Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2018 Cuma

YAKIN TARİH PERSPEKTİFİNDE FİLİSTİN DEVLETİ NASIL KURULDU BÖLÜM 3


YAKIN TARİH PERSPEKTİFİNDE FİLİSTİN DEVLETİ NASIL KURULDU BÖLÜM 3


İNTİFADALAR.,


Arafat 1980'lerde Libya, Irak ve Suudi Arabistan'dan aldığı parasal destekle, oldukça yıpranmış vaziyette ki FKÖ'nü tekrar yapılandırdı. Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde İsrail işgaline karşı Filistin gençliğinin başkaldırısıyla Aralık 1987'de başlayan Birinci İntifada sırasında bu yeniden yapılandırma çok yararlı oldu. İntifada kelimesi Arapça'da "başından savma" anlamına gelir ama genel olarak bir başkaldırıyı, isyanı tanımlamak için kullanılır. Filistinliler aleyhine sonuçlar doğuran barış görüşmeleri ve Sabra-Şatilla Katliamı’nın ardından FKÖ’nün Lübnan’dan çıkarılması, Filistin halkının tepkisinin büyümesine neden oldu. İntifada olarak adlandırılan ayaklanmanın ilk adımı 7 Aralık 1987’de atıldı. Gazze bölgesinde bir Yahudi kamyoneti, Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun da yaralanmasına neden oldu. İntifada için ilk organizasyon Gazze İslam Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından yapıldı. 
Yaralıların bulunduğu Şifa Hastanesi’nin çevresinde toplanan öğrenciler Filistin İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) mensuplarıydı. İntifada hareketi Gazze Şeridi'nde başladı, ancak kısa sürede Batı Şeria’ya yayıldı. Protestolar, sivil itaatsizlik şekline büründü. Genel grevler düzenlendi, İsrail ürünleri boykot edildi, duvarlara işgal karşıtı yazılar yazıldı ve yollarda barikatlar kuruldu. 
Ancak, sapan, taş ve sopalarla karşılık veren Filistinlerin karşısında ağır silahlarla donanmış İsrail askerleri vardı. Filistinli siviller arasında yüksek can kayıpları meydana geldi. 1993'e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aştı. İntifada yıllardır ezilen, işkence edilen, zorla evlerinden kovulan, katliamlara uğrayan bir halkın kadın-erkek, yaşlı-genç hep birlikte İsrail’e karşı oluşan bir başkaldırı hareketinin adı oldu. Filistin’de intifada hareketiyle birlikte aynı zamanda Hamas fiilen harekete geçti. Hamas, intifadayla birlikte bütün dünyaya sesini duyurmayı başardı, intifadanın organizasyonunda öncülü yaptığı gibi, bu direnişin ikinci ayından itibaren de periyodik bir şekilde halk kitlelerine hitap eden ve halk direnişini yönlendiren belirli programlar ortaya koydu. Hamas, diğer yandan da İsrail karşısında sürdürülmesi gereken mücadelenin içeriği ile ilgili görüşlerini ve Filistin'in çeşitli ulusal meseleleriyle ilgili politikasını ve tutumunu ortaya koyan bildiriler yayınlamaya başladı. Direnişlerinin belli bir hız kazanmasından sonra da İzzettin Kassam Birlikleri adında askeri bir kanat oluşturarak fiili eylemlerini bu kanat vasıtasıyla gerçekleştirmeye başladı. İntifada sırasında Filistinlilerin kullandığı en yaygın taktik, daha sonra ayaklanmanın sembolü hâline dönüşen, İsrail Ordusu tanklarına taş atılmasıydı. Bazı Batı Şeria şehirlerinde yerel liderler, vergi boykotu ve diğer boykotlar gibi pasif protesto eylemlerine başladı. İsrail buna ev baskınlarıyla yüksek miktarda paraya el koyarak karşılık verdi. Intifada sona ererken yeni silahlı Filistinli örgütler, özellikle Hamas ve Filistin İslami Cihad Örgütü, intihar bombalama eylemleriyle İsrailli sivilleri hedef almaya başladılar ve Filistinliler arasında iç çekişme de giderek arttı. 

15 Kasım 1988'de Filistin Kurtuluş Örgütü bağımsız Filistin Devleti'ni ilan etti. Arafat 13-14 Aralık tarihindeki konuşmalarıyla, İsrail'e "barış ve güvenlik içinde varolma" hakkını veren BM Güvenlik Konseyi'nin 242 nolu kararını kabul etti ve "devlet terörizmi de dahil olmak üzere her türlü terörizmi" reddetti. Uzun yıllar boyunca ABD ile FKÖ arasında resmî görüşmelerin başlaması için şart koştukları bu koşulların Arafat tarafından kabul edilmesi ABD hükümeti tarafından kabul gördü. Arafat'ın bu sözleri Filistin Kurtuluş Örgütü'nün ana amaçlarından biri olan İsrail'in yok edilmesinden vazgeçildiğini gösteriyordu. Yeni görüş 1949 ateşkes sınırları içinde bir İsrail Devleti ile Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Arap devleti olarak iki ayrı oluşumun kurulmasıydı. 2 Nisan 1989'da Arafat Filistin Ulusal Konseyi'nin Merkez Konseyi tarafından ilan edilen Filistin Devleti'nin başkanı seçildi. 

1993 yılına kadar devam eden intifada hareketi Oslo İlkeler Anlaşması ile son bulmuştur. Anlaşma beş yıllık bir dönemde Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin bazı bölümlerinde Filistinlilerin kendini yönetmesi ve bu bölgelerde İsrail yerleşiminin durdurulup, varolanların taşınması yönündeydi. 

Anlaşmaya göre yerel halktan ya da yurtdışında yaşayan Filistinlilerden oluşacak bir Filistin polis gücü Filistin yönetimi olan yerlerde devriye görevini sağlayacaktı. Eğitim, kültür, sosyal refah, doğrudan vergilendirme ve turizm gibi çeşitli alanlarda yetki ve idare Filistin geçici yönetimine verilecekti. Her iki taraf da altyapı, sanayi, ticaret ve iletişim gibi özel ekonik sektörlerde kooperasyon ve koordinasyonu sağlayacak bir komitenin kurulmasında anlaştılar. Bu anlaşmanın yapılması ile İsrail, FKÖ'yü resmen tanımıştır. Filistinlilerin tepkisi karışık oldu. Retçi Cephe anlaşmalara karşı ortak olarak muhalif oldukları islamcıların yanında yer aldı. 

Ayrıca Lübnan, Suriye ve Ürdün'de bulunan Filistinli mülteciler, birçok Filistinli entelektüel ve yerel Filistinli liderler tarafından da bu anlaşmalar reddedildi. Ancak sözü geçen bölgelerde yaşayanların çoğunluğu anlaşmayı ve Arafat'ın barış ve ekonomik refah sözlerini kabul etti. 
1996'ın ortasında Benjamin Netenyahu %1'lik bir farkla İsrail'in başbakanı olarak seçildi. Süregelen anlaşmazlıklarla Filistin-İsrail ilişkileri daha da düşmanca bir tavır aldı. İsrail-FKÖ anlaşmasına rağmen Netanyahu Filistin Devleti fikrine karşı çıktı. 1998'de ABD Başkanı Bill Clinton iki lideri buluşmaya ikna etti. Bu buluşmanın sonucunda ortay çıkan Wye River Memorandumu barış sürecini tamamlamak için İsrail hükümeti ve Filistin Ulusal Yönetimi'nin atması gereken adımları detaylandırıyor du. 
Arafat görüşmelere Netanyahu'nun halefi Ehud Barak ile Temmuz 2000'de Camp David zirvesinde devam etti. Hem kendi politik görüşü hem de Başkan Clinton tarafından uzlaşma için ısrar edilmesi nedeniyle Barak Arafat'a Batı Şeria'nın %73'ünde ve Gazze Şeridi'nin tamamında bir Filistin Devleti önerdi. On ile yirmi beş yıllık bir süre içinde Filistin'in iktidar alanı %90'a genişleyecekti. Ayrıca anlaşmada az sayıda mültecinin dönmesine izin veriliyor ve dönemeyenlere de tazmin sözü veriliyordu. Arafat Barak'ın önerisini reddetti ve hemen bir karşı öneri yapmadı. 
Görüşmeler Ocak 2001'de yapılan Taba zirvesinde devam etti. Bu sefer Ehud Barak İsrail'de seçim kampanyasını sürdürmek için görüşmelerden çekildi. Ekim ve Aralık 2001'de Filistinli militan grupların yaptığı intihar bombalama eylemleri artarken İsrail karşı saldırıları da yoğunlaştı, sonucunda da İkinci İntifada başladı. 
İkinci İntifada, 28 Eylül 2000 tarihinde Filistin'de başlayan halk direnişine verilen isimdir. El Aksa intifadası olarakta bilinir. Ariel Şaron, bu tarihte, yaklaşık 1,000 askerle birlikte Haremmüşşehir adıyla anılan bölgede Mescid-i Aksa'yı ziyareti üzerine pek çok çevre tarafından 'provokasyon' olarak nitelendirilirken Filistinlilerin protesto gösterileri arttı. 

 FİLİSTİN'İN DIŞ MESELELERİ İSRAİL İLE İLİŞKİLER 

Makalemin başında sırasıyla anlattığım; Filistin'in Yakın Tarihi, Arap-İsrail Savaşları, Filistin'in iç meseleleri konularından anlaşılacağı üzere, Filistin-İsrail ilişkileri karmaşık bir süreçtir. İsrail Devleti'nin kurulduğu 1948 yılından itibaren bölgede bulunan Filistinli Araplarla kimlik ve varoluş mücadelesine girilmiştir. 
Bu dönemde 1948'de BM'nin aldığı kararlar doğrultusunda uluslararası toplumun desteğini arkasına alan İsrail öncelikli olarak bir yerleşim stratejisi belirlemiştir. Bu strateji Arapların yaşadığı topraklarda onlara adeta bir hapis hayatı yaşattırıp bir kısmını da göçe zorlayıp mülteci konumuna düşürmüştür. Aslında bu durum İsrail ve Filistinlilerin kendi hakları olarak gördükleri topraklarda yaşama arzusundan kaynaklanmaktadır. İsrail'in bölgede varlığı sadece Filistin açısından değil aynı zamanda diğer Arap devletleri arasında da hoş karşılanmamıştır. Yukarıda da anlatıldığı üzere günümüze kadar 4 büyük bölgesel savaş yaşanmıştır. Bu bölgesel savaşların karakteristiğine baktığımızda Filistin davasının müdafaası amaçlarken aynı zamanda bölgede Arapları birliştirici bir unsur olarak görmekteyiz. Burada önemli olan savaşların sebeplerinden çok sonuçları itibariyle İsrail'in tek bir ülke olarak askeri ve siyasi gücünü pekiştirdiği görülmektedir. İşte bu durum İsrail-Filistin ilişkilerinde Filistin'in meşru ve milli bir güç olarak doğmasını zorlaştırmıştır. 

Ortadoğu'da uzun yıllardır yaşanan bu mücadele sadece İsrail-Filistin ikili ilişkilerinde değil aynı zamanda bölgesel ve uluslararası arabuluculuğun etkin kılınmaya çalışıldığı bir meseledir. Uluslararası kamuoyunun barış ve istikrarın sağlanmasını, sadece güvenlik değil aynı zamanda ekonomik çıkarlarının devamı için pekiştirmek istemektedir. Filistin-İsrail arasındaki ekonomik sorunlara bakacak olursak; İsrail, sanayisini tamamlamış, ağır sanayi ve teknolojinin üretimi alanlarında sadece Ortadoğu'nun değil aynı zamanda dünyanın önemli bir ekonomik gücüdür. Filistin ise ekonomik olarak güçlü bir yapıya sahip değildir, sanayi olarak çok gelişmemiştir. Bunun sebebi ise, Filistin'i her alanda kısıtlayan İsrail ablukası ve bölgede bitmek bilmeyen güvensizlik halidir. 

ULUSLARARASI ALANDA TANINMA PROBLEMİ 

1964 yılında Filistin bağımsızlığı amaçlayan FKÖ'nün başlatmış olduğu mücadele 1988 yılında Cezayir'de Filistin Devleti'nin ilan edilmesiyle resmen sonuca ulaşmıştır. Şuan içlerinde Türkiye'nin de olduğu 100'den fazla ülkenin tanımış olduğu Filistin Devleti'nin devletleşme sürecinde ona yardım eden, Birleşmiş Milletler ve ABD'nin İsrail Devleti'nin Filistin topraklarını işgal etmesine seyirci kalmaktadır. Bu durum Filistin Devleti'nin statüsünü hukuki anlamda zora sokmaktadır. Ayrıca şuan hükümet görevini üstlenmiş olan Hamas, ABD'nin de kabul ettiği terör örgütlerinden biridir. Filistin, resmi bir devlet olmasına rağmen Birleşmiş Milletler de ''gözlemci'' statüsündedir. FKÖ lideri Mahmud Abbas'ın BM'de sık sık dile getirdiği üye devlet olma statüsüne getirilmesi gerektiğinden bahsettiğini görmekteyiz. Filistin'de her devlet gibi uluslararası hukukun getirmiş olduğu ilkeler ve siyasi eşitlik prensibi doğrultusunda tanınmak istemektedir. BM'nin 1947 yılında aldığı ''taksim'' kararı ile Kudüs'ün durumu uluslararası statüye bağlanmıştır. Bu karar hem Filistin'i hemde Kudüs'ü 2'ye bölmüştür. Bunun sonucunda da 1948 yılında Arap-İsrail Savaşı çıkmış ve yenilen Filistinliler mülteci konumuna düşürülerek kaçmak zorunda kalmıştır. 
Ayrıca İsrail 1980 yılında Kudüs'ü fiili başkenti ilan etmiştir ancak Türkiye'nin de içinde bulunduğu devletler bunu kabul etmeyip resmi temaslarını Tel Aviv'de yürütmekte ve Tel Aviv'i başkent kabul etmektedir. 

SONUÇ 

Sonuç kısmında size Filistin seçimlerinden ve seçim sonuçlarının Filistin'e etkilerinden bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz üzere 25 Ocak 2006 tarihinde Filistin’de yapılan seçimlerde, Filistin parlamentosunda çoğunluk seçimlere ilk kez katılan Hamas’ın oldu. 132 sandalyeli Filistin Meclisi’nde Hamas 76, El Fetih ise 43 sandalye kazandı. Seçim Komisyonu, Hamas'a zafer getiren seçimlere katılımın yüzde 77'yi bulduğunu açıkladı. Filistin'de seçimleri ezici bir çoğunlukla kazanan Hamas'a karşı, ilk yaptırım tehditleri ABD ve İsrail'den geldi. ABD Başkanı George Bush, Hamas'ın şiddeti reddetmemesi ve İsrail'in yıkılması hedefinden vazgeçmemesi durumunda Filistin yönetimine sağladığı mali desteği keseceklerini açıkladı. Bu gelişmeler sonucunda yıllardır 2 ayrı siyasi kampta faaliyet sürdüren El Fetih ve Hamas birleşmiş ve tek bir ağızdan birlik çağrısında bulunmuştur. 
İşte bu süreç Filistin davasındaki haklılığı ortaya koyması açısından önemli bir kilometre taşı olmuştur. Ancak İsrail bu gelişme karşısında şiddetini artırmıştır çünkü karşısında daha fazla ve bölünmemiş tek bir güç vardır ve bu durum diplomasinin etkin kılınmasını güçleştirmiştir. 
Sonuç olarak Filistin meselesi, çözümü zor ve çözülmediği her gün her 2 tarafa da maddi manevi kayıplar verdiren bir problemdir bu problemin çözülmesi öncelikle bölge için sonrada dünya için huzur vesilesi olacaktır. Arabuluculuk faaliyetleri halen sürmektedir ancak sosyolojik ve dinsel unsurlarıyla katı bir meseledir. 
Benim fikrime göre Filistin sorununun çözülmesi için, her 2 toplumun unsurlarını içinde bulunduran yeni bir kimlik yaratılması ve bu kimliğin bir şemsiye görevi görerek demokrasi ve insan hakları temelinde hoşgörülü bir ortak yönetim anlayışını barındıran ve bu konuda özel bir BM Komisyonunun denetimine verilmelidir. 

KAYNAKÇA 

YILMAZ Türel, 2004, Uluslararası Politikada Ortadoğu Birinci Dünya Savaşı'ndan 2000'e SOUSS İbrahim-ELPLEG Zvi, 1994, İsrail-Filistin Diyaloğu 
ATAÖV Türkkaya, 1982, Siyonizm ve Irkçılık 
ORAN Baskın, 2001, Türk Dış Politikası Cilt II: 1980-2001 
ORAN Baskın, 2001, Türk Dış Politikası Cilt I: 1919-1980 
SANDER Oral, 2009, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918'e 
SANDER Oral, 2009, Siyasi Tarih 1918-1994 
ERKMEN Serhat, 2009, Gazze'de Savaş; İsrail operasyonlarının nedenleri ve olası 
sonuçları, Ortadoğu Analizi, Cilt 1, Sayı 1, S.6-13 
ARAS Bülent, 2009, Gazze Dramı ve Sonrası, Ortadoğu Analizi, Cilt 1, Sayı 1, S.13-21 
ORHAN Oytun, 2009, İsrail'de Yeni Hükümet ve Dış Politika, Ortadoğu Analizi, Cilt I, Sayı 5, S.55-63 
YILMAZ Murat, 2011, Filistin'in Tarihi, 
www.home.arcor.de/filistin/filistinin/tarihi.html, 22.02.2012 
Wikipedia, 2012, Filistin, http://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin, 24.02.2012 
Wikipedia, 2012, Filistin Kurtuluş Örgütü, 
http://tr.wikipedia.org/wiki/FK%C3%96, 24.02.2012 
Wikipedia, 2012, Hamas, http://tr.wikipedia.org/wiki/Hamas, 26.02.2012 
Wikipedia, 2012, El Fetih, http://tr.wikipedia.org/wiki/El_fetih, 27.02.2012 
Wikipedia, 28.02.2012 2012, Yaser Arafat, http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaser_Arafat, 
Wikipedia, 01.03.2012 2012, İntifada, http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ntifada, 
Wikipedia, 2012, 2.İntifada, 
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kinci_%C4%B0ntifada, 02.03.2012 
Türkçebilgi, 2012, 2.İntifada, 
http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/filistin_tarihi_-_2._intifada, 02.03.2012 


***

31 Ağustos 2018 Cuma

İSRAİLİN ŞİFRELERİ

İSRAİLİN ŞİFRELERİ,




















Prof.Dr.Sait Yılmaz 
16 Ağustos 2018 

 1930’lardan beri, Siyonistler Filistin’deki Arap toplumu karşısında var olma tehdidi ile karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. 1948 yılında İsrail devleti kurulduğunda, Arapların savaşmak için ittifak kurması ile bu tehdidin arttığını değerlendirdiler. Ülke küçük olduğundan düşmanlarının üstesinden tamamen gelemezdi. Sürekli tehdit ve savaş ortamı, İsrail’i proaktif olmak yerine gelişen olaylara göre reaktif olmaya itti. İsrail stratejisini temelinde1; ülkenin varlığını korumak, mümkün olduğu kadar çok toprak parçası ele geçirmek, büyük bir süper güç ile ittifak yapmak ve Arap dünyası çevresinde devletler ve çeşitli gruplar ile ortaklıklar kurmak vardı. Bunlar taktik işlere yardım etti ama ortada İsrail politikasına rehberlik edecek açıkça ifade edilmiş bir stratejik eylem planı yoktu. Türkiye ile ilişkilerinin bozulması ise “çevre doktrini”ni tamamen çökertti. 

 İsrail’in Güvenliği.. 

 Ülkede başbakanlık Herzog, Livni ve Netanyahu arasında dönüyor. Ülke siyaseti Laik-Siyonist, dinci-milliyetçi, ultra-ortodoks ve Arap gibi kutuplaşmalar yaşıyor2. İsrail’de kurulan hükümetlerin koalisyon olması da uzun dönemli düşünmek yerine çeşitli partilerin farklı önceliklerini dikkate alan kısa dönemli politikalara odaklanılmasına neden oldu. İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi bu amaçla kuruldu ama yaşanan sürekli tehdit ortamı daha çok askeri çözümlere yönelik politikalarla uğraşmak zorunda kalıyor. Stratejik hedeflere ulaşmak için ABD’nin kullanılması, politikaların birlikte formüle edilmesi gerekli görülüyor. Yerel seviyede (Batı Şeria, Gazze, Kudüs vb.) problemlerin çözümü kadar, komşular, bölgesel ve küresel kapsamda işler için de ABD diplomatik desteği gereklidir. 

 İsrail, 1948’de kurulduğunda 650 bin Musevi’nin etrafında 27 milyon Arap yaşıyordu. 1948’den sonra başka ülkelerden 3 milyon Musevi göçmen geldi ve bugün ülke nüfusu milyona ulaştı. 1948’de 156 bin Arap yaşarken, bugün sayıları 1.6 milyona ulaştı. Sürekli şiddet ve roket-füze ateşi tehdidi, İsrail’i her an tetikte tutan ve kaynaklarını harcayan bir rutin olmaya devam ediyor. İsrail’e yönelik tehditler arasında yaklaşık 1000 km. ötedeki İran’dan beklenen nükleer/füze tehdidi, Lübnan sınırından Hizbullah, Gazze’deki Hamas ve Suriye sınırından muhtemel Cihatçı tehdidi sıralanabilir. İsrail böyle çalkantılı bir stratejik ortamda siyasi olarak izole edilmiş bir şekilde yaşayamaz. İsrail’in patronu Ortadoğu’daki İslamcıları yöneten ve bölgedeki güç dengesinin dizginlerini elinde tutan ABD’dir ve yalnızlaştıkça bu ülkeye daha bağımlı hale gelmektedir. 

 Sıradan bir İsrailliye göre İran liderleri ülkelerini yok etmek için her şeyi göze alabilecek insanlardır. Ahmedinejad’ın “İsrail, haritadan silinmelidir” sözleri bu düşünceye kanıt olarak kullanılmaktadır. İran’ın eski başkanlarından Haşimi Rafsancani 2001 yılında yaptığı Kudüs Güçleri konuşmasında şöyle demişti; “İslam dünyası İsrail’in sahip olduğu silahlarla layıkı ile donatıldığında, kolonicilik stratejisi mat olacak.. Bir atom bombası İsrail’in olduğu yerde bir şey bırakmayacak, ama aynı ülke Müslüman dünyasına da benzer şekilde zarar verebilir.” İsrail için mesaj açıktı; İran bombayı edinirse, Müslüman ülkeler ile İsrail’e karşı koalisyon oluşturacaktır.” Yani iki taraf arasında nükleer hesaplaşma olursa, Müslüman dünyasına İran buna liderlik edecektir. Nihayetinde İsrailli planlayıcılar, nükleer riski oldukça az bulsa da tolere edilemez görüyorlar. Ancak, İsrail’in İran’a yönelik önleyici saldırısı karşılıksız 
kalmayacak, savaş çıkarma riski olacaktır. 

 İsrail ve ABD.. 

 ABD’nin İran stratejisi ‘çevreleme’ iken, nükleer korkusu nedeni ile İsrail’in ‘önalma’dır. İsrail, İran’ın amacının ülkeyi yok etmek olduğunu, küçük olan topraklarında iki ya da üç bombanın buna yeterli olacağını düşünmektedir. Üstelik tek tehdidin İran değil, etrafındaki hemen hemen tüm ülkeler olduğunu değerlendirmektedir. Bu yüzden önce 1981’de Irak’ın nükleer program tesislerine saldırdı. Bölgedeki ülkelerin barışçı amaçla da olsa nükleer program geliştirmesi İsrail tarafından varlığına yönelik potansiyel bir tehdit olarak görülmekte ve müdahale etme hakkını tek taraflı kullanmakta yani haydutça davranmaktadır. İsrail’in bu histerisinin altında kutsal kitaplarından Haggadah’ta yer alan ve okullarda öğretilen şu ifade bulunmaktadır; “Her nesilde, bizi yok etmek için çalışacaklardır.” Ortaokul’da öğrencilere Holocaust öğretilir ve toplama kamplarına gezi düzenlenir. 

 Arap-İsrail çatışması, İsrail’in kurulmasından bugüne 70 yıldır devam ediyor. Prensip olarak dört muhtemel yol var; çözüm, yıpratma, etnik temizlik ve asimilasyon. İsrail, 1948’de 700 bin, 1967’de ise 300 bin Arap’ı işgal ettiği topraklardan çıkarmıştı. Bu bir etnik temizlikti. Çözüm konusunda ‘bölünme’ artık geçerli bir seçenek değildir. İsrail’in “bir ülke” vizyonu ise arkasında etnik asimilasyon beklentisi taşımaktadır3. Aşındırma, İsrail stratejisinin ana unsuru idi ama başarısız oldu. İsrail, barış yolu ile asimilasyona devam etmektedir4. Araplara göre, Ortadoğu’daki problemlerin temelinde, Filistinlerin kendi devletlerini kuramaması yatmaktadır. Obama döneminin Amerikalı ulusal güvenlik yetkileri ve askerler İsrail muadilleri ile aynı düşünmüyorlardı. İsrail, ABD’nin Arap düşüncesinden etkilenerek problem çözmeye çalıştığına kızmakta ve ayrı bir Filistin devleti kurulsa bile bölgenin sorunlarının aynı şekilde devam edeceğini iddia etmekteydi5. 

 İsrail’in temel ve kaçınılmaz jeopolitik gerçeği; güvenlik ihtiyaçlarının askeri kabiliyetlerinin dışında olması yani dış güçlere bağımlı olmasıdır. Bu bağımlılık sadece askeri yetenekler bakımından değil Arap dünyasına karşı dış politikasının yürütülmesinde daha geniş bir zemin ihtiyacı için de gereklidir6. İsrail için güvenlik devletin hayatta kalma meselesidir ve etrafındaki tehditlere karşı jeopolitik gerçekleri, karmaşık diplomatik ilişkiler ve askeri hazırlıkla birlikte harmanlamalıdır. Netice itibarı ile İsrail küçük ve zayıf bir devlettir ve onun 
gücü komşularının zayıflığından gelmektedir. Bu yüzden, sürekli ABD yardımına ve diplomatik desteğine ihtiyacı vardır. Trump gelene kadar İsrail, hem ABD’nin bölgesel stratejisi üzerindeki kontrolünü hem de Washinton’un siyasi sürecindeki kontrolünü kaybetmiş, Amerikan yardımları daha gönülsüz hale gelmişti7. 

 Sonuç.. 

 İsrail şimdilerde stratejik olarak emniyetli bir durumda; Suriye iç savaşla meşgul, Lübnan kırılgan, Ürdün ve Mısır ile ilişkiler iyi, kendi arasında bölünmüş Filistinliler ise etkisizdir. Bu durumun kısa zamanda değişmesi beklenmemektedir. İran senaryosu için gene ABD atına binmek istemektedir. İsrail, durumun her an değişebileceği ihtimalini değerlendirerek proaktif davranmaya çalışmaktadır. İsrail’e göre Obama yönetiminin bu sorunlara diplomatik çözüm bulmaya kalkması saflıktı. İsrail’e göre İran’ın yapmak istediği nükleer programını kapatmadan ekonomik yaptırımlardan kurtulmaktı. ABD ve Avrupa’nın askeri güce başvurmadan sorunları çözme mantığı ümitsiz isteklerdi. Trump yönetimi ile birlikte İsrail, kendi anladığı ve istediği oyuna geçti. 

DİPNOTLAR;

1 Brent Sasley, Israel's Real Problem: It Has No Strategy, Texas University, (July 18, 2014). 
2 Leon Hadar, Netanyahu vs. Israel's WASPs: The Battle for Zionism, Wikistrat, ( January 30, 2015). 
3 Ali Abunimah, One Country: A Bold Proposal to End the Israeli-Palestinian Impasse, Metropolitan Books, (New York, 2006), 57. 
4 Curtis F. Jones, Peace Through Assimilation, (August 4, 2006). 
5 Richard L. Russell, Why Israel Worries, (May 6, 2014). 
6 Reva Bhalla, The Israeli Periphery, Stratfor, (Dec 11, 2012). 
7 George Friedman, Israel's New Strategic Position, Geopolitical Weekly, (December 3, 2013). 

***

22 Ekim 2017 Pazar

ORTADOĞUDAKİ İSRAİL TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

ORTADOĞUDAKİ İSRAİL TÜRKİYE  İLİŞKİLERİ



GÖRÜŞ

Türkiye-İsrail normalleşmesinden stratejik ittifak çıkar mı?

Türkiye ile İsrail’i yakınlaştıran en temel faktör, İran’ın bölgesel hegemonyasına Washington tarafından onay verilmesi. İlişkilerdeki normalleşmeyi de stratejik bir ittifak yerine ideolojik ve jeostratejik rakipler arasında üçüncü taraflardan gelen tehditlere karşı geçici olarak ortaya çıkan bir işbirliği olarak kabul etmek daha makul olur. 

27 Haz 2016 Güncelleme 
Konular: 
ORTADOĞU, TÜRKİYE - İSRAİL İLİŞKİLERİ, İSRAİL - FİLİSTİN SORUNU, GAZZE

Hasan Kösebalaban




Uluslararası ilişkilerde dengeler çok hızlı değişebiliyor. Daha 1997 yılında savaşın eşiğinden dönen Türkiye ve Suriye 2011’e gelindiğinde sınırları ortadan kaldırmış, ekonomik entegrasyon yolunda ilerleyen ve askeri işbirliği arayışı içinde olan iki ülkeydi. Türkiye, Suriye İç Savaşı boyunca Esad rejimini yıkmaya çalışan ılımlı muhalif güçlerin en önemli destekçisi oldu.

Buna mukabil 1997’de Türkiye’nin stratejik ve askeri mütteği olarak görülen İsrail’le ilişkilerde, 2010’da 9 Türk vatandaşının yaşamına malolan Mavi Marmara saldırısı başta olmak üzere sayısız kriz yaşandı. Ancak aradan geçen altı yıl sonra ikili ilişkileri normalleştirecek ve belki de stratejik ittifak seviyesine ulaştıracak bir anlaşmayı gerçekleştirdi. Türkiye’nin Mavi Marmara olayından sonra İsrail’le normal diplomatik ilişkilerin başlaması için ortaya koyduğu şartları yumuşatması, bu sürecin hızlanmasına ve tamamlanmasına imkân sağladı.

İsrail: ABD’ye Açılan kapının Anahtarı

1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olan Türkiye’nin 1990’lara kadar İsrail’e verdiği önemin büyük ölçüde ABD’de sağladığı lobi avantajından kaynaklandığını söylemek mümkün.

Türkiye hem Yunan lobisinin baskısıyla karşılaştığı silah alım güçlüklerini hem de Ermeni lobisinin 1915 olaylarının soykırım olarak tanınması konusundaki baskılarını aşabilmek için özellikle Kongre üzerinde güçlü etkisi olan Yahudi lobisinden istifade etti. Kısacası İsrail kendi başına değil, ABD içindeki lobi gücü nedeniyle önemliydi.

Bu yorum, 1990’larda değişikliğe uğradı. Özal’ın vefatından sonra siyasete yeniden ağırlığını koyan güvenlikçi bakış açısı, Suriye-Yunanistan-PKK gizli ittifakına karşı bir denge unsuru olarak İsrail’i kendi başına değerli, bir stratejik müttefik olarak görmeye başladı. 28 Şubat sürecinde ve 1998’de Türkiye’nin Suriye’yi savaş tehdidi altında Öcalan’ı ülkeden çıkarmaya zorlamasında bu stratejik ittifak önemli rol oynadı.

2002 seçimlerinden sonra iktidara gelen AK Parti dış politika programının merkezine AB’ye tam üyelik perspektifini koydu. Bu arada parti ve hükûmet yetkilileri İsrail’e karşı da negatif bir söylem takınmaktan özenle kaçındılar. Ancak gelişen olaylar Türkiye’yi İsrail konusunda giderek daha sert tavır almaya zorladı. 2004’te İsrail’in Hamas liderlerine suikast düzenlemesi, 2006’da Hamas’ın lideri Halid Meşal’in Ankara ziyareti ve Aralık 2008-Ocak 2009’da bini aşkın sivil hayatını kaybettiği Gazze saldırısı iki hükûmetin karşılıklı tepkilerine neden oldu. 2009’da ikili ilişkilerde gerginliğin tırmanmasında sembolik bir dönüm noktasını olan One Minute hadisesi yaşandı. Bunu Ocak 2010’da alçak koltuk krizi izledi. 

İki ülke açısından ikili ilişkilerin normalleşmesine olan ihtiyacın stratejik olduğu kadar ekonomik nedenleri var. Yaşanan onca gerilime rağmen ilginç bir şekilde iki ülke arasındaki ticaret hacmi artmaya devam etti.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin asıl kopuş noktası ise 31 Mayıs 2010’da yaşandı. Gazze’ye insani yardım taşıma amacıyla yola çıkan uluslararası filonun en büyük gemisi olan Mavi Marmara’da İsrail deniz komandolarının açtığı ateş sonucu dokuz sivil hayatını kaybetti. Türkiye bu olayın ardından İsrail’le diplomatik ilişkilerini mümkün olan en alt seviyeye indirdi ve ilişkilerin normalleşmes için üç şart ileri sürdü: açıkca özür dilenmesi, hayatını kaybedenlerin yakınlarına ve yaralılara tazminat ödenmesi ve son olarak Gazze’ye uygulanan ablukanın kaldırılması. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Başbakan Erdoğan ile yaptığı bir telefon görüşmesinde dilediği özrün kabul edilmesi ile ilk şart aşılmış oldu. Diğer şartların konusunda şimdiye kadar süren müzakere süreci başlatıldı.

Bu süreç sonunda, 27 Haziran’da, Başbakan Yıldırım ve Netanyahu’nun eş zamanlı olarak normalleşme anlaşmasını açıkladılar. Buna göre, İsrail hayatını kaybedenler ve yaralananlara tazminat ödeyecek, Gazze’ye uyguladığı ablukanın kaldırılmasa da Aşdod limanı üzerinden Türkiye’nin insani yardım sevkiyatına, altyapı, konut ve sağlık hizmetleri konusundaki yatırımlarına izin verecek. Haaretz gazetesinin İsrail kaynaklarına dayalı olarak verdiği bilgiye göre, İsrail aynı zamanda Hamas’ın Türkiye’deki diplomatik temsilciliğine de razı olmuş durumda.

Anlaşma neden şimdi?

Ne oldu da 6 yıldır beklemede olan Türk-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi sürecinde karşılıklı tavizlerle böylesine hızlı bir ilerleme kaydedebildi?

Bu sorunun cevabı Orta Doğu’nun Arap Baharı süreci sonrasında içine girdiği yeni stratejik ortamda aranmalı. 2003 Irak Savaşı sonrasında Türkiye İran’la Arap kamuoyu üzerinde bir rekabete girmiş, bunun için de İsrail’le yaşadığı gerilim Türkiye’nin yumuşak gücünü artırmıştı. Türkiye İran’ın doğal nüfuz alanı olan Suriye, Irak Şiileri ve hatta Hizbullah ile de yakın ilişkiler peşinde oldu. Türkiye, İsrail’le süreç içinde gerginleşen ilişkileri, Suriye ile kurulan stratejik işbirliği yoluyla dengelemişti.

Ancak Arap Baharı Türkiye’nin stratejik hedeflerini değiştirdi. Türkiye’nin bu süreçte Şam ile ilişkilerini koparması neticesinde yakın tarihte ilk defa hem Suriye hem de İsrail’le eşzamanlı krizin yaşanmasına neden oldu. Buna Mısır’la darbe sonrasında yaşanan diplomatik kriz eklenince Türkiye Orta Doğu’nun bu önemli üç ülkesinde büyükelçi seviyesinde temsil edilme imkânı bulamadı.

Diğer tarafta, İran’ın Batılı güçlerle sağladığı nükleer anlaşma sayesinde yelkenleri rüzgarla dolmuş durumda. İran bir yanda kendisini Batı ekonomik sistemine entegre çabaları gösterirken, diğer yanda mezhepçilik kartını kullanarak Orta Doğu’daki nüfuz alanını genişletiyor. Giderek küresel bir alana yayılan IŞİD tehdidi, Türkiye’nin Suriye ve Irak konusunda stratejik rekabet yürüttüğü İran’ın Batılı güçlerce bölgesel istikrarın temel unsurlarından biri olarak görülmesini sağladı.

Diğer tarafta IŞİD Rusya’nın Suriye’ye askeri yığınağına ve böylece Türkiye ile Rusya’nın Suriye konusunda karşı karşıya gelmesine imkân sağladı. Türkiye’nin sınırlarını ihlal eden bir Rus savaş uçağını düşürmesiyle başlayan krizin siyasi ve ekonomik etkileri sürüyor.

Yine Türkiye Suriye’de müttefiği ABD’den destek alamadığı gibi, gelinen noktada ABD’nin desteğini PKK ile irtibatlı gruplara kaydırması ikili ilişkileri gerginleştirdi. Türkiye, Suriye sınırında PKK ile irtibatlı bir Kürt devleti kurulmasından endişe ediyor.

Son olarak, Türkiye AB tam üyelik perspektifinin gerek Avrupa’nın gönülsüz tutumu, gerekse AB’nin kendi içindeki kriz nedeniyle giderek anlamsız hale geldiğini düşünüyor. Türkiye açısından bütün bunlara çözüm sürecinin bitmesi ve terörün yeniden ülke gündeminin birinci maddesi haline gelmiş olmasını da eklemek gerekiyor. Türkiye’nin devam eden terör sorunu Avrupa ile ilişkilerini de derinden etkiliyor. Dolayısıyla iç politikada artan gerilimlere sahip Türkiye’nin dış politikada “dostların sayısını çoğaltıp, düşmanların sayısını azaltmaya” yönelik hamleler yapması zaten bekleniyordu.

İki ülke açısından ikili ilişkilerin normalleşmesine olan ihtiyacın stratejik olduğu kadar ekonomik nedenleri var. 2009-2015 yılları arasında yaşanan onca gerilime rağmen ilginç bir şekilde ticaret hacmi yüzde 20 artış gösterdi. Türkiye, uçak krizi sonrasında Rusya’dan gelen turist sayısındaki azalma nedeniyle turizm sektöründe yaşadığı krizi İsrail’den gelecek turistlerle aşmayı planlıyor.


Filistin sorunu çözüme kavuşturulmadan, İsrail’le kurulacak bir yakınlık Türkiye’nin üzerine türlü maliyetleri de beraberinde getirecektir. Bu durum aynı zamanda hem İran hem de Türkiye’yi hedefleyen Selefi radikalizm tarafından propaganda unsuru olarak kullanılabilir.
Diğer tarafta, İsrail ve Türkiye arasındaki yakınlaşmanın en önemli ekonomik kazancı doğal gaz alanında olacak. Rusya krizi Türkiye’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi konusundaki adımlarını hızlandırmaya zorluyor. İsrail’in Akdeniz’deki zengin doğal gaz rezervleri bu açıdan Türkiye’nin  ilgisini çekiyor, İsrail de bu kaynakları Türkiye üzerinden Avrupa pazarına ulaştırmak istiyor. Anlaşma sağlanması halinde, Akdeniz altına döşenecek yaklaşık 550 km uzunluğundaki boru hattıyla yılda 30 milyar metreküp gazın Mersin’e getirilecek ve muhtemelen TANAP projesine dahil edilecek.

Bölgesel ittifak mümkün mü?

Geleneksel olarak Türk siyasetçileri İsrail’le ilişkileri ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını etkilemenin bir aracı olarak ya da ABD’yle iyi ilişkilerin zorunlu bir maliyeti olarak görmüşlerdi. Ancak bugün İran nükleer anlaşmasının gösterdiği gibi İsrail’in Amerikan politikaları üzerinde eskisi kadar belirleyici değil. Türkiye’nin ABD ile ilişkileri de eskisi kadar güçlü ve belki de önemli görülmüyor.

Bu nedenle Türkiye İsrail’i Amerikan siyasetini etkileme aracı olarak değil, tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi, bölgesel bir ittifakın parçası olarak görmeye başladı. Bu yorumun temelinde liberal entegrasyon düşüncesi değil, güvenlikçi paradigma yatıyor. Türkiye’nin 2002’den bu yana hem Arap Baharı öncesinde, hem de sonrasında izlediği dış politika perspektifinden çok farklı bir anlayış bu.

Türkiye ile İsrail’i yakınlaştıran en temel faktör, İran’ın bölgesel hegemonyasına Washington tarafından onay verilmesi. ABD güçlerini Asya’da toparlamak maksadıyla, Orta Doğu’dan geri çekilirken, uluslararası sistemle entegre olmuş bir İran bırakıyor. İsrail, Türkiye ve onlarla birlikte Suudi Arabistan ise kendilerini ABD tarafından yalnız bırakılmış hissediyorlar. Bu durum ABD’nin üç bölgesel müttefikini arasında farkedilir bir yakınlaşmaya sevkediyor.

Türkiye’nin AB tam üyelik perspektifinin tartışıldığı, Batı yönelimli dış politika perspektifinde kriz yaşadığı bir dönemde, İsrail’le ilişkilerini düzeltmesi ve belki de Suudi Arabistan’ı da içine alacak bir stratejik ortaklığa doğru adım atmak istediğini gösteriyor. Bu ortaklık Türkiye’ye başta ABD olmak üzere Batı’yla yaşadığı kimi sorunların aşılmasında yardımcı olabilir. Yine geç de olsa ABD’nin pasif kaldığı Suriye krizinin çözülmesine yönelik koordinasyon imkânlarını artırabilir.

Buna rağmen, Filistin sorunu çözüme kavuşmadan Türk-İsrail ilişkilerinin zemini her zaman kırılgan kalacaktır. Filistin sorunu çözüme kavuşturulmadan, İsrail’le kurulacak bir yakınlık Türkiye’nin üzerine türlü maliyetleri de beraberinde getirecektir. Bu durum aynı zamanda hem İran hem de Türkiye’yi hedefleyen Selefi radikalizm tarafından propaganda unsuru olarak kullanılabilir.

Türkiye-İsrail normalleşmesi konusunda atılan adımın Türkiye’de güçlü bir kamuoyu desteğine sahip olmadığı ortada. Şayet Filistin sorunu konusunda son derece hassas, güçlü bir siyasi tabana sahip AK Parti muhalefette olsaydı, farklı bir iktidar döneminde bu adım kolay atılamazdı.

İki ülke arasında kültürel birlikteliğe, ortak güvenlik algısına, ortak dost ve düşman tanımlarına dayalı bir stratejik düşünce birliğinden bahsedilemez. Bunun yerine Türkiye-İsrail yakınlaşmasını, ideolojik ve jeostratejik rakipler arasında üçüncü taraflardan gelen tehditlere karşı ortaya çıkmış, geçici bir çıkar ittifakı (alliance of convenience) olarak tanımlamak daha makul ve gerçekçi olur. 

Doç. Dr. Hasan Kösebalaban, İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğretim üyesi. Aynı zamanda Five Colleges, Inc. (Amherst, Massachusetts) araştırma görevlisi.

Twitter’dan takip edin: 
@hkosebalaban1


http://www.aljazeera.com.tr/gorus/turkiye-israil-normallesmesinden-stratejik-ittifak-cikar-mi

***

5 Ekim 2017 Perşembe

ORTA DOĞUDA DARBELER TARİHİ BÖLÜM 3

ORTA DOĞUDA DARBELER TARİHİ BÖLÜM 3



Mısır’da 1952 Hür Subaylar Darbesi 

Ahmet Yusuf ÖZDEMİR
Arş. Gör.,Yıldız Teknik Üniversitesi 


1952 Darbesi’ni, benzer dönemde yaşanan 1954 Suriye ve 1958 Irak darbelerinden ayıran en temel özellik, Cemal Abdülnasır liderliğindeki darbenin 
Baas örneğinde olduğu gibi herhangi bir ideolojik parti ile anılmamasıydı. Aksine milliyetçilik, anti-emperyalizm ve uluslararası bağlantısızlık söylemlerine 
sahip olan bu darbenin fikri arka planı, liderinin ismi ile Nasırcılık olarak anılmaya başlanan bir akımın kaynağı olmuştur. 

Tahrir Meydanı, Mübarek yönetiminin devrilmesinden iki yıl sonra, bu kez, ülkenin seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi karşıtı gösterilere 
sahne oldu. Olayların patlak vermesinden üç gün sonra 3 Temmuz 2013 tarihinde Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el-Sisi, ordunun yönetime el koyduğunu ilan etti. 
Bu protestolar süresince ve darbe sonrasında objektiflere çokça takılan bir kare vardı; 1952 yılında Hür Subaylar Darbesi’nin önemli simalarından Cemal Abdülnasır’ın portresiyle Sisi’nin fotoğraflarının yan yana sergilenmesi. Öyle ki, bu dönemde medyaya yansıyan bir fotoğrafta Abdülnasır’a çiçek takdim eden ve asker selamı duran küçük çocuğun Sisi olduğu söyleniyordu. 

Bugün sadece Mısır’da değil, Lübnan’dan Filistin’e ve Tunus’a pek çok Arap sokağında Nasır fotoğraflarına rastlanmaktadır. Bunun en temel nedeni, 
Hür Subaylar Darbesi’nin 19. yüzyıldan itibaren yükselen Arap milliyetçiliğinin bir zaferi olarak algılanmasıdır. İngiltere’nin Mısır siyaseti ve ekonomisi üzerinde 
hâkimiyet kurması ve 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan toplumsal hayal kırıklıkları, bu süreci hızlandıran etkenler olmuştur. 20. yüzyıl 
Ortadoğu dengelerini değiştirmesi açısından bir dönüm noktası olan Hür Subaylar Darbesi’ne giden süreçte iç ve dış siyaset aynı oranda etkili olmuştur. 

Fransız ordusunun 1798 yılında başlattığı ve üç yıl süren Mısır seferi, dönemin diğer büyük gücü Britanya İmparatorluğu’nun müdahalesiyle sonlanmış ve takip 
eden dönemde farklı Avrupa devletleri Mısır siyasetinde söz sahibi olmuşlardır. 

19.yüzyılın ortalarından itibaren Fransa ve İngiltere’nin ortaklaşa girişimleriyle inşa edilen Süveyş Kanalı Mısır’ın stratejik önemini artırmış, ancak bu süreçte Mısır’a verilen borçların ödenememesi sonrası alınan ekonomik önlemler Mısır halkını olumsuz etkilemiştir. Bu durum kısa sürede “Mısır Mısırlılarındır” sloganı ile Ahmet Urabi Paşa liderliğinde ülke çapında yaşanan ayaklanmalara dönüşmüştür. 1882 yılında İngiltere İskenderiye şehrine asker çıkartarak girişimi kısa sürede sonlandırmış ve bu müdahale ile Mısır, Hindistan benzeri sömürge tecrübesi yaşamasa da İngiliz mandası olarak kabul edilmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı Mısır ekonomisi ve toplumu üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmiştir. Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlamak adına on binlerce 
asker bölgeye sevk edilmiş ve bu askerlerin giderleri yerli çiftçilerden karşılanmıştır. Woodrow Wilson tarafından sıkça dillendirilen ulusların kendi kaderini tayin hakkından esinlenerek milliyetçi söylem yeniden güç kazanmış ve 1919 yılından başlayarak aralıklarla üç yıl süren şiddetli sokak eylemlerine dönüşmüştür. 

1922’de Mısır, İngiltere ile imzaladığı antlaşma sonrası yarı-bağımsız bir konuma sahip olmuştur. 

<   1881 ve 1919 ayaklanmaları her ne kadar bağımsızlık yanlısı söylemleri dillendirseler de esas itibariyle ülke çapında köklü bir dönüşüm meydana getirmeyi başaramamış, aksine ekonomik eşitsizlik ve yolsuzluk her geçen gün artmıştır. >

İkinci Dünya Savaşı sonrası Hindistan başta olmak üzere pek çok sömürge bağımsızlığını ilan ederken Mısır’ın tam bağımsızlığı halen sağlanabilmiş değildir. Arap toprakları üzerinde bir Yahudi devletinin kurulması tabanda daha güçlü bir 
isyan dalgası gelişmesine neden olmuştur. 1948-49 yılları arasında gerçekleşen Arap-İsrail savaşı sonrası, Arap ordularının İsrail güçleri karşısında yaşadığı 
yenilginin sebebi olarak dönemin monarşileri gösterilmiştir. 

Öte yandan İsrail devletinin kuruluşu sürecinde İngiltere’nin önemli rol oynaması, Mısır’da İngiltere ve yakın ilişkide olduğu Kral Faruk karşıtlığını 
en üst seviyeye çıkarmıştır. 

1952 yılına gelindiğinde ise kamu düzeni kontrolden çıkmaya ve İngilizlere ait neredeyse bütün işletmeler kundaklanmaya başlanmıştır. Bütün bu 
gelişmelerin ardından, 23 Temmuz tarihinde Mısır radyosundan Hür Subaylar Hareketi adına, daha sonra Mısır’ın 3. cumhurbaşkanı olacak olan, Enver Sedat 
ülke yönetimine el konulduğunu açıklamıştır. Darbeyi gerçekleştiren askeri kadrolar, en üst düzey askeri yetkili Tümgeneral Muhammed Necip olmak üzere 100’e yakın orta ve alt rütbeli subaylardan oluşmaktadır. Grubun bütün üyeleri 1948 Arap-İsrail savaşında aktif rol almış ve alt ekonomik gelir seviyesine sahip ailelerde yetişen isimlerdir. Bu yapısıyla darbeyi yapanlar Mısır’daki geniş kitlelerin temsilcisi olarak algılanmış ve darbe herhangi bir kitlesel itiraz ile karşılaşmamıştır. 

Örneğin 1950’lerin başlarında üye sayısı 500 bin olan Mısır’ın en köklü İslami hareketlerinden Müslüman Kardeşler, Hür Subaylar Darbesi’ni olumlu 
karşılamış ve komuta kademesiyle yakın ilişki içerisinde olmuştur. 

<  1952 Darbesi’ni, benzer dönemde yaşanan 1954 Suriye ve 1958 Irak darbelerinden ayıran en temel özellik, Cemal Abdülnasır liderliğindeki darbenin Baas örneğinde olduğu gibi herhangi bir ideolojik parti ile anılmamasıydı. >

Darbenin ardından kısa süre içerisinde parlamento ve siyasi partiler kapatılarak tek partili başkanlık sistemi kurulmuş, 1805 yılından beri hüküm süren 
Kavalalı hanedanlığına son verilerek cumhuriyet ilan edilmiştir. 1952 Darbesi’ni, benzer dönemde yaşanan 1954 Suriye ve 1958 Irak darbelerinden ayıran en temel özellik, Cemal Abdülnasır liderliğindeki darbenin Baas örneğinde olduğu gibi herhangi bir ideolojik parti ile anılmamasıydı. Aksine milliyetçilik, anti-emperyalizm ve uluslararası bağlantısızlık söylemlerine sahip olan bu darbenin fikri arka planı, liderinin ismi ile Nasırcılık olarak anılmaya başlanan bir akımın 
kaynağı olmuştur. Doğu Bloğu ülkeleri ve Sovyetler Birliği ile yakın ilişki içinde olsa da Nasırcılık, Komünist ideolojiye eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarak 
Arap kültür kodlarına daha uygun ve dini dışlamayan bir yapıya sahip olan Arap Sosyalizmi düşüncesini benimsemiştir. 

Mısır iç siyasetinde ekonomi ve siyaset alanında askerlerin hâkim olduğu popülist totaliter bir rejim doğmuştur. Hür Subaylar hareketinin bu yönde attığı 
en önemli adım, yönetime tehdit olarak görülen iki önemli siyasi muhalif güç unsurunu, sol-işçi hareketleri ve Müslüman Kardeşler yapılanmalarını yasadışı 
ilan ederek üyelerine uzun yıllar sürecek hapis cezaları verilmesidir. Bu durum öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki, devrim kendi evlatlarını yemeye başlamıştır. Yeni 
kurulan Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı ve başbakanlığı görevini yürüten Muhammed Necip ile Cemal Abdülnasır arasında yaşanan anlaşmazlık sonucu 
Necip 16 yıl sürecek olan ev hapsine çarptırılmıştır. Daha sonrasındaki süreçte tek adam olarak yönetimi devam ettiren Nasır, tarım ve ağır sanayi alanında 
önemli kalkınma ve millileştirme projelerini uygulamaya sokmuştur. 

Darbeyi devrime çeviren temel etken Nasır yönetiminde Mısır’ın kazandığı dış politika başarıları oldu. Göreve geldiği 1954 yılında İngiltere ile imzalanan 
antlaşma ile İngiliz askerlerinin Süveyş Kanalı bölgesinden 20 ay içerisinde çekilmesi kararlaştırıldı ve eski dönemlerin aksine bu antlaşmaya sadık kalındı. Bu süre zarfında Mısır’ın Çekoslovakya üzerinden Sovyet silahlarını temin etmesi Batı Bloğu tarafından olumsuz karşılandı. Diplomatik gerginliğin had safhada 
olduğu bir dönemde Nasır, Mısır’da sömürgeciliğin sembolü olarak algılanan, Fransız şirketi tarafından işletilip, İngiltere tarafından stratejik amaçları doğrultusunda kullanılan Süveyş Kanalı’nın 26 Temmuz 1956 yılında millileştirildiğini açıkladı. Üç ay süren ikna çabalarına rağmen geri adım olmayınca, Fransa, İngiltere ve İsrail güçleri Nasır yönetimini devirmek için saldırıya geçti. Bir hafta gibi kısa bir sürede dönemin küresel sisteminin iki kutbu Sovyetler Birliği ve ABD savaşı kınayan ve Mısır’dan yana tavır alan açıklamalarda bulundular. 

Süveyş Krizi sonrası dönem Nasır’ın sadece Mısır’da değil bütün Arap ülkelerinde iki imparatorluğu ve sömürgeci devleti dize getiren bir kahraman olarak 
karşılanmasını sağladı. Bu zafer aynı oranda, bölge ülkelerinde darbe ile başa gelen benzer subay gruplarıyla aralarındaki bağların güçlenmesini sağlarken, bu 
oluşumları kendilerine tehdit olarak gören özellikle Körfez monarşileri ile bu devletler arasında bir rekabetin başlamasına neden olmuştur. 
Mısır ve Suriye’nin girişimleriyle kurulan ve üç yıl faaliyet gösteren Birleşik Arap Cumhuriyeti tecrübesi ve Yemen’de 1962’de yaşanan darbe sonrası Mısır’ın 70 bin askerle yeni kurulan rejime yardım etmesi Pan-Arapçılığın yükselişine sahne olmuştur. Öte yandan benzer bir darbeyi 1881 ve 1919 ayaklanmaları her ne kadar bağımsızlık yanlısı söylemleri dillendirseler de esas itibariyle ülke çapında köklü bir dönüşüm meydana getirmeyi başaramamış, aksine ekonomik eşitsizlik ve yolsuzluk her geçen gün artmıştır. kendi saltanatlarına karşı tehdit olarak algılayan Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri darbeler sonrası baskı altına alınan muhalif, özellikle İslami, hareketlere kapılarını açarak aksi yönde Pan-İslamcı bir politika izlemiştir. 

Mısır başta olmak üzere kurulan yeni rejimlerin tamamı meşruiyetlerini kendilerinden önceki kralların 1948 yılında İsrail’e karşı aldıkları yenilgiye dayandırmıştır. 

Buna karşın 1967 yılında Arap Milliyetçiliğinin zirvesinde olduğuna inanılan bir dönemde Mısır, Ürdün, Suriye’nin başını çektiği, diğer Arap ülkelerinin 
de desteklediği, İsrail savaşı ikinci bir travmanın yaşanmasına neden olmuştur. Savaş bir öncekinden çok daha kısa sürerek 6 gün içerisinde sonlanırken, 
İsrail Gazze’yi ve Sina yarımadasını işgal ederek sınırlarını en geniş seviyesine ulaştırmıştır. Bütün Arap ülkelerinde şok etkisi yapan bu olay üzerine Nasır savaşın son gününde istifasını açıklamıştır. Her ne kadar kısa süre içerisinde ülke çapında göreve geri dönmesi için yapılan kitlesel eylemlere olumlu karşılık verse 
de bu süreçten sonra Mısır iç ve dış siyasetinde eskisi gibi faal bir rol oynama mıştır. 

Mısır, Nasır’ın 1970’te vefatından 2011 yılına kadar iki Cumhurbaşkanı tecrübesi yaşamıştır; Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek. Her iki isim de kendi 
dönemlerinde Nasır döneminin aksine devrimci politikalar izlenmekten kaçınmıştır. Bundan dolayıdır ki, Hür Subaylar Darbesi ve Cemal Abdülnasır bugün halen otoriter ve baskıcı uygulamalarına rağmen, Mısır’ın toplumsal hafızasında küresel güçlere karşı, kendi ayakları üzerinde durabilmenin ve kalkınmanın sembolü olarak yer bulmaktadır. 

Ahmet Yusuf ÖZDEMİR
Arş. Gör.,Yıldız Teknik Üniversitesi 
ORSAM RAPORU


4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***