejime geçmiş olabilir ama bu hep yaşanıyor, sonra geri alınıyor. Bu da masayı zorlama taktiği."
 
 


Rus destekli rejim Halep’te ilerliyor

Ama muhalifler Cenevre’deki görüşmelere ilişkin yol haritası belirlemeye çalışırken gözleri ve kulakları ülke içindeki gelişmelerde.
Rusya’nın havadan desteklediği rejim güçleri ve milisler Halep’te ilerliyor.

Oysa muhalifler Cenevre’ye gelmeyi kabul ederken net bir biçimde bombardımanın durması, insani yardım ulaştırılması ve kuşatmaların kaldırılmasını istemiş, bu konularda özellikle ABD’den kuvvetli sözler almışlardı.
Suriye’de BM rakamlarına göre 480 bin kişi kuşatma altında. 13 milyon insanın da acil yardım ihtiyacı var.
Muhalifler, bunların gerçekleşmesinin BM Güvenlik Konseyi Kararı ile bağlayıcılığa kavuştuğunu hatırlatıyorlar. Onlara göre bu insani konular müzakere edilemez. Dolayısıyla durum değişmemişken ve hem uluslararası güçler verdikleri sözleri tutmazken, hem de rejim ülke içinde ilerlerken burada görüşmelerin yapılamayacağını, yapılsa bile bir sonuç çıkmayacağını düşünüyorlar.
Ama masadan kalkarlarsa, soruna siyasal çözüm bulma iddiasındaki bir müzakere masasının uzun bir süre daha kurulamayacağının da farkındalar.
BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan Mistura da bunu açık açık dile getirdi. 2012’de ve 2014’de de soruna siyasal çözüm bulmak isteyen Cenevre görüşmeleri yapıldığını katıldığı yerel bir tv programında salı akşamı hatırlatan Mistura şunları söyledi:

"Beş yıllık bir savaştan sonra, taraflar birbirinden nefret ederken ve arada hiç güven yokken görüşmeler her an çökebilir tabii. Ama görüşmeler iki denemeden sonra bu kez de çökerse, Suriye için hiç umut kalmaz."
Muhalifler, görüşmelerden çekilirlerse, onları masaya oturtmak için epey uğraşan başta ABD olmak üzere, Batılı ülkelerin desteğini de kaybedebileceklerinden endişe ediyorlar bir yandan da.
Muhaliflerin önündeki başka bir seçenek de masadan kalkmamak ama görüşmeleri dondurmak. Rusya bombardımanı sona erinceye kadar Cenevre’de kalmaya devam etmek ve görüşmelere gitmemek.
Bu seçeneği Suriyeli muhaliflerin oluşturduğu Yüksek Müzakere Heyeti sözcülerinden Nasan Ağa da dile getirdi. Ağa’ya göre, rejim ve Rusya Cenevre görüşmeleriyle alay ediyor.
BM Özel Temsilcisi Mistura, muhaliflerle Salı günü görüşememişti. Muhalifler randevuya gelmedi. Mistura Çarşamba günü akşamı da muhaliflerle görüşmek istiyor ama muhalifler bu toplantıya gidip gitmeyeceklerine henüz karar vermedi. Gideceklerse de şunu söyleyecekler:

"Siz BM olarak bize söz verdiniz. Ama yerine getirmiyorsunuz, getiremeyecekseniz, söyleyin başımızın çaresine bakalım."





***