İhsan BAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İhsan BAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2016 Cuma

KOLAY ÖLÜMLER COĞRAFYASI


KOLAY ÖLÜMLER COĞRAFYASI


YAZAN; İhsan BAL
Analist Dergisi  
Sayı ; 2015 Ekim


Hayatın doğumla ölüm arasındaki bir süreç olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Tüm marifet bu süreçte hayata mümkün olduğunca fazla tutunabilmek, hayatı değerlendirebilmek ve onu gerektiği gibi yaşayabilmektir. Aksi takdirde umursanmayan hayatın sonundaki ölüm de ‘kolay’ olur.

Hepimizin paylaştığı bu yerkürede her birey, toplum veya medeniyet hayatı aynı şekilde anlamayıp hayattan istediklerini aynı oranda alamamakta. Doğumdan ölüme kadar geçen sürecin büyük yoksulluk ve trajedilerle dolu olması bazı milletler açısından neredeyse kaçınılmaz bir alınyazısı gibi algılanır. Oysa gelişmişlik ile az gelişmişlik arasında en çarpıcı ayrışma, hayatı yaşama kalitesinde ve ölüm biçimlerinde açığa çıkar.

Sorumsuzluk ve cehaletin kucağında ölüm

Özellikle son dönemlerde yaşanan ölümlere ve ölüm biçimlerine baktığımızda görüyoruz ki bizim coğrafyada ölmek için çok fazla neden var. Hangi ölüm zamanlıdır bilinmez ama bu ölümlerin önemli bir kısmına ‘zamansız ölüm’ veya ‘erken ölüm’ diyebiliriz.

Mesela huzur içinde ibadet etmeye gittiğimizde ölürüz. İslam dininin en geniş kapsamlı ve en kutsal mekanında gerçekleştirilen Hac ibadeti sırasında tamamen ‘kul’ hatasından kaynaklanan vinç kazasında 111, şeytan taşlama sırasında yaşanan izdihamda ise Suudi yetkililerin açıkladığı rakama göre yaklaşık 800 kişi yaşamını yitirdi.

Sadece ibadet ederken değil eğlenirken de ölebiliyoruz. Aklı eren hiçbir insanın yapmayacağı varsayılan birçok davranışı rahatlıkla ve düşüncesizce yapabiliyoruz. Kalabalık alanda sadece ses çıkartmak için modern teknolojiler bir sürü enstrüman geliştirmişken bizler, silahlarımızı ateşleyip en yakınlarımızın canını alabiliyoruz. Ve bunları gazetelerde, ‘maganda kurşunu’ veya ‘serseri kurşun’ gibi basmakalıp ifadelerle üçüncü sayfa haberleriyle geçiştiriyoruz.

Düğünlerimizden cenaze çıkartma maharetimiz hayret verici bir şekilde not edilmeyi hak ederken bayram kutlamalarımızı da hatırlamadan geçemeyiz. Bu serinin en yeni haberi geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Zonguldak’tan geldi. ‘Bayramı kutlama’ amacıyla havaya ateş açan bir kişi, evinin önünde kurban kestirmekte olan 64 yaşındaki bir vatandaşın ölümüne sebep oldu. Polis ekiplerinin olay yeri incelemesi sırasında dahi hem kurban kesimleri hem de silah atışları devam etti.

Trafik kazalarında ölüm, sadece bir istatistik konusu hâline gelmiş durumda. Sadece 2014 senesinde 168.512 ölümlü-yaralanmalı trafik kazası meydana gelirken 3.524 kişi olay yerinde hayatını kaybetti. Bu rakamın, hastaneye kaldırılan ağır yaralıların büyük çoğunluğunun öldüğü de hesaba katıldığında ikiye katlandığını söylemek abartılı olmaz.           

Artık uzun tatil dönüşleriyle ilgili yapılan gazete haberleri bir dejavu hâlini aldı. Hep aynı şeyleri yaşıyoruz.

Ölümler serisi bunlarla da sınırlı değil. Trafikte yol verme, korna çalma, ışıkta bekleme tartışmalarında bile birbirimizi öldürebilme kabiliyetimiz var. 2012’de Haliç köprüsünde yol verme kavgasına girişen bir kişi, tartıştığı tarafa önce kafa attıktan sonra kalp krizi geçirip hayatını kaybetmişti. Herhalde bir kişinin başına gelebilecek en talihsiz ölümlerden biri bu olsa gerek...

Bizim ölüm çeşitliliğimiz o kadar fazla ki adeta tabii ölümü özler hâle geliyoruz. Arabadan inip yolda yürümeniz de canınızı kurtarmanız için yeterli olmayabiliyor. Peki neden ölmek bu kadar kolay ve yaşamak bu kadar zor bizde? Neden alınabilecek birçok basit önlemle engellenebilecek ölümleri her defasında kaçınılmaz bir kader olarak görüyoruz?

Çünkü bizler hayatı ciddiye alıp onun gereklerini yerine getirme, öğrenme süreçleri ve bilinçlenme aşamalarını doğru bir şekilde yapmıyoruz. Örneğin elimize silah almak için büyük bir hevesimiz var ama bunu nasıl kullanacağımız konusunda temel hiçbir bilgimiz yok.

Onun içindir ki çok kalabalık alanlarda son derece riskli mekanlarda ölümcül ‘hataları’ yapmayı adeta kaçınılmaz bir zayiat olarak görüyoruz. Aldığımız ve sahip olduğumuz hiçbir teknolojik alet edevatın güvenlikle ilgili kullanım kılavuzlarını okumuyoruz.

Aslında hayatla ilgili öz değerlendirme yaptığımızda onu gerektiği bilinçle ve sorumlulukla değerlendirmediğimiz ortaya çıkıyor. Bu noktada en büyük tutarsızlığımız ise ‘insan’ denilen sermayeyi büyüklüğüne, kutsallığına ve önemine uygun olarak korumak için gerekenleri yapmamamız.

Severken öldürme

Bırakın uzaktakileri, en yakınımızdakileri dahi gözümüzü kırpmadan öldürebiliyoruz. Sadece 2014 senesinde 292 kadınımız, kendilerine uygulanan şiddet dolayısıyla hayatını kaybederken katillerin büyük çoğunluğu maktüllerin eşleri ya da sevgilileri oldu.

Bu topraklarda bir tuhaflık var. Söylem ve eylemler arasında büyük bir tutarsızlık söz konusu. “Uğruna ölürüm” dediğimiz birçok şeyi öldürebiliyoruz. “Sevdik” dedikçe adeta sevgimizden de korkulur hâle geliniyor. Yüzü gözü morarmış kadınların artık haber değeri yok ki zaten onlar da şikayetlerini -eğer yapmışlarsa- hemen geri çekiyorlar.

Kadın cinayetleri, artık hayatın olağan bir parçası. Bu cinayet türünün kamuoyunda tartışılır olabilmesi için çok daha vahşi bir kısım yöntemlerle işlenmesi veya ünlü birilerinin dahil olması gerekiyor. Yani sadece cehalet ve sorumsuzluğumuz değil aynı zamanda sevgi ve sevgiyi ifade etme biçimimizde de çok ciddi psikolojik sorunlar yaşadığımız ortada.

Ölüm çeşitliliğimizi veya en azından zamansız ölümleri azaltmanın yolu, hata ve eksiklikleri kendimizde aramaktan geçer. Gelişmiş dünyanın da en mümeyyiz vasıflarından biri, başına gelenlerden ders alıp yeni trajedileri önlemek için birçok tedbire başvurmasıdır. Peki biz öyle miyiz? Birçoğumuzun cevabı ‘hayır’ olacaktır.

Bu noktada çok çarpıcı ve vahim bir örneği hemen paylaşmakta yarar var. Uzun yılların deneyimi ve yapılan on binlerce çalışma sonucunda arabaların güvenlik sistemleri geliştirilir; sonunda emniyet kemerinin trafik kazalarındaki ölümleri önemli ölçüde önlediği bilimsel bulgularla ortaya çıkar ve bu tedbir uygulamaya konulur.

Peki bütün bu süreçleri yaşamayan toplumlar, yani bu tür tedbirleri önünde hazır bulanlar ne yapar? Emniyet kemeri takılmadığında hatırlatıcı sinyal sesini kesmek için emniyet kemeri tokası üretir.

Elde etmiş olduğu bir verinin ne anlama geldiğini idrak edememe şuursuzluğu ancak bu kadar tepe noktasına ulaşabilir. Öyle bir ‘icat’ ki zekanın ve bilimsel verinin değil basit-ilkel bir kurnazlığın ürünü. Tedbir almak bir yana, bilinçli bir şekilde kendi yaşamını tehlikeye atıyor.

Belli ki çağımızın getirdiği teknolojik donanımlar, onlardan nasıl yararlanacağımız konusunda yeterli bilgi, bilinç ve donanıma ulaşana kadar bizim canımızı almaya devam edecek.

Yansıtmalı ölüm

“ Neden bu coğrafyada hayat bu kadar ucuz? ” sorusunun altını kazımaya başladığımızda derinde yatan cevabın cehaletimiz, sorumsuzluğumuz ve yansıtma özelliğimizde yattığını görürüz.

Bunlar arasında yansıtma hastalığı en vahim olanı gibi. Zira milli maçı kutlarken balkondaki çocuğu öldürene, çocuğun neden gece 12’de orada oturduğunu sorgulatan; çok sevdiği eşini mahkeme önünde öldüreneyse eşini sırf boşanmak istemesiyle suçlayan bir anlayışın psişik ruh hâlidir yansıtma.

Yansıtma cehalet ve sorumsuzluktan daha kötüdür. Zira yaptığı işin doğurduğu sonuçlarla yüzleşme yerine yansıtma vasıtasıyla bütün sorumluluğu başkalarının üstüne yıkma kurnazlığı iş başındadır.

Meydana gelen felaketler sonucunda ihaleyi hep başkasına yıkma hâli yaşanılan sorunları kronikleştirir. Tarih sürekli tekerrür eder durur; yaşadığımız trajedileri kaderimiz ve hayatın bir parçası olarak kabullenmeye başlarız.

Sonuçta “Bizim buralarda böyle oluyor” diye bir söylem tutturur, kendimizi de teskin etmek için acılı, feryat figan türkülerle yolumuza devam ederiz. Oysa hem cehaleti hem sorumsuzluğu hem de yansıtma kurnazlığını tedavi etmek mümkündür. Bunun için yığınla çalışmaya ihtiyaç yok. Sadece başarmış olanların hikayelerini doğru bir biçimde ve ciddiyet içerisinde analiz etmek bile yeterli olabilir.

Böylesi bir analiz de özünde bize şunu söyler: Kolay ölüm kaçınılmaz değildir, sadece az gelişmişliğin bir tezahürüdür. Bu durumda ölüm biçimleri, gelişmişlikle az gelişmişlik arasındaki en çıplak ve yürek yakıcı gerçek olarak karşımızda durur. 


http://www.analistdergisi.com/sayi/2015/10/kolay-olumler-cografyasi


..