İkbal Vurucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İkbal Vurucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2017 Cumartesi

KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ

KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ 



KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ
İkbal Vurucu* tarafından yazıldı.
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü   
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi,
04 Şubat 2010 Perşembe
[*]21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü DYÇ Araştırmaları Bilimsel Danışmanı.


Kürt Açılımının en sorunlu alanı, Türk kimliğinin bu açılımın neresinde olduğu sualinin cevabında yatar.


Kürt sorunu "bilimcileri"nin bu suale verdikleri cevap açık ve net bir şekilde, Türk kimliğinin ve Türkiye devletinin kurucu vasfının yok edilmesi ve bu kimlik 
işlevinin sınırlarının daraltılması anlamına gelir.Peki, bu ne demektir? Kürt açılımının görünen veya gösterilen boyutu hep terör bağlantılıdır. Çünkü, 
açılımın meşrulaştırılması ve halk tarafından kabulü bu zeminde mümkün görülmektedir. Fakat, ortaya çıkan tartışmalardan da gözlemlediğimiz gibi, Kürt 
açılımı esas olarak görülen, duyulan, orada var olan boyutunun dışındaki yani sahnenin arkasındaki işlevi ve amacı ile gerçek anlamını kazanmaktadır. Göz 
önünden sürekli kaçırılan bu boyutların ifşa edilmesi Kürt açılımının taşıdığı önemin, niteliğinin, amacının ve hedefinin bütün yönleriyle ortaya çıkmasına 
katkı sağlayacaktır. Aslında halk sağduyusunun da hissettiği bir tehlikenin varlığı yoğun olarak Kürt açılımında tecessüm etmektedir. Hükümetin Alevi açılımını çok daha önce başlatmış olmasına rağmen hiçbir muhalefetle karşılaşılmaması, aksine devletin ilgili kurumları ve sivil toplumun elbirliği ile desteklediği "açılım" acaba niye "Kürt Açılımı"nda büyük bir dirençle karşılaşmış ve bugünkü kargaşanın da başlamasına sebep olmuştur? Bunun cevabı Kürt Açılımının ne olduğunun da cevabıdır. Ben,bu durumun psikolojik olarak arka planında Türk milletinin kendi evi olan kimliğinin ve devletinin "tehlike" altında olduğunu hissetmesine ve görmesine bağlıyorum. 

Bu seri halindeki yazılarımda, Kürt açılımda Türk kimliğinin konumu ve geleceği konusundaki bir kısım çözümlemelerimi sizinle paylaşacağım.

Birey ve mensubu olduğu toplumsal grup bir anlamlar evreni içinde yaşar. Bu evren bireyin bütün bilişsel ve davranışsal eylemler alanının güdüleyici 
kaynağını oluşturur. Bireyin her hareketi bu zeminde bir anlam bütünlüğünü sağlayan dil, tarih, toplumsal ve kültürel değer ve normlar ve sosyalleşme 
ajanlarından müteşekkildir. Bireyin eylemler örüntüsünün anlaşılması yanında bireylerin oluşturduğu grup, kurum ve örgütlerin yapısı da işlerliği sağlayan 
bireylerin bu bilişsel ve davranışsal eylem kaynaklarından bağımsız değildir. Konumuz açısından siyasal partiler ve özellikle hükümetler, icraatlarının 
seçimini, yöntemini, edimcilerini seçerken bu iklimin havasını teneffüs eder ve siyasal eylemlerini uygulamaya sokarlar. Siyasal aktörlerin bu politik icraatlarını anlamak için uygulayıcıların yer aldığı anlamlar evrenini göz önünde bulundurmak gereklidir.

Hükümet, Kürt Açılımını Kürt sorunu olarak tanımladıkları sorun üzerinden çözme yoluna girerken bir noktaya dikkat etmek gerekmektedir. Bu da Türk halkının sert tepki gösterdiği uygulamalara yönelik bazı haberlere karşı, Kürt Açılımının içeriğinin "sadece Başbakan ve Açılımdan sorumlu koordinatör Bakan'ın sözlerine göre" değerlendirilmesi yönünde bildirilen görüştür. Bu durum, açılımın bilgi kaynağının kontrol altında tutulması ve istenildiği gibi yönlendirilmesini de beraberinde getirir. Bununla birlikte Kürt Açılımının ne olduğunun veya olmadığının yorumlanması çok dar bir alanla sınırlandırılmış olmaktadır. Oysa bu konunun bir geçmişi olduğu, aniden ortaya çıkmadığı, uygulamaya sokulacak politikaların bir ön zihinsel ve maddi hazırlığının olduğu gerçektir. Bu sebeple bu açılımı gerçekleştiren kişi ve grupların yani açılımın aktörlerinin ideolojik, zihinsel, mesleki ve kültürel iklimlerinin betimlenmesi önem arz eder. 

Kürt Açılımının önemini, Türk kimliğinin konumu açısından ortaya koymak için başta hükümet olmak üzere hükümetin toplumsal ve kültürel hegemonya sahasını oluşturan mekanizmanın kollarını teşkil eden STÖ, KİA, düşünce kuruluşları, sendikalar, aydınlar vb. toplumsal ve siyasal aktörlerin konuya yaklaşımını bilmek ve çözümlemelerin merkezi unsurları olarak değerlendirmek gerekmekte dir. Kürt Açılımının amacı, yöntemi, teknikleri, taktikleri bir bakıma bu kompleks  yapının ortak aklıyla oluşmaktadır ve bu aklı anlamak Kürt açılımını anlamak demektir. Bu noktada Polis Akademisindeki Kürt Açılımı Çalıştayı başta olmak üzere ilgili Bakan'ın görüştüğü kişi ve grupların ideolojik konumlarına bakmak bu açıdan önemli ip uçları taşımaktadır. Yani, Kürt Açılımının ideolojik rengini ve karakterini bize bildirmektedir.

Kürt Açılımının merkezine, sorunun Kürt sorunu olduğu aksiyomundan hareket edildiğinde, bu kavramın içeriği, kapsamı, unsurları, yöntemi, çözüm yolları 
belirlenebilir. Böylece Kürt sorununun ne olduğunun cevabının verilmesi Kürt Açılımının da ne olduğunun cevabının verilmesi demektir. Öncelikle şu 
tespitimizi yapalım: Kürt sorunu Türk sorunlu aydınların bir sorunudur. Güneydoğu sorunu gibi bir tanımlama özellikle ekonomik ve sosyal bir geri 
kalmışlık olarak toplumsal nitelik gösterirken Kürt sorunu tanımlaması siyasal bir etnik tanınma sorunu olarak ortaya konulmaktadır. Anayasal tanınma, Kürtçe 
eğitim, yayın, güvenlikte ve kültürde özerk bir yapı talebi bu eksende değerlendirilebilir. Kürt sorununun kabulü, etnik bir sorunun varlığını tasdik 
anlamı taşır. Milli devletin etnik sorun kabulü, çözümünde etnik mahiyet taşıması anlamına gelir.

Bunun anlamı ise, Kürt sorunun çözüm sürecinin Türk kimliğinin geri çekilmesi, izole edilmesi, varlık alanının ve işlevinin daralması demektir. Türk kimliği 
ile Kürt sorunun çözümü arasında ters korelasyon vardır. Yani, Kürt sorununda ilerleme Türk sorunun paralel olarak doğuşuna kaynaklık eder. Biri etkinlik 
alanını genişletirken biri daraltır. Biri çıkar biri düşer. Oysa modern milli devlet tek millet üzerine var olmuştur. Sosyolojik farklılıklar yurttaşlık kurumu gibi mekanizmalar aracılığıyla siyasal ve hukuki alanda tek millet haline gelir. Bu sebeple birden fazla milletin varlığı devletin de birden fazla olması anlamına gelir.

Sonuç olarak etnik temelli sorunlar Türk kimliğinin devlet kimliği olmasından çıkması anlamına gelir. Yani evrensel formda milli devlet biter ve sadece bizim 
seçkinlerin entelektüel fantezilerini süsleyen bir dünya vatandaşlığı ve doğal olarak bir Dünya Devleti bekleriz. O zamana kadar ne mi yaparız? 36 etnik grubun oluşturduğu Anadolu Birleşik Devletlerinde yaşarız!

Kürt Açılımında Türk kimliğinin konumu ve algılanış biçiminin ortaya konulması, işletilen sürecin görünen ve görünmeyen boyutlarının anlaşılmasında büyük önem arz eder.

Zihniyet çözümlemesi için Kürt Açılımı edimcilerinin kendilerini ifade ettikleri kavram ve sözlerin içeriklerinin ifşa edilmesi, eylemlerin ortaya çıkışının 
kaynağı olan anlam dünyasının anlaşılmasında anahtar rolü vardır. Bir bütün olarak bu düşünme ve konuşma edimlerinin anlamlarının ortaya konulması algılama, eylem, bilişsel evrenin birbirine bağımlı bütüncül yapısı sebebiyle, konuyu mümkün olan en iyi anlama yöntemlerinin başında gelir. Böylece bireyin 
gözlemlenebilir davranış örüntüsünün kaynağı ve amacı da belirlenebilir. Bu açıklama ekseninde "millet" ve "Türk" kavramlarının algılanış biçiminin bilinmesi konumuzun anlaşılması ve Türk kimliğinin Kürt Açılımı sürecindeki gerçek konumunu belirlememize yardımcı olacaktır.

Son dönemlerde vurucu ve akıcı üslubuyla kimlik konularında önemli metinler üreten Prof. Dr. İskender Öksüz, milli görüş geleneğinin "Millet" kavrayışını 
şöyle ifade eder: "… Biraz Vahabi, biraz İhvan-ı Müslim ilhamlı bizim 'Millî Görüş', başlangıçtan beri 'milliyet' kavramından sıkıntılıdır. Bir kere İhvanı 
Müslim, tıpkı Komünizm gibi enternasyonalistlik iddiasındadır. ... Peki, millet bunların neresinde? Bu onlar için zor bir sorudur. En değişmeyen, fakat o derece de takiye içeren tutum, Sayın Necmettin Erbakan Hocamızınki: Hoca o latif sesiyle, her 'milletimiz' dediğinde, Osmanlı'nın millet sistemindeki milleti 
kasteder. O anlamı bilmeyenler bunu fark etmeyeceklerinden ve Hoca da bunun pek alâ farkında bulunduğundan, ifade ustalıklı bir takiyedir. Eski Osmanlı'da 
'millet', ümmet, hatta mezhep ifade eden bir kelimedir. 'Ortodoks Milleti', 'Yahudi Milleti' gibi. Bu milletin, bildiğimiz milletle bir ilgisi yoktur tabiî..." devamında şöyle der: "Muhterem hocamızın, 'milliyetçilik' dendiği anda 'biz ırkçılığa karşıyız' tepkisini vermesi bundandır. 'Millî görüş' katiyen 'milliyetçi görüş' değildir." Öksüz'ün, Milli Görüş ve büyük ölçüde kozmopolit İslamcıların kavramlar setindeki bu ince ayrıntıya dikkat çekmesi kayda geçmelidir. 

Her terim kavram değildir. Kavramlaştırma terimin anlamlaştırılması sürecini tanımlar. Millet teriminin kullanımı toplumun genel algılayışında Türk, Arap, 
İngiliz vb. bir toplumu anlatmak içindir. Bu anlamın dışındaki kullanım yani terimin araçsallaştırılmasında genel kitlenin verdiği "anlamın" biçimsel 
ifadesine bir atıf söz konusudur. "Hangi millettensin?" sorusu, genel olarak "Türk" diye verilen bir cevap içerir. Fakat milli görüşün zihniyet dünyasını 
içselleştiren bireyler "millet"i farklı bir anlamda kullanmaktadır. Sorun da bu zümrenin kullanışı ile genel kabulü arasındaki bağın bilinçli bir şekilde ters 
yüz edilmesindedir. Özellikle politik uygulamalardaki çelişkilerin ve çatışmaların ana kaynağı budur.

Türk olarak kavramlaştırılan milletin devlet felsefesi ve siyasal yapısından dışlanma sürecinde, asla kullanımı ihmal edilmeyen "millet" teriminin genelin 
tepkisini engelleme gibi bir işlevi de vardır. Bunun yanında asıl kullanım biçiminin asla ve kat'a "Türk-dışı" bir kullanıma sahip olmayacağı inancını da 
besler. Bir noktayı da vurgulamalıyız ki, Kürt Açılımını başlatan kozmopolit İslamcı aktörler ile Açılımı geliştiren ve içeriklendiren 2. Cumhuriyetçi 
liberal seçkinlerin sosyolojik ve siyasi-hukuki olarak millet kavramını kullanışları da birbirleriyle uyuşmaz. Kozmopolit İslamcılar belirttiğimiz anlamda "millet"i kodlarken, liberal aydınlar "millet" gibi kolektif bir varlığın gerçekliğini reddederler. Aynı kavram karşısındaki bu farklı duruşlar Türk kimliği karşıtlığında birleşmektedir. Terimin bu farklı anlamlarda kullanımı, Kürt Açılımının toplumsal meşruiyetinin sağlanması sürecini işleten mekanizmalar tarafından titiz bir biçimde kullanıma sokulmaktadır. Bu farklı ideolojik kümeye mensup aydınları "millet" kavramının kullanımında birleştiren husus Türk kimliğini dışlayan söz konusu bu müphemleştirilen yapısıdır.

Millet teriminin modern kullanımı ve toplum tarafında algılanan vasfı ise açık ve net biçimde "Türk"tür. Türk kavramının kullanımda ise iki veçhe vardır. 

1- Siyasi-hukuki kullanımı, 
2- Sosyolojik ve tarihsel kullanımı. 

Bu kullanım formu evrensel karakterlidir. 

BM üyesi bütün devletlerde geçerlidir. 

Milletin siyasi-hukuki vasfı genellikle olması gereken ve aynı devlet bünyesindeki vatandaşların "eşit" hak ve hukuk ve sorumluluklara sahip olmasını zorunlu 
kılar. Milli devlet bu zorunluluğun normatif kaynağıdır. Hukuk devleti gibi ana vasfı ise bu eşitliğin teminatıdır. Tarihsel-sosyolojik vasfı ise Türk kavramı nın ilk kullanışından buyana gelişen süreçte teşekkül eden bir olgu olarak müşterek dil, tarih kavrayışı, kültürel kodlar, din, gelenek gibi vasıflarıyla tecessüm eden toplumdur. "Türk" hem tarihsel temelli etno-kültürel bir olguyu ifade ederken hem de vatandaşlık zemininde siyasi-hukuki bir olguyu karşılar. Bu durum bir paradoks değildir. Zorunlu bir diyalektik yapı içerir. Çünkü her devletin bir kurucu "asabiyesi" vardır.

İkinci anlamda "Türk" tek bir sosyolojik bütünlüğü kapsarken birinci anlamda pek çok sosyolojik gerçeklikleri kapsayarak devlet olma düzeyinde bir bütün olmayı gösterir. Başka bir ifade ile millet farklı kültürel ve etnik yapılanmaların üstünde bir kültürel oluşumun göstergesidir. Etnisite ise milletin oluşturucu 
kanallarından biri hüviyetindedir. Ve dar bir cemaat dayanışması, grup yapısı mevcuttur. Sık kullanılan bir tanımlamayla etnisite bir "dil cemaatidir". Her 
millet bir etnik töze sahipken her etnisite millet değildir. Bu iki kavram arasındaki ayırt edici bir başka düzey siyasallık durumudur. Millet mevcut 
konumunu kültürel olgunlaşmışlık seviyesine bağlı olarak devleti gerçekleştirirken etnisitede bu seviye söz konusu değildir.

Kürt açılımı tartışmalarında da sorunun vurucu noktası burada yatmaktadır. 

Bilinçli olarak devletin eşit, özgür, hak ve sorumluluklara sahip birey yurttaşlardan müteşekkil olduğu gerçeği göz ardı edilerek sosyolojik Türk 
varlığının hukuki devlet karakteri üzerinden tasfiye edilmek istenmesidir. Yani, devlete adını ve rengini veren sosyolojik Türk kaynağının bu işlevine son 
verilme çabası gözlenmektedir. Türk kavramının bireysel algılanışı, devlet kurucu vasfı, eğitim gibi devletin temel kurumlarındaki müfredatı belirleyen ana 
konumu yani devletin varlık koşulu olan sosyolojik-kültürel zemininin en başat tartışma konusu olması Kürt açılımında Türk kimliğinin konumunun ne olacağını da belirleyecektir. Açılımın somut uygulamaları bize Türk kültürü, tarihi, dili ekseninde devlet renginin etkinlik sahasının daraltıldığı, işlevsizleştirildiğini göstermektedir.

Kürt açılımını, bundan daha önce başlayan Alevi Açılımı gibi çalışmalardan ayıran en temel özelliği, her iki açılıma karşı farklı toplumsal gruplar 
tarafından geliştirilen değişik tepki ve sert muhalefet biçiminde yatar.

Her iki açılıma karşı, toplumun önemli aktörlerince birbirine karşıt iki davranış biçimi geliştirilmiştir. Peki bu tepkilere neden olan uyum, destek, 
çatışma ve uzlaşmazlık kaynakları nelerdir? Kürt Açılımı adıyla ortaya çıkan çalışma başta Türk milliyetçileri olmak üzere toplumdan beklenmeyen bir tepkinin doğmasına sebep olmuş ve bir anda Kürt açılımını sekteye uğratmıştır. Sorduğumuz sualin cevabı çok basittir. Türkiye Devletinin egemenlik paylaşımı ve bunun tezahürü olan görüntüler, eylemler ve uygulamalardır. Başka bir deyişle Türk devletinin kurucu irade veya kimliğinin varlığına son verme girişimidir. Etnik mahiyette Kürt sorunu ve bunun ötesinde 36 etnik grubun her birinin etnik sorunları çerçevesinde Açılımın amaçları içerisinde değerlendirilmiş tir. Sorunlara etnik temelde bir teşhisin konulması, geliştirilen direnç noktaları nın da sert olmasını beraberinde getirmiştir.

Fakat, devletin Türk karakteri veya başka bir deyişle Türk kimliğinin tasfiye edilmesi durumu açık ve aşikar olarak dillendirilmemiş ve gelen tepkiler üzerine 
"terörün yok edilmesi" ve "daha çok demokrasi" olarak Kürt açılımının gerekçesi formüle edilmiştir. Bu iki gerekçe üzerinde halk nezdinde bir meşrulaştırma 
girişiminde bulunulmuştur. Bu meşrulaştırmanın toplumsal ayağını mümkün kılmak için KİA, STÖ, düşünce kuruluşları (SETA, USAK vb.), sendikalar, üniversiteler gibi toplumsal aktörler bilfiil devreye sokulmuştur.

Alevi Açılımına harcanmayan propaganda, mesai, güç ve enerjinin Kürt açılımı için seferber edilmesi düşündürücüdür. Bununla birlikte gayet meşru olan söz 
konusu iki gerekçenin niye bu kadar sert bir muhalefet ve tepkiyle karşılanmış olduğu ve son kertede sokak çatışmalarına kadar varan olaylara kaynaklık etmesi, amacın ifade edilenden ve görünür kılınandan çok farklı bir boyutu olduğu şeklinde okunabilir. İktidar Kürt açılımında, açıkça ifade edilen ve dolaylı 
yollardan ifade edilebilen olmak üzere iki yol izlemiştir. İktidar hegemonyasının sağlanması işlevini üstlenen yukarda ki toplumsal aktörler, hükümetin doğrudan ve dolaylı olarak Kürt açılımını içeriklendirme gibi bir misyonu da üstlenmişlerdir. Bizim açımızdan önemli olan da bu stratejik ortak aklı hükümet için üreten erklerin "Kürt Sorunu" üzerinde sağladıkları oydaşmadır. "Kürt sorunu" tanımlamasının neye karşılık geldiği ise açık ve net olarak bu aktörlerce yazılmaktadır. Kürt sorununun ne olduğunun bilinmesi Kürt açılımının da ne olduğunun bilinmesini sağlayacaktır.

Kürt açılımının aktörlerinin sadece başbakan ve koordinatör bakanın sözleri ile asla sınırlandırılamayacağını daha önce belirtmiştik. Çünkü bu açılım çok geniş 
bir konsepte işlev gören aktörlere sahiptir. Bu noktadan hareketle açılımın her bir boyutu kendi sahasında aktörlerin etkin mesaisini gerektirmektedir. Kürt 
açılımının toplumsal meşrulaştırımı nın sağlanması ve toplum tarafından hazmedilmesi sürecinde ki hegemonya kurma mekanizmasının önemli bir ayağını oluşturan KİA, STÖ, düşünce kuruluşlarından içerik konusunda siyasi kanadın aksine net bilgiler alabilmekte yiz.

Bu noktada özellikle Kürt açılımının önde gelen destekçilerinden ve bünyesinde bulundurduğu STÖ, KİA vb. yapılarla önemli bir güç olan kozmopolit dini bir 
cemaatin yayın organı Zaman gazetesinde, Kürtçü liberal teorisyenlerden Prof. Dr. Levent Köker önemli tespitlerde bulunmakta ve açılımın içeriklendirilme sinde ciddi katkıları olanların başında gelmektedir. "Demokratik Açılım'ı Doğru Anlamak ve Anlatmak", isimli makalesinde, "Kürt sorunu, Kürt kimliğinin  tanınması sorunudur ve bu bağlamda bir çağdaş insan hakları ve demokrasi sorunu olarak karşımızda durmaktadır" tespitinde bulunur ve sorunun bu niteliğinin ise, "dünya üzerindeki pek çok benzer örnekte olduğu gibi, 'milliyetçi' bir ideolojinin ve buna bağlı olarak 'bağımsızlıkçı' bir siyasetin şiddete müracaat 
ederek kendisini ifade edişine de yol açmıştır" demektedir. Özetle, diyor Köker, "akl-ı selim sahiplerince tekrar tekrar vurgulandığı gibi, bir Kürt milliyetçiliğinin ve buna bağlanabilecek olan PKK gerçeğinin varlığına rağmen, Kürt sorunu, bu boyutları da içine alan daha geniş ve kapsamlı bir sorun olarak Kürt kimliğinin tanınması sorunudur."[1]

Kimliğin tanınması sosyolojik ve siyasî bazı sorun alanları doğurur. Resmi ağızlardan 36 etnik grubun varlığının telaffuz edildiği ve her birinin etnik 
sorunları olduğu ön kabulüne dayanıldığında kimliğin tanınmasının sadece Kürtlerle sınırlandırılması durumunda diğer etnik grupların durumunun ne olacağı sorununda olduğu gibi. Konu doğrudan üniter ve milli devletin meşruiyet temellerinin sorgulanmasıdır. Sorun, milletin iktidara nasıl daha fazla 
katılımının sağlanması gibi bir sorgulama değil aksine bizzat varoluşunun müzakere edilmesidir. Her yurttaşın eşit hak ve sorumluluklara sahip olduğu, bu 
yurttaşlar bütünün "Türk milletini" teşkil ettiğini anayasa da açıkça belirtilmesine rağmen birey-yurttaşlığın yerine etnik, dini, mezhepsel temelde 
bir yurttaşlık kurumunun ikame edilmek istenmesi doğrudan devletin bu üniter-milli karakterinin tasfiyesi anlamını taşır.

Egemenliğin paylaşılmasının siyasal dilde anlamı devletin egemenlik alanlarının etnik temelde yeniden tanzim edilmesidir. Başbakanın ABD gezisinde açıkça ifade ettiği açılımın "hazmettire hazmettire yürütüleceği" yönündeki yöntem tanımlaması konunun önemi ve hangi zorluklara müteallik olduğunun bir göstergesi durumundadır. Kürt açılımının sadece bu yönteminin bile ne anlama geldiğinin ortaya konulması sorunun sanıldığından da ciddi boyutlarda bir "varoluş" boyutunu gösterir. Çünkü "daha çok demokrasi" ve "terörün bitirilmesi" gerekçelerinin "hazmettire hazmettire" kabul ettirilecek bir boyutu söz konusu değildir.

Kürt Açılımı sürecinde Türk kimliği, Kürt kimliğine kıyasla çok fazla belirsizliğe sahiptir veya bilinçli bir şekilde tartışma dışı bırakılmaktadır.

Oysa, Türkiye'nin geleceğinde ve "daha çok demokratikleşme" sürecinde Kürt kimliğinin alacağı siyasal konum "Kürt Sorunu" çerçevesinde yoğun bir şekilde 
müzakere edilirken[2] "Kürt Sorunu" ile diyalektik bir yapı arz eden Türk kimliğinin siyasal boyutu göz ardı edilmektedir. Bu tartışmalarda dikkat çeken 
Kürt Açılımının "Kürt Sorunu" aksiyomundan hareketle içeriği doldurulmaya, bilimsel temelleri inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bütün bu sorun alanları ise 
Türk kimliğinin devlet ve kültür yaşamından ne ölçüde geri çekileceği ve yerinin yeni kimliklerle dolduracağı sorunu ile birlikte at başı gitmektedir. Belli bir 
amacı ve gelecek tasavvuru içeren bu açılımın vatandaşlık ve anayasal düzlemde Türk, Türklük, Türk millet ile ilgili tartışmaları Kürt kimliği lehine Türk 
kimliği aleyhine bir gelişme gösterdiği görülmektedir. Bu hassasiyet sahiplerine sert eleştiriler yöneltilse de bu yönde bir durum kabul edilmeme gibi bir eğilim 
göze çarpmaktadır. Bir kuruntu, saplantı, Sevr paranoyası, ırkçılık gibi ithamlar muhatabına yöneltilmektedir. En üst düzeyde, 36 etnik gruptan bahsedilirken Türklüğü de bu grupların içinden bir grup olarak anılması ve etnik grup düzeyinde değerlendirilmesi Açılımın yaratıcısı kadro ile Türk kimliği arasında ciddi bir sorun olduğunu aşikâr kılmaktadır. Bu eksende Türkiyelilik veya anayasal vatandaşlığın Türklük yerine ikame edilecek kimlik olarak tasavvuru bir sorun alanı olarak Türk kimliğini Sosyo-politik bir gerçeklik zeminine oturtmakta dır.

Türk kimliğinin alacağı konum hakkındaki algının ve bunun yarattığı rahatsızlığın dışavurumu olan tartışmaların, bizzat Kürt Açılımının uygulayıcısı 
olan hükümet partisine mensup vekiller içerisinde de görülmesi özel bir anlam içerir. Bu durum Türklük konusunda bir sorun olduğu gerçeğinin artık 
yadsınamayacağı anlamına gelir. Açıkça ifade edilmekten kaçınılsa da Türk kimliğinin mevcut konumu ve geleceği açısından durum olumlu bir yöne doğru 
gitmemektedir. Türkiye devletinin Türk karakterinin silinmesi ölçüsünde demokratikleşmenin gerçekleştirilebileceği düşünülmektedir. Türklüğün başta 
anayasa olmak üzere devletin kurucu kimlik olma özelliğinden çıkarılmasının demokratikleşmenin ön koşulu olarak belirlenmesi bu gerekçenin meşrulaştırım 
referanslarının müphemliği ile sekteye uğramaktadır. Birleşmiş Milletlere üye hiçbir devlet kendini milli kimliklerden soyutlamış değildir. Zaten bu durum 
"Devlet" olgusu ile de örtüşmemektedir. Bu noktada "Bize özgü bir çözüm" söylemi, Türklüğün işlevsizleştirilmesiyle demokratikleşmenin ancak mümkün 
olduğu yönündeki yaklaşımın doğrulanması olarak okunabilir. Böylece bu uygulama AB gibi referans olan ülkelerin tecrübe ve mevcut yapılarının göz ardı 
edilmesini mümkün kılmaktadır.

Hükümetin önde gelen milletvekillerinin de Türk kimliğinin Kürt Açılımının neresinde olduğu yönündeki kaygılarını dile getirmeleri sorunu salt muhalefetin, 
ırkçıların, şovenistlerin bir sorunu olmaktan çıkarmaktadır. Reha Çamuroğlu'nun görüşleri bu konu da kayda geçmelidir. Ona göre, Başeskioğlu'nun İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a yönelik eleştirileri çok önemlidir. Sayın Başeskioğlu, 'Neden Türk sözcüğünü ağzınıza almıyorsunuz?' diye sormaktadır. Çamuroğlu, "Bu memlekette Çerkes, Abhaza, Boşnak, Laz; birçok etnik unsur var. Ancak tek bir millet var: Türk milleti. Sayın İçişleri Bakanı bunu hiç telaffuz etmeyecek, 
öyle mi? Bu, bizimle dalga geçmektir. Türklük bir etnik unsur değil bir ulusun adıdır. Bunu idrak etmeden ilerleme katedilemez. Bunun bedeli ağır olur. Millet 
devletin meşruiyetini sorgulamaya başlar. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok,"[3] demektedir. Görüldüğü gibi Türk kimliğinin gelecekte tasavvur edilen konumuyla ilgili kaygılar ortaktır.

Bununla birlikte, AKP milletvekili Ayşenur Bahçekapılı ise Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide, Anayasanın ne zaman değişeceği konusunda ki soruya "Bir tarih 
veremem ama demokratik açılım konusunda atılan her adım bizi anayasa değişikliğine daha çok yaklaştırıyor. Demokratik açılım başarılı olursa anayasa 
değişir. Çünkü demokratik açılım anayasa değişikliğini kapsıyor. Demokratik açılımı kısa, orta ve uzun vadeli olarak düşünürsek, demokratik açılımın uzun 
vadede anayasa değişikliğiyle sonuçlanması gerekiyor. Zaten anayasa değişikliği olmadan demokratik açılım yapılamaz ki…" demektedir. Düzel'in "Neler değişecek Anayasa'da?", sorusuna "… kurumların temizlenmesi, haklar ve özgürlüklerle ilgili sınırlamaların azaltılması, hayatın sivilleştirilmesi gerekiyor. Ayrıca vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım" diyecek. İşte bu, sorunu çözer. Zaten Kürt vatandaşların da üniter yapıyla, tek bayrakla ve resmî dilin Türkçe olmasıyla ilgili bir itirazı yok," diye cevap vermektedir. 
Arkasında Düzel, başka bir önemli soru sorar: "Vatandaşlıktaki 'Türklük' tanımı kalkacak öyle mi?", cevap gayet açık ve nettir: "Tabii. Yoksa demokratikleşmeyi 
yapamazsınız," bu cevabı tamamlayan soru ve cevap ise şu: "Anayasa değişikliği için hazırlıklar var mı?", "Şu anda her alanda çalışmalar var. Mesela yargı 
reformu hazırlanıyor. Kültürel hakların tanınması konusunda çalışmalar yapılıyor. Bunlarla, toplumun kendisini özgürce ifade etmesi amaçlanıyor. Bütün 
bunlar, anayasa değişikliği için birer hazırlıktır."[4]

Kürt Açılımıyla Türkiye devletinin Türk karakterine resmi düzeyde dil ile ikrar edilmemiş bir mücadele sürdürüldüğü görülmektedir. Bazı önemli sorunların 
tespiti ve anlaşılmasında önemsiz gibi görülen ve arka planda kalan olay ve olgular önemli rol oynar. Başka bir deyişle, kimi zaman önemsiz gibi addedilen 
şeyler büyük olayların anlaşılmasına en büyük katkıyı sağlar. Kürt açılımını da bu zeminde değerlendirmek gerekir. Başbakan dahil bakanların ve açılımı "halka 
anlatmakla" görevli vekillerin açılımı hep muhalefeti eleştirmekle sınırlamaları; bazı bakanların Kürt Açılımını anlatacağı topluluk önünde ilgili 
notları bulamayınca kürsüden inmesi gibi eylem biçimleri zihinsel arka planın çözümlenmesinde işlevseldir. Konunun başka bir veçhesi de şudur: Açılımda 
Kürtlüğü anlatanlar hep açık açık dillendiriliyor fakat sıra Türklüğe gelince muhalefeti eleştirmekle sınırlamak aslında "Türk Milleti"nden gizlenen gerçeği ifade eder.


[1] Levent KÖKER, "'Demokratik Açılım'ı Doğru Anlamak ve Anlatmak", Zaman Gazetesi, 21 Kasım 2009.
[2] Zaman Gazetesinin "Yorum" sayfası, Star Gazetesinin "Açık Görüş" eki, Radikal Gazetesinin "Radikal 2" ve "Tartışı-Yorum" ek ve bölümleri ile Yeni 
Şafak Gazetesinin "Yorum" sayfası Kürt Sorunu konulu araştırma ve yorumların en istikrarlı ve yoğun olarak sürdürüldüğü yerlerdir. Kayda geçmesi gereken önemli bir nokta da Radikal Gazetesi dışındaki gazetelerin "İslamcı-Muhafazakar" yayın organları olarak bilinmesidir. Ve bu yayın organlarında "Kürt Sorunu" tanım ve aksiyomundan hareketle Kürtçü bir perspektifte yazılar yoğun olarak yer almaktadır. Bu durumda bize göstermektedir ki, İslamcı-Muhafazakar kesimin düşünsel kısırlık içindeki aydınları rollerini yani kendi entelektüeller fikri üretimlerini Marksist ve Liberal seçkinlere devretmişlerdir. 
[3] "AKP'de açılım çatlağı, 
       http://www.aksam.com.tr/2009/11/25/haber/3993/siyaset/haber.html.".
[4] Ayşenur Bahçekapılı: 'Başbakan hayatını riske atıyor', Neşe Düzel'in söyleşisi, Taraf Gazetesi, 30.11.2009.


İkbal Vurucu
Uzman Hakkında
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi
ikbalvurucu@hotmail.com
İkbal Vurucu
Uzman Hakkında
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi
ikbalvurucu@hotmail.com

Uzmanın Diğer Yazıları

  Kürt Açılımından Vazgeçilebilir mi?
  “Turancılık değil Türk Dili Konuşan Ülkeler Birliği” !?
  MHP’nin Türk Siyasi Hayatından Tasfiyesi Mümkün Mü?
  Anayasal Vatandaşlık ve Çok Kültürlülük
  Türkiye’de Liberallerin Zihniyet Koordinatlarının Şifresini Çözmek
  Yurttaşlık ve Kürtlerin Temsilcisi Nosyonu
  Türk Silahlı Kuvvetlerinde Kadın Olmak
  Tarihsiz Türkler, Hocalı Katliamı ve TRT
  Terörizm Karşısındaki Zafiyete Bir Örnek: Şivan Perver ve Arınç Olayı
  Kürt Açılımıyla Gelinen Son Nokta: Dalga Dalga Yayılan Türk Sorunu
  Kürt Açılımı Türk’e, TSK’ya, Türkiye Devleti’ne Hakaret Etmeyi Meşrulaştırıyor mu?
  Erdoğan'ın "Milliyetçi" Söyleminin Şifresi
  Federasyonu Tartışmak Demokrasinin Gereği Midir?
  Terörizmi Meşrulaştıran Seçkinler ve Teröriste Terörist Demek
  Türk’e Kin Duyma ve Nefret Suçları-3
  PKK bile olumlanırken Türk milliyetçiliği olumsuzlanmaktadır!
  Türk Kimliği Karşıtlarını Anlamada Bir Araç Olarak “Nefret Suçları”-2
  Türk Kimliği Karşıtlarını Anlamada Bir Araç Olarak “Nefret Suçları”
  Bölünme Korkusu Bir Paranoya mıdır?
  Tek Tipleştirme Söylemi ve Sorunlu Zihniyetler
  Mustafa Akyol ve Ege Cansen Arasında Kalan Türk Kimliği
  Akdamar’dan Sümela’ya Tarih-Mekân İlişkisi ve Türk Kimliği
  Referandumun Ortaya Çıkardığı Tek Sonuç: “Demokrasinin Sefaleti”
  “Düşünce”nin Bitişi: Aydınlar ve Terör

  NORMALLEŞEMEYEN ZİHNİYET
  KÜRT AÇILIMIYLA TECESSÜM EDEN TÜRK SORUNU-5
  KÜRT AÇILIMIYLA TECESSÜM EDEN TÜRK SORUNU-4
  KÜRT AÇILIMINDA ZAFİYET NOKTALARI
  KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ
  KÜRT AÇILIMIYLA TECESSÜM EDEN TÜRK SORUNU-3
  KÜRT AÇILIMIYLA TECESSÜM EDEN TÜRK SORUNU-2
  KÜRT AÇILIMIYLA TECESSÜM EDEN TÜRK SORUNU-1
  KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ-4
  KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ-3
  KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ-2
  KÜRT AÇILIMI VE TÜRK KİMLİĞİ-1
  KÜRT AÇILIMDA ZAFİYETLER-7
  KÜRT AÇILIMINDA ZAFİYETLER-6
  KÜRT AÇILIMINDA ZAFİYETLER-5
  KÜRT AÇILIMINDA ZAFİYETLER-4

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/2010/02/04/3309/kurt-acilimi-ve-turk-kimligi

  



4 Kasım 2017 Cumartesi

Yeni Nesil Ülkücülerden “ Eskileri ” Kızdıracak Kitap


Yeni Nesil Ülkücülerden “ Eskileri ” Kızdıracak Kitap



Editörlüğünü İkbal Vurucu ve Fırat Kargıoğlu’nun üstlendiği kitapta 
Ülkücü camia ile ilgili tarihi özeleştiriler bulunuyor.

Ülkücü Hareket içerisinden on iki aydın ile yapılan söyleşilerden oluşan ve Ülkücüleri farklı yönleriyle ele alarak, hareketin sorunlarını eleştirel bir yaklaşımla açıklamaya çalışan “Yeni Nesil Ülkücüler” raflardaki yerini aldı. Önemli bir öz eleştiri metni olan bu kitabın editörlüğünü ise İkbal Vurucu ve Fırat Kargıoğlu üstlendi.

Türkiye, yeniden erken seçime giderken siyasi partilerin aday listelerinde kritik adımlar atıldı. AKP, 7 Haziran seçimlerinde aday göstermediği parti abilerini liste başına çekerken, CHP’de Genel Başkan Yardımcısı Murat Özçelik, MHP’de Meral Akşener, HDP’de ise EMEP’in kurucu genel başkanı Levent Tüzel aday gösterilmedi. Listelerin açıklanmasıyla birlikte MHP’den ihraç edilen Tuğrul Türkeş’in, AKP listelerinde yer bulması ve adı genel başkanlık tartışmalarıyla anılan eski TBMM başkan vekili Meral Akşener’in liste dışında bırakılması Ülkücüler arasında yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.

MHP’de Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiş Tuğrul Türkeş’in AKP’den aday olmasıyla bütün gözler yeniden ülkücülere çevrildi. “Ülkücü – İktidar” ilişkileri tekrar tartışılmaya başlandı. Ülkücü kamuoyu, “Başbuğ Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş nasıl olur da başka bir partide siyaset yapabilir?” sorusuna cevap arıyor. Ancak Ülkücüler arasındaki tartışmalar sadece bununla da sınırlı değil. Daha doğrusu, geleneksel siyaset anlayışını benimseyen Ülkücüler, Tuğrul Türkeş, Sinan Ogan ve Meral Akşener isimlerinin MHP’de olup olmamasını tartışırken bir grup Ülkücü de MHP’deki yönetim sorunlarını, ideolojik tıkanmayı, Ülkünün içselleştirilememesini ve hareketin kendini geliştirememesini sorguluyor. Ülkücü aydınlar tarafından “Yeni Nesil Ülkücüler” olarak adlandırılan bu grup, araştıran-eleştiren ve geliştiren özellikleriyle öne çıkıyor.

‘Yeni Nesil Ülkücülük’ mü?

Editörlüğünü İkbal Vurucu ve Fırat Kargıoğlu’nun üstlendiği “Yeni Nesil Ülkücüler / Farklı Gözlerden Değerlendirmeler, Eleştiriler” isimli kitap, tam da bu tartışmaların ortasında okurlarıyla buluştu. İkbal Vurucu ve Fırat Kargıoğlu, Yeni Nesil Ülkücüleri “Ülkücü kurumlardaki aşırı, irrasyonel biat kültürüne karşı çıkan, Türkiye’nin ve dünyanın yeni sosyolojisini çok iyi bilen, yani okuyan ve okuduklarını bir düşünce sistematiği içinde analiz edebilen, yerel ve küresel gelişmeleri bu analiz kabiliyeti doğrultusunda yorumlayabilen” Ülkücüler olarak tanımlıyor. Yeni Nesil Ülkücülerin, klasik Ülkücülerin davranış, düşünce, dil ve yaklaşım biçimlerinden uzak olduğuna dikkat çeken Vurucu ve Kargıoğlu, “söz konusu neslin, doğal olarak kendini ifade edebileceği yeni bir dil, mekân, iletişim alanı, bilgi kaynağı, farklı türde bir aidiyet formu ortaya koymaya başladığını” ifade ediyor.

“Ben bilmem, reisim bilir” devri bitiyor!

Kitabın editörlerinden Fırat Kargıoğlu, Ülkücü profildeki değişimi zamanın ruhuna bağlıyor: “Zamanın ruhunun ülkücü hareketi nasıl etkilediğine gelince, en önemli değişim, düşünce dizgesindeki dağılma oldu, diyebilirim. Tekçi ve baskıcı zihniyetlerin kırıldığı bir çağdayız. Artık daha merkezsiz (eksensiz), daha parçalı, kısacası tek elden tanımlanması da, kontrol edilmesi de daha zor bir ülkücülük (ülkücü camia) var. Her ideolojik kimlikte olduğu gibi, ülkücülükte de ayrışmalar var. Kimileri, özellikle merkeziyetçiliğe meyilli olanlar bu süreci olumsuz görseler de, sürekli yeniden birleşme hayalleri/projeleri filan kursalar da, bana göre ortada olumsuz değil, tam aksine, daha aydınlık, daha özgürlükçü (demokratik) ve en önemlisi de daha barışçıl bir toplumsal düzen yaratabilmek adına olumlu bir süreç var.”

‘Lider Doktrin Teşkilat mı?’, ‘İlim Neşriyat Teşkilat mı?’

Söyleşi de gelenekçilerle yeni nesil Ülkücüler arasındaki ayrışmanın “Lider-Doktrin-Teşkilat” üçlemesine olan yaklaşımdan kaynaklandığını ifade eden 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Bilimsel Danışmanı Hakan Boz’a göre “Ülkücü Hareket içerisindeki gelenekçiler, hareketin geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, değişime ve eleştiriye kapalı özellikleriyle öne çıkarken; yeni nesil Ülkücüler, hareketin geleneklerine bağlı ancak eleştiri ve değişime daha açık özellikleriyle öne çıkıyor. İki grup arasındaki tartışmaların ana eksenini ise soğuk savaş döneminin “Lider-Doktrin-Teşkilat” söylemi oluşturuyor. Gelenekçiler, Lider-Doktrin-Teşkilat hiyerarşisini düşüncelerinin tam merkezine oturtarak, dünyadaki ve Türkiye’deki yeni gelişmeleri yorumlamak için bir T cetveli olarak kullanıyor. Ülkücü Hareketin yenilikçileri ise “bilge lideri” değil kolektif aklı; “doktrini” değil doktrinle birlikte yeni neşriyatı önceleyerek Ülkücü Hareketin manevra alanı genişletmeyi arzu ediyorlar.”

Aşırı otoriteryen “Reis” algısı, Ülkü Ocakları’nın fetişi haline getirilmiştir!

Kitabın editörlerinden İkbal Vurucu, Ülkücüler üzerindeki aşırı otoriteryen yapının, kitle iletişim araçlarının sunduğu imkânlar sayesinde dönüşüp değiştiğini ve bu yeni özgürlük alanının yeni nesil Ülkücüler için önemli fırsatlar verdiğini vurguluyor: “Kitle iletişim araçları aynı zamanda sunduğu iletişim ve etkileşim imkânlarıyla yeni nesil ülkücülere yepyeni bir özgürlük alanı yaratmıştır. Bu özgürlük ve kendini yeniden üretme, ifade etme alanı her türlü baskı ve otoriteye karşı direnme imkânını beraberinde getirmiştir. Kısacası yeni imkânlar Ülkücülere demokratikleşmenin ve özgürleşmenin de kapılarını açmıştır. Bu sebeple yeni nesil Ülkücüler’in gerek partinin ve gerekse Ocaklar’ın fetiş haline gelen “reis” algısının ortaya çıkardığı aşırı otoriteryen, buyurgan, Ülkücü bireyin özvarlığına saygı duymayan, ne oku(ma)yacağını, ne düşüne(me)eceğini empoze eden yapısını kabul etmediğini rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz.”

TASAM Yönetim Kurulu Üyesi ve Araştırma Merkezleri Koordinatörü Kubilay Kavak ise Yeni Nesil Ülkücülere daha temkinli yaklaşıyor. Kavak’a göre “…yeni Ülkücü nesiller, tıpkı diğer ideolojik hareket, grup, camia ve cemaatlerin gençlerinde olduğu gibi, eski nesil Ülkücülere oranla daha dijitaldir ve bilgiye (ama aynı zamanda yanlış bilgiye, dezenformasyona, asılsız dedikoduya) ulaşma konusunda daha mahirdir. Bunun iyi yanı, daha hızlı ve daha çok sorgulamanın yeni Ülkücü nesilde yaygın olarak görülmesidir. Kötü yanı, bilgiye kolayca eriştiği için genç Ülkücülerin bu bilgileri sindirme, hazmetme, sentezleme ve kendi öz malı hâline getirme konusunda daha tembel, daha hazırcı, daha kolaycı davranabilmeleridir. Saydığım türden arızaları ve tefekkürden alıkoyan kopyala-yapıştır’cı yaklaşımları bir rezerv olarak kenarda tutmakla beraber, son tahlilde yeni nesil Ülkücülerin -biz dâhil- eski nesil Ülkücülere göre çok daha donanımlı ve dünyayı daha derin kavrama potansiyeli ile yoğrulu olduğunu söylemek isterim.”

 Zaman, Ülkücüye hep ‘çalışmadığı yerden soruyor’

Yazar M. Bahadırhan Dinçaslan, Ülkücülerin zamana karşı verdiği sınavın, onlarda yarattığı etkilere dikkat çekiyor: “…zamanın ruhu ülkücü hareketi iki tarzda etkiledi: Geniş bir kitleyi “uyum sağlayamıyorum, yadsıyayım” fikrine alıştırdı, onları zenci mahallesine hapsedip, karikatürleştirdi, dalga konusu haline getirdi ve toplumsal dönüşümler tamamlandığında, bu tip ya yok olacak, ya da en fazla Avrupa’nın neo-nazi çetelerine dönüşecekler. İkinci tipi ise, daha aklî yönden vurdu, bunun darbesi ağırdır. Zamanın ruhunu anlayan, ancak ona eleştiriler, dönüşüm önerileri getirmeye çalışan ülkücüye zaman hep “çalışmadığı yerden soruyor”.

Yeni Nesil Ülkücüler, siyasi milliyetçiliğin ürünlerine şüphe ile yaklaşıyor

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Kaan Çalen, Yeni nesil Ülkücüleri, “daha fazla okuyan, yabancı dil öğrenen, akademik kariyer yapan, yurt dışında eğitim gören, yaşadığı toplumu ve dünyayı daha iyi ve derin kavramaya çalışan, eğilimleri ve okumaları itibariyle kendi içerisinde yine kısmî farklılıklar arz eden ve tanımı hakkıyla taşımaya namzet bir kesim” olarak tanımlıyor ve bu neslin hangi alanlarda organize olduklarını şu sözlerle özetliyor: “Yeni Ülkücüler genellikle omurgayı oluşturan kurumlarda kendilerine bir yaşam alanı bulamamakta, daha ziyade ikinci derece kurum ve vakıflarda, üniversite topluluklarında yahut dergi, internet sitesi gibi kendi inşa ettikleri yapılar etrafında organize olmaktadırlar. Kahir ekseriyetiyle nüfus cüzdanlarının doğum tarihi hanesinde 1980’den büyük sayılar vardır. Genel olarak siyasete mesafelidirler ve siyasî milliyetçiliğin başarı performansının düşüklüğünden kaynaklanan hayâl kırıklığının da etkisiyle siyasî milliyetçiliğin ürünlerine şüphe ile yaklaşabilmektedirler.”

 Yeni nesil telefonlar” der gibi, “yeni nesil ülkücüler” diye tanımlamak doğru olmaz

Yazar Mustafa Yiğit ise, diğer yazarlardan farklı olarak, Ülkücüleri kendi içinde sınıflamanın doğru olmadığını düşünüyor. Yiğit’e göre: “…“ülkücü”ler asli anlamlarından koparılamamış, ülkücülük eski sloganları, eski söylemleri artık sık sık kullanmıyor olsa da “milletine karşı derin sevgi ve bağlılık” şeklinde özetleyebileceğimiz düsturu ana damar olmaya devam etmiştir. Bu anlamda yeni nesil ülkücüler şeklindeki bir tanımlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ülkücülerin “ideallerine” ulaşma yöntemlerinde zamanın ruhuna uygun olarak “revizyonlar” olması doğaldır ancak ülkücülükte ana damar yine “bu milleti derinden sevme ve bağlılık” olarak devam etmektedir. Tarihi ideolojisiyle çok büyük bir geleneğe sahip ülkücüleri, “Yeni nesil telefonlar” der gibi, “yeni nesil ülkücüler” diye tanımlamak hem hakkaniyetli olmaz hem de doğru değildir.”

Ülkücüler dünyanın küreselleştiğini oldukça geç anladı

MHP İstanbul İl Yöneticisi Müjdat Öztürk, kendi kuşağının küreselleşme gerçeğini geç anladığını ancak Yeni Nesil Ülkücülerin bu konuda daha hazırlıklı olduklarını savunuyor. Öztürk, bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyor: “..benim kuşağım küreselleşmeyi Türk Milliyetçisi fikir adamlarının yazdığı eserlerle karşılamadı. Eksikliğini hissettiğimiz bu eserler küreselleşmenin bütün dünyayı ele geçirmesinden çok zaman sonra yazıldı. Zaten 12 Eylül darbesinin yarattığı travmayı aşmaya çalışan Türk Milliyetçilerinin yaralarını sarmaya çalışırken küreselleşmeyi anlayacak, kavrayacak vakti de olmadı. Ülkücüler daha ne olduğunu idrak edemeden küresel düzenin dayattığı acımasız kapitalizm ile yüzleşti.”

Kitapta yer alan söyleşiler:

* ADNAN İSLAMOĞULLARI
“Emeklilik fikri Ülkücüler için çok câzip bir fikir hâline gelmiştir.”

* FIRAT KARGIOĞLU
“Yeni nesil ülkücüler daha çok ‘kendin bil, kendin yorumla’ yanlısı.”

* HAKAN BOZ
“‘Lider Doktrin Teşkilat mı?’, ‘İlim Neşriyat Teşkilat mı?’”

* HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ
“Bir hazır kıta bulunma hâli, bir hemen ayağa kalkıverecekmiş oturuşu”

* İKBÂL VURUCU
“Ülkücülüğün diğer adı vefasızlık.”

* KUBİLAY KAVAK
“Ülkücülük özde bir ‘inşa ve ihya’ hareketinin siyasî izdüşümüdür.”

* M. BAHADIRHAN DİNÇASLAN
“Türk Milliyetçiliği’nin 20 yıldır en büyük kavgası, sekülerlik kavgasıdır.”

* MEHMET KAAN ÇALEN
“Yeni nesil Ülkücülerin üç hâli”

* MUSTAFA YİĞİT
“Şampiyonlar ligi milliyetçiliği”

* MÜJDAT ÖZTÜRK
“Ülkücüler dünyanın küreselleştiğini oldukça geç anladı.”

* RAGIB VURAL
“Kozmopolit birey karşısında ‘Biz’in adı: Ülkücülük.”

* SERVET AVCI
“Ülkücüler hâlâ sadece ‘güvenlik’ söz konusu olduğunda akla geliyor.”

http://www.sozcu.com.tr/2015/gunun-icinden/yeni-nesil-ulkuculerden-eskileri-kizdiracak-kitap-945794/

***