ÇATIŞMALARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇATIŞMALARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2017 Çarşamba

1860-1861 CEBEL-İ LÜBNAN’DA MARUNİ DÜRZİ ÇATIŞMALARI,


1860-1861 CEBEL-İ LÜBNAN’DA MARUNİ DÜRZİ ÇATIŞMALARI,


SUNUŞ 

Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘’XVIII. Yüzyıldan Günümüze Orta Doğu’daki Gelişmelerin Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri’’ konulu On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu 04 - 06 Nisan 2007 tarihleri arasında İstanbul’da yapılmıştır. 

On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’na üniversitelerin değerli öğretim üyeleri ile Silahlı Kuvvetlerde muvazzaf ve emekli personel katılmış, salonda iki gün süreyle 20 adet bildiri sunulmuştur. 

Bugün Orta Doğu’da meydana gelen kültürel, toplumsal, siyasi, askerî ve iktisadi her sorun, jeopolitik konumundan dolayı Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Tüm bu gelişmelerin ve Türkiye’ye olan etkilerinin kavranabilmesi açısından Birinci Dünya Savaşı öncesinden XXI. yüzyıl başlarına kadar Orta Doğu‘daki siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal gelişmeler ve Orta Doğu’ya yönelik politikalar tarihsel süreç içerisinde yeniden ele alınmıştır. Sempozyumda yer alan bildiriler konuları itibarıyla önemli bir boşluğu doldurmaktadır. 

Eser, On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’nda zaman yetersizliği nedeniyle sunulamayan 16 bildiriden oluşmaktadır. Bu bildiriler, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Türk Askerî Tarih Komisyonu (TATK) Genel Sekreterliğince düzenlenerek yayıma hazırlanmıştır. 

Ziya GÜLER 
Hava Korgeneral 
ATASE ve Dent. Başkanı 

1860-1861 CEBEL-İ LÜBNAN’DA MARUNİ DÜRZİ ÇATIŞMALARI ÇERÇEVESİNDE OSMANLI’NIN ORTA DOĞU SİYASETİ 

Olcay Özkaya Duman
* Mustafa Kemal Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. 


Giriş 

İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu rekabetinin esasını diplomasi ve kültür, elçilikler ve konsolosluklar, dinî misyonerler, okullar oluşturmuştur.1 
Bu çıkarımı sorgulama adına Orta Doğu coğrafyasında yer alan Lübnan’ın XIX. yüzyıla değin Osmanlı idaresi altındaki tarihî ve toplumsal dokusunu 
ana hatlarıyla tahlil etmeye çalışacağız. 

Bilindiği üzere, XIX. yüzyıldaki yenilik ve değişim hareketlerinin bir parçası olarak devlet yönetiminde girişilen reformlar çerçevesinde taşrada 
asırlar boyu uygulanan eyalet örgütlenmesinden, Fransa’dan örnek alınan ve o şekilde kurulan vilayet örgütlenmesine geçilmiştir. Bunun ilk örnek 
uygulaması 1861 tarihli Cebel-i Lübnan Nizamnamesi’ne geçilmesi denilebilir.234 

Bu yeni vilayet sisteminin daha sonra Anadolu ve çevresindeki Erzurum, Halep, Suriye gibi yerlerde ve hatta Bosna, Edirne gibi Balkan topraklarında da uygulamaya konulduğu bilinmektedir.5 Vilayet nizamnamesi merkezî otoritenin taşra eyaletlerindeki uygulaması ile uzak eyaletlerde varlığının güçlendirilmesine yönelik oluşturulmuş sistemin kendisi idi. Bu sistemle amaçlanan daha sonra da bahsedeceğimiz üzere öncelikle mevcut otoritenin güvence altına alınması ve bu varlığın çok uzaklarda kendisini korumasıdır. Bu anlamda süregelen işleyişten, o bölgede olup bitenlerden, olması gereken veya olmaması gerekenlerin bölgede işleyişini takip etmek bu sistemde hedeflenen idi. Zamanın tarihsel gerçekliği ve Osmanlı Devleti’nin o zaman içinde bulunduğu siyasal yapı, böyle bir düzenlemenin özellikle Lübnan coğrafyasında uygulama aciliyetini ortaya çıkarmıştı. 

Lübnan’da yürürlüğe giren Nizamname konusunda 1305 tarihli Salname-i Cebel-i Lübnan salnamesi bölgede yeni oluşturulan bu mutasarrıflık düzenini yansıtan önemli bir kaynak olup konuyu inceleme de çalışmaya açıklık getirir Konu üzerinde yapılan genel çalışmaları incelerken çoğunlukla özel nitelikli Arap bölgelerinin önemle vurgulandığını gördük. XIX. yüzyılda Lübnan’ın durumunu ortaya koyan eserlerde araştırmacıların Lübnan ve Filistin’i de kapsayan Suriye bölgesinin coğrafyasını oldukça kapsamlı bir şekilde açıkladıklarını ancak konunun Osmanlı Orta Doğu politikası çerçevesinde yeteri kadar ele alınmadığını görebiliriz. 

Bizim de çalışmamızda faydalandığımız bazı kaynaklardan bahsetmek gerekirse Ma’oz Suriye’deki Tanzimat dönemi yerel yönetim uygulamalarına değinmiş 
ve özellikle meclisi ana konu olarak ele almıştır.Salibi ise 1839’dan 1878’e kadar Lübnan’ın genel görünümünü anlatmaya çalışmıştır. Tibavi’nin ve Fawaz’ın çalışmaları da yine aynı doğrultuda olmakla birlikte özellikle bölgenin ekonomik, demografik yapısı üzerinde durmuştur.Spagnolo ise makalesinde 1860 sonrası Lübnan bunalımını ele almıştır. 

Bölgenin Coğrafi Yapısı 

Cebel-i Lübnan, Trablusşam hizasından Sayda (Sidon) sınırlarına kadar Akdeniz kıyıları boyunca uzanan ve dar bir kıyı şeridi bırakarak birden yükselen bir dağ silsilesinin adıdır. Cebel-i Lübnan, adını karlarla kaplı, gümüş yeşili, ulu sedirlerle süslü ve de kireç taşlı görünümünden de aldığı bilinir.6 

Bölgede harita üzerinde görebileceğimiz yaklaşık 3000 metreye kadar yükselen bir dizi sıradağ bulunmaktadır. Bunların 1. sırasına Lübnan, 2. sırasını Anti-Lübnan dağları denilmektedir. Lübnan ve Anti-Lübnan dağları arasında kalan vadi Beka Vadisi olarak bilinir. Kuzeyden güneye doğru sırasıyla Asi, Litani ve Ürdün Irmaklarıyla sulanan bu vadiden Beyrut’tan Şam’a giden yol geçer. Beka Vadisi’nin doğusunda Lübnanlara paralel olarak uzanan Anti-Lübnan Dağları yükselir. Bu dağların doğusunda da önce Şam Ovası ondan sonra da Suriye Çölü vardır. Şam ovası Anti- Lübnanlardan inen sularla ne kadar verimliyse sudan yoksun Suriye Çölü de o kadar kuru ve verimsizdir.7 

Bölgenin Sosyo-Etnik Yapısı 

Bölgede İslam’ın dışında Hristiyanlık inancı ve onun çevresinde gelişen farklı mezhepler de bulunuyordu. Bunlar arasında bölgede diğerlerine göre daha yoğunlukta önce Maruniler, Rumlar (Katolik-Ortodoks), Süryaniler, Ermeniler (Katolik, Protestan, Gregoryen) gibi kendi içlerinde mezheplere bölünmüşlerdi. Bahsedildiği gibi bölgede Müslüman ve Hristiyan’ın dışında büyük şehirlerde Yahudi toplulukları da vardı.8 

Denilebilir ki Lübnan yüzyıllar boyu Hristiyan ve Müslümanların iç içe yaşamış olduğu gerçeğine sahip bir coğrafyadır. Hristiyanlar içinde en kalabalık mezhep Katolik’i benimsemiş olan “Maruniler” adını verdikleri grup idi; daha sonra “Grek-Ortodoks”lar ve “Grek-Katolik”ler ve son olarak diğerlerine oranla sayıca daha az olan “ Ermeniler” bulunmaktaydı. 

Bölgedeki Müslüman topluluk içinde “Sünni”, “Şii” ve yine bu grupta yer alan ancak diğerlerinden farklı kendilerine özgü gelenek ve ibadet şekilleri olan adına “Dürzi” dedikleri topluluk da vardı. Genel olarak bölgede üç mezhep hâlinde ayrışmış İslam topluluğu yaşamaktaydı.9 

Bölgenin sosyolojik yapısını irdelerken bölgede ağırlığın Maruni ve Dürzi grupları tarafından oluştuğunu biliyoruz. Maruniler, inançları bakımından Katolik kilisesine bağlıydılar. IV. yüzyılda yaşamış olduğuna inanılan Maron isimli bir rahibin kurduğu mezhebi izledikleri ve buna tabi olmayı kabul ettikleri için onlara Maruni denilmektedir. 

Lübnan coğrafyasında var olan bu farklı inanç sistemlerine inanan toplumların çeşitliliği açık ve görünen bir gerçektir. Her bir kiliseden ayrı ve aslında esastan tamamen ayrışmış ayrı doktrinler oluşturmak üzere ayrılan gruplar mevcuttu. Lübnanlı Marunilerin dışında yedi imama inanan Şiiler olan İsmaillerden ayrılarak kendine özgü bir inanç sitemi oluşturan, cevel-ül Ensariye ya da Suriye’nin Cebel bölgesinde yaşayan Nusayriler, Suriye’nin Cebel-i Dürzi yöresinde yaşayan ve İsrail’de de varlığını koruyan daha önce de neye inandıklarını açıklamaya çalıştığımız Dürzi toplulukları gerçeği bölgenin etnikitesini renklendirmiş; ancak bu durum ileriki zamanlarda idari yapıda zorluklar da oluşturmuştur.10 

Akarlı’ya göre Cebel-i Lübnan “Memalik-i Mahrüse-i Şahane’nin bir parçasıydı. Osmanlı Devleti’nin hükümranlık alanı içindeydi. Osmanlı Devleti’nin bu yöre üstündeki hâkimiyetini sürdürmek istemesi doğaldı. Fakat Cebel-i Lübnan, bundan da öte Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletler topluluğu içerisinde barınmaya, yaşamaya hakkı olduğunu kanıtlaması için geçmek zorunda olduğu bir sınav hâline girmişti. Aksi takdirde başka birçok vilayet gibi Cebel-i Lübnan da Osmanlı Devleti’nden koparılacaktı. 

Cebel-i Lübnan Suriye’nin kapısı olmak özelliği ile Osmanlı Devleti’nin kolayca vazgeçemeyeceği bir yerdi. Suriye’yi korumaya verilen önem ölçüsünde Cebel-i Lübnan’ı da dış müdahaleden uzak tutmak zorunluydu. Aslında Osmanlı Devleti’nin bölgede neyi hedeflediği de resmî olarak ilan edilmişti ve bu Osmanlı Devleti’nin dış politikasındaki stratejisine de yön verecekti. Bu strateji de Avrupa devletlerine yönelik çeşitli yeni yaklaşımları ortaya koyacaktı.11 

Bu strateji 1861 Nizamnamesi’nin giriş bölümünde Sultan Abdülmecid’in ağzından şöyle ifade edilmişti: 

“Cebel-i Lübnan’ın vuku’at-ı müekkide-i ahiresi kalb-i hümayun-ı şahaneme ne derecelerde tesir ve teessüfü mücib olduğu cümlenin malumudur. Memalik-i Mahrüse-i Devlet-i Aliyyemin her bir tarafında sakin her sınıf teba’amın emniyet ve refahları akdem…” 

Bu Nizamnamedeki bazı hükümler 1864’te değiştirilmişse de esas amacın “cebel-i Lübnan’da sakin ve mutavattın ehali ve teba’anın refah ve emniyetleri”olduğu vurgulanmaktadır.12 Buradan anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti Cebel-i Lübnan’a da en çok güvenlik ve asayiş ile ülkenin huzur ve rahat içinde olmasına önem verdiği ve her sınıf tebaaya eşit davranan adil bir yönetimin kökleşmesini, kısacası kurulan düzenin iyi işlemesini ve yerleşmesini istediği sonucu çıkarılmaktadır. 

Osmanlı Devleti bölgede izlediği siyasetin dış yüzü ile iç yüzü arasında fark ayırt etmemeye dikkat etmiştir. Bu yorumu belgelerin incelenmesi sonucu yapılan çalışmaları inceleyerek edindik. Bölgede asayişin bozulmasının her şeyin üstünde tutulduğu, bu tutumun ardında yatan temel kaygının da her türlü dış baskı ve müdahaleye karşı Saltanat-ı Seniyye’nin hukukunu korumak olduğu anlaşılmaktadır. 

Osmanlı devleti idaresindeki Lübnan bölgesinin sosyal yapısını gözden geçirdiğimizde karşımıza ilk çıkan bölgede özellikle Beyrut’un doğusu ile güneydoğusunda ve “Şuf” adıyla bilinen dağlık yörelerde çoğunlukla Dürzi topluluğunun yaşaması gerçeğidir. Ancak çeşitli feodal beylerin egemen olduğu bu dönemde Dürzi topluluğu içinde birlik kurulamamış çeşitli feodal aileler arasında sürekli bir iç çekişme yaşanmıştır.13 

Aslında XVI. ve XVII. yüzyıllara bakıldığında Lübnan’da sayıca en kalabalık olan Maruniler görünüyordu. Daha çok Beyrut’un doğu ve kuzeydoğusunda yaşa yan Marunilerin sayıca fazla olmalarına rağmen ülkedeki etkinlikleri çok fazla olmamıştır. Ancak devrin güçlü Dürzi aileleri ile yakın ilişkiler kurdukları da biliniyordu.14 XVIII. yüzyılda Lübnan’daki geleneksel Dürzi üstünlüğünün azaldığı görülmeye başlanır. Her şeyden önce Dürzi aileler arasında var olan yoğun çekişmeler gerek sayısal gerek ekonomik açıdan Dürzilerin gücünün azalmasına neden olmuştu. Dürzilerin bu iç çekişmeleri ve tek bir güçlü aile etrafında birlik oluşturamamaları giderek zayıflamalarına ortam hazırlamıştır. Bu dönemdeki esas mücadele, Canbolat ailesi ile diğer Dürzi ailelerinin bünyesinde toplandığı “ Yabaki Grubu ” arasında oluşacaktı.15 

Süreç içerisinde Dürzi aileler arasında yaşanan gelişmeler sosyal yapıyı da farklılaştıracaktı. Dürzilerin önde gelen Şihab ve Abullam ailelerinin iç bünyelerindeki toplumlar ve bir kısmının din değiştirerek Hristiyanlaşması, ki bu da Dürzileri zayıflatan bir başka unsur olarak görülmekteydi. Böylece 
Lübnan’daki geleneksel Dürzi egemenliği azalmaya; buna karşın Maruni Hristiyanlarının ekonomik ve siyasi güçleri artmaya başlamıştır. 

Peki Ne Olmuş da Maruni Hristiyanlarının Zamanla Bölgede Güçleri Artmıştı? 

Önceki paragraflarda anlatmaya çalıştığımız Dürzi aileler ve toplumu içinde zamanla gözlemlenen gelişmeler esasen bu güç dengesinin değişimine neden olmuştur. Ancak bu gelişmelerin dışında bu dönemde Marunilerin ele geçirdikleri bazı üstünlükler süreci kendi lehlerine çevirecekti. Her şeyden önce Maruniler Orta Doğu ile Avrupa arasındaki ipek ticaretinin Lübnan ile ilgili kısmını ellerinde tutmaktan dolayı ekonomik bir üstünlük elde etmişlerdi. Ayrıca Suriye’den gelen çok sayıda Katolik aile dini yönden kendilerine daha yakın gördükleri Maruniler ile kaynaşmaya başlamışlardır.16 

Lübnan Osmanlı idaresi tarafından atanan valiler ile yönetildi. Osmanlıların terk edilen topraklarda uyguladıkları idari tarz Lübnan’daki 
çeşitli din ve mezheplerin dinî, sosyal ve kültürel varlıklarını Osmanlı idaresinde kaldıkları yaklaşık 400 yıl süre ile korumalarını sağladı.17 

Faklı dönemlerde bölgede ortaya çıkmış çeşitli isyanlardan söz edilmektedir. Cebel-i Lübnan’da Ma’anoğulları ailesinin bölgede nüfuzlarını kuvvetlen dirmek ve hâkimiyet tesis etmek için çok defa baş kaldırmış oldukları bilinmektedir. Bu aileden gelen kimselerin III. Murad (1574-1595) zamanında çıkardıkları isyanı Mısır Valisi İbrahim Paşa’nın bastırdığı ancak bu isyandan da önce aynı bölgede isyanların varlığından bahsedilir.18 

Zaman zaman Avrupa devletleri ile temasta bulunan Ma’anoğlu Fahreddin, Floransa dukalığı ile gizli askerî maddeleri bulunan bir ticaret anlaşması imzalamıştır. Ma’anoğlu Kuyucu Murad Paşa’nın kendisini sıkıştıran göreviyle Şam Beylerbeyi Hafız Paşa’yı görevlendirmesi sonucu yoğun baskı altında kalan II. Fahreddin yerine oğlu Ali’yi emirliğe, kardeşi Yunus’u da onun yardımcılığına getirerek 15 Eylül 1613’te Sayda’da Fransız gemisine binerek İtalya’ya geçmiştir.19 

Fahreddin’in bölge üzerinde tekrar yoğunlaştırmak istediği nufuzu ve etkisi kırılmaya ve bu gücün tesisi engellenmeye IV. Murad döneminde çalışılmıştır. Osmanlı Devlet’nin uzun süre uğraştıran bu süreç XVII. yüzyılın ikinci çeyreğinde tamamlanmış olup bölgede Osmanlı denetimi sağlanmış ve düzen bu şekilde devam etmiştir. 

XVII. yüzyılda bölge yönetimine II. Beşir unvanı ile Hristiyan Beşir Şihab’ın atanmasıyla Hristiyan unsura güç verilmiş olunur. II. Beşir 1840’a dek Avrupa devletlerinin desteğini almıştır. Esasen Lübnan’daki Osmanlı Valisi Cezzar Ahmed Paşa ile arası iyi olmayan Emir Beşir gene de Osmanlı idaresi ile ilişkilerini her zaman sıkılaştırmaya da özen göstermiştir.20 

Lübnan’daki idari yapı Emeviler hâkimiyetinden sonra iki kaymakamlık dönemi yaşamıştır. 3 Eylül 1840’ta Osmanlı idaresinin III. Beşir’i Lübnan emirliğine ataması sonrası bölgede iç siyasi dengeler değişmiş ve buna paralel olarak gelişen Dürzi-Maruni beyler arası iç çatışmalar gerçekleşmiştir. 1830’larda başlayan ve 1840’lara değin aralıklarla süregelen ayrılıkçı gruplaşmalar bölgede feodal yapıyı zaman içinde güçlendirmiştir. Emir adı verilen bu yerel idarecilerin merkezî otorite boşluğundan yararlanarak güçlendikleri ve Osmanlı idari yapısı için tehdit oluşturdukları görülmüştür.21 Bu sürece ayrıntıları ile değineceğiz. 

1860 Sürecine Nasıl Gelindi? 

1845 öncesi bölge, Osmanlı idari yapısı altında oldukça düzenli bir şekilde, Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve bir süre sonra da oğlu İbrahim Paşa’nın idari reformlarıyla yönetiliyordu. Bölgede yaşayan yerli halkın refahı ve eşitliği kanunlarla korunuyordu. Öte yandan etnik yapının çok renkli olması, idari konularda özel yasaların hazırlanmasına neden oluyordu.22 

Lübnan’da 1845 ortalarından başlanarak Osmanlı yönetimine ve Feodal yapıya karşı yer yer ayaklanmalar çıktığı, bu arada Dürzilerle Maruniler arasında çatışmalar da yaşandığı görülüyor. Bu huzursuzluk 1859 ve 1860’larda giderek çoğalmış ve iki topluluk arasında genel bir gerginliğe yol açmıştır. Bu gerginlik 1860’ta belirginleşmiş.23 

Bölgede Tanzimat Fermanı’nın da tesis edilmeye çalışıldığı bu dönemde sürekli Dürziler ve Maruniler kendilerine özel imtiyazlar talep ve iddia ediyorlardı. Emir Kasım’ın Hristiyan olması ve Marunileri himaye etme yönünde yaptığı girişimler Dürzilerin isyanına neden oldu. Emirlik merkezi sayılan Duyr-ul Kamer’de Dürzi kabile reislerinden bazılarının tahriki ile Marunilere saldırıldı. Bir süre sonra olaya Sayda Müşiri el koydu. Olaylar Dar-ul Kamer’den civar bölgelere kısa sürede sıçramıştı.24 

Kaynaklara göre bölgede Dürzilerin yanı sıra Nusayriler, Yahudiler, Mütevaliler, Rafiziler, Güneş’e ve Ay’a tapanlar, Yezidiler, Araplar da Suriyede’ki karışıklıklara katılmışlardı.25 Ayaklanmaların kızışmasıyla isyan, 

Lübnan Dağlarını aşmış Biga’dan Zahlen’e kadar yakın bölgelere de sıçramıştır. 1860’da Lübnan’da başlayan iç karışıklıklar Şam’da büyük bir Hristiyan katliamını ateşledi. İç karışıklıklar bir ticari kriz anında Osmanlı reformlarına ve Avrupalıların bu reformla bağlantılı olan çıkarlarına muhalefetin bir ifadesi gibiydi denilebilir. Bu gelişme Avrupalı güçlerin müdahalesine sebep olmuş ve bu süreç sonunda da açıklamaya çalışacağımız söz konusu özel bir rejimin bu bölgede kurulmaya çalışılmasına yol açacaktır. 

Şam, Beyrut dışında daha pek çok kent 1860 yılında iç karışıklıklara maruz kalmıştır. Kimi kaynaklara göre bu karışıklık ve isyanlar da Lübnan’ın 
sosyoekonomik yapısında, daha Mehmed Ali Paşa’nın işgali sırasında başladığını bildiğimiz değişikliklerin, Şekip Efendi düzeniyle26 hızlanıp kuvvetlenmesinde etkili olmuştur.27 

Osmanlı Devleti Lübnan’a olağanüstü yetkilerle Şekip Efendi’yi göndermiştir. Bu görev atamasında büyük devletlerin baskıları olduğu da bilinmektedir. Şekip Efendi “Şekip Efendi Düzeni” olarak da tanımlanan tedbirleri uygulamaya koydu; halkın elinden silahları alınacak, daha 1844 yılında ortaya çıkan ilk isyana karışanlar affedilecek, vergi genel bir değer üzerinden alınacak, isyanda malları yağma edilenlere tazminat verilecekti.28 

Bahsettiğimiz bu düzen yerli idarecilerin yarı-bağımsızlığına, yeni feodal haklara bir sınır çizildiği, üstelik halkı meclisler yoluyla mahalli idarede söz sahibi ettiği için toprak sahiplerinin Lübnan’da yüzyıllardır süregelen mevcut nüfuzunu sarsmıştır. Bu durum Lübnan’daki sosyoekonomik yapıdaki değişimi olumsuz etkilemiştir. Sonuç olarak Şekip Efendi döneminin Lübnan’daki topluluk yapılarındaki ayrılıklar ve başkalıklar yüzünden Marunilerle Dürziler arasında farklı sonuçlar yarattığını da görebiliyoruz. Örneğin geleneklerine bağlı, kapalı bir topluluk içinde yaşayan Dürziler, Şekip Efendi’nin getirdiği yeniliklere rağmen Şeyh ve emirlerine bağlı kalmaya devam etmişlerdir. Pek çoğu tarımla uğraşan bu topluluk toprağın mülkiyeti konusuna fazlaca önem vermiyordu. Toprak sahiplerinin buyruğundan kurtularak çalıştıkları toprakları kendi mülkiyetine geçirme çabası bundan dolayı daha çok Maruni köylüleri arasında gelişmiştir.29 

Bahsetmeye çalıştığımız Maruni köylülerinin mülkiyet edinme girişimleri büyük ölçüde Dürzi şeyh ve emirlerine karşı bir hareket olarak da algılanmıştır. Hak ve topraklarını korumak isteyen Dürzi emir şeyhlerini bu durum karısında Dürzi köylüleri silahlandırmayı seçince, iki taraf arasında o anlatmaya çalıştığımız bir dizi çatışma kaçınılmaz olmuştur.30 Önemli olan bir şey daha vardır ki bu süreçte gözden kaçırılmamalıdır: Maruniler mücadelelerini sadece Dürzi şeyh ve emirlerine karşı değil kendi feodal beylerine karşı da gerçekleştirmişlerdir. 

Maruni köylülerinin hareketinde Maruni din adamlarına değinilmeli. Tanyus31 ayaklanması olarak bilinen karışıklığa Maruni din adamlarının katıldığı ve onları bu konuda yönlendirdikleri de bilinir. Toprak sahiplerinin nüfuzu kırıldıkça kendi nüfuzlarını artırmak isteyen din adamları, Fransızların etkisi altında kalarak Liberalizmi Maruni köylerine taşımak istemişlerdir. Bu süreçte çıkan pek çok ayaklanmaya önder olmuşlar ya da taraf tutmuşlardır.32 

Bu süreci Fransa, bölgede kendi nüfuzunu tesis etme adına kullanacaktır, Maruni feodalitesinin çöküşünü menfaatleri açısından değerlendirerek ve bu amaçla din adamlarını kullanmıştır. İngiltere ise Fransa’ya rağmen ve ona karşı bölgede kendini var edebilme adına Dürzi menfaatlerini destekler görünmeyi amaç edinecektir. Örneğin 1860 olayları sonrası İngiltere’nin Beyrut’a yolladığı Lord Duffer’ın oradan Londra’ya gönderdiği raporlardan birinde Maruni din adamlarının bu olaylar sırasında ortalığı yatıştırma yerine Maruni köylüleri Dürzilere karşı kışkırttıklarından yakınılmıştır.33 

Sonuç olarak bilmek gerekir ki ekonomik kaygılar çerçevesinde bölge içerisinde zaman zaman çok yönlü çoğu zaman anlaşılmayacak ölçüde karmaşık çıkar politikaları uygulanmıştır. Sosyal yapı içinde bulunan etnik gruplar dinsel yapıdaki yöneticiler ya da idari yapıda yer alan güçler ekonomik gücü artırmak dolayısıyla bölgede düşündükleri siyasi nüfuzu tesis etmeye yönelik çabalar sergilemişlerdir. 

Lübnan olaylarının İstanbul merkezde duyulması üzerine Osmanlı idaresi “Fevkalade Memuriyet-i Mahsusa” ile görevlendirilen Hariciye Nazırı 
Fuat Paşa34’yı bölgede tüm mülki ve askerî memurların üzerinde yetkin mercii olarak olay mahalline göndermiştir.35 

Fuat Paşa Beyrut’a varınca Dürzilerle Maruniler arasındaki çarpışmanın durduğu ve iki taraf arasında Sayda Valisi Hurşit Paşa’nın da girişimiyle bir barışın yapıldığını gördü.36 Fuat Paşa’nın bölgede güvenliği sağlayacak önlemleri dikkatlice aldığı görülmüştür. Ayrıca isyana katılanlardan yüze yakın kişiyi cezalandırmıştır. İstanbul’da yapılan uzun tartışmalar sonucu 9 Haziran 1861 tarihli “Lübnan Nizamnamesi” ile bölgede yeni bir yönetim şeklinin kurulmasına karar verildi.37 

İstanbul’da beş Avrupa devleti (Fransa, İngiltere, Avusturya, Rusya, Prusya temsilcileri) ile Osmanlı Devleti arasında bahsi geçen “Lübnan Nizamnamesi” adı verilen bir yönetim, bir de Protokol 9 Haziran 1861’de imzalanmıştır. 17 maddeli bu nizamname ile Lübnan’a yeni bir düzen getirilmiştir. Bu Nizamnamenin giriş bölümünde yeni düzenlemeye duyulan ihtiyacın nedenleri Sultan Abdulmecid’in ağzından aktarılmıştır. Bu Nizamname 1864’te yeniden yazılacaktır. Bundaki amacın “Cebel-i Lübnan’da sakin ve mutavattın ahali ve teba’anın istihsal-i asbab-ı refah ve emniyetleri…” olduğu vurgulanmıştır.38 

Protokolün onayından takriben dokuz gün sonra Bâb-ı Âli bir Katolik Ermeni olan Telgraf Müdürü Davit Efendi’yi ilk Lübnan Mutasarrıfı olarak seçer ancak bir süre sonra da yerine Franko Paşa isimli bir Hristiyan Arap geçmiştir ve 22 Haziran’da görev kendisine tebliğ edilmiştir.39 

Haziran 1861 tarihli Cebel-i Lübnan Nizamnamesi’nin uygulanmasının akabinde büyük devletlerin aynı statüyü bütün Balkanlarda uygulamak istedikleri de bilinmektedir. Bâb-ı Âlî bürokratları, özellikle Balkan vilayetlerinde acil bir idari reforma gitmedikleri takdirde dış müdahalelerin artabileceği ihtimalinden endişeliydiler. Diğer faktörlerin yanında bunun da etkisiyle 1864’te bir “Vilayet Nizamnamesi” kaleme alındı. Bu önce Tuna vilayetinde uygulandı daha sonra yakın vilayetlerde de tesis edilmeye çalışıldı. Bu nizamnamenin uygulamadaki başarısı üzerine 1871 yılı başında tüm imparatorlukta uygulanmak üzere “İdare-i Umumiye-yi Vilayet Nizamnamesi” hazırlandı.40 

Görüldüğü üzere 1861 Vilayet Nizamnamesi, ardından 1864 ve 1871 gelişmelerini de getirmiştir 41. 

Bâb-ı Âlî’nin tüm bu girişimlerde temel aldığı esas anlaşıldığı gibi öncelikle merkeziyetçi yapıyı tesis etmek, korumak olmuştur. 

Avrupa devletlerinin her biri kendilerine göre bir sebeple barış ve uyumdan yana görünüyorlardı. Kimse, kimsenin ayağına basmak istemiyordu. Devletlerin kendilerinin imzaladıkları ve henüz mürekkebi kurumamış Cebel-i Lübnan Nizamnamesi’nin işletilmesi için titizlikle çalışan Osmanlı Devleti’ne karşı çıkmak, uyumun bozulmasından başka sonuç vermezdi. Dış müdahaleye karşı nizamnamenin sağladığı güvence dolayısı ile Osmanlı Devleti’nde nizamname şartlarına uymaya oldukça özen göstereceklerdir. Öyle anlaşılıyor ki nizamnamenin işletilmesinde mutasarrıfın göstereceği başarıyı salt dış müdahaleye karşı güvence değil, aynı zamanda bölgeyi devlet hâkimiyeti altına almanın ön şartı saydılar. 
Mutasarrıftan, kurulacak düzenin Saltanat-ı Seniyye’nin eseri olduğunu göstermesini beklediler ki bu başarı Osmanlı Devleti’nin dış politikasına da 
yansıtılacaktı. 

1841’den başlayan ve 1900’lü yıllarda devam eden Cebel bölgesi Osmanlı idari tutumu hiç renk değiştirmemiştir. Avrupa Devletleri ile aralarında kurdukları yeni düzen uzlaşı diplomasisini ön planda tutmuştu. Bu kanıya dönem dönem Osmanlı idaresinin dönemin mutasarrıflarına gönderdikleri yazıların niteliklerin den varıyoruz. Örneğin son dönemlerde Naum Paşa’nın yerine geçen Muzaffer Paşa’ya gönderilen belge. Bu belge devletin Cebel-i Lübnan siyasetinin ve Avrupa ülkelerine karşı olan yaklaşımının ana hatlarının değişmediğini göstermektedir. Bölgede başlıca amaç asayişin korunması, toplumun farklı unsurları arasındaki çekişmelerin sıcak çatışmalara dönüşmemesinin sağlanması idi. Nizami askerî birliklere mümkün olduğu kadar başvurmaksızın bunu gerçekleştirme zorunluluğunu duymuşlardı. Bu konuda diplomatik girişimlere öncelik verilecekti. Böylece var olan yabancı baskının dolaysız, fiilî müdahaleye dönüşmesi önlenebilecekti.42 

Sonuç 

Sonuç olarak denilebilir ki aslında günümüzde olduğu gibi o zamanlarda da Orta Doğu bölgesi ve Lübnan coğrafyası karmaşık ve sıkıntılı olaylara, karışıklık ve kaosa sahne olmuştu. Lübnan ve Suriye Avrupa’da büyük yankılar uyandırmış ve de III. Napoleon’un dahi askerî müdahalede bulunmak isteği gündeme gelmişti. Ancak açıklamaya çalıştığımız üzere Paris’te sorun Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya ile Osmanlı Devleti’nin resmî protokolü imzalamalarıyla çözümlenmişti. Böylece Fransa’nın bu işten kârlı çıkması önlenebilmişti, denebilir. Devletlerin ortak çıkarları ve Osmanlı Devleti’nin ısrarlı tavrı belki de bu sonucu yaratmıştı. Bu belge “Beyoğlu protokolü” olarak da bilinmektedir. Belge Lübnan’ı imtiyazlı, müstakil bir sancak hâline getirmiş ve bu düzen 1914’e kadar sürdürülmüştür. 

Nizamname her ne kadar Avrupa devletlerinin siyasal hesaplaşmaları çerçevesinde düzenlenmişse de bölge, İstanbul’a doğrudan bağlanmıştır. 
O dönem için yeni nesil adına ayrık karmaşanın ve buhranın dindirilmiş olduğu söylenebilir. Tanınmış aileler ve konsolosluklar arasındaki çekişmeler bölgenin yönetiminde hak sahibi olma gibi çabalar az da olsa devam etmiştir. 

Uluslararası ilişkiler bakımından, devletler arası çıkar çatışmalarının devletleri belirli saflara itebilmesi veya safların değişebilmesi ve denge politikasının taşıdığı hayati önemi, XIX. yüzyılda gerçekleşen Lübnan olaylarını ele alan araştırmamızda ortaya koymaya çalıştık. Bu çerçevede Lübnan sorunu, Osmanlı Devleti’nin dış müdahalelerin de etkisiyle giderek kendi iç meselelerini denge politikasının imkânlarını zorlayarak çözmeye çalışmasına tipik bir örnek olarak gösterilebilir. 

Sonuç olarak hemen hemen bütün uluslararası sorunlarda olduğu gibi Cebel-i Lübnan meselesinde de devletler arası çıkar çatışmalarının birinci derecede rol oynadığı ve bu çatışmalara taraf olan devletlerin bölgenin sosyo-etnik yapısını ne denli kullanarak amaçlarına ulaşmaya çalıştıkları süreç açık bir biçimde görülmektedir. 


DİPNOTLAR;

1 S. Hatipoğlu; “Birinci Dünya Savaşı’nın Sonunda Orta Doğu’da İngiliz Fransız Rekabeti”, Yeni Türkiye, Sayı 31 (Ocak-Şubat), Ankara 2000, s. 354. 
2 B. Parlak; “Osmanlı Devleti’nde Taşra Yönetimi ve XIX. Yüzyıldaki Değişim Süreci”, Yeni Türkiye, Sayı 31 (Ocak-Şubat), Ankara, 2002.; s. 468. 
3 B. Lewis; Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev.:M. Kıratlı, TTK Yayınları, Ankara, 1970. s. 120. 
4 G. R. Okandan; “Tanzimat ve Adliye Teşkilatı”, Tanzimat’ın 100. Yıldönümü Münasebetiyle Tanzimat I., İstanbul, 1940s. 111. 
5 Parlak; s. 468. 
6 Ş. Tekindağ; “Canbolat”, İslam Ansiklopedisi, C. 3., MEB Yayınları, İstanbul, 1945, s. 665. 
7 H. Ülman; 1860-61 Suriye Buhranı, Ankara, 1966.s. 4. 
8 A. H. Hourani; Syria and Lebanon: A Political Essay, 1954, s. 121. Ülman; s. 6. 
9 L. Fawaz; “The civil war of 1860 in Mount Lebanon and Damascus”, X. Türk Tarih Kongresi (1986), C. 4, Ankara, 1992, s. 1373. 
10 S. Yerasimos; Milliyetler ve Sınırları; Balkanlar, Kafkaslar, ve Orta Doğu, İstanbul, 1999, s. 120. 
11 E. D. Akarlı; Cebel-i Lübnan’da Mutasarrıflık Düzeni 1861-1915 Yayımlanmış Doçentlik Tezi, İstanbul, Boğaziçi Üni., 1981, s. 58. 
12 Akarlı; s. 59 
13 C. İ. Acar; Lübnan Bunalımı ve Filistin Sorunu, Ankara, TTK Yayınları, 1989, s. 7. Fawaz; s. 1374. Tekindağ; s. 665. 
14 Hourani, s. 121. 
15 Acar; s. 8. 
16 Acar; s. 8. 
17 Ülman; s. 7 
18 M. Cezar; Mufassal Osmanlı Tarihi, C. 5, İstanbul, 1960, s. 1896. 
19 a.g.e.; s. 1896. 
20 K. P. Hitti; Lebanon in History: From the Earliest Times to the Present, London, 1957, s. 412. R. Uçarol; Doğuştan Günümüze İslam Tarihi, C. 3, İstanbul, 1989, s. 402. 
21 A. Schölch; “Was There a Feodal systemin Ottoman Lebanon and Paletsine, Paletsine in the late Ottoman Period, Ed.: David Kushner, İsrail, 1986.s. 137 
22 Ş Altundağ; “Kavalalı M.Ali Paşa’nın suriye’deki Hakimiyeti Esnasında Tatbik Ettiği İdare Tarzı”, Belleten, C. 8, Ankara, 1994, s. 238. 
23 Ülman; s. 25. 
24 R. Kaynar; Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Ankara, 1985, s. 408. 
25 K. Salıbı; “The 1860 Upheaval in Damascus as Seen by al- Sayyid Muhammed Abu’l-Suu’d al- Hasibi, Notable and Later”, Beginnings of Modernistion in the Middle East: Nineteeth Century, Ed: William F. Folk ve Fiehand Law, London, 1968, s. 188. 
26 Hariciye Nazırı Şekip Efendinin önerdiği düzene göre, Dürzi ve Maruni sancaklarında vergileri her dinin mahalli temsilcileri toplayacak kendi dindaşlarının bulunduğu köylerde diğer idari sorumlulukları da yükleneceklerdi. Ayrıca her sancakta bütün dini grupları temsil eden aylıklı temsilcilerden oluşan 
bir meclis kurulacaktı. Meclis, bölge yöneticilerine danışmanlık yapacak ve kendi cemaatlerinin lideri olarak yönetici ailelerin yerini alacaklardı. 
Gencer; s. 450. 
27 V. Potyemkin; Uluslararası İlişkiler Tarihi, Çev.: Atila Tokatlı, C. 1, İstanbul, 1997, s. 612. 
28 E. Z. Karal; Osmanlı Tarihi, C. 8., TTK Yayınları, Ankara, 1994, s. 212. A. İ. Gencer; Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C. 11, İstanbul, 1987, s. 450. 
29 Ülman; s. 26. 
30 Gencer; s. 449 
31 Tanyus Şahin Olayı: Maruni Khazin ailesinin Kesrevan’daki topraklarında yaşayan Maruniler 1858 yılında Tanyus Şahin adınaki bir köylünün önderliğinde Khazinlilere karşı ayaklanmışlar. 
Bu aile üyelerinin bir kısmını öldürmüşler kalanların mallarını yağmalayıp kendilerini de topraklarından kovmuşlar. Tanyus Şahin ertesi yıl bu topraklardan kendi başkanlığı altında bir köylü yönetimi kuduğunu ilan eder. Bir süre sonra da genişleyerek de Dürzi bölgesini tehdit eder hale gelmiş. Gökbilgin; s.687. Tanyus Şahin ile ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Tekindağ; 1945. 
32 Ülman; s. 27. 
33 a.g.e.; 28. 
34 Fuat Paşa İngiltere’nin isteğine uyarak daha geniş çaplı bir hale gelmesi muhtemel olan bir Avrupa müdahalesini önlemeye .çalışmıştır. Avrupa kamuoyunun dikkatini çeken Cebel-i Lübnan sorunu gündemi her an ısındırmaktaydı. Fuat Paşa Avrupa kamuoyunu yatıştırmayı asıl hedef belirleyerek yaptığı tüm ıslahatların Avrupa’da duyulmasını sağlamak için yardımcısı Abro Efendiyi bu konuda görevlendirmiştir (Abro Efendi;Beyrut’ta Fuat Paşa’nın yokluğunda Karma Soruşturma Kurulu’nda Osmanlı temsilcisi idi.) (Ülman, 1963:42 ). 
35 A., Lütfi; Lütfi Tarihi, C. 10, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s. 17. 
36 Ülman; s. 39 
37 Gencer; s. 485. 
38 Akarlı; s. 58 
39 Tekindağ; s. 106 
40 Ortaylı, İ., Osmanlı İmparatorluğunun Son Yüzyılı, Hil Yayınları, İstanbul, 1995, s. 136. 
41 1861 tarihli Vilayet Nizamnamesi 1305 tarihli Salname-i Cebel-i Lübnan kayıtlarında geçmektedir. 
42 Akarlı; s. 94. 


***