ROLÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ROLÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2019 Perşembe

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELLERİNİN OLUŞMASINDA ATATÜRK’ÜN GERÇEKÇİ KİŞİLİĞİNİN ROLÜ

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELLERİNİN OLUŞMASINDA ATATÜRK’ÜN GERÇEKÇİ KİŞİLİĞİNİN ROLÜ 


Doç. Dr. Mehmet EVSİLE
* Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi 


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk, devlet kurucu kişiliğinin yanında komutan, inkılapçı, çağdaş kişiliği ile de kurduğu devletin şekillenmesinde etkili bir rol üstlenmiştir. Atatürk’ün bu özelliklerini tamamlayan diğer bir yönü de gerçekçi kişiliğidir. 

Millî mücadele döneminde Misak-ı Millî’nin millî sınırlarla ilgili maddeleri tesbit edilirken Atatürk’ün yanında bulunanlar, Lozan Barış Anlaşması ile bu tesbitlerin gerçekleştiğini görünce hayretlerini gizleyememişlerdir. Ama konunun tarihî boyutlarını göz önüne aldığımızda, burada hayret edilecek bir şey olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü Atatürk, Misak-ı Millî projesine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne 
esas teşkil eden görüşlerini daha Birinci Dünya Savaşı’nda, muharebe meydanlarında elde ettiği tecrübelere dayandırarak gerçekçi kişiliğini ortaya koymuştur. 

Şimdi Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde görev yapmış olan Atatürk’ün bu cephelerde elde ettiği başarıları bir defa daha hatırlatarak, bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü varlığına olan etkilerini görelim: 

Çanakkale cephesi, İngiltere ve Fransa’nın, müttefikleri olan Rusya’ya ulaşmak için boğazları geçmek amacıyla açılmış bir cephedir. 
Özellikle İngiltere ve Fransa, Rusya’ya ihtiyaç duyduğu savaş malzemelerini götürecek, karşılığında ise Rusya, ihtiyaç fazlası olan tahıl ürünlerini yine boğazlar yolu ile Avrupa pazarlarına gönderecek ve buradan elde edeceği para ile silâh ve cephane alacak, ülke ekonomisini düzeltecektir. Bu sıralarda Rusya’nın çarpıştığı cephelerde günlük mermi ihtiyacı 45 bin kadardır. Bunun ancak onda biri Rusya’daki fabrikalarda üretilebilmektedir. Dolayısıyla İngiltere ve Fransa’nın askerî yardımına büyük ihtiyacı vardır. 

Müttefiklerin diğer bir hesabı, Çanakkale boğazını geçip, İstanbul’u işgal etmekle Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmaktır. 
Böylece İstanbul, boğazlar ve Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan Ortadoğu ve petrol bölgeleri müttefikler tarafından işgal edilecek, Osmanlı Devleti’nin fiilî varlığı sona erecektir. Yaklaşık bir asırdan beri hasta adam ilan edilen Osmanlı Devleti’nin mirası, müttefik devletler arasında paylaşılacaktır. 

Ancak müttefik devletlerin hesabını bozan kişi, Albay Mustafa Kemal olmuştur. 20 Ocak 1915’te 19. Tümen Komutanı, 28 Temmuz 1915’te 15. Kolordu Komutanı, 8 Ağustos 1915’te de Anafartalar Grup Komutanı olan1 Mustafa Kemâl, Anafartalar ve Conkbayırı’nda idare ettiği muharebelerde üstün başarılar elde ederek askerî dehasını ispat etmiştir. Özellikle 57.Alaya verdiği, Ben 
size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum şeklindeki emir ile Çanakkale muharebelerinin akışını değiştirmiş, 57.Alay ve arkasından gelen diğer birliklerin yok olma pahasına gösterdikleri direnç ile düşman hücumlarının beli kırılmıştır. Daha sonra Atatürk, Çanakkale cephesinde elde ettiği bu başarıyı değerlendirirken, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un düşman işgaline girmesini önlediğini söylemiştir.2 Aslında bu başarının önemi, sadece bu sonuçla sınırlı değildir. Müttefiklerinden yardım alamayan Rusya’da Çarlık rejiminin çökmesinde etkili olduğu gibi; İstanbul, Marmara ve Trakya bölgelerinin Türkiye’nin ülke bütünlüğünden kopartılmasını önlemiştir. Çanakkale’de verilen binlerce şehit karşılığında bu toprakların Türk vatanının ayrılmaz bir parçası olduğu tescil edilmiştir. 

Çanakkale cephesinin tasfiye edilmesinden sonra Atatürk’ün komutanı olduğu 16. Kolordu, Kafkas cephesine nakledilmiştir. Zira, 27 Ocak 1916’da karargâhı Edirne’de olan ve 25 Kasım 1916’da Diyarbakır’a nakledilen 16. Kolordu Komutanlığına atanmış bulunuyordu.
Bu arada 1 Nisan 1916 tarihinde Atatürk’ün rütbesi albaylıktan generalliğe terfi ettirilmiş ve bu tarihten itibaren Mustafa Kemal Paşa olarak anılmaya başlamış tır. 16. Kolordu’nun Kafkas Cephesine nakledilmesinin gerekçesi, 1916 yılının Mart ayı başlarında Bitlis ve Muş’un Rus işgali altına girmiş olmasıdır. Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinin bir kısmının işgalinden sonra Bitlis ve Muş’un işgal altına girmesi, İstanbul’da Başkomutanlık Vekâleti, Genelkurmay Başkanlığı ve diğer birimleri harekete geçirmiş; özellikle bir vilâyet merkezi olan Bitlis’in işgale uğraması, şok etkisi yapmıştır. Rus birliklerinin hareket istikametine bakıldığında, işgalin güneye doğru ilerleyebileceği anlaşılmıştır. Bu da Osmanlı Devleti’ni güç duruma düşürecektir. İşte bu durumun önüne geçmek, tehlikeli bir hale gelen Diyarbakır istikametini güvence altına almak için buraya genç ve kudretli bir komutanın atanması düşünülmüştür. Bu işi yapabilecek kudrette bir 
komutan olarak da Çanakkale cephesinde yıldızı parlayan Mustafa Kemâl, ilk anda akla gelen isim olmuştur. Karpatlardaki Galiçya cephesine gitmek üzere hazırlanan Mustafa Kemâl ve kolordusunun bu görevi iptal edilerek Kafkas cephesine gönderilmesi kararlaştırılmıştır. 

27 Mart 1916 tarihinde Diyarbakır’a gelen Mustafa Kemâl Paşa, bir müddet sonra karargâhını Silvan’a naklederek cepheye yakın bir konumda çalışmalarına başlamıştır. Bitlis cephesinde bulunan 5.Tümen ile Muş cephesinde bulunan 8.Tümenin eksiklerini tamamlayarak Ağustos ayı başında bu iki tümene hücum emri vermiştir. Yapılan taarruzlar sonucunda 7 Ağustos 1916’da Muş; 8 Ağustos 1916’da Bitlis düşman işgalinden kurtarılmıştır. Bu başarılarının bir sonucu olarak Mustafa Kemâl Paşa’ya Osmanlı, Alman ve Avusturya Macaristan hükûmetleri tarafından liyakat madalyaları verilmiştir.4 İşgale uğrayan bölgelerdeki halk, canlarını kurtarmak için güneye göç etmeye başlamış iken, şehirlerinin işgalden kurtarılması üzerine yeniden kendi topraklarına dönme imkânına kavuşmuşlardır. Bitlis ve Muş’tan çıkartılan birliklerin daha güneye, Diyarbakır istikametine ilerlemeleri durdurulmuştur. Bu sonuç, aynı zamanda Rusya’nın Çar I.Petro’dan itibaren izlediği sıcak denizlere inme politikasına da büyük bir darbe indirmiştir. Çünkü Ruslar, Diyarbakır’a girebilseler, daha sonra İskenderun körfezine kadar rahatlıkla gidebileceklerdi. Bu arada Rus birliklerinin hareketini durduracak hiçbir tabiî engel yoktur. Atatürk’ün Kafkas cephesinde kazandığı bu başarılar, sonuçta doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinin Türkiye’nin ülke bütünlüğünden kopartılmasını önlemiştir. 

Kafkas cephesinden sonra Atatürk’ün görev aldığı cephe, Suriye cephesi olmuştur. Bu cephede 7 Ağustos 1918’de VII.Ordu Komutanı; 31 Ekim 1918’de VII.Ordu Komutanlığı ile birlikte Yıldırım Ordular Grubu Komutanı olmuştur.5 Atatürk’ün VII.Ordu Komutanı olduğu sıralarda bu cephedeki çarpışmalar şiddetini kaybetmeye başlamıştır. Zira daha önceki muharebelerde Osmanlı Devleti, büyük toprak kayıplarına uğramıştır. VII.Ordu Komutanı olarak Mustafa Kemâl Paşa, bu cephede mağlûp olmayan tek komutandır. 

Suriye cephesinde Mustafa Kemâl Paşa’nın gördüğü bir gerçek vardır. Arap nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki Türk birlikleri, devamlı surette kayıp vermektedirler. Çünkü güvenlikleri sağlanamamaktadır. İngiliz birlikleri ve onları destekleyen Arap aşiretleri, Türk birliklerini rahatsız etmektedirler. İşte Atatürk, VII.Ordu birliklerini, Türk unsur ile Arap unsuru birbirinden ayırt eden 
hattın gerisine çekerek daha büyük ölçüde zayiatın önüne geçmeye çalışmıştır. 

Çanakkale cephesinde Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemâl, İstanbul’un düşman işgaline girmesini önlemekle, Batı Anadolu’nun ve Trakya’nın ülke bütünlüğü içerisinde kalmasını; Kafkas Cephesinde 16.Kolordu Komutanı Mustafa Kemâl Paşa, Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtarmakla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin ülke bütünlüğü içerisinde kalmasını 
temin ettiği gibi, Suriye cephesinde VII.Ordu Komutanı Mustafa Kemâl Paşa, Türk unsur ile Arap unsuru birbirinden ayıran hattı gerçekçi bir şekilde tesbit etmiştir. Atatürk’ün muharebe meydanlarında kazandığı bu tecrübelerin Misak-ı Millî’nin ilgili maddelerinin tasarlanmasında katkısı olduğu söylenebilir. 

Doğu Trakya’yı hiçbir şekilde tartışmaya açmadan Batı Trakya’nın geleceği halkın vereceği oylara bırakılarak, Türkiye’nin batı sınırı Meriç hattı olacaktır derken, Çanakkale cephesinde binlerce şehit verilerek kazanılan zaferlerle bu sınırın hak edildiğini; doğu sınırları tesbit edilirken Bitlis ve Muş’u geri alarak Rusların tarihî emellerine engel olduğunu, bu suretle bu hattın muharebe meydanlarında 
akıtılan kanların karşılığında hak edildiğini, güney sınırının ise, VII.Ordu Komutanlığı sırasındaki icraatı ile güvence altına alınmış olduğunu düşünmüş olmalıdır. 

Misak-ı Millî metni, sadece millî sınırların tesbitini sağlayan bir belge değildir. Ekonomik ve malî sınırlamaları da ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla Misak-ı Millî’nin hazırlanmasında o günkü şartların ve gerçeklerin çok önemli bir yeri vardır. Ancak bu belgenin hazırlanmasında Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşı’nda muharebe meydanlarında kazandığı tecrübelerin katkısı da görmezden gelinemez. Atatürk, bu konuyu, 10 Ocak 1922’de Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin’e verdiği bir mülâkatta, “Misak-ı Millî, barış imzalamak için en makul ve en asgarî şartlarımızı kapsayan bir programdır. Barışa ulaşmak için öngöreceğimiz esasları kapsar. 
Fakat memleket ve milleti kurtarmak için barış yapmak kâfî değildir. Milletin gerçek kurtuluşu için yapılacak çalışmalar ondan sonra başlayacaktır. Barıştan sonraki çalışmalarda muvaffak olabilmek, milletin istiklalinin kazanılmış olmasına bağlıdır. Misak-ı Millî’nin hedefi onu temin etmektir” şeklinde yorumlamıştır.6 

Bu tecrübeler, Atatürk’ün gerçekçi kişiliğinin oluşmasına katkıda bulunduğu gibi, 

Misak-ı Millînin de tarihî zeminini teşkil etmiştir. Aynı proje Lozan Barış Anlaşmasında da korunarak Türkiye Cumhuriyetine temel teşkil etmiştir. 

Atatürk, Onuncu Yıl Nutkunda, Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif ederken, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti ifadesini kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyetine temel teşkil eden kahramanlık boyutunu Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerindeki başarıların teşkil ettiğini görüyoruz. İkinci olarak yüksek Türk kültürü tabiri kullanılmaktadır ki bu ifade ile Atatürk, Türk tarihinden aldığı bilgileri aktarmakta, böylece Türkiye Cumhuriyetini tarihten elde ettiği tecrübeye dayandırmaktadır. 

1936 yılında kendisine sorulan bir soru üzerine de, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” dedikten sonra, “Kültür, bir milletin bütün tarihî seyrini gösteren bir harekettir. Bugün yaşayan milletler varlıklarını ispat ve idame için çalışırlar, fakat onların dayanacağı bir esas, kökünü kendisinden alacağı bir kültürleri bulunmazsa, temel sağlam olmaz” şeklinde karşılık vermiştir.7 

Başka bir konuşmasında da, cumhuriyetin temeli saydığı millî kültür ile millî benlik arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak, “…bir milletin saadet olarak algıladığı şey, diğer bir millet için felaket olabilir. Bundan dolayı bir millet, kendine göre saadet olarak algıladığı bir şeye ulaşabilmek için kullanacağı vasıtalar ve aletler kendi ruhundan çıkarsa, o vakit maksada varabilir. Onun vasıta ve aletlerini kullandığımız zaman gideceğimiz hedef, onun için saadet olmasına rağmen kendimiz için felakettir” diyerek millî kültürün araştırılması için çalışmalar 
yapılmasını istemiştir.8 

Nitekim bu görüşlerini güçlendirecek araştırmalar yapmak üzere 15 Nisan 1931 tarihinde Türk Tarih Kurumu ve 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dil Kurumu’nu kurmak suretiyle kültür kurumlarının oluşturulmasına da öncülük etmiştir. 1 Kasım 1936 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada, “…bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin karanlıklar içinde 
unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddedilmez belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk milleti için değil ve fakat bütün ilim alemi için dikkat ve uyanışı çeken kutsal bir vazifeyi yapmakta olduklarını” söylemiştir.9 

Böylece gerçekçi bir şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kahramanlık ve kültür temellerini ortaya koyduktan sonra, son olarak yine Onuncu Yıl Nutkunda, “Yurdumuzu dünyanın en gelişmiş ve medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” diyerek Türk milleti için nihaî hedefi göstermiştir. 

DİPNOTLAR;

1 Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1989, s.2. 
2 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1997, Cilt:I, s.299. 
3 Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1989, s.3. 
4 Atatürk’ün Nişan ve Madalyaları, Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayını, Ankara, 1986, s.56 ve 171. 
5 Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1989, s.3. 
6 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:II, s.49. 
7 Afetinan; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1984 (4.Baskı), s.271. 
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:I, s.219. 
9  Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:I, s.406. 

***

29 Mart 2017 Çarşamba

RUSYANIN YÜRÜTTÜĞÜ ORTA DOĞU POLİTİKASI İÇİNDE İRŞAD VE CİHANDANİ CEMİYETLERİNİN ROLÜ, BÖLÜM 2


 RUSYANIN YÜRÜTTÜĞÜ ORTA DOĞU POLİTİKASI İÇİNDE İRŞAD VE CİHANDANİ CEMİYETLERİNİN ROLÜ, BÖLÜM 2


1. Hayreddin Berazi’nin Faaliyetleri 


İrşad Cemiyeti Doğu Anadolu’da isyan hazırlıkları için çeşitli komiteler oluşturdu. Bunlardan birisi İrşad’ın önemli elemanlarından ve Rusya hesabına çalışan Hayrettin Berazi önderliğinde gerçekleşti. Siirtli Hayrettin Berazi 1912 Ağustosunda Erzurum’daki Rus Başkonsolosuna başvurarak girişeceği isyan hareketi için destek istedi. Hayrettin Berazi, Rus Başkonsolosuna isyan hareketini düzenleyen komitenin başkan yardımcısı olduğunu ve kendisine Erzurum, Bitlis, Beyazid ve Muş bölgelerini isyan ettirme görevi verildiğini belirterek Rusya’dan yardım talebinde bulundu. Hayrettin Berazi cemiyete bazı etkili Kürt liderlerinin de para yardımında bulunduklarını söyleyerek Ruslara hareketlerinin genel bir karakter taşıdığı görüntüsünü vermeye çalışıyordu.30 

Cemiyet, Van, Diyarbakır, Urfa ve doğudaki bazı bölgelerde şubeler açtı. Amaçları 10 bin civarında bir silahlı güce ulaşmaktı. Hayrettin Berazi, 
Rus konsolosuna 15 gün içinde isyana kalkışabileceklerini ancak yeterli paralarının olmadığını, bu konuda Rusların desteğini beklediklerini 
söylemekteydi.31 

2. Şeyh Abdüsselam Barzani’nin Faaliyetleri 

İrşad Cemiyeti 1913 yılı ilkbaharında Siirt sancağına bağlı Şirvan bölgesinde, bazı Kürt aşiret liderlerinin katıldığı bir toplantı düzenledi. 
Burada Rusya’yla ilişkilerin düzenlenmesi ve Güney Kafkasya’daki Rus makamlarla etkin temaslar sağlanması konuları görüşüldü. Bu toplantıda 

Rusya’nın Kürtlerle ilgili niyetlerini öğrenmek üzere Tiflis’e bir temsilcinin gönderilmesine karar verildi.32 

Tiflis’e giden komitenin lideri Abdüsselam Barzani idi. Komite de bu yüzden Abdüsselam Komitesi olarak adlandırılmaktadır. Rusya, Kürt aşiretlerini Rusya tarafına celbetmekle Barzani Şeyhi Abdüsselam’ı görevlendirmişti. Abdüsselam bu maksatla Ruslar tarafından Tiflis’e götürülmüş ve burada kendisine silah ve para yardımında bulunulmuştu. Ruslarla yapılan anlaşmaya göre Abdüsselam Komitesi, Rusya’nın Osmanlı topraklarına girişeceği hareketin yardımcı ve destekçisi olacaktı. Bu karar uygulamaya konularak Abdüsselam Komitesi Osmanlı sınır bölgelerine hücuma geçerek bölge halkına zulüm yapmaya başladı.33 Abdüsselam Barzani bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra Kuzey Irak’a geçerek büyük bir isyan çıkaracaktır.34 

3. İrşad’ın Sonu 

İrşad’ın Rusya güdümünde genel bir ayaklanma hareketi organize ettiğini gören Osmanlı Devleti gerekli tedbirleri aldı. 1913 Eylülünde “İrşad”ın tanınmış mensuplarından ve Rusya hesabına çalışan Hayreddin Berazi çıkan çatışmada öldürüldü. İrşad’ın birçok mensubu da tutuklandı.35 

Bu sıralarda Rusya hesabına ve İrşad Cemiyetinin bilgileri dâhilinde çalışan diğer bir kişi de Abday aşireti reisi Simko idi. 

Celali havalisinde sakin Abday aşireti reisi Simko Ruslardan düzenli olarak para yardımı almakta ve Rusya’ya hizmet etmekte idi. 

Rumiye ve Selmas civarındaki Nasturiler de Simko gibi Ruslardan para yardımı almaktaydı. Ruslar Nasturileri, yaptıkları para yardımının dışında silahlandırıp askerî eğitime tabi tutuyorlardı. Rus ajanları Nasturiler’i tamamen hâkimiyetleri altına almayı başarmışlardı. 

Nasturilerin Ruslar tarafından silahlandırılıp eğitilmesi Osmanlı’yı tehdit etmeye başladı. Çünkü Rumiye ve Selmas bölgesi Rusların elde ettiği Nasturilerin etki alanıydı. Bölgede bulunan Kürt aşiretleri de Ruslar tarafından çeşitli vaadlerle Rusya’ya celbedilmekteydi. Rusya hesabına çalışmayan Kürt aşiretleri Rusya’nın büyük baskısına maruz kalıyordu.36 

Gelişmekte olan olayları değerlendiren Osmanlı Devleti doğuda durumun gerginleşmeye başladığını gördü. Bu maksatla çeşitli tedbirler aldı. 

Osmanlı Devleti’nin aldığı tedbirler üzerine “İrşad Cemiyeti” kendisini feshetmek zorunda kaldı.37 

Görüldüğü gibi Rusya, oluşturduğu İrşad Cemiyeti kanalıyla Kürt aşiretlerinden bazılarını ve Nasturileri elde ederek Osmanlı Devleti’ni doğuda iyice sıkıştırmaya başlamıştı. İrşad Cemiyeti faaliyetlerine son vermesine rağmen Rusya’nın Kürtler arasında, ajanları vasıtasıyla cemiyetler kurması son bulmadı. 

B. Rus Ajanı Abdürrezzak Bedirhan’ın Faaliyetleri ve Cihandani Cemiyeti 

Rusya, Kürt hareketlerini organize etmek ve Kürt aşiretleri arasında birliği sağlamakla Abdürrezzak Bedirhan’ı görevlendirmişti. Bu maksatla 
Abdürrezzak 1912 Şubatında Erzurum’da Rusya’nın gözetiminde bir toplantı düzenlemişti.38 

Bu toplantıda bir sonuç alınamamasına rağmen Abdürrezzak faaliyetlerine devam ederek İrşad Cemiyetinin kuruluşunda rol oynadı. Bu Cemiyet de işlevini tamamlayıp faaliyetlerine son verince Abdürrezzak, Cihandani adını alan bir örgüt kurdu. Cihandani Cemiyetinin arkasındaki güç, İrşad Cemiyetinde olduğu gibi Rusya idi. 

1913 başında Hoy’da oluşturulan bu cemiyetin kurucuları arasında İrşad Cemiyetinin kuruluşunda bulunan kişiler de vardı. 

Cihandani Cemiyeti Kürt okulları açmak, gazete ve dergi çıkarmak, Kürt alfabesinin oluşturulmasına çalışmak ve dergi çıkarmak ana fikrinden 
hareket ediyordu. Bu maksatla Cemiyet, eğitim görmek maksadıyla Rusya’ya öğrenci gönderilmesine karar verdi. 

Cemiyetin başkanı Abdürrezzak ve diğer üyeler “Cihandani”nin faaliyetlerinde başarılı olmasının teminatını, Rusya’nın yardımında görüyorlar ve Hoy konsolos yardımcısı Şirkov’dan “Cihandani”nin resmen Rusya’nın himayesi altına alınmasını talep ediyorlardı.39 

“Cihandani” sadece eğitim ağırlıklı değil, aynı zamanda Kürtlerin Rus kültürüyle manevi yakınlaşmasını da içeren geniş bir program hazırlamıştır. Bu hususta, Rus alfabesi esas alınarak yeni bir Kürt alfabesinin meydana getirilmesine çalışıldı. Böyle bir yaklaşımı Abdürrezzak Bedirhan şu ifadelerle açıklıyordu. “Arap alfabesi bazı sebeplerden Kürt diline tatbik edilemezdi. Ayrıca Rus yazılı eserleri Kürt çocuklarına Rusça öğrenirken yardımcı olabilir, onları ilerici Rus edebiyatı ve kültürüne adapte edebilirdi”. Abdürrezzak daha ileri giderek “Rus yazılı eserleri; bilimsel eğitimde mükemmelleşmeleri için Rusya’ya en yetenekli gençleri gönderme zarureti yüzünden bize gerekli olan Rus dilini öğrenmemizi kolaylaştıracaktır” diyordu.40 

Görüldüğü gibi Abdürrezzak, Rusya’nın himayesine girmek için altyapının oluşmasını sağlamaya çalışıyordu. 

Abdürrezzak tanınmış Rus şarkiyatçıları N. Y. Marr ve Orbelli ile sık sık görüşerek bu kişilerden Petersburg’daki Bilimler Akademisinde bir Kürt Dili ve Edebiyatı merkezinin açılmasını istemişti. 

Cihandani Cemiyeti yürüttüğü faaliyetler sonucu Rusya’nın yardımıyla (22 Ekim-Kasım) 1913’te Hoy’da ilk Kürt okulunu açtı. Okulda Rus alfabesiyle Kürtçe eğitim görülüyor ve Rus Dili ve Edebiyatı da okutuluyordu.41 

Celile Celil’in makalesinde belirttiği gibi bu okul sayesinde Kürtler arasında Rus nüfuzu tartışma götürmez bir şekilde arttı.42 

Rusya’nın Hoy konsolos yardımcısı Şirkov, Abdürrezzak’ın bu faaliyetlerinden büyük memnunluk duyuyordu. Bu maksatla Rus Dışişleri Bakanlığına gönderdiği raporda “Kürtlerin Ruslara olan inançlarının gittikçe arttığını ve Abdürrezzak’ın desteklenmesi gerektiğini” belirtiyordu. 

Şirkov, Hoy’daki bu okulun dışında Çehrik, Somaç ve Bradost’ta da yeni Kürt okulların açılmasını istedi. İ. A. Orbelli ve K. V. Yüzbaşyan da bu görüşe katıldılar. Onlar da Kürtlerin eğitilmesine Rusya tarafından daha fazla önem verilmesini istiyorlardı. 

N. Y. Marr ve İ. A. Orbelli’nin yapacağı çalışmalara Abdürrezzak da yardımcı olacağını bildirdi.43 

Addürrezzak’ın Rusya hesabına yürüttüğü faaliyetler bundan sonra da devam edecektir. 

1914 Martında Petersburg’a giden Abdürrezzak, burada Rus Dışişleri görevlisi olan gizli ajan Klemm adlı kişiyle bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Abdürrezzak’a Kürt, Ermeni ve Asurilerle bir anlaşma sağlaması için Rusya tarafından yetki ve görev verildi. Abdürrezzak Petersburg’da Ermeni 
temsilciler ile görüşerek bir Ermeni-Kürt ittifakı kurmaya çalıştı. Rus ajanı Klemm, Abdürrezzak’ın Ermenilerle irtibat sağlaması için Tiflis’e gitmesini ve 
burada faaliyet göstermesini istedi. Abdürrezzak, Tiflis’ten de Tebriz’e geçecek ve orada Rusya hesabına çalışan kişilerle ilişki kuracaktır. Bu maksatla Abdürrezak’a Rusya tarafından 300 ruble aylık bağlanacaktı.44 

Abdürrezzak’ın faaliyetlerinden Osmanlı Devleti de haberdar olmuştur. Bu konuda savaş sırasında Türk kuvvetlerinin eline geçen belge şöyleydi:45 

“Fon Klemm tarafından Kafkasya Valisine 26 Mart 1914 tarihiyle gönderilen 202 numaralı gizli işaretli mektup: 

Kafkasya Kumandanlığınca pek iyi bilinen Kürt milliyetçisi Abdürrezzak bugün Tiflis’e doğru yola çıkıyor. Abdürrezzak’ın Petersburg’da uzun süren ikameti sırasında Dışişleri Bakanından aldığım emir üzerine kendisiyle evimde birkaç defa görüştüm. Abdürrezzak sürekli muhabir ve Kürtler ile İran ve Türkler arasında nüfuzumuzun yayıcısı sıfatıyla istihdam edilmesi kararında idi. 

Abdürrezzak’a şimdilik yüklenen başlıca vazifelerden biri Kürtler ile Ermeniler ve Süryaniler arasında bir dayanışma sağlamaktan ibaret olup bu dayanışmanın Kürtlerin menfaati için olduğu kendisi tarafından da bilinmektedir. Bu maksatla Abdürrezzak buradaki Ermeni yetkilileri ile görüşmeler yapmış ve bu kişilerle bir Ermeni-Kürt İtilaf Cemiyetinin oluşmasını sağlamıştı. Bu komitenin kararı üzerine Tiflis’te veya Kafkasya’nın diğer uygun bir yerinde buna benzer diğer bir komite teşkil edilmek üzeredir. Abdürrezzak her şeyden evvel bununla meşgul olmak arzusundadır. Bu isteği Sazanof tarafından tamamen tasvip olunmuştur. 

Osmanlı Kürtleri arasında doğrudan doğruya nüfuz etmek hususuna gelince Abdürrezzak’ın burada oldukça etraflı bir surette tertip etmiş olduğu program; eğitim, sağlık gibi meseleleri de içermektedir. Yalnız Abdürrezzak’ın teklif ettiği şeylerin büyük bir kısmını şimdilik gerçekleştirmek güçtür. Bu meselenin etraflıca inceleneceği, Kürdistan’da mevcut konsolosluklara ilaveten birkaç konsolosluk açılması zamana bırakılmıştır. 

Meselenin ayrıntılı incelenmesi ve bu programın uygulanması o zaman mümkün olacağından bu vakit gelene kadar Osmanlı Devleti aleyhine her hareketi dikkatli bir şekilde yapmayı ve hatta Osmanlı sınırında olan civar mahallerde görünmemesi kendisine tembih ve ihtar olunmuştur. 

Abdürrezzak’ın İran tabiyetine girme ve İran Kürdistanı’nda önemli bir memuriyet verilmesi isteği şimdilik uygun değildir. Şurası önemlidir ki İran, 
Abdürrezzak hakkında Tahran’da defalarca şikayette bulunmuş ve Abdürrezzak ’ın İran’dan uzaklaştırılmasını ısrarla isteyen Türklerden çekindiği için böyle bir isteği olumlu karşılamamıştır. 

Bu düşüncenin gerçekleşmesi isteğinin Babıali ile olan münasebatımızca pek çok olumsuz etki olduktan başka Osmanlı-İran sınır düzenlemesi işlemini tamamiyle ihlâl edeceğinden korkuluyor. Zira Türkler, Abdürrezzak’ın Doğu Anadolu’da bir memuriyete getirilmesini kendilerine karşı açık bir tahrik olarak kabul etmektedirler. Bununla beraber 

Abdürrezzak’ın Tiflis’ten Tebriz’e gitmesi orada geçici ikametle meselenin şimdilik hâlli bir dereceye kadar kendi elinde bulunan Azerbaycan Valisi 
Şecaüddevle ile anlaşma sağlaması kararlaştırılmıştır. 

Durumu size bildirir ve Kafkasya Valisi tarafından Sazanof’a gönderilmiş olan 3/16 Ekim tarihiyle ve 10783 numaralı gizli telgrafın alınmasına kadar yani geçen ekimde Dışişleri Bakanlığının Abdürrezzak’a 300 ruble tahsis eylemiş olduğu ve onun başarıya ulaşıncaya kadar bu miktar paranın verilmesine devam edilmesini beyan eylerim”. 

Bu belge Rusların, Doğu Anadolu’yu yabancı denetim altına sokan 8 Şubat 1914 tarihli Osmanlı- Rus anlaşmasından faydalanmak için düşündüğü tertip ve adımları göstermesi ve birtakım amaçlarını açığa vurması bakımından önemlidir. 

Bedirhanlıların Rusya Yönünde Faaliyet Göstermeleri ve Aralarındaki Rekabet 

1913’ün ilkbaharından itibaren Doğu Anadolu’da gergin bir ortamın oluştuğunu görüyoruz. Abdürrezzak ve Şeyh Taha’nın adamları ve bazı Kürt aşiret reisleri Doğu Anadolu’yu gezerek Hükûmete karşı propaganda faaliyetleri içinde bulunuyorlardı. Öte yandan Ermenilerle de diyalog kurarak hareketlerinin Ermenilere karşı olmadığı intibaını vermeye çalışıyorlardı. 

Bu dönemde Kürtler arasında en çok Van ve Erzurum vilayetlerinde belirli bir teşkilatlanma ve isyan hazırlığı vardı. Öte yandan Van bölgesinde Kürtlerden başka Yezidiler ve diğer Hristiyanlar da isyan hazırlığı içine girmişlerdir. Bunlar Rusya ile dostane ilişkiler içindeydiler. 

Böyle bir ortamda bazı Kürt Aşiretleri Rus konsolos yardımcısına müracaat ederek Rusya’nın kendilerine yardım etmeleri talebinde bulundular.46 Bunun üzerine Van’da gerginlik daha da arttı. 

Bedirhanoğulları Rusya’nın kendilerine yardım yapacağı propagandasıyla halkı isyana sevk etmeye çalıştı. Yusuf Kâmil Bedirhan ve yeğeni Süleyman, Van’daki Rus konsolos vekiline “bütün aşiretlerin isyana katılmaya hazır olduğunu bildirerek Rusya ile birleşmek amacını güttüklerini” söylediler. 

Bu gelişmeler Kürt aşiretleri arasında çekişmeleri de beraberinde getirdi. Abdürrezzak, Rusya’nın tam desteğini sağladığını söyleyerek isyanın liderinin kendisi olması gerektiğini belirtiyordu. Abdürrezzak’ın rakibi ise yine Bedirhan oğullarından Kör Hüseyin Paşa idi. Kör Hüseyin Paşa taraftarları Şirvan-Siirt bölgesinde bir toplantı düzenlediler ve Bedirhan oğullarından Hüseyin Kamil Bey’i Tiflis’e göndererek Rusya’nın yardımını sağlamakla görevlendirdiler. Hüseyin Kâmil Bey’e Rusya’nın Abdürrezzak’a destek verip vermediklerinin açık bir şekilde öğrenilmesi görevini de verdiler. 

Abdürrezzak’ın diğer bir rakibi de kuzeni Bedirhanoğlu Hasan Bey’di. Bölgede isyana eğilimli Kürt aşiretleri arasında Abdürrezzak Rus yanlısı, Hasan Bey ise İngiliz yanlısı olarak biliniyordu. Uzun süre rekabet içinde olan Abdürrezzak ve Hasan Bey daha sonra Rusya’nın himayesine girme konusunda anlaştılar. 

Şeyh Taha da Rusya’ya giderek önce Novorossiysk’te sonra da Rus hükûmetinin himayesi altında Urmiye’de kaldı. Rusya diğer Kürt ileri gelenleri gibi Şeyh Taha’yı da kullandı.47 

Rusya’nın bu faaliyetleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bazı isyanların patlak vermesine yol açtı. 1913 Martında Musul vilayetinde birkaç Kürt aşireti isyanı girişiminde bulundu. Nisan’da da yukarı Dicle’de bir isyan başladı. Bedirhan oğulları’nın liderliğindeki bu isyanın yoğun olarak yaşandığı  bölgeler Cizre, Midyat ve Hasankeyf idi. Diyarbakır ve Siirt’te ise bazı karışıklıklar meydana gelmişti. 

Bütün bu isyan girişimlerinde isyancılar arasında Rusya’nın kendilerine yardımcı olacağına ve müdahalede bulunacaklarına dair söylentiler dolaşmakta; Güneydoğu Anadolu’nun Rusya’nın himayesi altına gireceği propagandası yapılmaktaydı. Ancak Osmanlı askerî birlikleri bu isyanları kısa sürede bastırarak bölgede Rusya’nın bir oldubitti meydana getirmesinin önüne geçildi.48 

Bu arada Kuzey Irak’ta da önemli gelişmeler olmaktaydı. Bedirhanoğulları ile irtibat kuran Şeyh Mahmut Berzenci 1913 ilkbaharında isyan etti. Şeyh Mahmut İngiliz yanlısı gibi görünmesine rağmen Rusya ile de irtibat kurmuştu. Şeyh Mahmut, 1913 Nisan ayı sonunda akrabası Seyid Muhammed’i Rusya’nın Musul konsolosu Kirsanov ile görüşmeye gönderdi. Seyid Muhammed, Kirsanov’a; Rusya ile her türlü ilişki içine girmek istediklerini söyleyerek yardım talebinde bulundu. Rus konsolosu bu tekliften oldukça memnun olduğunu belirterek Rusya’nın kendilerine yardımda bulunacağını söyledi.49 

Rusya, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da böyle bir faaliyet yürütürken Osmanlı hükûmeti bu isyanların önüne geçmek maksadıyla tedbirler aldı. Hükûmet bazı Kürt ileri gelenleri toplayarak Rusya’ya karşı hareket edilmesini istedi. Hatta Kafkasya’daki Kürt liderlerine ulaşılarak Rusya’ya karşı birlikte hareket edilmesi gereği anlatıldı. Türk hükûmeti Rusya’daki Kürt aşiretleri ile irtibatı sağlamakla Mustafa Bey’i görevlendirdi. Kağızman, Oltu ve Ardahan bölgesi Mustafa Bey sayesinde Rusya’ya karşı Türkiye’nin yanında yer aldılar.50 

Bitlis İsyanı Esnasında Kuzey Irak’ta Başlayan Şeyh Abdüsselam Barzani İsyanı ve Rus Saldırıları 

Abdüsselam Barzani nin Rusya tarafından görevlendirilerek bir isyan komitesi oluşturduğunu ve komiteye Abdüsselam Komitesi denildiğini, bu komitenin de İrşad Cemiyeti dairesinde hareket ettiğini daha önceki bölümlerde anlatmıştık. 

Abdüsselam Barzani Kuzey Irak’a geçerek burada Mart 1914 tarihinde bir isyan çıkardı. Bu isyan Bitlis’teki isyana paralel bir seyir göstermiştir. 

Abdüsselam, Osmanlı Dâhiliye Nezaretine isyanla ilgili olarak “kendilerine Rusya’nın yardım ettiğini ve Musul’daki Rus konsolosundan destek aldıklarını” belirten bir telgraf gönderdi.51 

İsyan kısa sürede Musul ve Bağdat vilayetine yayıldı. Abdüsselam’a Hemavend, Caf ve Dizeyi aşiretleri de destek verdiler. İsyancıların en büyük beklentisi kendilerine Rusya’nın yardım edeceği düşüncesiydi. Bu konuda Musul’daki Rus konsolosundan yardım beklemekteydiler. Ancak bu yardım istedikleri gibi gerçekleşemedi. 

Osmanlı Hükûmeti Revanduz, Akra ve İmadiye yörelerine askerî yığınak yaparak isyan alanının gelişmesinin önüne geçti.52 Visan’daki çarpışmalarda Türk kuvvetleri Abdüsselam Barzani’yi yenilgiye uğratarak isyanı söndürdüler.53 İsyanın bastırılması üzerine Şeyh Abdüsselam Nahcivan’a gelerek Rusya’nın himayesine girdi. Abdüsselam Rusya tarafından aylık 150 ruble maaşa bağlandı. Burada Tiflis’e geçen Abdüsselam, Rus Kafkas Askerî yetkilileri ile gizli görüşmeler yaptı. Abdüsselam bu görüşmelerde Revanduz’da bir isyan çıkarmak için Rus yetkilileri ile planlar hazırladı. Buradan Urmiye’ye geçen Abdüsselam isyan girişimlerini bu şehirden yürütmeye devam etti.54 Rus ajanları Abdüsselam’ı yeniden kullanmak için çeşitli planlar hazırladılar. Buna göre Abdüsselam Türk-İran sınırındaki bölgelere saldırılarda bulunacaktı. Rusya da askerî kuvvetlerle olaya müdahale edecekti. 

Bunun üzerine Abdüsselam İran sınırı üzerinden Türkiye’ye saldırıya geçerek bölgedeki insanlara zulüm yapmaya ve onları katletmeye başladı. 
Abdüsselam, Şeyh Taha ile de irtibat kurarak isyanını genişletmek çabasındaydı.55 

Ruslar Abdüsselam’ın bu hareketine paralel olarak 27 Ağustos 1914’te İran yönünden Muradiye kazasına saldırıya geçtiler. Burada, Kürşad’da Çilli mevkiinde Osmanlı kuvvetleri ile çatışmaya girdiler. 8 Eylül’de ise Bayezid’in 26 km doğusundaki Girberan köyüne tecavüzde bulundular. Türk kuvvetleri müdafaa ile yetindiler. 

Ruslar Eylül’de Selmas’ta, 400 kişilik bir Ermeni çetesini hazırlayıpsilahlandırmışlar ve kendi askerî kuvvetleri ile Türk sınırlarından içeriye girmeye teşebbüs etmişlerdi. Rus ordusu desteğindeki bu çete ile Türk kuvvetleri arasında şiddetli çarpışmalar oldu.56 

Bu sırada Rus ordusu ile hareket eden Abdüsselam Barzani, Bacerki civarında Türk kuvvetlerinin eline geçti. Ruslar, kendi hesaplarına çalışan Abdüsselam’ın yakalanması karşısında büyük bir infiale kapıldılar.57 Yıllardır yetiştirdikleri, üzerinde çeşitli plânlar hazırladıkları ve önemli hesaplar içinde oldukları bir kişinin yakalanmış olması Rusya’yı bölgedeki aşiretlerden intikam almaya yöneltti. Kendi tarafına çekemedikleri Kârdâr aşiretini büyük bir katliama tabi tuttular. Aşiretin erkeklerini süngülerle katlederken kadınlarının namuslarını kirlettiler. 

Ruslar Kârdâr aşiretine yaptığı mezalimi Henâreliler, Beyzadeler ve Herbeyiler aşiretlerine de yaptılar. Merkevâr, Terkevâr nahiyelerini ve Beradost ve Somay nahiyeleri köylerinden birçoğunu talan edip yaktılar. Buralardaki müslüman halkı katletmeye başlamaları üzerine birçok aşiret efradı 21 Ekim 1914’te Türk sınırlarından içerilere doğru kaçmak zorunda kaldılar.58 

Bitlis ve Şeyh Abdüsselam Barzani İsyanları Sonrası Doğu Anadolu 

Bitlis’te, Kuzey Irak’ta meydana gelen ve Osmanlı kuvvetlerince bastırılan isyanlar üzerine isyanın liderleri, yapılan yanlışlıkları göz önüne alarak yeni bir harekete hazırlanmaya başladılar. Bunlar Kürt hareketinin başarıya ulaşabilmesi için Rusya’nın askerî ve siyasi alanlarda yardımlarının çok önemli olduğuna inanıyorlardı. Bu maksatla her şeyden önce Rusya ile bir anlaşmanın sağlanması gerekiyordu. 

1914’ün Haziran ayının sonlarında Yusuf Kâmil Bey, İstanbul’daki Rus elçisi Yaktışev ile bir görüşme yaptı. Yusuf Kamil Bey, bütün Doğu Anadolu’nun Rusya hâkimiyetine girmesini açık olarak ifade etmekteydi. Yusuf Kâmil Bey, Rus elçisine İstanbul’daki irtibat kurabileceği bazı Kürt ileri gelenlerinin de adreslerini verdi.59 

1914 yılı Haziran ayının sonunda ise Hayderanlı şeyhler Abdülaziz ve Abdülhamit Erzurum’daki Rus Başkonsolosu Adamov’u ziyaret ettiler. Bu şeyhler Rusların kendilerine yardım etmelerini sağlamaya çalışıyorlardı. Şeyhler Rusya’nın sadece silah yardımı yapmakla yetinmemesini, askerî birlikleri ile de kendilerine destek vermelerini istediler. Şeyh Abdülaziz, konsolosa “Ben Bitlis’teki Rus konsolos luğunda saklanan Molla Selim’in emirlerine göre hareket ediyorum. Biz Ermenilerle anlaştık Türk hükûmetine karşı birlikte hareket edeceğiz” demekteydi. Şeyh bu görüşmede Rusya kendilerine yardım etmezse birçok Kürt aşiretinin Rusya’ya göç edeceğini söyledi.60 

Öte yandan Şeyh Abdülkadir, Rus yanlısı olarak bilinen Ağa Petros ile İstanbul’da irtibat kurmak istedi. Rusya hesabına çalışan Ağa Petros’un Irak Kürtleri arasında büyük bir etkisi vardı. Ağa Petros İstanbul’a gelemeyince Şeyh Abdülkadir’in bu planı suya düştü. 

1914 Ağustosundan itibaren Doğu Anadolu’da durum daha da gerginleşti. Özellikle Van’da isyan komiteleri kurulmaktaydı. Bu komitelere göre eğer Türkiye, merkezî devletler yanında yer alırsa kendilerinin Rusya tarafında yer alacakları kararına vardılar.61 

Kuzey Irak’ta ise Caf aşireti lideri Mahmut Paşa, Rusya’nın himayesine girmek istediklerini belirtiyordu. Savuçbulak’ta ise Rus konsolosu Albay İpas, bazı Kürt liderlerden aldığı bilgiye göre “kendilerinin hep birlikte isyan etmeye ve Rusya’dan yardım almaya karar verdiklerini” söylemekteydi. 

Türk hükûmeti, bütün Kürt hareketlerinin arkasında Rusya’nın olduğuna inanıyordu. Bazı Alman gazeteleri de bu yönde yayın yapıyordu. 
Bu haberlere göre isyanların arkasında Rus ajanları olan Abdürrezzak, Simko ve Şeyh Taha gibi kişiler vardı.62 

Rus Dışişleri Bakanlığına ulaşan bilgiler ve Osmanlı’nın eline geçen belgeler Rusya’nın bu isyanın içinde olduğunu açık olarak göstermektedir. 

Sonuç 

Hamidiye Alaylarının, Doğu Anadolu’da Rus ve Ermenilere karşı belirli bir avantaj sağlaması Rusya’yı yeni arayışlara itti. Ruslar, Petersburg merkez olmak üzere Kürtler üzerinde büyük bir araştırma ve inceleme ekibi oluşturdu. Diğer bir önemli merkez de Tiflis’te oluşturuldu. Buralardan yürütülen faaliyetlerle Kürt aşiret ileri gelenlerinden bazıları Rus ajanı olarak yetiştirildi. Bunlardan Abdürrezzak Bedirhan ve Şeyh Abdüsselam Barzani en dikkat çekenleridir.

Abdürrezzak Bedirhan ve Abdüsselam Barzani’nin önderliğinde Rusya tarafından kurdurulan İrşad ve Cihandani örgütleri Doğu Anadolu’da, Osmanlı Devleti aleyhinde büyük bir propaganda ve örgütlenme faaliyetine girişti. Bu faaliyetler, Doğu Anadolu, Kuzey İran ve Kuzey Irak bölgelerinde ciddi isyanlar hâline dönüştü. Bu isyanlardan Rusya’nın güdümündeki İrşad Cemiyetinin organize ettiği ve liderliğini Rus ajanı Molla Selim’in yaptığı 1914 Bitlis isyanı ile yine aynı tarihlerde Kuzey Irak bölgesindeki Abdüsselam Barzani isyanı, bölge halkına büyük ısdıraplar verirken Osmanlı Devleti’ni de güç durumda bırakmıştır. 

Rusya bu isyanların da etkisiyle Dünya Savaşı daha patlak vermeden Doğu Anadolu üzerine, askerî kuvvetleriyle ve Ermenileri de yanlarına alarak 
ilerlemeye başladılar. 

Dünya Savaşı ile birlikte Rusya’nın Ermenilere öncelik vermesi ve asıl amaç olarak Doğu Anadolu’da bir Ermenistan oluşturma çalışması bölgedeki Kürt aşiretlerini harekete geçirdi. Kürtler, Rusya’ya, Rusya hesabına çalışan Rus ajanı liderler tarafından yönetilen bazı Kürt aşiretlerine ve tamamen isyan etmiş bulunan Ermenilere karşı Osmanlı Devleti’nin yanında yer alarak topraklarını savunmaya başladılar. 

Rusya, Dünya Savaşı içinde gizli faaliyetlerine devam ederek Ermenileri, Asurileri, bazı Kürt aşiretlerini ve hatta Doğu Karadeniz’deki Rumları isyana teşvik etti. Bunlara para ve silah yardımında bulundu. Bu gruplardan birçoğunu ajan ve casus olarak kullandı. 

Ancak Rusya’nın bütün gayret ve faaliyetlerine rağmen bölgedeki Kürt aşiretleri Türk hükûmeti’nin yanında yer alarak devlete bağlılıklarını göstermişler ve Rusya’nın ilerlemesine engel olmuşlardır. Batılı devletlerin de desteklediği ve Doğu Anadolu’da kurdurulması düşünülen bir Ermeni devletinin önüne geçmişlerdir. 

DİPNOTLAR;

1 S. İlhan; “Jeopolitik Açıdan Türk Dünyası” Değişen Dünyada Türkiye ve Türk Dünyası Sempozyumu (Bildiriler) H. Ü. Atatürk İlk. ve İnk. Tar. Ens, Ankara, 1993.   s. 100-101. 
2 C. Akbay; Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi C. 1, Osmanlı İmparatorluğu’nun Siyasi ve Askerî Hazırlıkları ve Harbe Girişi, Genelkurmay Basımevi, 
   Ankara, 1991, s. 71. 
3 Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi C. 3, 6’ncı Kısım, (1908- 1920) 1’inci Kitap, Ankara, 1971, s. 51. 
4 Gnkur. Bşk.lığı; s. 52. 
5 Gizli Paylaşma Anlaşmaları için bk. Y. T. Kurat; Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması, 2. Baskı, Ankara, 1986. L. Evans; Türkiye’nin Paylaşılması,
   (1914-1918), çev. T. Alanay, İstanbul, 1971. Adamof; a.g.e. 
6 T. Baykara; Anadolu’nun Tarihî Coğrafyasına Giriş I, Anadolu’nun İdari Taksimatı; Ankara, 1988, s. 145-149. 
7 H. Saraçoğlu, Doğu Anadolu Bölgesi, İstanbul, 1989. S. Erinç, Doğu Anadolu Coğrafyası, İstanbul, 1953., s. 1-3. Genelkurmay Başkanlığı; Doğu Anadolu Coğrafyası, 
   Ankara, 1938, s. 3- 23. 
8 Harp Akademileri Komutanlığı Yayını; 8’inci Kolordu Bölgesindeki İsyanlar. İstanbul, 1971, s. 79. 
9 F. Belen; Birinci Cihan Harbi’nde Türk Harbi; 1914-1915 Yılı Hareketleri C. 1, Ankara, 1964, s. 81, ve İ. Gedik; “Vilâyât-ı Sitte’de Demografik Durum (1875-1914)” 
  Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ank. Üni. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 1985. 
10 B. Kodaman; Şark Meselesi Işığı Altında II. Abdülhamid’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul, 1983, s.23-26. 
11 Akbay; s. 80-81. Türkler’in Doğu Anadolu ve Kafkaslar üzerinden Türkistan’a doğru yürütmeyi planladığı bilgiler için bk. ATASE Arş;Kl. Ds:37A Fh:37’ye kadar, 
    Kl:490 Ds: 1923, KL:509, Ds: l987, Kl:516, Ds: 2013, K1:1849, Ds:1021, K1:1857; Ds:131;-K1:1862, Ds:3.520, K1:1.854; Ds:120 ve 121., KI:527, 
    Ds:2060; K1:2549, Ds:639, K1;2912, Ds:468; K1:3190; Ds:61, K1:3193, Ds:79; K1:1842, Ds:65, K1:1850, Ds:107, Kl:1843, Ds:128, Kl:54, Ds:73. 
12 S. Öngör; Orta Doğu (Siyasi ve İktisadi Coğrafya), Ankara, 1964 ve O. Ergüder; Harp Tarihi, Kara Harp Okulu Basımevi, Ankara., 1959; s. 124-125. 
13 Akbay; s. 86-87. 
14 a.g.e.; s. 88. 
15 Ayrıntılı bilgi için bk. Genelkurmay Başkanlığı X. Şube; (Gizlidir) Askerî Coğrafya, Kafkaslar Ötesinin Batı Kısmının Harp Sahnesi (Rusçadan Çevrilmiştir) 
     Genelkurmay Askerî Basımevi, İstanbul, 1947 ve Behçet- Faik, Sabri; Büyük Devletler ve Komşu Hükûmetler C. 1., İst., 1931, s. 165-203. 
16 Akbay; s. 89-90 ve Genelkurmay Başkanlığı, Doğu Anadolu Coğrafyası, s. 24-25. 
17 Akbay; s. 94. 
18 R. Balkan; Büyük Harpte Şark Cephesinde, Sağ Kanad Harekâtı, İst., 1946, s. 13. 
19 M. S. Lazarev; Kurdiskiv Vopros (1891-1917), Moskova, 1972., s. 201. 
20 a.g.e.; s. 202. 
21 a.g.e.; s. 202. 
22 a.g.e.; s. 205. 
23 Lazarev; s. 206. 
24 a.g.e.; s. 206. 
25 a.g.e.; s. 206. 
26 a.g.e.; s. 206-207. 
27 C. CeliL; Vostaniye Kurdov 1880 , Moskova, l966. s. 202. 
28 Celil; “Pervie Kurdiskie Obsestvenno-Politiçeskie Organizatsii v Preiod mladotuvestkogo gospodska” Tvurkiloeicaskive Sbornik, 1973, Moskova, 1975 . s. 184. 
29 Celil; Osmanlı İmparatorluğunda ... s. 202. 
30 Lazarev; s. 207. 
31 M. S Lazarev; s. 208 ve Celil; Pervie Kurdskie ... s. 183-184. 
32 Celil; Pervie Kurdskie ... s. 184. 
33 ATASE Arş.; Kl: 1488, Ds:32, Fh: 3/5. 
34 Lazarev; s. 238. 
35 Celil; Pervie Kurdiskie ...s. 184. 
36 ATASE Arş. . K1.1488, Ds:32, Fh.3/15. 
37 Celil; Pervie Kurdskie ... s. 184. 
38 Lazarev; s. 202. 
39 Celil; Pervie Kurdskie ... s. 184. 
40 Celil; Pervie Kurdskie ... s.l85. 
41 Lazarev; s. 226. 
42 Celil; s. 185. 
43 Lazarev; 237. 
44 A.g.e.; s. 238. 
45 ATASE Arş.; K1.1488, Ds.32, Fh: 3/7. 
46 Lazarev; s. 209-210. 
47 Lazarev; s. 209-210. 
48 a.g.e.; s. 211. 
49 a.g.e., s. 212. 
50 a.g.e.; s. 213. 
51 a.g.e.; s. 217. 
52 ATASE Ars.; K1.:2806, Ds.:l, Fh.:l-2. 
53 K. Burkay; Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan, C. 1, İstanbul, 1992, s. 469. 
54 Lazarev; s. 238. 
55 ATASE Arş.; K1.:2806, Ds. 1, Fh.:1-125. 
56 ATASE Arş.; K1.:1488, Ds.32, Fh.:3/1-2. 
57 Abdulmunem Elğulami, Üç Fedai (Musul 1952) adlı eserinde Abdüsselam’ın yakalanmasını Feneki aşiretinden Abdullah Şikaki’nin yardımlarına bağlar (s. 50-51). 
    Abdüsselam daha sonra Musul’a getirilerek yargılanıp idam edildi (1 Kasım 1914). Zikreden K. M. Ahmed; Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Kürtler, 
    Ankara, 1992, s. 101. 
58 ATASE Arş.; Kl: 1488, Ds. 32~ Fh: 3/2. 
59 Lazarev; s. 219. 
60 a.g.e.; s. 220. 
61 a.g.e.; s. 220-221. 
62 a.g.e.; s. 223. 



***

13 Ekim 2015 Salı

SURİYE’DEKİ ETNİK VE DİNİ YAPININ SİYASİ YAPININ OLUŞMASINDAKİ ROLÜ BÖLÜM 3




SURİYE’DEKİ ETNİK VE DİNİ YAPININ SİYASİ YAPININ OLUŞMASINDAKİ ROLÜ
BÖLÜM 3 



Prof. Dr. Salih AKDEMİR* 
AVRASYA DOSYASI 



IV. Hafız Esat Dönemi [1970- ] 

A. Genel düşünceler 

Bağımsızlıktan bu yana Suriye’de sürekli bir şekilde istikrarsızlığın hüküm sürdüğüne tanık olmuştuk. Ancak, Hafız Esat’ın iktidara gelmesiyle 
birlikte artık askeri darbelerin gerçekleşmemesi yüzünden, ülkede, ileride değineceğimiz bazı çatışmalar dışında, sükun egemen olmuştur. Hiç kuşkusuz ki, bunda en büyük başarı, Silahlı Kuvvetler üzerinde Suriye’de kendisine gelinince kadar hiç kimsenin gerçekleştiremediği bir denetim ve kontrol mekanizması gerçekleştiren Hafız Esat’a aittir. Hafız Esat, 1971 yılında Devlet başkanı olmuştur. Bu, Suriye tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir; çünkü, ondan önce, azınlıklar önemli mevkilere gelseler bile, Devlet başkanı, daima Sünnilerden 
oluyordu. 

40 Bu konuda bkz; ; Ömer Faruk Abdullah, a.g.e., s.54-55. 
41 Bu konuda bkz; Nicolas van Dam, a.g.e., s. 62-74, çev., s.111-128. 


Devlet Başkanı Hafız Esat’ın dönemi ve izlediği siyaseti iyi anlayabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir takım hususlar vardır; öyle ki, bunlar bilinmeden bu konuda başarılı değerlendirmeler yapmak mümkün değildir. Şimdi söz konusu hususları gözden geçirelim. 

Bağımsızlığın kazanılmasından, Hafız Esad’ın 1970 yılında iktidarı ele geçirmesine kadar geçen süreye Suriye iç siyaseti bakımından son derece önemli olan başlıca dört ana gelişme damgasını vurmuştur. Bu gelişmeleri, Daniel Pipes’in42 de yardımıyla başlıca dört aşamada incelemek mümkündür: 

1946-1958 Pan-Arabizm’in Ağırlıklı Siyaseti 
1958-1961 Pan-Arabizm Konusundaki Hayal Kırıklığı 
1963-1966 Suriye Üzerinde Vurgu 
1970-2000 Pan-Siriyanizme Dönüş 

Suriye siyasetine damgasını vuran bu dört safha iyi bilinmeden, bugün Suriye üzerinde başarılı bir değerlendirmek yapmak mümkün değildir. Bu bakımdan, söz konusu safhalar üzerinde durmak istiyoruz. 

1. Suriye siyasetinde Pan-Arabizm öğretisinin egemen olması [1946-1958] 
Bilindiği gibi, Pan-Arabizm, Arap milliyetçiliği ideolojisi, İngilizler tarafından, Ortadoğu’nun Osmanlı Devletinin elinden çıkarılması için kullanılmıştı. Birinci dünya savaşında uğradıkları hayal kırıklığına rağmen, Araplar, hala bu ideolojinin büyüsünden kurtulamamışlardı. Bu yüzden İngilizler, bu ideolojiyi, Fransa’nın bölgedeki nüfuzunu azaltmak ve hatta onu oradan uzaklaştırmak için kullanmaya devam etmişlerdir. Suriye’nin bağımsızlığa kavuşmasında, Arap milliyetçiliğinin çok önemli rolü oynadığı açıktır; çünkü emperyalist bir güce karşı, ülkeyi korumak ve savunmak söz konusudur. Nitekim, başarılı da olunmuştur. Suriye’de Arap milliyetçiliğini ilk defa sistemli bir hareket 
haline getiren Ba’s Partisi olmuştur. Şimdi kısaca bu parti ile ilgili vermek istiyoruz. 

a. Ba’s Partisi: 

Suriye’de Arap milliyetçiliğini savunan görüşler, 1940’lı yıllarda, Müslüman kardeşler teşkilatı ile aynı zamanda ortaya çıkmışlardır. Arap milliyetçiliğinin temelleri, ilk kez, İskenderunlu bir Nusayri olan Zeki Arsuzi ile Şam Grek Ortodokslarından Mişel Eflak ve yine Şam’lı Sünni bir Müslüman olan Selahaddin el- Bitar tarafından atılmıştır. Daniel Pipes, a.g.e., s. 150. 


Her üçü de öğretmen olan bu üç teorisyen görüşlerini öğrencilerine anlatıyorlardı. Zeki Arsuzi, başlattığı bu fikir akımına "el-Ba’s el-Arabi" adını vermişti. Daha sonraları, 1943 yılından itibaren, Mişel Eflak ile Selahaddin el-Bitar da bu ismi kullanmaya başlamışlardır. Nihayet 1944 yılında Ba’s 
Partisi’ni kurmaya muvaffak olmuşlardır.43 Başlangıçta birbirlerinden ayrı hareket eden Zeki Arsuzi ile Mişel Eflak ve Bitar, 1947 yılında yapılan ilk parti kongresinde bir araya gelmişler ve Partinin tüzüğünü oluşturan metin üzerinde anlaşmışlardır. Bu tüzüğün bazı temel ilkeleri şunlardır: 

1. Arap ulusu bir ve özgür bir ulustur. 
2. Her ne kadar Ba’s Partisi, Şam’da kurulmuş ise de o bütün Arap ulusuna aittir. 
3. Ba’s Partisi, sosyalizmi Arap milliyetçiliğinden kaynaklanan sosyalist ve ulusçu bir partidir. 
4. Ba’s Partisi Sosyalist ve seküler bir partidir. 

Ba’s Partisin için sosyalist ve seküler bir parti olması üzerinde ısrarla durmak gerekir. Ba’s Partisinin, içinde özellikle dini ve etnik azınlıkların yoğunlaştığı bir parti olmasında onun bu yönü egemen olmuştur; çünkü, Suriye’nin çoğunluğunu ve zengin tebasını oluşturan Sünnilerin, böyle bir partiye ilgi göstermeleri zaten beklenemezdi. Sünni kültür, her şeyden önce, dini toplum hayatından çıkarmayı amaçlayan bir kurum gibi sunulan Sekülarizm ideolojsini doğası gereği benimseyemezdi. Zengin tabakayı oluşturanların, bölüşmeyi amaçlayan bir sosyalizmi kabul etmeleri de düşünülemezdi. Oysa, yönetimde ve sosyal hayatta dini inançları dikkate almayan Sekülarizm, Sünnileri, inançlarından dolayı 
başlarında sürekli olarak bir baskı unsuru olarak gören dini azınlıklar için, bulunmaz bir fırsattı. Sünnilere göre toplumun fakir kesimini oluşturan azınlıkların, zenginliğin adil bir biçimde dağıtılmasını amaçlayan Sosyalizm öğretisini de kolayca özümsemelerine şaşmamak gerekir. 

Bu yüzden azınlıklar, kısa zamanda Ba’s Partisini doldurmuşlardır. 

Daha önce, Sünnilerin, ordu konusunda da azınlıklara göre isteksiz olduklarını görmüştük. İşte Sünnilerin, ordu konusunda olduğu kadar parti konusunda da pasif davranmaları, belli bir zaman sonra, ülke yönetimini azınlıklara teslim etmelerine yol açmıştır. 

Başlangıçta, Ba’s Partisi’nin Suriye’nin siyasi hayatında pek de etkin olmadığını görüyoruz. Ancak, 1954 yılından itibaren durumun Ba’s Partisi lehine değiştiğine tanık oluyoruz; çünkü, 1954 yılının Eylül ayında, seçimler yapılmıştır. 

43 Ba’s Partisi hakkında bkz; David Roberts, a.g.e., s. 7-77. 

Bu seçimlerde, Ba’s Partisi, 142 kişiden oluşan mecliste 17 sandalye kazanmıştır. Bu tarihten itibaren, Ba’s Partisi artık Suriye tarihinde etkin bir 
rol oynamaya başlamıştır. Bazı çevreler, bu darbede Ba’s Partisinin de parmağı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ba’s Partisi, daha öncede gördüğümüz gibi, 1958 ila 1961 yıllarında, hiçbir varlık gösterememiştir; çünkü, o zamanlar, Nasır’ın isteğiyle kendini dağıtmıştı. 

2. Pan-Arabizm konusundaki hayal kırıklığı: [1958-1961] 

Arapların, Büyük Arap Devleti özlemi, kısa bir müddet için de olsa, gerçekleşme imkanı bulmuştu. Ancak, elde edilen sonuçlar, çok acı olmuştur; öyle ki, birleşme için önceleri, Nasır’a yalvaranlar, ondan kurtulmak için, Suriye’de darbe yapmak zorunda kalmışlardı. Bu tecrübeden geriye kalan, Pan-Arabizm konusunda ortaya çıkan hayal kırıklığı olmuştur. Bu tecrübe, başta Ba’s Partisi olmak üzere, herkesi derinden etkilemiştir. Bu etkilenmenin sonucu olarak, Ba’s Partisinde köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Bu yüzden, o, artık Neo-Ba’s olarak adlandırılmıştır. 

3. Suriye üzerinde vurgu [1963-1966]: 

Mısır ile olan birlikteliğe son verilmesi ile birlikte, Ba’s Partisinin, 1962 Mayıs’ında dağılan üyelerini yeniden topladığını ve kendini yeniden tesis ettiğini görüyoruz. Bundan böyle ülkenin yönetiminde en önemli rolü oynayacak olan Parti, 1963 yılından itibaren eskisinden farklı yeni bir yapıya kavuşmuştur. 

b. Neo-Ba’s: 

8 Mart 1963 darbesi ile iktidara gelen Ba’s Partisi, içindeki farklı yapılanmalardan dolayı, iki gruba ayrılmıştı. Pan- Arabizmi savunan eski Ba’sçılar ile Arap milliyetçiliği yerine Suriye milliyetçiğini savunanlar. Partide, Sünniler, Partinin kuruluş amacı olan Arap milliyetçiliğine ağırlık verirlerken, özellikle dini azınlıklar, Arap milliyetçiliği yerine Suriye’yi ön plana çıkarmayı yeğliyorlardı. Gerekçeleri ise hazırdı. Mısır ile gerçekleştirilen birliktelik, Suriye’de hiç kimseyi memnun etmemişti. Birliktelik, özgürlük ve güç değil, Mısır’ın hegemonyasını getirmişti. Bundan daha da önemlisi, bu birliktelik, Suriyelilerin, "Ortak bir Arap Devleti" ideallerini de yok etmişti. Partide ve Silahlı Kuvvetlerde üstünlüğü ele geçirmiş olan azınlıklar ise Pan-Arabizm’e özellikle karşı çıkıyorlardı; çünkü, onlar için Pan-Arabizm, Sünni egemenliği ve baskısı ile aynı anlama geliyordu. Bu yüzden onlar, bundan böyle, Pan-Arabizm yerine, söylemlerinde, Suriye üzerinde yoğunlaşacaklardır. 

Özellikle 1963 darbesinden sonra, gerek Parti de gerekse Silahlı Kuvvetlerde üstünlüğü ele geçiren azınlıklar,Sünnileri iktidardan uzaklaştırmaya 
muvaffak olmuşlardır. 1970 yılında Hafız Esat’ın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, Suriye’de yönetim tamamen Alevilerin eline geçmiştir. Bundan böyle, ülkenin siyasetini belirleyecek olan Esat olacaktır. Onunla birlikte, "Büyük Suriye" ideali, artık ülkenin iç ve dış siyasetini belirleyen en büyük etken olacaktır. 

4. Pan-Siriyanizme dönüş [1970- ]: 

Aslında, bu ideoloji, dayanağını Manda öncesi, Biladu’ş-Şam’ından almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Biladu’ş-Şam, bu günkü Suriye’den başka, İsrail, Ürdün, Filistin ve Lübnan’ı da içeriyordu 


Bu yüzden, Suriye, her zaman bu toprakları kendi toprakları görmüştür. Ancak, emperyalistlerin, ülkeyi kendi çıkarlarına göre parçalamaları, Biladu’ş-Şam hayalinin önünde en büyük engel olmuştur. Ancak, Suriye, bu ülkeler içinde kendini en güçlü gördüğü için, emperyalistlerin oyunları sonucu elinden çıkmış olan bu toprakları, eskiden olduğu gibi, yeniden Şam’a bağlamanın kendi işi olduğunu düşünmektedir. Büyük Suriye özlemi, Esat döneminde, her zamankinden daha fazla bir biçimde kendini hissettirmektedir. 

Bu özlemin bir sonucu olarak, Hafız Esat’ın yaptığı politik konuşmalarda ve yayınladığı haritalarda "Büyük Suriye" gündeme getirilmiştir. 
Gerçekten de, ülkede yayınlanan resmi haritalarda, Hatay’ da dahil olmak üzere, Lübnan, Filistin, İsrail ve Ürdün Suriye sınırları içinde gösterilmektedir 


İşte Başkan Hafız Esat ve diğer hükümet yetkilileri, fırsat buldukça, bu büyük Suriye siyasetinin bir sonucu olarak, bu ülkelerin Suriye ile bir olduğunu söylemekten geri kalmamışlardır. 

Büyük Suriye idealini ilk defa siyasi bir hareket haline getiren Antun Sa’ada olmuştur. Antun Sa’ada, bu amaçla, 1932 yılında Suriye Sosyalist Halk Partisini (SSNP) kurmuştur. Sa’ada, Arap dünyasının, bir değil, bir çok ulus olduğunu vurguluyordu. Şu halde, Suriye Suriyelilerindir; Suriyeliler de tam bir ulustur. Büyük Suriye bir ulustur; Araplar ise değildir. Bu yüzden Suriye’nin, bir Arap devleti ile bağlantısı yoktur.44 

Kurulduğu ve sonraki dönemlerde, Suriye Sosyalist Halk Partisi, ülkede Ba’s Partisinin etkisiyle, Pan-Arabizm egemen olduğu için, siyasi alanda pek etkili olamamıştır. Ancak Hafız Esat’ın iktidara gelmesiyle, Partinin görüşleri ülkenin siyasetini belirlemeye başlamıştır. Bir parti yetkilisi bu hususu şöyle ifade etmektedir: 

44 Bu konuda bkz; Daniel Pipes, a.g.e., s. 41. 


"Biz, Ekselansları, Suriye Devlet Başkanı Sayın Hafız Esat’ın, birçok kez, Lübnan’ın ve Suriye’nin bir parçası olduğunu açıkladıklarını unutamayız. 
Biz inanıyoruz ve inanmamız da gerekir ki, o, (bu konuda) ciddi olduğunun bütün delillerini vermiştir. Bu şu anlama gelmektedir: Onun Lübnan’a olan ilgisi, son derece gerçek bir ilgidir. Ancak o, oyunu son derece tedbirli ve akıllı bir biçimde oynamaktadır."45 

Ancak, Hafız Esat, Pan-Arabizm ideolojisini de siyaset jargonundan tam anlamıyla çıkarmış değildir. Yeri geldikçe bu ideolojiyi de kullanmaktan geri kalmamaktadır; çünkü Arap dünyası ile bağlarını koparmak istememektedir. Sonuç olarak, Hafız Esat her iki ideolojiyi de yerine göre ustalıklı kullanmasını bilmektedir. 

Hafız Esat’ın, "Büyük Suriye" siyaseti, araştırmacılarında dikkatini çekmiştir. Bu konuda, en düzenli çalışma, Daniel Pipes’ e aittir. Yazar, "Greater Syria - The History of an Ambition" başlıklı monografisinde, konuyu ayrıntılı bir biçimde ele almıştır Araştırmacı, sonuç bölümünde, konu ile ilgili şu çarpıcı görüşlere yer vermektedir: 

"Hafız Esat’ın, Pan-Arabizm ile Pan-Siriyanizm’i birleştirmesi, Ba’s Partisi ile Suriye Sosyalist Halk Partisinden her birinin yapmak istediklerini yansıtmaktadır. Değişiklik süreci, 1961 yılının sonlarına doğru, her iki partinin önemli başarısızlıklar ile karşı karşıya kaldıkları zaman başlamıştır. 1961 yılının Eylül ayında, "B.A.C."’nin bozulması, Ba’s Partisinin itibarını düşürmüştür; üç ay sonra da Suriye Sosyalist Halk Partisi, Lübnan hükümetinin devrilmesi teşebbüsünde çok kötü bir şekilde başarısızlığa uğramıştır. Bu olaylar, garip bir biçimde her iki partiyi etkilemiş ve birbirlerinin ideolojilerinin unsurlarını benimsemeye zorlamıştır. Böylece Ba’s Partisi, Neo-Ba’s olmuş ve bundan böyle artık Suriye’ye saygı göstermeye başlamıştır; zamanla da, Pan-Arabizm programını terk ederek Pan-Siriyanizm’e yönelmiştir. Suriye Sosyalist Halk Partisine gelince, o da, başarısızlıklarını, Pan-Arabizm örtüsüne sığınarak örtmeye çalışmıştır. Bu karşılıklı etkileşimler, önemli sayıda Suriye Sosyalist Halk 
Partisi üyesinin Ba’s Partisine katılmasıyla zirveye ulaşmıştır.46 Esat döneminde, Neo-Ba’s, neredeyse, Suriye Sosyalist Halk Partisinden ayırt edilemez bir hale gelmiştir. David Roberts’e göre, "Ba’s PSS’den ayrılmış ve hatta onu yasaklamıştır; ama mesajını da sessizce özümsemiştir."47 

Laurent ve Annie ise, "Suriye hükümetinin, Pan- Arabizmi, bir zamanlar Suriye Sosyalist Halk Partisi tarafından gündeme getirilmiş olan Pan-Siriyan politikasını izlemek için, Pan-Arabizmi bir araç olarak kullandığını" ifade etmektedirler.48 

45 A.g.e., s.115. 
46 Elizabeth Picard, L’évolution recente du Parti populaire syrien a la lumiere des éditorioux de Shawqi Khairallah dans Al-Thawra, Maghreb-Macherek, October-December 1977, s.76. 
47 David Roberts, a.g.e., s. 15. 

Tuhaf bir biçimde Ba’s Partisi ile Suriye Sosyalist Halk Partisi, aynalarda kendileri yerine birbirlerini görür hale gelmişlerdir. Suriye Sosyalist Halk Partisi, kendi temel öğretilerini korumakla birlikte örtü olarak Pan-Arabizmi benimserken, Ba’s Partisi, Suriye Sosyalist Halk Partisine uygun bir konumu benimsediği halde asli öğretisini koruduğunu iddia etmektedir. Suriye Sosyalist Halk Partisi, Ba’s gibi 
konuşmakta, Ba’s ise Suriye Sosyalist Halk Partisi gibi hareket etmektedir. Ne olursa olsun, bu davranış biçiminde bir tutarlılık söz konusu olmuştur; çünkü her iki parti de Sirianiz hedeflerini, Pan-Arabizm retoriği için izlemeyi yararlı görmüşlerdir."49 

Bununla birlikte, Hafız Esat döneminden itibaren Pan-Siriyanizmin ülke siyasetinde bu denli önemli rol oynamasına rağmen, Suriye konusundaki araştırmalarıyla tanınan Moshe Ma’oz ve Avner Yaniv gibi bazı araştırmacılar, "Büyük Suriye" projesinin Esatın, operasyonel hedefleri arasında olmadığını göstermeğe özen göstermektedirler.50 

Gerek genel olarak Suriye siyasi tarihini gerekse Hafız Esat dönemini iyice anlamamıza yardımcı olacağına inandığımız gerekli bilgileri verdikten sonra, Hafız Esat yönetimine karşı yöneltilen Sünni başkaldırıları incelemeye çalışalım. 

B. Hafız Esat yönetimine karşı Sünni başkaldırılar: 

Asırlar boyu Sünnilerin egemen olduğu bir ülkede, Alevi mezhebine mensup birinin Devlet başkanı olması, ilk defa yaşanan bir olay idi. Sünnilerin asırlardır küçümsedikleri ve hatta bazen sapık olarak bile algıladıkları bir mezhebe mensup biri kendilerini yönetmek için ülkenin başına geçmiş bulunuyordu. Gerçi, Hafız Esat’tan önce, azınlıklara mensup olanlar, ülke yönetiminde son derece önemli görevlere getirilmişlerdi ve söz sahibi olmuşlardı ama hiçbir zaman devlet başkanı olmamışlardı. Asırlardır yönetmeye alışmış olan Sünniler, hem de 
azınlıklardan biri tarafından yönetilmeyi içlerine bir türlü sindirememişlerdi. Bu yüzden, özellikle, Müslüman Kardeşler teşkilatı, Hafız Esat aleyhinde kampanya lar başlatmışlardır. Hafız Esat başlangıçta, konumunu güçlendirmek için, Müslüman Kardeşler’e yumuşak davranmaya çalışmıştır. 

48 Laurent Chabry and Annie Chabry, Politique et minorités au Proche-Orient, Paris: Maisonneuveand Larouse, 1984, s. 166-167. 
49 Daniel Pipes, a.g.e., s. 192-193. 
50 Moshe Ma’oz, Avner Yaniv, Syria under Assad, New York, 1986, s. 251-253. 


Hafız Esat döneminde ilk şiddetli tepki, Halk Meclisi’nin1973 yılında İslam dininden bir söz etmeyen Anayasayı kabul etmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Esat halkın tepkisini gidermek için, Anayasaya devlet başkanın Müslüman olması gerektiğini bildiren bir madde ilave ettirmiştir. 

Hafız Esat, bu maddeyi ilave ettirmekle, Müslüman olduğunu resmen ilan etmiş oluyordu. 1974 yılında Umre yaparak Sünniler nazarında konumunu güçlendirmeye çalışıyordu. Hatta, Cuma namazlarını camilerde kılmaktan bile geri kalmıyordu.51 Buna rağmen, Müslüman kardeşler yine de Esat yönetimine karşı eleştirilerini yürütüyorlardı. 

Ancak 1979 yılından itibaren tepkilerin giderek sertleştiğini ve silahlı eylemlere dönüştüğüne tanık oluyoruz. Genelde silahlı eylemlere karşı olan Müslüman Kardeşler, artık kendilerini "Mucahidun" mücahitler olarak nitelemeye başlamışlardır. 

a. Mücahitler: 

Kendilerini mücahitler olarak tanıtan bu grup, gizlice bastıkları "el-Nezir" adlı gazetede 21 Eylül 1979 yılında yayınlanan "Mücahitler: Kimdir ve ne istiyorlar?" başlıklı yazıda, kimliklerini ve amaçlarını şöyle açıklıyorlardı: 

"Üç yıl önce, kesin söylemek gerekirse 8 Şubat 1976’da52 Allah adına ilk kurşun sıkılarak kapıları açılan örgütlü Cihad [Kutsal Savaş] meyvelerini vermeye başladı. Bu ilk kurşun, zulüm ve terör yüzünden uzun süredir çekilen acıların bir sonucuydu. Suriye hapishaneleri [Sünni] Müslümanlar ile doluydu. Baskı ve tiranlığın Zebanileri mahallelere, okullara ve üniversitelere saldırdılar. Temel haklar ve özgürlükler ayaklar altında çiğnendi. 

Zulmün, [Sünni] Müslümanlar ve özellikle de İslâm dini üzerinde yoğunlaşmaya başlamasıyla sıkıntılar doruğa çıktı: Camiler harab edildi; din bilginleri tutuklandı; eğitici programlar yasaklandı; İslâm Hukuku Okulları kapatıldı; ateist ve bölücü bilgiler yayımlandı; Parti içinde mezhebe dayalı hakimiyet giderek arttı; silahlı kuvvetlerin psikolojik ve askeri açıdan zayıflatılması planlandı. Ülke parça parça Yahudilere ezici çoğunluğun zararına, bir avuç insan kanun dışı yollardan zengin edildi. 
[İsrail’e] teslim edildi; [Alevi] mezhepçi Partinin askeri kanadının, düzenli ordunun yerini almasına göz yumuldu; ülkenin zenginlikleri, yolsuzluk, kaçakçılık, kuşku uyandıran işlemler yoluyla yağmalandı; 

51 Hafız Esat’ın kendisini Müslüman göstermek için gösterdigi çabalar hakkında bkz; Mordechai Kedar, In Search of Legitimacy: Asad’s Islamic Image in the Syrian Official Press, Moshe Ma’oz, Joseph Ginat ve Onn Winckler tarafından yayınlanmış olan "Modern Syria- from Ottoman Rule to Pivotal Role in the Middle East"’ de, Portlan, Oregon, 1999, s.17-32. 
52 Al-Ahram, 13 fiubat 1976’da, Hama’daki Güvenlik Birimlerinin başı, Binbaşı Muhammed Ghurrah’ın öldürüldügünü bildirdi. 

Suriye’nin modern tarihinde, Hafız Esat ve onun kanun tanımaz çetesinin yönetimi altında bu gün tanık olunan despotizme, entellektüel ve idari ahlaksızlığa tanık olunmadı. Bu nedenle gaflet uykusundan uyandırılıp hırs ve onur harekete geçirilmeli ve şöyle haykırılmalıdır: "Allah uludur; Haydi Cihad’a": "Kendileriyle savaşılan müminlere savaşma izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir. Ve şüphesiz Allah onlara zafer vermeye elbette ki kadirdir." [22 el-Hacc, 39] 

Mücahitler, Allah’a, Rabbleri, İslâm’a dinleri ve efendimiz Hazreti Muhammed’e (sav) Allah’ın peygamberi ve elçisi olarak inanan genç kimselerdir. Onlar, dinlerini ve halklarını tiranlıktan, dinsizlikten, adaletsizlikten ve zulümden kurtarmak, "Tek bir Tanrı vardır; O da Allah’tır" sözlerini haykırabilmek ve Yüce Şeriat’ı, bütün insanların ve özellikle de Suriye halkının kanunu kılmak için canlarını feda ediyorlar. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için çeşitli yolları denediler. (Ama başarılı olamadılar); bu yüzden geriye sadece Cihat kalmaktadır."53 

Açıkça görüleceği üzere, Mücahitler, Hafız yönetiminin açıkça kafir olduğunu ve yıkılması gerektiğini haykırıyorlardı. Amaçları, toplumu yönetime karşı ayaklandırmaktı. Bu yüzden, 16 Haziran 1979’da Halep’teki topçu okuluna silahlı saldırı düzenlediler. Saldırıda en az 32 öğrenci öldürülmüş ve 54 kişi de yaralanmıştı. Öldürülenlerin çoğu Alevi idi. Mücahitlerin saldırıları devam etti. Ancak 26 Haziran 1980 yılında Hafız Esat’ a suikast düzenlemeleri, bardağı taşıran son damla olmuştur. Alevi subaylar, suikasttan kıl payı kurtulan Hafız Esat’ın intikamını çok acı bir şekilde almaya karar verdiler. Ertesi gün, Binbaşı Muin Nazif, Rıfat Esat komutasındaki Savunma Birlikleri’ne bağlı iki birime helikopterle Palmira Hapishanesi’ne gidip orada tutuklu bulanan Müslüman Kardeşler’e mensup olan bütün tutukluları öldürme emrini verdi. O gün 550 
tutuklu acımasızca öldürüldü.54 Ancak, Müslüman Kardeşler’e karşı girişilen bu zulüm, onları rejime karşı koymaktan alıkoymak şöyle dursun, daha da güçlenmelerini sağlamış oldu. Çünkü, 1980’lerin sonlarına doğru, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere, bir çok Sünni muhalif grupların rejime karşı "Suriye İslam Cephesi"’ni oluşturmuşlardır. 

b. Suriye İslam Cephesi: 

Cephe, 1980 yılının Kasım ayında yayınladığı bildiride, hareketleri ve amaçları ile ilgili bilgiler veriyordu.55 Müslüman Kardeşlerin liderlerinden olan Said Havva, Ali el-Beyanuni ve Adnan es-Saadededin’in imzalarını taşıyan bildiri, Alevilere de özel bir çağrıda bulunuyordu: 


53 Nicolas van Dam, a.g.e., s.89-90, çev., s.148-149. 
54 A.g.e., s. 105-106, çev., s. 175-176. 
55 Bu konuda genifl bilgi için bkz; ; Ömer Faruk Abdullah, a.g.e., s. 139-177. 


"Eli kamçılı Hafız Esat ile kasap playboy kardeşinin mensubu olduğu Alevi cemaatinin, trajik sona gelinmeden olumlu katkıda bulunacaklarını 
umuyoruz. Cemaatin vicdanına seslenerek, onları muhasebelerini yapmaya çağırıyoruz. Onları bu çıkmaza sürükleyen çarpık unsurların kılavuzluğunu reddettiklerini görmekten mutluluk duyarız; bunu bütün samimiyetimizle söylüyoruz. Bunu yapmak için hala yeterli zamanları vardır. Halkımız dönmek isteyenleri kabul edecek kadar yüce gönüllüdür. 


Sorunları çözmek için mutlaka şiddete başvurulması gerekmediğine yürekten inanıyoruz. Tam tersine,bu tür sorunların yapıcı diyalog ve karşılıklı güven ortamında çözülmesi son derece doğaldır. Ne var ki, eğer bir taraf diğerini gözardı etmekte ve onunla diyaloga girmemekte ısrar ederse, güç kullanmaktan başka yapılacak ne kalır? 

Yönetimin artık dönülmez bir noktaya geldiğine inanıyoruz. Topyekûn bir yenilenmeyi mümkün görmüyoruz. Bu nedenle, hilekarlıkla ve sözünde durmamakla tanınanlara ateşkes yapılmayacağını, silahların bırakılmayacağını ve onlar ile görüşmeye oturulmayacağını ilan ediyoruz. Her türlü tehlikeye ve engele rağmen, bu baskıcı yönetim devrilip gidene kadar yolumuza devam edeceğiz."56 

Bildiri, daha sonraki bölümlerinde(s.18, par.,11), bütün dini ve etnik azınlıkların haklarını garanti altına alacağını ama Silahlı Kuvvetlerin mezhepçi yapısından kurtarılması gerektiğini (s. 43-44) de belirtmeyi ihmal etmiyordu.57 Yine bildiride, kapalı olarakda olsa, kilit görevlerde bulunan Aleviler’in ve diğer azınlıkların yerlerini Sünniler’e terk edecekleri ima ediliyordu. Alevilerin böyle bir çağrıya olumlu bakmaları saflık olurdu. Bu yüzden, Nikolas van Dam’ın58 da belirttiği gibi, "yönetime muhalif olan Aleviler de dahil, Ba’sçı olsun ya da olmasın bütün Aleviler ve diğer dini azınlık mensuplarının bu öneriyi reddetmesi kaçınılmazdı. Müslüman Kardeşler’in Aleviler’i ayrım gözetmeksizin 
öldürmeye devam etmesi göz önüne alınırsa, önerilen "yapıcı" diyalogun samimiyetten yoksun olduğu sonucuna varılabilir."59 

56 Bkz; Bayan al - Thawra al-Islamiya fi Suriyah ve MinhacuhaI, s.11-12. Zikreden: Nikolas van Dam, a.g.e., s. 107, çev., s. 176-177. 
57 Bu konudaki degerlendirmeler için, bkz; ; Ömer Faruk Abdullah, a.g.e., s. 171-173 ; Nikolas van Dam, a.g.e., s. 107-108, çev., s. 177. 
58 A.g.e., s. 108, çev., s. 177-178. 
59 16 Aralık 1980’de Müslüman Kardeşlerden olan Mücahitler, Devlet Başkanı Hafız Esat’ın doktoru oldugunu sandıkları Dr. Yusuf Sa’igh’e Şam’daki kliniginde suikast düzenlenmiştir. Bakınız, Talas, Mir’at Hayati, 19481958, s. 627. 


Şu halde çarpışma kaçınılmazdı; nitekim öyle de oldu. Mücahitler, ülkenin çeşitli yerlerinde şiddet eylemlerinde ve silahlı ve bombalı saldırılarda bulundular. Ancak asıl karşılaşma, Hama’da gerçekleşecekti. Gerçekten de yakın tarihte eşine rastlamayan bir katliam, 2-28 Şubat tarihleri arasında Hama’da gerçekleşmiştir. Hükümet birlikleri tarafından Hama’da kuşatıldıklarının farkına varan Mücahitler, karşı atağa geçerek şehri ellerine geçirmişler ve orada ellerine geçirdikleri bir çok yöneticiyi öldürmüşlerdi. Mücahitlerden kesin olarak kurtulmaya kararlı olan Hafız Esat, korkunç cinayetler işlenmesi pahasına, şehri ağır bir bombardımana tutarak yerle bir etmiştir. Çeşitli kaynakların verdikleri bilgilere göre, bu katliam esnasında 5 ila 25 bin arasında değişen insan öldürülmüştür. Hama katliamından sonra, Mücahitler, bir daha kayda değer eylem gerçekleştirememişlerdi. Böylece Hafız Esat önünde duran en önemli engeli ortadan kaldırmış bulunuyordu. 

V. Hafız Esat sonrası Suriye üzerine projeksiyonlar 

A. Genel olarak: 

Suriye ve Hafız Esat ile ilgili araştırma yapan hemen bütün araştırmacıların ele almaktan kendilerini alıkoyamadıkları konulardan biri de kuşkusuz, Hafız Esat sonrası Suriye’dir. Aslında bu konu, sadece bir akademik özenti ve merak sonucu gündeme gelen bir konu değildir; çünkü, Suriye’nin ve dolayısıyla Ortadoğu’nun geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir. Hafız Esat’ın yönetimi ile ilgili olarak olumlu ya da olumsuz ne söylenirse söylensin, şurası yadsınmaz bir gerçektir ki, o, Suriye’de ve hatta bölgede uzun bir müddet istikrar unsuru olmuştur. Bazıları, onun istikrarı sağlamasındaki başarısını doğrudan onun kişiliğine bağlarlarken, bazıları da bunda dış güçlerin gizli parmağını görmek istemişlerdir. 

Öyle görünüyor ki, Aleviler, ele geçirdikleri iktidardan uzaklaşmayı istememektedirler. Bunda, iktidarın nimetlerinden yararlanmanın sağladığı refah düzeyi de en önemli etkenlerden biridir. Önceleri, ülkenin en fakir ve eğitim bakımından en geri kalmış kesimini oluşturan Alevilerin, özellikle iktidara gelmelerinden sonra, konumlarının değiştiğine tanık oluyoruz: Artık Aleviler, hemen her alanda ülkenin seçkinleri arasında yerlerini almışlardır. Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, onlar, çoğunluğun kendilerini azınlık hem de sapık 
bir azınlık olarak görmelerinden rahatsız olmaktadırlar. Bu yüzden, geçmişte olduğunun aksine, özellikle son zamanlarda kendilerinin de Müslüman olduklarını göstermeye ayrı bir önem verdiklerini görüyoruz. 

Bunda Müslüman Kardeşler’in, kendilerini, dinsiz, kafir olarak tanıtmaya çalışmaları rol oynamıştır. Önceleri, kendileri aleyhinde söylenenlere ve yazılanlara pek aldırış etmeyen Alevilerin, son zamanlarda beklenmedik bir biçimde kendilerini savunmaya geçmeleri, içinde bulundukları refah düzeyine alışmaları ve onu terk etmek istememeleri ile açıklanabilir. Önceleri, toplumun çoğunluğundan uzak olarak yaşamaya alıştıkları için, kendileri hakkında söylenenler onları pek ilgilendirmiyordu. Şimdi, onlar, toplumdan soyutlanmış olan bir cemaat değil, Ülkeyi yöneten bir cemaattir. Bağımsızlık döneminde Sünni hükümete bağlanmamak için savaşmayı göze alan bir cemaat, 
şimdi, asırlarca, kendini yönetmiş ve hatta zaman zaman inançlarından dolayı kendine baskı uygulamış olan Sünnileri yönetmekte ve eskiden olduğu gibi ondan ayrılmayı düşünmemektedir. Bu bakımdan Aleviler, Sünniler arasında, kendilerine meşru bir zemin aramaktadırlar. Aslında bu yaklaşım, bize göre, olumlu bir yaklaşımdır ve dolayısıyla desteklenmesi gereken bir yaklaşımdır. Bazıları, bizim bu tavrımıza, söz konusu olan, "takiyye"dir, diyerek karşı çıkabilirler. Unutmamak gerekir ki, takiyyeler de bazen insanların gerçekleri görmesini sağlayabilir. Özellikle, alanımız bakımından son derece önemli olan bu gelişmelerden kısaca söz etmek yararlı olacaktır. Burada, Alevilerin inançları ile 
ilgili olarak yayınlanan iki araştırma üzerinde duracağız: 

• El-Alaviyyûn beyne’l-Ustura ve’l- Hakika [Efsane ve Gerçek Arasında Aleviler] 1980 yılında Lazkiye’li bir Alevi avukat olan Haşim Osman tarafından Beyrut’ta yayınlanan bu kitapta, Sünnileri Alevler hakkındaki olumsuz görüşlerine yanıt veriliyordu.60 Her ne kadar yazar, eserinde, Alevi karşıtı eserlere doğrudan atıfta bulunmuyorsa da, onlar tarafından ileri sürülen iddialara yanıt vermekte ve onları çürütmeye çalışmaktadır. Nikolas van Dam, bu eserin, radikal Sünni muhalefetin iftiralarına karşı "gayrı resmi karşılık" olarak nitelendiğini ifade etmektedir.61 

• Akidetuna ve Vaki’una; Nahnu el-Muslimun el-Ca’feriyyûn [İnancımız ve Gerçeğimiz; Biz, Ca’feri-Alevi Müslümanlarız] Bu eser, ilkinin aksine, Şeyh Abdurrahman el- Hayyir adlı bir Alevi otorite tarafından yazılmıştır ve Alevilerin dini ve statüsü konusunda resmi bir çalışma olarak kabul edilmiştir.62 Yazar, bu araştırmasında, Alevilerin Müslüman olmadıkları yolundaki iddialara şu yanıtı veriyordu: 

60 Genel olarak Sünnilerin Alevi karşıtı dini propagandası ve bu kitap hakkında bkz; Nikolas van Dam, a.g.e., s. 108- 109, çev., s. 178-180. 
61 Nikolas van Dam, a.g.e., s. 109, çev., s. 180. 
62 A.g.e., s. 109-110, çev., s. 180-181. 


"Yaklaşık yarım yüzyıllık bir dönem boyunca, hem Müslüman hem de Müslüman olmayanlar ile görüşmelerimde beni en çok şaşırtan ve hala şaşırtmaya da devam eden sahip oldukları yanlış düşüncelerdi. Bu düşünceleri, mezhepler arası kavgaların ve fanatizmin hakim olduğu dönemlerde yazılmış, düşmanların ve muhaliflerin sözlerine yer veren iftira yüklü kitaplardan edinmişlerdi. Kitapların içerdiği haksız suçlamalar, hiçbir sorgulama yapılmadan, sanki Kainatın Yaratıcısı Yüce Allah’ın sözleriymiş gibi kuşaktan kuşa aktarılmıştır. Bu yanlışlar, 
yazarların ve fırsatçıların hayal gücüyle daha da abartılmış, süslenmiş ve gülünç bir hal almıştır. Okuma yazması olmayan eğitimsiz Alevilerin sözleri ve eylemleri, bu günah dolu kitaplarda geçen iddialara kanıt olarak sunulmuştur. Dini inançlar yerine partizan ilkeleri koyan, saygın din bilginlerinin öğretileri yerine cehalet geleneği yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan yanlış bilgileri edinmiş genç kuşaktan deneyimsiz okul çocukları ve yeni yetmelerle yapılan konuşmalar da bunda rol oynamıştır. 

Bu uzun süre boyunca, edinilen yanlış bir kanı sürekli karşıma çıktı; hala da çıkıyor. Buna göre, Aleviler Müslüman değildir; onlar İslâm’ı tanımazlar ve kendilerini Şeriat hukukuna tabi görmezler...vb. Bu günah yüklü beyanlar dış düşman (sömürgecilik) ile el ele verip halkı bölen, sömüren ve birbirine kırdıran iç düşmanlar tarafından üretilmiştir. 

Ülkemizin zengin kaynaklarına el koymaya çalışan dış düşman, iç düşmanlara güvenip onunla işbirliği ederek, milletimiz, dilimiz, tarihimiz ve dinimizin getirdiği birliği bozmaya çalışmaktadır. 

Bir çok kere, bu haksız suçlamaları çürütmek için tartışmalara girmek ve Alevilerin Ca’feri mezhebine mensup Müslümanlar olduklarını ve kendilerine İslami bilgileri ve dini bilgileri uygulama yöntemlerini, Caferi mezhebinin gerçek kitaplarına- ki, bu kitaplar da asıl olarak On İki İmam Müslümanları’na dayanmaktadır- dayanarak öğreten değerli alimleri olduğunu delilleri ile ispatlamak zorunda kalıyordum ve hala da kalıyorum. 

Bu yüzden, bu kısa çalışmamı yayınlamayı, inanan ve Müslüman olan kardeşlerime, Arap kardeşlerime ve dahası insanlıktan dolayı kardeşlerime karşı, dini, milli ve sosyal bir görevim olarak görüyorum ve samimi olanların,bu çalışmamı geçtiğimiz yıllarda, Siyonistler, sömürgeciler, sapıklar ve sömürücüler tarafından bize karşı amaçlı olarak yaydırılan söylentilere kesin bir yanıt olarak göreceklerini umuyorum."63 

63 A.g.e., s. 110, çev., s. 181-182. 

Açıkça görüleceği üzere, Aleviler, Müslümanlıkları konusunda en ufak bir kuşkunun bile gündeme getirilmemesini arzu etmektedirler. Böyle bir yaklaşım, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, toplum içinde azınlık olarak, farklı olarak görülmeme arzusundan kaynaklanmaktadır. 
Hafız Esat, yönetimini kurarken, güven sorunu nedeniyle, bazen bir kısım Alevilere bile cephe almak zorunda kalmıştı; öyle ki, etrafını çok defa, kendi kabilesinden olan Aleviler ile çevirmişti. Onun bu yaklaşımını içinde bulunduğu koşullar ile açıklamak mümkündür. Ama Suriye toplumunun sadece Alevilerden oluşmadığı da bir vakıadır. Hafız Esat’ın yakın çalışma arkadaşları da onun gibi yaşlanmış durumdadırlar ve onlar da, bugün ya da yarın bu görevlerini gençlere terk etmek durumunda olacaklardır. Aleviler arasında da yeni-eski kuşak sorunu son derece önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Genç kuşak, eski kuşak gibi, sürekli olarak Sünni tehlikesi altında yaşamak isteyecekler 
midir? Yoksa, Sünniler ile birlikte el ele vererek Suriye’nin kalkınmasına çalışmayı mı isteyeceklerdir? Sonuçta bir kuşak çatışması yaşanacağı kaçınılmaz görünmektedir. Hafız Esat sonrası Suriye’sinde bu unsurun belirleyici bir unsur olarak karşımız çıkması beklenebilir. Şimdi de Suriye’nin geleceği ile ilgili önemli gördüğümüz bazı projeksiyonlardan kısaca söz edelim. 

B. Suriye’nin geleceği ile ilgili projeksiyonlar: Devlet Başkanı Hafız Esat, 13 Kasım1992 yılında "Time" dergisiyle yaptığı bir röportajda, halefinin kim olacağı sorusunu çok resmi bir şekilde yanıtlamıştı: 

"Benim halefim yoktur. Halefimin kim olacağı devlet kurumları, Anayasa ve Parti Örgütü tarafından belirlenecektir. Öyle sanıyorum ki, bu kurumlar köklü kurumlardır; çünkü 20, 22 yıllık deneyimleri vardır ve dolayısıyla bu sorununla başa çıkabilirler."64 

Aslında, Esat’ın 1994 yılında bir trafik kazasında ölen oğlunu yerine halef olarak seçeceği önemli yerlerde çok sık terennüm ediliyordu. 

Ancak oğlu Basil’in ölümüyle bu konu kapanmıştır. Esat’ın ikinci oğlu Beşir için de benzer şeyler söylenmektedir. Bir senaryoya göre, Alevi generaller, Devlet Başkanı’nın mirasını korumak ve Alevi saflarında baş gösterebilecek muhalefeti önlemek için, Beşir’i geçici bir süre birleştirici bir lider olarak kabul edebilirler. Öyle görünüyor ki, Esat sonrası Suriye’nin lideri kim olacağı sorununu hala gizemini korumaya devam etmektedir. Bu durum, ortaya bir çok senaryonun atılmasına neden olmuştur. Bu senaryolar içinde en kapsamlı ve çarpıcı olanlardan biri de, dini ve etnik azınlıklar konusundaki araştırmalarıyla temayüz etmiş olan Nikolas van Dam’ın sunmuş olduğu senaryodur. Nicolas, Suriye ile 
ilgili çeşitli senaryoları ve bu senaryolara yöneltilen eleştiriler inceledikten sonra, kendi senaryosunu şöyle sunmaktadır: 

A.g.e., s. 132, çev., s. 215. 


"Bu çalışmada sunulan bulgular göz önüne alındığında, geçmişte Sünni çoğunluğun ayrımcılığına maruz kalmış ve kendileri de çeşitli durumlarda Sünni halkın bir kesimini baskı altına almış olan Alevi azınlık mensuplarının hakim durumda olduğu bu günkü dar tabanlı totaliter rejimin, Sünni çoğunluğu da içine alan geniş tabanlı demokrasiye barışçı bir biçimde dönüşmesi çok zor görünmekte dir. Suriye’de, Alevi egemenliğindeki diktatörlükten demokrasiye dönüşüm, varolan baskıcı kurumların ortandan kaldırılması ve rejimin sunduğu imtiyazlardan vazgeçilmesini gerektirir. Sünni çoğunluk genel olarak Aleviler hakkındaki olumsuz önyargılarını korumaktadır. 

Sünnilerin Aleviler duyduğu kinin, Alevi egemenliğindeki diktatörlük yüzünden daha da arttığı bile söylenebilir. Bu şartlar altında, halen imtiyazlı konumda olan Alevi yöneticilerin, Sünnilerin egemen durumda olacağı demokratik (ya da daha diktatörsel ya da daha az baskıcı) bir rejimde kendilerine anlayışla yaklaşılacağı na güvenmelerini beklemek mantıklı olmaz. Benzer senaryolar, Alevilerin hakim durumda olduğu Ba’s rejiminin, direniş göstermeden, daha demokratik bir rejim adına bu günkü konumundan vazgeçmesini daha da imkansızlaştırmaktadır. 

Suriye’nin uzun süreli demokrasi deneyimine sahip olmaması yüzünden, demokratik bir rejim, Sünnilerin ya da başka bir grubun (bölgesel yada azınlık) diktatörlüğüne dönüşebilir ve yeni rejimin başına geçenler, daha önce kendilerini yöneten, baskı altında tutan Alevi liderlerden intikam almak isteyebilirler. 

Mezhepler arası önyargılar ve ayırımcılık, modern Suriye tarihinin kritik dönemlerinde Alevi olanlar ile olmayanlar arasında mezhep kutuplaşmasına, 
baskıya ve kanlı çatışmalara yol açmıştır. Gerçekte Suriye’nin hiç bir zaman tam anlamıyla Alevi Cemaati tarafından yönetildiği söylenemez. Üstelik çok sayıda Alevi, en az Alevi olmayanlar kadar, hatta bazen onlardan bile fazla, Alevi hakimiyetindeki Ba’s diktatörlüğünün baskısına maruz kalmıştır. Buna rağmen, daha önce de belirtildiği gibi, rejime muhalif olanlarda dahil olmak üzere çok sayıda Alevi, haklı nedenler ile olsun ya da olmasın, Sünni çoğunluk tarafında tehdit edildikleri intibaında oldukları için, kendilerini korumak için tek 
vücut olabilir."65 

Nikolas van Dam, a.g.e., s. 134-135, çev., s. 219. 


Bu senaryonun en çarpıcı yönü, bazı Alevilerin, Ba’s rejiminin diktatörlüğünden memnun olmasalar bile, Sünni tehdidi altında bulundukları için, istemeseler de kendilerinden olan iktidarı sonuna kadar desteklemeleridir. Bu senaryonun olumsuz yanı, ülkenin demokratikleşme yolunu kesin olarak tıkamasıdır; çünkü demokratikleşme olursa, çoğunluğu ellerinde bulunduran Sünniler derhal iktidarı ele geçirirler ve geçmişte olduğu gibi yine kendilerine baskı uygularlar. O halde, ne pahasına olursa olsun, Aleviler, kendilerini güvende hissetmek için iktidarda 
kalmak zorundadırlar. Çünkü Aleviler, David Roberts’in de açıkça ifade ettiği gibi, şimdiye kadar o kadar çok düşman edinmişler, o kadar çok kan davası güdecek insan yaratmışlardır ki, korkunç bir hesaplaşmadan korktukları için, iktidarın kendi ellerinden çıkmasına razı olacakları son derece kuşkuludur."66 Bazıları, bu senaryoya, Aleviler dışındaki, diğer dini ve etnik azınlıkları da dahil etmektedir ler. Çünkü, onlar da, Alevi egemenliğini, kökten dinci Sünni iktidarına tercih edeceklerdir. Şu halde, ülke, asla demokratikleşmeden, sürekli olarak, Aleviler tarafından yönetilmeye devam edecektir. Bu senaryonun gerçekleşmesi, Alevilerin, her ne pahasına olursa olsun, birlikteliklerini bozmamalarına bağlıdır. 

Bununla birlikte, Alevi birlikteliği, kişisel ihtiraslardan ya da başka nedenlerden dolayı bozulacak olursa, o zaman ne gibi bir durum ortaya çıkabilir? Başka bir senaryo da bu soruya söyle bir yanıt getirmektedir. 

Alevi subaylar, Alevi rakipleri karşındaki konumlarını güçlendirmek için, kendi cemaatleri dışında askeri ve siyasi destek arayabilirler. Sünni ya da diğer cemaatlerden olan askerler ve siyasiler, Alevi birlikteliğini bozmak için, onlar ile işbirliği yapabilirler. Bu ise, Alevi birlikteliğinin çözülmesi ve dağılması anlamına gelir. Böyle bir durumda, Alevi egemenliği, kanlı bir biçimde kolayca sona erdirilebilir.67 

Ülkenin geleceği ile ilgili sorunu, demokratik yoldan çözümlemeyi amaçlayan senaryo da eksik değildir. Böyle bir senaryoya göre, Alevi askerler ile Sünni burjuva kesimi arasında varolan ittifak daha da gelişip güçlenebilir. Bu durum da, zamanla, ülkede, çoğulculuğun ve demokrasinin yerleşmesine yol açabilir.68 Ancak, böyle bir senaryonun önündeki en büyük engel olarak, yolsuzluklar ve halkın büyük kısmının yaşadığı ekonomik zorluklar gösterilmektedir. Özellikle, Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra, Hafız Esat’ ın Amerika’nın başını çektiği 
yeni dünya düzenine katıldığını görüyoruz. Bunun en açık delili, 

66 David Roberts, a.g.e., s. 145. 
67 Bu konuda, bkz; Nikolas van Dam, a.g.e., s.132-134, çev., s. 216-217. 
68 Raymond Hinnebusch, State and Civil Society in Syria, The Middle East Journal, C., 47, No: 2, 1993, s. 256257; Raymond Hinnebusch, 
State, Civil Society and Political Change in Syria, A.R. Norton: Civil Society in The Middle East, C.,1, Leyden, 1995, s. 214-242. 


Kuveyt’i istilasından dolayı Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e karşı oluşturulan uluslararası güce Suriye’nin de katılmasıdır. Diğer taraftan, 
yine Suriye’nin Madrid Barış sürecine katılması ve sonuç olarak, İsrail ile barış anlaşması yapacak bir konuma gelmesi de aynı gerekçe ile izah edilebilir.69 Öyle görünüyor ki, Suriye, böyle bir siyaseti izlemekle, Ortadoğu’da siyasi gücünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Suriye’nin, dış siyasetinde meydana gelen bu değişiklik zorunlu olarak dış dünyaya açılmasını sağlamıştır. Son zamanlarda, az da olsa ekonomide görülen liberalleşme temayülleri, bu bağlamda algılanabilir. Bazıları ekonomide görülen liberalleşmemin demokratikleşmeye de yol açabileceğini ileri sürerlerken, bazıları da Suriye’nin özel konumundan dolayı, ekonomi alanındaki liberalleşmenin demokratikleşmeye yol açamayacağını ileri 
sürmüşlerdir.70 

Bize göre, Suriye, sorunlarını ancak demokratikleşme ile aşabilir. Ülkeyi, ancak demokratikleşme, daha ileri bir noktaya götürebilir. Demokratik çözüm yolu, Suriye’de azınlık olsun ya da olmasın, herkes için en ideal çözüm yoludur. İnsanlar ancak demokratik bir ülkede geleceklerine güvenle bakabilirler. Baskıcı ve totaliter rejimlerde hiç kimsenin yarına güvenle bakma lüksü olamaz. Demokratikleşme dışındaki bütün çözüm yolları, kan ve göz yaşından başka bir şey değildir. Bu bağlamda, Sa’d al-Din Ibrahim’in "al-Milal wa al-Nihal wa al-A’raq: Humum al-Aqalliyat fi al-Watan al-Arabi, = Arap Dünyasında Mezhep, Etnik Kimlik ve Azınlık Grupları, Kahire, 2. bas., 1994." 

Başlıklı araştırması özel bir önem arz etmektedir. Yazar, araştırmasında, Ortadoğu’da yaşayan azınlıkların durumlarını incelemekte ve durumları 
ile ilgili çözümler önermektedir. Ona göre, belirgin bir etnik çeşitlilik sergileyen ülkeler başta olmak üzere, günümüzde bütün Arap ülkelerinin karşı karşıya bulundukları çıkmazdan kurtulmalarının yegane yolu, sivil toplum, demokrasi ve fedaralizm’den geçmektedir. İbrahim, Sudan ve Irak’ta büyük etnik gruplar bulunduğu için, buraları için çözüm yolu olarak federalizmi önerirken, Suriye için, sivil toplum ve demokrasiyi önermektedir. Küreselleşen dünyamızda, sorunların, demokratikleşme dışında çözümlenebileceğini düşünmek çağımızın 
gerçeklerini görmezlikten başka bir şey değildir. 

69 Bu konuda bkz; Neil Quilliam, a.g.e., s. 155-240. 
70 Bu konuda bkz; Nikolas van Dam, a.g.e., s. 134, çev., s. 218. 

Sonuç ;

Araştırmamızın sonunda ulaştığımız sonuçları burada sırasıyla zikretmek istiyoruz: 


1. Bu günkü Suriye, halkı ve sınırları ile doğal bir ülke değildir; Çünkü, Birinci Dünya Savaşı’nda, emperyalist güçlerin çıkarlarını sağlamak için yaratılmış olan yapay bir devlettir. 
2. Ülkeyi Manda adıyla işgal eden Fransızlar, bölgede çıkarlarını sürdürebilmek için "böl ve yönet" siyasetini uygulamışlardır. Bu amaçla azınlıklardan yararlanmışlardır. 
3. İkinci Dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan Suriye’de, ülke siyasetini belirleyen güç her zaman ordu olmuştur. Ordunun yönetimde en etkin güç olması, darbelerin sıklaşmasın sonucunu doğurmuştur. 1946’dan 1963’e kadar on kadar başarılı ve bir o kadar da başarısız darbe yapılmıştır. 1963 yılına kadar ki darbeler, Sünniler tarafından gerçekleştirilirken, bu tarihten itibaren ki 
darbeler, azınlıklar tarafından gerçekleştirilmiştir. 
4. Sünniler, çok sık aralıklar ile gerçekleştirdikleri darbeler ile birbirlerini tasfiye ederlerken yerlerini dini ve etnik azınlıklara terk etmek zorunda kalmışlar ve böylece 1963 darbesinden itibaren azınlıkların orduda üstünlüğü sağlamalarına zemin hazırlamışlardır. 
5. 1970 yılında, Hafız Esat’ın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, Aleviler, ülke yönetimini tamamen ellerine geçirmişlerdir. Alevi iktidarını yıkmaya yönelik Sünni direnişler Hafız Esat’ın kuvvetleri tarafında etkisiz hale getirilmişlerdir. 
6. Hafız Esat’ın yönetime egemen olması ile ülke tarihinde ilk defa bu kadar uzun süren istikrar dönemi yaşanmıştır. 
7. Hafız Esat, Ba’s Partisinin Pan-Arabizm ideolojisi yerine “Büyük Suriye” idealini gerçekleştirmeyi amaçlayan Pan-Siriyanizm ideolojisine ağırlık vermiştir. Ancak Esat bunu Pan-Arabizm retoriği içinde ustaca yapmaktadır. 
8. Suriye, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Amerika’ nın başını çektiğin yeni dünya düzenine girmeyi başarmıştır. 

Böylece, bölgede etkin bir güç olmayı amaçlamaktadır. Ancak Hafız Esat’ ın yaşlanması, zorunlu olarak, kendisinde sonraki Suriye üzerinde çeşitli projeksiyonların yapılmasına neden olmaktadır. Temennimiz, Suriye’nin demokratik bir yapılanma içinde insanlık tarihinde kendine yaraşan yeri almasıdır. 



..