Prof.Dr.Mahmut Bali AYKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr.Mahmut Bali AYKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2018 Pazartesi

ABD Iraktan Çikis Senaryolari HARP AKADEMİSİ RAPORU Olasi Etkileri Tedbirler 2005 BÖLÜM 6

ABD Iraktan Çikis Senaryolari HARP AKADEMİSİ RAPORU Olasi Etkileri Tedbirler 2005 BÖLÜM 6



BELİRTİLEN BU DEĞERLENDİRMELER VE ABD’NİN DİNAMİKLERİ IŞIĞINDA ABD’NİN, ÖNCELİK SIRASINA GÖRE IRAK’TAN ÇIKIŞ SENARYOLARI NELER OLABİLİR? 

Yazan: Prof.Dr.Mahmut Bali AYKAN 


ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği ne olacaktır? Bu 
soruya cevap verebilme amacı güden 4 senaryo ve bir tartışma planı 
hazırlanmıştır. Bu yazıda bu çalışmalarla ilgili bazı düşünceler 
paylaşılacak ve bu düşüncelerden yola çıkılarak belirtilen konu ile ilgili 
bağımsız bir analiz denemesi yapılacaktır. 

Söz konusu 4 çalışmanın her biri konuya askerî, jeopolitik, 
ekonomik, tarihsel ve bölgesel perspektiflerden; dinî ve etnik faktör 
açılarının birinden yaklaşarak bu hususlarda bilgiler vermekte ve bu 
bilgilere dayalı olarak ABD’nin Irak’tan askerî güçlerini kısmen veya 
tamamen çekip çekmeyeceği; bu çekilme işleminin ne zaman ve hangi 
şartlar altında olacağı; muhtemel bir çekilmenin ertesinde Irak içi ve Orta 
Doğu bölgesi genelinde ne çeşit gelişmelerin beklenebileceği ile ilgili 
önerilerde bulunmaktadırlar. Tartışma planı ise konunun hangi başlıklar 
altında incelenmesi gerektiği ile ilgili bir taslak öneri görünümündedir. 

Bu çalışmaları, ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği konusu 
ile ilgili genel bir resmin belli parçalarını, kendi yaklaşım açılarından 
hareketle verdikleri bilgiler bakımından göstermeleri nedeniyle, değerli 
ve birbirlerini tamamlayıcı olarak görüyorum. Ancak ABD’nin Irak’taki 
askerî varlığının geleceği gibi çok spesifik olan bir konunun; 

. ABD’nin Soğuk Savaş dönemi ve 11 Eylül sonrasında gelişen 
ulusal kimlik ve davranışı ile ilgili olduğunu; 
. Somut bilgiden çok ancak sezgiye dayalı varsayımlarla 
tartışılabilecek karmaşık gerçekler ve olaylar içermekte olduğunu ve, 
. Bu varsayımların ABD işgalinin hangi şart ve sonuçlar 
çerçevesinde ve ne zaman bitip bitmeyeceği ile ilgili gelecek tahminleri 
olarak kesin olamayacak ancak gerçekleşmesi en muhtemel ihtimallere 
dayalı olabileceğini düşünüyorum. 


Bu belirtilen noktalar açısından bakıldığında söz konusu 
çalışmaların birbirini tamamlayacak şekilde birleştirilmeleri ve kesinlik 
içeren bazı öneri ve varsayımların yumuşatılması gereğine ilaveten 
bakış açılarının da genişletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha açık 
olarak belirtmek gerekirse, bu çalışmaların bence en dikkat çekici ortak 
eksiklikleri ABD’nin 11 Eylül sonrası dönemi ile ilgili ulusal kimlik ve 
bunun etkilediği dış politika davranışı ile doğrudan bağlantılı genel bir 
analitik çerçeveden yoksun oluşlarıdır. 

“Dış Politika”, devletlerin kendi kimlik anlayışları, ulusal ve 
uluslararası ortamla ilgili algılamaları çerçevesinde belirledikleri iç ve dış 
amaçları elde etmek ve bu amaçlara yönelik tehditleri etkisiz hâle 
getirmek doğrultusunda geliştirdikleri bir stratejidir. Bu açıdan 
bakıldığında, ABD dış politika davranışlarının özellikle II. Dünya Savaşı 
dönemlerinden günümüze kadar hiç değişmemiş olan bir özelliği; gelmiş 
geçmiş bütün ABD yönetimlerinin evrenselcilik ve ulusalcılık 
yaklaşımları arasındaki bocalamaları ve bu durumun dış politika 
çizgisinde oluşturduğu çelişkilerdir. Ulusalcı yaklaşım; Başkan George 
Washington ve Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasının mimarı George 
F. Kennan’ın, kendi dönem şartlarına uyarlanmış bir şekilde, ABD’nin 
güvenlik ve refahını koruması bakımından kendisinden farklı kimliklerden 
oluşmuş olan uluslararası alanda, daima kendi hareket serbestisini 
koruması gerektiği fikrini savunur. Evrenselcilik ise; (ki bu Başkan 
Woodrow Wilson’dan bu yana uluslararası sistemik yapıdaki 
değişikliklere karşılık olarak yapılmış çeşitli adaptasyonlarla gelişmiş bir 
çizgidir) ABD’nin, uluslararası alanda güvenlik ve refahını koruyabilmesi 
için kendi ulusal değerlerini (ki bunları kısaca liberal demokrasi; pazar 
ekonomisi ve bunlarla bağlantılı bireysel girişimcilik, düşünce özgürlüğü 
gibi değerler manzumesi olarak düşünebiliriz) benimsemiş bir dünyanın 
oluşturulması yolunda aktif bir misyon üstlenmesini öngörür. Bu iki zıt 
görüşten Evrenselcilik yaklaşımı 11 Eylül 2001 sonrasında ABD dış 
politikasında özellikle öne çıkarken; diğer taraftan özellikle Irak’ta 
karşılaşılan güçlüklerin ABD’nin hareket serbestisinin tekrar 
kazanılmasına yönelik bir yeniden değerlendirme yapılması yönünde, 
ABD yöneticilerine baskı yapmakta olduğunu görmekteyiz. 

ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği konusunu belirleyecek 
olan esas unsur, söz konusu senaryolarda bahsedilen askerî, jeopolitik, 
ekonomik, tarihsel, dinî ve etnik faktörlerin birbirlerinden bağımsız ve 
hatta bir bütün olarak yapacakları etkiden çok; Irak özelinde ve bölgesel 
ölçekte ABD dış politikası ile bağlantılı olarak sözü edilen bu iki zıt 
eğilimin birbirlerini nasıl etkileyip nasıl bir sonuç doğuracakları ile ilgilidir. 
Şu husus vurgulanmalıdır ki, dış politika incelemelerinde indirgemeci 
yöntemin karmaşık dış politika olgularını basitleştirmek yönünde bir 
fayda ve cazibesi olabilse de, sonuca etki edebilecek diğer (muhtemelen 
daha baskın) faktörleri ihmal ettiği için bu yöntemin olayları açıklama ve 
geleceği tahmin gücü yeterli olamayacaktır. Her ülkenin dış politikası için 
söz konusu olduğu gibi ABD dış politika davranışlarında da temelde 
belirleyici olan husus; sadece ekonomik, askerî ve diğer konulardaki 
diğerlerine göre daha önemli görülen izole çıkarların değil; bunların 
tümünün algılamasına dayalı olarak karar verecek olan siyasi irade 
olacaktır. ABD gibi global bir güç açısından bakıldığında, söz konusu 
siyasi irade bu ülkenin birbiriyle örtüşen ve ayrışan çeşitli global, 
bölgesel ve yerel çıkarları arasında hiyerarşik bir öncelik sıralaması 
yapmak gibi yabana atılamayacak bir zorlukla karşı karşıyadır. Bu 
demektir ki, söz konusu senaryolarda çıkarının ne olduğunu ve onu elde 
etmek için ne yapması gerektiğini bilerek Irak’la ve bölge ile ilgili uzun 
vadeli planlar yapabilen her şeye muktedir ABD imajı gerçekle 
uyuşmamaktadır. Aslında ABD yöneticilerinin kendileri bile (ki bunlara 
Ütğm. Durmuş’un çalışmasında referansta bulunduğu ABD Kongre ve 
akademik çevrelerinde mevcut Irak politikasına eleştiri getirip çözüm 
üretmeye çalışanlar da eklenmelidir) türlü belirsizliklerden ötürü Irak’taki 
ve ona bağlı olarak bölgedeki dinamiklerin ne şekil alacağını ve buna 
göre ABD’nin yarın ne yapması gerektiğini bilememekte ve bunu da 
açıkça ifade etmektedirler. 

Şu ana kadar ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği ile ilgili 
konuda kısmi açılardan ve kesin hükümlere dayalı olarak 
tartışılamayacağı görüşü savunulmuştur. Şimdi yakın ve uzak gelecekte 
ABD siyasi iradesinin bu konu ile ilgili verebileceği muhtemel bazı 
kararlar ve bunların ABD’nin genel Orta Doğu politikası ile de bağlantılı 
muhtemel nedenleri üzerinde durulacaktır. 

İnceleme konumuz olan Irak’ın da bir parçası olduğu Orta Doğu 
bölgesi açısından bakıldığında, ABD’nin 11 Eylül öncesi dönemlerle 
kıyaslandığında değişmeyen spesifik çıkarları şunlardır: 

. İsrail’in ve dost ülkelerin güvenliğini sağlamak, 
. Arap-İsrail anlaşmazlığının bölgesel istikrara katkı sağlayacak şekilde çözümünü kolaylaştırmak, 
. Batı pazarlarına kesintisiz petrol akışının teminini güvenceye almak. 

11 Eylül 2001 olaylarından sonra bu amaçlar terörizme karşı 
savaş hedefi etrafında yeniden belirlenirken, bölgenin demokratikleşmesi 
ve nükleer silahların ve ilgili teknolojinin yayılmasının önlenmesi gibi bazı 
spesifik amaçlar terörizme karşı savaş çerçevesinde ön plana 
çıkmışlardır. Bu yeni dönemde, ABD’nin bu amaçları gerçekleştirmek 
üzere benimsemiş olduğu savunma stratejisi; 11 Eylül öncesi dönemdeki 
durumdan farklı olarak çok amaçlı (caydırıcı ve önleyici) askerî güç 
kullanımını diplomasi, ekonomik vasıtalar gibi diğer dış politika araçları 
arasında önceden hiç olmadığı kadar öne çıkarmaktadır. 

Bu amaçlar ve strateji çerçevesinde düşünüldüğünde, ABD’nin 
genel olarak Orta Doğu, özelde ise Irak’taki askerî mevcudiyetini devam 
ettirmek istemesine sebep olabilecek faktörler şunlardır: 

 1. Görünebilir gelecekte Orta Doğu bölgesinde yukarıda değinilen 
amaçlarını gerçekleştirebilmek için ABD’nin askerî mevcudiyetini devam 
ettirmesi gerekmektedir. Örneğin nükleer silahların yayılmasını önleme 
konusunda ABD’nin kendi Orta Doğu politikasıyla ters düştüğü sürece, 
demokrasi ile yönetilen bir İran’ın bile nükleer programına şüpheyle 
yaklaşacağı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, aşağıda tartışılacağı 
üzere, ABD’nin belli bir çıkış planı çerçevesinde Irak’tan asker çekmesi 
ihtimal dâhilinde olmakla birlikte; İran’a karşı caydırıcı ve önleyici 
pozisyonunu korumak bakımından bu ülkede askerî bir üs ve/veya belirli 
bir askerî mevcudiyeti geride bırakması beklenebilir. 

 2. 11 Eylül olaylarından sonra güvenlik endişesi önceden hiç 
olmadığı kadar artan ABD kamuoyu, ABD’nin iç politikasında demokratik 
özgürlükleri erteleyerek; dış politikasında da tek taraflı güç kullanmaya 
dayalı bir strateji benimseyerek kendi demokratik değerleriyle ters 
düşme kararlılığını gösteren bir başkanla (üstelik bu kararlılığından ötürü 
ikinci kez başkan seçerek) ABD’nin, geçmişle kıyaslandığında yeni olan 
bir devlet kimliğine bürünmesine en azından görünebilir gelecekte itiraz 
etmeyeceğini göstermiş bulunmaktadır. 

 3. İşgalin başlangıcından beri bu ülkede düzeni hâlâ 
sağlayamamış olarak işgali devam ettirme kararlılığının ABD’ye kestiği 
askerî, politik ve ekonomik faturanın gitgide büyümesine rağmen; Bush 
yönetimi günümüze kadar tüm isteklere karşın ve eskiden Clinton 
yönetimin politikasını bu yönden eleştiren tutumuyla da çelişkiye düşmek 
pahasına Irak’tan bir çıkış planı yapıp bunu kendi kongresi ile 
paylaşmamıştır. 

 4. Yine Irak politikası ile ilgili olarak ABD Başkanı, Irak’ın seçimle 
iktidara gelmiş meşru yönetimi ABD’ye Irak’ı terk etmesi isteğini 
ilettiğinde bu isteğe derhal uyacağını, asker çekerken bu ülkede askerî 
bir varlık ve üs bırakmak niyetinde olmadığını ABD Kongresi’nde yapılan 
çağrılara rağmen, ABD ve dünya kamuoyuna bu zamana kadar ilan 
etmemiştir. 

 5. ABD’nin önümüzdeki yıllar içinde Orta Doğu petrolüne 
bağımlılığının gitgide artacağı bizzat ABD Enerji Bakanlığı yetkilileri 
tarafından rakamlarla açıklanmaktadır. Buna göre ABD’nin 2025 yılına 
kadar olan 20 sene içinde toplam enerji tüketimi üçte bir artacak ve iç 
üretimin tüketimi karşılamakta yetersiz kalması sebebiyle, talep artan 
ölçülerde ithalatla karşılanacak; bunun da en büyük kısmı Orta Doğu 
bölgesinden gelecektir. Yine bu yetkililere göre, ABD’nin petrole olan 
bağımlılığı gelecek 20 yıl içinde %40 oranında artacak ve bu bağımlılığın 
başka alternatiflerle ortadan kaldırılması da mümkün olamayacak; zira 
2025 yılında bu petrol talebinin % 70’i taşımacılık sektörüne gitme 
durumunda kalacaktır. Benzer şekilde ABD’nin doğal gaz talebinin de 20 
yıl içinde %40 artacağı öngörülmektedir. Diğer yandan dünya toplam 
enerji talebinin de önümüzdeki 20 yıllık süre içinde %54 artacağı ve bu 
artışın en büyük kısmının da Asya ülkelerinden özellikle de Çin ve 
Hindistan’dan gelecek talebe bağlı olacağı düşünülecek olursa; Orta 
Doğu ve civar bölgeler olan Kafkasya ve Orta Asya’nın, enerji kaynakları 
üzerinde söz sahibi olabilmek adına önemli bir uluslararası rekabete 
sahne olacağını düşünmek zor olmayacaktır. Bu durumda ABD’nin bu 
bölgelerdeki mevcudiyetini en azından sağlamlaştırmak için çaba 
göstermesini beklemek doğal olacaktır. 

ABD’nde, 1970 ile 2000 arasındaki 30 yıllık sürede, GSMH % 126 
artarken, enerji tüketimi sadece % 30 artmıştır. 
(Kaynak: National Energy Policy) 

 6. Öngörülebilir bir gelecekte uluslararası arenada özellikle askerî 
bakımdan ABD’nin süper güç konumuna meydan okuyacak ciddi bir 
rakip görünmemektedir. Bu durum ABD’nin Irak başta olmak üzere 
aktivist ve tek taraflı politikalarını sürdürmek yönünde teşvik edici ve 
kolaylaştırıcı bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. 

 7. Evrenselcilik yaklaşımı Bush yönetimi tarafından ABD’nin dış 
politikadaki tek seçeneği olarak algılanmaktadır. ABD resmî 
söylemlerinde, 11 Eylül sonrasında ABD dış politikasının öncelikli amacı 
hâline gelen “teröre karşı savaş”ın bu önceliğini uzun yıllar koruyacağı 
hususu açıkça kabul edilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın 
ifadesiyle; ABD “teröre karşı savaş” hususundaki global politikasını 
“insan hürriyetlerini” koruyan bir “güçler dengesi” kurmaya çalışarak 
sağlayacaktır. Bu çerçevede demokrasi için ortaklık; özellikle de 
Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi projelerin hayata geçme 
şansı bakımından Irak bir örnek teşkil etmektedir. Toplumsal yapısı ve 
kültürü itibariyle Irak İran’a benzememektedir. Baas rejiminin izlemiş 
olduğu politikaların da katkıda bulunduğu üzere, bu ülkede dinî kesimler 
İran’da olduğu gibi hâkim bir konumda bulunmamaktadır. Irak’ta 
kadınların toplumda görevler üstlenmeleri sağlanmış, sosyal kalkınma 
hedefleri doğrultusunda mesafe kat edilmiş olup, kısacası ABD politik 
kültürüne İran kadar yabancı olmayan bir toplum söz konusudur. Orta 
Doğu’daki demokratikleşme potansiyeli bakımından Irak, ABD tarafından 
bir “demokratik domino” olarak algılanmaktadır. Bu yüzden Irak’taki ABD 
askerî mevcudiyetinin politik, ekonomik ve askerî faturası ne olursa 
olsun gerektiği sürece muhafazasının kaçınılmaz olacağı, ABD resmî 
söylemlerinde vurgulanmaktadır. ABD açısından Irak’taki başarının 
kriteri çekildikten sonra arkada seçimle gelmiş demokratik idarecilerin 
ülkenin iç düzenini koruyabildiği, toprak bütünlüğü arz eden, bu 
bütünlüğü dış tehditlere karşı koruyabilen, komşuları ile iyi ilişkiler içinde 
olan bir ülke bırakmak olarak görülmektedir. Bu satırların yazılmakta 
olduğu Mayıs 2005 tarihi itibariyle bazı gözlemcilerin ve yetkililerin 
istediği şekilde ABD’nin askerî olarak derhal bu ülkeden çekilmesinin 
böyle ideal bir sonucu meydana getireceği yönünde kesin bir belirti 
yoktur. Tam tersine, Irak’ın karmaşık etnik ve dinî yapısı içindeki yerel 
dengeleri kurmadan gerçekleşecek olan böyle bir çekilmenin, bir iç 
savaşın ve komşu devletlerin direkt müdahalelerinin önünü açması 
ihtimali vardır. İç düzen hâlâ tam olarak sağlanamamış olmasına rağmen 
ABD askerî varlığının devam ettiği mevcut durumda en azından açlık 
problemleri, Irak’tan komşu ülkelere yoğun göçler gibi problemler 
yaşanmamaktadır ve Irak petrolü de ABD’nin kontrolü altındadır. 

 8. Aslında mevcut durumda Irak’taki yeni yönetimin ABD’nin 
kuvvetlerinin bir an önce Irak’tan çekilmesi için herhangi bir istek 
duyduğuna dair belirti de mevcut değildir. Irak’taki yeni yönetim 
tarafından bu hususla ilgili olarak yapılmış açıklamalarda açık olan 
yegane husus asker sayısında belirli indirimler yapılmasının mümkün 
olmasıyla birlikte, ABD askerî varlığının en erken 2005 yılı sonuna kadar 
devam edeceğidir. Bu noktada yapılacak yeni bir durum 
değerlendirmesinin kesinlikle ABD’nin çekilmesiyle sonuçlanacağını 
gösterir herhangi bir işaret de mevcut değildir. Aksine, söz konusu 
sürenin çok daha uzun ve belirsiz olabileceğini düşündüren işaretler 
vardır. Örneğin Irak Cumhurbaşkanı Talabani bir mülakatta Irak’ın 
içişlerine dışarıdan müdahale durumu devam ettiği sürece ABD askerî 
güçlerinin Irak’tan çekilmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir. 
Türkiye’yi de kapsadığı açık olan bu ima bir belirsizlik durumuna işaret 
etmektedir. Örneğin, her ne kadar Talabani Irak topraklarında Türkiye’ye 
karşı bir tehdidin oluşmasına izin verilmeyeceğini söylüyorsa da, ne 
kadar iyi niyetle söylenmiş olursa olsun böyle bir sözün geçerliliğini 
sorgulatan bazı şartlar Irak’taki seçimler ertesinde ortaya çıkmıştır. 
Barzani ve Talabani taraftarları arasında devam eden anlaşmazlıklardan 
dolayı eskiden olduğu gibi Kuzey Irak’ta PKK tarafından yararlanılan bir 
otorite boşluğu doğmayacağı söylenemez. Bütün bu faktörler beraber 
düşünüldüğünde, ABD yönetimi üzerinde en azından görünür bir 
gelecekte Irak’tan çekilme konusunu ciddi olarak düşünme baskısı ya da 
mecburiyeti olmadığı görülmektedir. 

 9. ABD askerî varlığının Irak’taki geleceği konusu ile ilgili olarak 
İran’ın durumunun ABD’nin stratejik hesaplamalarında özel bir yer işgal 
ettiğini söylemek mümkündür. Yukarıda İran’ın nükleer programı ile ilgili 
olarak belirtilen noktaya ilaveten, ABD’nin Orta Doğu politikasında yine 
önceden belirtilen amaçlarının tümüne karşıt bir politika izlediği 
düşünülen bu ülke aynı zamanda Irak’ın da komşusudur. Mevcut 
durumda İran, Irak’taki radikal Şii gruplara destek sağlamaktadır. Irak’ın 
toplumsal yapısının gerçekleri ve tarihsel bir perspektiften bakıldığında 
Irak’taki yeni yönetimde en fazla söz sahibi olan Şii çoğunluğun tümüyle 
İran yanlısı olduğunu ve onun tarafından kontrol edileceğini söylemek 
doğru olmayacaktır. Ancak, ABD kontrolünde yapılan seçimler 
sonucunda Irak’ta iktidarı ele geçiren “ılımlı” bir Şii ağırlıklı yönetimin 
mevcudiyet ve politikalarının, İran’ın “radikal” Şii yönetiminin geleceği 
için bir tehdit teşkil edeceğini değerlendiren İran yönetiminin bu olasılığı 
bertaraf etmek için Irak’ın içişlerine müdahale politikasını muhtemelen 
arttırarak devam ettirmesi durumunda, ABD’nin Irak’tan askerî güçlerini 
çekebilmesi zorlaşacaktır. 

Bütün bu sayılan nedenlerin geçerliliklerine rağmen, ABD’nin 
beklenenden daha kısa bir süre içinde ve hatta geride bir askerî varlık 
ve/veya üs bırakmaksızın Irak’tan çekilmesinin, hiçbir suretle söz konusu 
olamayacağını iddia etmek de kolay olmayacaktır. 2006 yılından önce 
gerçekleşmesi mevcut göstergeler açısından olası görülmeyen, ancak 
ne zaman gerçekleşeceğinin tam olarak tahmin edilmesi de mümkün 
görünmeyen böyle bir gelişmeyi mümkün kılabilecek faktörler aşağıdaki 
gibidir: 

. Bir kere ABD, Irak’ta yukarıda değinilen amaçlarını elde etme 
açısından büyük bir kısır döngü içine girmiş görünmektedir. Her ne kadar 
ABD yetkilileri tarafından Irak’ta direnişin devamı ABD’nin çekilmesine 
engel olarak gösteriliyorsa da ABD’nin Irak halkının gözünde hiç bir 
meşruiyeti bulunmayan askerî mevcudiyetinin, bu direnişi büsbütün 
körüklediği de bir gerçektir. Bu satırların yazıldığı Mayıs 2005 tarihi 
itibariyle bu hususla ilgili olarak bir durum değerlendirmesi yapıldığında; 
ABD’nin Irak halkının acil ihtiyaçları olan işsizlik, elektriksizlik, güvenlik 
ve hayat pahalılığına çözüm bulma konularıyla ilgili olarak henüz 
tatminkâr bir ilerleme kaydedemediği görülmektedir. Irak’ta ABD’nin 
başta güvenlik ve yeniden yapılandırma olmak üzere amaçlarını 
gerçekleştirdiği yönünde herhangi bir işaret görülmeksizin askerî 
kayıpların sürekli artması durumunda, bir noktada ABD kamuoyunun 
Irak’tan çekilme üzerinde ısrar etmesi beklenebilir. Son kamuoyu 
yoklamalarında, ABD’de halkın Irak politikasını daha az desteklediği 
şimdiden ortaya çıkmıştır. 1970, 1980 ve 1990’lı yılların ilk yarısında 
Vietnam, Lübnan ve Somali örneklerinde görüldüğü gibi Irak’ta da 
ABD’nin aşağıda ayrıntıları tartışılacağı gibi kayıplarını en aza indirmeye 
çalışarak Irak’tan çekilme iradesini göstermesi beklenebilir. 
. ABD’nin Irak’taki askerî varlığı sürsün ya da sürmesin; özellikle 
Avrupalı müttefiklerinin ve bölge ülkelerinin iş birliği olmadan Irak’ta 
başarılı olması beklenemez. ABD’nin Irak’tan çekilmesi artan kayıplarını 
durduracağı gibi ABD’nin bölge ülkeleri ve halkı gözündeki bozulmuş 
imajını da bir dereceye kadar düzeltebilecek, onları kendi menfaatlerinin 
de gerektirdiği gibi Irak’ta istikrarın temini hususunda katkı yapmaya 
teşvik edebilecek ve ABD’ye bu ülkelerle Irak işgaliyle başlayarak 
bozulma sürecine girmiş görünen ilişkilerini tekrar onarıp yeni bir 
başlangıç yapma imkânı sunabilecektir. 

Bu durumda ABD’nin Irak’tan çekilme durumunun şartlarını, Irak 
içindeki karşıt gruplar, Irak’a komşu ülkeler, bölge ülkeleri ve Avrupalı 
müttefikleriyle belli anlaşmalara bağladıktan sonra Irak’tan (mevcut iç 
karışıklığın sürüyor olmasına rağmen) çekilmesi beklenebilir. 

. Bu çerçevede, ABD’nin Irak’a komşu ülkeler olan Türkiye, İran ve 
Suriye ile bu ülkelerin ABD’nin çekilmesi sonrasında Irak’ın iç işlerine 
karışmaması için çetin diplomatik pazarlıklara girmesi ve bu 
görüşmelerde Irak’tan çekilmesini bir koz olarak kullanması beklenebilir. 
. Aynı görüşmelerde bölgesel istikrarla ilgili olan önemli konular 
üzerinde ABD’nin bölge ülkeleri; özellikle de Mısır, Suudi Arabistan ve 
Ürdün gibi geleneksel olarak ABD ile iş birliğine eğilimli olmuş Arap 
ülkeleri ile yeniden bir değerlendirme ve uzlaşmaya gitme çabaları 
göstermesi beklenebilir. Bu konuların en önemlileri İsrail-Filistin, Arap-
İsrail uyuşmazlıkları, İran’la uzlaşma, bölge ülkeleriyle ABD arasındaki 
ilişkileri geliştirme ve bölgede demokratikleşmenin sağlanması gibi 
konular olması beklenebilir. 

. Avrupalı müttefikler ile kurulacak diyaloglarda ise ABD’nin 
kuvvetlerini Irak’tan çekmesini takiben NATO’nun Irak’ta direkt bir rol 
üstlenmesi konusu üzerinde ısrarlı olması beklenebilir. Daha şimdiden 
ABD resmî söylemlerinde, Avrupalı müttefikleri NATO’nun Bağdat’taki 
askerî eğitim misyonuna daha fazla katkıda bulunmaya çağırmakta, 
Afganistan’da ise ISAF ile ABD askerî harekatını ortak bir NATO 
kumandası altında birleştirme çağrıları yapmaktadır. Her ne kadar NATO 
cephesinde şu an için Irak ile ilgili daha fazla taahhütler alınması 
konusunda bir çekingenlik hâkimse de bu çağrıların ABD’nin Irak’tan 
çekilmesi için ABD tarafından öne sürülen şartlardan biri hâline gelmesi 
beklenebilir. Bu durumda NATO’nun tek Müslüman ülkesi Türkiye’nin 
diğer Avrupalı NATO üyeleri tarafından öne sürülüp, bu ülkeden Irak’ta 
aktif askerî misyonlar istenmesi gündeme gelebilir. NATO’nun 
Türkiye’nin NATO sahası dışındaki bir bölgede askerî misyonlar 
üstlenmesi hususundaki beklentileri özellikle Sovyetler Birliği’nin 
Afganistan’ı işgali sonrası dönemden beri çeşitli vesilelerle gündeme 
gelmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde genişleme yolundaki Avrupa 
Birliği üyeleri açısından Orta Doğu bölgesinin istikrarı daha da önemli bir 
hâle geldiği için Avrupalı NATO üyeleri bakımından böyle bir senaryonun 
gündeme gelmesi eskisine oranla daha fazla olasıdır. NATO şimdiden 
Polonya’nın Irak’ta çok uluslu güçler içinde öncü rol üstlenmesini 
desteklemiştir. 

. NATO dışında, ABD’nin çekilme durumunu takiben Birleşmiş 
Milletler Örgütü’nün de Irak’ta direkt olarak devreye girmesi beklenebilir. 
ABD açısından bakıldığında, BM’nin Irak’ta faaliyette bulunmasının ABD 
tarafından Irak’ta başlatılmış olan siyasi geçiş sürecine uluslararası 
meşruiyet kazandırması gibi bir getirisinin olması ve bu bakımdan ABD 
politikalarının uluslararası tepki çekmeden sürdürülmesi gibi bir 
beklentinin doğması beklenebilir. ABD Kongresi’nde Bush yönetiminin 
mevcut Irak politikasına yöneltilen eleştiriler içinde sürekli olarak 
vurgulanan bir husus; Irak’taki ABD misyonunun aslında askerî değil 
siyasi olduğu ve ABD yönetiminin bu hususu sürekli olarak göz ardı 
etmiş olduğudur. Bu eleştiri noktasından yola çıkıldığında ve ABD dış 
politikasının Soğuk Savaş sonrası dönemindeki gelişimine bakıldığında, 
ABD’nin bu yeni dönemde gelişmekte olan ülkelerdeki temel 
fonksiyonunun devlet ve millet oluşturulması yönüne doğru gittiği 
görülecektir. Somali’deki başarısızlıklar, Balkanlarda bu hususta 
karşılaşılan güçlükler düşünüldüğünde ABD’nin bu çeşit misyonları 
sadece kendi olanaklarıyla götürmesi beklenemez. Her ne kadar ABD 
Başkanı Bush, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde benzer 
misyonları Almanya ve Japonya’da kendi başına ve başarıyla 
tamamlamış olduğunu söylüyor ve bu olayları ABD’nin bugünkü Orta 
Doğu politikası için referans noktaları olarak kullanıyorsa da Irak’taki 
durumun Almanya ve Japonya’nın durumundan ortak bir etnik köken, dil, 
kültür, ortak bir düşman anlayışı gibi konularda önemli farklılıklar arz 
ettiği açıktır. Ayrıca her şeyden önce kendilerini bir millet olarak 
tanımlamayan bu etnik gruplardan hürriyet, eşitlik, halkın hükümranlığı, 
serbest piyasa ekonomisi, hukukun üstünlüğü gibi değerlere dayalı 
Amerikan modeli bir federal devlet inşa etmenin zorlukları da ortadadır. 
Bütün bu gerçekler ABD Kongresi’nin Uluslararası İlişkiler komitelerinin 
önemli şahısları tarafından açıkça görülmekte ve ABD yönetiminin olaya 
Amerikan gözlüğüyle bakma eğilimi paylaşılmamaktadır. Zaten ABD’nin 
Almanya ve Japonya ile ilgili performansı Vietnam ve Somali’deki 
başarısızlık örnekleriyle şimdiden oldukça gölgelenmiş durumdadır. Bu 
açılardan bakıldığında, ABD Soğuk Savaş sonrası dönemde dış 
politikasında ne kadar tek taraflı davranmak kararlılığında olursa olsun; 
ABD’nin bu çeşit misyonlarda yetkiyi BM ile paylaşmak zorunda kalacağı 
düşünülebilir. Bu çerçevede düşünüldüğünde BM’nin Irak’ta politik 
kalkınma, insancıl yardım, adalet sisteminin yeniden inşası ve savaş 
suçlularının yargılanması, petrol endüstrisinin geliştirilmesi ve petrol 
zenginliğinin paylaşılması gibi bazı önemli konularda direkt yetkiler 
üstlenmesi öngörülebilir. Bu durumda ABD, Güvenlik Konseyi’nde, yani 
geri planda kontrolü sağlamak yoluna gidecektir. 

. Tabii ki yukarıda değindiğimiz Irak’ta federal bir millî devlet inşa 
edilmesi zorluklarının sadece ABD tarafından kendi başına değil, BM 
tarafından da üstesinden gelinemeyeceği düşünülebilir. Dolayısıyla 
Irak’taki yetkisini BM’ye devretmeye hazır olan bir ABD’nin Irak’ın etnik 
bazda parçalanması ihtimaline de hazır olduğu kabul edilmelidir. Bu 
hususta son zamanlarda gerek ABD Kongresi’nde gerekse de akademik 
camiada yapılan değerlendirmelerde; Irak’ın toprak bütünlüğünü bir 
federasyon çerçevesinde korumanın ABD’nin çıkarlarına hizmet 
etmeyeceğini savunan tezler öne çıkmaktadır. Bu tezlerde, Irak’ta 
federasyon yerine konfederasyon türü bir yapının, yani etnik ve dinsel 
bazda tam olarak kendini yönetmeye yetkili devletlerden (ki bu 
bağımsızlık ilan ederek konfederasyondan ayrılma hakkını da 
içermektedir) oluşmuş konfedere bir devletin, ABD’nin Orta Doğu 
bölgesindeki çıkarlarına ve özellikle bölgesel istikrara hizmet edeceği 
fikri öne çıkmaktadır. Bölge devletleri ve özellikle Türkiye’nin de içinde 
bulunduğu Irak’a komşu devletlerin görüşleriyle taban tabana zıt böyle 
bir tezin ABD yönetimi tarafından benimsenebileceği ihtimali de göz 
önünde bulundurulmalıdır. 



Map of Iraq CIA World Factbook 

Irak’ta etnik ve dinsel bazda yapılanmış konfedere bir devlet, bu 
ülkede ABD mevcudiyeti sürerken bizzat ABD tarafından 
yapılandırılabileceği gibi, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi sonrasında 
geride bırakılmış federasyon yapısının zamanın bir noktasında 
çökmesiyle de ortaya çıkabilir. Bu hususta 1975 yılında başlayan 
Lübnan iç savaşı ve bu gelişmenin bölge genelinde yaratmış olduğu 
istikrarsızlık canlı bir örnek teşkil etmektedir. Böyle bir gelişmenin ortaya 
çıkması durumunda kendi yönetimi ve toplumu içinde muhtemel bir 
bölünme yaşıyor olabilecek bir ABD’nin bölgesel dinamikleri yönlendirici 
bir güç ve politik irade ortaya koyması mümkün olmayabilecektir. 
. Uzmanlar tarafından görünür gelecekte gerçekleşmesi 
öngörülmese de batı ülkelerinde petrol yerine geçebilecek alternatif 
enerji kaynaklarının bulunması durumunda ve hatta bu mümkün 
olamasa bile çeşitli önlemlerle kendisi ve müttefiklerinin Orta Doğu’dan 
petrol ithalini önemli ölçüde düşürmelerinin mümkün olması hâlinde, 
ABD’nin askerî güvenlik boyutu öne çıkan mevcut Orta Doğu 
politikalarının belli bir değişime uğraması beklenebilir. Bu değişimin 
parametrelerini şimdiden öngörülmesi mümkün olmayan o zamanki 
uluslararası konjonktür belirleyecektir. Ancak, bu çalışmada da 
değinildiği gibi petrolün Batı pazarlarına güvenli ve kesintisiz bir biçimde 
taşınması, ABD’nin Orta Doğu bölgesindeki dış politika amaçlarının 
sadece bir tanesini oluşturmaktadır. ABD dış politikasının 11 Eylül’den 
sonra öne çıkan ve uzun yıllar süreceği öngörülen askerî güvenlik 
boyutunun, Orta Doğu bölgesi politikasının petrol dışındaki diğer 
amaçlarıyla doğrudan ilintili olarak ABD’nin bu bölgeye ilgisinin devamını 
sağlayacağı büyük bir olasılıktır. Bu ilginin ABD’nin bölgedeki 
mevcudiyetini ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini ne şekilde etkileyebileceğini 
ise bölgesel ve uluslararası dinamiklerin yanında bölgenin önemli 
devletlerinin ABD’ye karşı izleyeceği politikaların belirleyeceğini 
öngörmek mümkündür. 

Bu hususta Türkiye’nin üzerine çetin bir sorumluluk düşmektedir. 
Demokrat Parti yöneticilerinin 1950’li yıllarda ABD ile ilişkilerin bazı 
önemli nüanslarını ayarlamada ve Orta Doğu bölgesine karşı izledikleri 
dış politikada birtakım önemli hatalar yapmış oldukları, sonuçlarıyla 
birlikte ortaya çıkmış olan bir gerçektir. Ancak kuruluşundan bu yana 
geçen süre içinde 1950’li yıllar da dâhil olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti 
hiçbir zaman ABD’nin “piyon”u olmamıştır. Aradan geçen süre içinde ve 
özellikle de 11 Eylül dönemi sonrasında, 1950’li yılların uygulamalarına 
bir geri dönüş yaşanmamışsa da Türkiye’nin dış politikasının dayandığı 
dengeleri uygulamak oldukça güçleşmiştir. Irak sonrasında bunun daha 
da güçleşmesi beklenebilir. Ancak denge politikasının alternatifi de 
gözükmemektedir. Bu çalışmada tartışıldığı şekilde hâlen Orta Doğu 
bölgesinde dış politikasını uygulama hususunda oldukça müşkül bir 
durumda bulunan ABD, Türkiye’nin bölgedeki tecrübesi, rolü ve önemine 
binaen iş birliğine her zaman ihtiyaç duyacaktır. Bu durumu iyi 
değerlendirerek ABD’ye karşı eğitici, öğretici ve gerektiğinde kesin bir 
hayır demek de dâhil olmak üzere frenleyici bir tutum izleyen Türkiye’nin, 
bu tutumuyla ABD’nin Orta Doğu politikalarında daha isabetli 
davranmasını mümkün kılabileceği öngörülebilir. Bu değerlendirmeler 
ışığında üç adet senaryo oluşturulmuştur. 

 1. Birinci Senaryo: ABD’nin 2005 Yılı Sonuna Kadar Irak’tan Çıkmaması; 

ABD’nin Irak halkının gözünde hiç bir meşruiyeti bulunmamasına 
ve askerî mevcudiyetinin direnişi körüklemesine rağmen, çeşitli askerî, 
politik ve ekonomik zorunluluklar karşısında sonsuza kadar Irak’ta 
kalması da beklenemez. Ancak “onurlu bir geri çekilmenin” de 
gerekçesini hazırlaması gerekecektir. Bu bağlamda; 

 a. ABD, hükümeti Iraklılara devretme süreci içinde, Irak’ta kendi 
önceliği olarak gördüğü güvenliğin sağlanması hedefi doğrultusunda 
Iraklılardan oluşmuş bir polis ve asker gücünün oluşturulmasına ve bu 
gücün etkin şekilde güvenliği devralmasını temin etmeye ağırlık 
verecektir. 

 b. Bu şekilde güvenliğin mümkün olduğunca hızlı bir biçimde 
Iraklılara devri süreci içinde, ABD’nin kendisi Irak’ın zaruri altyapı 
ihtiyaçlarını temin etmeye ve zaruri altyapı meselelerini çözmeye 
yoğunlaşacak, bu hususta gayret gösterecektir. 

 c. Bu vasıtalarla, Irak halkı gözündeki meşruiyetini arttırmaya 
çalışarak iç düzen sorununu Irak halkının kendi sorunu hâline 
getirecektir. Bu yolla halkın sivil Irak yönetimini desteklemesini 
sağlamaya çalışacaktır. 

 ç. ABD; Savunma, İçişleri ve Petrol Bakanlığı gibi önem verdiği 
bazı bakanlıklardaki önceden kendi uygun bulduğu yapılanmaları kontrol 
altında bulunduracak; bu gibi bakanlıklarda yapılacak atamaların kendi 
tercihlerine uygun yapılmasını temine çalışacaktır. 

 d. Irak Anayasası’nın kabulünü sağlayarak sivil idarenin etkin bir 
biçimde hükümet görevini üstlenmesini temin etmeye ve bu çerçevede 
Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyacak federatif bir yapının korunmasını 
sağlayacak şekilde etnik ve dinî gruplar arasında uyum ve dengelere 
dayalı bir iş birliğinin altyapısını hazırlamaya çalışacaktır. 

2. İkinci Senaryo: ABD’nin 2006 Yılından İtibaren Kademeli 
Olarak Irak’tan Çıkabileceği; 

 a. Irak’ta mevcut iç karışıklığın sürüyor olması; Irak’ın 
komşularının Irak’ın içişlerine karışmalarını sürdürmeleri ve İran faktörü 
gibi ABD’nin Irak’tan çıkmasını zorlaştıran birtakım sebepler 
bulunmasına rağmen, yukarıda da değinilen askerî, politik ve ekonomik 
zorluklar karşısında ABD 2006 yılından itibaren Irak’taki güçlerini 
kademeli azaltmalara giderek çekebilir. 

 b. Tümüyle çekilme öncesinde, ABD’nin Irak’tan çekilme 
durumunun şartlarını Irak içindeki karşıt gruplar; Irak’a komşu ülkeler; 
bölge ülkeleri ve Avrupalı müttefikleriyle belli anlaşmalara bağlaması 
beklenebilir. 

 c. Bu noktada bir yandan Irak’tan çekilmesinden sonra devam 
edecek olan düzen sağlama işleminde seçilmiş Irak hükümetine 
yardımcı olmaya devam ederken perde arkasında da kontrolü mümkün 
olduğunca elde tutmak, diğer yandan da Avrupalı ve bölgesel 
müttefikleriyle ve genel olarak uluslararası cemiyetle Irak’ın işgaliyle 
bozulmuş olan ilişkilerini düzeltme yolunda yeni bir başlangıç yaparak 
kaybını kazanca çevirmek mantığıyla NATO ve BM gibi kuruluşları 
devreye sokabilir. 

 ç. Bu kapsamda Irak’taki yetkisini bu kuruluşlara devretmeye hazır 
olan bir ABD’nin, Irak’ın etnik bazda parçalanması ihtimaline de hazır 
olduğu kabul edilmelidir. 

 d. Bu çerçevede her ne kadar mevcut durumda federatif bir 
yapının korunması için çaba gösteriyor görünse de zaman içinde 
politikasını değiştirerek etnik ve dinsel bazda yapılanmış konfedere bir 
devletin altyapısını Irak’tan çekilme öncesinde hazırlayabilir ya da 
çekilme sonrasında böyle bir gelişmeye direkt ya da dolaylı yönden 
destek verebilir. 

 e. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ertesinde geride bırakacağı federatif 
yapı zaman süreci içinde çökebilir ve bu durum 1975 Lübnan örneğinde 
olduğu gibi bizzat Irak’ın komşularından gelebilecek ve bölgede istikrarı 
tehdit edici dış müdahaleleri gündeme getirebilir. 

 3. Üçüncü Senaryo: 2025 Yılı ve Sonrası (ABD Irak’tan 
Çekilebilir Ancak Bölgeden Çekilemez) Durumu; 

 a. Batı ülkelerinde petrol yerine geçebilecek alternatif enerji 
kaynaklarının bulunması durumunda ve hatta bu mümkün olamasa bile 
harcamanın kısıtlanması gibi çeşitli önlemlerle ABD’nin kendisi ve 
müttefiklerinin Orta Doğu’dan petrol ithalini önemli ölçüde düşürmelerinin 
mümkün olması hâlinde, ABD’nin askerî güvenlik boyutu öne çıkan 
mevcut Orta Doğu politikalarının belli bir değişime uğraması beklenebilir. 

 b. Petrolün Batı pazarlarına güvenli ve kesintisiz bir biçimde 
taşınması, ABD’nin Orta Doğu bölgesindeki dış politika amaçlarının 
sadece bir tanesini oluşturmaktadır. ABD dış politikasının 11 Eylül’den 
sonra öne çıkan ve uzun yıllar süreceği öngörülen askerî güvenlik 
boyutunun bu ülkenin Orta Doğu bölgesi politikasının petrol dışındaki 
diğer amaçlarıyla doğrudan ilintili olarak ABD’nin bu bölgeye ilgisinin 
devamını sağlayacağı büyük bir olasılıktır. 

 c. ABD’nin bölgedeki kalıcı mevcudiyetinin biçimini ve bu 
mevcudiyetin ABD’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerini ne şekilde 
etkileyebileceğini bölgesel ve uluslararası konjonktür yanında bölgenin 
önemli devletlerinin ABD’ye karşı izleyeceği politikaların da 
belirleyeceğini öngörmek mümkündür. 

7 Cİ  BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..

***

23 Ekim 2018 Salı

BELİRTİLEN BU DEĞERLENDİRMELER VE ABD’NİN DİNAMİKLERİ IŞIĞINDA ABD’NİN, ÖNCELİK SIRASINA GÖRE IRAK’TAN ÇIKIŞ SENARYOLARI NELER OLABİLİR?

BELİRTİLEN BU DEĞERLENDİRMELER VE ABD’NİN DİNAMİKLERİ IŞIĞINDA ABD’NİN, ÖNCELİK SIRASINA GÖRE IRAK’TAN ÇIKIŞ SENARYOLARI NELER OLABİLİR? 

Yazan: Prof.Dr.Mahmut Bali AYKAN 

ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği ne olacaktır? Bu 
soruya cevap verebilme amacı güden 4 senaryo ve bir tartışma planı 
hazırlanmıştır. Bu yazıda bu çalışmalarla ilgili bazı düşünceler 
paylaşılacak ve bu düşüncelerden yola çıkılarak belirtilen konu ile ilgili 
bağımsız bir analiz denemesi yapılacaktır. 

Söz konusu 4 çalışmanın her biri konuya askerî, jeopolitik, 
ekonomik, tarihsel ve bölgesel perspektiflerden; dinî ve etnik faktör 
açılarının birinden yaklaşarak bu hususlarda bilgiler vermekte ve bu 
bilgilere dayalı olarak ABD’nin Irak’tan askerî güçlerini kısmen veya 
tamamen çekip çekmeyeceği; bu çekilme işleminin ne zaman ve hangi 
şartlar altında olacağı; muhtemel bir çekilmenin ertesinde Irak içi ve Orta 
Doğu bölgesi genelinde ne çeşit gelişmelerin beklenebileceği ile ilgili 
önerilerde bulunmaktadırlar. Tartışma planı ise konunun hangi başlıklar 
altında incelenmesi gerektiği ile ilgili bir taslak öneri görünümündedir. 

Bu çalışmaları, ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği konusu 
ile ilgili genel bir resmin belli parçalarını, kendi yaklaşım açılarından 
hareketle verdikleri bilgiler bakımından göstermeleri nedeniyle, değerli 
ve birbirlerini tamamlayıcı olarak görüyorum. Ancak ABD’nin Irak’taki 
askerî varlığının geleceği gibi çok spesifik olan bir konunun; 

. ABD’nin Soğuk Savaş dönemi ve 11 Eylül sonrasında gelişen 
ulusal kimlik ve davranışı ile ilgili olduğunu; 
. Somut bilgiden çok ancak sezgiye dayalı varsayımlarla 
tartışılabilecek karmaşık gerçekler ve olaylar içermekte olduğunu ve, 
. Bu varsayımların ABD işgalinin hangi şart ve sonuçlar 
çerçevesinde ve ne zaman bitip bitmeyeceği ile ilgili gelecek tahminleri 
olarak kesin olamayacak ancak gerçekleşmesi en muhtemel ihtimallere 
dayalı olabileceğini düşünüyorum. 

Bu belirtilen noktalar açısından bakıldığında söz konusu 
çalışmaların birbirini tamamlayacak şekilde birleştirilmeleri ve kesinlik 
içeren bazı öneri ve varsayımların yumuşatılması gereğine ilaveten 
bakış açılarının da genişletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha açık 
olarak belirtmek gerekirse, bu çalışmaların bence en dikkat çekici ortak 
eksiklikleri ABD’nin 11 Eylül sonrası dönemi ile ilgili ulusal kimlik ve 
bunun etkilediği dış politika davranışı ile doğrudan bağlantılı genel bir 
analitik çerçeveden yoksun oluşlarıdır. 

“Dış Politika”, devletlerin kendi kimlik anlayışları, ulusal ve 
uluslararası ortamla ilgili algılamaları çerçevesinde belirledikleri iç ve dış 
amaçları elde etmek ve bu amaçlara yönelik tehditleri etkisiz hâle 
getirmek doğrultusunda geliştirdikleri bir stratejidir. Bu açıdan 
bakıldığında, ABD dış politika davranışlarının özellikle II. Dünya Savaşı 
dönemlerinden günümüze kadar hiç değişmemiş olan bir özelliği; gelmiş 
geçmiş bütün ABD yönetimlerinin evrenselcilik ve ulusalcılık 
yaklaşımları arasındaki bocalamaları ve bu durumun dış politika 
çizgisinde oluşturduğu çelişkilerdir. Ulusalcı yaklaşım; Başkan George 
Washington ve Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasının mimarı George 
F. Kennan’ın, kendi dönem şartlarına uyarlanmış bir şekilde, ABD’nin 
güvenlik ve refahını koruması bakımından kendisinden farklı kimliklerden 
oluşmuş olan uluslararası alanda, daima kendi hareket serbestisini 
koruması gerektiği fikrini savunur. Evrenselcilik ise; (ki bu Başkan 
Woodrow Wilson’dan bu yana uluslararası sistemik yapıdaki 
değişikliklere karşılık olarak yapılmış çeşitli adaptasyonlarla gelişmiş bir 
çizgidir) ABD’nin, uluslararası alanda güvenlik ve refahını koruyabilmesi 
için kendi ulusal değerlerini (ki bunları kısaca liberal demokrasi; pazar 
ekonomisi ve bunlarla bağlantılı bireysel girişimcilik, düşünce özgürlüğü 
gibi değerler manzumesi olarak düşünebiliriz) benimsemiş bir dünyanın 
oluşturulması yolunda aktif bir misyon üstlenmesini öngörür. Bu iki zıt 
görüşten Evrenselcilik yaklaşımı 11 Eylül 2001 sonrasında ABD dış 
politikasında özellikle öne çıkarken; diğer taraftan özellikle Irak’ta 
karşılaşılan güçlüklerin ABD’nin hareket serbestisinin tekrar 
kazanılmasına yönelik bir yeniden değerlendirme yapılması yönünde, 
ABD yöneticilerine baskı yapmakta olduğunu görmekteyiz. 

ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği konusunu belirleyecek 
olan esas unsur, söz konusu senaryolarda bahsedilen askerî, jeopolitik, 
ekonomik, tarihsel, dinî ve etnik faktörlerin birbirlerinden bağımsız ve 
hatta bir bütün olarak yapacakları etkiden çok; Irak özelinde ve bölgesel 
ölçekte ABD dış politikası ile bağlantılı olarak sözü edilen bu iki zıt 
eğilimin birbirlerini nasıl etkileyip nasıl bir sonuç doğuracakları ile ilgilidir. 
Şu husus vurgulanmalıdır ki, dış politika incelemelerinde indirgemeci 
yöntemin karmaşık dış politika olgularını basitleştirmek yönünde bir 
fayda ve cazibesi olabilse de, sonuca etki edebilecek diğer (muhtemelen 
daha baskın) faktörleri ihmal ettiği için bu yöntemin olayları açıklama ve 
geleceği tahmin gücü yeterli olamayacaktır. Her ülkenin dış politikası için 
söz konusu olduğu gibi ABD dış politika davranışlarında da temelde 
belirleyici olan husus; sadece ekonomik, askerî ve diğer konulardaki 
diğerlerine göre daha önemli görülen izole çıkarların değil; bunların 
tümünün algılamasına dayalı olarak karar verecek olan siyasi irade 
olacaktır. ABD gibi global bir güç açısından bakıldığında, söz konusu 
siyasi irade bu ülkenin birbiriyle örtüşen ve ayrışan çeşitli global, 
bölgesel ve yerel çıkarları arasında hiyerarşik bir öncelik sıralaması 
yapmak gibi yabana atılamayacak bir zorlukla karşı karşıyadır. Bu 
demektir ki, söz konusu senaryolarda çıkarının ne olduğunu ve onu elde 
etmek için ne yapması gerektiğini bilerek Irak’la ve bölge ile ilgili uzun 
vadeli planlar yapabilen her şeye muktedir ABD imajı gerçekle 
uyuşmamaktadır. Aslında ABD yöneticilerinin kendileri bile (ki bunlara 
Ütğm. Durmuş’un çalışmasında referansta bulunduğu ABD Kongre ve 
akademik çevrelerinde mevcut Irak politikasına eleştiri getirip çözüm 
üretmeye çalışanlar da eklenmelidir) türlü belirsizliklerden ötürü Irak’taki 
ve ona bağlı olarak bölgedeki dinamiklerin ne şekil alacağını ve buna 
göre ABD’nin yarın ne yapması gerektiğini bilememekte ve bunu da 
açıkça ifade etmektedirler. 

Şu ana kadar ABD’nin Irak’taki askerî varlığının geleceği ile ilgili 
konuda kısmi açılardan ve kesin hükümlere dayalı olarak 
tartışılamayacağı görüşü savunulmuştur. Şimdi yakın ve uzak gelecekte 
ABD siyasi iradesinin bu konu ile ilgili verebileceği muhtemel bazı 
kararlar ve bunların ABD’nin genel Orta Doğu politikası ile de bağlantılı 
muhtemel nedenleri üzerinde durulacaktır. 

İnceleme konumuz olan Irak’ın da bir parçası olduğu Orta Doğu 
bölgesi açısından bakıldığında, ABD’nin 11 Eylül öncesi dönemlerle 
kıyaslandığında değişmeyen spesifik çıkarları şunlardır: 

. İsrail’in ve dost ülkelerin güvenliğini sağlamak, 
. Arap-İsrail anlaşmazlığının bölgesel istikrara katkı sağlayacak şekilde çözümünü kolaylaştırmak, 
. Batı pazarlarına kesintisiz petrol akışının teminini güvenceye almak. 

11 Eylül 2001 olaylarından sonra bu amaçlar terörizme karşı 
savaş hedefi etrafında yeniden belirlenirken, bölgenin demokratikleşmesi 
ve nükleer silahların ve ilgili teknolojinin yayılmasının önlenmesi gibi bazı 
spesifik amaçlar terörizme karşı savaş çerçevesinde ön plana 
çıkmışlardır. Bu yeni dönemde, ABD’nin bu amaçları gerçekleştirmek 
üzere benimsemiş olduğu savunma stratejisi; 11 Eylül öncesi dönemdeki 
durumdan farklı olarak çok amaçlı (caydırıcı ve önleyici) askerî güç 
kullanımını diplomasi, ekonomik vasıtalar gibi diğer dış politika araçları 
arasında önceden hiç olmadığı kadar öne çıkarmaktadır. 

Bu amaçlar ve strateji çerçevesinde düşünüldüğünde, ABD’nin 
genel olarak Orta Doğu, özelde ise Irak’taki askerî mevcudiyetini devam 
ettirmek istemesine sebep olabilecek faktörler şunlardır: 

 1. Görünebilir gelecekte Orta Doğu bölgesinde yukarıda değinilen 
amaçlarını gerçekleştirebilmek için ABD’nin askerî mevcudiyetini devam 
ettirmesi gerekmektedir. Örneğin nükleer silahların yayılmasını önleme 
konusunda ABD’nin kendi Orta Doğu politikasıyla ters düştüğü sürece, 
demokrasi ile yönetilen bir İran’ın bile nükleer programına şüpheyle 
yaklaşacağı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, aşağıda tartışılacağı 
üzere, ABD’nin belli bir çıkış planı çerçevesinde Irak’tan asker çekmesi 
ihtimal dâhilinde olmakla birlikte; İran’a karşı caydırıcı ve önleyici 
pozisyonunu korumak bakımından bu ülkede askerî bir üs ve/veya belirli 
bir askerî mevcudiyeti geride bırakması beklenebilir. 

 2. 11 Eylül olaylarından sonra güvenlik endişesi önceden hiç 
olmadığı kadar artan ABD kamuoyu, ABD’nin iç politikasında demokratik 
özgürlükleri erteleyerek; dış politikasında da tek taraflı güç kullanmaya 
dayalı bir strateji benimseyerek kendi demokratik değerleriyle ters 
düşme kararlılığını gösteren bir başkanla (üstelik bu kararlılığından ötürü 
ikinci kez başkan seçerek) ABD’nin, geçmişle kıyaslandığında yeni olan 
bir devlet kimliğine bürünmesine en azından görünebilir gelecekte itiraz 
etmeyeceğini göstermiş bulunmaktadır. 

 3. İşgalin başlangıcından beri bu ülkede düzeni hâlâ 
sağlayamamış olarak işgali devam ettirme kararlılığının ABD’ye kestiği 
askerî, politik ve ekonomik faturanın gitgide büyümesine rağmen; Bush 
yönetimi günümüze kadar tüm isteklere karşın ve eskiden Clinton 
yönetimin politikasını bu yönden eleştiren tutumuyla da çelişkiye düşmek 
pahasına Irak’tan bir çıkış planı yapıp bunu kendi kongresi ile 
paylaşmamıştır. 

 4. Yine Irak politikası ile ilgili olarak ABD Başkanı, Irak’ın seçimle 
iktidara gelmiş meşru yönetimi ABD’ye Irak’ı terk etmesi isteğini 
ilettiğinde bu isteğe derhal uyacağını, asker çekerken bu ülkede askerî 
bir varlık ve üs bırakmak niyetinde olmadığını ABD Kongresi’nde yapılan 
çağrılara rağmen, ABD ve dünya kamuoyuna bu zamana kadar ilan 
etmemiştir. 

 5. ABD’nin önümüzdeki yıllar içinde Orta Doğu petrolüne 
bağımlılığının gitgide artacağı bizzat ABD Enerji Bakanlığı yetkilileri 
tarafından rakamlarla açıklanmaktadır. Buna göre ABD’nin 2025 yılına 
kadar olan 20 sene içinde toplam enerji tüketimi üçte bir artacak ve iç 
üretimin tüketimi karşılamakta yetersiz kalması sebebiyle, talep artan 
ölçülerde ithalatla karşılanacak; bunun da en büyük kısmı Orta Doğu 
bölgesinden gelecektir. Yine bu yetkililere göre, ABD’nin petrole olan 
bağımlılığı gelecek 20 yıl içinde %40 oranında artacak ve bu bağımlılığın 
başka alternatiflerle ortadan kaldırılması da mümkün olamayacak; zira 
2025 yılında bu petrol talebinin % 70’i taşımacılık sektörüne gitme 
durumunda kalacaktır. Benzer şekilde ABD’nin doğal gaz talebinin de 20 
yıl içinde %40 artacağı öngörülmektedir. Diğer yandan dünya toplam 
enerji talebinin de önümüzdeki 20 yıllık süre içinde %54 artacağı ve bu 
artışın en büyük kısmının da Asya ülkelerinden özellikle de Çin ve 
Hindistan’dan gelecek talebe bağlı olacağı düşünülecek olursa; Orta 
Doğu ve civar bölgeler olan Kafkasya ve Orta Asya’nın, enerji kaynakları 
üzerinde söz sahibi olabilmek adına önemli bir uluslararası rekabete 
sahne olacağını düşünmek zor olmayacaktır. Bu durumda ABD’nin bu 
bölgelerdeki mevcudiyetini en azından sağlamlaştırmak için çaba 
göstermesini beklemek doğal olacaktır. 


  ABD’nde, 1970 ile 2000 arasındaki 30 yıllık sürede, GSMH % 126 artarken, enerji tüketimi sadece % 30 artmıştır. 
(Kaynak: National Energy Policy) 


 6. Öngörülebilir bir gelecekte uluslararası arenada özellikle askerî 
bakımdan ABD’nin süper güç konumuna meydan okuyacak ciddi bir 
rakip görünmemektedir. Bu durum ABD’nin Irak başta olmak üzere 
aktivist ve tek taraflı politikalarını sürdürmek yönünde teşvik edici ve 
kolaylaştırıcı bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. 

 7. Evrenselcilik yaklaşımı Bush yönetimi tarafından ABD’nin dış 
politikadaki tek seçeneği olarak algılanmaktadır. ABD resmî 
söylemlerinde, 11 Eylül sonrasında ABD dış politikasının öncelikli amacı 
hâline gelen “teröre karşı savaş”ın bu önceliğini uzun yıllar koruyacağı 
hususu açıkça kabul edilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın 
ifadesiyle; ABD “teröre karşı savaş” hususundaki global politikasını 
“insan hürriyetlerini” koruyan bir “güçler dengesi” kurmaya çalışarak 
sağlayacaktır. Bu çerçevede demokrasi için ortaklık; özellikle de 
Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi projelerin hayata geçme 
şansı bakımından Irak bir örnek teşkil etmektedir. Toplumsal yapısı ve 
kültürü itibariyle Irak İran’a benzememektedir. Baas rejiminin izlemiş 
olduğu politikaların da katkıda bulunduğu üzere, bu ülkede dinî kesimler 
İran’da olduğu gibi hâkim bir konumda bulunmamaktadır. Irak’ta 
kadınların toplumda görevler üstlenmeleri sağlanmış, sosyal kalkınma 
hedefleri doğrultusunda mesafe kat edilmiş olup, kısacası ABD politik 
kültürüne İran kadar yabancı olmayan bir toplum söz konusudur. Orta 
Doğu’daki demokratikleşme potansiyeli bakımından Irak, ABD tarafından 
bir “demokratik domino” olarak algılanmaktadır. Bu yüzden Irak’taki ABD 
askerî mevcudiyetinin politik, ekonomik ve askerî faturası ne olursa 
olsun gerektiği sürece muhafazasının kaçınılmaz olacağı, ABD resmî 
söylemlerinde vurgulanmaktadır. ABD açısından Irak’taki başarının 
kriteri çekildikten sonra arkada seçimle gelmiş demokratik idarecilerin 
ülkenin iç düzenini koruyabildiği, toprak bütünlüğü arz eden, bu 
bütünlüğü dış tehditlere karşı koruyabilen, komşuları ile iyi ilişkiler içinde 
olan bir ülke bırakmak olarak görülmektedir. Bu satırların yazılmakta 
olduğu Mayıs 2005 tarihi itibariyle bazı gözlemcilerin ve yetkililerin 
istediği şekilde ABD’nin askerî olarak derhal bu ülkeden çekilmesinin 
böyle ideal bir sonucu meydana getireceği yönünde kesin bir belirti 
yoktur. Tam tersine, Irak’ın karmaşık etnik ve dinî yapısı içindeki yerel 
dengeleri kurmadan gerçekleşecek olan böyle bir çekilmenin, bir iç 
savaşın ve komşu devletlerin direkt müdahalelerinin önünü açması 
ihtimali vardır. İç düzen hâlâ tam olarak sağlanamamış olmasına rağmen 
ABD askerî varlığının devam ettiği mevcut durumda en azından açlık 
problemleri, Irak’tan komşu ülkelere yoğun göçler gibi problemler 
yaşanmamaktadır ve Irak petrolü de ABD’nin kontrolü altındadır. 

 8. Aslında mevcut durumda Irak’taki yeni yönetimin ABD’nin 
kuvvetlerinin bir an önce Irak’tan çekilmesi için herhangi bir istek 
duyduğuna dair belirti de mevcut değildir. Irak’taki yeni yönetim 
tarafından bu hususla ilgili olarak yapılmış açıklamalarda açık olan 
yegane husus asker sayısında belirli indirimler yapılmasının mümkün 
olmasıyla birlikte, ABD askerî varlığının en erken 2005 yılı sonuna kadar 
devam edeceğidir. Bu noktada yapılacak yeni bir durum 
değerlendirmesinin kesinlikle ABD’nin çekilmesiyle sonuçlanacağını 
gösterir herhangi bir işaret de mevcut değildir. Aksine, söz konusu 
sürenin çok daha uzun ve belirsiz olabileceğini düşündüren işaretler 
vardır. Örneğin Irak Cumhurbaşkanı Talabani bir mülakatta Irak’ın 
içişlerine dışarıdan müdahale durumu devam ettiği sürece ABD askerî 
güçlerinin Irak’tan çekilmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir. 
Türkiye’yi de kapsadığı açık olan bu ima bir belirsizlik durumuna işaret 
etmektedir. Örneğin, her ne kadar Talabani Irak topraklarında Türkiye’ye 
karşı bir tehdidin oluşmasına izin verilmeyeceğini söylüyorsa da, ne 
kadar iyi niyetle söylenmiş olursa olsun böyle bir sözün geçerliliğini 
sorgulatan bazı şartlar Irak’taki seçimler ertesinde ortaya çıkmıştır. 
Barzani ve Talabani taraftarları arasında devam eden anlaşmazlıklardan 
dolayı eskiden olduğu gibi Kuzey Irak’ta PKK tarafından yararlanılan bir 
otorite boşluğu doğmayacağı söylenemez. Bütün bu faktörler beraber 
düşünüldüğünde, ABD yönetimi üzerinde en azından görünür bir 
gelecekte Irak’tan çekilme konusunu ciddi olarak düşünme baskısı ya da 
mecburiyeti olmadığı görülmektedir. 

 9. ABD askerî varlığının Irak’taki geleceği konusu ile ilgili olarak 
İran’ın durumunun ABD’nin stratejik hesaplamalarında özel bir yer işgal 
ettiğini söylemek mümkündür. Yukarıda İran’ın nükleer programı ile ilgili 
olarak belirtilen noktaya ilaveten, ABD’nin Orta Doğu politikasında yine 
önceden belirtilen amaçlarının tümüne karşıt bir politika izlediği 
düşünülen bu ülke aynı zamanda Irak’ın da komşusudur. Mevcut 
durumda İran, Irak’taki radikal Şii gruplara destek sağlamaktadır. Irak’ın 
toplumsal yapısının gerçekleri ve tarihsel bir perspektiften bakıldığında 
Irak’taki yeni yönetimde en fazla söz sahibi olan Şii çoğunluğun tümüyle 
İran yanlısı olduğunu ve onun tarafından kontrol edileceğini söylemek 
doğru olmayacaktır. Ancak, ABD kontrolünde yapılan seçimler 
sonucunda Irak’ta iktidarı ele geçiren “ılımlı” bir Şii ağırlıklı yönetimin 
mevcudiyet ve politikalarının, İran’ın “radikal” Şii yönetiminin geleceği 
için bir tehdit teşkil edeceğini değerlendiren İran yönetiminin bu olasılığı 
bertaraf etmek için Irak’ın içişlerine müdahale politikasını muhtemelen 
arttırarak devam ettirmesi durumunda, ABD’nin Irak’tan askerî güçlerini 
çekebilmesi zorlaşacaktır. 

Bütün bu sayılan nedenlerin geçerliliklerine rağmen, ABD’nin 
beklenenden daha kısa bir süre içinde ve hatta geride bir askerî varlık 
ve/veya üs bırakmaksızın Irak’tan çekilmesinin, hiçbir suretle söz konusu 
olamayacağını iddia etmek de kolay olmayacaktır. 2006 yılından önce 
gerçekleşmesi mevcut göstergeler açısından olası görülmeyen, ancak 
ne zaman gerçekleşeceğinin tam olarak tahmin edilmesi de mümkün 
görünmeyen böyle bir gelişmeyi mümkün kılabilecek faktörler aşağıdaki 
gibidir: 

. Bir kere ABD, Irak’ta yukarıda değinilen amaçlarını elde etme 
açısından büyük bir kısır döngü içine girmiş görünmektedir. Her ne kadar 
ABD yetkilileri tarafından Irak’ta direnişin devamı ABD’nin çekilmesine 
engel olarak gösteriliyorsa da ABD’nin Irak halkının gözünde hiç bir 
meşruiyeti bulunmayan askerî mevcudiyetinin, bu direnişi büsbütün 
körüklediği de bir gerçektir. Bu satırların yazıldığı Mayıs 2005 tarihi 
itibariyle bu hususla ilgili olarak bir durum değerlendirmesi yapıldığında; 
ABD’nin Irak halkının acil ihtiyaçları olan işsizlik, elektriksizlik, güvenlik 
ve hayat pahalılığına çözüm bulma konularıyla ilgili olarak henüz 
tatminkâr bir ilerleme kaydedemediği görülmektedir. Irak’ta ABD’nin 
başta güvenlik ve yeniden yapılandırma olmak üzere amaçlarını 
gerçekleştirdiği yönünde herhangi bir işaret görülmeksizin askerî 
kayıpların sürekli artması durumunda, bir noktada ABD kamuoyunun 
Irak’tan çekilme üzerinde ısrar etmesi beklenebilir. Son kamuoyu 
yoklamalarında, ABD’de halkın Irak politikasını daha az desteklediği 
şimdiden ortaya çıkmıştır. 1970, 1980 ve 1990’lı yılların ilk yarısında 
Vietnam, Lübnan ve Somali örneklerinde görüldüğü gibi Irak’ta da 
ABD’nin aşağıda ayrıntıları tartışılacağı gibi kayıplarını en aza indirmeye 
çalışarak Irak’tan çekilme iradesini göstermesi beklenebilir. 
. ABD’nin Irak’taki askerî varlığı sürsün ya da sürmesin; özellikle 
Avrupalı müttefiklerinin ve bölge ülkelerinin iş birliği olmadan Irak’ta 
başarılı olması beklenemez. ABD’nin Irak’tan çekilmesi artan kayıplarını 
durduracağı gibi ABD’nin bölge ülkeleri ve halkı gözündeki bozulmuş 
imajını da bir dereceye kadar düzeltebilecek, onları kendi menfaatlerinin 
de gerektirdiği gibi Irak’ta istikrarın temini hususunda katkı yapmaya 
teşvik edebilecek ve ABD’ye bu ülkelerle Irak işgaliyle başlayarak 
bozulma sürecine girmiş görünen ilişkilerini tekrar onarıp yeni bir 
başlangıç yapma imkânı sunabilecektir. 


Bu durumda ABD’nin Irak’tan çekilme durumunun şartlarını, Irak 
içindeki karşıt gruplar, Irak’a komşu ülkeler, bölge ülkeleri ve Avrupalı 
müttefikleriyle belli anlaşmalara bağladıktan sonra Irak’tan (mevcut iç 
karışıklığın sürüyor olmasına rağmen) çekilmesi beklenebilir. 

. Bu çerçevede, ABD’nin Irak’a komşu ülkeler olan Türkiye, İran ve 
Suriye ile bu ülkelerin ABD’nin çekilmesi sonrasında Irak’ın iç işlerine 
karışmaması için çetin diplomatik pazarlıklara girmesi ve bu 
görüşmelerde Irak’tan çekilmesini bir koz olarak kullanması beklenebilir. 
. Aynı görüşmelerde bölgesel istikrarla ilgili olan önemli konular 
üzerinde ABD’nin bölge ülkeleri; özellikle de Mısır, Suudi Arabistan ve 
Ürdün gibi geleneksel olarak ABD ile iş birliğine eğilimli olmuş Arap 
ülkeleri ile yeniden bir değerlendirme ve uzlaşmaya gitme çabaları 
göstermesi beklenebilir. Bu konuların en önemlileri İsrail-Filistin, Arap-
İsrail uyuşmazlıkları, İran’la uzlaşma, bölge ülkeleriyle ABD arasındaki 
ilişkileri geliştirme ve bölgede demokratikleşmenin sağlanması gibi 
konular olması beklenebilir. 
. Avrupalı müttefikler ile kurulacak diyaloglarda ise ABD’nin 
kuvvetlerini Irak’tan çekmesini takiben NATO’nun Irak’ta direkt bir rol 
üstlenmesi konusu üzerinde ısrarlı olması beklenebilir. Daha şimdiden 
ABD resmî söylemlerinde, Avrupalı müttefikleri NATO’nun Bağdat’taki 
askerî eğitim misyonuna daha fazla katkıda bulunmaya çağırmakta, 
Afganistan’da ise ISAF ile ABD askerî harekatını ortak bir NATO 
kumandası altında birleştirme çağrıları yapmaktadır. Her ne kadar NATO 
cephesinde şu an için Irak ile ilgili daha fazla taahhütler alınması 
konusunda bir çekingenlik hâkimse de bu çağrıların ABD’nin Irak’tan 
çekilmesi için ABD tarafından öne sürülen şartlardan biri hâline gelmesi 
beklenebilir. Bu durumda NATO’nun tek Müslüman ülkesi Türkiye’nin 
diğer Avrupalı NATO üyeleri tarafından öne sürülüp, bu ülkeden Irak’ta 
aktif askerî misyonlar istenmesi gündeme gelebilir. NATO’nun 
Türkiye’nin NATO sahası dışındaki bir bölgede askerî misyonlar 
üstlenmesi hususundaki beklentileri özellikle Sovyetler Birliği’nin 
Afganistan’ı işgali sonrası dönemden beri çeşitli vesilelerle gündeme 
gelmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde genişleme yolundaki Avrupa 
Birliği üyeleri açısından Orta Doğu bölgesinin istikrarı daha da önemli bir 
hâle geldiği için Avrupalı NATO üyeleri bakımından böyle bir senaryonun 
gündeme gelmesi eskisine oranla daha fazla olasıdır. NATO şimdiden 
Polonya’nın Irak’ta çok uluslu güçler içinde öncü rol üstlenmesini 
desteklemiştir. 
. NATO dışında, ABD’nin çekilme durumunu takiben Birleşmiş 
Milletler Örgütü’nün de Irak’ta direkt olarak devreye girmesi beklenebilir. 
ABD açısından bakıldığında, BM’nin Irak’ta faaliyette bulunmasının ABD 
tarafından Irak’ta başlatılmış olan siyasi geçiş sürecine uluslararası 
meşruiyet kazandırması gibi bir getirisinin olması ve bu bakımdan ABD 
politikalarının uluslararası tepki çekmeden sürdürülmesi gibi bir 
beklentinin doğması beklenebilir. ABD Kongresi’nde Bush yönetiminin 
mevcut Irak politikasına yöneltilen eleştiriler içinde sürekli olarak 
vurgulanan bir husus; Irak’taki ABD misyonunun aslında askerî değil 
siyasi olduğu ve ABD yönetiminin bu hususu sürekli olarak göz ardı 
etmiş olduğudur. Bu eleştiri noktasından yola çıkıldığında ve ABD dış 
politikasının Soğuk Savaş sonrası dönemindeki gelişimine bakıldığında, 
ABD’nin bu yeni dönemde gelişmekte olan ülkelerdeki temel 
fonksiyonunun devlet ve millet oluşturulması yönüne doğru gittiği 
görülecektir. Somali’deki başarısızlıklar, Balkanlarda bu hususta 
karşılaşılan güçlükler düşünüldüğünde ABD’nin bu çeşit misyonları 
sadece kendi olanaklarıyla götürmesi beklenemez. Her ne kadar ABD 
Başkanı Bush, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde benzer 
misyonları Almanya ve Japonya’da kendi başına ve başarıyla 
tamamlamış olduğunu söylüyor ve bu olayları ABD’nin bugünkü Orta 
Doğu politikası için referans noktaları olarak kullanıyorsa da Irak’taki 
durumun Almanya ve Japonya’nın durumundan ortak bir etnik köken, dil, 
kültür, ortak bir düşman anlayışı gibi konularda önemli farklılıklar arz 
ettiği açıktır. Ayrıca her şeyden önce kendilerini bir millet olarak 
tanımlamayan bu etnik gruplardan hürriyet, eşitlik, halkın hükümranlığı, 
serbest piyasa ekonomisi, hukukun üstünlüğü gibi değerlere dayalı 
Amerikan modeli bir federal devlet inşa etmenin zorlukları da ortadadır. 
Bütün bu gerçekler ABD Kongresi’nin Uluslararası İlişkiler komitelerinin 
önemli şahısları tarafından açıkça görülmekte ve ABD yönetiminin olaya 
Amerikan gözlüğüyle bakma eğilimi paylaşılmamaktadır. Zaten ABD’nin 
Almanya ve Japonya ile ilgili performansı Vietnam ve Somali’deki 
başarısızlık örnekleriyle şimdiden oldukça gölgelenmiş durumdadır. Bu 
açılardan bakıldığında, ABD Soğuk Savaş sonrası dönemde dış 
politikasında ne kadar tek taraflı davranmak kararlılığında olursa olsun; 
ABD’nin bu çeşit misyonlarda yetkiyi BM ile paylaşmak zorunda kalacağı 
düşünülebilir. Bu çerçevede düşünüldüğünde BM’nin Irak’ta politik 
kalkınma, insancıl yardım, adalet sisteminin yeniden inşası ve savaş 
suçlularının yargılanması, petrol endüstrisinin geliştirilmesi ve petrol 
zenginliğinin paylaşılması gibi bazı önemli konularda direkt yetkiler 
üstlenmesi öngörülebilir. Bu durumda ABD, Güvenlik Konseyi’nde, yani 
geri planda kontrolü sağlamak yoluna gidecektir. 
. Tabii ki yukarıda değindiğimiz Irak’ta federal bir millî devlet inşa 
edilmesi zorluklarının sadece ABD tarafından kendi başına değil, BM 
tarafından da üstesinden gelinemeyeceği düşünülebilir. Dolayısıyla 
Irak’taki yetkisini BM’ye devretmeye hazır olan bir ABD’nin Irak’ın etnik 
bazda parçalanması ihtimaline de hazır olduğu kabul edilmelidir. Bu 
hususta son zamanlarda gerek ABD Kongresi’nde gerekse de akademik 
camiada yapılan değerlendirmelerde; Irak’ın toprak bütünlüğünü bir 
federasyon çerçevesinde korumanın ABD’nin çıkarlarına hizmet 
etmeyeceğini savunan tezler öne çıkmaktadır. Bu tezlerde, Irak’ta 
federasyon yerine konfederasyon türü bir yapının, yani etnik ve dinsel 
bazda tam olarak kendini yönetmeye yetkili devletlerden (ki bu 
bağımsızlık ilan ederek konfederasyondan ayrılma hakkını da 
içermektedir) oluşmuş konfedere bir devletin, ABD’nin Orta Doğu 
bölgesindeki çıkarlarına ve özellikle bölgesel istikrara hizmet edeceği 
fikri öne çıkmaktadır. Bölge devletleri ve özellikle Türkiye’nin de içinde 
bulunduğu Irak’a komşu devletlerin görüşleriyle taban tabana zıt böyle 
bir tezin ABD yönetimi tarafından benimsenebileceği ihtimali de göz 
önünde bulundurulmalıdır. 

 Map of Iraq CIA World Factbook 

. Irak’ta etnik ve dinsel bazda yapılanmış konfedere bir devlet, bu 
ülkede ABD mevcudiyeti sürerken bizzat ABD tarafından 
yapılandırılabileceği gibi, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi sonrasında 
geride bırakılmış federasyon yapısının zamanın bir noktasında 
çökmesiyle de ortaya çıkabilir. Bu hususta 1975 yılında başlayan 
Lübnan iç savaşı ve bu gelişmenin bölge genelinde yaratmış olduğu 
istikrarsızlık canlı bir örnek teşkil etmektedir. Böyle bir gelişmenin ortaya 
çıkması durumunda kendi yönetimi ve toplumu içinde muhtemel bir 
bölünme yaşıyor olabilecek bir ABD’nin bölgesel dinamikleri yönlendirici 
bir güç ve politik irade ortaya koyması mümkün olmayabilecektir. 
. Uzmanlar tarafından görünür gelecekte gerçekleşmesi 
öngörülmese de batı ülkelerinde petrol yerine geçebilecek alternatif 
enerji kaynaklarının bulunması durumunda ve hatta bu mümkün 
olamasa bile çeşitli önlemlerle kendisi ve müttefiklerinin Orta Doğu’dan 
petrol ithalini önemli ölçüde düşürmelerinin mümkün olması hâlinde, 
ABD’nin askerî güvenlik boyutu öne çıkan mevcut Orta Doğu 
politikalarının belli bir değişime uğraması beklenebilir. Bu değişimin 
parametrelerini şimdiden öngörülmesi mümkün olmayan o zamanki 
uluslararası konjonktür belirleyecektir. Ancak, bu çalışmada da 
değinildiği gibi petrolün Batı pazarlarına güvenli ve kesintisiz bir biçimde 
taşınması, ABD’nin Orta Doğu bölgesindeki dış politika amaçlarının 
sadece bir tanesini oluşturmaktadır. ABD dış politikasının 11 Eylül’den 
sonra öne çıkan ve uzun yıllar süreceği öngörülen askerî güvenlik 
boyutunun, Orta Doğu bölgesi politikasının petrol dışındaki diğer 
amaçlarıyla doğrudan ilintili olarak ABD’nin bu bölgeye ilgisinin devamını 
sağlayacağı büyük bir olasılıktır. Bu ilginin ABD’nin bölgedeki 
mevcudiyetini ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini ne şekilde etkileyebileceğini 
ise bölgesel ve uluslararası dinamiklerin yanında bölgenin önemli 
devletlerinin ABD’ye karşı izleyeceği politikaların belirleyeceğini 
öngörmek mümkündür. 

Bu hususta Türkiye’nin üzerine çetin bir sorumluluk düşmektedir. 
Demokrat Parti yöneticilerinin 1950’li yıllarda ABD ile ilişkilerin bazı 
önemli nüanslarını ayarlamada ve Orta Doğu bölgesine karşı izledikleri 
dış politikada birtakım önemli hatalar yapmış oldukları, sonuçlarıyla 
birlikte ortaya çıkmış olan bir gerçektir. Ancak kuruluşundan bu yana 
geçen süre içinde 1950’li yıllar da dâhil olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti 
hiçbir zaman ABD’nin “piyon”u olmamıştır. Aradan geçen süre içinde ve 
özellikle de 11 Eylül dönemi sonrasında, 1950’li yılların uygulamalarına 
bir geri dönüş yaşanmamışsa da Türkiye’nin dış politikasının dayandığı 
dengeleri uygulamak oldukça güçleşmiştir. Irak sonrasında bunun daha 
da güçleşmesi beklenebilir. Ancak denge politikasının alternatifi de 
gözükmemektedir. Bu çalışmada tartışıldığı şekilde hâlen Orta Doğu 
bölgesinde dış politikasını uygulama hususunda oldukça müşkül bir 
durumda bulunan ABD, Türkiye’nin bölgedeki tecrübesi, rolü ve önemine 
binaen iş birliğine her zaman ihtiyaç duyacaktır. Bu durumu iyi 
değerlendirerek ABD’ye karşı eğitici, öğretici ve gerektiğinde kesin bir 
hayır demek de dâhil olmak üzere frenleyici bir tutum izleyen Türkiye’nin, 
bu tutumuyla ABD’nin Orta Doğu politikalarında daha isabetli 
davranmasını mümkün kılabileceği öngörülebilir. Bu değerlendirmeler 
ışığında üç adet senaryo oluşturulmuştur. 

 1. Birinci Senaryo: ABD’nin 2005 Yılı Sonuna Kadar Irak’tan 
Çıkmaması; 

ABD’nin Irak halkının gözünde hiç bir meşruiyeti bulunmamasına 
ve askerî mevcudiyetinin direnişi körüklemesine rağmen, çeşitli askerî, 
politik ve ekonomik zorunluluklar karşısında sonsuza kadar Irak’ta 
kalması da beklenemez. Ancak “onurlu bir geri çekilmenin” de 
gerekçesini hazırlaması gerekecektir. Bu bağlamda; 

 a. ABD, hükümeti Iraklılara devretme süreci içinde, Irak’ta kendi 
önceliği olarak gördüğü güvenliğin sağlanması hedefi doğrultusunda 
Iraklılardan oluşmuş bir polis ve asker gücünün oluşturulmasına ve bu 
gücün etkin şekilde güvenliği devralmasını temin etmeye ağırlık 
verecektir. 

 b. Bu şekilde güvenliğin mümkün olduğunca hızlı bir biçimde 
Iraklılara devri süreci içinde, ABD’nin kendisi Irak’ın zaruri altyapı 
ihtiyaçlarını temin etmeye ve zaruri altyapı meselelerini çözmeye 
yoğunlaşacak, bu hususta gayret gösterecektir. 

 c. Bu vasıtalarla, Irak halkı gözündeki meşruiyetini arttırmaya 
çalışarak iç düzen sorununu Irak halkının kendi sorunu hâline 
getirecektir. Bu yolla halkın sivil Irak yönetimini desteklemesini 
sağlamaya çalışacaktır. 

 ç. ABD; Savunma, İçişleri ve Petrol Bakanlığı gibi önem verdiği 
bazı bakanlıklardaki önceden kendi uygun bulduğu yapılanmaları kontrol 
altında bulunduracak; bu gibi bakanlıklarda yapılacak atamaların kendi 
tercihlerine uygun yapılmasını temine çalışacaktır. 

 d. Irak Anayasası’nın kabulünü sağlayarak sivil idarenin etkin bir 
biçimde hükümet görevini üstlenmesini temin etmeye ve bu çerçevede 
Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyacak federatif bir yapının korunmasını 
sağlayacak şekilde etnik ve dinî gruplar arasında uyum ve dengelere 
dayalı bir iş birliğinin altyapısını hazırlamaya çalışacaktır. 

2. İkinci Senaryo: ABD’nin 2006 Yılından İtibaren Kademeli 
Olarak Irak’tan Çıkabileceği; 

 a. Irak’ta mevcut iç karışıklığın sürüyor olması; Irak’ın 
komşularının Irak’ın içişlerine karışmalarını sürdürmeleri ve İran faktörü 
gibi ABD’nin Irak’tan çıkmasını zorlaştıran birtakım sebepler 
bulunmasına rağmen, yukarıda da değinilen askerî, politik ve ekonomik 
zorluklar karşısında ABD 2006 yılından itibaren Irak’taki güçlerini 
kademeli azaltmalara giderek çekebilir. 

 b. Tümüyle çekilme öncesinde, ABD’nin Irak’tan çekilme 
durumunun şartlarını Irak içindeki karşıt gruplar; Irak’a komşu ülkeler; 
bölge ülkeleri ve Avrupalı müttefikleriyle belli anlaşmalara bağlaması 
beklenebilir. 

 c. Bu noktada bir yandan Irak’tan çekilmesinden sonra devam 
edecek olan düzen sağlama işleminde seçilmiş Irak hükümetine 
yardımcı olmaya devam ederken perde arkasında da kontrolü mümkün 
olduğunca elde tutmak, diğer yandan da Avrupalı ve bölgesel 
müttefikleriyle ve genel olarak uluslararası cemiyetle Irak’ın işgaliyle 
bozulmuş olan ilişkilerini düzeltme yolunda yeni bir başlangıç yaparak 
kaybını kazanca çevirmek mantığıyla NATO ve BM gibi kuruluşları 
devreye sokabilir. 

 ç. Bu kapsamda Irak’taki yetkisini bu kuruluşlara devretmeye hazır 
olan bir ABD’nin, Irak’ın etnik bazda parçalanması ihtimaline de hazır 
olduğu kabul edilmelidir. 

 d. Bu çerçevede her ne kadar mevcut durumda federatif bir 
yapının korunması için çaba gösteriyor görünse de zaman içinde 
politikasını değiştirerek etnik ve dinsel bazda yapılanmış konfedere bir 
devletin altyapısını Irak’tan çekilme öncesinde hazırlayabilir ya da 
çekilme sonrasında böyle bir gelişmeye direkt ya da dolaylı yönden 
destek verebilir. 

 e. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ertesinde geride bırakacağı federatif 
yapı zaman süreci içinde çökebilir ve bu durum 1975 Lübnan örneğinde 
olduğu gibi bizzat Irak’ın komşularından gelebilecek ve bölgede istikrarı 
tehdit edici dış müdahaleleri gündeme getirebilir. 

 3. Üçüncü Senaryo: 2025 Yılı ve Sonrası (ABD Irak’tan 
Çekilebilir Ancak Bölgeden Çekilemez) Durumu; 

 a. Batı ülkelerinde petrol yerine geçebilecek alternatif enerji 
kaynaklarının bulunması durumunda ve hatta bu mümkün olamasa bile 
harcamanın kısıtlanması gibi çeşitli önlemlerle ABD’nin kendisi ve 
müttefiklerinin Orta Doğu’dan petrol ithalini önemli ölçüde düşürmelerinin 
mümkün olması hâlinde, ABD’nin askerî güvenlik boyutu öne çıkan 
mevcut Orta Doğu politikalarının belli bir değişime uğraması beklenebilir. 

 b. Petrolün Batı pazarlarına güvenli ve kesintisiz bir biçimde 
taşınması, ABD’nin Orta Doğu bölgesindeki dış politika amaçlarının 
sadece bir tanesini oluşturmaktadır. ABD dış politikasının 11 Eylül’den 
sonra öne çıkan ve uzun yıllar süreceği öngörülen askerî güvenlik 
boyutunun bu ülkenin Orta Doğu bölgesi politikasının petrol dışındaki 
diğer amaçlarıyla doğrudan ilintili olarak ABD’nin bu bölgeye ilgisinin 
devamını sağlayacağı büyük bir olasılıktır. 

 c. ABD’nin bölgedeki kalıcı mevcudiyetinin biçimini ve bu 
mevcudiyetin ABD’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerini ne şekilde 
etkileyebileceğini bölgesel ve uluslararası konjonktür yanında bölgenin 
önemli devletlerinin ABD’ye karşı izleyeceği politikaların da 
belirleyeceğini öngörmek mümkündür. 


***