KADI ABDISETDAR CENKNÂMESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KADI ABDISETDAR CENKNÂMESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2020 Pazartesi

KADI ABDISETDAR CENKNÂMESİ ÜZERİNE BİR İNCELEME BÖLÜM 1

KADI ABDISETDAR CENKNÂMESİ ÜZERİNE BİR İNCELEME  BÖLÜM 1 



Halil İbrahim ŞAHİN 

Özet: 

    Bu makale, 19. yüzyılda Türkmenistan bölgesinde yaşayan Teke, Yomut, 
Göklen gibi Türkmen boylarıyla Horasan bölgesindeki Kızılbaş Kaçar Türkleri 
arasındaki savaşları anlatan Kadı Abdısettar Cenknâmesi’nin içerik, şekil, üslup 
ve yapı açısından incelenmesinden oluşmaktadır. Türklerdeki cenknâme türünün 
sınırlarını genişleten bu anlatı, tarihteki olayların destani eserlere yansıma 
şekillerini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Kadı Abdısetdar, Tekeler 
başta olmak üzere Sünni Türkmenlerin Kızılbaş Kaçar Türklerine karşı verdikleri 
“gaza”yı destani bir üslupla anlatmıştır. Türkmen boylarının “Kızılbaş” olarak 
nitelendirilen düşmana karşı birlik ve beraberliğini anlatan bu eserdeki teke tek 
mücadeleler, bahadırların kahramanlıkları ve savaş sahneleri, bu Cenknâme’nin 
destan geleneğiyle yakın ilişki içinde olduğunu göstermektedir. 

Giriş 

Tarihteki olayların edebî eserlere yansıdığı veya edebiyat ürünlerini yaratanların 
tarihten aldıkları bilgileri ve malzemeleri edebiyat mantığı çerçevesinde 
yorumladıkları bilinen bir husustur. Türk edebiyatında da durum çok farklı 
değildir. Hem yazılı hem de sözlü edebiyatta tarihte olmuş olayları ve bu 
olayların toplum üzerindeki akislerini anlatan veya işleyen edebî eserler vücuda 
gelmiştir. Tarihle güçlü bağları olan destanlar, büyük ölçüde tarihî olayların 
yaşatılmasına, topluma tarih ve köken bilinci kazandırmaya, bu sayede kültürel 
kimliği canlı tutmaya hizmet etmiştir. Özellikle tarihte yaşanmış savaşlar ve 
büyük felaketler, edebî eserlerde daha fazla yer almış, zamanla bu olaylarla 
ilgili eser düzenlemek, anlatmak veya yazmak gelenek hâline gelmiştir. Orta 
Asya Türklerinin Kalmuklarla, Çinlilerle, Arap ve Fars ordularıyla yaptıkları 
savaşlar çok sayıda destana veya daha başka edebî türlere konu olmuştur. 

Oğuz namecilik geleneğinde olduğu üzere devlete hükümdarlık yapan hanın ve 
ailesinin savaşlarını, maceralarını anlatma veya yazıya geçirme geleneği de 
tarihî olayların Türk destan geleneğine güçlü bir şekilde yansımasına zemin 
hazırlamıştır. Dede Korkut Kitabı ve Battalnâme gibi “nâme” ifadesini taşıyan 
manzum, mensur veya manzum-mensur karışık eserler de bu anlayışın sonucu 
ortaya çıkmış edebî ürünler arasındadır. 

Türk kültüründe bir devlet başkanının veya bir kahramanın düşmanlarıyla 
mücadeleleri çoğunlukla sözlü kültürde anlatılırken bir kısım anlatı da yazılı 
olarak aktarılmıştır. Hatta bazı şairler, Türkmenistan’daki ifadesiyle “destancı 
şairler”, daha önceki destan veya kahramanlık konulu eser yazma geleneği 
çerçevesinde 18 ve 19. yüzyıllarda destani eserler kaleme almışlardır. Destancı 
şairlerden birisi olarak bilinen Andalıp, “Oğuznama” adıyla Oğuz’un 
maceralarını yeniden yazmıştır. Oğuznamecilik geleneğinin son örneklerinden 
birisi olan eser, bu geleneğin Orta Asya Türkleri arasında yakın dönemlere 
kadar yaşadığını göstermesi açısından oldukça kıymetlidir. Bu çalışmaya konu 
ettiğimiz “Cenknâme” adlı eser de Oğuznamecilik geleneği çerçevesinde 
olmasa da Teke Türkmenlerinin İran bölgesindeki Şii Türkmen boylarıyla 
yaptıkları savaşları, bu savaşlarda Türkmen beylerinin ve alplarının 
kahramanlıklarını anlatması açısından destan geleneği bağlamında 
değerlendirilebilir. Andalıp’la aynı bölgede yaşamış ve çeşitli türlerde eser 
vermiş Magrupı ve Şabende gibi şairler de, Orta Asya Türklerinin İran 
bölgesinden gelen saldırılara karşı koyuşlarını anlatan eserler kaleme almışlar 
veya gelenekten aldıkları malzemeyi yeniden düzenlemişlerdir. 

Bu çalışmanın konusunu, 19. yüzyılda Türkmenistan ve İran bölgelerinde 
yaşayan Sünni ve Şii Türkmen boylarının yaptıkları savaşları anlatan “Kadı 
Abdısetdar Cenknâmesi” oluşturmaktadır. Türk destan geleneği çerçevesinde 
değerlendirdiğimiz bu eserin yazarı, yazıldığı tarih ve kültürel çevre, yazılma 
amacı, içeriği, şekil ve üslup özellikleri, yapısı, içerisinde geçen olayların ve 
tiplerin tarihle ve destan geleneğiyle ilişkisi üzerinde tespit ve değerlendirmeler 
yapılarak genelde Türk anlatı, özelde ise Türk destan geleneği içindeki yerini 
tayin eden sonuçlara ulaşılmıştır. Elde edilen sonuçlar, bu Cenknâme’nin 
Türkiye sahasındaki cenknâme anlayışından farklı olarak destan geleneğine 
daha yakın olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan incelemeye Türklerdeki 
destan ve cenknâme yazma veya yazıya geçirme geleneği üzerine yapılacak 
küçük bir değerlendirmeyle başlamak faydalı olacaktır. 

1. Türklerde Destan Yazma / Nâmecilik Geleneği ve “Abdısetdar Cenknâmesi” 

Oğuz Kağan Destanı’nın ve Dede Korkut Kitabı’nın nüshaları, Türklerde destan 
yazma veya destanları yazılı hâle getirme geleneğinin olduğunu göstermektedir. 
Bu örneklerin dışında İslami dönemdeki Battalnâme, Danişmendnâme ve 
Saltuknâme gibi destani eserlerin yanı sıra Orta Asya’daki Türk topluluklarının 
“avtorlu”, yani “yazarlı” olarak nitelendirdikleri çeşitli destan metinleri 
bulunmaktadır. Ayrıca Cengiznâmeler, Timurnâmeler ve Hz. Ali’nin İslamiyet 
için verdiği mücadeleleri anlatan cenknâmeler de yazılı destani edebiyat 
dairesine girmektedir (Çetin, 1997). Bu geleneğin oluşumunda, Farslarda ortaya 
çıkmış Şehnâme’nin önemli bir rol üstlendiği söylenebilir. Fuad Köprülü’nün, 
“Hakikatte Şehnâme, uzun yüzyıllardan beri, yalnız Acem edebiyatı üzerinde 
değil, hatta Türk edebiyatında da pek büyük ve pek derin bir tesir vücuda 
getirmiştir.” diyerek dile getirdiği gibi, Türklerdeki “nâmecilik” geleneği ile 
Şehnâme arasında yakın bir ilişki vardır (Köprülü, 1981, s. 115). Şehnâme’nin 
mesnevi nazım şeklini ve destani üslubu kullanması, sonrasında yazılan pek çok 
eser için çıkış noktası olmuştur. Ancak hemen ifade etmeliyiz ki Türklerdeki 
nâmecilik geleneği zamanla Fars edebiyatını geride bırakmış, destani karakterli 
çok sayıda eser, Şehnâme’deki şekil ve yapıyı da aşarak kendine has bir gelenek yaratmayı başarmıştır. 

A. Bekmıradov, doğu edebiyatlarında “name” sözünün “kitap, eser, şiir, mektup 
ve yazı” anlamlarına geldiğini söyleyerek kelimenin geniş bir kullanım alanının 
olduğunu belirtir. Ayrıca Bekmıradov’un dikkat çektiği bir diğer husus daha 
vardır ve oldukça önemlidir: Türkmenistanlı araştırmacıya göre “Şahnâme”, 
“Cenknâme” ve “Sefernâme” gibi eserlerin tarihle güçlü bağları vardır. Bunlar 
her ne kadar edebiyat eserleri olsalar da tarihî yönleri de oldukça güçlüdür 
(Bekmıradov, 1987, ss. 5-6). A. N. Samoyloviç, cenknâme yazarı Kadı 
Abdısetdar hakkında değerlendirmeler yaparken Kadı’nın olağanüstülüklerden 
ve olayları saptırma anlayışından uzak durduğunu söyleyerek bu metni “yarı 
tarihî şiir” olarak nitelendirir (Annamuhammedov, 1994, s. 13). Eserin 
muhtevasından anlaşılacağı üzere Samoyloviç’in bu tespiti oldukça yerinde bir 
tespittir. Cenknâme’deki olaylar başta olmak üzere tiplerin de tarihle güçlü 
bağları vardır. 

Orta Asya bölgesinde “nâme” adını taşımayan, ancak yazılı kültürde oluştuğu 
veya yazılı ortama aktarıldığı söylenen destanlar da vardır. Türk destanları 
arasında gösterilen “Yusup-Ahmet”, “Alı Beg-Balı Beg”, “Dövletyar”, 
“Hocamberdi Han” gibi anlatıların Andalıp, Şabende, Şeydayı, Magrupı, 
Mollanepes gibi şair kimliği olan kişilerce yazıldığı veya yazılı hâle getirildiği 
düşünülmektedir. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren bu bölgede destan yazma 
geleneğinin geliştiğini söylemek mümkündür. Bu yüzyılda Andalıp gibi şairler 
yazdıkları destanları ile dikkat çekerler. Ayrıca bu yüzyıl, yazılı edebiyat ile 
sözlü geleneğin iç içe olduğu bir dönem olarak da bilinir. Magrupı, Şabende, 
Şeydayı gibi şairler, tarihî kaynaklardan, rivayet ve efsanelerden, masallardan 
aldıkları konuları destan formunda yeniden işlemişlerdir. 19. yüzyılda 
Mollanepes’in, Seydi’nin, Talibî’nin ve Mollamurt’un da bu dönemde 
düzenledikleri destanlar vardır. Andalıp’ın “Leyli-Mecnun”u, Magrupı’nın 
“Seypelmelek-Medhalcemal”i, Şabende’nin “Gül-Bilbil” ve “Şabehram”ı, 
Şeydayı’nın “Gül-Senuber”i destan tasniflerinde “avtorlu dessan” terimi altında 
değerlendirilir (Garrıyev, 1982, ss. 120-121). 

İnceleme konumuz olan bu Cenknâme’yi, Türklerin özellikle de Oğuzların 
destan yazma geleneği çerçevesinde de değerlendirmek mümkündür. Bilindiği 
gibi Kıpçak Türklerindeki destan geleneği çoğunlukla sözlü geleneğe dayalıdır, 
ancak Oğuz Türklerinde ise bazı destanlar yazılı hâlde günümüze ulaşmıştır. Bu 
yönüyle Oğuzlar, geçmişten günümüze tarihî olayları yazılı hâle getirilmeyi 
başarmış bir Türk boyudur (Bekmıradov, 1987, s. 14). Andalıp Oğuznamesi 
başta olmak üzere Abdısetdar Cenknâmesi gibi eserler Harezm merkezli olarak 
ortaya çıkmıştır. Andalıp ve Abdısetdar’ın dışında Magrupi, Şeydayi, Molla 
Nepes, Şabende gibi şairler, Türkmen, Özbek ve Karakalpak destan 
gelenekleriyle ilişkileri olan destani tarzda eserler kaleme almışlardır (Garrıyev, 1947, s. 8). 

2. Cenknâme Terimi ve Kadı Abdısetdar Cenknâmesi 

Türkiye’de cenknâme terimi, daha çok Hz. Ali etrafında teşekkül etmiş dinî-
kahramanlık hikâyeleri olarak kullanılmaktadır. Cenknâmeler üzerine yapılan 
çalışmalara bakıldığında bu metinlerin merkezinde Hz. Ali’nin ve İslam uğruna 
verdiği mücadelelerin yer aldığı görülür (Çetin, 1997). İnceleme konumuz olan 
cenknâme ise Türkiye’deki cenknâme anlayışından oldukça farklıdır. 
Abdısetdar’ın kaleme aldığı veya yazıya geçirdiği bu eser, tam anlamıyla 
“cenk” anlatmaktadır. Anadolu sahasındaki cenknâmelere içeriğindeki “gaza” 
anlayışıyla yaklaşmaktadır, ancak anlatının merkezinde Hz. Ali yoktur. 19. 
yüzyılda yaşamış olan Teke Türkmenleri ve Kaçar Türkleri vardır. Halk bilimi 
araştırmalarındaki bazı terimlerde olduğu gibi, cenknâme terimi de Orta Asya 
Türk topluluklarında Türkiye’deki anlamından daha farklı kullanılabilmektedir. 
Bu bakımdan “cenknâme”nin Türkiye dışındaki Türk topluluklarındaki 
kullanım şekillerine bakmak faydalı olacaktır. 

Özbek Türkleri arasında yaygın olan cenknâmlerde orduların veya bazı kişilerin 
din uğruna yaptıkları savaşlar anlatılır. Kahramanlık destanlarında olduğu üzere 
bu eserlerde başkahramanların savaşlarda verdikleri olağan ve olağanüstü 
mücadeleler anlatılır. Özbek Türklerinin cenknâme olarak nitelendirdikleri 
eserlere bakıldığında, bunların bir kısmının Türkiye Türklerinde de bulunduğu 
görülür. “Cenknâme-i Ebu Müslim”, “Cenknâme-i Seyyid Battal Gazi”, 
“Cenknâme-i Emir Hamza” gibi anlatılar, Türkiye sahasında İslamiyet’in 
etkisiyle oluşmuş destanlar olarak bilinmektedir. Özbek Türkleri, “Yusuf bilen 
Ahmed” ve “Alibek bilen Balibek” adlı destanları da cenknâme terimi altında 
değerlendirmişlerdir. Bu destanlarda kahramanların dinî kaygılarla kahramanlık 
göstermeleri, araştırmacıları bu anlatıları cenknâme kapsamında 
değerlendirmeye zorlamıştır (Fedakar, 2003, ss. 5-6). 

İncelediğimiz bu Cenknâme, Türkmenistan’da “tarihî destanlar ve kahramanlık 
destanları” başlığı altında değerlendirilmiştir. Türkmen destan araştırmacılarına 
göre bu destanlar, memleketin ve halkın bağımsızlığını anlattıkları gibi, 
kahramanlık eposlarına göre daha kısa anlatılardır. Dövletyâr Destanı, 
Hocamberdi Han Destanı ve Cenknâme, bu grupta değerlendirilen destanlardan 
bazılardır (Şahin, 2010, s. 72). Görüldüğü gibi Türkmenistan’da da cenknâme, 
tarihî ve kahramanlık yönü ağır basan destanlar grubunda ele alınmıştır. Kazak 
Türklerinde de yakın dönemdeki tarihî olayları veya savaşları anlatan destanlar 
da konumuzla yakından ilgilidir. “Tarihî cır” olarak bilinen “Karatavdıñ 
Başınan Köşk Keledi”, “Akmeşitti Alğanda Aytılğan Öleñ”, “1916 cıl”, 
“Amankeldiniñ Torğaydı Alğanı” adlı destanlardaki olaylar ve şahıslar, gerçek 
hayatla sıkı bağlara sahiptirler (Aça, 2002, s. 62; Çobanoğlu, 2003, ss. 54-55). 
Bu yönüyle bu destanlar, Türkiye sahası âşıklık tarzı şiir geleneğindeki askerî 
hayatla ilgili destanlarla da benzerlikler göstermektedirler (Çobanoğlu, 2000, ss.  71-75). 

Görüldüğü gibi cenknâme terimi, Türkiye dışındaki, özellikle de Orta Asya 
bölgesindeki Türk toplulukları arasında farklı anlamlarda kullanılmaktadır. 
Ancak, bu terimle karşılanan anlatılarda tarihî olayların ve şahısların yoğun bir 
şekilde yer alması ve anlatının merkezinde din uğruna yapılan savaşlar olması 
Türkiye’deki cenknâme teriminin dışında kullanımlar değildir. Bu bakımdan 
inceleme konumuz olan Abdısetdar Cenknâmesi’ni de cenknâme türü içinde 
değerlendirmek mümkündür, ancak bu eserin cenknâme türünün sınırlarını 
genişlettiğini de belirtmek gerekir. 

3. “ Cenknâme”nin Yazarı, Yazmanın Bulunuşu ve Yayım Süreci 

3.1. Yazarı 

Metnin yazarı olan Kadı Abdısetdar hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıdır. 
Konuyla ilgili çalışmaları olan A. N. Samoyloviç’in Hocalı Molla 
Mıratberdioğlu’ndan aldığı bilgilerden başka yazar hakkında kayıt yoktur. 
Hocalı Molla, 1903 yılında Samoyloviç’e yazdığı mektubunda: “Tekelerin 
savaş-kıssa kitabını yazan Abdısetdar Kazı’dır. Kendisi Magtım tayfasındandır. 
Yedi yıl Hive’de kadılık yapmıştır. Âlim bir kişidir. Onun dört oğlu vardır. 
Onlar da Hive’de yaşamaktadır” şeklinde Cenknâme’nin yazarıyla ilgili bilgiler 
vermiştir (Annamuhammedov, 1994, s. 11; Nuraliyev, 1971, s. 69). 
Samoyloviç, Rusya’da yaptığı ve yayımladığı çalışmalarında bu bilgiyi 
kullanmıştır. 1977 tarihli Türkmen Edebiyatı Tarihi adlı kitapta ise A. 
Çarıgulıyeva, Kadı’nın Ahal bölgesindeki Göktepe’nin Kelete adlı yerleşim 
biriminde doğduğunu söylemiştir (Garrıyev, 1977, s. 310). Sınırlı hayat 
hikâyesine rağmen, kaleme aldığı cenknâme, metninden hareketle hem 
Samoyloviç hem de Türkmen araştırmacılar, onun eğitimli biri olduğu 
noktasında hemfikirdirler. Özellikle Hive’de kadılık yapması ve ismine “kadı” 
ifadesinin de eklenmiş olması, onun medrese eğitimi almış olabileceğini de 
düşündürmektedir. Şairin doğum ve ölüm tarihleri de belli değildir, ancak 
Cenknâme’de anlatılan olayların geçtiği dönem ve Cenknâme’nin yazılış tarihi 
de dikkate alındığında onun 19. yüzyılın ortalarında yaşamış olduğunu 
söylemek mümkündür. 

Kadı Abdısetdar’ın hangi Türkmen boyuna mensup olduğunu, eserinden veya 
başka bir kaynaktan öğrenemiyoruz. Ancak Cenknâme’deki bakış açısından 
hareketle yazarın Teke Türkmenlerine mensup olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 
Cenknâme’deki savaşların veya olayların merkezinde Teke Türkmenleri vardır. 
Savaşlar, Teke Türkmenlerinin yardımıyla kazanılır, uyuşmazlıkları Teke hanı 
çözer, Kaçarlar bile karşılarındaki düşmanı Teke olarak bilir. Kısacası yazar, 
Tekeleri, özellikle de Nurberdi Han’ı övmek, Kaçarlar karşısında alınan parlak 
Teke zaferlerini anlatmak için kaleme aldığı Cenknâme’de Teke Türkmenlerini 
öne çıkarmıştır. 

Hive’de kadılık yapabilecek bir eğitim düzeyine sahip Abdısetdar, eserinden 
anlaşıldığı kadarıyla Türkmen boylarını, yerleşim yerlerini, tarihi, hatta İran 
sahasındaki boyları da yakından tanıyan birisidir. Cenknâme’de temas ettiği 
tarihî şahıslarla ilgili bilgileri oldukça fazla, bu savaşlarda öne çıkan bazı alpları 
ve bahadırları da tanıyan veya bu konudaki rivayetleri takip eden birisidir 
(Garrıyev, 1977, s. 311). Kısacası içinde yaşadığı toplumu her yönüyle bilen, 
tarihî olaylara ve halkın bu olaylara bakışına duyarlı bir şair olan Abdısetdar, 
esrinde Teke-Kaçar savaşlarını destani tarzda, hatta bazı bölümlerde destanlarda bile rastlanmayan ayrıntılara da yer vererek anlatmıştır. Bu yönüyle Abdısetdar, Orta Asya Türkleri arasında yaygın olan “nâmecilik” geleneği kapsamında destani tarzda bir eser ortaya koymuştur. 

3.2. “Cenknâme” Yazmasının Bulunuşu ve Yayım Süreci 

Cenknâme’nin mevcut tek nüshası, 1903 yılında N. N. Yomudsky tarafından A. 
N. Samoyloviç’e verilmiştir. Yomudsky, yazmayı Abdısetdar’ın torunundan 
aldığını belirtir. Eserin başka bir nüshası veya halk arasından tespit edilmiş bir 
şekli yoktur (Garrıyev, 1977, s. 311). Cenknâme’nin tek nüshası Rusya Bilimler 
Akademisi’nin Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün Leningrad bölümünde yer 
almaktadır. Samoyloviç, yazmadaki önemli hatalar nedeniyle bu nüshanın, ilk 
nüsha olamayacağı kanaatindedir (Annamuhammedov, 1994, s. 28). 

Cenknâme’yi bilim âlemine tanıtan ve üzerinde ilk bilimsel çalışmayı yapan A. 
N. Samoyloviç’tir. Samoyloviç, 1912 yılında bu metin üzerine bir doktora tezi 
hazırlamış ve 1914 yılında Petersburg’da yayımlamıştır. Ünlü Rus âliminin 
yaptığı bu çalışma, bugün de Cenknâme üzerine yapılmış en geniş ve yetkin 
çalışma olma özelliğini korumaktadır. Samoyloviç’in doktora tezine yakından 
bakıldığında, tezin girişin haricinde dört bölüm, sonuç ve metin kısımlarından 
oluştuğu görülür. “O Rukopisyax Poemı i ob Avtore” adını taşıyan birinci 
bölümde Samoyloviç, Cenknâme’nin nüsha özelliklerini ve yazarını tanıtmıştır. 
“Pravopisaniye i Yazık Poemı” adlı ikinci bölümde ise fonetik, morfolojik ve 
sentaktik açılardan eserin dili incelenmiştir. “Poema v İstoriko-Literaturnom 
Otnoşenii” şeklinde adlandırılan üçüncü bölümde Cenknâme’de kullanılan ölçü, 
kafiye, ahenk unsurları incelenmiş, eserin muhtevası üzerinde durulmuştur. 
Samoyloviç, “Soderjaniye Knigi Rasskazov o Bitvah Tekintsev” olarak 
adlandırdığı son bölümde ise Cenknâme’de geçen olayları ve şahısları 
değerlendirmeye almıştır. Rus âlim, çalışmasına eserin matbu harflere 
aktarılmış şeklini ve Rusça çevirisini de eklemiştir (Samoyloviç, 2005, ss. 353-578). 

A. N. Samoyloviç’in bu çalışmasından sonra B. A. Garrıyev, 1943 yılında 
Aşgabat’ta Cenknâme’den bazı parçaları yayımlar, ancak M. Anna muhammedov’ un verdiği bilgilere göre bu neşirde metin üzerinde bazı ayıklamalar yapılmıştır. Çalışmanın yayımlandığı yıllarda Türkmenler, Sovyet hâkimiyetinde olduklarından metinde geçen dinî unsurlar büyük oranda çıkarılmıştır (Annamuhammedov, 1994, s. 3). 

Türkmenistan’da Cenknâme’nin tam metni 1994 yılında M. Annamuhammedov 
ve A. Nuryagdıyev tarafından yayımlanır (Annamuhammedov, 1994). Ancak bu 
yayımda da bazı problemler vardır. Abdısetdar’ın eseri Çağatay Türkçesiyle 
kaleme alınmıştır veya yazıya geçirilmiştir. Adı geçen Türkmen araştırmacılar, 
eserde Türkmen boylarının yer alması nedeniyle eseri Türkmenistan 
Türkmenlerine ait olarak kabul etmişler ve Çağatay Türkçesiyle yazılmış 
Cenknâme’yi Türkmen Türkçesine uydurmaya çalışmışlardır. A. N. 
Samoyloviç’in yayıma hazırladığı ve bu çalışmada kullandığımız nüshadaki 
imla ile Türkmen Türkçesine aktarılmış metindeki imla arasında önemli 
farklılıklar vardır. Bu bakımdan 1994 yılında yayımlanan Cenknâme metni, 
bilimsel çalışmalarda kullanılabilecek bir metin neşri değildir. 

4. “Cenknâme”nin İçerik, Şekil, Üslup ve Yapı Özellikleri 

4.1. İçerik 

Cenknâme, 1958-1961 yıllarında bugünkü güney Türkmenistan bölgesinde 
yaşayan Türkmen boylarının (Teke, Yomut, Göklen vb.) kuzey ve kuzey doğu 
bölgesinde bir birlik kurmuş olan Kaçar Türkmenleriyle yaptıkları savaşları 
anlatmaktadır. Bölgedeki Türkmenlerin İran sahasından gelen tehlikelere karşı 
koymaları bu kadarla sınırlı değildir. Tarih boyunca bu bölgede İran ve Turan 
karşılaşmaları olmuştur. Bu karşılaşmalar, tarih kaynaklarına girdiği gibi, sözlü 
ve yazılı ortamlarda oluşmuş edebî eserlere de yansımıştır. Misinkılıç’ın Batır 
Nepes ve Düye Gurban, şair Dovan’ın Teke-Gacar, Muhammetrahim’in Uruş 
adlı destani eserleri, Türklerin İran bölgesiyle yaptıkları savaşları anlatırlar 
(Annamuhammedov, 1994, s. 8). 

Kadı Abdısetdar’ın kaleme aldığı Cenknâme’deki olaylar iki kısımda 
değerlendirilebilir. Cenknâme’nin birinci bölümünde Nasreddin Şah, Teke 
Türkmenlerini hâkimiyeti altına alabilmek için Cafer Kulu’yu Ahal bölgesine 
gönderir. Hâlbuki Kaçar şahının Teke Türkmenleriyle husumeti çok daha 
öncelere dayanmaktadır. Cenknâme’de anlatıldığına göre Merv bölgesindeki 
Sarık Türkmenleri, Kaçar Türkmenlerinden de destek alarak Teke Türkmenleri  ne saldırmıştır. Sarık ve Kaçar ittifakına rağmen, Teke Türkmenleri 
savaşta başarılı olmuş, Kaçar Türkmenleri Merv’den eli boş dönerken Sarık 
Türkmenleri ise istediklerini elde edememişlerdir. Bu yüzden Nasreddin Şah, 
Kaçarların planlarını bozan Tekelerin, mutlaka mağlup edilmelerini 
istemektedir. Hatta bunu yapabilen kişiyi Horasan’a vali yapacağını da vaat 
eder. Cafer Kulu komutasındaki Kaçar ordusu Ahal üzerine hareket ettiğinde 
öncelikle Garrıgala mevkiinde Göklen Türkmenleriyle karşılaşır. Göklenler, bir 
yandan düşmanı oyalarken bir yandan da “boy ve din kardeşliği”ni öne 
çıkararak Teke ve Yomut Türkmenlerinden yardım isterler. Tekelerden 
Nurberdi Han’ın yardımıyla Kaçar ordusu mağlup edilir. Garrıgala’da Kaçar 
ordusunu geri püskürten Nurberdi Han, Teke ve Sarık Türkmenlerinin kavgaya 
tutuştuğu Merv bölgesine hareket eder. Burada anlaşmazlıkları, bölgedeki 
Türkmen boylarıyla konuşarak halleder. 

Cenknâme’nin ikinci bölümündeki olaylar, birinci bölümdeki olaylarla 
bağlantılıdır. Cafer Kulu’nun Garrıgala’da öldürülmesi ve Kaçar ordusunun 
dağılarak İran içlerine kaçması, Nasreddin Şah’ı daha fazla hırslandırmıştır. 
Bu kez şah, Mirza Hamza’yı Merv üzerine gönderir. Sonuç, Ahal bölgesindeki 
savaştan farklı olmaz. Türkmen boyları yine bir araya gelerek Kızılbaş 
Kaçarları mağlup ederler. Kaçarlardan geriye kalan onlarca ganimet Türkmen 
boylarına kalır. 

Olay örgüsü açısından iki, hatta üç olayı bir arada anlatmakta olan 
Cenknâme’de Sünni-Kızılbaş çatışması dikkat çekmektedir. Cenknâme’nin 
daha giriş kısımlarından itibaren Kızılbaşların “kâfir”, “bozguncu”, “düşman” 
ve “şeytan” olarak tarif edildikleri görülür. Kaçarlarla veya Kızılbaşlarla 
savaşanların gaza yaptığı, ölenlerin şehit oldukları da yine Cenknâme’de öne 
çıkarılan önemli hususlardandır. Cenknâme’de “Kabûl eyleng yene dînimizni / Tutung ihlâs ile âyinimizni” şeklindeki beyitten de anlaşılacağı üzere, bu savaşlar, boy savaşından daha ziyade din savaşı şeklinde cereyan etmekte dir (Samoyloviç, 2005, s. 491). Bu durum, sadece Kadı Abdısetdar 
Cenknâmesi’nde değil, başka eserlerde de vardır. Türkmen, Özbek ve 
Karakalpak vb. Türk boylarının destanlarında Kızılbaşlar tipler yer alır ve Sünni 
karakterli kahramanlar, düşman olarak gördükleri Kızılbaş tiplerle mücadele 
ederler. 

Orta Asya Türk destanlarındaki Kızılbaş ve Arap tipler, Türkmenistan bölgesi 
başta olmak üzere Orta Asya Türkleriyle İran ve Arap toplumları arasında 
yapılan savaşların birer yansımalarıdır. Özellikle Köroğlu’nun savaştığı pek çok 
düşman, İran veya Arap menşelidir. On altıncı yüzyıldan itibaren şiddetlenen 
İran-Orta Asya savaşları, Şii-Sünni mücadelesi hâlini alır. B. A. Garrıyev, 
İsmail ve sonraki Safeviler İslamiyetteki Şiiliği, Orta Asya halkları ise 
Sünniliği desteklediler, bu yüzden de XVI. yüzyıldan başlayarak İran 
şahlarıyla bu halkların çatışması din savaşı formunu almıştır. Türkmen, 
Özbek ve Kazakların bir dizi folklor ve edebî eserinde ve sonuç olarak 
Köroğlu destanında bu form kendi yansımasını bulmuştur. 
Son yüzyıllarda “Kızılbaş” adı İran’ın bütün halkı için kullanılmış, geçmiş 
yüzyılların diğer sanat eserlerinde bu ad Müslüman olmayan, dinsiz ve 
putperest olarak tasvir edilmiştir. > Şeklindeki tespitiyle İran’la Orta Asya Türklerinin savaşlarının dinî içeriğine dikkat çeker (Garriyev, 2007, s. 96). 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***