Ekrem Buğra Ekinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekrem Buğra Ekinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2019 Çarşamba

YAKIN TARİHİN ACI BİR SAYFASI: 150’LİKLER

YAKIN TARİHİN ACI BİR SAYFASI: 150’LİKLER



Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 



Lozan’da umumi affı kabul eden Cumhuriyet hükümeti, Anadolu hareketine katılmayan 150 kişiyi bundan istisna ederek sürgüne gönderdi. Bu isimlerin tespitinden itibaren nice trajikomik hâdiseler yaşandı.16 Kasım 2015 Pazartesi


Fransız tarihinin iki figürü, dışişleri bakanı Talleyrand ve polis şefi Fouche, her devrin adamı tabirine yakışacak bir şekilde; krallık, ihtilâl, konsüllük, imparatorluk ve tekrar krallık devrinde vazife yapmışlardır. Ama herkes böyle değildir. Yeni kurulan her rejim, önceki devrin adamlarını acımasızca tasfiye eder.

  
  Çerkez Edhem ve avanesi iyi günlerinde

Bir kişi eksik
1919 Sivas Kongresi’nden sonra, Anadolu’da İstanbul’a paralel bir hükümet kurulmuş; 1920’de de parlamento, Ankara’da toplanmıştı. Anadolu’daki memurların kontrolü,  yavaş yavaş Ankara’ya geçti. Osmanlı hükümetinin gücü sadece İstanbul ve çevresine inhisar etti. Ankara’yı metbu tanımayan, vergi vermek ve askere gitmek istemeyenlerin isyanları sebebiyle, 1919-1923 arasında memlekette bir iç savaş manzarası hâkimdi. Aldığı sert tedbirler ve diplomatik ataklarla, Ankara hükümeti, muhaliflerine boyun eğdirmiştir.
Milletlerarası arenada Ankara’nın diplomatik olarak tanındığı Lozan’da, umumi affa, yani önceki devrin hâdise ve şahsiyetlerini rahat bırakacağına söz veren Türk heyeti, 150 kişinin istisnasını istedi; müttefikler de kabul etti. Daha evvel İstiklâl Mahkemeleri vasıtasıyla çok sayıda rejim aleyhtarı zaten sindirilmişti. Bunlar, yeni ele geçen İstanbul’un muhalifleriydi. Bunlardan sonra muhalefete cür’et eden gazeteci ve hocalar da 1925-1931 arası tedip edilecektir. 26/XII/1923 ve 16/IV/1924 tarihinde iki umumi af kanunu çıkarıldı.

 


Sevr Heyeti. Soldan Rıza Tevfik, Ferid Paşa, Hadi Paşa, Reşad Halis Paşa. Sağda Avni Paşa ve ailesi Beyrut'ta

Lozan’a bağlı umumi aftan istisna edilen 150 rakamı, öylece akla gelen bir sayıydı. Emniyetin bulduğu 600 ismi, dâhiliye vekâleti 300’e; bunu da kabine yarıya indirdi. Liste, mecliste gizli celsede usulen müzakere olundu. Bazı isimler, ‘8 okka etle gezse, peşine takılacak kedi bulunmaz’ gibi rasyonel gerekçelerle itiraz alırken; bazısı için, ‘Saraya girmiş olmak’ bile yetiyordu.  Hukuk profesörü mebus Yusuf Akçura, meselenin ehemmiyetine dikkat çekerek, listenin tesbitindeki kıstası sordu. Elle tutulur bir kıstas olmadığını öğrenince şaşırdı. İşi bu kadar ciddiye aldığını görenler, bıyık altından gülüyor; hatta açıkça alay ediyordu.
Bu arada dâhiliye vekili Ferid Bey, gazetelerde Ankara hareketine karşı olmakla suçlandı; listeye girmek korkusuyla istifa etti. Böylece ancak 149 isim bulunabildi. Kabineden gelen listenin aşağı-yukarı aynısıydı. Lozan’da gayrı ihtiyari 150 rakamı telaffuz edilmişti; sözden dönülemezdi. Son talihliyi de reisicumhur G. M. Kemal tesbit etti:  Köylü gazetesi sahibi Refet.
Böylece 150 kişi, 1 Haziran 1924 tarihli kararnâme ile sürgün edildi. Bunlar içinde gerçekten Ankara muhalifleri bulunduğu gibi, sayıyı doldurmak gayesiyle listeye alınanlar da vardır. Çoğu aldıkları terbiye icabı, meşru tanıdıkları idareye sadakatten başa günahı olmayan biçarelerdir. Sevr’i imzalayanlar sürülürken; Mondros’u imzalayan Rauf Orbay, Ankara’da itibarını sürdürmektedir. Listede bir tane bile gayrı müslim yoktur. Zira rivayet odur ki, İsmet İnönü, Lozan’da Venizelos’a bu hususta şifahi olarak söz vermişti.
Bu 150 kişiyi, Sultan Vahîdeddin’in maiyeti (8), bakanlar (6) Ankara hareketini bastırmak için kurulan Kuvva-i İnzibatiye mensubu askerler (7), Sevr’i imzalayan heyet (3), bürokrat ve subaylar (32), önceleri iç isyanların bastırılmasında Ankara’ya sadıkane hizmet edip, sonra İsmet İnönü’nün emri altına girmediği için asi ilan edilen Çerkes Edhem avanesi (27), polisler (13), gazeteciler (13) ve köylüler (41) teşkil ediyordu. Kanun çıktığında bunlardan 60 tanesi Türkiye’deydi.
Son devrin en büyük âlimlerinden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, şair Rıza Tevfik, nesir edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi Refik Hâlid Karay, saray muhabiri gazeteci Refi Cevat Ulunay, gazeteci yaver Tarık Mümtaz Göztepe, gazeteci Mevlanzâde Rıfat, çeteci Çerkes Edhem ile istihbaratçı Kuşçubaşı Eşref listedeki meşhur isimlerdir. Sürgünlerin ekserisi ailesini bırakıp, Köstence’ye, Batı Trakya’ya, Irak’a, Mısır’a, Beyrut’a veya Fransa’ya gitti.

   

Soldan Mustafa Sabri Efendi Mısır'da. İskeçe'de yazdığı Yarın gazetesi. Sağda Refik Halid Bey.

Haysiyet meselesi

150’likler, servet sahibi bulunmadıkları ve memleketle haberleşmek de zor olduğu için sefalet içinde yaşadılar. Koskoca Osmanlı nâzırları, hocalar, paşalar, zâbitler, dilenci vaziyetine düştü. Sonraları Bulundukları ülkelerin, Ankara ile arasını bozmak istemeyen hükümetleri de kendilerine hüsnü kabul göstermekten kaçındılar.
M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderen başyaver Avni Paşa ile Ömer Yâver Paşa Beyrut’ta; adliye nâzırı Ali Rüştü Bey, Bosna’da; İzmir’in işgali sırasında kolordu kumandanı Ali Nâdir Paşa Mısır’da sefalet içinde öldü. Sivas Kongresi’ni basmakla vazifeli Harput vâlisi Ali Galip Bey, Köstence’de celeplik yaparken öldü. Sonradan CHP’nin başvekili olan Şemseddin Yaltkaya’nın 150’lik kardeşi Miralay Refik de listedeydi, ölümü akıl hastanesinde oldu.  Rıza Tevfik, Amman’da müze müdürü idi. Refik Halid, Beyrut ve Haleb’de yazarlığa devam etti. ‘Gurbet Hikâyeleri’, bu devrin mahsulüdür.

Sürgünlerin 20’den fazlası Batı Trakya’da yerleşti. Bazısı muallimlik yaptı. Birkaçı gazete çıkararak siyasi ve dinî faaliyetlerini sürdürdü. Sabri Efendi, İskeçe’de çıkan Yarın gazetesinde yazı yazar; Ankara rejimini alabildiğince tenkit ederdi. Bunun üzerine 1927’de Venizelos ile Atatürk’ün anlaşması üzerine buradan da sınır dışı edildiler. M. Kemal’i Anadolu’ya gönderenlerden dâhiliye nâzırı Mehmed Ali Bey, Paris’te La Republique Enchaine (Zincirli Cumhuriyet) adında Ankara’yı tenkit eden bir gazete neşretmiş; rivayete göre cumhuriyetin ilanının her yıldönümünde Atatürk’e hakaret telgrafı çekmiştir.

Bazı sürgünler ise af ümidi ile Ankara’yı öven yazılar yazmayı ihmal etmedi. Türkiye’de lehte ve aleyhte hayli görüşler çıkmasına rağmen, Celal Bayar hükümetinin çıkardığı 29 Haziran 1938 sayılı kanunla 150’likler affedildi. Osmanlı hânedanının masum ferdleri, gurbet ellerde çürürken, bu karar şaşırtıcı oldu. Demek ki, bunlara nisbeten hânedan, yeni rejim için daha büyük bir tehlike olarak görülüyordu. İsmet İnönü ve ekibi, bu kanuna karşı çıktı ve müzakereye katılmadı. Kanuna göre affedilenler, hak etmiş olsa bile tekaüt maaşı alamayacak ve 8 sene memuriyete giremeyecekti.
Kanun çıktığında bunların yarısı hayattaydı. Bazısı döndü. Refik Halid, Refi Cevad bunlardandı. Mustafa Sabri gibi bazıları, vatanlarını bıraktıkları gibi göremeyecekleri gerekçesiyle dönmeyi reddetti. Amman’daki Çerkes Edhem de dönmedi. Miralay Sadık, dönüşünden iki saat sonra hastalanıp vefat etti. Eyüp’teki Kaşgari Câmii’nin Fazlı Molla adında yaşlı bir müezzini vardı. Memlekete dönen 150likleri karşılamak üzere limana gittiğini anlattıktan sonra, ‘Bu benim için bir vicdan borcudur. Ama aslına bakarsan hiç haysiyetleri yokmuş. Ben olsam dönmezdim” demişti.


  

Solda Emniyet'in 150'likler albümü. sağda 30 Haziran 1938 Son Posta gazetesi.

Sefaletin kucağına

Saltanatın kaldırılmasını müteakip, hânedana mensup şehzâde ve damatlardan, subay olanlar hiçbir gerekçe gösterilmeksizin ve tekaüt hakkı verilmeksizin askerlikten atıldı. Ardından Ankara hareketine iştirak etmeyen memurlar hakkında 26 Mayıs 1926’da bir de kanun çıkarıldı. İsmet İnönü hükümetinin hoşuna gitmeyen, mizaçlarına uygun olmayan ve aykırı harekette bulunmaları mümkün görülen bazı vatandaşları yıkmak için hazırlanmış şiddetli bir projeydi. Bunun karar mercii, heyet-i mahsus idi. Memurun ‘cevaz-ı istihdamı’ veya ‘men-i istihdamı’na burası karar veriyordu.

Böylece sudan sebeplerle ve şunun bunun ihbarı ve güya şahitlikleriyle nice memurlar, zâbitler işten atıldı. Çoğu, tekaüt hakkı bile almamıştı. Öte yandan kimse korkudan bunlara iş vermiyordu. Böylece hemen hepsi sefaletin kucağına itildi. Benzeri bir darbeyi de otonom olması beklenen Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) yedi. İnkılâpların beklendiği gibi propagandasını yapmadığı için, bazıları dünya çapında çok sayıda kıymetli ilim adamı, üniversite hocası işten atıldı. Yerlerine, Nazilerden kaçan Yahudilerle, çoğu ihtisas ve tahsiline bile bakılmayan partililer getirildi.


****