Paranoya değil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paranoya değil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2015 Cumartesi

Paranoya değil., Gerçek Emperyalizm Böler!





Paranoya değil.,  Gerçek  Emperyalizm Böler!


Özgür Erdem 


Sevr paranoya mı gerçek mi?

Sevilla zirvesine bir aydan az bir zaman kala AB tartışmaları yeniden alevleniyor. Liderler zirvelerinin başlıca konusu AB’ye verilen taahhütlerin ne zaman ve nasıl yerine getirileceği. Mesut Yılmaz’ın başını çektiği kesim Avrupa trenini kaçırmamak için bir an önce Kürtçe eğitim, Apo’nun statüsü ve Kıbrıs konularında AB taleplerini kabul etmek gerektiğini savunmaya devam ediyor. 

Türkiye’nin AB’ye girmek için canla başla çalıştığı, zirve üstüne zirve planladığı günlerde AB Türkiye temsilcisi Karen Fogg, Kıbrıslı Türklere ayaklanma çağrısı yaparken, AB isim değiştiren PKK’yı terör listesine almamakta direniyor. Ermeni sorunu tartışmaları ise Türkleri soykırımcı ilan eden Ararat filminin Cannes’da gösterime girmesiyle yeniden alevleniyor. 

Türkiye’nin AB tarafından bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunanlar Sevr paranoyası içinde olmakla suçlanırken AB taleplerinin bir demokratikleşme ve özgürlük paketi olduğu söyleniyor. AB’nin Türkiye’yi bölme planlarını yerine getirilmesi gereken birer taahhüt olarak gören Mesut Yılmaz, bir süre önce “Türkiye AB’ye üye olmazsa 10 yıl sonra bütünlüğünün tehlikeye gireceğini” söylemişti. Yani Sevr, aslında ona paranoya diyenler için bile güncel bir olasılık. 

Türkiye’nin bütünlüğünden bahsedenlerin öncelikle Türkiye’yi kimin böleceği sorusunu cevaplaması gerek. 

Dünyanın nasıl bölündüğünü incelemek bu konuda uyarıcı olabilir. Çünkü Batı bunca yıldır hiç bölünmemesine karşılık dünyanın geri kalanını parçalara ayırarak yönetiyor. Doğu Timor’un da kurulmasıyla BM’ye 192. üyesini kazandıran Batının 193.’yü de Türkiye’den koparmaması için hiçbir neden yok. 

Bölünmüş Milletler’in 192. ülkesi Doğu Timor 

ABD, Avrupa ve Birleşmiş Milletler’in ortak çabasıyla Endonezya’dan koparılan Doğu Timor’un bağımsızlığı 19 Mayıs günü onaylandı. Bağımsızlık gününde ülkenin bayrağı Clinton tarafından göndere çekilirken 20 Mayıs günü Amerikan kaynaklı Avustralya petrol şirketi Philips Petroleum ile yapılan 5 milyar dolarlık petrol ve doğal gaz anlaşması, Doğu Timor’un Endonezya’dan koparılmasının ne anlama geldiğini gösterdi. 

Doğu Timor 1999’dan beri BM yönetimindeydi ve bu yönetimin “Doğu Timor’u bağımsızlığa hazırlamak için” aldığı ilk karar, Avustralya ile yapılacak bu anlaşma ile ilgili görüşmelerin açılmasıydı. 

1999 öncesinde Doğu Timor’un bağlı olduğu Endonezya, önce Hollanda ardından da Japon sömürgeciliğine karşı bir bağımsızlık mücadelesiyle kuruldu. Doğu Timor ise Portekiz işgali altındaydı. Endonezya’nın milliyetçi lideri Sukarno antiemperyalist bir programa dayanıyordu ve 1955’te tüm bağlantısız ülkeleri kendi ülkesinde düzenlenen Bandung Konferansı’nda emperyalizme karşı birleştirmişti. Dünya için antiemperyalist bir cephe öneren Sukarno, kendi bölgesinde de mümkün olan en geniş birliği savunuyordu. Bu amaçla daha sonra Malezya federasyonunu oluşturacak devletlerle birlikte bir konfederasyon kurulmasını önerdi. 

Bu çabalara yanıt olarak emperyalizm 1963’te Malezya’yı Endonezya’dan ayırdı ve daha sonra ayırdığı bu ülkeyi de bölerek Singapur’u İngiliz Devletler Topluluğu’na aldı. Faşist bir darbeyle devrilen Sukarno’nun yerine Suharto geçti. Suharto komünistlere ve milliyetçilere yönelik 1 milyon kişinin hayatına malolan bir katliam düzenleyerek ülkeyi yeniden emperyalizme bağladı. 

Suharto, 1975’te Portekiz’in çekilmesiyle birlikte Doğu Timor’u da Endonezya’ya bağladı. Emperyalizme bağımlı faşist bir yönetim varolduğu sürece Doğu Timor’un Endonezya’ya bağlı olması emperyalizm için bir sorun yaratmadı. Bugün sol kompradorların savunduğunun aksine, emperyalizm ve işbirlikçisi Suharto’nun karşısında Doğu Timor’un bağımsızlık mücadelesi değil, Endonezya’nın komünistleri ve milliyetçileri vardı. 

Ama Suharto’nun devrilmesiyle beraber ülkedeki çıkarları tehlikeye giren ABD, yeni yönetimin IMF programlarını uygulamadaki isteksizliği de ortaya çıkınca Endonezya’dan desteğini çekti ve klasik plan yürürlüğe girdi: BM’nin insani müdahalesi, ardından BM’nin geçici yönetimi ve bağımsızlık. 

Doğu Timor 19 Mayıs günü bağımsızlığının onaylanmasıyla BM’ye üye 192. ülke oldu. Böylece BM’nin Birleşmiş Milletler’i değil Bölünmüş Milletler’i bir araya getirdiği tekrar görülmüş oldu. 

Emperyalizm dünyayı bölüyor 

Doğu Timor, emperyalistlerin dünyayı bölme çabalarında ne ilk ne de sonu temsil ediyor. Son on yılda emperyalist müdahalelerin yöneldiği öncelikli hedef yayılmasının önünde engel olarak gördüğü ülkeleri bölmek oldu. 

Yugoslavya ve Irak en yakın örnekler. Yugoslavya İkinci Dünya Savaşı sonrası çeşitli etnik kimliklerden tek bir Yugoslav ulusu yaratma amacında oldukça yol katetmişti. Emperyalizme alternatif bir düzeni Avrupa’nın yanıbaşında ve oldukça büyük bir toprak parçasında kurmaya girişen Yugoslavya da Endonezya gibi bağlantısız ülkeler arasındaydı. 

90’larda Hırvatistan ve Slovenya’yla başlayan bölünme Bosna’da bir uluslararası sömürge rejiminin kurulması, Hırvatistan’ın ve Makedonya’nın koparılmasıyla devam etti. Yugoslavya’yı parçalara ayıran emperyalistler daha sonra da bu parçaları ayırmaya giriştiler; Kosova’da sömürge rejimi kurulurken Makedonya’da Arnavut ayrılıkçılar ayaklandı ve yeniden canlandırılan Büyük Arnavutluk projesi neredeyse tüm Balkan ülkelerini tehdit edecek seviyeye dek geliştirildi. 

Irak ise güçlenip Arap ülkelerini birleştirme potansiyeline erişmeye başladığında emperyalist müdahaleyle karşılaştı. Şu an Irak üç parçaya bölünmek isteniyor. Kuzey Irak’ta kurulmak istenen Kürt devletinde oldukça yol katedildi. Irak’ın güneyinde ise Şiilerin yaşadığı bölge Kuveyt’i de garanti altına almak amacıyla fiilen Irak’tan koparıldı ve uçuşa yasak bölge haline getirildi. 

Yugoslavya’da olduğu gibi Irak’ın bölünmesi de diğer bölünmeleri tetikliyor. Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Devleti Türkiye’nin bölünmesinin de önünü açıyor. Emperyalistlerin her bölme çabası başka bölünmeleri doğuruyor ve müdahale potansiyeli yaratıyor. 

Hindistan ve Pakistan arasında Keşmir kaynaklı çatışma da yeni bir bölünmeye işaret ediyor. Pakistan’ı Hindistan’dan koparan emperyalistler, şimdi de bu iki ülkenin çatışmasından yararlanarak yeni bir müdahalenin ve yeni bir sömürgenin yolunu açıyor. Keşmir’e insani müdahale ve ardından gelebilecek bir sömürge yönetimi olasılığı hiç de uzak değil. 

Uluslaşmanın önündeki engel sömürgecilik 

Emperyalizm bugüne kadar hep birleşme yolunda olan veya birleşmiş ulusları bölerek ilerledi. Ezilen ülkeler daha ulus olamadan sömürgecilerle karşılaştıkları için siyasi birlik kuramadılar ve uluslaşamadılar. Batı ise uluslaşmasını prenslikleri bir ulus içinde birleştirerek gerçekleştirdi. Almanya’nın ve İtalya’nın kurulması birbirinden bağımsız topluluklar olarak yaşayan prenslikleri zor yoluyla birleştirerek mümkün oldu. 

Eğer sömürgecilerle karşılaşmasa dünyanın geri kalanı da kendi ulusal birliklerini sağlayacaktı. Batı, uluslaşmasını erken bir tarihte sağladığı için bugün kimse 500 yıl öncesinde kalmış prensliklerin haklarından sözetmiyor. Oysa aynı Batı, bağımsız ulus devletleri prensliklere bölüp, ulusların kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirdiğini iddia ediyor. 

Fakat Batı tarihinin kendisi, farklı dillerin veya etnik kimliklerin farklı uluslara denk düşmediğini kanıtlıyor. Alman, Fransız, İtalyan uluslarının kaç dilsel ve etnik kimliğin birleştirilmesi ile oluşturulduğunu bugün kaç kişi hatırlıyor? 

Batı kendi uluslaşmasını kapitalist yoldan sağlarken sömürgeci karakteriyle dünyanın geri kalanının uluslaşmasının karşısına dikildi. Bu yüzden de sömürgecilik sonrası bütün uluslaşma deneyimleri Batının aksine sömürgeciliğe ve kapitalizme karşı mücadele içinde ilerledi. 

Bugün dünyanın bölünmesinin anlamı sömürgeciliğin dünyanın geri kalanının uluslaşmasını engellemesidir. Bu amaçla ya yapay devletler kurulur ya da birbiriyle ilişkili toplulukları farklı sömürgecinin işgal etmesiyle yine yapay bir bölünme yaratılır. 

Uluslaşma aşamasındaki ülkelerden sömürgeciler farklı zamanlarda çekilmiş ve böylece bugünkü bölünmüş siyasal yapı oluşmuştur. Irak, Suriye ve Mısır’ı; Endonezya, Malezya ve Doğu Timor’u; Vietnam, Laos ve Kamboçya’yı veya Afrika’nın onlarca devletini birbirinden ayıran etnik ve dilsel farklılıklar değil, budur. 

Kendi kaderini tayin hakkı Wilsonculuktur 

Bu bölünmelerin hepsi kendisine yüce bir anlam yüklenen “kendi kaderini tayin hakkı” kavramı çerçevesinde açıklandı. Wilson prensiplerinin temeli olan ulusların kendi kaderini tayin hakkı, aslında ezilen ülkelerin uluslaşmasını engelleyerek bu hakkı ortadan kaldırmaktan başka bir şey ifade etmiyordu. Bu prensiplere göre aslında yalnız Batı uluslarının kendi kaderini tayin hakkı vardı ve bu hak zaten gerçekleşmişti. Diğer ulusların kaderini ise emperyalistler tayin edecekti. Bu yolla pek çok ülkenin kaderi emperyalistlerin gizli pazarlıklarında tayin edildi. 

Wilson ilkeleri Sevr planıyla bölünmeye çalışılan Türkiye’de ve tüm Arap yarımadasında uygulandı. Böylece yapay uluslar yaratılarak gerçek uluslaşma engellenmiş oldu. Wilsoncu politika basit bir böl-yönet politikasının ötesinde bir anlam ifade ediyordu. Emperyalistler sömürgelerinin kendilerine karşı ancak uluslaşarak direnebileceklerini gördükleri için bu süreci engellemeyi başlıca görev olarak belirledi. Devrimci milliyetçiler de bu gerçeğin bilincindeydi ve hepsi emperyalizme uluslaşarak direnme ve emperyalizmin çizdiği sınırları tanımama yolunda yürüdü. 

Emperyalist müdahalenin gerekçesi azınlık hakları 

Bugün ezilen ülkelere yönelen tüm saldırılar ve askeri müdahaleler Wilson mantığıyla yürütülüyor. NATO temel misyonunu azınlık hakları ihlallerine müdahale olarak belirliyor. NATO’nun bu konsepti kullanarak yürüttüğü ilk savaş Yugoslavya savaşı oldu ve bu bölgeye NATO’nun yerleşip sömürge yönetimlerini kurmasıyla sonuçlandı. 

200 yıl öncesinin sömürge savaşlarından hiç bir farkı olmayan bu savaşlarda NATO solun önemli bir kısmını da yanına çekmeyi başardı. Kosova gibi Doğu Timor’un kurulmasında da en önde mücadele verenler Batının emrindeki komprador solcular oldu. Kendi ülkelerinin bağımsızlığını ağızlarına almaktan utananlar, Kosova ve Doğu Timor’un bağımsızlığını bir bir selamladılar. 

Ama bu ülkelerin bağımsızlığını kazanması sömürgeciliğe karşı bağımsızlığını kazanan uluslara hiç benzemiyordu. 19 Mayıs’ta Atatürk emperyalizme karşı silaha sarılmıştı, yine bir 19 Mayıs günü Doğu Timor lideri Gusmao ise ülkesinin bağımsızlığı ilan edilirken Clinton’a sarılıyordu. 

Emperyalizmle savaşmayanın bağımsızlık hakkı yoktur 

Ezilen ulusların bölünmesine karşı çıkanlar hep bağımsızlık hakkına saygılı olmamakla suçlandılar. Bu suçlamayı yapanlara göre her farklı dil konuşan etnik topluluğun devlet kurma hakkı vardı ve bu hakka saygı duymak her ilericinin görevi olmalıydı. 

Bir devlet kurmak için uluslaşmak gerektiği uluslaşmaya hizmet etmeyen bir devletin ise emperyalizmin kuklası olmaktan öteye gidemeyeceği gözden kaçırıldı. Aslında uluslar içinde azınlıklar yaratarak her etnik topluluğa bir devlet hediye etmek emperyalizmin bugün planladığı dünya imparatorluğunun temelini oluşturuyor. Bu plana hizmet edenler, gerçek uluslaşmayı engelledikleri için aslında bağımsızlık hakkını da ihlal etmiş oluyorlar. 

Uluslaşmak ve bağımsız bir devlet kurmak ancak emperyalizme karşı savaşmakla mümkün ve bu savaşta emperyalizmin safında yer alanlar hiç bir desteği haketmiyorlar. Bu yüzden de emperyalizmle savaşmayanın bağımsızlığa da hakkı olmadığını savunmak gerekiyor. 

Uluslar kaderini birleşerek tayin eder 

Arap ulusunun bölünmesi, sorunu anlamak için çok önemli bir örnek oluşturuyor. Bugün Ortadoğu’nun neredeyse tamamında ve Mağrip’in büyük kısmında tek bir Arap ulusu yaşıyor. Ama emperyalizm Arap ulusunun kendi kaderini tayin etmesine izin vermediği gibi bu topraklarda yapay olarak 21 tane devlet kurulmasını sağladı. 

Örneğin Irak ve Suriye arasındaki sınır İngiliz ve Fransız emperyalizminin Osmanlı’yı paylaşması sonucu oluştu. Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün, Lübnan,Yemen gibi ülkeler de kukla devletler olarak kuruldu ve aralarındaki sınırlar da yapay olarak çizildi. 

Kuveyt, Irak’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra kurulan ve sınırlarını emperyalizmin çizdiği bir şeyhlikti. Bir millet değildi ama Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde bir çok kişi Kuveyt’in egemenlik haklarının ihlal edildiğini ve Saddam’ın Kuveyt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına saygılı olması gerektiğini savundular. 

Oysa ki Arap ulusunun egemenlik haklarını ihlal eden Kuveyt’in kendisiydi. Kuveyt, emperyalizmin yarattığı kukla bir devlet olarak Arap ulusunun birleşmesini engelliyordu. Saddam ise bir anlamda ulusunun kaderini birleştirerek tayin ediyordu. Kaddafi’den Nasır’a tüm Arap milliyetçilerinin farklı yollarla da olsa bu amaca hizmet etmesi bundandı. Çünkü uluslaşmak ancak birleşerek mümkündü. 

Türkiye de bölünüyor 

Türkiye’de de uluslaşma ve bağımsızlık, emperyalistlerin çizdiği sınırları reddederek gerçekleşti ve Türkiye kendi kaderini emperyalizme karşı birleşerek tayin etti. Bu yüzden Türkiye’yi 100 yıl öncesine götürmek için aynı Sevr planını uyguluyorlar. 

Batının Türkiye’yi bölme çabalarını Sevr paranoyası olarak değerlendirenlerin dönüp Türkiye tarihine ve dünyaya bakmaları gerekiyor. Bugün bin parçaya bölünmüş devletlerden biri değilsek bunu emperyalizme bir tam bağımsızlık devrimiyle cevap vermemize ve ardından hızla uluslaşmaya girişmemize borçluyuz. Uluslaşma sürecimiz halen tamamlanmış değil. Bu süreci engelleyen ve yavaşlatan tüm güçler emperyalizme hizmet ediyor. 

Kürtçe eğitim uluslaşmanın önünde engel 

AB’nin öncelikli taleplerinden biri Kürtlere anadilde eğitim hakkının tanınması. Bu talep basit bir kültürel sorun olarak ortaya konuyor. Ama gerçekte azınlıklar yaratarak Türkiye’yi bölme planının bir parçası. 

Emperyalizmin yeni politikasına göre Batı dışında farklı dil konuşan her etnik topluluğun devlet kurma hakkı var. Dil ile ulus arasında dolaysız bir bağlantı kuran emperyalistler bu talebin kabul edilmesiyle beraber önce bir Kürt ulusunun ardından da Kürt topraklarının varlığını savunacaklar. Dahası bugün Batıda büyük bir kesim Kürdistan toprağını açıkça tanıyor. Ortada dolaşan Sevr haritaları paranoya değil, gerçek belgeler. 

Kurtuluş Savaşı’ndan beri, emperyalizme karşı direnerek başlattığımız uluslaşma sürecimiz ayrı bir Kürt ulusunun tanımlanmasıyla engelleniyor. Türkler ve Kürtler yüzyıllardır yanyana yaşıyor ve tek bir ulus oluşturma yolunda çok önemli mesafeler katetmiş bulunyor. Emperyalizmin anadilde eğitim yoluyla empoze ettiği Kürtlük bilinci sayesinde bu süreç sekteye uğratılacak. Kürt ulusal kimliğinin Kürtçe eğitim yoluyla tanınması ve geliştirilmesi sayesinde, Kürtlere özerklik, hatta bağımsızlık verilmesi gibi talepler öne sürülecek. 

Ermeni soykırımı tasarılarının amacı toprak talebi 

Türkiye’yi bölme girişiminin bir diğer ayağı da Ermeni sorunu. Ermeniler Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın düşmanı olan Ruslarla işbirliği yapmış ve bağımsız Ermenistan’ı yaratabilmek için Doğu Anadolu’da ayaklanmalar gerçekleştirmişti. 

Ermeniler, uluslararası kamuoyunda inandırıcı olabilmek için Doğu Anadolu’da kendilerinin çoğunlukta olduğunu göstermek zorundaydılar. Bu nedenle, Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı boyunca Ruslarla beraber Osmanlı’ya karşı savaşmakla kalmadı, Doğu Anadolu’daki Türk varlığını yok etme amacıyla sistemli katliamlar düzenledi. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ayaklanmaları bastırma çabaları ve ayaklanan Ermeniler’in ülkenin farklı yerlerine tehcir (zorunlu göç) edilmeleri sonucu ölen Ermenilerin sayıları abartılarak kamuoyu yaratılmaya çalışıldı. 

İstediklerini Sevr Anlaşması’yla elde edecek olan Ermeniler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarılı olması sonucu, he-defledikleri Amerikan mandası altındaki Büyük Ermenistan projesini hayata geçiremediler. 

Ermeni Soykırımı iddialarının 85 yıl sonra tekrar gündeme getirilmesinin nedeni açık. Emperyalizm Türkiye’ye soykırımı kabul ettirirse, Ermenilerin o dönem yaşadığı toprakları tazminat olarak talep edebilir. Emperyalistlerin hizmetindeki Ermeniler, Sevr ile yapamadıklarını, Türkiye’nin Avrupacı çevrelerinin AB hayalleri sayesinde tek kurşun atmadan gerçekleştirmeyi planlıyor. 

Yunanistan 50 yıldır yaşadığı adaya ‘vatan’ diyor, Yılmaz ve TÜSİAD ‘ver gitsin’ 

Kıbrıs ise, Türkiye’nin Batı tarafından köşeye sıkıştırılmak istendiği bir başka konu. 1571’den beri Türklerin yaşadığı Kıbrıs adası, Türkiye’nin aslında ayrılmaz bir parçası. Ancak ada, Türkiye’nin Güney ve Doğu bölgelerinin savunulması ile emperyalizmin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikasındaki stratejik önemi nedeniyle Türkiye’den kopartılarak AB’ye bağlanmak isteniyor. Böylece hem Türkiye güçsüzleştirilecek, hem de Avrupa, Doğu Akdeniz’de son derece stratejik bir askeri üsse sahip olmuş olacak. 

Bunu yapmak için de emperyalistler yine kendi kaderini tayin tuzağını kullanıyorlar. Türkiye’den ayrı bir varlığa, çıkara ve tarihe sahip olmayan Kıbrıslı Türkler bir Kıbrıs milleti içinde birleştirilerek Türkiye’den koparılmaya çalışılıyor. 

Olmayan bir Kıbrıs milletinin kaderini de elbette emperyalistler tayin ediyor. Bu Kıbrıs milletinin büyük ortağı Rumların adadaki konumlarının yüz yıllık bir tarihi bile yok. Rumların adadaki varlığı bütünüyle İngiliz sömürge yönetiminin, emperyalist müdahalelerin ve Türklere yönelik sürdürülen saldırıların ürünü. Buna karşılık Yunanistan 50 yıldır egemen olmaya çalıştığı toprağa vatan derken, Yılmaz ve TÜSİAD ver gitsin diyor. 

Girsek de girmesek de bölmek istiyorlar 

Türkiye’nin kompradorları Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu ve Kıbrıs konusunda Batı’nın dayatmalarına AB’ye girerek dayanabileceğimizi savunuyor. İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya gibi değişik milletlerden oluşan devletlerin bölünmemesi, hatta tüm Avrupa devletlerinin AB çatısı altında birleşmeye gitmesi örnek olarak gösteriliyor. 

Gerçekten de tüm dünyayı bölen Batı, kendi içinde tüm ulusal sınırları ortadan kaldırarak birleşmeye gidiyor. Türkiye’nin bölünmesini savunan Fransa da İtalya da İngiltere de etnik anlaşmazlıklar yaşıyor ama bölünmüyor. Çünkü dünyada bölünme planları zaten buralarda hazırlanıyor ve Türkiye de tarih boyunca Batı’nın bölmek ve yönetmek istediği ülkelerden biri olarak bu planların başlıca muhattabı. 

AB’ye girersek bölünmekten kurtulabileceğimizi savunanlara zaten bir zamanlar Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katıldığını hatırlatmak gerekiyor. Kırım Savaşı sonrası Avrupa Konseyi’ne alınan Osmanlı, bu sayede bölünmekten kurtulmak bir yana, Batı’ya daha da bağımlı hale gelerek daha hızlı bölünmüştü. Türkiye’yi Avrupa Konseyi’ne sokan da Türkiye’yi işgal eden İngiltere’ydi. 

Tarihimizin gösterdiği gibi Avrupa’ya dahil olup olmamak Türkiye’nin bölünme planlarını değiştirmiyor. Çünkü Batı’yı Batı yapan ezilen ülkeleri bölerek daha rahat yönetme çabasıdır. 

Batı’nın her zaman iştahını kabartan Türkiye’nin Batı’nın bölücü yüzü dışında karşılaşabileceği başka bir yüz bulunmuyor. Yani AB’ye girsek de girmesek de kaderimiz bölünme planları ile savaşmak. Bu kaderi tersine çevirmenin tek yolu ise emperyalizme karşı uluslaşmayı sürdürerek mücadele etmek. 1 

http://www.turksolu.com.tr/05/kapak5.htm