Bölgedeki Enerji İlişkileri Açısından Önde Gelen Aktörler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bölgedeki Enerji İlişkileri Açısından Önde Gelen Aktörler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2017 Cuma

Bölgedeki Enerji İlişkileri Açısından Önde Gelen Aktörler


Bölgedeki Enerji İlişkileri Açısından Önde Gelen Aktörler,


Yusuf Yazar
2011


Rusya,
Avrupa Birliği ve AB Ülkelerinin Durumu ve Tutumu,
İran’ın Durumu,
ABD’ nin Bölgeye İlgisi ve Bölgeye İlişkin Politikası,
Çin,
Son Yıllarda Geliştirilmiş ve Geliştirilmekte Olan Yaklaşımlar ve Projeler, Işığında Orta Asya Ülkeleri ve Azerbaycan,
Türkiye’nin Enerji Politikaları,
Türkiye’nin Hazar ve Orta Asya’ya Bakışı Yaklaşımı, Enerji Hedefleri, Türkiye-AB ilişkileri,
Türkiye’nin Nükleer Enerji Girişimi,


Bölgedeki Enerji İlişkileri Açısından Önde Gelen Aktörler

Önde Gelen üretici (Rezerv Sahibi) ve tüketici ülkeler önemli aktörler olma durumunda. Orta Asya merkezli düşündüğümüzde bölge ülkelerinin yanısıra Rusya, ABD, AB, Çin, İran ve Türkiye’yi özel olarak dikkate alma gereği vardır.

Hidrokarbon açısından zengin olan ülkeler, bu kaynakları ekonomik açıdan daha rasyonel değerlendirebilmek için olduğu kadar, iklim değişikliği tedbirlerine ve küresel enerji güvenliğini artırma çabalarına katkı için de enerji politikaları içerisinde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırmayı hedefleyen ve enerji verimliliğini artırıcı tedbirleri içeren politikaları hayata geçirme çabası içinde olmalılar.

Rusya



Kafkaslar’da ve Orta Asya’daki kontrolü ve nüfûzu gevşemiş ve zayıflamış gö-
rünen Rusya, bu geçiş döneminin ardından bölge üzerindeki kontrolunu sıkı-
laştırma çabalarını artırmıştır.
Rusya bugünün tartışmasız enerji süpergücü pozisyonundadır. Rezerv tabloların da (Tablo no 1,2, ve 3) görülebileceği gibi Rusya dünyanın hidrokarbon açısından en zengin ülkesi durumundadır (doğalgazda birinci en büyük, petrolde yedinci en büyük, kömürde ikinci en büyük). Merkeze uzak bölgelerinde henüz keşfedilmemiş rezervlerin olduğuna inanılan Rusya büyük rezervlere sahip olmanın yanısıra günlük üretim itibariyle de (2009 değerleriyle petrolde yıllık 494,2 milyon tonla 1.nci sırada, doğal gazda 527,5 milyar metreküple ikinci sırada), yaptığı ihracatla da (2009 değerleriyle günlük 7 milyon varil petrol ve yıllık 206 milyar metreküp dopal gaz) en ön sıralarda bulunan bir ülkedir (yapılan petrol ihracatının %80’i ve toplam gaz ihracatının %73’ü 
Avrupa pazarlarınadır (EIA , US 2009 Country Analysis Brief).

1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra 10 yıl kadar devam eden bir süre içerisinde Kafkaslar’da ve Orta Asya’daki kontrolü ve nüfûzu gevşemiş ve zayıflamış görünen Rusya, bu geçiş döneminin ardından bölge üzerindeki kontrolunu sıkılaştırma çabalarını artırmıştır. Bu çabalarını artırıştaki en önemli enstrümanlardan birisi, bu ülkelerin üçüncü ülkelerle olabilecek olan enerji ilişkilerinin Rusya üzerinden sürdürülmesini zorunlu kılan enerji altyapısıydı. Bundan dolayı, bölge ülkeleri üzerindeki nüfûzunu yeniden güçlendirmek isteyen Rusya’nın bölgeye yönelik perspektifinin birinci önceliği bu yapının işleyişini bozacak girişimleri engellemek olmuştur. Bundan dolayıdır ki, kendisi üzerinden olmayan petrol ve doğal gaz taşımacılığı projeleri (özellikle Avrupa pazarını hedefleyen) Rusya için hep karşı çıkılması gereken rahatsızlık verici projeler 
olarak algılanmıştır. Rusya’nın hidrokarbon ticaretini tüketici ülkeler üzerinde olduğu kadar üretici Hazar Havzası ülkeler üzerindeki nüfûz ve kontrolünü da artırıcı bir dış politika enstrümanı olarak değerlendiren bir politika izlemekte olduğu bilinen bir gerçektir. 

Bu çerçevede Rusya Avrupa ülkelerine yalnızca kendi petrol ve doğal gazını ihraç etmekle kalmamakta, Hazar Havzası ülkelerinin petrol ve doğal gazının da ya kendisi aracılığıyla ya da kendi toprakları üzerinden transit geçirerek Avrupa pazarına sunulması tercihinde ısrarcı olmaktadır. Kendi topraklarından geçen bir güzergaha sahip olmayan bir petrol ya da doğal gaz taşımacılık projesine (BTC ham petrol boru hattı projesi ya da NABUCCO doğal gaz boru hattı projesi gibi) bu politikasıyla uyumlu olmadığı için Rusya’nın olumlu bakması söz konusu değildir. Aslında dış politikalarının bir yansıması olarak örneğin Rusya’nın BTC ya da NABUCCO Projesine karşı çıkma sebebi ABD’nin bu projeyi destekleme sebebidir. Rusya tüketici Avrupa ülkeleri ve üretici Hazar Havzası ülkeleri 
üzerindeki etkisini zayıflatma ihtimali olan projelere karşı çıkar, ABD’de bu etkiyi kıracak olan projeleri destekler. Dolayısıyla, Rusya’dan Avrupa’ya uzanan boru hatları projelerine yalnızca ticari projelermiş gibi bakmak çok doğru değildir. Bu projeler ticari olduğundan daha fazla siyasi projelerdir. Bu aslında belki tüm uluslararası boru hattı projeler için bir ölçüde geçerli bir değerlendirmedir. 



HARİTA NO: 1 Rusya’dan Avrupa’ya Gaz Sağlayan Boru Hatları

Zengin doğal gaz rezervlerine sahip olsa da iç tüketiminin giderek artıyor oluşu, 
Rusya’yı ihraç potansiyelini artırabilmesi (hiç değilse mevcut düzeyini koruyabilmesi) açısından altyapı yatırımlarını zamanında gerçekleştime noktasında dikkatli olmaya zorlamaktadır. Rusya’nın doğal gaz iç tüketimi 2009 yılında yaklaşık 452 milyar metreküp olarak gerçekleşmiştir. Bu miktarın 2020 yılı itibariyle 530 milyar metreküplere çıkacak olduğu tahminleri yapılmaktadır. Gerekli yatırımların zamanında yapılması durumunda Rusya’nın artan doğal gaz talebini (hem iç tüketim ve hem de ihracat için) karşılamakta büyük bir zorluk yaşamayacağı öngörülmekte. Aslında Rusya bu artan talebin karşılanmasında Hazar Havzası’ndan yapacağı ithalatı da göz önünde bulundurmaktadır. Gazprom’un konuyla ilgili bölge ülkeleriyle imzaladığı anlaşmalar 
bunu açıkça göstermektedir. Bu bağlamda Gazprom Azerbaycan’dan olan ithalatını artırma çabasındadır.



Avrupa Birliği, özellikle doğalgazda Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak amacıyla kaynak ülke ve güzergah çeşitlemesi yapmak istese de bunu gerçekleştirme süreci içerisinde Rusya’yla ilişkilerini tahrip edecek bir tutum sergilememeye de özen göstermektedir. Esasen bu bağımlılık iki yönlü bir bağımlılıktır; Rusya açısından da bu bir Pazar bağımlılığıdır, ve Rusya güvenilir ortak imajını zedeleyecek tutumlar noktasında dikkatlidir. Rusya, Avrupa’da artan doğalgaz ihtiyacını karşılayabilmek ve aynı zamanda AB’nin bu çeşitlendirme girişimlerinin önünü kesebilmek için önce Almanya’yla (Rus Gazprom ve Alman BASF ve E.ON şirketlerinin ortaklığında) işbirliği içerisinde Kuzey Akım ve sonra da İtalya’yla (Rus Gazprom ve İtalyan ENI şirketleri nin ortaklığında) Güney Akım projelerini geliştirmiştir. 1220 kilometresi Baltık Denizi dibinden geçecek olan her birisi yıllık 27,5 milyar metreküp kapasiteli iki paralel hattan oluşan Kuzey Akım doğal gaz boru hattının inşası devam etmekte olup 2012’de devreye alınması beklenmektedir. Rusya’nın güçlü bir biçimde destek vermesi ve proje için destek araması sonucu ilerleyen safhalarda Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan projeye katılmışlardır. Yıllık 63 milyar metreküp maksimum kapasiteye ulaşması ve 2015 yılı sonunda devreye alınması planlandığı açıklanmış olan Güney Akım boru hattı projesi rakibi olarak algılanan NABUCCO doğal gaz boru hattı projesi karşısında bugünlerde zemin kazanmış görünmektedir. 



AB’nin ve AB ülkelerinin Durum ve Tutumu

Avrupalı ülkelerin ve Avrupa kökenli enerji şirketlerinin Avrupa’nın enerji gelece-
ğini önemli ölçüde etkileyip biçimlendirecek projelere bakış ve yaklaşımlarında 
ortak bir stratejinin izlerini görüp yakalayabilmek çok mümkün olmamaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinin toplam doğal gaz tüketimi düşünüldüğünde 2008 yılı verilerine göre ithalat bağımlılığı %60 dolayında olup bunun yalnızca %23’ü Rusya’dan (%18’i Norveç’ten, %10’ Cezayir’den ve daha küçük oranlarda Libya’dan, Nijerya’dan, vd.) yapılmıştır. Ayrıca, Norveç’ten olan ithalat gün geçtikçe azalmakta, iç tüketim artmakta ve dolayısıyla diğer kaynaklardan yapılan ithalat giderek artma eğilimi göstermektedir. 

Aslında Avrupa Birliği %2 dolayındaki Libya ithalatının (Libya’dan yapılan 
ithalat giderek artacaktır) yanısıra %9’luk bir LNG ithalat payını gerçekleştirerek 
ithalatta belli bir çeşitlendirmeyi sağlamıştır. Şimdi yapmak istediği ‘Güney Koridoru’ projeleri aracılığıyla kaynak ülke ve güzergâh çeşitliliğini artırarak doğal gaz arz güvenliğini artırmaktır. Konunun öneminden dolayı Avrupa Birliği nezdinde Güney Koridoru çerçevesinde değerlendirilen (NABUCCO, ITGI, TAP, AGRI, vd.) projeler öncelikli ve desteklenen projelerdir. Avrupa Birliği tüm bu projelere destek vermektedir, 


Ancak, özellikle 2008-2009’da etkileri derin bir biçimde görülmüş küresel ekonomik kriz sonrasında bu projelerin tümünün birlikte gerçekleşmesi halinde sağlayacakları toplam gazın Avrupa tüketim projeksiyonlarında öngörülen rakamların oldukça üstünde olduğunu görmek zor değildir. Yani, önümüzdeki 10 yıl içerisinde tüm bu projelerle yapılacak arzın yarısını bile tatmin edecek bir talep artışı öngörülmemektedir. 2007 yılında 506,4 milyar metreküp ve 2008 yılında 517 milyar metreküp olan doğal gaz tüketimi 2009’da düşmüş ve yaklaşık 484,1 milyar metreküp olarak gerçekleşmiştir (Eurogas, 11 Mart, 2010). 2020 yılında 540 ila 580 milyar metreküp arası bir düzeye 
çıkacak olduğu tahmin edilmektedir (Bu konuda farklı değerler telaffuz eden yapılmış çok sayıda projeksiyon bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöylece sıralanabilir: Long Term Outlook for Gas Demand and Supply, 2007-2030; Likvern Rune, 2010; Supplying the EU Natural Gas Market, 2010; World Energy Outlook 2009, sayfa: 478; Christie Edward H., 2010; Supplying the EU Natural Gas Market, 2010). Dolayısıyla 2008 yılı tüketimiyle 2020 için tahmin edilen tüketim değeri arasında yalnızca 60 milyar metreküp gibi bir artış öngörülmekte dir (bu arada 2012 itibariyle Rus gazını Almanya’ya taşımaya başlaması hedeflenen Nord Stream doğal gaz boru hattı projesinin –bknz bölüm:12 Rusya- inşasının devam ettiğini de dikkate almak gerekir).

2030 yılı esas alındığında farklı kurumlarca yapılan değerlendirmelerin ürettiği değerler farklı olmakla birlikte Avrupa Birliği’nin kendi iç üretiminin azalacak olduğu ve 100 milyar metreküpler düzeyine düşecek olduğu belirtilmektedir. Tüketimininse 2030’da 625 milyar metreküpler (bu rakamın yukarıda zikredilmiş olan bazı projeksiyonlarda daha düşük bir miktar olarak ifade edildiğini belirtmek gerekir) dolayında (dolayısıyla 2030 yılı itibariyle ithalat gereksiniminin de yıllık 525 milyar metreküpler dolayında olacağı) olacak olduğu ((Natural Gas Demand and Supply –Long Term Outlook to 2030-, Eurogas 5) öngörülmektedir. Bugünlerde tartışılmakta olan, ABD’de önemli bir üretim düzeyi sağlamış ankonvansiyonel (geleneksel olmayan) yöntemlerle (özellikle ‘shale gas’ (kil gazı)) Avrupa ülkelerinde (ve Çin’de) de belli bir doğal gaz üretim düzeyi gerçekleştirilebileceği öngörülmektedir. Bugün planlanmış olan boru hattı ve 
LNG projeleri hep birlikte hayata geçtiklerinde, mevcut kapasiteyle birlikte Avrupa Birliği’nin ithalat kapasitesi 2020 yılı öncesinde 730 milyar metreküplere ulaşmaktadır (ithalat gereksiniminin oldukça üzerinde); dolayısıyla bu projelerin tümünün de gerçekleşme şansının olmadığı ortadadır. Bu projeler için nereden gaz bulunacağı sorusuysa, projelerin bir şekilde (en azından zamanlama açısından) bir rekabet içinde oldukları değerlendirmesini gündeme getirmektedir. Bu değerlendirmeler ışığında bakıldığında AB’nin iyi işlenmiş bir doğal gaz stratejisi ortaya koyabilmiş olduğunu söylemek zordur (Karbuz, Sohbet, 2010). Avrupalı ülkelerin ve Avrupa kökenli enerji şirketlerinin Avrupa’nın enerji geleceğini önemli ölçüde etkileyip biçimlendirecek projelere bakış ve yaklaşımlarında ortak bir stratejinin izlerini görüp yakalayabilmek çok mümkün olmamaktadır. Özellikle, AB tarafından her vesileyle destek verilen ve çeşitlendirme politikası çerçevesinde öncelikli olduğu belirtilen NABUCCO projesinin rakibi olarak algılanan, Rusya’nın öncülüğünü yaptığı ama Avrupalı ortak ve destekçileri de bulunan (Bulgaristan, Sırbistan, Slovenya, Yunanistan, Hırvatistan,Avusturya) Güney Akım projesi karşısında bugünlerde zemin kaybetmiş olduğu izlenimi de dikkate alınırsa AB yetkililerinin verdiklerini düşündükleri desteği çok da iyi ve etkin bir biçimde koordine edemedikleri anlaşılır. (Son günlerdeki gelişmeler bu kaygının Avrupa platformlarında da açığa vurulduğunu, mutasavver üç projenin (NABUCCO, ITGI, TAP) masaya yatırıldığı ve tartışıldığını göstermektedir. Eski Alman Dış İşleri Bakanı Joscha Fischer (şimdi RWE’nin danışmanı) 25-28 Ocak 2011’de Viyana’da gerçekleştirilen Avrupa Gaz Konferansı’nda bu projelerin ‘Güney Koridoru’ ismi altında 
birleştirilmesini önermiştir.) 

Tedarikçi ülkeler açısından bakıldığında 2030 yılında hangi ülkelerin ne kadar doğal gaz ihraç edebilme kapasitesine sahip olacağı sorusu Türkmenistan’ın 
ismini ön plana çıkarmaktadır. 2’nci bölümde (Bknz. Ülkelerin Üretim ve Petrol ve Doğal Gaz Ticareti Açısından Durumları ve İhracat Potansiyelleri) 
de işaret edildiği gibi 2030’lu yıllarda bugün doğal gaz ihracatçısı olarak görünen bazı ülkeler artan iç talepleri (ve giderek tükenen rezervleri) dolayısıyla bugünkü ihracat düzeylerini koruyamayabileceklerdir. İspatlanmış olan ve daha da fazlasının olduğunda neredeyse genel bir mutabakat olan doğal gaz rezervleri ve giderek artırmayı hedeflediği doğal gaz üretimiyle Türkmenistan, işte bu özellikleriyle doğal gaz talepleri giderek artacak olan Batılı ülkelerin ve bu ülke pazarlarına gaz sağlamak üzere tasarlanmış projelerin yöneticilerinin gözlerini kamaştırmaktadır. Bugün itibariyle ürettiği gazın yaklaşık %70’ini ihraç eden Türkmenistan üretim planlamasını doğal olarak ihracat imkânlarını göz önünde tutarak yapmaktadır. Çin ve Rusya’yla yapmış olduğu anlaşmalar zaten büyük çaplı bir üretim artışını gerekli kılmaktadır. Ama Türkmenistan Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğal gaz ihracına önemli ölçüde politik sebeplerle büyük ilgi duymaktadır. Bu açıdan yapılan değerlendirmeler Türkmen gazına Hazar 
geçişi sağlayarak Türkiye’ye ve Avrupa’ya taşınmasını mümkün kılacak açılımların önemini göstermektedir.

Fransa ve Polonya’nın sahip olduğu öngörülen yüksek miktardaki (her birinde yaklaşık 5 trilyon metre küp) kil/kaya gazı potansiyeli dolayısıyla AB ülkelerinde gaz arzı açısından yeni bir durumun ortaya çıkma ihitmali de göz önünde bulundurulması gereken yeni bir husustur (World Shale Gas Resources, 2011).

 <  Gelecekteki ihracat potansiyeli ile Türkmenistan, doğal gaz talepleri giderek artacak olan Batılı ülkelerin ve bu ülke pazarlarına gaz sağlamak üzere tasarlanmış projelerin yöneticilerinin gözlerini kamaştırmaktadır.   >



İran’ın Durumu;



İran dünyanın üçüncü en büyük doğal gaz tüketicisi ülkesidir. Türkiye’ye ih-
raç ettiği miktarı ancak Türkmenistan’dan yaptığı ithalatla açıklamak mümkün. 
Türkmenistan’dan yaptığı ithalat Türkiye’ye yaptığı ihracattan biraz fazladır.

İran, büyük doğal gaz rezervlerine (sahip olduğu büyüklük olarak Rusya’dan sonra ikinci) rağmen gaz ihraç eden bir ülke değil. Üretimi yüksek, ama iç tüketimi de öyle (2009 üretimi 131,2 milyar metreküp, tüketimiyse 131,7 milyar metreküp). İran dünyanın üçüncü en büyük doğal gaz tüketicisi ülkedir. Türkiye’ye ihraç ettiği miktarı ancak Türkmenistan’dan yaptığı ithalatla açıklamak mümkün (2010 yılında İran’ın Türkiye’ye gerçekleştirmiş olduğu doğal gaz ihracatı 7,8 milyar metreküptür). Türkmenistan’dan yaptığı ithalat Türkiye’ye yaptığı ihracattan biraz fazladır. İran’ın iç tüketimi hızla artmış ve artmaktadır. 2000 yılında 62 milyar metreküp olan doğal gaz tüketimi 2009 yılında 131,7 milyar metreküpe yükselmiştir. İran’ın toplam enerji tüketiminde doğal gaz %58’lik bir paya, petrol de %41’lik bir paya sahiptir. İran bir taraftan üretimini artırmak, ona paralel ihraç projeleri geliştirmek ya da var olan 
projelere ortak olmak ya da gaz sağlamak, diğer taraftan da iç tüketimi hem altyapının işlerliğinde verimlilik sağlayarak ve hem de fiyat politikalarını gözden geçirerek kontrol altına almak gibi problemlerle karşı karşıya. Bu problemlerden birisi ABD ambargosu nedeniyle yaşanıyor, yani üretimi artırmak ve İran gazını Avrupa pazarlarına ulaştıracak proje geliştirme –ya da var olan projelere bir şekilde katılmak- için yatırımlar gerçekleştirme -ki bu çok büyük ölçüde yabancı yatırımcı gerektiriyor- niyet ve düşünceleri ABD ambargosu nedeniyle hayata geçirmekte zorlanıyor, hatta imkânsız hâle geliyor. ABD ambargosu engel olarak ortaya çıkmasaydı İran NABUCCO Projesi için gaz sağlayıcı ülkelerden birisi olarak tanımlanmıştı, ayrıca Güney Pars’ta Batılı şirketlerin de içinde olduğu birçok üretim projesi üzerinde çalışılıyordu. Ayrıca, TAP Projesi de başlangıçta İran gazını taşımak üzere tasarlanmıştı. Şimdiki görüntü ABD ambargosunun hem İran’dan gaz ihraç projelerinin önünü kapattığı, hem de bir ihraç potansiyeli oluşabilmesi için gerekli üretim artırma projelerinin gerçekleştirilmesini 
zorlaştırdığı dır. Bundan dolayı İran tek başına İran gazını Almanya içlerine kadar taşıyacak boru hattı projeleri geliştirme çabası içine girmiştir (önce Persian, sonra TURANG boru hattı projeleri). Yakın gelecek için görünen şey İran’ın bu ambargo nedeniyle bir süre daha zorluk yaşayacağıdır. Uzun vadedeyse geliştirilen bunca proje borusunu bir biçimde İran doğal gazıyla doldurmak isteyecektir. Yani, şartlar bu ambargonun çok uzun bir süre için sürdürülebilme şansının zayıf olduğunu göstermektedir. İran gazı bir biçimde akmanın yolunu zorlayacaktır. İran’a karşı olan bugünkü tutum devam ettirilebilir bir tutum değildir.

İran’ın elektrik tüketiminde kaynak çeşitlemesi yapmak istemesi (nükleer enerjiyi üretim portföyüne katarak) doğru bir tutumdur. 2009 sonu itibariyle 53 bin MW’lık kurulu güce sahip İran bugün elektrik üretimini çok büyük ölçüde doğal gaz ve fuel oil kullanarak yapmaktadır. Nükleer enerji üretiminin başlamasıyla İran daha önce elektrik üretiminde kullandığı miktarda doğal gazı daha doğru değerlendirebilme şansına sahip olacaktır.

Hazar enerji havzasına ve Türkiye’ye komşu ve büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinin sahibi olarak kendisi en büyük enerji oyuncularından birisi olan İran, bölgeye ve enerjiye ilişkin kurulan her denklemde düşünülmek zorundadır. ABD’nin doğruluğu çok tartışılır olan ambargocu politikasının tecrit ettiği, aslındaysa biraz Rusya ve Çin’le işbirliğine ittiği İran’ın özelikle AB otoriteleri ve ülkeleri tarafından çok uzun bir süre göz ardı edilmesi çok mümkün görünmüyor. İran, AB’nin çeşitlendirme politikaları (özellikle doğal gazda) açısından gözünün önünde durup da uzanamadığı bir zenginlik durumundadır. Dünyanın ikinci en büyük doğal gaz rezervlerinin sahibi İran’ın zaman olarak ucu açık bir ambargo politikasıyla Doğu-Batı hattında gerçekleştirilmesi söz konusu (NABUCCO, ITGI, TAP) enerji koridoru projeleri dışında tutulmasından en hoşnut olan ülkeler herhalde Rusya ve Çin olmalıdır.

İran’ın kendisini zor durumda bırakan dış sebep ambargo ise, içeride de verimlilikten uzak çalışan alt yapı ve tesisler ve iç tüketimde yüksek sübvansiyon içeren fiyat politikaları bir engel olarak görülmektedir.


ABD’nin Bölgeye İlgisi ve Bölgeye İlişkin Politikası

BTC, ABD’nin hedeflerine hitap eder şekilde ve ilk kez Hazar petrolünün Rusya 
topraklarından geçmeden Akdeniz’e inmesini ve oradan da dünya pazarlarına 
sevk edilmesini mümkün kılmıştır.




Dünyanın en büyük enerji tüketicisi olan ABD, aynı zamanda dünyanın en çok petrol ithal eden ülkesidir (2009 toplam petrol ithalatı 4,267 milyar varil). ABD yönetimleri çok uzun zamandır ABD’nin özellikle Ortadoğu’dan gelen petrole bağımlılığının azaltılmasını bir hedef olarak vurgulamışlardır (ABD’nin en çok petrol ithal ettiği ülkeler sıralamasında Suudi Arabistan, Kanada ve Meksika’nın ardından üçüncü sırada gelmektedir). Özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında bu vurgu bir politika olarak daha çok tartışılır olmuştur. Başkan Bush Ortadoğu’dan yapılan petrol ithalatını 2025 yılı itibariyle %75 azaltma hedefi ortaya koymuştur. (Fishelson James, 2007). Bu hedefi gerçekleştirme, alternatif enerji kaynaklarını kullanma ve enerji tüketimini azaltma ve ithalat yapılan 
kaynak ülkelerini çeşitlendirmeyle mümkündü. ABD yönetimi bu yöndeki tüm politika ve girişimlere destek verdi. Aslında Hazar Havzası’ndan yeni ihracat kanallarının (boru hatları vasıtasıyla) oluşturulması konusu bu çerçevede ABD ilgisi içerisindedir.

Tarihsel olarak, Orta Asya ülkelerinde ve Azerbaycan’daki petrol ve doğal gaz yakın zamanlara kadar hep ve yalnızca Rusya üzerinden taşınmıştır. Bu tespit Rusya’nın bu bölgedeki sıkı kontrolunu hem nasıl sürdürebilmiş olduğunu ve hem de neden bu durumu devam ettirmek isteyişini anlamada anahtar bir bilgidir. Rusya aynı zamanda Avrupa ülkelerine en büyük petrol ve doğal gaz tedariği sağlayan ülke durumundadır; yani, enerji talebinin karşılanmasında Avrupa ülkeleri (her ülke için değişen oranda) Rusya’ya önemli bir ölçüde bağımlıdır. Anlaşılabilir bir biçimde (hem politik boyutu ve hem de ticari boyutu itibariyle) Rusya’nın temel tercihi ve politikası bu durumun sürmesidir. Sovyetlerin dağılmasından (1991) sonra tek süper güç olarak mütalâa 
edilen ABD’nin politikasıysa Rusya’nın kuvvet ve zemin kaybetmiş olduğu bu dönemde durumun tersi yönde değişmesiydi. 

Bölgeye en uzak konumdaki aktör olarak ABD’nin Hazar Havzası’ndan petrol ve doğal gaz taşıyacak olan boru hattı projelerine ilgisi iki odaklıdır. Bu odaklardan birisi politik mahiyetlidir. Bu yeni boru hattı projeleri aracılığıyla ABD bir taraftan Avrupa ülkelerinin enerjide Rusya’ya bağımlılığının artmasının önlenmesine, diğer taraftan da yine Rusya’nın Orta Asya ülkeleri, Azerbaycan ve Gürcistan üzerindeki kontrolünü yeniden sıkılaştırmasının önlenmesine, bağımsızlıklarını yeni kazanmış bölge ülkelerinin Rusya üzerinden olmayan ticari ilişkilerle bağımsızlıklarının güçlenmesine katkı yapmak istemiştir / istemektedir. Diğer odak ise, bir yanıyla politik olsa da özü itibariyle ticari mahiyetlidir. Bu yeni boru hattı projeleriyle ABD, önce kendi, sonra küresel enerji pazarlarındaki güvenliği –çeşitlenmeyi- artırmayı hedeflemektedir. Böylece Ortadoğu petrollerine olan gereksinimi de bu yeni kanallardan yapabildiği ithalat ölçüsünde azalmış olacaktır. ABD’nin bu belirleyici ilgisi (ve desteği) en önce Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ham petrol boru hattının tasarlanması ve inşası sırasında görülmüş ve hissedilmiştir. Günlük 1 milyon varilin üzerindeki taşıma kapasitesiyle BTC, ABD’nin hedeflerine hitap eder şekilde ve ilk kez Hazar petrolünün Rusya topraklarından geçmeden Akdeniz’e inmesini ve oradan da dünya pazarlarına sevk edilmesini mümkün kılmıştır. Bu yeni projelerin aynı zamanda Hazar Havzası hidrokarbon kaynaklarının aranma ve üretilmesinde rol almış olan ABD’li ve diğer Batılı şirketlerin de isteği olduğunu ve bu projeler içerisinde o şirketlerin de yer aldığını vurgulamak yerinde olacaktır, Yani taşınan petrol önemli ölçüde bu şirketlerin petrolüdür. Örneğin, BTC hattının yapımında ve işletilmesinde hisse sahibi olan şirketlerin (BP, Chevron, Statoil, Total, 
ENI, Itochu, Conoco-Philips ve SOCAR) çoğu aynı zamanda Hazar ACG (Azerbaycan) ya da Tengiz (Kazakistan) sahalarından petrol ve gaz üretiminde hisse sahibi olan şirketlerdir. Bu şirketlerin bölgedeki varlığı ABD’nin kendi ihtiyacı olan hidrokarbon kaynaklarının teminine ilişkin perspektifine hizmet ederken, aynı zamanda ABD’nin bölgeye olan ilgisinin ve bölge ülkeleriyle ilişkisinin de daha güçlü olmasının gerekçesini oluşturmaktadır. 

ABD’nin bu politikalarında ne kadar başarılı ve ne ölçüde etkin olabildiği tabii ki tartışılabilir. Ama her hâl ve durumda ABD’nin bölgeye olan ilgisi ve ABD’li şirketlerin bölgedeki faaliyetleri devam etmektedir. ABD’nin, bölgeye ilişkin benimsediği temel perspektif çerçevesiyle uyumlu olarak bölgeden Çin yönünde gerçekleşen petrol ve doğal gaz taşıma projelerini desteklediği düşünülmektedir. 

Belki altı çizilmesi gereken bir başka/yeni gerçek de şudur: Tüm dünyada olduğu gibi bölgede de dengeler değişmiştir. Eski dengeleri yeniden aynen oluşturmak mümkün değildir. Yönetim tarzından bağımsız olarak söyleyecek olursak bölge ülkeleri bağımsız bir devlet ve ülke olmanın ne demek olduğu ve bunun ilişkilere nasıl yansıması gerektiği üzerine bir perspektif edinmiş durumdadırlar. Bu gerçeği bölgeyle ilgili ve ilişkili olan tüm aktörlerin doğru bir biçimde okumaları ve buna göre politika geliştirmeleri öncelikle kendilerinin lehine olacaktır. Bu bağlamda, Sovyetlerin dağılması sonrasındaki yıllarda bölgeye yakın ve güçlü bir ilgi gösteren ABD’nin bu ilgisinin son yıllarda güç kaybına uğradığı üzerinde uzmanların bir mutabakatı vardır (CSIS-IND Conference, 2010).


Çin



Çin’in enerji devi oluşu daha çok tüketim potansiyeli itibariyle konuşuluyor 
ya da düşünülüyor olsa da, Çin’in sahip olduğu kaynaklar da kayda değer 
büyüklüktedir.

Çin bugün bir enerji devi hâline gelmiştir. Toplam enerji tüketimi itibariyle Çin, toplam enerji tüketimi BP birincil enerji tüketim tablosunda 2009 yılı verileriyle (2177 mtep) hemen ABD’nin arkasından gelmektedir (IEA kendi verilerine göre 2009’da Çin’in enerji tüketiminin ABD’ninkini aşmış olduğunu ilan etmiştir). Bugünkü yüksek enerji talebi artışıyla (birçok gelişmiş ekonomide 2008-2009 kriz döneminde enerji talebi önceki yılların altına düşerken, Çin’de oran biraz küçülse de büyüme devam etmiştir: 2008’de %7,8; 2009’da %4,9). Çin’in bugün için dünyanın en büyük enerji tüketen ülkesi konumuna gelmiş olduğunu söyleyebiliriz (Benzer bir durum, biraz daha uzun bir periyot içinde gerçekleşmesi beklense de genel ekonomik büyüklük itibariyle de söz konusudur). Çin’in enerji devi oluşu daha çok tüketim potansiyeli itibariyle düşünülüyor olsa da, sahip olduğu kaynaklar da kayda değer büyüklüktedir. Esasen Çin yakın zamana kadar enerji kaynakları itibariyle kendine yeter bir profil sergilemekteydi. Ancak, son yıllarda görülmemiş bir biçimde yükselmiş olan enerji talebi Çin’i enerji ithal eden bir ülke konumuna getirmiştir. Yıllık %10’lara ulaşan (ve bazı yıllar bunu da geçmiş olan) bir talep artışıyla Çin dünyanın enerji talebi en hızlı yükselen ülkesidir (küresel ekonomik krizin gelişmiş batı ülkelerinde enerji talebi artış oranını eksiye düşürdüğü 2008 
ve 2009 yıllarında bile Çin’deki enerji talebi artışı %8’ler düzeyinde gerçekleşmiştir.) 

Sahip olduğu zenginlik, ekonomide yüksek büyüme (2009’da %9,1), hızla iyileşen hayat standardı, artan nüfus ve bunlara paralel enerjide yüksek talep artışı bugünün Çin’ini tanımlarken kullandığımız kavramlar. 1000 kişi başına bugün 30 motorlu aracın düştüğü (Avrupa Birliği’nde 500, ABD’de 700), ama bu oranın her geçen gün hızla yükselme eğiliminde olduğu dünyanın bu en büyük nüfusuna (1,3 milyarı aşkın) sahip ülkesi gelecekte bir enerji arz sıkıntısı yaşamamak için dünyanın neredeyse her yanındaki enerji kaynağına ilgi duymakta, diğer ülkelerdeki petrol ve doğal gaz arama-üretim projelerine dahil olmakta, Çin’e yapılacak taşıma projeleri geliştirmektedir; 



2010-2035 arasında yapılacak enerji tedarik altyapı yatırımlarının (2009 değeriyle 33 trilyon ABD doları) çok büyük bölümünün (%64) OECD üyesi olmayan ülkelerde gerçekleşecek olduğu, Çin’de bu toplam yatırımın %16’sının gerçekleşecek olduğu düşünülmektedir (World Energy Outlook, 2010, bölüm 2). Çin yeni teknolojiler geliştirilmesi konusunda da iddialı hale gelmiş , rüzgar ve güneş enerjisi teknolojilerinde belli bir gelişmeyi gerçekleştirmiş durumdadır (bugün güneş enerjisi ekipmanları imalatı alanındaki en büyük firmanın bir Çin firması olduğu bilinmektedir). Son yıllarda dünyada gerçekleştirilmiş yenilenebilir enerji yatırımlarının (büyük bölümü rüzgar enerjisi yatırımı: 2009’da 67,3 milyar ABD doları tutarında) çok büyük bir kısmı ABD, Avrupa Birliği ülkeleri ve Çin’de gerçekleştirilmiştir. Çin’de yapılan yenilenebilir enerji yatırımların miktarı kriz sonrasındaki yıllarda ABD’de olanı geçmiş, AB toplamındaki miktara yaklaşmıştır (World Energy Outlook 2010, 9.ncı bölüm). Yenilenebilir kaynaklara, yeni ve temiz teknolojilere olan bu ilgisiyle düşük-karbon teknolojilerinde 
dünya lideri olma yolundaki Çin’i küresel iklim değişikliği politikaları karşısında da daha rahat bir pozisyona taşıyabilecektir. Son yıllardaki bu gelişmeler de dikkate alındığında büyüyen ekonomisi ve yüksek enerji talep artış oranıyla Çin’in hem enerji hammaddesi ve hem de enerji teknolojileri için büyük ve cazip bir pazar özelliği taşıdığı da ortaya çıkar. Dolayısıyla Çin görmezlikten gelinemez bir ‘çekim merkezi’ özelliği de kazanmış durumdadır.

Yenilenebilir enerji kaynakları konusunda sağladığı büyük gelişmeye rağmen Çin, elektrik üretiminin büyük kısmını kömüre dayalı olarak yapmaktadır. Bu da yalnızca Çin’in değil, dünyanın yaşadığı büyük problemin önde gelen bir sebebi olarak görülmektedir: Çünkü, kendi toplam enerji tüketiminde %71 (elektrik üretiminde yaklaşık %80) gibi bir paya sahip olan bu kömür kullanışıyla (EIA 2008) Çin dünya toplam karbondioksit salınımının %22,3’lük bir kısmına (2007 verilerine göre) sebep olarak sıralamada birinci duruma yükselmiştir. Bu kullanışla, büyük kömür rezervine rağmen Çin son yıllarda kömür ithal etmek durumunda kalmıştır (2010’da yaklaşık 110 milyon ton). Çin dünya kömür tüketiminin % 46,9’unun gerçekleştiği ülkedir (bknz. Tablo no:15). Çin’in enerji talebinin karşılanmasında kömürün yerini önümüzdeki dönemde de önemli ölçüde koruması beklenmektedir (Crompton Paul, 2005). Çin’in büyük enerji tüketimi ve yüksek hızla artması beklenen enerji talebi de dikkate alındığında kömürün önümüzdeki dönemde de küresel enerji güvenliğinin bir parçası 
olmaya devam edecek olduğunun altı çizilebilir. 

Gelişen ekonomisinin gelecek enerji ihtiyacını karşılama kaygıları taşıyan Çin’in hemen yakınındaki Hazar Havzası enerji kaynaklarına ilgisiz kalması düşünülemezdi. Tabii, burada Avrupa Birliği’nin ‘çeşitlendirme politikası’nın ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya olduğunu not etmek gerekir. Sanki beklenen ve doğal olan oymuş gibi daha çok Hazar enerji kaynaklarının Batı’ya taşınması söz konusu edilir. Bunda, tüketici ve enerjide dışa bağımlı durumda olan Avrupa ülkelerinin hem kendi kaynaklarının giderek azalması ve hem de giderek artan enerji talebi nedeniyle yükselen ithalat ihtiyacı büyük pazarın Avrupa’da olduğu izlenimini doğurmaktadır. Hazar Havzası’nın enerji kaynağı ihracatçısı ülkeleri açısından şimdi Çin Pazar çeşitlemesi ve rekabeti artırması açısından iyi bir imkân sunmaktadır. 

Gelecekte yaşamaktan endişe duyduğu enerji arz problemleri çerçevesinde enerji güvenliğini artırmanın önde gelen adımlarından birisi olarak Çin, son yıllarda Orta Asya ülkelerinden ve Rusya’dan petrol ve doğal gaz taşıma projelerine ilgi duymuş ve bu projelerin geliştirilmesi için gerekli işbirliği anlaşmalarını imzalamıştır. Dünyanın en büyük petrol üreticisi Rusya’yla, dünyanın en büyük ikinci petrol ithalatçısı Çin’in (China, 2010) enerji alanında ciddi bir ilişki geliştirmiş olmasının yeterince güçlü delili Rusya’dan Çin’e petrol taşıyan petrol boru hattı projesinin birinci fazının tamamlanıp 2011 yılı ilk günlerinde petrol taşınmaya başlanmasıdır. 2014 yılında tamamlanacak 
olan ikinci fazla hattın kapasitesinin yıllık 30 milyon tona çıkarılması hedeflenmektedir. 

Sibirya’dan Çin’e uzanan bu hat anlaşması, Çin’le Rusya arasındaki ilişkiler açısından yeni bir döneme işaret eden önemli bir kilometre taşı olmuştur. 

Çin’in ilk petrol taşıma projesi Kazakistan petrolünü Çin’e getirmeyi hedefleyen ve 1997 yılında anlaşması yapılmış olan projedir. Günlük 200 bin varillik bir kapasiteye sahip olan proje 2006 yılında hizmete girmiştir. Proje kapasitesinin artırılması (iki katına çıkartılması) söz konusudur. Taşımacılığın ötesinde, Çin milli petrol şirketi Kazakistan’da aktif bir yabancı şirketi satın alarak (2005) burada üretim faaliyeti içine de girmiştir. 

Orta Asya’dan Çin’e doğal gaz taşıma fikri ilk 2003 yılında somutlaşmış, Çin’le Kazakistan arasında bir anlaşmayla proje için ilk adım atılmıştır. Diğer ilgili Orta Asya ülkeleriyle de görüşmenin ardından 2006 yılında Çin’le Türkmenistan arasındaki anlaşma, projenin hayata geçmesi açısından önemli bir adım olmuştur. Rusya açısından Hazar Havzası’ndan Çin’e gaz taşınması fikri, bu gazın kendi ülkesini dışarıda bırakan güzergahlarla Avrupa pazarına taşınmasına göre daha tercih edilebilir durumdadır. Bu proje, Orta Asya – Çin ya da Türkmenistan – Çin Doğal Gaz Boru Hattı Projesi olarak tanınmaktadır ve aslında Hazar Havzası doğal gazını taşımayı hedefleyen tüm projeleri bir şekilde ilgilendir mektedir. Çünkü herhangi bir projenin hayata geçmesi diğer projelere gaz sağlanma imkân ve ihtimalini bir ölçüde azaltmaktadır.



HARİTA NO 2: Türkmenistan – Çin Doğal Gaz Boru Hattı

Başlangıçta Kazakistan-Çin doğal gaz boru hattı projesi olarak bilinen projeye Türkmenistan 2007 yılında resmi olarak katılmıştır. Aynı yıl Özbekistan da Çin’le projenin Özbekistan kısmının inşası konusunda katılmayı taahhüt eden bir anlaşma imzalamıştır. 2007 yılında Türkmenistan kısmının ve 2008 yılında da Özbekistan ve Kazakistan kısımlarının inşasına başlanan ve toplam 1833 km. uzunluğunda olan projenin ilk fazı 2009 sonunda tamamlanmış olup, hat hizmete alınmıştır. Nihai hedef olarak Çin’e yılda 40 milyar metreküp doğal gaz taşıması planlanmış olan projenin ikinci fazının da 2011 yılında tamamlanması bekleniyor. Türkmenistan’ın yılda 30 milyar metreküp (yılda) ve Kazakistan’ın da 10 milyar metreküp gaz sağlayacağı proje, Çin açısından da Orta Asya ülkeleri açısından da belli bir öneme sahip. Orta Asya ülkelerinin (özellikle  Türkmenistan ’ın doğal gaz ihracatında Rusya’ya bağımlılığını azaltan ve pazar çeşitlemesi sağlayan proje Çin açısından da doğal gaz arz güvenliğini artırması ve Çin’in karbondioksit salınımını azaltması (kömür ve fuel oilin yerine geçerek) açısından 
önemli. 
  Dünya kil/kaya gazı kaynaklarına dair yayınlanmış rapor (World Shale Gas Resources, 2011) Çin’in çok büyük bir potansiyele (yaklaşık 36 trilyon metre küp) sahip olduğunu ifade etmektedir. Bu iddianın doğrulanması ve belirtilen potansiyellerin (dünya toplamı yaklaşık 198 trilyon metreküp) ispatlanarak üretime dönüştürülebilmesinin mümkün hale gelmesi yalnızca Çin’in değil, tüm dünyanın önümüzdeki dönemlerdeki enerji politika, yaklaşım ve esaslarını ciddi bir biçimde etkileyecek bir durumdur. 


***