Mehmet Kurtoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Kurtoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

Osmanlı Ordusunda Bir Nefer


Osmanlı Ordusunda Bir Nefer 


Osmanlı Ordusunda Bir Nefer1* 
* Osmanlı Ordusunda Bir Nefer, İbrahim Arıkan,272 sf, Timaş yay. İst.2010 
Mehmet Kurtoğlu 


Son yıllarda yakın tarihe ilginin fazlasıyla arttığını, çok sayıda hatırat kitabının yayınlandığını görüyoruz. Özellikle yakın tarihimizin karanlık noktalarını aydınlatan kitapların daha çok revaç gördüğü bir gerçek. Yakın tarih ile ilgili hatıraların yayınlanması bilhassa önemlidir. Zira tarih ancak bilgi, belge ve dönemin hatıralardan hareketle yazılıp anlaşılabilir.. 


I. Dünya Harbi’nin 100. Yılını doldurduğu bu günlerde, bu savaşın kendi tarihimiz açısından bir muhasebesi yapılmış mıdır? Bu savaşın bizim için önemi büyük. 
Zira bu savaştan sonra imparatorluğumuz dağılmış, yüz binlerce insanımız farklı cephelerde şehit olmuş, yaralanmış, esir düşmüş, en önemlisi 
anavatanımız işgale uğramıştır. 

Tarihimizin bu trajik döneminin iç yüzünü ancak yayınlanan kitap ve hatıratlardan teferruatlı bir şekilde öğrenebiliyoruz. Ülkemizde hatıra yazma, 
günlük tutma geleneği yaygın olmadığından, az sayıda hatırat daha da önem kazanmaktadır. 

Ülkemizde genellikle üst kademede, okumuş insanların hatıratları öne çıkmaktadır. Cumhuriyet dönemi hatıralarına baktığımızda, büyük 
çoğunluğunun ordu ve devlet kademesinde bulunmuş insanlar tarafından yazıldığını görürüz. Özellik savaş hatıralarını yüksek kademedeki komutanların yazdığı bir geçek. İstisnalardan biri I. Dünya Savaşında Çanakkale, Galiçya ve Filistin cephelerinde savaşmış İbrahim Arıkan’ın kaleme aldığı hatırattır. Timaş yayınları hatırat dizisi içinde yayınlanan “Osmanlı Ordusunda Bir Nefer” adlı kitap, I. Dünya Savaşı’nı sıradan bir askerin gözüyle anlatıyor. 1893 yılında Kırklareli’nin Akviran köyünde doğan İbrahim Arıkan, Balkan Savaşı’na kadar hayatını köyünde geçirmiş, 1912 yılında Kırklareli’nin Bulgarlar tarafından işgal edilmesi üzerine ailesiyle birlikte İstanbul Mecidiyeköy’e taşınmıştır. 1914 yılında gönüllü olarak jandarma yazılıp, jandarma okuluna kaydolmuş, 1914’de Çanakkale Savaşları başlayınca gönüllü olarak savaşa katılmıştır. 5 ay Çanakkale’de savaşıp kahramanlıklar göstermiş ardından 1916 yılında Galiçya cephesine gönderilmiştir. Burada Arıkan, üç yerinden yaralanmış üç ay hastanede yatmıştır. Galiçya’da Rusların mağlup olmasının ardından Anavatana dönmüş, 1917 yılında ise Filistin cephesine gönderilmiş, kanal cephesinde çarpışırken İngilizlere esir düşmüştür. 17 ay esir kalan Arıkan, 1920 yılında Türkiye’ye dönmüştür. Hatıratı dikte ettirerek daktiloyla yazdırılmıştır. 

Arıkan, hatıratının başında ülkenin o zamanki durumunu tanımlarken; “harp talihi Türk milletini hayal kırıklığına uğratmıştı” der. Çanakkale boğazına 
iki Alman savaş gemisinin girmesiyle başlayan savaşa Osmanlı devleti de dâhil olur ve böylece Türk ordusu birçok cephede savaşmak zorunda kalır. Çanakkale Savaşı’nın başlamasıyla birlikte eli silah tutan herkes silâh altına alınır. Bu sırada Arıkan, savaşa katılmak üzere Arabistan’dan gelen acemi ve Türkçe bilmez Arap neferlerini Yeniköy sırtlarında talim ve terbiye ile meşgul olur. Daha sonra gönüllü olarak Çanakkale cephesine sevk edilir. Burada göğüs göğüse savaşan Arıkan, yaşanılan her türlü olumlu ve olumsuz olayları nakletmekten çekinmez. Örneğin bölük komutanıyla tartışan herhangi bir neferin onu öldürmekle tehdit etmesinden tutun da, bölük içindeki hırsızlıklara kadar her şeye yer verir. Böylece savaşı bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. “Kumkale’den Yeniköy’e kadar uzanan sahil mıntıkasında tahkimatla ikinci bir hat vücuda getirdik. Bilahare ordu komutanı Liman Von Sanders tarafından teftiş esnasında bu siperler kapattırıldı. Sebep olarak da ikinci hat mevcutken askerin birinci hatta cansiperane harp etmeyeceği, ikinci hat mevcut olmadığı takdirde askerin arkadan ümit olmadığı için ölünceye kadar harp edeceği ve bu suretle de düşmanın bir adım dahi ilerleyemeyeceği bildirildi.” Bu savaş taktiğinin iyi niyetli olup olmadığını bilemiyoruz. Ama böylesine bir taktiğin yapıldığı savaşta 
Türk ordusunun nasıl bir savaş verdiğini de anlamamıza yetiyor. Yazar, ayrıca “ Burada dikili baş hedeflerine bomba talimi yapıyorduk. İngiliz topları 
tarafından tahrip edilen Yenişehir’in ne kadar demir kapı ve penceresi varsa askere toplattılar ve İstanbul”a gönderdiler. Memlekette müthiş demir 
buhranı mevcuttu. Kumkale’deki mevzilerimizde kısa obüs ve manteli toplarımız çoktu!” diye yazdığı hatıratında, Türk ordusunun bir yandan cephede savaşırken diğer yandan ülkenin ihtiyacı olan demir toplaması, Çanakkale savaşının hangi şartlar altında verildiğinin bir göstergesidir. 

Arıkan daha sonra Galiçya cephesine giderken geçtiği şehirleri ve yaralandığında kaldığı hastanenin imkânlarını Türkiye’nin o zamanki durumuyla kıyaslayarak anlatır. Yazarın anlattıklarından o dönemde Osmanlının gerek teknolojik gerek şehircilik bakımından Avrupa’dan oldukça geri kaldığını görmek mümkündür. 

Ayrıca cephedeki askerin siperdeki durumunu ise şöyle tasvir eder; “siperdeki vaziyete gelince; erzakımız her gün yalnız böcekli bakla. Uyku katiyen 
yok. Fişekler belde. Tüfek daimi surette elde. Siperde ayaklarını uzatacak yer dahi bulamazsın. Kış hükmünü icraya başladı. Düşmanın karakedi bombaları arttı. Sık sık zayiat veriyoruz. Her manga siperinde iki adet çelik mazgalımız var. Siperlerin akıntısı olmadığı için yağmurdan biriken suları karavanalarla siperden atıyoruz. Yine de su ve çamurdan kurtulamıyoruz. 

Uykusuzluktan gözlerimiz kıpkırmızı oldu. Bitler görünür şekil aldı. Ateş hattında yirmi gün bu minval üzerine kaldık. (…) Çamaşır yıkamak yine yoktu. Temizlik ciheti güçleşti. Çerden çöpten tahtalarla yapılmış, üzerine bir miktar ot ve toprak örtülü güya korunmuş bir mahal içersinde bulunuyorduk.” 

Daha sonra düşen bir top mermisiyle toprak altında kalır ve gözünü açtığında kendini sargı mahallinde bulur. Yara almamıştır ama toprak altında kaldığı için vücudunun her yeri ağrımaktadır. Çanakkale’de düşman bozguna uğrayarak kaçar. Ölen düşman askerlerin altın dişlerini sökmek de savaş ganimetleri arasındadır. Arıkan, düşmanın terk ettiği mevzileri gezerken gördüklerini şöyle anlatır: “Aynı mahalde birbirine benzeyen birkaç İngiliz ve birkaç Fransız sömürge askeri naşı gördüm. Bizim askerler, bunların ağızlarını çıkarıp altın diş aramışlardı. Hatta bir kaçının saçları henüz çürümemiş, kıvırcık siyah, zenci idiler. Yakınlarında da kokuşmuş bir kurt naaşı vardı. İngilizlerin, kaçtıkları gece siperlerden çekildiklerini bize hissettirmemek için bir takım hileler yaptıkları belli oluyordu. 

İki gaz yağı tenekesi araları açık olmak üzere birbirinin üzerine konmuş, üstteki teneke su ile doldurulmuş, altında ufak bir delik var. Altta bulunan tenekenin üst kısmında ise bir huni olup tüfeğin tetiğine bağlanmış Üstteki tenekeden alttakine tedricen akan su tenekenin ağırlığını arttırıyor, neticede tetik düşüyor ve tüfek de patlıyor. Tüfeğin namlusu tabii olarak bizim siperlerin üstünden vızlayıp geçmekte olduğundan biz de İngilizlerin eskisi gibi siperlerinde olduğuna hüküm veriyorduk. Hâlbuki İngilizler saatlerce evvel siperlerinden kaçmışlardı.” 

Çanakkale zaferinden sonra bu defa müttefiklerimiz Almanya, Avusturya, Macaristan ile birlikte Sırplara ve Ruslara karşı Galiçya’da savaşmak zorunda kalıyoruz. Çanakkale’den henüz dönmüş olan, yıllardır savaşıp yorgun düşmüş Mehmetçiklerin yeni bir cephede savaşması kolay değildir. Yıllardır ailesini görmeyen, aç susuz perişan bir şekilde yedi düvele karşı koyan askerlerimiz, savaşın verdiği yorgunluk ve bitkinliği içindedir. 

Tabi bu arada firarlar başını alıp gitmektedir. Yeni bir cepheye askeri sevk etmek kolay değildir. Bu yüzden komutanlar askerlere Avusturya’da asayişi temin etmek için Galiçya cephesine hareket edileceğini söyler. Askerler tren yoluyla sevk edilir. Ne gittikleri yeri bilmektedirler ne de bu meçhul yolculukta kendilerini nelerin beklediğini… Arıkan, yol boyunca geçtiği şehir ve kasabaları tasvir ederken, gâvur memleketleriyle Osmanlıyı kıyaslar ve aradaki derin uçurumu bizzat gözleriyle görür. “”Gıyaben Avrupa diye tanıdığımız bu memleketlerin payitaht şehri, kasabası, caddeleri, istasyon binaları, çarşı ve pazarlarının temizlik ve intizamı akıllara durgunluk getirecek derecede muntazamdı. Bir başka dünyanın başka insanları denilebilecek vaziyette idiler. Hayalimde çok canlandırdığım bu mamur memleketleri tahayyülümün çok üstünde bulmuştum, uzun seyahate lüzum bile yoktu. Yalnız tren güzergâhındaki mevcudiyeti görmek her şeyi bütün çıplaklığıyla gösteriyordu. Burada ufak dahi olsa bir mukayese olması için yalnız muharebe hatlarındaki müşahedelerimi arz ediyorum. Mukayese için Avusturya Macaristan ve Sırbistan’ın telgraf ve telefon direklerini görmek kâfi idi. Bunlar çok muntazam ve tamamen demirden yapılmıştı. Bulgaristan’da ise yangın olduğunda direk otlardan yanmaması 
için aşağı kısımları bir metre kadar demirden üst kısmı ise ağaçtan yapılmış idi. Bizim Türkiye’nin muhabere direkleri ise hepsi ağaçtan ve muntazam 
değildi. Burada hangi milletin daha çalışkan ve hangi milletin memleketinin daha mamur olduğunu düşünmeye lüzum kalmıyordu.” 

Galiçya’da göğüs göğüse muharebede büyük kahramanlıklar gösteren Mehmetçik, Alman askerlerinin bırakıp kaçtığı siperlerde dahi savaşır. 
Büyük bir mücadele verilir. Bu arada üç yerinden yaralanan Arıkan, üç ay hastanede kalır. Bu sırada Mari adında bir hemşireyle duygusal bir 
aşk yaşar. Onun evlenme teklifine olumsuz yanıt verir. Daha sonra tekrar cepheye döner. Düşman tarafından yapılan birçok taarruzu Türk ordusu 
geri çevirir. Otuz üç bin mevcutlu bir kolordu ile Galiçya’ya ayak basan Türk ordusu, yirmi iki bin şehidini Galiçya’ya gömerek Anavatan’a döner. 
Arıkan’ın bağlı olduğu Beyoğlu Jandarma Taburu ise doksan altı neferle katıldığı Galiçya’dan ancak on bir nefer ile geri döner… 

Arıkan, Galiçya cephesinden döndükten sonra bu defa Filistin cephesine gönderilir. İstanbul’dan Şam’a yolda gördüklerini anlatır. Daha sonra 
Şam’da istirahat ederler. “Şam’ın birçok yerlerini gezdik. Gördüklerim ve anladıklarım bana yeni bir dünyaya daha dâhil olduğumuz hükmünü veriyordu. 
Hiç şüphesiz ki burada hayat şartlarımız değişecekti. İklim başka, kıyafet başka, lisan başka, milli adetler başka, ağaç ve meyveler dahi başka ve her şeyi başka bir memlekette nasıl hayatı devam ettirecektik. Başlarına kefiye, ageller üzerine uzun entariler giymiş Araplar bizi hayrette içinde bırakıyordu. Halep’ten itibaren Türk parasını, yani kâğıt parayı, Araplar almazlardı. Çarşı ve pazarlarında altın ve gümüş karşılığında ancak ihtiyaç temin edilebilirdi. Bu memleket halkı Türk hâkimiyeti altında asırlarca vatandaşımız ve dindaşımız olarak kaldığı halde Türklüğün aleyhinde faaliyetten geri kalmıyorlardı. Arabistan halkının Türk askerine nefretle baktığı ve kin beslediği yüzlerinden okunuyordu. Çünkü Cemal Paşa İngiliz emellerine çalışan Şeyh Abdullah’ın oğlunu Şam’da idam etmişti.” 

Filistin cephesinde Arıkan’ı rahatsız eden Arapların İngilizler ile birlikte Türklere karşı savaşmasıdır. Arap topraklarına vardıklarında yollarını kesen Arap bedevilerinin, hırsızlık ve talan olaylarına yer verir. Özellikle Arapların silaha olan düşkünlüklerini dile getirir. İngilizlerle savaşırken dikkatini çeken bir diğer nokta İngilizlerin silah ve mühimmat olarak oldukça ileri ve güçlü olduklarıdır. Bir yandan Türk ordusu Filistin’e sevk edilirken, diğer yandan Gazze cephesinden bozguna uğradığı ve geri çekildiği haberleri gelir. 18 Kasım 1918’de Tulkerm kasabasına hareket eden ordu, Kalkilya kalesinde konaklar. Daha sonra Kudüs’ü tepeden gören Telliful tepesine yerleşir. Burada İngilizlerle göğüs göğse savaşır. Bu tepede İngilizler büyük kayıp verir. Yollardaki erzak kamyonları Araplar tarafından talan edilir. İki gün boyunca aç susuz savaşan askerlere ihtiyat 
erzaklarını yemeleri emredilir. Oysa ihtiyat erzakı hiçbir neferin çantasında kalmamıştır. Arıkan, daha sonra askerin bu duruma düşmesinin arkasında başlarındaki subayların paraları iç etmeleri olduğunu belirtir. İngilizlerin güçlü taarruzlarıyla dağılan tabur, esir düşer. Otuz beş bin esir Mısır’a sevk edilir ve İsmailiye kampında on yedi ay iki gün esir kaldıktan sonra Anavatan’a dönerler. Gemileri dört gün İstanbul boğazında bekler. 

Dördüncü gün bir Türk subayı gelip İngilizlerden eserleri devir alır. Arıkan, üç cephede savaştıktan sonra geldiği anavatanın İngilizler tarafından işgal edildiğini görünce büyük bir yıkım yaşar. Çünkü Filistin cephesi hariç galip oldukları, hatta elin gâvuru için savaştıkları halde kendi ülkeleri işgal edilmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı’nın canlı tanığı ve üç cephede biri olan İbrahim Arıkan’ın hatıratının en önemli özelliği, bir nefer olarak savaşı bir askerin gözüyle anlatmasıdır. Savaşmış rütbesiz bir neferin gözünden savaşın şartları içinde; acımasızlığı, kahramanlık ve hainlikleri, merhamet ve zalimlikleri, herhangi bir kaygı duymadan anlatılmasıdır. Geçmiş ve gelecek su gibi birbirine benzediğine göre, tarihi bilmek ve ondan ibret almak ve bir felsefe çıkarmak gerekir. Bu bağlamda Osmanlı Ordusunda Bir Nefer kitabı daha da anlam kazanmaktadır… 


***