Mehmed Âkif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmed Âkif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Mehmed Âkif: Ne İçinde Sufîliğin Ne De Büsbütün Dışında

Mehmed Âkif: Ne İçinde Sufîliğin Ne De Büsbütün Dışında 


Mehmet Akif: Ne İçinde Sufîliğin Ne De Büsbütün Dışında 
A.Vahap Akbaş 

“ Modernist İslâmcı ” İddiası 

Bir görüşe ihtirasla bağlanmış, onu hayatlarının merkezine oturtmuş insanlar, bu görüşlerini, toplumun değer verdiği büyük insanları dayanak yaparak güçlendirmek, yaymak isterler. Bunun için çoğu zaman, tanık gösterdikleri kişinin hayatının ve eserinin kendi amaçlarına uygun olan kısmını görür, alır; gerisini görmezlikten gelirler. Mehmed Âkif’e de özellikle tasavvufla ilgisi bakımından, böyle yaklaşıldığı kanaatindeyim. 

Mehmed Âkif, hiç şüphe yok ki istikametini Kur’an-ı Kerim’e göre belirlemiş, İslâm’ın tevhid dini olduğunun bilincinde, samimi bir Müslüman’dır. 
Bu bilinçle Müslümanların birliğini savunmuştur. 

Ne var ki birlik içinde olmalarını arzu ettiği Müslümanların durumu, Müslümanlığın gerektirdiği özelliklerden çok uzaktır. İslâm, Âkif’e göre, 
Kur’an’ın vaz’ettiği hükümlerden, Asr-ı Saadet’teki saf şeklinden koparılmış, hurafelere bulandırılmıştır. Kader, tevekkül gibi kavramlara yanlış 
anlamlar verilmiş; bunlar cahilliğin ve tembelliğin mazereti haline konmuştur. Öyle ki “Azmin, sebatın, yerin, hayatın dini” olan İslâm’ı arar Âkif; 
“Ah o din nerde?”1 diye sorar. Safahat’ta Âkif’in bu halden yakınışını ifade eden çok mısra vardır. Fatih Kürsüsünde manzumesinden bir beyit: 

Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni, 
Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi’ini 

Âkif’in, biraz da İslâm âleminin içinde bulunduğu zor zamanların tesiriyle şekillenen bu düşünceleri, Cemaleddin Efgânî, Muhammed Abduh gibi İslâm dünyasının geri kalmasınının sebeplerini dinin yanlış algılanmasına, toplumu tembellik ve meskenete yönlendiren hurafelere bağlayan; taklidin reddedilmesi, dini mevzularda aklın öncelenmesi fikirlerini savunan bir anlayışın mensuplarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. 

Bu örtüşmeyle beraber, Âkif’in bu hareket mensuplarından çeviriler yapması, Safahat’ın Asım bölümünde Efgânî ve Abduh’un bir diyaloguna yer vermesi ve bir yazısında.. uğradığı haksızlıklar karşısında Efgânî’yi savunması onun büyük bir kesim tarafından “modernist İslâmcı” olarak algılanmasına yol açmıştır. 

Bu görüş, tasavvufu “zühd, cezbe” gibi kavramlardan hareketle eleştirir. Onu din için bir tehlike olarak görür. Çünkü onlara göre, sufîler dünyadaki görevlerini yerine getirmiyor, İslâmı “güç ve hareket” yerine “pasif bir itaat” olarak öğreterek dine ve ahlâka zarar veriyorlar. 

Tasavvufa Karşı mıydı? 

Buradan hareketle birçok kimsede Âkif’in tasavvufa karşı olduğu gibi bir kanaat oluşmuştur. Bu kanaat, Asım’da geçen “Sürdüler Türk’e ‘tasavvuf’ diye olgun şırayı; / Muttasıl şimdi ‘hakîkat’ kusuyor Sıdkı Dayı!” mısraları ile de desteklenmeye çalışılıyor. Âkif’in özünden uzaklaştırılmış, hurafelere 
bulanmış bir İslâm’ı eleştirdiğini söyledik. Aslında bu eleştiri, yozlaşmış, bozulmuş bütün kurumlara yöneliktir. İçine edepsizlik girmiş edebiyatı da 
ve tabiî ki tasavvufu da kapsamaktadır. Nitekim yukarıdaki iki mısraın devamı şöyledir: 

Bu cihan boş, yalınız bir rakı hak, bir de şarab; 

Kıble: Tezgâh başı, meyhâneci oğlan: Mihrâb. 

Burada Âkif’in anlatmak istediği apaçıktır aslında. Yine de yakın dostları bu hususa açıklık kazandırma gereği duymuşlardır. Mahir İz, “Bir bakışta 
bu mısraların tasavvuf aleyhine yazılmış olduklarını zannedenler, aldanırlar. Bundan maksat hiçbir zaman olgun ve kâmil tarikat mürşitleri 
değildir” demektedir.2 

Eşref Edib de şunları söyler: 

“Tasavvufa verilen eşkâlin çok aleyhinde idi. İslâm’a, söylediği gibi görünmemeyi, gördüğü gibi söylememeyi öğreten, en fena telakki edilecek 
bir şeyin orasına burasına kulp takarak, iyi bir şeymiş gibi gösteren, şuur yollarını bozan, irade keskinliklerini körleten bu batınîler tasavvufuna hücum 
ederdi. Hakiki tasavvufu bunlardan ayırırdı. Mesela Gazali’nin kudreti önünde eğilir, Mevlâna’ya bayılırdı.”3 

Esasında Sebilürreşad çevresinin ve tabiatıyla Âkif’in bu konudaki görüşlerine açıklık getiren bir yazı Şemseddin Günaltay’ın Zulmetten Nura adlı eserinde yer almaktadır. Âkif’in övgü dolu bir takriz yazdığı bu kitapta yer alan Tekkeler ve Milletin Ruhuna Olan Tesirleri4 başlıklı yazıdır bu. 
Kitabın üçüncü baskısında bazı yazılar çıkarılmasına rağmen bu yazı küçük bir iki değişiklikle muhafaza edilmiştir. Âkif’in “İşte benim Şemseddin’im o kahraman yüreklerin biri”5 dediği Günaltay’ın buradaki görüşlerinin Âkif’in görüşleriyle örtüştüğü muhakkaktır. 

Bu yazıda, Doğu toplumlarında siyasî ve şahsî ihtiraslara zemin hazırlayan Batınî tarikat ve tekkeler, “şeyhlikten şevket tahtına yol bulan” sözde mürşitler eleştirilir. Söz konusu edilen İsmail-i Safevî ‘dir; Hasan Sabbah, Muhammed Ali Bâb, Börklüce Mustafa gibi şeyh taslaklarıdır. Yoksa gerçek sufîlere söylenecek söz yoktur. Şöyle der Günaltay: 

“Yüksek sânihaların mehbet-i ilhamı olan Cüneyd-i Bağdadî’ler, Rabiayi Adevîyye’ler ümmetin ruhuna ne kadar necib yüksek faziletler üflemeye 
çalışmışlardır. Huzur-ı irfanında büyük bir dâhiye: ‘Ben âlicenâbı övmek için ne diyeyim: Peygamber değil, lâkin kitabı var’ - Molla Cami - dedirtecek 
kadar beşeriyetin yüksek bir mertebesine yükselmiş olan Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin bir kısım insanların fikrî ve ruhî terbiyesine olan hayat bahşedici tesiri beş on satırla ifade edilemeyecek kadar geniş ve feyizlidir.” 

Tekkeler, zamanında “hassas ruhlar, fazıl beyinler, âteşîn kalpler, halûk ve necib simalar” yetiştirmiş, “millette içtimaî bir hayat” uyandırmış, toplumun 
irşadına hizmet etmişlerdir. Ancak Bektaşilik ve Yeniçerilik işi çığırından çıkarmış, “çilehaneler artık İsmail-i Ankaravî ve Şeyh Galib gibi 
âteşîn ve lâhutî aydınlık ruhlar” yetiştiremez olmuş. Eleştirilen de tasavvufun bu yozlaşmış şeklidir. 

Hakikî Tasavvufa Aşinalık ve Saygı 

Mehmed Âkif’i tanıyan, bilen, hakkında yazan herkes, onun herhangi bir tarikata mensup olmadığı, sufîce bir hayat yaşamadığı konusunda hemfikirdir. 
Vefatından kısa zaman önce kendisine sorular yönelten Nevzat Ayas’a bu konuda şunları söyler: 

“Annem çok âbid ve zâhid bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisisnin de dinî salâbetleri vardı. İbadetin vecdini, zevkini, heyecanını tatmışlardı. 

Pederim, Hacı Feyzullah Efendi’nin müridlerindendi. Nakşî şeyhlerinden olan Hacı Feyzullah, o zaman hayatta idi. Annemin tarikata intisabı yok. 
Babam bana tasavvuf telkîninde bulunmamıştır.”6 

Mithat Cemal Kuntay da “Âkif tekke müslümanı değil, cami müslümanıdır; onda cezbeden ziyade secde var” der.7 

Bütün bunlardan şuraya varıyoruz: Âkif, tarikata mensub bir babanın evladı olmakla beraber bir tarikata intisab etmemiş, sufîce bir hayattan 
uzak durmuş; ancak “Hakiki tasavvuf”un da aleyhinde bulunmamış, gerçek sufîlere hürmetkâr davranmıştır. 

O zaman şu sorular sorulabilir: Peki, tasavvufa tamamen kayıtsız mıydı? 
Dostlukları, okumaları, şiir ve yazıları bu konuda bize neler söylüyor? 

Âkif, ailesinden ve okuldaki hocalarından aldığı eğitimle yetinmemiş, dönemin birçok tanınmış şahsiyetinden de dersler alarak kendini yetiştirmeye çalışmıştır. Bu amaçla Şeyh Hüsâm Efendi’den tefsir, hadis ve Mesnevî dersleri alması, Mesnevîhan Esad Dede’den Mesnevî ve Gülistan, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’den Vâridât’ı okuması8, onun tasavvufa duyduğu ilgiyi gösterir. Âkif’in sevdiği, çok değer verdiği dostlarının büyük bir kısmının da tasavvufla çok yakından alakalı olduğunu görüyoruz. “Sahabeden sonra en sevdiğim insandır” dediği ve bu muhabbetinden dolayı yanı başına defnedildiği Babanzade Ahmet Naim, Halvetî ve Melamî’dir. “Yâr-ı canım”, “üstad-ı hakîmim” dediği, en kederli zamanlarında bile yanında neşelendiği Ferit Kam da Mevlana muhibbi bir vahdet-i vücutçu-dur. Onu yazmaya ve yazdıklarını yayımlamaya zorlayan Âkif’tir. Kam’ın Dinî-Felsefî Sohbetler ve Vahdet-i Vücud adlı eserlerinin Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerinde yayımlanması da Âkif’in ısrarları sayesinde olmuştur. 

Dostlarından Mahir İz, Âkif’in mebusluk yıllarında Ankara’da her sabah kendisine geldiğini ve beraber Şeyh Sadî’nin Bostan’ını, tasavvufi bir eser olan Şems-i Mağribi Divanı’nı ve Harabat’tan Farsça müntehabatı okuduklarını; Âkif’in Hafız Divanı’nı Taceddin Dergâhı’nda bir hariciyeciye on sekizinci defa okuttuğunu söylemektedir.9 

Çok ilginç bir husus: Çok sevdiklerinden Asım Şakir, Âkif’le bir dergâhta tanışmış. Öğrencilik yıllarımızda, Beyazıt Çınaraltı’nda, Laleli’deki Koska 
Kıraathanesi’nde ve Karagümrük’teki Cerrahî dergâhında genellikle rahmetli Muzaffer Özak’ın sohbetlerinde Asım Bey’i de dinleme şansı bulmuştum. 
Bu sohbetlerde ona sık sık Âkif’le ilgili sorular sorulurdu. Böyle bir sohbette ondan tanışmalarının hikâyesini dinlemiştim. Bu hatırayı, daha sonra Beşir Ayvazoğlu’nun onunla yaptığı bir mülakatta da anlatır Asım Şakir.10 Ayvazoğlu’nun mülakatından aktarıyorum: 

“Efendim, Üsküdar’da bir Rüfaî tekkesi vardı. Şeyhi Hüsnü Efendi, sarışın olduğu için ‘Sarı’ lakabıyla anılırdı. Okumuş adamdı, şair adamdı. 

Âkif’le birbirlerini çok severlerdi. Bir gün tekkeye gittim. Meğerse yakın dostlarından Muallim Vahyî Efendi de Âkif’i alıp getirmiş. Mısır’dan gelmiş 
o sırada. Sık sık gidip geliyor. Ben onun geldiğini görünce, tanıyorum tabii, hemen toparlanıp ayağa kalktım. (…) Zikir esnasında, ben zikir halkasına 
girmem ama, biraz da Âkif’e gösteriş olsun diye Fuzûlî’den bir gazel okudum.” 

Âkif’in sevdiği, düşüncelerinden yararlandığı sufîler arasında Muhyiddin İbn-i Arabî, Feridüddin Attar, Yunus Emre, Gazalî, İbnü’l Farız, Osman Şems, Muhammed İkbal gibi isimler de var. 

Âkif, Prenses Emine Abbas’a yazdığı bir mektupta artık sözlü musikîden hazzetmediğini söyler, ancak Yunus ilahilerini istisna sayar. Son demlerine 
kadar Yunus ilahilerini hayranlıkla dinler. Yine şiirlerini büyük bir zevkle okuduğu Osman Şems, bir Kadirî şeyhidir. Bir mektubunda Mahir İz’den 
onun “Gözü dünya mı görür âşık-ı didâr olanın, döne döne…” diye başlayan şiirini ister. “Bu şiirin hatırımda ancak iki üç bendi kalmış. Lütfen tekmilini bana yazın gönderin” der. İbnülemin Mahmud Kemal’den Âkif’in bu şiiri ayakta okuduğunu ve okurken adeta mest olduğunu öğreniyoruz.11 
Muhammed İkbal için de Asım Şakir’e yazdığı bir mektupta şöyle der: “Şarkta yetişen urefa-yı sufîyenin bütün eş’arını okuduktan başka Almanya’ya giderek garp felsefesini adam akıllı hazmeden İkbal hakikat yaman şair.”12 

Mektuplarından, Âkif’in Mısır’da Mevlana’nın Mesnevi’siyle epey zaman geçirdiğini öğreniyoruz. Asım Şakir’e göre, Âkif Mesnevi’yi çevirmeyi 
çok arzu etmekteydi. Biraz yukarıda bahsettiğimiz mülakatta kendisine şöyle dediğini söylüyor: 

“Kur’an-ı Azimü’ş-şan tercüme edilmez oğlum. Keşke vaktim olsaydı da Mesnevi’yi tercüme etseydim.” 

Safahat’ta Tasavvuf 

Âkif’in tasavvufla ilişkisine dair görüş bildirenlerin, büyük çoğunlukla, onun yazı ve şiirlerini bu bağlamda ciddi bir incelemeye tabi tutmadıklarını görüyoruz. Toptancı bir hükümle, yazılarında tasavvufa hiç değinmediği, şiirlerinde ise “sufîyane neşve serpintilerinin pek seyrek” olduğu ifade edilmiştir. Bu “seyrek serpintiler”e örnek olarak da Tevhîd yahud Feryâd ve Safahat’ın son kitabı Gölgeler’de yer alan Secde ve Gece şiirleri örnek gösterilmiştir. Bu hükümler verilirken, Safahat’ın bütünündeki tasavvufî düşünüş ve duyuşlar, sufîce mecaz ve terimler, Âkif’in hayatındaki devreler, dost ilişkileri vs. göz önünde tutulmamış; daha çok Âkif’in tasavvufla bağdaştırılmayan dışadönük, aksiyoner görüşlerinden, onun aklı ve bilimi önemseyişinden, öncelikle cemiyetçi bir mücadele adamı olarak algılanmasından hareket edilmiştir. 

Nevzad Ayas, Âkif’i, uzun açıklamalar sonucunda “İslâmî rasyonalizme bağlı” modernistler arasında gösterdikten sonra, tasavvufla ilişkisi hakkında 
kısaca şöyle der: 

“Üstad’ın yazılarının, şiirlerinin mevzuu -çokluk- iş, hareket, faaliyettir. Şiirlerinde mutassavifane eda, sufîyane neşve serpintileri pek seyrektir. 
Tasavvufun ruhu olan ‘vahdet-i vücud’ akidesine temas eden şiirleri de çok değildir.”13 

Ayas, Tevhîd yahud Feryâd ve İnsan şiirlerinden birkaç mısra ile Secde ve Gece şiirlerini örnek olarak gösterir ve “Bu nümuneler Üstad’ın sadece mutasavvıf bir şair olduğuna hükmettiremez. Yalnız onun eski, yeni birçok şairlerimiz gibi sufîyane neşveye büsbütün kayıtsız kalmadığını gösterir” der. Buradaki “sadece” kelimesi şüphesiz Ayas’ın bu konuda temkinli davrandığının işaretidir. O da Eşref Edib’den naklen “Mısır’da iken son senelerde kendisini ibadete vermiş, Mesnevî ile meşgul olmuş” sözleriyle bahsi kapatma gereği duyar. 

Safahat, tasavvufî bir bakış açısıyla mercek altına alındığında, Âkif’in bu alandaki derinliğinin küçümsenmeyecek derecede olduğu ve bu derinliğin yalnızca üç dört şiire değil, şiirlerinin büyük bir çoğunluğuna nasıl içirildiği görülür. Âkif’e tasavvuf perspektifinden bakan Nurettin Topçu, Mehmet Demirci14, Mustafa Tatçı gibi konunun uzmanı düşünür ve araştırmacıların tespit ve görüşleri de bizi bu noktaya getirmektedir. 

Nurettin Topçu, Âkif’in, “Gölgeler’deki son şiirlerinde vahdet-i vücudun değilse de vahdet-i şühudun mertebesine” ulaştığı görüşündedir. Ona göre Âkif’te “mutlak varlığın temaşasına âşık olma” hasreti kendini çok daha önceleri hissettirmiştir. Hakk!ın Sesleri’ndeki “Tecelli etmedin bir kerre Allah’ım cemalinle” mısraı bu hasretin terennümüdür.15 

Mustafa Tatçı, Safahat’taki tasavvufî unsurlara daha teknik ve detaylı bir şekilde yaklaşıyor. Vahdet, vahdet-i vücud, kalb, vecd, istiğrak, ledün, insanî hakikat, zatî hakikat, nokta-i kübra, nüsha-i kübra, meyhane, şarap, saki, rind, Leyla, Mecnun gibi tasavvufla ilgili terim ve kelimelerin Âkif’in şiirindeki kullanımlarına örnekler veriyor, bu hususta açıklamalar yapıyor.16 

Bütün bu tanıklıklara, tespitlere bakarak, önce, başta da ifade ettiğimiz gibi, rahatlıkla Âkif’in tasavvufa karşı olmadığını belirtmek gerekir. Tam 
tersine, o, araştırmadan, bilmeden karşı çıkanları eleştirmektedir. Sırat-ı Müstakim’deki Hasbihal başlıklı yazılarından birinde, hakkında fikir sahibi 
olmadan tasavvufu panteizmle bir tutan, vahdet-i vücud diye küçümseyerek geçiştirmeye çalışanların halini ironik bir şekilde ortaya koyar. 
Muhatabına, “ Binlerce düşünen beyni ömürlerce uğraştıran anlaşılması zor meseleler böyle “ Vahdet-i Vücut” tamlamasıyla özetlenince işin içinden 
çıkılmış mı oluyor? Rica ederim siz tasavvufa dair bir eser okudunuz mu? ” diye sorar.17 Onun karşı çıktığı hurafelere bulanmış, özünden uzaklaşmış İslâmdır. 
Yozlaştırılmış tasavvuf da bunun içindedir. 

Sonra, aslında derin bir tasavvuf kültürüne de sahip olduğunu, hayatı boyunca sufi dost çevresi içinde yaşadığını ve eserlerinde tasavvufun izlerinin 
oldukça fazla olduğunu da kabul etmek gerekir. Tevhîd yahud Feryâd, İnsan, İstiğrak, Secde, Gece şiirlerinin vahdet-i vücud inancıyla örüldüğü 
su götürmez bir gerçektir. Özellikle Mısır’daki inziva yıllarında sufî duyuş ve düşünüşe daha fazla meylettiği anlaşılmaktadır. Bir mektubunda, Secde 
şiiri bağlamında Fuad Şemsi’ye söyledikleri de buna işarettir: “Hilkat cezbe-i ilâhiyyeye tutulmuş, haykırır, nara atar dururken, ben mabedinde 
mutekif Hacı Âkif Hazretleri huzur-ı hatır ve ferağ-ı bal ile ibadet edemiyorum demektir. Bütün dünyayı cezben istila etmiş sözünden niçin mânâ 
çıkaramadınız, bilmem? Cezbe mahlûkata, cazibe Hâlik’e aid olduğu için mi? İyi ya, hilkatte hükümran olan cezbe Allah’tan geldiği için onu Allah’a 
izafe etmek görülmemiş, binaenaleyh anlaşılmayacak bir şey mi?”18 

Bütün bunlara rağmen onun bir tarikata mensubiyetinin olmadığını, bilindiği anlamda bir sufî hayatı yaşamadığını da söylemek gerekir. Âkif, Tanpınar’ın şiirinden ilhamla söyleyelim: Ne içindedir sufîliğin ne de büsbütün dışında. 


DİPNOTLAR,


1 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat, Altıncı Kitap: Asım. 
2 Mahir İz, Üstadım Mehmet Âkif, Haz.: Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 2011. 
3 Eşref Edib, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri, İstanbul 1938. 
4 Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, 3. Baskı, İstanbul 2010. 
5 Sebilürreşad, 9 Mayıs 1329, 16 Cemaziyelâhir 1331 (22 Mayıs 1913 ), C: 10, adet: 245. 
6 Nevzat Ayas, Mehmed Âkif-Zihniyeti ve Düşünce Hayatı, Eşref Edib, Mehmed Âkif-Hayatı eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, İstanbul 2010. 
7 Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif, 4. Baskı, İstanbul 2005. 
8 Selami Şimşek, Mehmed Âkif ve Vahdet-i Vücud, Ay Vakti, Aralık 2011, sayı 135 
9 Mahir İz, a. g. e. 
10 Beşir Ayvazoğlu, Hafız Asım Şakir Âkif’i Anlatıyor, Gel Söyleşelim Cümle Geçen Demleri, İstanbul 2012. 
11 İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul 1970. 
12 Eşref Edib, a. g. e.
13 Nevzad Ayas, a. g. e. 
14 Mehmet Demirci, Yahya Kemal ve Mehmed Akif’te Tasavvuf, İzmir 1993. 
15 Nurettin Topçu, Mehmet Akif, 3. Baskı, İstanbul 2006. 
16 Mustafa Tatçı, Edebiyattan İçeri, Ankara 1997. 
17 Sırat-ı Müstakim, 16 Haziran 1327, 3 Receb 1329 (29 Haziran 1911), C:6, adet: 147. 
18 İsmail Hakkı Şengüler, Mehmed Âkif Külliyatı, C. 9, İstanbul 1992. 


Kaynaklar 


Ayvazoğlu, Beşir, Hafız Asım Şakir Âkif’i Anlatıyor, Gel Söyleşelim Cümle Geçen Demleri, İstanbul 2012. 
Ayas, Nevzat, Mehmed Âkif-Zihniyeti ve Düşünce Hayatı, 
Demirci, Mehmet, Yahya Kemal ve Mehmed Akif’te Tasavvuf, İzmir 1993. 
Edib, Eşref, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri, İstanbul 1938. 
Edib, Eşref, Mehmed Âkif-Hayatı eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, İstanbul 2010. 
Ersoy, Mehmed Âkif, Safahat, Altıncı Kitap: Asım. 
İz, Mahir, Üstadım Mehmet Âkif, Haz.: Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 2011. 
Kara, Mustafa, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, 3. Baskı, İstanbul 2010. 
Kuntay, Mithat Cemal, Mehmed Âkif, 4. Baskı, İstanbul 2005. 
İbnülemin Mahmud, Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul 1970. 
Sebilürreşad, 9 Mayıs 1329, 16 Cemaziyelâhir 1331 (22 Mayıs 1913 ), C: 10, adet: 245. 
Sırat-ı Müstakim, 16 Haziran 1327, 3 Receb 1329 (29 Haziran 1911), C:6, adet: 147. 
Sırat-ı Müstakim, 13 Mayıs 1326, 17 Cemaziyelevvel 1328 (26 Mayıs 1910), C: 4, adet: 90. 
Şengüler, İsmail Hakkı, Mehmed Âkif Külliyatı, C. 9, İstanbul 1992. 
Şimşek, Selami, Mehmed Âkif ve Vahdet-i Vücud, Ay Vakti, Aralık 2011, sayı 135 
Tatçı, Mustafa, Edebiyattan İçeri, Ankara 1997. 
Topçu, Nurettin, Mehmet Akif, 3. Baskı, İstanbul 2006 

***