3 Kasım 2019 Pazar

YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ -Yükselen Bölgesel Aktör., BÖLÜM 6

YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ -Yükselen Bölgesel Aktör., BÖLÜM 6


Ordu 

İsrail dışarıda tutulursa Türkiye, Orta Doğu’daki en önemli askeri güçtür. 515,000 civarındaki asker sayısıyla Türk ordusu, NATO içinde Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra ikinci en kalabalık askeri gücü oluşturmaktadır. 
Türkiye 2004 yılında askeri harcamalar bakımından dünyada on dördüncü sırada yer almıştır; 10.1 milyar dolarlık bir savunma bütçesiyle, Orta Doğu’da İsrail’in ardından ikinci sıradadır. 

Bilim adamı Elliot Hen-Tov’un da not ettiği gibi, “Bölgesel açıdan orantısız olan 
Türkiye’nin askeri modernizasyonu, Türkiye ile komşuları arasındaki uçurumu daha da büyütecektir, zira Sovyetler Birliği’nin sona ermesi Türkiye’nin komşularında, ekonomik durgunlukla birlikte silâh temini konusunda bir gerilemeye sebep olmuşken, Türkiye hem ekonomik hem de askeri açıdan gelişmesini sürdürmüştür. Esasen, dünyanın en güçlü askeri ittifakının bir üyesi olarak Türkiye, sâdece modern silahlara kolay erişim imkanına sâhip olmakla kalmamakta, aynı zamanda çağdaş stratejik düşünme ve planlamanın yanı sıra birçok stratejik meselede Batı’nın diplomatik desteğine sâhip bulunmakta dır.” 
Sovyetler Birliği’nin çökmesinden bu yana, Türkiye’nin dünyadaki jeopolitik konumu daha merkezi bir hal almış, bu durum bölgedeki bir dizi başka önemli jeopolitik değişiklik tarafından da teşvik edilmiştir. Daha ayrıntıya inilecek olursa, Türkiye’nin bir zamanlar yüz yüze olduğu hemen hemen bütün potansiyel bölgesel tehditler ya zayıflamış, ya da ortadan kalkmıştır: Rusya’nın bölgedeki jeopolitik rolü büyük oranda azalmıştır, Ankara bugün Moskova ile alışık olunmadık yakın ilişkilerin tadını çıkarmaktadır; İran ve Irak birbirleriyle 
yaptıkları sekiz yıllık savaş yüzünden perişan duruma düşmüşler; Irak ve Suriye önemli askeri ve siyasî Sovyet desteğini kaybetmişlerdir; ve de Saddam ve onun Baas rejimi artık yoktur. Her ne kadar Irak’taki kaos, bölgesel istikrarsızlık bağlamında daha da acil yeni sorunlar ortaya çıkarmışsa da, Türk-Yunan ilişkileri çarpıcı şekilde iyileşmiştir. Dolayısıyla, Türkiye artık hiçbir ciddi bölgesel askeri gücün tehdidi ile karşı karşıya değildir-yirmi yıl öncesine kıyasla gerçekten de çarpıcı bir değişimdir bu. 

Bütün bu faktörlerin bir araya gelmesi, Türkiye’yi karşı konulamaz biçimde Orta Doğu’da İsrail’den sonraki en önemli askeri güç konumuna taşımıştır. 

Ekonomik ve Finansal Faktörler 

Sektörlere göre dağılıma bakıldığında, Türkiye ekonomisinin yüzde 11.7’sini tarım, yüzde 29.8’ini sanayi, yüzde 58.5’ini hizmetler oluşturmaktadır. 
Sağlam tarımsal altyapı bol su kaynağı ile desteklenmekte, tarım sektörü ülke iş gücünün yüzde 35’ini istihdam etmektedir.3 

Almanya gerek ihracat gerekse ithalatta Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı iken, Amerika Birleşik Devletleri Türkiye ihracatında dördüncü, ithalatında ise 
altıncı sırada yer almaktadır. 

Avrupa Birliği’ne girme olasılığı, öteki Orta Doğu ülkelerinde, Türkiye’nin “medeniyet bariyeri”ni aşmayı başaracak ilk Müslüman ülke olacağına dair umutları arttırmaktadır. 

İşgücü İhracatı 

Türkiye, misafir işçilere göçmenlik kapıları kapanmaya başladıktan ve artan enerji maliyetlerinin sağlam döviz gelirlerine yönelik talebi artırmasından sonra, 
1970’lerde Orta Doğu’ya işgücü ihraç etmeye başladı. Türk Çalışma Bakanlığı’na göre, 2004 yılında Türkiye’nin yurtdışında hâlâ toplam 1.2 milyon işçisi vardır 
ve bunların yüz binden fazlası Orta Doğu ülkelerinde bulunmaktadır. Bu işçilerin ezici bir çoğunluğu (95.000) Suudi Arabistan’da, geri kalanı ise çoğunlukla Libya 
(10.000) ve Kuveyt’tedir. 
3 Türkiye son yıllarda hızlı bir dönüşüm sürecine girmiş, bu çerçevede tarımsal istihdamın payı da kayda değer oranda düşmeye başlamıştır.

Türkiye’nin Orta Doğu’ya yaptığı ihracat, 1990 ve 2004 yılları arasında neredeyse beşe katlanarak, 1.5 milyar dolardan 7.2 milyar dolara yükselmiş olup Türkiye’nin toplam ihracatı içinde yüzde 11.5’lik paya sahiptir. 

Türk hükümetinin dış ticaret istatistiklerine göre, Türkiye’ye ihracatta Avrupa Birliği ilk sırada yer alırken, bunu Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu izlemektedir, ki bu sonuncusunun Türkiye’ye ihraç ettiği başlıca ürün ham petrol ve doğal gazdır. 
Türkiye hem bir tüketici olarak, hem de bölgesel enerji akışında Doğu-Batı transit kavşağı olması nedeniyle enerji alanında kilit bir oyuncudur. 
Petrol hâlâ Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 40’ından fazlasını karşılamaktadır. 
Bunun yüzde 90’ı Orta Doğu’dan (Suudi Arabistan, İran, Irak, Suriye) ve Rusya’dan gelmektedir. Ancak Türkiye’de tercih edilen enerji kaynağı, jeopolitik nedenler de dâhil olmak üzere birçok nedenle, giderek petrol yerine doğal gaz almaktadır. 
Türkiye en başta Hazar Denizi ve Orta Asya’dan gelen enerjinin dağıtımında kilit bir transit geçiş noktası haline gelmiştir. Mayıs 2005’te Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının açılmasıyla Türkiye, Akdeniz’e çıkış noktasından günde 1 milyon varil Azerbaycan petrolü arz etmeye başlamıştır. Her ne kadar mevcut ABD politikaları Türkiye’nin İran ile enerji anlaşmalarını sınırlandırsa da, İran’ın dünyada ikinci en büyük gaz rezervlerine sâhip ülke olması, Türkiye’nin gelecekteki tüketim ihtiyacını karşılamada İran’ın önemli bir rol 
oynamasını kaçınılmaz kılmaktadır; dahası bu durum, Türkiye’nin İran gazının Avrupa’ya aktarılmasında bir transit geçiş güzergahı olmasını da kaçınılmaz kılmaktadır. 
Saddam’ın 1991’de Kuveyt’i işgali üzerine kapatılmış olan, Irak’tan Türkiye’ye 
uzanan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı, nihayet Saddam’ın düşmesinden sonra, 2004 yılında yeniden açıldı. 

Su Siyaseti 

Suyun jeopolitiği ve ona bağlı rekabet ve gerilimler, uzun yıllar Türk dış politikasında önemli bir rol oynamıştır. Hem Dicle hem de Fırat nehirleri Türkiye’den doğup güneye doğru akmaktadır: Dicle doğrudan Irak’a girerken, Fırat Irak’a girmeden önce kuzeybatı Suriye’de bir kavis çizmektedir. Gerek tarım gerekse hidroelektrik gücü açısından, bu nehirlerle ilgili istekler bir hayli fazladır. 

Su çatışması, 1960’larda Türkiye, Irak ve Suriye’nin tarımsal üretimi artırmak için barajlar yapmaya ve su kullanımını artırmaya başlamasıyla ortaya çıktı. 
Bir keresinde, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) bir parçası olarak inşa edilen, büyük hacimli ve yeni barajı Atatürk Barajı’nın doldurulması sırasında, 1990 yılında, Türkiye geçici olarak gerçekten de Suriye’ye su akışını azalttı. Bu eylem Şam’a açık bir mesaj göndermişti: Suriye PKK’ya desteğini sürdürürse, Türkiye de bu ülkenin su sorunu konusundaki savunmasızlığından yararlanabilirdi. Fırat ve Dicle dışında Ceyhan ve Seyhan gibi büyük nehirler de Türkiye’ye değerli su kaynakları sağlamaktadır. 

Ulus ötesi Etnik Sorunlar Kürt Sorunu 

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnik unsurlu yapısında “Kürt sorunu” diye bir sorun yoktu. Ne var ki, yeni milliyetçi Türkiye Cumhuriyeti’nin “Türk” adında tek bir etnik kategori yaratma kararlılığıyla, bir Kürt problemi ortaya çıkmıştır. 
Kendi kimliklerini ileri sürmedikleri müddetçe Türkiye içinde Kürtler aleyhine formel bir ayrımcılık söz konusu değildir: Orada herkes “Türk”tür. Bu, vatandaşlık açısından kuşkusuz doğrudur, ancak etnisite veya kültür açısından doğru değildir. Kürtlüğünü basitçe görmezden gelen Kürtler, Türkiye’de en yüksek makamlara bile tırmanabilirler, nitekim sık sık tırmanmaktadırlar da.

Yirminci yüzyılın büyük bölümünde Kürt politikası ordunun sıkı kontrolü altındaydı. Ordu sorunu kesinlikle bir güvenlik meselesi olarak görüyordu; temel amaç sosyal ve ekonomik şikayetleri gidermekten ziyade, terörizmi sona erdirmekti. Ne var ki sorunun gerek Türkiye içindeki gerekse uluslararası düzeydeki ciddiyeti, 1990’ların sonunda meseleyi sivil alana da kaydırmaya başladı. Talepler, sorunun bütün boyutlarını tanımak gerektiği; yâni sorunun sâdece terörizmden ibaret olmayıp aynı zamanda bir etnisite ve kimlik sorunu 
olduğunun kabul edilmesi gerektiği yönünde büyüdü. Bu gerçeklik, sonunda Kürtlerin Türkiye’de yaşayan, kendilerine ait kültürel ve kimliksel talepleri olan farklı bir halk olduğunun resmen tanınmasını gerekli kıldı. 
Ordu verilecek kültürel tavizlerin, Kürtleri eninde sonunda Türkiye’den ayrılma ve bağımsızlık taleplerine götürecek kaygan zeminin bir parçası olmasından hâlâ 
endişelenmektedir. Her ne kadar Türkiye’deki Kürt arzularının uzun dönemli geleceği bilinemez ise de, açık olan şey şudur ki Kürt realitesine geçmişte yapılan inkar ve acımasız muamele, Kürt toplumunun her seviyesinde genel anlamda Kürtlerin kendilerini bilinçlendirme sürecinin yaygınlaşmasını hızlandırmıştır. Temmuz 2007 seçimleriyle birlikte cesaret verici iki gelişme ortaya çıkmıştır: Kürt nüfus iktidarda bulunan AKP’ye, kendi etnik partileri olan Demokratik Toplum Partisi’nden (DTP) daha fazla oy vermiştir. 

Türkiye’nin Kürtlerle ilgili zorluklarının bir kısmı, sorunun ulusötesi boyutuyla 
ilgilidir: Dünyada kendilerine ait bir devleti olmayan en kalabalık etnik grup olan Kürtler, Türkiye’nin doğusu, Irak’ın kuzeyi, İran’ın kuzeybatısı, Suriye’nin kuzeydoğusu ve Azerbaycan’ın belirli bölgelerine doğru dağılmış durumdadır. Bu devletler arasında en kalabalık Kürt nüfusa sâhip olan Türkiye’de Kürtlerin sayısı en az 12 milyondur ve toplam nüfusun en az yüzde 20’sini teşkil etmektedir. Kürtlerin yarısı ülkenin doğu ve güneydoğusunda yaşamaktadır, geri kalanı da Türkiye’nin batı bölgelerine dağılmış durumdadır: İstanbul dünyadaki Kürt nüfusu en kalabalık şehirdir. 

Türk Kürdistanı’nın gayriresmi başkenti olan “mutsuz” bir Diyarbakır’ın Türkiye’nin en büyük Aşil topuğunu teşkil ettiği ileri sürülebilir, zira var olan iç çekişmenin devamını garanti eder, potansiyel ayrılıkçılığı teşvik eder ve yabancı istismarına kapı aralar. Bunun aksine “mutlu” bir Diyarbakır, Kürt azınlığın ülkeye daha iyi entegre olması anlamına gelir. PKK Türkiye’ye dikkate değer şekilde meydan okumaktadır: Bütün Kürtlerin tek bir devlet çatısı altında birleşmesini öngören Pan-Kürdist bir ideale sâhip ilk ve tek Kürt hareketidir. 

Teorik yönden parlak olmakla birlikte Öcalan, hareket üzerinde katı bir Stalinist 
kontrol tarzı uygulamış, dolayısıyla PKK asla demokratik olmamıştır. 

Pan-Türkizm 

Türkçe konuşan dünya Anadolu, Kafkaslar, İran, Orta Asya ve Batı Çin arasında 
uzanmaktadır. Bu muazzam büyüklükteki dil grubu, kendi içinde oldukça farklı yapılara sâhip olmakla birlikte, ortak bir kültürü paylaştığının bilincindedir. Pan-Türkizm geçmişte çeşitli yerlerde, farklı siyasî amaçlarla zaman zaman peşine düşülmüş bir ideolojidir ve gayet rahatlıkla yeniden kendisine müracaat edilebilir potansiyel olarak bu, bölgede Türkiye’nin nüfuzunu güçlendiren bir olgudur. Ancak Ankara, özellikle Rusya olmak üzere bölgedeki devletlerle arasındaki geniş menfaatleri dikkate alarak Pan-Türkist kartı oynama konusunda pek hevesli olmayacak, ama bu kart asla tamamen ortadan kalkmayacaktır. 

Sonuç 

Geride bıraktığımız yirmi yıllık dönemde askeri, ekonomik ve diplomatik alanlarda Türkiye’nin Orta Doğu’nun açık şekilde hâkim gücü olma yolunda ilerleme süreci kayda değer ölçüde hızlanmıştır. Demokratik karakteri ve meşru hükümeti Türkiye’ye muazzam bir güç ve dayanıklılık sağlamaktadır.

Türkiye yaklaşan muazzam fırtınaları devrimsiz atlatabilecek politik düzene sâhip bölgedeki az sayıdaki ülkeden biridir, ancak henüz tam çözüme kavuşturulamamış Kürt sorunu Ankara için bir kırılganlık noktası oluşturmaktadır. 

Türkiye ve Suriye Dönüşen Bir İlişki 

Daha Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulduğu günlerden beri, Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri genelde zayıf kalmış ve hâttâ gergin olmuştur. İki ülke birçok olay vesilesiyle savaşın eşiğine gelmişlerdir. Ancak Türkiye’nin Şam ile ilişkileri 1998’de dramatik bir değişim sürecine girmiş, iki ülke arasında tarihi bir yeni dönemin başlamasına ve aralarındaki en önemli sorunların çözümüne yönelik yeni, pozitif bir atmosferin doğmasına kapı aralanmıştır. 

Her ne kadar bugün Türkiye-Suriye ilişkilerindeki temel belirsizlik, ABD’nin 
Suriye’ye karşı devam eden hasmane tutumundan kaynaklansa da Türkiye ile Suriye arasındaki ilişki tarihsel olarak kimlik, sınır, ideoloji ve Soğuk Savaş saflaşması, Kürtler, su ve İsrail ile ilgili gerilimler tarafından belirlenmiştir. 
Kimlik meselesi hemen her ikili ilişkinin değerlendirilmesinde çoğu zaman 
“yumuşak” bir mesele olarak görülür; oysa bu, ilişkinin doğasını kavramak bakımından belki de en önemli unsurdur.

I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası yıllarda Arap milliyetçiliğinin merkezi olarak Şam için de, yeni bir milliyetçi Arap kimliğinin yaratılması, eski Türk-Osmanlı düzeninde Suriye’nin oynadığı ikincil rolün reddedilmesini gerektirmiştir. Bunun sonucunda, Türkiye ve Suriye’nin yeni resmî milliyetçi kimlikleri kendi özel güvenlik değerlerini ve kendilerine özgü yeni subjektif tehdit algılamalarını yaratmıştır. 
Uzun süredir devam eden Hatay/Aleksandriya ihtilafı, Başbakan Erdoğan’ın Aralık 2004’te Şam’a yaptığı tarihi ziyaret sırasında her iki tarafın da, aralarında artık bir sınır sorunu olmadığını kabul etmeleriyle birlikte, de facto bir çözüme doğru yönelmiştir. Soğuk Savaş sırasında Türkiye’nin Batı ittifakına güçlü desteği, Suriye’nin ise SSCB’ye yönelmiş olması, komünizmin çöküşüne kadar bu ülkeler arasındaki ideolojik gerginliğin önemli bir sebebiydi.

Her iki taraf da su, Kürtler ve İsrail gibi, karşı tarafa baskı yapmaya yarayacak araçlara sarıldılar. 

7. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder