2 Kasım 2019 Cumartesi

ACI ÇEKEN TÜRKİYE., BÖLÜM 1

ACI ÇEKEN TÜRKİYE.,  BÖLÜM 1



Prof.Dr.Sait Yılmaz 
07 Temmuz 2019 


“ Problemi.,  Onu yaratanlarla Çözemezsiniz ” 
Albert Einstein 

 Giriş 

Geçenlerde iş adamı bir arkadaşım Karaman.a gitti. Dediğine göre kuru bakliyatın depolanması için oranın nemsiz iklimi çok müsaitmiş. Ancak, onun asıl ilgisini çeken ve çok üzen gördükleri olmuş, çok etkilenmiş, gözleri yaşararak, „insanlar tozun içinde yaşıyor ve acı çekiyorlardı. dedi. 

Gördüklerini özetleyecek olursak şöyle anlatıyordu; “ Sanki zaman durmuş, sokakta insan yok, genç insan hiç yok, tüm kadınlar kapalı. Devlet makyaj olsun diye yol yapmış ama zihniyet daha da geri gitmiş. Pencerelerden kaldırımlara her şey yoz bir kültür içinde”. 

 Osmanlı.dan çok çeken Karamanoğulları.nın kaderi sanki hala bu şehirde devam ediyor. Meşhur tekerleme; “ Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu.” Karaman a olan tarihi güvensizliğin bir ifadesi gibi. Karaman, IQ sıralamasında ülkemizde 19. sırada yer alıyor. 

 Bu durum, aslında Karaman.a özel değil, kıyı bölgeleri dışında durum bir şehirden diğerine pek farklı değil. Osmanlı.dan günümüze yaşanan siyasi, sosyal, ekonomik ve toplumsal yanlışların bir sonucu. Türkiye.nin iç bölgelerinde büyük birkaç şehir hariç ölü toprağı serpilmiş insan hayatı yaşanıyor. İç bölgeler kaskatı büzüşmüş, dışarıdan kıyı bölgelerine uzanmak istiyor ama olmuyor. 

İç bölgelerimizde insanlar; işsiz, eğitimsiz, becerisi olmadığı halde her işi yaparım diyerek sürekli büyük şehirlere göç ediyorlar. Bu göçlere son yıllarda pek çok ülkeden yanlış ve hesapsız göçler de eklendi. Geçmişte göç edenler ayak uydurana kadar şehirli kabul edilmezdi, şimdi İstanbul.un eski beyefendisi yok, gelen yaşadığı yeri geldiği yere benzetiyor. 

Ege ve Marmara gibi kıyı bölgelerinin genel karakteri ile iç bölgelerin farkı (Eğitim, Kadın, Laiklik, Gençlik, Çalışma hayatı, Din, Günlük yaşam, alt yapı) gittikçe açılıyor. Bu durum, ülkedeki siyasi seçim sonuçlarına da yansıyor. Ülkemizin geleceğine ve düzenine de etki ediyor. 

Türkiye.nin dönüşümü, toplum yapısı ve değişen Türk insanın doğası çok ince bir analiz gerektiriyor. Ülkemiz gittikçe toplumsal ve sosyolojik olarak üç parçaya ayrılıyor. Bu konuları çalışması gereken sosyologlarımız bir türlü yetişmiyor. Bu makale ile bu tür çalışmalara bir alt yapı sağlamaya ve farkındalık yaratmaya çalışacağız. 

Osmanlı’nın Toplumsal Mirası; Osmanlı Ekonomisi ve Kapitalizm.. 

Osmanlı ekonomisi, 1585.lerden itibaren başlayan „fiyat devrimi. ve Akdeniz.in 
ekonomik bir merkez olarak önemini kaybetmesi gibi iki ciddi şokla sendeleyip çözülmeye başladı. Fütuhat olgusu bitip, toprak kayıpları başlarken, Osmanlı insanı, maddeden bilgi üretecek bir bilimsel anlayışa uzaktı. Kapitalizm dünyayı sararken Osmanlının tepkisi içe çekilmek oldu. 

 19. yüzyılda, başta İngiltere olmak üzere Osmanlı kaynaklarına göz diken ülkelerin dış baskısı başladı. Osmanlı ekonomisinin bu şokları atlatamaması, ekonominin giderek daha fazla içe kapanmasına ve Ortaçağlaşmasına sebep oldu1. Dış dinamiklerin emperyalist amaçlarla belli azınlıkları desteklemesi Osmanlı içinde bölgesel dengesizlikleri artırdı2. 

 19. yüzyılda Avrupa.da görülen gelişmeler ve yapılan çeşitli anlaşmalar Osmanlı topraklarını Avrupalıların sanayi ürünleri için bir pazar haline getirdi. Ülke dâhilinde hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan satılan yabancı mallar Osmanlı şehirlerinde daha önce var olan el sanatlarına dayalı ekonomik faaliyetleri kısa süre içerisinde adeta söndürmüştür3. 

 Türkiye'de Osmanlı.nın son döneminden itibaren göreceli de olsa kapitalistleş me başlamış ve buna paralel olarak bir burjuva sınıfı oluşmuştu. Ancak, bu süreç Osmanlı toplumunu kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu bir topluma dönüştürmedi. Hatta böyle bir dönüşümün önünde engel haline geldi. 

Sanayi Devrimi yaşanırken, geri kalmış Osmanlının küçük sanayisi ithal edilen 
teknolojiye dayanmakta olup, Batı endüstrisi ile rekabet şansı yoktu. Osmanlılar faize karşı olduklarından mali sermaye ve dolayısı ile sanayi oluşturamadılar. Bu durum, hem ekonominin geri kalmasına hem de ordunun gerekli silah ve teçhizatı edinmesine engel teşkil etti. 

Osmanlılarda geçmişten gelen ve aşar v.b. sistemlerle sürdürülegelen büyük bir 
sermaye birikimi vardı. Ancak, bunun sanayiye yatırılmamasının nedeni Osmanlı sermaye birikim rejiminin üretime değil üretilenin büyük bölümüne el konmasını sağlayan haraç ve vergi sistemiydi. Avrupalı egemenler, burjuva devrimlerle beraber bu emeğe ve zenginliğe doğrudan el koyma imkânın dan mahrum kalmışlardı 4. 

 1841 ve 1847 yıllarında çıkarılan nizamnameler ile kişilerin tasarrufundaki topraklara tapu verilmeye başlandı ancak, kanunun boşlukları nedeni ile devleti dolandıran ve köylüyü ezen büyük toprak sahipleri ortaya çıktı. Aşar vergisi toplayan mültezimlerin baskı ve yolsuzluğu ise Cumhuriyet dönemine kadar devam etti. 

1856.daki Islahat Fermanı ve yabancılara toprak satışının başlaması ile yabancı 
bankalar bol miktarda kredi vermeye başlamışlardı. Bu krediler, Osmanlı toprakları üzerinde Müslüman olmayan kesimlerin zenginleşmesinin önünü açtı. Hazinenin iflası nedeni ile vergi kaynaklarına el koyan dış çevreler Türk köylerinde ikinci sömürücü güç olarak ortaya çıktılar. 

Osmanlı.da birçok bölgede tarımsal verimliliği artırabilecek Tımar sistemi 
uygulanırken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bugün bile devam eden ağalık sistemine neden olan yurtluk veya ocaklık sistemi uygulanıyordu. 

Osmanlı döneminde kurulan en önemli bankalar, Osmanlı Bankası ve Ziraat 
Bankası'ydı. 1856'da İngiliz sermayesi ile kurulan ve 1863'te İngiliz-Fransız ortaklığı biçimine giren Osmanlı Bankası, yarı-resmi bir merkez bankası statüsündeydi5. 19. yüzyıl sonunda Osmanlı bankacılık sistemi, başta Osmanlı Bankası olmak üzere yabancı bankaların denetimi altındaydı ve kredi yaratma kapasitesi çok sınırlıydı6. 

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı'da da sanayileşme amacıyla bazı 
adımlar atılmış ve yeni oluşan burjuvaziye birçok teşvik sağlanmıştı. Ancak, bu tür teşviklere rağmen, 20. yüzyılın başında Osmanlı'da kapitalist sanayi, kayda değer bir ölçeğe ulaşmamıştı. Çünkü Osmanlıda sanayi en fazla yarı mamul elde etmeye ya da hammadde işlemeye dayanıyordu. 

Elde edilen hammadde diğer ülkelere taşınabilir hale getiriliyor, mamul haline gelme süreci yabancı ülkelerde tamamlanıyordu. Daha sonra, hammaddenin yüzlerce kat değerine ulaşan bu mamul pazarlardaki yerini alıyordu. Örneğin, Fransızlar Osmanlı hâkimiyetindeki Lübnan.da ipek ticaretinin başını çekiyordu. İplik ve dokuma sanayinin belkemiği ham ipek ve en fazla yine Fransız ve İngilizlerin getirdiği iplik çekme makineleri idi. Osmanlı için ham ipek satışından elde edilen vergi gelirleri önemli iken Avrupalılar için ham maddenin, ham maddeden yüzlerce kat daha değerli olan ipek kumaşa çevrilmesi önemliydi. 

1908-1918 arası, kapitalizmin iktisadi himayecilik versiyonu için kuluçka dönemi 
oldu. İkinci Meşrutiyet ile birlikte kapitalistleşme yönündeki çabalar hızlandı, bu durum yeni kurulan şirketlerin sayısındaki artışta yansımasını buldu. 1908-1919 yılları arasında yarıya yakını anonim şirket olan 208 şirket kuruldu7. 

1913 yılında mamul maddelere bağımlılık tüm sektörlerde ortalama %59.2 civarında idi. İthalatın %25.i Almanya ve Avusturya-Macaristan.dan; %65.i savaşa kadar İtilaf Devletlerinden; %10.u da savaşa tarafsız ülkelerden yapılmaktaydı 8. 

1920'lere gelindiğinde Türkiye'de - olduğu kadarıyla - kapitalist sanayi, kapitalizm öncesi kırsal ilişkiler denizi içindeki küçük ve dağınık adacıklardan ibaretti. Genelde atölye niteliğinde, ortalama 2-3 işçi çalıştıran, dokuma, gıda ve kısmen de madencilik gibi temel veya geleneksel üretim kollarında yoğunlaşan, zayıf bir sanayi yapısı söz konusuydu 9. 

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına sebep olan iç sebepler arasında; devlet yönetimi ve toplum yapısında yaşanan sıkıntılar, ordudaki bozulma, pozitif bilimlerden uzaklaşılması, ilmiye (din ve şeriatı uygulayan) sınıfının yozlaşması, sosyal ve ekonomik yapının Sanayi Devrimi gibi çağdaş gelişmelere ayak uyduramaması başta gelmektedir 10. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder