Necip Hablemitoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necip Hablemitoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2019 Perşembe

Bu Devleti babasının malı gibi kim teslim etti

Bu Devleti babasının malı gibi  kim teslim etti 


Kutlu Esendemir,

22 Ağustos 2016



   Türkiye, Gülen Cemaati’nce yeltenilen ve 240 kişinin katledilmesine ve 2 bini aşkın insanın yaralanmasına neden olan 15 Temmuz darbe girişiminin acısını yaşıyor. 
    14 yıldır ülkeyi yönetenler, büyük bir şaşkınlık içinde devletin kılcal damarlarına çöreklenmiş, kondurulmuş bu dev küresel mafyayla ilgili olarak, “Kandırıldık, Allah bizi affetsin” diyorlar. Ama bir de, hiç kandırılamayan, kandırılamamanın bedelini suikaste uğrayarak yaşamını yitirenler de var. İşte Dr. Necip Hablemitoğlu. Tarihçi, yazar, gazeteci… Fethullah Gülen örgütünün Emniyet’teki örgütlenmesini lime lime anlattığı, “Köstebek” kitabıyla, darbe girişiminden sonra en çok anılan akademisyenlerden biri olan 46 yaşındaki Dr. Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002’de, Ankara’daki evinin önünde katledilmişti. Bu suikast, tam 14 yıldır, faili meçhul cinayetler dosyasında yer alıyor. Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, eşini suikaste kurban vermiş, 2 çocuk annesi bir eş. Bir entelektüel. Kendisiyle, suikaste kurban verdiği eşinin 14 yıl önce bağıra çağıra, belgeleriyle haber verdiği ama Devlet’in anca şimdi yüzleşebildiği darbecileri, darbeyi ve Köstebek’i ve elbette, eşsiz geçirdiği 14 yılı konuştuk.

-Eşinizi bir suikaste kurban vermek, hayatınızda nelere yol açtı?

-O kadar değiştim ki, tarif edemem Kutlu Bey. Çok uzun süre yas tuttum. Hala da yastayım belki. Yas tutmak beni büyüttü, eğitti. Kendime yeni bir ben yarattım. Şarkıdaki gibi, kendime yeni bir ben gerekliydi. Gereğini yerine getirdim. Değiştim. Üzüntümü, yasımı dönüştürdüm. Bir zaman sonra yas tutabilmenin, yas tutarken hayatın akışına teslim olabilmenin bir ödül olduğunu düşünmeye başladım.

-Ne gibi?

-Yaşadıklarıma kalbimle baktığımda normalleştiremiyordum. Öyleyse, aklımla, bilgiyle, öğrenerek bakmalıyım diye düşündüm. Mesleğime her zaman minnet duyarım. Hayal ettiği işi yapan şanslı biriyim ben. Bir yol bulmalıydım. Ya kara giysileri içinde hayata kapkara bakan ya da yaşamda kalan biri olacaktım.

YAS DANIŞMANLIĞI

-Nasıl bir çıkış buldunuz?

-Aslında basit bir tercih yaptım. Tamamen mantıkla ve mesleki bakmaya karar verdim. Duygularım bende kalacaktı. Hayatımı toplumsal kalıplara ve duygularıma teslim etmeyecektim. Bunu kızlarıma ve Necip’e borçluyum. Biz birbirine bağlı ama bağımlı bir çift değildik. Sanırım tek başıma var olmamda bu da etkili oldu. 14 yıl geçti ama inanın; bunun misliyle yaşamışım gibi geliyor. Sonuç olarak, ben başka bir şey yaptım. Öğrenmeyi ve çalışmayı seçtim. Yas ve sonrasını öğrenmek, anlamak için yurtdışında kurslara gittim ve sertifikalar aldım. Yas danışmanlığı yapmaya başladım.

-Yas danışmanlığı nedir?

-Yas danışmanlığı; sevilen birinin kaybından sonra geride kalanlar için yaşamın devam ettirilmesi için sağlanan, belirli kuralları ve çalışma ilkeleri olan profesyonel bir sosyal destek. Psikoloji ya da sosyal hizmet alanında çalışanlar ya da uzmanlıklarına göre doktorlar tarafından yapılabilir ancak. Yas tutan kişilere, ölen yakınlarıyla ilişkilerini sonlandırmaları gerekmediğini anlatmak, duygusal yaşam alanlarında uygun bir yer bulabilmeleri için yardımcı olmaktır. Ölümün, kaybın kabul edilebilmesini kolaylaştırmaktır. Gerçekten yararlı ve yaşam kalitesini etkileyen bir yardım, bunu birebir deneyimlemiş biri olarak rahatlıkla söylüyorum.

-Ya çocuklarınızla iletişimiz?

-14 yılda hem anne, hem baba oldum. Şu hayatta yaptığım en iyi şey Necip gibi birine rastlayıp, karakter sahibi ve güçlü iki kız evlat sahibi olmaktır. Şimdi en iyi dostlarım oldular. Yaşları 25-24 oldu. Büyük kızım önümüzdeki ay evleniyor. Üçümüzün de yaşadıklarımızdan edindiği deneyimler de oldu, hiç onaramayacağımız yaralarımız da var.

-Korkularınızda ya da cesaretinizde değişimler oldu mu?

-Ölümden korkuyorum. Aklımı kaybetmekten, bildiklerimi unutmaktan ve bir gün hiç okuyup yazamayacak olmaktan, yaşlanmaktan çok korkuyorum. Ölmekten değil, ama bu ülkede bu kadar çok ölümün olması, ölümün çeşitliliği ve yaşamın değil de ölümün kutsanması beni anormal derecede korkutuyor.

TÜRKİYE’DE ERKEKSİZ KADINLAR KATEGORİSİ

-Ölüm çok sıradan bu topraklarda.

-Evet. Bu ülkede ölüm kutsanıyor. Şiddet kutsanıyor, erkek kutsanıyor, ataerkil yapı kutsanıyor. Hegemonik olan her şey kutsanıyor. Akıldan uzaklaşıldıkça korkularım artıyor. Cesaretse, çok göreceli bana göre. Korkaklık vazgeçmeyi, pes etmeyi getiriyorsa cesaretten söz edemeyiz. Ama, vazgeçmemek cesaretse, evet cesur sayılırım. Bilinçsiz bir cesaretim yok açıkçası. Ayrıca öyle büyük büyük laflar da etmek istemem, ez cümle kötülükle gelen her şeyden korkarım, ama mücadele de ederim…

-Zor mudur, eşini suikastte yitirmiş bir annenin, iki evladını büyütmesi?

-“Türkiye’de erkeksiz kadınlar” olarak tanımladığımız bir kadın kategorisi var. Ve bu kategorinin alt başlıkları var: Eşini kaybetmiş olanlar, boşanmış olanlar, hiç evlenmemiş olanlar gibi. Benim statüm eşini kaybetmiş, ama suikastle kaybetmiş olan katmerli dertli bir kategori.

-Nedir bu kategorinin sızıları?

-O noktada kadın olarak kimliğinizin, kim ve ne olduğunuzun bir önemi kalmıyor. Sosyal, psikolojik, ekonomik özel ve kamusal alan bir kabusa dönüşüyor. Bütün bunların içinde meslek sahibi iki kızım var. Gözlerine bakarken zihnime mutluluk yayılan iki genç kadın. Kendi ayakları üzerinde durabilen ve kararlar alabilen, bu kararların sorumluluklarını taşıyabilen iki birey. Ben birey olmaları için çalıştım. Dünyaya gelmek için bana talep göndermediler. Ben, bile isteye doğurdum onları. Bu günlere getirmek benim görevimdi. Onların birer hayatları var artık.

-Evlatlarınız olup bitenden nasıl etkilendi?

-Her babasını kaybeden çocuk kadar etkilendiler. Her babasını kaybeden çocuk kadar acı çektiler. Yas tuttular, bu gerçeği kabullenmek için mücadele ettiler. Ben de onları desteklemek için elimden geleni yaptım.

“NECİP’İ CEMAAT HAKLI ÇIKARTTI”

-Necip Bey’in Cemaat tehdidini anlattığı ve yıllarca yok sayılan, “Köstebek” kitabı, önceki gün Hürriyet’te en iyi 10 kitap arasında gösterildi. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tüm bu olup bitenler size neler hissettiriyor?

-Köstebek, benim Necip Hablemitoğlu’nun eşi olmamın da ötesinde, bundan ayrı tutarak söylersem, son yılların cemaate dair yazılmış en iyi kitapları arasında ilk sırada. Akademi gözüyle bakarak, ayrıca diğer yayınları da incelemiş biri olarak bunu söylüyorum. Köstebek’de olgular üzerinden, analiz ve bilimsel bilgiye dayalı değerlendirmeler vardır. Bu tabii ki, Necip Hablemitoğlu’nun akademi kimliği ve gazetecilik orijininden geliyor. Bu arada Ahmet Şık’ın da hakkını teslim etmeliyim.

-Ya diğer kitaplar?

-Önemli bir bölümünü, özellikle içerden yazılanları değerli bulmadığım gibi, kişiselleştirilmiş olguları anlattıklarını açıkça söylemek isterim. Bu tür çalışmalar tevatür üzerinden ve sanrı ya da algılarla, mahalle dedikodusuyla, “O bunu dedi, bu burda bunu söyledi”yle yapılamaz. Somut dayanak oluşturabilecek bilgi, belge ve literatür, arşiv çalışması gerektirir.

-Tarih, yıllar sonra eşinizin yazdıklarının doğruluğunu ve haklılığını ortaya çıkardı.

-Tarihin haklı çıkarmadığı ya da çıkmadığı bir başka olay, tarih ya da süreç var mıdır? Önce bunu sormalıyız kendimize. Bir de Necip Hablemitoğlu’nu bizzat cemaat haklı çıkarmıştır. Bir süredir birlikte yürümekten, yol arkadaşlığından vazgeçerek cemaat ve Ak Parti tarihe yardımcı olmuştur. Bu, tırnak içinde söylersem, “Allah’ın bir lütfudur bize.’’ (Gülümsüyor.)



“ONU KAYBETTİĞİMDE BÖYLE TİTREMİŞTİM”

-Darbe girişimi gecesi neredeydiniz ve olan bitenlerden nasıl haberiniz oldu?

-Yaşım darbelerden ’80’i görmeye, ’60’ı dinlemeye, diğerlerini de okuyup öğrenmeye uygun. (Gülümsüyor.) Cuma akşamıydı, evde yalnızdım. Büyük kızım yurtdışında yaşıyor, diğer kızım da dışardaydı. Yanımda değillerdi. Yorgun, uykulu, tv’de bir tartışma programını izlemeye çalışıyor, bir yandan da sosyal medyayı kontrol ediyordum. Ofisten de henüz gelmiştim. Twitter timeline’da bir tuhaflık başladı. İnsanlar köprüden askerlerin görüntüsünü paylaşıyorlardı. Ankara’da tank görüntüleri paylaşanlar oldu. Bir ara kızımla konuştum, “Eve gel” dedim. “Yakındayım, merak etme, geliyorum” dedi. Bu arada askerin Beylerbeyi Sarayı önünde bazılarına, “Darbe oldu, evinize gidin” gibi bir şeyler söylediği paylaşıldı. O anda anladım. Beylerbeyi ile Cumhurbaşkanı arasında bir bağ kurdum ve içimden, “Eyvah!” dediğimi hatırlıyorum. Ancak darbe için saat tutmuyordu, durum açıkçası garip ötesi garipti. Zaten bir sure sonra, uçaklar ve patlamalar başladı.

-Siz de evinizde, Ankara’da olanlardan etkilendiniz mi?

-Jetlerin her geçişinde evin içinde patlayan seslerin ardından, titremeye ve ağlamaya başladım. Kızım geldi o arada, sabaha kadar merdiven boşluğunda kımıldamadan oturdum. Büyük kızımla konuştuk, ondaki endişeyi tarif edemem. Tek bir şey şekillendi kafamda, darbeden çok, işgal ediliyoruz diye düşündüm… Ben hayatımda bir Necip’i kaybettiğim gece böyle titredim, bir de 15 Temmuz gecesi. Ardından depreşen travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle ilaç kullanmaya başladım. 15 gün boyunca kabuslar gördüm, uyuyamadım, korkunçtu.

“HİÇ ŞAŞIRMADIM”

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, darbe girişimiyle ilgili olarak, ilk açıklamasında “FETÖ’cü cunta”yı işaret etmesi, eşini Cemaat’le mücadelede yitirmiş biri olarak sizde nasıl bir çağrışım yaptı?

-Açıkçası Kutlu Bey, ben bunu şöyle tarif etmeyi tercih ederim: Eşim, Necip Hablemitoğlu, 2002 yılında cemaat örgütlenmesi üzerinde yazdığı bir kitabı tamamladıktan sonra yayınlamak isteyen bir yayınevi bulamadığını, yayınlamaması için telkinler geldiğini söylemişti. Kitabını tamamlamadan önce de cemaate ilişkin makaleleri ve katıldığı çeşitli görsel ve yazılı medya mecralarındaki konuşmaları, konferansları nedeni ile tehdit edildiğini aktarmıştı.

-Tehditler nereden geliyormuş?

-Bir kısmının devletin bazı kurumlarında çalışanlar tarafından geldiğini söylemişti. Bununla birlikte, “Alman Vakıfları” kitabını yayınladıktan sonra da çeşitli tehditler aldığını, üniversiteden uzaklaştırılması için atılması için Alman Büyükelçisi’nin rektöre mektup yolladığını biliyorduk.

-Eşiniz katledilmese, nasıl gelişmeler yaşanabilirdi?

-Öldürülmese, 18 Aralık’tan hemen sonraki tarihlerde hem cemaate karşı, hem de Alman Vakıfları’na karşı açılan dönemin DGM’lerindeki (Devlet Güvenlik Mahkemesi) her iki davada da tanık olarak dinlenecek kişi olacaktı. Eşimi salt Cemaat’le mücadelede yitirmiş olduğumu söylemem. Müdahil olduğumuz davanın duruşmaları başlamamışken, yürüyen bir soruşturma varken ve çatı dava iddianamesini tam olarak incelemeden bunu söylemem, şu aşamada doğru olmaz.

-Darbe girişimine dönersek.

-Sayın Cumhurbaşkanı’nın FETÖ’cü cuntayı işaret etmesi, o gece bana aralarında artık gerçek bir savaş çıktığını düşündürdü. Bu kalkışma çok sayıda insanımızın öldürülmesine, can kaybına yol açtı. Ancak asıl ve öncelikli hedefleri kanımca Hükümet ve Cumhurbaşkanı’ydı. Haa! Başarılı olsalardı, hedef daha da büyüktü, hedefleri bütün Türkiye’ydi.

-Örgüt’ün TSK içinde bu kadar bir yoğunluk içinde bulunması sizi şaşırttı mı?

-Hiç şaşırtmadı, ayrıca adliye, mülkiye ve askeriyeyi ele geçirmeyi hedef alan bir yapılanmanın silahlı güce ağırlık vermesi de kimseyi şaşırtmaz.

-Öğretim üyeliğinizde, siz de Gülen Grubu’nun varlığını ve oluşturduğu tehditin boyutunu, eşiniz gibi farkında mıydınız?

-Ben Ankara Üniversitesi’nde öğrenciliğimi de sayarsak, 34 yıl bulundum. Orada büyüdüm. Ne yönetimler gördüm, nelere tanıklık ettim. Eşim kadar farkında olmama, eğer eşim Necip Hablemitoğlu olmasaydı olanak yoktu. Cemaat’le akademinin ilişkisi siyasetten farklı değildir. Kimileri zengin olmak, kimileri makam sahibi olmak, kimileri de akademik ilerleme için YÖK’teki uzantıları dahil her daim işbirliği yapmıştır. Siyaseti kirli ve hainle işbirlikçi olan bir ülkenin, akademisi temiz kalabilir mi sizce?

-Yıllarca dava dosyasının peşinden koştunuz ve sonuç alamadınız? Bu koşuşturmalarda, önünüze ne gibi duvarlar çıktı?

-İsterseniz bunu yine şöyle ifade edelim: Bir dava doyası hiç olmadı Hablemitoğlu suikastinin. Yok edilen, el değiştiren ve içi boşaltılan bir soruşturma dosyası oldu sadece. Savsaklandı, geciktirildi. Üstelik cinayet gecesinden itibaren. Dosya bir arpa boyu bile yol alamayınca, önümüze duvardan çok ilgisizlik çıktı.

YAPILANDIRILMIŞ KULLANIŞLI SÜREÇLER

-Suikast günü, cinayetin işlendiği ve evinizin bulunduğu Portakal Çiçeği sokağa gelen dönemin DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, Necip Bey için, “Kendisini feda etti” demişti. Bu yoruma katılır mısınız?

-Savcı Beyin bu yorumu neden yaptığını bilmiyorum. Neyi kastettiğini yorumlayamam. Ben bir feda ediş olduğunu düşünmüyorum. Necip bir gazeteciydi. Geçmişin anlamlı ve değerli bir gazetecilik anlayışının son temsilcilerinden biri oldu. Çalıştığı konular, ilgi ve infial yaratan konular oldu. Siyasetin ve devlet içindeki illegal yapılanmaların canını sıktı. Bir bedeli var bu tür çalışmanın Türkiye’de ve o bedel öldürülmek oldu, her zamanki gibi.

-Hablemitoğlu suikasti dönem dönem Türkiye’nin gündemine geliyor. Yeni dönemden ümitli misiniz?

-Bahsettiğiniz bu süreçlere, “Yapılandırılmış kullanışlı süreçler’’ diyorum ben. Çünkü her zaman tanımlarken geçen 14 yıllık zamanı 3 ayrı döneme ayırırım. Cinayetten sonra Ergenekon’a kadar birinci evre, Ergenekon evresi ikinci evre ve bunun içinde Gezi olayları da bir alt evredir kısa süre. O zaman da hükümetin farklı sesleri Necip’in Gezi’yi tertipleyen Almanlar tarafından öldürüldüğünü iddia ediyorlardı. (Gülümsüyor.)

-Ya 3. evre?

-17-25 Aralık operasyonları sonrası. Ve inanın her dönemde- evrede yazılanlar, konuşulanlar, olaylar, şahıslar, ithamlar trajikomik. Çünkü anormal bir fikir değişikliği, bilgi kirliliği var. Her evrenin kendine özgülüğü çerçevesinde. O yüzden bu cinayet ve soruşturulamayışı, karartılışı bu ülkenin utancıdır. Bu ülkenin kurumlarının, siyasetinin ve yargısının, kolluğunun avamlığının bir yansımasıdır… Bu kadar net!

-Eşinizin Gülenciler’ce katledildiği iddiasının sizde karşılığı nedir?

-Yıllardır söylediğim gibi, somut kanıtlarla ortaya konulmaya muhtaçtır.

-Bir röportajınızda, “Fotoğraf çok net bizim için. Faili olarak biz biliyoruz yani fotoğrafın ne olduğunu” demiştiniz. Nasıl bir fotoğraftır sizin gördüğünüz?

-Bu suikast bağıra bağıra gelmiştir. Devlet ilgili kurumları ile seyretmiştir. 3 Kasım 2002 seçimleri ile Türkiye’nin içine girdiği süreçtir fotoğraf; hükümet değişikliği ve başbakanlık sorunu nedeniyle yaşanılan belirsizlik ortamında yerel ve küresel bir taşeron işbirliğidir bu cinayet. Kaldı ki, bunda da ne denli haklı olduğum ortadadır.

“EDEN BULUR”

-Bu suikastin aydınlatılmamasında AKP iktidarını da sorumlu tutuyor musunuz?

-Bu suikastın aydınlatılmamasında, karartılmasında bütün bu süreçte görev yapan ilgili kurumların bağlı olduğu dönemin bakanlarını araştıracaklar mı? İlgili kurumların başındaki mülki amirler araştırılacak mı? Cinayetin işlendiği günlerde kimlerin hangi pozisyonlarda neleri ört bas ettiklerine kadar inebilecekler mi? Ana muhalefet partisinin defalarca cinayetin soruşturulması için verdiği soru önergelerine yanıt veren ilgili bakanların bu yanıtları neye dayanarak verdiklerini araştırabilecekler mi? Bunları ve bunun gibi pek çok şeyi yapamayacaklarsa, kusura bakmasınlar kafadan sorumludurlar zaten. Benim sorumlu tutmama gerek yoktur.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Cemaat tarafından “kandırıldıklarını” ifade etti, “Allah bizi affetsin” dedi. Bu temennilerin sizdeki karşılığı nedir?

-Bu ifade Sayın Cumhurbaşkanı’nın seçmeni için bir anlam taşıyabilir. Ancak yetişkinlerin kandırılması pedagojik olarak biraz tuhaf oluyor. Hani bunu mesleki bir gözle değerlendirdiğimde, 75 milyonun en azından yarısının ana okulu çocuğu olması gerek kandırılmaya inanması için. Ayrıca bu kadar hukuksuzluğun, ölümlerin, haksız ve yargısız infazların, bitirilen hayatların, işsiz kalan, ailesini kaybeden insanların olduğu bir süreçte bu kadar mistik bir açıklamanın yaşamdaki pratiği reel değildir. Rahmetli ananemin bir deyişi vardı; “Etme bulma dünyası” diye. Eden bulur, her daim ben de buna inanırım.

-Cemaat’le mücadele döneminin 17 ve 25 Aralık operasyonlarının milat olarak kabul edilmesi sizce sağlıklı mı? Doğru mu?

-Bilmem, bu biraz sanki malumu kabul etmek gibi olmuyor mu? Çok acayip bir milat öyleyse. Yani 17-25 Aralık’a kadar olanlar Hindistan’da mı yaşandı?

-İfadeler kamuoyuna yansıdıkça, ortaya çıkıyor Şengül Hanım. Bilime kafa yoran bir akademisyen olarak, Gülen’in muridlerinin, onun terli atletini almak için birbirleriyle yarışmasına ne dersiniz?

-Birey olmayı içselleştiremeyen bir toplum var Türkiye’de. Bunu artık kabul edelim. Türkiye’nin eğitim sistemiyle oynaya oynaya mundar oldu. Bu sistemden böyle sapkınlıkların çıkması da hiç garip değil. Kaldı ki, dünyada tek örneği de bu cemaat değil. Bu tür görünümlerin yaşandığı başka dinlerin tarikatları ve cemaatlari var. Bu tür yapılar dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı aynıdır. Günlük yaşam pratiği ve kamusal düzen, devlet bu yapılarla uzlaşamaz. Ama bizim memlekette böyle bir yapıya devlet teslim edilmiş. Sanırım asıl cehalet ve sorgulanması gereken nokta da budur. Bu kadar köklü bir devleti babasının malı gibi kimler bu insanlara, bu yapıya teslim etmiştir?

-Sizce kim?

-Size hiç hayatta ne istediyseniz veren birileri oldu mu Kutlu Bey? Bana annem ve babam dahil hiç olmadı. (Gülümsüyor.)

Kimdir Şengül Hablemitoğlu?

Sosyal hizmet uzmanı ve eğitimci. 1965’te Ankara’da doğdu. 1986 yılında Ankara Üniversitesi’nden mezun oldu. Aile ve Tüketici Bilimleri alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. Türkiye Bilimler Akademisi Sosyal Bilimlerde Doktora Sonrası Yurtdışı Araştırma Bursu ile 1997 yılında gittiği ABD Purdue Üniversitesi Kadın Çalışmaları Programı’nda misafir öğretim üyesi olarak araştırmalar yaptı. 1998 yılında Doçent, 2005 yılında Profesör oldu. Mayıs 2008’de Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nün kuruluşunda görev aldı ve Bölüm Başkanlığı’na atandı. Kasım 2008-Şubat 2015 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde Dekanlık görevi yaparak fakültenin yeniden yapılanmasında çalıştı. Mayıs 2015’de üniversiteden ayrılarak, Ankara’da bağımsız bir kuruluş olan Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü’nü kurdu ve faaliyetlerini burada sürdürüyor.

@kutLuesendemir

Kutlu Esendemir,
 (kutluesendemir@hotmail.com)

http://gazeteport.com/2016/devleti-babasinin-mali-gibi-cemaate-kim-teslim-etti-65519/

***

3 Aralık 2018 Pazartesi

DERİN DEVLET NEDİR? (I)

DERİN DEVLET NEDİR? (I) 



Dr. Tamer KUMKALE 
ttkumkale@oncevatan.com.tr 
27 Şubat 2007, 

Dr. Tamer KUMKALE

Cumhuriyetimiz öyle zannedildiği gibi zayıf değildir. 

Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. 

Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında cumhuriyet müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmaya hazırız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1923) Türkiye'de siyasi cinayetlerin işlenmesini müteakip DERİN DEVLET tartışmalarının gündeme getirilmesi artık geleneksel leşmiştir. 

Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Necip Hablemitoğlu suikastları, Danıştay Baskını ve son olarak da Hrant Dink'in öldürülmesi ile bu cinayetlerin devlet tarafından işlettirildiğini ima edecek şekilde derin devlet tartışmaları medya tarafından sürekli pompalanmaktadır. Burada kastedilen derin devlet ise doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Özel Kuvvetler olmaktadır. Biz biliyoruz ki; Derin Devlet tartışmaları devleti güçsüz gösterme çabalarının sonucudur. Derin Devlet tartışmaları irade yoksunluğunun belirtisidir. Derin Devlet tartışmaları devlet otoritesinin çöktüğünün bir göstergesidir. Derin Devlet olarak nitelendirilen ekonomik menfaat çetelerinin ve mafya artığı organizasyon şebekelerinin devlet ile en küçük bir ilgisi yoktur. Aksine bunlar devlet otoritesinin boşluğundan, yönetim zafiyetinden ve adalet üretemeyen bir sistemden beslendiklerinden gerçek devlet otoritesi yeniden sağlandığında kendiliğinden ortadan kalkan illegal organizmalar olarak görülmelidir. Şurası muhakkak ki her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti' de bağımsızlığını ve bekasını koruyacak her türlü yasal düzenlemeleri yapmış, gerekli teşkilatları oluşturmuştur. Bu teşkilatlar bir bütün halinde hükümetin iradesi altında saldırgan hedeflere yöneltilerek devleti korurlar. Devlet kendi güvenliğinin sağlanmasını bizzat kendisi yapar ve bu sorumluluğunu kesinlikle başka ülkeler ve başka teşkilatlar eliyle kullanamaz. Yani sorumluluğunu devredemez. Devletin kendini kanunsuzluklara karşı korurken kendisinin kanunsuz davranması asla mümkün değildir. Çünkü devletin temeli Anayasa ve yasalardan oluşur. Devlet kural ve kaideler manzumesidir. Ve devlet merkezi iradedir. Devletin her hangi bir şekilde kanunsuz davranması durumunda kaybedeceği otoritesini ve halk üzerindeki yaptırım gücünü bir daha temin etmesi mümkün değildir. Hele bunun için birtakım çeteler ve kanunsuz oluşumlarla işbirliği yapmasına da gerek yoktur. Çünkü bu memleketin evlatları bu ülkenin her alanda korunması için canlarını seve seve feda etmekten asla kaçınmamışlardır. Yani devletin kendi elleri varken maşa kullanmasına gerek yoktur. Derin devlet değil, devletin bizzat kendisi önemlidir. Devlet, devlet gibi olamayınca, devlet iradesinin etkinliği azalıp ülkede kanun hâkimiyeti sorgulanmaya başlayınca ortalığı kaplayan çetelerin ve mafya sisteminin adını derin devlet olarak koymak çok yanlıştır. Devletin adının çete ve mafya ile bir arada anılması dahi devlet gücünün zafiyetini vurgulamaktadır. Devletin olduğu yerde "derin devlet" yakıştırması abesle iştigaldir. Eğer devlet ülkenin bütün sistemlerine tam olarak hâkim olsa idi; - İnsanlarımız sokakta kapkaç teröründen muzdarip olmazdı. - Şehirleri işgal eden bölücü eşkıya yandaşları sokaklarımızda bölücü teranelerle gösteri yapamazlardı. - Doğu ve Güneydoğu Anadolu dağlarında PKK kök salamazdı. - ABD 11 askerimizin başına çuval geçiremezdi. - Ülkede etnik ve dini bölücülüğün yolunu açan İkiz Yasalar çıkartılmazdı. - Uyum yasaları çıkartılarak sosyal ve hukuk sistemimiz darmadağın edilemezdi. 
- Milli davamız Kıbrıs'ı AB üyeliği hevesi ile Rum kesimine teslim etmezdik. - Kerkük'te Türk kardeşlerimize yapılan haksız saldırılar gerçekleşmezdi. 
- Barzani ve Talabani gibi aşiret ağaları Türkiye'ye diklenme cesaretini gösteremezdi. 
- Avukatlık rütbesi almış bir militan Danıştayı basıp görevi başındaki bir adalet temsilcisini öldürme cesaretini gösteremezdi. 
- Şehit cenazeleri gelmeye devam etmezdi. 
- AB misyonerleri sömürge valisi edasıyla ülkemizi denetleyemez lerdi. 
- Anayasamızda yer alan Türk kimliği asla sorgulanmaz ve Türk milliyetçiliği aşırı bir tutum olarak nitelendirilemezdi. 
- Demokratik hakkımız diyerek medya ekranlarından katil devlet" sloganları atılamazdı. 
- 250 kişiyi öldüren devlet başkanı Saddam asılırken 35.000 kişinin ölümüne sebep olan Abdullah Öcalan İmralı'da misafir edilmezdi. 
- Ermeni Diasporası "Ermeni Soykırımı" masalını gündeme getiremezdi. 
- Bir Cumhuriyet savcısı Kara Kuvvetleri Komutanı bir orgenerali "Çete Reisi" olarak nitelendiren bir iddianame hazırlayamazdı. 
- Devletin stratejik kurumları yok pahasına elden çıkarılarak birbiri peşi sıra yabancılara satılmazdı. 
- Diyalog adı altında Hıristiyan misyonerleri Anadolu'nun dört bir yanında Hıristiyanlık propagandası yapamazlardı. Bunları çoğaltmak mümkündür. 

Önemli olan devlet hâkimiyetinin her alanda ve vatandaşların yaşadığı her noktada tesis edilmesidir. Bugün Türkiye'de derin devlet gerçekten vardır. Ama bu devlet bizim derin devletimiz değildir. Bu derin devlet ülkemiz üzerinde milli çıkarı olan devletlerin ve küresel odakların derin devletidir.. 
Ülkemizde kendimizin oluşturduğu bir derin devlet yapılanması yoktur. 
Fakat kendini "derin devlet" diye pazarlayan birtakım birimler vardır ve bunlar derin çetelerdir. Derin kirlilik yaratan bu derin çetelerimiz ne yazık ki ülkemiz üzerinde menfaati olan ülkelerin gizli servislerinin denetiminde faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla bu topraklarda Türkiye'nin kendi derin devleti değil, başkalarının derin devleti karanlık icraatlarını sürdürmektedir. Bunların her türlü davranışları kanunlarımızda suç olarak yerini almıştır. 

Bunların neyi nasıl yaptıklarını Pegasus yayınlarından çıkan 

"DERİN DEVLET NEDİR? 
Başlıklı kitabımda açıkladım.. 
Konuya devam edeceğim..


http://www.oncevatan.com.tr/derin-devlet-nedir-i-makale,21951.html

25 Ocak 2018 Perşembe

PANZER VE KÜRT İSYANI, KILIÇ’IN GİZEMLİ ÖRGÜTLERİ BÖLÜM 2

PANZER VE KÜRT İSYANI, KILIÇ’IN GİZEMLİ ÖRGÜTLERİ BÖLÜM 2


NAZİLERİN YABANCI İŞÇİ POLİTİKASI 

1929’da başlayan Büyük Ekonomik Depresyon, ekonomilerini kurtarmak isteyen Almanların faşistleşmesine kapı aralarken, iç ve dış düşman üretmelerine yol açtı. Nazi rejimi, inanılmaz miktarda yabancı işçi gücünü sömürmeye başladı. Çünkü Avrupa’yı işgal planları yapan Adolf Hitler, 11 milyon Almanı askere almıştı. Boşalan işci gücüne yenisi konmadan sa-
vaşamazdı. Bu nedenle öncelikle geleneksel işci gücü tarlası, hazır rezervi olarak gördüğü Polonya’yı işgal etti. İşgal edilen topraklarda bir hafta içinde kurulan İşçi Alma Ofisleri, polis ve asker kolluk kuvvetiyle, çalışacak tüm genç erkek ve kadınları topluyordu. Hitler, sadece bazı Avrupa ülkelerinde biraz dostca davrandı ve gönüllü işcilik metodunu tercih etti. İspanyol, İtalyan ve Hırvatlara kibar davrandı. Savaş sonunda 7 buçuk milyon yabancı işçi gücü kullanılıyordu ve bunun 1.8 milyonu savaş esiriydi. 1944’de endüstriyel üretimin dörtte biri yabancı işciler tarafından sağlanıyor du. Nazi rejimi ve savaş makinesi, yabancı işci sömürgeciliği olmasaydı, daha erken çökebilirdi. 

Yabancı işçilere nasıl davranılacağının prensiplerini yazan ve yöneten Alman Sauckel idi. Filozofisi özetle şöyleydi: “Tüm işçiler mutlaka beslenecek ve barınacak yer verilecek ki, maksimum seviyede sömürülebilsinler ve yüksek seviyede verim alınabilsin.” Bunun anlamı yabancı işçilerin asker gözetimi altında çalıştırılmasıydı. Kaldıkları barakalar da kontrol altındaydı. Sosyal hayatları ve sivil hakları yoktu. Sağlık sigortaları bulunmuyordu. Polonyalı, 
Rus ve Yahudiler, etnik aidatlarını gösteren özel bir kimlik taşıyordu. Pek çok yabancı işci, kötü beslenme, ağır iş şartları, bakımsızlık, hastalıklar ve ağır cezalardan dolayı öldü. Sauckel’in sert disiplin kurallarının temelinde insanlıktan yoksun şu emri ve tavrı vardı: “Yabancı işçiler bir nebze olsun umurumda değil. Eğer iş yerlerinde en küçük bir hata yapar veya suç işlerlerse, önce hemen polise bildirin. Asın, kurşuna dizin onları. Umurumda değiller. Eğer tehlikeli iseler yok edilmeleri gerekir.” 

Nazilerin yabancı işcilere yaptıkları zulüm sadece kölelere yapılan eziyet ve işkencelerle kıyaslanabilir. Aynı zihniyetin yansımalarını, izlerini daha sonraki dönemde de görmekteyiz. 
1955 ile 1973 arasında Almanların uyguladığı misafir işçiyi kabul etme düzeni, aile birleşmesine karşıydı ve göçmenlerin sürekli yerleşmesini engelliyordu. Ancak ailelerin birleşmesini engelleyemediler, başaramadılar. 1973’de Alman hükümeti, yabancı işçilerin ülkelerine dönmesi için elinden geleni yaptı. Türkler ve Kuzey Afrikalılar gitmediler. 1974 ile 1981 arasında 
yabancı göçmen kadınların oranı yüzde 12 arttı. Yabancı çocuklarda yaşı 15’i bulanların oranı yüzde 52’ye çıktı. 1970’lerin sonunda yabancı göçmen yerleşimcinin nüfusu 4 milyondan 1980 ların ilk yıllarında Türklerin sayesinde beşyüzbin birden arttı. Bu durum Almanları rahatsız etti. 

    Bu gün Alman istihbarat birimleri gurbetçilerimize karşı karanlık bir proje yürütüyor. Şimdi de onları tanıyalım. 

FEDERAL ALMAN İSTİHBARAT TEŞKİLATI BUNDESNACHRİCHTENDİENST ( BND) 

Yukarıdaki bölümlerde efsane Alman istihbaratçı Gehlen’den bahsedilmişti. Bu istihbaratçı Alman istihbaratının çevresini değiştirmişti. Fakat bu değişimlerin hemen hepsi Alman derin devlet anlayışının lehine oldu. Federal Almanya İstihbarat Servisi’ne gelince. Bu servis = Gehlen teşkilatıdır. Münih’e bağlı Pullach’da, General Von Gehlen’in idaresinde kurulan Federal İstihbarat Servisinin emrinde 10 bin uzman ve ajan çalışıyordu ve bütçesi de, 1952’de 40 milyon markın üzerindeydi. General Gehlen’in çok kısa bir süre önce teşkilattan ayrılmasına rağmen Gehlen Teşkilatı adıyla da anılan Federal Almanya İstihbarat Servisi, küçük hücreler şeklinde örgütlenip çalışmıştır. Dost veya düşman ayırd etmeden aynı titizlikle çalışan teşkilat Almanya’nın özel statüsü gereği bu yıllarda CIA ile de büyük paslaşmalar ve dayanışmalar içinde çalışmıştır. 
Almanlar iç istihbarat konusunda ise özel olarak oluşturdukları “Batı Almanya Anayasasını Koruma Ajansı”ndan yararlanmaktadırlar. Bu kuruluş aynı zamanda karşı casusuluk örgütü olarak da faaliyet göstermektedir. Amerika’daki FBI’ya denk olan kuruluşun karargahı Köln’e bağlı Ehrenfeld’ de çalışmalara başlamıştır. Merkez teşkilatında bine yakın görevlinin  bulunduğu kuruluşa o zamanlar polis teşkilatı ile askeri istihbarat da yardım vermiştir. 

Alman istihbaratında askeri bölüm çok önemlidir. Çünkü burada oluşturulan ve FOİ ( Field Operations İntelligence) adı ile anılan grup vurucu güçtür ve eylemleri bu grup yapar. Eylemlerinde ünlü ve acımasızlığıyla bilinen bir güçtür. 

DOĞU ALMANYA İSTİHBARAT SERVİSLERİ 

MFS = Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı. 

Almanların ayrılması sonrası Sovyet nüfuz alanında kalan Doğu Almanya casusluğun adeta kalbi olmuştur. Doğu ve Batı Almanya arasında öykülerin gerçeklerle karıştığı casusulukla ilgili olaylar yaşanmıştır. Doğu Almanya’da gizli servis geleneğini geliştiren ve burasını Avrupa yani Batı dünyası içinde bir ileri karakol gibi kullanan Moskovadır. 1950 yılında mevcut oluşumların tek çatı altında toplanmasıyla Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı kurulmuştur. KGB bu bakanlığın oluşturduğu bir konseyle kontrol altında tutmuştur. Bakanlığın emrinde 22 bin subay, 5 bin polis, 3 bin komünist partili memur çalışmıştır. karargahı Doğu Belirlin’de Normannenstrasse’de bulunan MFS’in Batı Almanya ‘da adam kaçırma ve öldürme , yıkıcı faaliyet ve propaganda işlerinde kullandığı 16 bini aşkın ajanının bulunduğu bilinmektedir. İstihbarat bakanlığının başlıca daireleri ve görevleri 
şunlar olmuştur: 

1. Daire : Doğu Almanya ordusu içinde iç istihbarat yapmak, askerlerin rejime sadakatini sağlamak. 
2. Daire : Batılı ülkelerde casusluk faaliyetlerinde bulunmak. 
3. Daire : Sovyet işgal bölgesinde her türlü ekonomik faaliyet sahasında casusuluk çalışması yapmak. 
4. Daire : Din ile mücadele müesseleri ortadan kaldırma. 

“R” Dairesi : Berlindeki müttefik askeri misyonların faaliyetlerini izlemek. 
MFS ayrıca idarecilerin güvenliğini sağlamak amacıyla 6300 kişilik bir muhafız kıtası da oluşturmuştur. 

Ayrıca HVA= Ana İstihbarat Dairesi adı altında Doğu Almanya Komünist İstihbarat Teşkilatı adı altında Batılı ülkelerde casus şebekeleri kurmak ve istihbarat işleriyle görevli bir birim daha vardır. HVA MFS’e bağlı bir birimdir ama ayrıca bir casusuluk okulu da vardır. Bu teşkilatların koordinasyonun dan ise VFK = Koordinasyon Dairesi adı verilen birim sorumludur. Bu da bir gizli servis gibi çalışır. Elbe nehri üzerindeki Klietz’de bir casus okulları faali-
yet göstermiştir. Bunların teknik laboratuvarlarında gizli mürekkepler ve sahte belgeler üretimi gerçekleştirilmiştir. Doğu Alman gizli servisi belge üretiminde oldukça başarılı ve ünlü bir servis olmuştur. 
Bu konu gizli servislerde büyük önem taşımaktadır. 

Ancak bu iki servisin kanlı bıçaklı günleri Doğu ve Batı Almanya’nın birleşme kararının ardından tek çatı altında ortak çalışmaya dönmüştür. Bu birleşme sırasında Doğu Alman casuslarla Batı Alman muhbirler büyük sıkıntılar çekmişler ama Batı Alman istihbarat çatısı altında birleşmeyi başarmışlardır. Çok geniş bir arşivi bulunan MfS ile 1991 birleşmesinden sonra çıkan durum sonucunda Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı sorumlu kılınmıştır. 
Arşiv bilgilerinin incelenmesi görevi bu teşkilata verilmiştir. 
Bu birleşmeden ortaya çıkan bilgi ve ilişkiler ağı dünyanın en büyük istihbarat arşivini ortaya çıkarmıştır. Önümüzdeki dönemde Almanların bundan kaynaklanan güçlerini diğer ülkeler üzerinde kullanacaklarından hiç şüphe yoktur. Arşiv bulgileri içinde Türklere ait bilgilerin çokça olması da doğaldır. Yani önümüzdeki günlerde Almanya hesabına casusluk yapacak Türklerin sayısında bir artışın olması da doğaldır. 

Necip Hablemitoğlu’nun kaleminden Almanya tarihine göz atmakta yarar var: 

XIX.Yüzyılın ikinci yarısında Bismark ile kurumsallaşan, XX. Yüzyılın hemen başlarında II. Wilhelm döneminde emperyalizm ve devlet kavramlarıyla özdeşleşen Alman faşizmi kabul edilebilir milliyetçilik anlayışının da ötesinde- iki temel hedefin gerçekleştirilmesini öngörmekteydi: Ekonomik açıdan yeni “hayat alanları”na yani ürettiklerini pazarlayabilecekleri sömürgelere sahip olurken, siyasal açıdan da “arka bahçe”de yani Avusturya-Macaristan, Romanya, Çarlık Rusyası gibi ülkelerde yaşayan Alman ırkını bir bayrak altında toplamak yani pan-germenizm!.. 

1. Birinci Dünya Savaşı Dönemi (Öncesi ve Sonrası) 

Fas başta olmak üzere sömürge arayışlarından somut bir sonuç elde edemeyen II. Wilhelm Almanya’sı için, Osmanlı İmparatorluğu, stratejik açıdan hayati bir önem taşımaktaydı. Örneğin, Bağdat Demiryolu Projesi, ekonomik getirilerinin yanısıra, İngiltere’nin Hindistan yolunu tehdit etmesi açısından da planlanmıştı. Ancak, Kayzer Wilhelm’in iki kez Osmanlı ül-
kesine gelmesi ile gelişen ikili ilişkiler, Kerkük-Musul bölgesinde arkeolojik çalışma yapma izini ile gelen sözde arkeologların jeolojik çalışma yaptıklarının anlaşılması ile ortaya çıkan kuşkuları giderememişti. Sözkonusu bölgede zengin petrol yataklarının bulunması, Osmanlı 
İmparatorluğu üzerinde emperyalist paylaşım kavgasında İngiltere, Çarlık Rusyası ve Fransa’yı da harekete geçirmişti. Bu nedenle ortaya çıkan Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda, Almanya, tüm bu olumsuz gelişmelere sadece seyirci kalarak ikiyüzlülüğünü, bir başka ifadeyle güvenilmezliğini ortaya koymuştu. Almanya’nın emperyalist politikasının bir yansıması olan vefasızlığın bedelini, Trablusgarp’ı, 12 Adayı ve Rumeli’deki topraklarımızın önemli bir kısmını kaybederek ödeyen Osmanlı yöneticileri, özellikle de İt-
tihatçılar, 1911’den itibaren İngiltere ve Fransa’ya ittifak önerisinde bulunmuşlardı. Hatta, I. Dünya Savaşına girilmezden kısa bir süre önce, Mayıs 1914’de, Sadrazam Talât Paşa bizzat Kırım’a giderek Rus Çarı II. Nikola’ya ittifak teklif etmişti. Bu üç emperyalist ülkenin yanısıra, Yunanistan ve Bulgaristan gibi küçük ülkeler bile Osmanlı Devletinin ittifak önerisini reddettikten sonradır ki, Almanya, yeniden -bu defa alternatifsiz olarak- gündeme gelmişti. İttihatçıların kendilerine güvenmediğini bu ittifak arayışları nedeniyle anlayan Alman Hükûmeti, savaşa birlikte girme karşılığı resmen iki temel konuda “açık çek” talep etmişti: 
Birincisi, İngiltere’yi sömürgelerinde meşgul etmek ve hammadde kaynaklarını zaafa uğratmak için Padişah-Halifenin tüm müslümanlara yönelik olarak “Cihad-ı Ekber” (kutsal savaş) çağrısında bulunması. İkincisi, Osmanlı Ordusunun en az % 25’sinin Alman Genel Kurmayı emrine verilmesi. Almanya’nın istekleri tartışılmaksızın yerine getirilmişti. 

Osmanlı Devleti, 2 Ağustos 1914 tarihli Osmanlı-Alman İttifak Anlaşmasının tüm yükümlülüklerini yerine getirirken, Almanya’nın ikiyüzlü ihaneti yeniden sahneye çıkmıştı. Şöyle ki: 

I. Almanya, taahhüt ettiği silâh ve malzemeyi, özellikle de Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının savunması için elzem olan uzun menzilli topların teslimini geciktirmişti. Bu gecikmenin bedeli Çanakkale muharebelerinde Türk askerinin kanıyla ödenmişti. 

II. Alman Genelkurmayı, Galiçya’da ve Kanal Harekâtında, Osmanlı Devletini doğrudan ilgilendirmediği halde Türk Ordusunu kullanırken; kendi çıkarları için en seçkin Türk birliklerinin ağır kayıplar vermesine neden olmuştu. Türk askerini canlı kalkan olarak kullanma oyunu, Hıristiyan İtilâf askerlerini de kollamak (imhasını önlemek) amacına yönelik olarak Çanakkale’de sahnelenmişti. İtilaf birliklerini en az 6 ay Çanakkale’de 
oyalamayı hesaplayan Alman Genel Kurmayı, bu doğrultuda General Liman Von Sanders vasıtasıyla planını uygularken, Türk tarafının ikiyüzbini aşkın asker kaybının başlıca sorumlusu olmuştu. Ta ki, Yarbay Mustafa Kemal’in ünlü müdahalesine kadar… 

III. Almanya’nın samimiyetsizliği daha I. Dünya Savaşı’nın hemen başlarında belli olmuştu. 
Osmanlı Hükûmeti’nin İtilâf emperyalistlerine karşı tepki olarak, 1 Ekim 1914’den itibaren geçerli olmak üzere Kapitülâsyonları kaldırdığını açıklayan (9 Eylülde İstanbul’daki Büyükelçilere tebliğ edilen, 17 Eylülde de resmen yayınlanan) kararına öncelikle ve en sert karşı çıkan ülkeler, Almanya ile diğer savaş müttefiğimiz Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olmuştu. İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin sert eleştirileri sonrasında bu 
iki ülke kapitülasyonlarla doğan haklarını her ne kadar daha sonra reddetseler de, kendileri ile ilgili kuşku ve güvensizliğin bu vesileyle bir kez daha pekişmesine engel olamamışlardı. 

IV. Almanya’nın güvenilmezliği ve hatta hainliği, Kafkas Cephesinde açık biçimde ortaya çıkmıştı. Hazar petrolleri ile ilgili olarak Kafkasya ve Azerbaycan’ın Osmanlı kontrolü altına girmesini istemeyen Almanya, Galiçya ve Ukrayna’da savaştığı can düşmanı Ruslarla işbirliğine gitmiş ve bu gelişme Teşkilât-ı Mahsusa tarafından belgelenmişti. Keza, stratejik 
açıdan önemi büyük olan Kudüs, düşman İngiliz birlikleri tarafından işgal edildiğinde, Alman Kiliselerinde şükran ayinleri düzenlenmişti. 

Aynı şekilde, Savaş sona erdikten sonra Almanya, kendisine sığınan Talât Paşa başta olmak üzere önde gelen İttihatçı liderlerin Ermeni teröristler tarafından vahşice öldürülmelerine seyirci kalmıştı. Hatta, Talât Paşa’nın katili, Türk Milleti ve de Hukukun temel kuralları ile alay edilircesine Alman yargısı tarafından beraat ettirilmişti. İşte, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, tüm bu deneyimleri unutmayarak Almanya ile mesafeli durmaya gayret etmiş; bu arada Hitler’in yükselişini kuşku ve endişe ile izlemişti. Atatürk, Almanya’nın dostu olunamayacağını; dostluk ya da düşmanlık kavramlarını ancak bu ülkenin çıkarlarının ve de üstün ırk nazariyesinin belirlediğini çok iyi bilmekteydi. 

2. II. Dünya Savaşı Dönemi (Öncesi ve Sonrası) 

Alman toplumunda zaten var olan şoven ve saldırgan (irredantist) milliyetçilik duyguları, Versay Barış Antlaşması’nın Almanya’ya yüklediği 56 Milyar Dolar savaş tamirat borcunun neden olduğu ekonomik çöküntü ortamında daha da gelişerek yükseliş trendine girmişti. İtilaf Devletlerinin daha sonra ödenmesi mümkün olmadığı anlaşılan bu borcu 33 Milyar 
Dolara çekmesi, sonucu değiştirmemiş; yalnızca Hitler’i iktidara getirmeye yetmişti. Hitler’le birlikte, pan-germenizm bir devlet politikasına dönüşerek hayata geçirilmiş; hatta daha da ileri gidilerek “ari ırkın dünya egemenliği” söylemleri açıkça ifade edilmişti. Hitler Almanyası’nın ilk hedefi, Alman dilinin konuşulduğu Alsas-Loren bölgesinden başlayarak İdil (Volga) nehrinin boylarında yaşayan küçük Alman kolonilerini kapsayacak bir “germen vatanı” oluşturmaktı. Bu vatan kapsamına, Türk bölgelerinden Kırım, Gence şehrindeki birkaç yüz kişilik küçük bir Alman kolonisinin varlığı nedeniyle bu şehre kadar tüm Kuzey ve Güney Kafkasya ile iç Rusya’nın önemli bir bölümü girmekteydi. İşte, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman Ordularını Stalingrad (Volvograd) önlerine kadar getiren neden buydu. 
Eğer Almanlar savaştan zaferle çıkmış olsalardı, sıra tüm dünyanın Alman “hayat alanı”na dönüşmesine gelecekti. 

3. Soğuk Savaş Döneminde Alman Milliyetçiliği 

2. Dünya Savaşı’nın Almanya’da yarattığı ekonomik, toplumsal ve siyasal tahribat, savaşta kazanılan tüm toprakların yanısıra Doğu Almanya’nın da kaybedilmesi ve ülkenin müttefik devletler tarafından işgal edilmesiyle daha da büyük boyutlara ulaşmıştı. Ancak, bu olağanüstü zor koşullarda Alman milliyetçiliğinin gelişimini önlemek asla mümkün olmadı. İşte bu noktada Almanya yöneticileri, milliyetçiliklerini gizleyerek hatta ırkçı parti  kurulmasını kâğıt üzerinde yasaklayarak dış dünya önünde farklı bir imaj yaratmaya yöneldiler. Bir yandan A.B.D.’nin baskılarına boyun eğerek Münih’de C.I.A. tarafından finanse edilen “Sovyetler Birliği’ni Araştırma Enstitüsü”, “Hürriyet Radyosu”, “Hür Avrupa Radyosu” na izin verirken; diğer taraftan Macaristan, Romanya, Sovyetler Birliği ile gizli pazarlıklar sürdürürerek soydaşlarını kişi başına ortalama 35.000 Marktan başlayan ve 
eğitim durumuna göre yükselen bedel karşılığı “satın almaya” başladılar. Alman Hükûmetinin bu girişimi elbetteki salt milliyetçilik duygularıyla izah edilmezdi; konunun insani boyutu da kuşkusuz mevcuttu: II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, Stalin, Alman Ordusu ile işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, Türkiye sınırında yaşayan “güvenilmez halklar” kapsamında Kırım, Karaçay, Balkar ve Mesket (Ahıska) Türklerini, Çeçenleri, İnguşları ve de Volga boyunda yaşayan Almanları, -bebeğinden yaşlısına kadar cinsiyet ayırımı yapmaksızın tümünü- Urallar, Sibirya, Özbekistan, Kazakistan ve benzeri sürgün bölgelerine göndererek cezalandırmıştı. Örneğin, sadece Kırım Türklerinin hayvan vagonlarında, en ilkel koşullarda ve yaklaşık iki ay süren yolculuklarında toplam nüfusunun 
% 46’sını kaybettiği gözönüne alındığında, Alman asıllı sürgünlerin kayıpları hakkında bir kıyaslama yapmak mümkün olabilir. İşte Alman Devleti, sürgündeki soydaşlarının yanısıra, Macaristan ve Romanya gibi komünist rejimin esareti altındaki soydaşlarına sahip çıkmak, onların mağduriyetini gidermek yolunda bu ülkelere büyük meblağlar akıtmıştı… Ya Türkiye?!. 

ALMANLARIN TÜRK LEJYONU 

Birinci Dünya Savaşı’nda büyük bir yıkıma uğrayan Almanya’ya “bin yıllık bir gelecek” vaat eden Hitler, 1800’lerin felsefe akımlarının öncüsü Almanya’nın yerine büyük bir disiplinle ilerleyen askeri Almanya’yı koyabilmiş ve bu şekilde askeri anlamda çok büyük başarılar 
göstermişti. Neredeyse 3 yıl içinde tüm Avrupa’ya ve Mısır hariç Kuzey Afrika’nın tamamına “Gamalı Haç”a boyun eğmeyi öğretmişlerdi. Alman ordularını uçsuz bucaksız Rus cephesine yönelten Hitler’in bilinen hataları olmasaydı, III. Reich uzun yıllar hükmünü sürdürürdü. Biliyoruz ki durum böyle olmadı. Schutzstaffel; Türkçe karşılığı ile “Koruma Timi” anlamına gelen bu mutantan harp makinesini yaygın kullanımıyla   “SS”  olarak  biliyoruz. Kuruluş amaçları Adolf Hitler’in şahsi güvenliğini sağlamaktı. Toplama kampları kurulana kadar polis görevi de yapan silahlı parti militanlarından oluşuyordu. Bundan sonra Waffen-SS ve Allgemeine-SS olarak 2 gruba ayrıldılar. Allgemeine-SS isimli grup polis görevi yaptı. Genellikle ordu kökenli olmayan subaylar tarafından idare edildi. Çok büyük savaş suçları işleyen SS bölümü Allgemeine-SS kuvvetleridir. Waffen-SS ise ordu eğitimi almış subaylar tarafından yönetiliyordu. 1942’den sonra gençler askerlik vazifelerini burada yapmaya başlayınca da parti muhafızı gibi bir özelliği kalmadı. Naziler Paris’ten Moskova’ya kadar çok büyük toprakları işgal ettikleri için işgal ettikleri bölgelerin halklarından da asker 
temin etmişlerdir. Waffen-SS toplamda 38 tümene sahipti ve bunların 26 tanesi Alman olmayan kavimlerden oluşmuştu. Öncelikle Alman kavmine akraba kavimlerden askere alım olsa da, daha sonra diğer kavimlerden de tümenler oluşturulmuştur. 
Bunlar: 
Macaristan, Letonya, Estonya, Arnavutluk, Hırvatistan, Hollanda, İtalya, Flamanya, Valonya, Rusya ve Belarus birlikleriydi… 

Bu 38 tümen haricinde gönüllü birlikler de Naziler için savaşmışlardır. 31 farklı isme sahip olan bu gruplar arasında Türk Dünyası’na akraba halklar da vardır. Özbek, Kazak, Kırgız, Azeri, Çerkes, Çeçen, Kırım Tatarı, Gürcü, Ermeni, Türkmen, Dağıstanlı, Karakalpaklar, İnguşlar, Çuvaşlar, Udmurtlar’dan oluşan bu gönüllü birliklere Doğu Lejyonları diyoruz. 
Stalin’in ordusunda Rus iklimine uygun olmayan teçhizatla görev yapmak mecburiyetinde kalan bu halklar gerek Sovyet baskısı gerekse uzayan savaş sebebiyle milyonlarca kurban verdiler. Aileler bir daha birleşmemecesine parçalandı ve büyük acılar yaşandı. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov “Toprak Ana” isimli eserinde o dönemde yaşanan drama ışık tutarken her açıdan baskı altındaki bir halkın simgelerle konuşan dili olmayı da başarmıştı. 22 Haziran 1941 günü başlayan Barbarossa Harekâtı’nın başında, Doğu Cephesine yönelirken, Baltık halklarının, Ukraynalıların ve Sovyet zulmünden yılan onlarca ulusun Nazi ordularını çiçeklerle karşılamasını görerek, Sovyetler için, “Biz sadece kapıyı tekmeleyeceğiz ve tüm 
çürük bina yıkılacak.” diyen Führer savaşın muhtemel süresi hakkında yanılıyordu. Başlangıçta Führer’in sözü doğru çıkacak gibi görünmekteydi. Zaten zorla cepheye sürülen Kızıl Ordu’nun binlerce askeri ya firar ediyor ya da subaylarını öldürerek teslim oluyorlardı. Kış mevsimi başladığı vakit iki milyonu aşkın esire sahip olan Almanya bu gönüllü tutsakları SS Birlikleri’ nin içine serpiştirmişti. Zaman geçtikçe sayıları ve etnik çeşitlilikleri artan bu askerler Waffen-SS yönetiminde örgütlendiler. 

Bu örgütlenmeyi Türkistan Milli Birlik Komitesi’nin kurucusu olan ve Alman-Sovyet Savaşı başladığı dönemde Almanya’da olan Türkistanlı Veli Kayyum Han sağlamıştı. Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için Alman genelkurmayı ile görüşmüş ve Türkistan Lejyonu’nu kurdurmayı başarmıştı. 4 Ocak 1944 tarihinde Berlin’de yapılan bir toplantıda SS İdari Merkezi’nin temsilcisi SS Binbaşı Schulte 1 Ocak 1944 tarihinden itibaren geçerli olmak 
kaydıyla 450. Türk Taburu’nun ve subaylarının SS kadrosuna alındığını ve birliğin ilk komutanı olan Andreas Meyer’in yarbay yapıldığını bildirmiştir. Bu lejyonda Rus ve Slav ırkına dâhil olmayan, Kırım’dan Kafkasları da içine alarak Orta Asya’ya kadar uzanan topraklarda yaşayan halklar görev yaptı. Türkistan Lejyonu, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Karakalpaklar, Balkarlar, Karaçaylar, Azeriler, Dağıstanlılar, İnguşlar ve Çeçenlerden müteşekkildir. 

Kur’an-ı Kerim ve iki kılıca el basarak, Türkistan Bayrağı’nın önünde yemin eden gençler sağ kollarında “Türkistan, Allah Bizimle” yazılı askeri üniformalarını giyerlerdi. Lejyonun siyasi ve milli tüm işlerini Türkistan Milli Birliği Komitesi yönetirdi. SS Şefi Heinrich Himmler bu tümenin hava yolu ile Orta Asya’ya gönderilip burada bir ayaklanma başlatma fikrine büyük 
destek vermiştir. Her ne kadar tümen olarak geçse de Türk Silahlı Kuvvetleri ölçülerine göre alay seviyesindedir. Bu birliğe Trawkini’deki SS Birlik Eğitim Kampı’nda eğitim verilmiştir. Yeterli üniforma, çizme ve donanım yoktu. Birliğin fotoğraflarında çok farklı Waffen-SS üniformaları  nın görünmesinin sebebi budur. Beyaz Rusya’nın başkenti Minks’de örgütlenen partizanlara karşı yapılan operasyonlara katılırken ileri düzey eğitimlerini de almaya devam ediyorlardı.”Bu sırada alay komutasında da değişiklikler yapılmıştır. Binbaşı Meyer-Mader alay komutasını bırakmıştır. Bu değişikliğin sebebi konusunda çeşitli rivayetler mevcuttu. Bunlardan birine göre, Binbaşı, anti-partizan operasyonlarından birinde, bir düşmanın 
keskin nişancı ateşiyle öldürülmüştü. Başka bir rivayete göre de, 1944 yılının Mart ayında alayda çıkan bir isyan sırasında ölmüştü. Ancak büyük ihtimalle, Wehrmacht’a haber vermeden yeni Türk Birliği için kara kuvvetlerinin diğer birliklerinden asker toplamaya çıktığı için kendisi askeri mahkemeye çıkarılmış ve firar suçundan yargılanmıştı. Rütbesi 
binbaşılıktan indirilmiş ve 1944 yılının Mart ayında SS-Sonderregiment Dirlewanger’e (Dİrlewanger Ceza Alayı) gönderilmişti. 2 Mayıs 1944’de de çatışma sırasında öldürülmüştü. 

28 Mart 1944’de Yuratishki’de, eski bir ordu yüzbaşısı olan ve 5 Şubat 1944’de Waffen-SS yüzbaşısı rütbesiyle görev yapan SS-Hauptsturmführer Billig tarafından alay komutası devralındı. Bu dönemde bazı düzensizlikler yaşanmış olmalı ki, Yüzbaşı Billig 78 isyancıyı kurşuna dizdirtmiştir. Bu olay ve alkol sorunu yüzünden, 6 Nisan 1944’de Billig komutadan alındı. Onun ardından SS-Hauptstmführer (Yüzbaşı) Hermann 27 Nisan 1944’de alay komu-tasını devraldı. Bu komuta boşluğunda alaydaki isyankâr davranışlar kontrol altına alınmış ve alay tekrar düzene sokulmuştu. Bu huzursuz dönemde alayda yüksek miktarda firar yaşanmış fakat bunların çoğu 7–12 Nisan tarihleri arasında alayın hareketinde tekrardan gönüllü olarak alaya teslim olmuşlardı. Yüzbaşı Hermann’ın 2 Mayıs 1944’de alay komutasını fiilen devralmasına kadar neden alay kadrosunun yerlerinden ayrılmadıkları ve yeni komutanın gelmesini bekledikler ise bilinmemektedir.” 

Birlik Rusların Minks’deki cephe gerisi sabotaj faaliyetlerine karşı mücadele ettikten sonra 22 Haziran 1944 tarihinde çökmüş olan Merkez Ordular Grubu’nun savaş bölgesinden, önce Lomza’ya oradan da Bialystock yönüne gönderildi. 

“26 Ağustos 1944’de Doğu Müslümanları SS Alayı 9. Ordu’nun Emrine alındı. Bu tarihte tekrar Von der Bach’ın kolordu grubuna dâhil oldu. Dış Mahallelerdeki çatışmalar 27 Ağustos 1944’e kadar sürmüştü. Sonuç olarak Weichselviertel’deki çatışmalar 3-10 Eylül arasında, Mokotow’daki çatışmalar 11-23 Eylül arasında, Zoliborz’daki çatışmalar da 29 Eylül-2 Ekim 1944 tarihleri arasında sürmüştü. 15 Eylül 1944’de alaya, Radom bölgesi üst SS şefliği ve polis şefliği komuta etmişti. 24 Eylül 1944’de Alayın bazı kısımlarıyla, Albay Lang Muharebe Grubu’na bağlı 3. Panzer Grenadier Taburu bünyesindeki Staufer Muharebe Grubu yer değiştirdi. 29 Eylül 1944’de 9. Ordu’nun komutasında olan bölgeye ‘Varşova Muharebe Bölgesi’ adı verildi. Bölgede Dirlewanger Alayı’nın yanı sıra, Polis Taburu ‘Brückhardt’, Polis Taburu ‘Krabbe’ ve Müslüman SS Taburu ‘Kalus’ bulunmaktaydı. Bunun dışında Doğu Müslümanları Alayı’ndan bahsedilmiyor. 3 Ekim’de Polonya Anavatan Ordusu teslim oldu. Bu sırada alayın herhangi bir kısmının görev alıp almadığını, belge yetersizliği yüzünden bilmiyoruz.” 

Bu birlikler tüm Nazi geri çekilişinde ve hatta Berlin Müdafaası’nda görev yapmışlardır. Bugün tam sayısından emin olamasak da takriben bir buçuk milyon asker Kızıl Ordu’dan ayrılarak Naziler için savaşmıştır. Bunlar ideolojik olarak Nazi yanlısı olmasa da Rus işgalini önlemenin Almanya’ya destek olmaktan geçeceğini hesaplayan insanlardı. Dönemin şartlarını dikkate alan bir değerlendirme bizi bu bakış açısının da yabana atılmaması sonucuna ulaştırır. Birçoğu uzayıp giden savaşlarda ölen bu insanların bazıları da Stalin’in tarafından idam edilmiştir. Müttefiklere esir düşen bir kısmı ise savaş sonrasında Stalin’e teslim edilmişlerdir. Onların yolculuk güzergâhında bulunan Türkiye bu insanlar için sahte bir ümit ışığı olmuş, Türkiye’nin kendilerini salıvereceği umudunu taşıyan bu askerler hayal 
kırıklığı içerisinde Stalin’in idam mangalarının önüne sürülmüşlerdir. 

İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya’ya karşı oluşturulan tugaylar bugün dahi bir tartışma ve karalama kampanyasının konusudur. Balkanlarda Boşnak ve Arnavutlar, Orta Asya’da Türk halkları halen Nazi işbirlikçisi olmakla itham edilir haldedirler. Bu kara propagandanın altında tüm halkları baskı altında tutmaya yönelik siyonist hesabı görmemek mümkün değildir. Biz konu ile ilgilenen herkesi bugünden geriye doğru bakarken o günün şartlarını hesaba katmaya ve kendi vatanlarına yönelen birinci derecedeki bir tehlikeyi atlatmak için kendilerine daha uzak bir tehlike ile ortak mücadele yürütmelerinin gerçek sebeplerini daha dikkatli tahlil etmeye davet ediyoruz. (119) 

Bugünkü Almanya aslında Hitler’in eski sağkolu, CIA’nın Soğuk Savaş dönemindeki has adamı Gehlen’in eseridir. Bu nedenle Gehlen Organizasyonu’nu anlamadan Kılıç’ı çözemeyiz. 


BU BÖLÜM DİPNOTLARI;


116. Aytunç Altındal. ‘Bilinmeyen Hitler’.
117. Aydoğan Vatandaş. Kayıp Kitap Barnabas'ın Sırrı. hhttp://www.derki.com/sayfalar13/erolkomplo.html
118. Eski Türk Masonları"nın Uygulamaları, Hermes Yayınları, sf 102.
119. Eski Türk Masonları"nın Uygulamaları, Hermes Yayınları, sf 111.



***

24 Ocak 2018 Çarşamba

PANZER VE KüRT iSYANI, KILIÇ’IN AKINCILARI: ALMAN VAKIFLARI BÖLÜM 3

PANZER VE KURT ISYANI,  KILIÇ’IN AKINCILARI: ALMAN VAKIFLARI  BÖLÜM 3


HABLEMİTOĞLU YAZDI MI YAZMADI MI? 

Ünlü eski MİT mensubu Mehmet Eymür, faili meçhul kalan araştırmacı Necip Hablemitoğlu cinayeti ile Danıştay baskınındaki ilginç bağlantılara dikkat çekiyordu: Hablemitoğlu, askeri ihalelerle ilgili bilgi sızdıranca Ergenekon'un hedefi haline gelmiş olabilir...  Hablemitoğlu Almanlar ın ve Alman vakıfları nın Türkiye üzerindeki faaliyetlerini açığa çıkaran yayınlar yapıyordu. Görünen hedefi, Almanların Türkiye üzerindeki etkinliğini kırmaktı. 
Ben o yayınların hiçbir zaman Hablemitoğlu'nun kendisi tarafından kaleme alındığını sanmıyorum. 

Çünkü onu aşan bilgilerin olması yanı sıra yazılar, resmi yazışma dilini andırıyordu. Hablemitoğlu cinayetinden hemen sonra çok dikkatimi çeken bir yayın yapıldı. Kimin tarafından hazırlandığı bilinmeyen ve ordudaki yolsuzlukları teşhir eden 'yolsuzluk.com' isimli bir site de yer almıştı. Bu site cinayetin ardından "Alçaklar" diye başlık atmıştı. Açıklamada, sitelerinin en büyük destekçisi olan vatansever Necip Hablemitoğlu'nun vahşi bir şekilde 
öldürüldüğü belirtiliyor, askeri ihalelerle ülkeyi sömüren ve rütbesini şahsi çıkarlara alet edenler, ağır dille cinayetin sorumlusu olarak suçlanıyordu. Bu cinayeti incelerken bu gibi önemli noktaları dikkate almak gerekir. Bu sitede yayınlanan ordu mensupları ile ilgili bilgi ve belgelerin içeriden elde edildiği ve istihbari çalışmalara dayandığı bellidir. O dönemde Hablemitoğlu'nun bazı kuvvet komutanlarının danışmanlığını yaptığı da söyleniyordu. 
Hablemitoğlu bu süreçte hem askeriyeye yakın görünüp, hem de yolsuzluk. com adlı internet sitesine askeri ihalelerle ilgili bilgi sızdırınca Ergenekon'un hedefi olmuş olabilir. Almanya, en geniş istihbarat ağına sahip ülkelerden birisidir. Alman istihbaratı Türkiye'de çok etkindir. Hablemitoğlu benim ABD'de bulunduğum dönemde CIA'e çalıştığımı iddia eden ağır yazılar yazdı. Beni tanımıyordu. Bir tesadüf neticesinde onu yönlendirenin Tuğrul Keskingören isimli kişi olduğunu öğrendim. Keskingören her taşın altından çıkan bir kişi. Zannedersem halen ABD'de Virginia'da sosyoloji doktorası yapıyor. Ben ABD'de iken oradaki PKK'lılarla ilgili istihbarat çalışmaları yürütüyordu. Büyükelçilikle, askeri ataşelikle ve benimle ilişkisi vardı. Elçibey gibi önemli kişiler geldiğinde onları evinde ağırlıyor, Amerika'nın öbür ucunda da olsa her etkinliğe katılıp, Türkçü web siteleri kuruyor, makaleler yazıyordu. İnternetteki yazılarında bazen açık ismini, bazen de "Atilla Ongun" takma adını kullanıyordu. Bu nedenle Hablemitoğlu onu iki ayrı kişi olarak tanıyordu. "Açık İstihbarat" isimli sitede de yazıları var. Milliyetçi bir görüntüsü olan Keskingören, Yahudi asıllı bir Amerikalı ile evlendi. 2001 veya 2002'de Aydınlık Dergisi ABD Temsilcisi oldu. Tuncay 
Güney, ABD'ye gidişini Aydınlıkçı Adnan Akfırat'ın sağladığını söyleyince Güney'i ABD'de karşılayacak ilk isim olarak Keskingören geldi aklıma. Türkiye’de yabancı servislerle çalışmış önemli noktalarda bir çok insan bulunuyor. Mesela Danıştay'ı koruyan şirketin müdürü, bir özel harpçiydi. Danıştay cinayeti sırasında binayı korumakla görevli güvenlik şirketinin ka-
meraları bozuktu. Cinayet sonrası şunları söylemişti: ‘Bu şirketin oradaki güvenlik şirketinin başında, benim yanımda da çalışmış olan O.Ç. isimli emekli albay var. (1990'lı yıllarda MİT'te çalışan Orhan Çoban'ı kast ediyor.) Kaşif Binbaşı (Kozinoğlu) ile birlikte bize gelen grubun en kıdemlisiydi. Olay günü kameraların bozuk olması benim de dikkatimi çekmişti. Hable-
mitoğlu cinayetinde dee yabancı servislerin parmağı olabilir, ama eylemi yapanlar bu servislerin içimizdeki uzantılarıdır.” (46) 

Devam eden Ergenekon ve bağlı unsurların soruşturmasıyla mahkeme safhasına taşınmış dâvâlarda eksik ayaklardan biri de finans kaynağıdır. 
Bu anlamda ya zamana yayılmış bir süreç söz konusu ya da bu kaynaklardan kiminin devlet olanaklarına dayanmasından doğan bir sıkıntı söz konusuydu. Bakınız İtalya’da Gladyo’nun finans kaynağı konusunda netleşmiş bir görüş ve dâvâ kararı olmamakla birlikte, birçok hukuk dışı eylemin devlet olanaklarından, bazılarının da ülkenin yüksek sermaye şirketlerinden temin edildiği durum ortaya çıktı. Bu arada Gladyo’ya bağlı faaliyet gösteren yapıların, silâh ticareti, kara para aklama, uyuşturucu trafiğini yönetme, fuhuş sektörüne hakim olma gibi yollarla da finans 
sağladıkları biliniyordu. Bütün faaliyetlerinde bu tarz bir örgütlenmeyi model alan Ergenekon için de finans kaynağına dair çok kafa yormaya gerek yoktu. Hatta, ekstra olarak, Ergenekon’un finans kaynaklarından birinin TSK’nın ihtiyacı olan silâh ve teknolojik restorasyon sürecinde, uluslar arası şirketlerden hatırı sayılır komisyonlar aldığına dair ciddî emareler olduğunu söyleyebiliriz. Yine bizzat yapının kontrolüne girmiş büyük sermaye gru-
plarının varlığına dair şüpheyi aşan bilgiler de yok değil. Kim bilir, belki siyaset ve medya ayağına yönelik ciddî bir operasyonla savcılar bu kaynakları da deşifre etme şansı bulabilir. (47) 
Mesela spor mafyası ve şike operasyonunun bu anlamda ilginç olduğu söylenebilir. 

AZİZ BAŞKAN ALMAN FİRMASIYLA ORTAK 

Spor yöneticiliği ile tanınan ve şike davasıyla ilgili tutukluluğu devam eden Aziz Yıldırım aynı zamanda büyük şirketlerin yöneticiliğini yürüten bir iş adamıydı. 
Yıldırım’ın inşaat, savunma, denizcilik, turizm, beton ve hayvancılığa kadar uzanan sektörlerde önemli yatırımları var. Bunlardan Maktaş Makine, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin muhabere entegre sistemini Alman Siemens ile birlikte kurmuştu. Dolayısıyla birçoğunun internet sitesi bile olmayan şirketleri ile Fenerbahçe Başkanı, Türkiye’deki iş dünyasında kayda değer bir ağırlığa sahip. Forbes Dergisi, Fenerbahçe Başkanı’nın iş hayatını incelediği dosyada, Yıldırım’ın girdiği savunma ihalelerine dikkat çekiyordu. Fenerbahçe Başkanı’nın yüzde 93 hissesini elinde bulundurduğu Maktaş Makine’nin en büyük müşterisinin NATO olduğu biliniyor. Yıldırım, dayısı Faruk Yalçın’ın 1963’te Makyal İnşaat’ı kurarak NATO ihaleleri almaya başlamasından 10 yıl sonra Maktaş Makine ile iş hayatına girdi. Şirket, 1973’ten bugüne çoğu NATO için olmak üzere toplam 650 milyon dolarlık iş üstlendi. En büyük işi ise TAFICS projesi için kazandığı ihale oldu. Maktaş, 1996’da TAFICS ( Türk Silahlı Kuvvetleri Entegre Muhabere Sistemi) projesinin birinci aşaması için yapılan ihaleyi Alman Siemens ile birlikte 223 milyon dolara kazandı. Aynı projenin ikinci aşaması için yapılan ihaleyi de 2003’te yine Siemens-Maktaş ortaklığı 177 milyon dolara aldı. Diğer yandan TAFİCS projeleri 2006’da dünyada Siemens’in uluslararası ihaleleri kazanmak için rüşvet dağıttığı suçlamasıyla gündeme gelmişti. Siemens’i dünyada zora sokan bu konu Türkiye’de ise gündeme gelmedi. Sahibi olduğu Gülhan Denizcilik’in Dearsan tersanesiyle imzaladığı iş ortaklığı ile Türkmenistan’a 100 milyon dolarlık iki karakol botu sattığına ilişkin haberlerde, önemli bir ortak olmasına karşın Aziz Yıldırım’ın adı geçmedi. Aziz Yıldırım Maktaş Makine’nin yanısıra İmsak Savunma, Savtem Savunma, As İnşaat, Asbeton İnşaat, Aly İnşaat, Gülhan Denizcilik, AG Denizcilik ve Şahdem Süt Entegre Hayvancılık şirketlerinin de hissedarıydı. Dergide yer alan dosyada Aziz Başkan’ın Fenerbahçe yönetiminde yer alan isimlerle de sağlam iş ilişkileri olduğu hatırlatılıyordu. Fenerbahçe’nin küme düşmesi ve Yıldırım’ın önderliğini kaybetmesi halinde Aziz Başkan’ın ’iş liginde’ eski gücünü sürdürüp sürdüremeyeceği merak konusuydu. (48) 

Netice itibarıyla, Hablemitoğlu’nun askeri ihalelerle ilgili ne kadar sır bildiği araştırılması gereken bir konu. Sıra Alman derin devleti Kılıç’ın akıncıların olan Alman vakıflarını ve Türkiye’deki faaliyetlerini mercek altına almaya geldi. 

Federal Almanya'da Türkiye'yle ilgili ''kültür hizmetleri'' büyük ölçüde Alman vakıfları aracılığı ile gerçekleştirilir. Söz konusu hizmetler, ''Türk halkına ve politikacılarına demokratik tartışma kültürünü öğretmek''ten ''Elmalı kereste sanayisini teşvik'' e, ''özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi dersleri'' nden ''gazeteci eğitimi''ne kadar çok renkli bir programı içerir. Türkiye'de ''araştırma kurumu'' kisvesi altunda çalışmalarını sürdüren Alman vakıflarının hemen hemen tamamı parti vakfıdır. Aşırı sağcı CSU ve sözde 
solcu PDS dışında Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan dört partinin tamamının Türkiye'de vakıfları vardır. Ülkemiz ile ilk ilgilenen, Almanya'nın en büyük partisi CDU 'nun Konrad Adenauer Vakfı olmuştur. 1984'te ilk şubesini açmıştır. SPD partisinin Friedrich Ebert Vakfi 'nın İstanbul'a gelişi 1988'de olmuştur. Bunu, 1991'de FDP 'nin Friedrich Naumann Vakfi izlemiştir. Birlik 90/Yeşiller 'in Heinrich Böll Vakfı‘ da doksanlı yılların 
ortasında İstanbul'da faaliyete geçmiştir. Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan partilerin vakıflarının tümü, federal hükümetin 'Politik Eğitim Fonu' ndan finanse edilmektedir. 

Yurtdışı etkinlikleri de yine yüzde yüz federal hükümetce karşılanır. Konunun uzmanlarından sosyolog Ute Paschner 'e göre, Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO'lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir. Alman Dış İşleri Bakanlığı'nın elimize geçen bir yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan 
karışabilmek için ne tür ''kamuflaj projeleri'' kullanabileceği üzerine bir dizi ''pratik örnek'' verilmektedir. ''Politik vakıflar''ın bu bağlamda ''diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları'' en yetkili agızlardan itiraf edilmektedir. Ankara ve İstanbul'da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: 

Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizmin iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükümet sorunu değil, ''yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti'' olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: 
A- ''Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak'' ve buna paralel olarak ''Kürtcü gruplar'' ile Almanya arasında köprü kurmak. 
B- ''Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları bir araya getirmek'' ve buna paralel olarak ''İslamcılar'' ile Alman devleti arasında köprü kurmak. 
C- ''Alevilerin aşırı İslama karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.'' 

İkinci maddedeki etkinlikler, ''Türkiye'de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak'' amacıyla, Almanya'da adı var, kendi yok ''federal sistem''i Türkiye'ye tanıtmayı hedefler. FDP'nin Friedrich Naumann Vakfi ''federalizmi tanıtma'' çabalarını genelde Batı Anadolu'da yürütürken, Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfi ''federal yönetimin nimetleri''ni Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir. Yeşiller'in bu vakfı, Türkiye'nin etnik çetelesini tutmakla meşguldür ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi ''araştırma'' enstitüleri ile ortak çalışmaktadır. 

SPD'nin Friedrich Ebert Vakfi da, daha ''global'' bir yaklaşımla ''Türkiye'de sivil toplumun kurulabilmesi'' için çaba gösterirken, daha çok ''ekonomi ağırlıklı diyalog arayışı''nda olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye'de ''İslamı demokrasiyle barıştırmak'' yolunda en kapsamlı projeler ise CDU'nun Konrad Adenauer Vakfi'nca yaşama geçiriliyor. 

Vakıf ajandasının üçüncü maddesi ''yerli köprübaşları oluşturmayı'' öngörür. Almanya'ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman ''kalkındırma yardımı'', bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak arttırılmaktadır. Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının 
farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır. Vakıfların tek merkezden yönetildiğine, birbirleriyle oldukca karışık ilişkiler içinde oldukları üzerine bir örnek verelim. 
Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şefliğini bir süre, Alman ordusu kökenli Dr. Wulf Schönbohm yaptı. Vakfın aylık dergisinin Ağustos 1997 sayısında, sekiz yıllık eğitim reformuna ''Türk ordusunun İslam düşmanlığı'' derken Türkiye Cumhuriyeti'ni de, ''kuruluşundan günümüze İslamın inanç esaslarını ve dini duyguların belirtilmesini ezmek'' ile suçlamıştır. Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın 
finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü'nün Müdürü Udo Steinbach 'tır. Daha önce Almanya'nın Paris'teki büyükelçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştır. Vakfın kurucusu olan Konrad Adenauer, Katolik bir hakimin oğludur. Aynı zamanda, Alman İmparatorluğu'nun birliği çerçevesinde bir Batı Alman Federal Devleti'nin kurulmasını öneren isimdir. Prusya Devlet Konseyi'nin başkanlığını yapmıştır. Nazi Almanyası'nda Gestapo tarafından tutuklanmış ama sonra serbest bırakılmıştır. Adolf Hitler'e yönelik 1944'teki 20 Temmuz Suikastı sonrası bir kez daha tutuklanmıştır. 1945 
yılında ise Amerika tarafından Köln Belediye Başkanlığına getirilmiştir. Hıristiyan Demokrat Parti'nin (CDP) Kurucu-Yönetim Kurulu Üyesi ve Almanya Federal Cumhuriyeti'nin de ilk şansölyesidir. 
Böyle birinin kurduğu vakıf, sahi Türkiye'nin yararına ne yapar? 
Konrad Adenauer Vakfı uzun yıllardır Türkiye'de faaliyet göstermektedir. Özellikle basına yaptığı maddi destekler, verdiği eğitimler bu kitabın yazarını hep dikkatini çekmiştir. Vakıf senedinde amacını, barışı, özgürlüğü kollamak, demokrasiyi ve insan haklarını hayata geçirmek, kendi kendine yardım olanaklarını güçlendirerek yoksulluğa karşı savaşmak ve doğal yaşam kaynaklarını korumak olarak açıklar. 

İşin gerçeği ise pek öyle görünmüyor. Alman vakıfları Türkiye'de cirit atıyor ve binlerce aktif ajan veya nüfuz ajanı çalıştırıyorlar. Yakından tanııdğım ve Hamburg’da ofisini ziyaret ederek röportaj yapma imkanı bulduğum Steinbach, 1971-1975 yıllarında ''Ortadoğu masası'' şefi olduğu Ebenhausen Vakfi ile tanındı. Bu vakıf, Alman dış istihbarat örgütü BND'ye yakınlığı ile bilinir. Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi 
sanırım Steinbach'tır. 15 Eylül 1998 günü Katolik kilisesine bağlı Lingen Akademisi'nin çagrısı üzerine verdiği ''İslam‘ın Avrupa için önemi'' konferansında şöyle demiştir: ''Sorun, Atatürk'ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusculuk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve 
yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye'de yaşanan Kürt/Türk, Müslüman/laik, Alevi/devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez...'' 

Karanlık güçlerce katledilen bu ülkenin aydını Hablemitoğlu’nun Alman vakıfları ve Bergama dosyası isimli eserinde Türkiye’de faaliyette bulunan Alman vakıfları ve enstitülerinin, Kültür merkezlerinin Alman İstihbarat servisi BND’nin kontrolünde olduğunu ve finansmanlarının da Almanya tarafından karşılandığı iddia edilmektedir. Alman Vakıflarının Almanya’nın kontrolünde faaliyet yürüttüğünü söyleyen sadece Hablemitoğlu değildir. Vakıflar sadece demokrasi, piyasa ekonomisi vb. amaçlarını gerçekleştirebilecekleri ya da Alman modelini ihraç edebilecekleri ülkelerde faaliyet göstermezler. Alman hükümetinin faaliyet göstermesini istedikleri her ülkede çalışmaya hazırdırlar. Alman Gizli Servislerinin Türkiye Operasyonları adlı kitabın yazarı Talip Doğan Karlıbel, “Almanlar 
istihbarat veya misyonerlik faaliyeti yürütmektedir. Almanya demokrasiye geçiş sürecinde olan devletlerde, kendi ekolüne dayalı bir sistem yerleştirmeye çalışmaktadır. Nesin Vakfı, yıllardır Almanya tarafından örtülü bir şekilde desteklenmektedir. Friedrich Ebert Vakfı ve Heinrich Böll Vakfı, 1990'lı yıllarda vakfa 244 bin marklık yardım yapmıştır. ” diyor ve şunları savunuyor: Son yüzyılda Türkiye’nin yok olma eşiğine gelmesinin, milyonlarca insanını kaybetmesinin ve acılar çekmesinin nedeni Almanya ve onun emperyalist isteklerine alet olmasıdır. Almanya, Türkiye’nin bu vefakâr davranışını kendi topraklarında birçok yıkıcı ve bölücü örgüte destek vererek göstermiştir. Türkiye’nin tüm anayasal sistemini çökertmek isteyen veya bölmek isteyen tüm siyasi ve askeri güçler, Almanya topraklarında 
yeşermiş, büyümüş ve tehdit edici boyutlara erişmiştir. Alman istihbaratının bağlantılı olduğu tarikatlar vardır. NGO’ların içimizdeki yerli ve yabancı temsilcileri bulunur. Örneğin Ergenekon sanığı Semih Tufan Gülaltay, Alman Narkotik İstihbaratı’yla bir işbirliği içindeydi. Doğu Alman Gizli Servisi STASİ (Staat Sicherheits Dienst) PKK’ya destek sağladı. Almanlar ile ortak çalışan “Ulusalcı Çeteler” bugün içeride.Türkiye’deki illegal örgütlerin Alman ayakları vardır. (50) 

DSP’Lİ EROL AL: ALMAN VAKIFLARI ALMAN İSTİHBARATIYLA İLİŞKİLİ 

Türkiye’de Almanya adına faaliyet yürüttüğü iddia edilen Alman Vakıflarının yasal statüsü de tartışmalıdır. Hulki Cevizoğlu Ceviz Kabuğu programında Alman Vakıflarının yasal durumunu gözler önüne seren bir program  yapmıştı. 
Programda, Konrad Adanuer Vakfı temsilcisi DPT ve Hazine Müsteşarlığın dan izin aldıklarını ve yasal olduklarını iddia etmiş canlı yayına katılan Vakıflar Genel Müdürü Nurettin Yardımcı ise, Alman Vakıflarının Vakıflar Mevzuatına göre Türkiye’de temsilcilik açma ve çalışma haklarının bulunmadığını belirterek bu vakıfların ülkemizde yasa dışı faaliyet gösterdiğini açıkça ortaya koymuştu. Hazine Hukuk Müsteşarlığı yapmış Fetih Özdemir’de ne DPT’nin ne de hazinenin Alman Vakıflarına böyle bir müsaade veremeyeceğini söylemişti. Programa telefonla katılan ve 
konuya ilişkin soru önergesi de vermiş olan o dönem DSP İstanbul Milletvekili Erol Al, Alman Vakıflarının Alman İstihbarat Örgütü BND’nin uzantısı olarak Türkiye’de faaliyet yürüttüklerini ve Türkiye’deki partner kuruluşları ile ilişkilerinin sorgulanması gereğini belirterek,”konu ile ilgili Türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendirdiği için ilgileniyorum”dedi. 

Gerçekten de özelllikle bir dönem yani 90 lı senelerde Almanların Türkiye’ye ilgisi ülkenin ulusal güvenliğini tehdit eder boyutlara gelmişti. Örneğin merkezi Bonn'da olan ve kurucuları arasında Alman Federal Parlamento üyelerinin de bulunduğu Şeyh Said Vakfı 'nın da (1996) çalışmaları doğrudan ülkemiz ile ilgiliydi. Şu anda Türkiye'de şubesi olmayan 
vakıf, amaçlarını şöyle açıklamaktadır: ''Almanya'da yaşayan tüm Müslümanlara dini, sosyal ve kültürel hizmetler sağlamak... 
Kürt halkı ile Alman ve Avrupalı halklar arasında diyaloğu geliştirmek.... Kürdistan'daki savaş kurbanlarına destek sağlamak... Almanya'da yaşayan Kürtlerin yaşam standardının yükselmesi için çaba harcamak... Kürt çocukları ve gençleri için gençlik örgütleri kurmak...'' (52) 
Zaten vakfın Başkanı Ali Homam Ghazi’nin , ''Apo'nun Bonn temsilcisi'' olarak tanınması vakfın niteliğini de daha açık kılıyor. Bu kişi Udo Steinbach'la da çok yakın ilişki içinde bulunuyor. Kurucu üyelerden Heinrich Lummer ise, Alman Parlamentosu'nda CDU milletvekilliği ve Berlin İçişleri senatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Şeyh Said Vakfı kurulmadan önce, 1995 yılında, Abdullah Öcalan ile ikili görüşmeler yapmıştır. 

Ayrıca 31 Eylül 2000’de Prof.Dr Udo Steinbach’la, Hamburg’daki ofisinde yaptığım görüşmede, 1994'de PKK lideri Öcalan ile görüştüğü için "istenmeyen adam" ilan edilerek Türkiye'ye giremediğini hatırlatan Steinbach, arabuluculukta bulunduğunu itiraf ediyordu. 

Peki Almanlar neden Kürt meselesiyle bu kadar yakından ilgileniyordu? Aslında bu ilginin yeni bir ilgi oduğunu söylemek çok zor. Almanların Kürt sorununu kullanma tarihi eskiye dayanır. 

Burada işin bir başka boyutunu daha vurgulamakta fayda var. Kitabın şu ana kadar olan bölümlerinde Alman vakıflarının Türkiye’de etnik konulu bir çok araştırma yaptırdıkları belirtildi. Halbuki batılı araştırmacıların Türkiye'de yaptıklarına benzer etnik esaslı bir araştırmayı kendi ülkelerinde yapmaları yasal olarak mümkün değildir. 

İspanya'da, Belçika'da, Fransa'da da aynı yasak vardır. İtalya'da ise yalnızca yabancılar için serbesttir. (59) Fransa’da olduğu gibi, değil böyle bir araştırmanın yapılması, tartışılması bile ülkeyi karıştırmaya yeterli olarak görülür. 

Halbuki bu konuda Türkiye’de henüz yasal bir düzenleme yapılabilmiş değil. Hal böyle olunca da Başbakan Erdoğan örneğinde olduğu gibi bir çok politikacının bu faaliyetler konusunda kuşku taşımaları normal. Vakıflar ise bu kuşkuların haklılığını reddetmeye devam ediyordu. Örneğin Friedrich Naumann Vakfı ve Heinrich Böll Vakfı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı Alman vakıflarının PKK’ya destek verdikleri yönündeki suçlamalara yanıt veriyor ve kendilerini savunuyorlardı. Bilindiği üzere, Başbakan Recep 
Tayyip Erdoğan’ın bu sözleri üzerine gözler bu vakıflara çevrilmişti. Türkiye’de faaliyet gösteren vakıflardan birisi de Friedrich Naumann Vakfı olduğundan onların görüşleri önemliydi. Telefon ile İstanbul’dan sorularımızı yanıtlayan vakıf temsilcisi Jörg Dehnert iddialara tepkiliydi. Dehnert’e göre Başbakan’ın adres gösterdiği vakıflar siyasi değil. Dehnert görüşmede şunları söylüyordu: 

“Öncelikle Başbakan Erdoğan Alman vakıflarından söz etti, ancak Türkiye’de yalnızca siyasi Alman vakıfları yok. Türkiye’de, diğer ülkelerde ve Almanya  ’da başka diğer siyasi olmayan Alman kuruluşları da var. Bu birinci konu, ikinci konu ise Başbakan ve Türk hükümeti bizleri yani siyasi vakıfları ve ne yaptığımızı çok iyi biliyorlar, bu sır değil ve bizlerin yaptıkları şeffaf. Türk hükümetini aktivitilerimiz hakkında bilgilendiriyoruz. Herşeyden haberleri var, benim izlenimim bizi yani siyasi vakıfları adres göstermediği şeklinde yoksa ismi açıklardı. Sanırım siyasi vakıflardan değil diğerlerinden bahsediyor. İkinci olarak bunlar son derece ciddi iddialar çünkü bu yalnızca Türkiye için değil Almanya için de suçtur. PKK, Almanya Federal Cumhuriyeti için de bir terörist örgüttür dolayısıyla bu işle bağlantısı 
olanvakıflar bu konuda aktif ya da aktör ise bunun cezasını çekmeliler. 

Sonucuna katlanmalı. 

Biz PKK ile çalışmıyoruz bu insanlar ile konuşmuyoruz.” 

 Heinrich Böll Vakfı da Başbakan Erdoğan’ın suçlamalarını reddediyordu. Yeşiller partisine yakınlığı ile bilinen Heinrich Böll Vakfı Başkanı Ralf Fücks, Deutsche Welle Türkçe Servisi’ne yaptığı açıklamada, suçlamaların kabul edilemez olduğunu söyledi. 

Fücks, “Diğer Alman vakıfları da biz de Türkiye’deki belediyelerin alt yapı projelerini desteklemiyoruz. 
Kredi de vermiyoruz, yasalar uyarınca kredi vermemiz zaten mümkün değil. Siyasi açıdan bakıldığında da PKK’ya yakın bir tavır izlemek son derece saçma. Çünkü Heinrich Böll Vakfı, sorunların şiddete başvurulmadan çözülmesi için çaba gösteren bir kuruluş. PKK’nın silahlı eylemlerine hiç bir şekilde anlayış gösteremeyiz. Ancak sivil Kürt muhalif gruplarla diyalog arayışı içindeyiz, bunu da doğru buluyoruz” şeklinde konuştu. Hırıstiyan Demokrat Birlik (CDU) partisine yakınlığı ile bilinen Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye temsilciliğinden yapılan yazılı açıklamada, “hiç bir Türk belediyesine, il idaresine, başka kurumlara veya örgütlere kredi olanağı sunmadıkları ve ödeme yapmadıkları” ifade edildi. Açıklamada, Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye’deki etkinliklerinin Dernekler Kanunu’na  tabi olduğu ve çalışmalarının Türk makamları tarafından denetlendiği belirtildi. (61) 

Gelen tepkiler üzerine Erdoğan, ifşatına şöyle açıklık getiriyordu: ’Benim ne konuştuğumu maalesef medya tam manasıyla aynen söylediğim gibi yansıtmıyor burada da bu yansıtmada bazı cımbızlamaların olduğunu ifade edeceğim. O sohbetin kaydını şimdi size okuyorum: Bu vakıf altında fon bunlarınki. Bu vakıfların kendi fonları var. Krediler hibeler veriyorlar ve bu 
kredi nedir borçlandırmadır. Hibe borç değildir. Türkiye’de de bazı CHP belediyeleri kredi talebinde hazine talimatı gerektiği için hazineye başvurmuşlardır. BDP’li belediyeler noktasında aldıkları krediler vardır ve yatırım devam ediyor. Bir gazeteci arkadaşımız “PKK’ya para gönderiyorlar” lafını kullanıyor. Ben ise “Para değil belediye ile kredi anlaşması yapıyor. Sözleşmede şu müteahhide verilecek şartı konuyor” diyorum. Gazeteci 
arkadaş, “Şüpheli bir firma” diyor. Ben de “Yani işi öyle bağlıyorlar” diyorum. Konunun aslı çerçevesi bu. Bu söylenen vakıflar benim konuşmamla da gündeme gelmedi. Bu konu medyamız vasıtasıyla da gündeme gelmiş konular. Alman vakıfları maalesef daha önce de 
buna benzer konularla gündeme geldi. Özel bu konuda bilgi isterse lütfederler kendisiyle bu konuyu ayrıca görüşürüz. Kapıya koyup koymaması kendi bileceği bir iştir. Türkiye’de bu tezgah yeni çalışmıyor. Benim anlattığım konu budur. Özellikle ağırlıklı BDP’li belediyelere 
bu vakıflar kredi ve hibe mekanizmasını çok sık çalıştırıyorlar. (62) 

BURDUR’LU İŞÇİ ÇOCUKLARDAN AJAN 

Başbakan Erdoğan Alman vakıflarıyla ilgili açıklamalarıyla kamuoyunun dikkatini buraya çevirmişti. Peki neydi başbakanlık düzeyinde yapılan bu açıklamaların sebebi? Yine başbakanın açıklama yaptığı dönemde özellikle doğu bölgelerinde gelişen bazı olaylar bu sorunun en açık yanıtıydı. İlk örnek Burdur’dan. Burdur’da kısa dönem paralı askerlik yapan Almanya’daki işçi çocuklarına istisnasız olarak her birine ajanlık teklifi ve telkini 
yapılmaktaydı. Ki, bu Almanya anayasası ve yasalarına karşı ağır bir suçtu. Diğer yandan PKK’lı bölücülere veya sol örgütlere karşı ajanlık Alman Kılıç’ın işiydi. Diplomatik dokunulmazlık zırhı altında Almanya’da görevli 80 MİT elemanı tarafından bazı gurbetçi vatandaşlar adım adım takip edilmekteydi. Bir gün, takip edilmekte olduğundan kuşkulanan iki Kürt, bir Alman TV ekibini haberdar ederek bir eylem tasarlamıştı. 

Sonradan olay 

Almanya TV ekranlarına yansıyınca konu anlaşıldı. Takip edilmekte olan o iki kişi, bazı arkadaşlarını da harekete geçirerek, belli ettirmeden kendilerini takip ettirmişlerdi. Bir parkın içinden geçerken, biraz kuytu bir yere gelince geri dönüp onları takip eden olası MİT ajanlarına saldırarak, TV kamerası karşısında bir hayli hırpaladılar. Aldıkları darbelerle çeşitli yerlerinden yaralanan o şahısların saldıranlara karşı davacı bile olmadıklarını Alman 

TV’si saptamıştı. Bu TV haber Almanya savcılığınca ihbar telakki edildi o zamanlar Almanya’nın çeşitli illerindeki Türkiye Konsolosluklarında görevli sekiz diplomatın sınırdışı edilmelerine karar verildi. Buna Türkiye’de bir misilleme yapacaktı elbet. Soruna kolaylıkla bir çözüm bulundu. Almanya’nın Friedrich Ebert Stiftung veya Konrad Adenauer Stiftung 
gibi vakıfların Türkiye’de yardım maskesi altında casusluk faaliyetleri sürdürdükleri gerekçesiyle işlem yapılmalıydı. Ergenekon’un bir kanadı Doçent Necip Hablemitoğlu’na bu görevi verdi. Düzenlediği rapor gerekçe gösterilerek Almanya’nın Türkiye konsolosluğundan dört diplomat sınır dışı edildi. Kısa bir süre sonra da ağzından laf kaçırmasın diye Hablemitoğlu öldürüldü. Cinayet organizasyonunu da zamanın güçlü Ergenekon generali Veli Küçük’e havale edildi. (66) 

Bir başka casusluk olayı yine Başbakan Erdoğan’ın açıklaması üzerine yaşandı. Başbakan Erdoğan'ın "Alman vakıfları belediyeler üzerinden PKK'ya dolaylı olarak yardım aktarıyor" iddialarının ardından, olaya sert giren Habertürk Gazetesi'nde "Güneydoğu'da Alman Ajanslar cirit atıyor" şeklinde bir haber yer aldı. Ancak habere, BDP ve Almanlardan değil de 
Radikal gazetesinden cevap geldi.Gazete Habertürk’ün manşetinde, istihbarat birimlerinin fotoğrafladığı Güneydoğu illerini üs edinen Almanlar’ı gündeme getirdi. 4 PKK’lının cenaze töreninde görülen, gazeteci gibi davranan Almanlar’ın Güneydoğu Anadolu’da bir “ajanlık” faaliyeri yaptıklarına ilişkin habere, Radikal hemen “Ajan değil aktivist” diyerek karşılık verdi. Habertürk’le Radikal arasında ajan kavgası çıkaracak olan haberde Radikal, açıkça Almanlar’ı savunuyordu. (76) 

Radikal’in haberinde Alman ajanlarının ajan değil aktivist olduğu savunuldu. Gazeteye göre her PKK eyleminde görüldüğü' öne sürülen Alman Michael Knapp, Alman parlamenterlerle yaptığı temaslardan sonra hazırladığı raporları Türkiye'ye de iletiyordu. Michael Knapp ın Avrupa Parlamentosu ve Almanya milletvekilleriyle Türkiye’de bulunduğu 2010 temmuz ayında Şemdinli’de, çatışmayla sonuçlanan pek çok protesto gösterileri düzenlenmişti. Habertürk gazetesinde, ‘PKK’nın her eyleminde Almanlar var’ başlıklı haberde fotoğraflarına yer verildi ama Radikal’e göre ‘gazeteci kılığında’ hareket etmekle suçlanan Micheal Knapp’ın insan hakları savunucusu ve tarihçiydi. Knapp’ın 2010 aralarında Alman milletvekillerinin de olduğu bir heyetle İstanbul, Diyarbakır, Van ve Hakkari’de incelemeler 
yaptığı, polislerle de görüştüğü ve hazırlanan raporun da Avrupa ve Alman 
parlamentolarına gönderdiği biliniyordu. Knapp 15 Ekim 2010’da 10 günlük bir inceleme için Türkiye’ye geldi. Beraberinde Avrupa Parlamentosu, Almanya Federal Meclisi ile kimi eyaletlerin milletvekilleri ile avukatlar ve insan hakları aktivistleri de vardı. İlk olarak Diyarbakır’a gidildi. Ardından Van, Hakkari, Şemdinli ve Yüksekova’da inceleme yapıldı. 

İnceleme kapsamında bölgedeki avukatlar, baro ve belediye başkanları, BDP’li milletvekilleri ve siyasetçiler, kimi dernekler ile yerel idarecilerle ve polis yetkilileriyle görüşüldü. Kendisine ‘Brüksel, Berlin, KRV ve Hamburg İnsan Hakları Heyeti’ adını veren topluluk daha sonra da bir rapor hazırladı. Bu rapor Avrupa Parlamentosu, Almanya Federal Meclisi ve Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’ne iletildi, Türkiye’de yayınlandı. Micheal Knapp yine 
2010’un temmuz ayında Berlin Demokrasi Evi’ndeki bir toplantıda bir Alman milletvekili ve bir sosyologla birlikte, TSK’nın Güneydoğu’da kimyasal silah kullandığı iddiasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Knapp’ın da aralarında olduğu bir başka heyetin yine 2010’un ekim ayında KCK Davası’nın görüldüğü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamayı izledi. Knapp ve bir grup Alman parlamenteri, Alman ve Türk yetkililere açık mektup yazarak, Hakkari’de tutuklanan BDP’lilerin bırakılmasını ve ‘çocuklara yönelik polis şiddetinin durdurulmasını’ istemişti. (77) Almanlar bu şekilde Türkiye’nin işlerine karışma olarak nitelendirilecek eylemlerde bulunmaktan çekinmemeye başlamıştı. Bunun altında yatan sebeplerden birisi de Almanya ’nı Türkiye’nin artık bölgenin büyük devletlerinden 
olduğunu kabullenememesiydi elbette. 

4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***