Cahit Armağan DİLEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cahit Armağan DİLEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2018 Pazartesi

ABD Suriye'yi Neden Vurmalı, Neden Vurmamalı?

ABD Suriye'yi Neden Vurmalı, Neden Vurmamalı?




Cahit Armağan DİLEK 

Suriye'de rejim güçleri tarafından 21 Ağustos 2013 tarihinde kimyasal kullandığı iddialarının dünya kamuoyuna yansıdığı andan hemen sonra Suriye'ye yapılacak bir harekatın tarihi ve harekatın nasıl gerçekleşeceği üzerinde çok şeyler yazıldı, söylendi. Geçen süreçte Suriye'ye yönelik muhtemel bir harekata fiilen katılabilecek ülkelerin tutumları belirginleşti. İngiltere parlamentosu, hükümetine onay vermedi, Fransız hükümeti  parlamentoya sorma ihtiyacı hissetmeden ABD'yi desteklediğini açıkladı, Almanya böyle bir harekata katılmayacağını net biçimde bildirdi. Rusya zaten başından buyana Suriye'ye her türlü askeri müdahaleyi reddediyor. Bunların yanında BM Güvenlik Konseyi’nden harekata yönelik bir karar çıkması olasılığı ortadan kalktı. NATO Esad'ın yaptıklarının karşılıksız kalmaması gerektiğini ancak NATO'nun bir hazırlığı olmadığını açıkladı. Böylece Esad yönetime cevap verme ve cezalandırma işi tek başına ABD'ye ve Obama'nın kararına kaldı.

Ve Obama tam on gün sonra 31 Ağustos 2013 günü yaptığı açıklamayla ABD'nin tek başına da olsa Suriye'de kendi halkına karşı kimyasal silah kullanan rejimin bu saldırısının karşılıksız kalmayacağını, Amerikan ordusunun her türlü askeri müdahaleyi yapabilecek hazırlıkları tamamladığını, isterlerse derhal operasyon yapabileceklerini, kendisinin bu kapsamda sınırlı bir harekat yapılması yönünde kararı verdiğini ancak zamanlaması için henüz kararını vermediğini, bununla birlikte halkın görüşünü ve desteğini de alabilmek için Kongre'nin onayını (ABD başkanının askeri bir harekatı başlatmak için anayasal yetkisi olmasına rağmen) arayacağını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte Suriye'ye yönelik muhtemel bir harekatın yapılması en erken 9 Eylül 2013 tarihine (tatilde olan ABD Kongresinin toplanma tarihi) kadar ötelenmiş oldu.  

Bu ötelemeyle birlikte Suriye'ye müdahaleyi isteyenlerle istemeyenler arasında zaten halen devam eden psikolojik harekatın daha da yoğun olarak yaşanacağı bir ortamın olacağı aşikardır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı ülkenin büyük medya kuruluşlarına röportaj vererek, Kongre üyelerine brifingler vererek, İngiltere dahil müttefikleriyle görüşerek destek arayışını başlattığı görülmektedir. NATO Suriye'ye yönelik bir harekat için planlamalarının olmadığını ancak saldırının Suriye rejim unsurlarınca yapıldığına dair önemli kanıtlar olduğuna inandıklarını, bu saldırının karşılıksız kalmaması gerektiğini açıklayarak ABD'ye destek çıkmaktadır. Ancak ortaya çıkacak yeni iddialar, kanıtlar bazı ülkelerin tutumlarında değişiklik yaratabilecektir. Nitekim Obama'nın açıklamalarının hemen sonrasında 21 Ağustos 2013 günü meydana gelen kimyasal saldırıların aslında muhaliflerin yanlışlıkla/kazayla patlattığı haberleri kamuoyuna yansımış, Rusya karşı tutumunu sürdürerek saldırıyla ilgili olarak kendilerine sunulanların kanıt olarak kabul edilemeyeceğini vurgulamaya devam etmiştir.

Önümüzdeki günlerde ortaya çıkabilecek benzeri gelişmeler tabii ki Amerikan Kongre üyelerini de etkileyecektir. Kendilerine ulaştırılacak özel ve gizli bilgileri de değerlendirerek Obama'nın "Esad'ı cezalandırmak üzere sınırlı bir operasyon yapılması" kararını onaylayıp onaylamamaya "ABD Suriye'yi neden vurmalı, neden vurmamalı" sorusuna kendilerince cevap arayarak karar vereceklerdir.

İşte bu yazıda bu soruya cevap aranırken Amerikan bakış açısıyla dikkate alınacak hususların neler olabileceği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

ABD Suriye'yi Neden Vurmalı?

-           Suriye kırmızı çizgiyi aştı.

            ABD Başkanı Obama Ağustos 2012'de Suriye'de kimyasal silah kullanılmasını ABD'nin kırmızı çizgisi olarak açıklamıştı. Amerikan istihbaratı elde ettikleri bilgi ve kanıtların 21 Ağustos'taki saldırının Suriye rejimine bağlı unsurlarca gerçekleştirdiğini savunmaktadır. Kimyasal silah kullanımı insanlık suçudur, uluslararası anlaşmalarla kullanımı yasaklanmıştır ve kullanımı uluslararası hukuk kuralının ihlalidir. Öyleyse Esad yönetimi kırmızı çizgiyi aşmanın karşılığını görmeli ve cezalandırmalıdır.


-           Esad meydan okuyor, ABD'nin dünya düzenini bozuyor.

            Bütün uyarılara, ambargolara rağmen Esad rejimi halen varlığını sürdürüyor, yasaklanmış silahları kullanabiliyor, bu da ABD'nin dünya liderliği karizmasına zarar veriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ABD'nin tek süper güç olduğu şartlara göre yeniden uyarlanan yeni dünya düzeninin işleyişini aksatmakta, küresel güvenliğe zarar vermektedir. Bu durum ABD'nin çıkarlarına aykırıdır ve tehdit oluşturmaktadır. Bu tehlikeli gelişme daha da büyümeden darbe vurulmalıdır.


-           Kimyasal silah kullanımı ve yayılması ABD'nın ulusal çıkarlarını tehdit ediyor.

            Kimyasal silah kullanımı kısa zamanda kitlesel insan ölümüne ve hatta soykırımlara yol açması, kullanıldığı bölgede ve küresel ölçekte daha büyük çatışmalara, savaşlara ve istikrarsızlıklar yaratması açısından ABD'nin genel ulusal çıkarlarına aykırıdır. Dolayısıyla kimyasal silah kullanımı mutlaka cezalandırılmalı ve tekrar kullanımı engellenmelidir.


-           Esad cezalandırılmazsa yeni saldırılar olabilir, başka ülkeler de kimyasal silah kullanımı için cesaretlenir.

            Esad'ın işlediği insanlık suçu karşılıksız kalır, cezasız kalırsa benzer saldırıları tekrar yapabilir, bu da Suriye'de daha büyük katliamlara yol açar. Ayrıca elinde kimyasal silah bulunduran diğer ülkeler ve gruplar da kimyasal silah kullanımının karşılıksız kaldığından cesaret alarak kullanabilirler. Küresel barış tehlikeye girer. Uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış silahların kullanımı cezasız kalmamalıdır.

-           Suriye karşılıksız bırakılırsa, İran'a da karşılık verilemez.

            Mevcut uluslararası güç dengesinde Suriye demek İran demektir. Afganistan işgaliyle başlayan, Irak'ın işgaliyle devam eden ve şimdi Suriye oluşmakta olan durum aslında ABD ile İran'ın karşılaşmasıdır. Özellikle Irak'ta ve şimdi Suriye'de ABD ile İran arasında adeta bir vekalet (aracı) savaşı (proxy war) yaşanmaktır.  Bugün Suriye'de olanlara müdahale edemeyen bir ABD nükleer silah üretme aşamasında olduğunu iddia ettikleri İran'a da aynı gerekçelerle müdahale etmekte zorlanacaktır. Dolayısıyla bu harekat geleceğe dönük bir mesaj da taşıyacaktır.


-           Bölgedeki müttefiklere taahhütler.

            ABD'nin bölgedeki müttefiklerine (İsrail, Ürdün Türkiye) güvenliklerinin sağlanmasına yönelik ikili, özel, ittifaklara dayalı taahhütleri vardır. Böyle bir harekat söz konusu ülkelerin ABD'ye duydukları güveni korumalarını sağlayacaktır.

ABD Suriye'yi Neden Vurmamalı?

-           Esad güçlerinin saldırdığına ilişkin kanıtlar yetersiz. Muhalifler de şüpheli.

            ABD istihbaratı tarafından sunulan kanıtlar yetersiz. Kimyasal silah kullanıldığına dair kanıtlar mevcut ancak bunların Suriye rejimi tarafından kullanıldığı iddiaları kesin olarak ispat edilmiş değil. Aksine muhalif grupların Esad'a karşı uluslararası müdahaleyi sağlamak için bu saldırıyı (kazayla da olsa) gerçekleştirdiğine dair önemli iddialar var. Önceki aylarda muhalif grupların kimyasal saldırıda kullanılan gazlara sahip olduğuna dair çıkan haberler ise bu iddiaları destekler niteliktedir.



-           Önceki yıllarda Amerikan müdahalesine gerekçe olan savaş yalanları.

            Suriye'de Suriye rejimi tarafından kimyasal silah kullanıldığı iddialarının kanıtlarının bazı kesimlerce inandırıcı bulunmaması, aksine muhalif grupları suçlayıcı iddiaların ortaya konulması önceki yıllarda yalan olduğu ortaya çıkan (en azından yalan olduğu yalanlanmayan) gerekçelerin ABD'yi savaşa soktuğu, yalan gerekçelere dayalı savaşların binlerce insanın ölümüne ve milyarlarca dolarlık maddi kayıplara yol açtığı bilinmektedir. İşte ABD'yi bilerek ve bilmeyerek savaşa sokan veya ABD'yi askeri müdahaleye zorlayan bazı savaşlar ve yalan gerekçeleri:[1]

            1917-18 ABD'nin I.Dünya Savaşına girişi: Amerikan gemisi Lusitania'nın batırılışı ABD'nin karşı savaş ilan edilmiştir olarak kamuoyuna sunuldu ve ABD savaşa girdi.

            1941 ABD'nin II.Dünya Savaşına girişi: Japonya'nın Pearl Harbour'a aniden ve bilerek saldırdığı gerekçesiyle ABD karşılık vermek üzere savaşa girdi.

            1950-53 Kore Savaşı: Komünist ordular Kore'ye girdi, dünya komünizm tehdidi altında gerekçesiyle BM hareket geçirilip Kore Savaşı’na girildi.

            1964-74 Vietnam Savaşı: Uluslararası sulardaki Amerikan gemilerine Kuzey Vietnamlılarca saldırıldı gerekçesiyle Vietnam Savaşı’na girildi.

            1969-73 Komboçya'nın bombalanması: Vietnam'daki savaşı sona erdireceğiz, bölgeye barış getireceğiz gerekçesiyle Kamboçya bombalandı.

            1983 Grenada: Amerikalı öğrenciler tehdit altında gerekçesiyle Grenada işgal edildi.

            1986 Libya: Almanya'da Amerikalı askerlerin de gittiği gece kulübünün Libyalı kişilerce bombalandığı gerekçesiyle Tripoli ve Bingazi bombalandı.

            1989 Panama: Panama devlet başkanının uyuşturucu kaçakçılığına karıştığı gerekçesiyle Panama işgal edildi.

            1990-91 Kuveyt-Irak: Irak tarafından işgal edilen Kuveyt'in özgürleştirilmesi gerekçesiyle Birinci Körfez Harekatı yapıldı, Irak bombalandı.

            2001 Afganistan: 11 Eylül saldırıları gerekçe gösterilerek El-Kaide'nin üslendiği yer alan Afganistan bombalandı ve işgal edildi.

            2003 Irak: Kimyasal silah bulundurduğu gerekçesiyle Irak'ın işgal edildi.


-           ABD'nin geçmişteki sınırlı deniz aşırı askeri müdahalelerinin başarısızlıkları.

            Geçmişteki bazı deniz aşırı Amerikan askeri müdahaleleri başarısızlıkla sonuçlanmış, bir çok Amerikalı asker kaybına ve ABD'nin uzun süren savaşlara girmesine yol açmıştır. İşte bunlardan bazıları:[2]

            1983 Lübnan: İsrail ile FKÖ arasındaki ateşkesten sonra ABD, İtalya ve Fransa'dan oluşan barış gücü Lübnan'da görev yaparken Amerika'nın yanlı davranışını bahane eden gruplar  Beyrut'taki Amerikan Deniz Piyade birliklerine karşı bombalı saldırı gerçekleştirdi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana nükleer olmayan en büyük patlama olan bu saldırıda 241 Amerikan askeri hayatını kaybetti ki bu ABD'nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki Iwo Jima Adası muharebesinden sonra tek bir saldırıda maruz kaldığı en büyük insan kaybıydı. Bu durum ABD'nin dört ay sonra Lübnan'dan çekilmesine yol açtı.

            1986 Libya: Kaddafi'nin terörist grupları desteklediği dönemde 1986 yılında Almanya'da Amerikan askerlerinin de sürekli gittiği bir gece kulübüne Libyalı kişilerce yapılan saldırıdan on gün sonra ABD Tripoli ve Bingazi'yi bombaladı, bombalamada 2 Amerikalı havacı, 45 Libyalı asker ve 15 sivil Libyalı hayatını kaybetti. Şimdi öç alma sırası Kaddafi'deydi ve iki yıl sonra Lockerbie faciası olarak da bilinen Pan-Am Havayolları’na ait 103 uçuş numaralı uçağın yine Libyalı kişilerce düşürülmesi sonucu 270 kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların yanı sıra Kaddafi 2011 yılına kadar iktidarda kaldı.

            1998 Irak: Saddam'ın BM silah denetçilerle işbirliği yapmadığı gerekçesiyle Aralık 1998'de ABD dört gün süreyle Irak'a füze saldırıları gerçekleştirdi. Ancak Saddam beş yıl daha iktidarda kaldı ve ABD'nin Saddam'ı iktidardan düşürme girişimleri 2003 Irak Savaşı ile sonuçlandı, savaşta yüzbinlerce Iraklının yan sıra yaklaşık 4500 Amerikan askeri öldü, onbinlercesi yaralandı. ABD Irak'ta 2003'tekinden daha kötü bir Irak bırakarak Aralık 2011'de askerlerini Irak'tan çekti.

            1998 Afganistan ve Sudan: 1998'de ABD'nin Kenya ve Tanzanya'daki elçilik binalarına yönelik bombalı saldırıları (elçilik binaları yakınında gerçekleşen saldırılarda yüzlerce insan öldü, binlercesi yaralandı, 12 Amerikan askeri de hayatını kaybetti) cezalandırmak için Afganistan ve Sudan'daki El-Kaide unsurlarına karşı hava operasyonları düzenledi. Amerikan operasyonları sonrasında Newsweek Dergisi’nde yer alan haberde El-Kaide liderlerinden Ayman el-Zawahiri "savaş daha yeni başlıyor, şimdi Amerikalılar vereceğimiz cevabımızı beklesin" diyordu. Nitekim cevapları çok gecikmedi, 2000 yılında USS Cole gemisine yapılan saldırıda 17 Amerikan denizcisi öldü, 2001'de de 11 Eylül saldırıları gerçekleşti ve bu saldırılar ABD'yi yıllarca sürecek Afganistan ve Irak Savaşlarına sürükledi. 

-           Geçmişte (o zamanlarda da yasak olmasına rağmen) kimyasal silah kullanan ülkelere cezalandırma operasyonları yapılmadı.

            Kimyasal silahların kullanımı yirminci yüzyılın hemen başında yasaklanmış olmasına rağmen I.Dünya Savaşı'nda Almanya'nın, 1935 yılında İtalya'nın Etiyopya'da, İkinci Dünya Savaşı'nda Japonya'nın Çin'de, ABD'nin 1962-67 arasında Vietnam'da, 1980-88 arasına İran-Irak savaşında Saddam tarafından[3] kullanımlarına karşı cezalandırıcı operasyonlar gündeme gelmemişken, şimdi Esad'a karşı operasyon gerekçesi olarak sunulması tutarlı bir politika değildir.  

-           Esad'a karşı bir operasyon El-Kaide ile aynı safta olmaktır.

            ABD'nin terörle mücadelesi dendiğinde tanıdığı, bildiği ve hedef aldığı bir örgüt vardır, o da El-Kaide'dir. Bugün Irak'ta Esad'a karşı savaşan çok sayıda grup vardır ve bunların hatırı sayılır bir bölümünü El-Kaide bağlantılı terörist gruplar ve yabancı savaşçılar oluşturmaktır. Esad'a karşı sınırlı da olsa bir harekat Esad'ı yavaşlatabilecek, ona karşı savaşanlara avantajlı ortamlar oluşturabilecektir. Bu durumdan doğal olarak, El-Kaide bağlantılı gruplar da yararlanacaktır. ABD'nin bir numaralı düşmanına destek veren, aynı safta olduğunu gösteren bir pozisyonda olmasının Amerikan halkına anlatılması mümkün değildir.

-           Suriye'ye yönelik sınırlı operasyonun muhtemel etkileri ve sonuçları.

            * Suriye'ye yönelik sınırlı cezalandırıcı operasyon ülkede mevcut kimyasal silahları ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü operasyonda kimyasal silah depoları hedef alınamayacak ve etkisiz hale getirilemeyecektir.

            * Suriye'ye yönelik sınırlı operasyon ülkedeki iç savaşı derinleştirecek ve yayılmasına neden olacaktır. Suriye toprak olarak küçük bir ülke olmasına rağmen etnik, mezhepsel, dinsel, kültürel yapısıyla Ortadoğu'daki en karmaşık yapıdaki ülkedir. Bu haliyle buraya yapılacak dış müdahale mevcut durumu daha da karmaşık hale getirecektir.

            * Sınırlı da olsa askeri bir operasyon ABD'nin Suriye'nin içine adım atması olacaktır. Ama bu tek ve son adım olmayacaktır. Peşinden diğer adımlar gelecek ve tam içine girecektir.

            * Esad'ın karşılık vermesi ve ABD'ye destek veren Türkiye, Ürdün ve İsrail'de bazı hedeflere saldırması muhtemeldir. Çünkü ABD'nin operasyonu Esad'ın ABD'ye ve müttefiklerine karşılık vermesini uluslararası hukuk normları açısından bir nebzede olsa meşrulaştıracak, elini güçlendirecektir. Halbuki ABD bu ülkelerin güvenliği için verilmiş sözümüz var diyor. Ayrıca NATO Türkiye'ye saldırı olursa korumak için planlarımız hazır diyerek NATO'nun da olaya müdahil olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor ki bütün bunlar savaşın Suriye sınırları dışına yayılması bölgesel ve küresel tehdit oluşturması anlamına gelmektedir.

            * Sınırlı da olsa bir operasyonun yapılması Esad ve Esad'ı destekleyenlerin (İran, Hizbullah gibi) daha agresif şekilde karşı koymalarını güçlendirecek ve hızlandıracak, bu ülke ve gruplar arasındaki işbirliğini artıracak, hatta bunlarında savaşa müdahil olmasını yasallaştıracak, Suriye'deki savaşın başka ülkelere taşınmasını kolaylaştıracaktır.

            * Sınırlı bir operasyonla kalmayacak bu müdahalenin maliyeti bütçe kısıtlamalarıyla uğraşan ABD ordusunu zora sokacaktır. Üstelik operasyona fiilen destek verebilecek ülkenin, Fransa dışında, olmaması savaşın tüm maliyetinin ABD'nin üstüne kalmasına yol açacaktır. Evdeki hesap çarşıya uymayacak ABD yeni bir savaş bütçesi hazırlamak zorunda kalacaktır. Şimdi sınırlı müdahaleye onay veren Kongre ABD'nin uzun süreli olarak savaşa müdahil olması durumunda ABD Başkanının talep edeceği ilave bütçeyi onaylamak zorunda kalacaktır. Amerikan halkının bundan hoşnut olması söz konusu değildir. Halihazırda büyük oranda savaşa karşı bir kamuoyu vardır.


-           Operasyonun zamanlaması.

            Suriye rejiminin kimyasal silah kullandığı iddialarını teyit eden kanıtlar çıkar çıkmaz operasyon yapılsaydı daha etkili sonuçlar alınabilirdi. Ancak ilk etapta geniş uluslararası destek de bulan cezalandırma operasyonunun icra zamanı geciktikçe beklenen etkisi de azalmaktadır. En azından Esad değerli unsurları kaçırma, saklama imkanı bulmuştur. Bu yer değiştirmeler, ülke içi insan hareketleri, gruplar arasındaki çatışmalarda kontrolü ele geçirilen yerlerin değişmesi hedef belirlenmesinde sorunlar yaratacak, hedefler belirlense de Suriye yönetimi tarafından istismar edilmesini kolaylaştıracaktır. Bundan sonra yapılacak bir harekat ne kadar başarılı olursa olsun ABD açısından yasak savma anlamında yapılan bir harekat olacak, Esad yönetimine ise sivil hedefler vuruldu, sivil insanlar öldürüldü propagandası yapılmasına imkan tanıyacaktır.

Sonuç

Görünen o ki Obama'nın işi zordu, ancak o bu zorluğu topu Kongre'nin halkın temsilcileri olduğunu vurgulayıp Kongre'ye atarak tüm Amerikan halkıyla paylaşarak atlatmayı tercih etti. Her türlü sürpriz ve keskin gelişmelere açık olan Ortadoğu'da ABD'nin tutarlı bir Suriye stratejisinin olmaması da bu sınırlı müdahaleye karar verilmesi işinin ABD Kongresine kadar gelmesine yol açan diğer bir faktör oldu. Böyle bir ortamda Kongre üyelerinin işi şimdi gerçekten zor.

Verilecek kararın ABD'nin liderliğini ve saygınlığı koruyan, Esad'ı cezalandıran, kimyasal silah kullanmayı düşünenlere aklından bile geçirmemeleri için bir mesaj olan, ABD bütçesine yük getirmeyen, ABD'ye yeni tehditler ve düşmanlar yaratmayan, insan hayatının korunmasını sağlayan, Suriye'deki iç savaşı sona erdiren, yeni düşmanlıklar yaratmayan, mevcut çatışmaların yayılmasını önleyen, gizli hedef İran'ı yeniden düşünmeye sevk eden, özel dost İsrail'in güvenliğine zarar vermeyen bir karar olması Amerikalıları memnun edecektir.

Ancak böyle bir karar olmayacak ve bu saydıklarımızdan birçoğu maalesef gerçekleşmeyecektir. ABD Suriye'yi sınırlı bir operasyonla vursa da vurmasa da Suriye'de yara kanamaya devam edecektir. Dolayısıyla hangi kararla en zarar verilir diye düşünmek karar oluşturmaya başlamak için bir hareket noktası olabilir.

[1]  "A century of lies: the rationales fr in foreign wars, a century old white house tradition; 1September 2013, http://www.globalresearch.ca/a-century-of-lies-the-rationales-for-in-foreign-wars-a-century-old-white-house-tradition/5347442.

[2]"Before bombing Syria, four cases of Deja Vu", BuzzfeedCommunity, 29 August 2013, http://www.buzzfeed.com/thewilsoncenter/before-bombing-syria-4-recent-examples-to-conside-bh9k.

[3]"The Shadow of Ypres", The Economist, 31 August 2013, 
http://www.economist.com/ news/briefing/21584397-how-whole-class-weaponry-came-be-seen-indecent-shadow-ypres.  


***

30 Kasım 2018 Cuma

Diyarbakır'da PKK kampı var!


Diyarbakır'da PKK kampı var! 




Cahit Armağan DİLEK
30 Nisan 2015 Perşembe 19:07
01 Mayıs 2015 Cuma  
FİKİR TANKI
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü.,


Çözüm süreci konusunda toplu ikna etmekle görevlendirilen akil insanlar 
heyetinde yer almış olan ve şimdi de AKP'den milletvekili adayı olan Hüseyin 
Yayman Habertürk TV'de katıldığı programda hükümete yakınlığı nedeniyle sahip olduğu değerlendirilen bir bir bilgiyi ağzından kaçırarak PKK'nın güneydoğu bölgemizdeki hakimiyeti ve etkinliğini gösteren bir itirafta bulundu. Yayman, PKK'nın Türkiye'den çekilmediğini ve silah bırakmadığını anlatırken PKK'nın Türkiye sınırları içinde bir çok yerde kampları olduğunu ve hatta Diyarbakır'da da kampı olduğunu söyledi. Yayman kamptaki PKK'lıların kamptan çıkıp yerleşim yerlerine giderek halka PKK'nın belirlediği partiye oy vermeleri için baskı ve tehditte bulunduğunu ifade etti. PKK'nın silahlı teröristlerinin şehir 
merkezlerine indiği ve serbestce dolaştığı bilinmesine rağmen iktidar partisinin 
milletvekili adayı olan Yayman'ın bu itirafı PKK'nın şehirlerde ya da şehir 
merkezlerine yakın bölgelerde kamplar kurmuş olduğunun iktidar tarafından da 
biliniyor olduğunu ve müdahale edilmediğini göstermesi açısından önemli. Kaynak: 

http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/huseyin-yaymandan-sok-iddia819329/utm_source=sm_fb&utm_medium=Free&utm_term=haber&utm_content=huseyin-yaymandan-sok-iddia-819329&utm_campaign=gundem

***

Çözüm süreci komaya girdi!

  Çözüm süreci komaya girdi! 


Cahit Armağan DİLEK 
FİKİR TANKI
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü  
25 Mart 2015 Çarşamba  

Çözüm süreci Komaya girdi!

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Kürt sorunu yoktur, İzleme heyetini, 28 Şubat 
açıklamasını doğru bulmuyorum, uygulamada bir şey göremiyoruz" açıklamalarıyla 
Hükümetle-Cumhurbaşkanı arasıdaymış gibi gözüken çözüm süreci dün ve bugün 
yapılan açıklamalarla adeta komaya girmiş gibi gözüküyor. HDP'li Demirtaş dün 
teröristbaşının Nevruz mesajının hükümet ve Cumhurbaşkanının siyasi 
beklentilerini karşılamadığı için rahatsız ettiğini söylemiş, Kandil ise Nevruz 
mesajındaki hususlar gerçekleştirilmeden silah bırakmanın gündeme gelmeyeceğini 
söylemişlerdi. Demirtaş bugün ise izleme heyetinde geri adım anlamına gelecek 
şekilde "İmralı heyeti kırmızı çizgimiz değildir" açıklamasında bulunmuştu. 
Başbakan yardımcısı Akdoğan bu tepkilere bugün sert tepki vererek hem PKK 
cephesine hem de hükümetle Cumhurbaşkanı arasında olduğu iddia edilen 
anlaşmazlıklara cevap verdi. 

  Akdoğan "DEMİRTAŞ’IN VE KANDİL’İN YAPMIŞ OLDUĞU AÇIKLAMALAR SÜRECİN RUHUNA UYMUYOR. 
Gelinen aşamanın hassasiyetlerine uygun düşmemiştir, adeta SÜRECİ ZEHİRLEMİŞTİR, İKLİMİ BOZMUŞTUR..... 
Cumhurbaşkanımızın bu konuda sözleri bizim için talimattır." dedi. 

*YORUM*

Aslında fazla yoruma gerek yok. Hükümet tarafında sürecin 
başındaki Başbakan yardımcısı "süreç zehirlenmiştir" diyorsa SÜRECİN ARTIK 
KOMAYA GİRDİĞİNİ, SEÇİMLERE KADAR FAZLA BİR ŞEY BEKLENEMEYECEĞİNİ 
söyleyebiliriz. Ama özellikle HDP/PKK'lıların TSK'nin bugün Mardin'de PKK'ya 
karşı başlattığı operasyonu sürecin ihlali olarak gören açıklamalarını dikkate 
aldığımızda.,

   PKK HÜKÜMET SÜRECİ BİTİRDİ DİYEREK UZUN SÜREDİR HAZIRLIĞINI YAPTIĞI 
AYAKLANMA SÜRECİNİ DOLAYISIYLA TERÖR SALDIRILARINI BAŞALTMA İHTİMALİ DE HİÇ DE 
AZ DEĞİLDİR.

Cahit Armağan DİLEK 
25 Mart 2015 Çarşamba 16:52

 ***


11 Kasım 2017 Cumartesi

Diyarbakır'da PKK kampı var!


Diyarbakır'da PKK kampı var! 



Fikir Tankı 
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 
01 Mayıs 2015 Cuma  
FİKİR TANKI
Diyarbakır'da PKK kampı var!

  Çözüm süreci konusunda toplu ikna etmekle görevlendirilen akil insanlar heyetinde yer almış olan ve şimdi de AKP'den milletvekili adayı olan Hüseyin 
Yayman Habertürk TV'de katıldığı programda hükümete yakınlığı nedeniyle sahip olduğu değerlendirilen bir bir bilgiyi ağzından kaçırarak PKK'nın güneydoğu 
bölgemizdeki hakimiyeti ve etkinliğini gösteren bir itirafta bulundu. Yayman, PKK'nın Türkiye'den çekilmediğini ve silah bırakmadığını anlatırken PKK'nın 
Türkiye sınırları içinde bir çok yerde kampları olduğunu ve hatta Diyarbakır'da da kampı olduğunu söyledi. Yayman kamptaki PKK'lıların kamptan çıkıp yerleşim 
yerlerine giderek halka PKK'nın belirlediği partiye oy vermeleri için baskı ve tehditte bulunduğunu ifade etti. PKK'nın silahlı teröristlerinin şehir 
merkezlerine indiği ve serbestce dolaştığı bilinmesine rağmen iktidar partisinin milletvekili adayı olan Yayman'ın bu itirafı PKK'nın şehirlerde ya da şehir 
merkezlerine yakın bölgelerde kamplar kurmuş olduğunun iktidar tarafından da biliniyor olduğunu ve müdahale edilmediğini göstermesi açısından önemli. 

Kaynak: 
http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/huseyin-yaymandan-sok-iddia-819329/?utm_source=sm_fb&utm_medium=Free&utm_term=haber&utm_content=huseyin-yaymandan-sok-iddia-819329&utm_campaign=gundem

Cahit Armağan DİLEK 
30 Nisan 2015 Perşembe 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Türkiye Gözümüzün Önünde Bölünüp İşgal Edilirken...


Türkiye Gözümüzün Önünde Bölünüp İşgal Edilirken... 

Cahit Armağan DİLEK ...


21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü                           
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi
09 Eylül 2015 Çarşamba
Cahit Armağan Dilek 
cadilek9011@gmail.com


Hoşgeldiniz; Bugün 15 Mayıs 2017 Pazartesi  


  Süleyman Şah Türbesinin ve buradaki Türk toprağını koruyan askerlerimizin güvenliğinin IŞİD terör örgütü tehdidi altına girdiği gerekçesiyle türbenin 
Türkiye-Suriye sınırına 200m mesafedeki Suriye Eşme'sine 22 Şubat 2015 tarihindeki Şah Fırat Operasyonuyla nakledilmesiyle ilgili olarak yazdığım 
makalede (Şah Fırat Operasyonunun Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları ve Etkileri-12 Mart 2015) şöyle demiştik:  

...Gelişmeler göstermektedir ki Türkiye Ortadoğu'da hızla geri çekilmekte ve kendi sınırları içine hapsolmaktadır. Aslında Türkiye'nin bölgeden çekilmesi 
çözüm süreci hatta daha da öncesindeki açılım politikalarının açıklanmasıyla başlamıştı...  

...Irak'ın kuzeyinde Kerkük'ü, tartışmalı bölgeleri ve petrol sahalarını işgal edip Barzani'nin bağımsızlık açıklamalarına sessiz kalarak onay vermiş olduk. 
Böylece Kerkük, Musul ve dolayısıyla Irak'tan çekildik... 

...Suriye'de ise Türkmenler üzerinden olan ilişkilerimiz IŞİD'le birlikte kopmuş, Türkmenler tamamen kendi kaderlerine terk edilmişti. Suriye ile tek 
somut bağımız olan Süleyman Şah topraklarını kendi kararımız ve isteğimizle terk etmekle de Suriye'den tamamen çekildik. Bakmayın Süleyman Şah türbesinin sınırımızın hemen yanındaki Suriye Eşme'sine getirilmesine, Türkiye artık kendi sınırlarının içine çekilmiştir...

...Zaten var olan PKK terör örgütünün yanı sıra IŞİD terör örgütü de tehdidi çekilen Türkiye'nin peşinden Türkiye'nin içine gelmiştir... Türkiye bu hareketle 
görünüşte IŞİD tehdidinden kurtulmuştur ama aslında bu sefer de uluslararası IŞİD koalisyonunun baskısı altına girmiştir...

...Türkiye'nin caydırıcılığını ortadan kaldıran bu pazarlık süreçleri Türkiye'yi sadece Ortadoğu'dan sınırları içine çekmekte kalmadı eş zamanlı olarak 
Türkiye'nin içinde de devleti batıya doğru bir çekilme eğilimine soktu. PKK açılımı ve özellikle 2013 başında başlayan pazarlık süreci (PKK eylemsizliğine 
karşı TSK/polisin pasif konuma gelmesi vs) ülkenin doğu ve güneydoğusunda devlet uygulamaları yapan iradenin fiilen devletten PKK terör örgütüne geçmesinin önünü açtı. Böylece AKP iktidarı ve dolayısıyla T.C. devleti genel anlamda ülkenin batısına sıkışmış oldu.PKK artık hem Türkiye'nin içinde hem Irak'ın kuzeyinde ve son olarak artık Suriye'nin kuzeyinde adeta Türkiye'yi çevrelemiştir...

Bugünkü Türkiye... Doğu/Güneydoğu'da PKK hakimiyeti, IŞİD terörü ve yabancı askeri kuvvet yığınağı 

Bugünkü Türkiye, yaklaşık 6 ay yaptığımız yukarıdaki değerlendirmenin maalesef doğru olduğunun ve gerçekleştiğinin artık resmen herkes tarafından kabul edildiği bir Türkiye'dir. Suriye'nin kuzeyindeki 110 km.lik bir bölüm hariç Kürt koridoru fiilen ve resmen gerçekleşmiş, Türkiye bunu kabullenmiştir. PKK terör örgütü doğu ve güneydoğunun hemen hemen bütün illerinde hakimiyetini özerklik ilanlarıyla pekiştirmiş, talepleri resmen kabul edilmezse ayaklanma 
başlatacaklarını açıklamıştır. Bütün resmin gerçekleşmesinin çözüm sürecinin yarattığı ortamla sağlandığını hem PKK hem devlet itiraf etmektedir. PKK 
elebaşlarından Bayık, 31 Ağustos 2015'te Foreign Policy dergisinde yayımlanan röportajında "2 yıllık çözüm süreci boyunca savaşa hazırlandık, bölgede sivil 
görünümlü silahlı milis yapı kurduk" demiştir.

Çözüm sürecinin PKK terör örgütünün Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda paralel devlet yapısı kurmasına nasıl ortam hazırladığını, PKK'nın Türkiye'yi bölmek üzere ayaklanma hazırlıkları yapmasına fırsat yarattığını, bugünlerde yaşanan terör saldırılarının hazırlıklarına çanak tuttuğunu ve bütün bunların AKP 
iktidarının gözleri önünde ve bilgisi dahilinde olduğunu itiraf eden beyanlarını Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın 04 Eylül 2015'te Yeniçağ gazetesindeki köşe yazısında 
net olarak bulabilirsiniz. Devletin en üst makamlarındakilerin açıklamalarına göre Türkiye beka sorunu yaşayan, doğu ve güneydoğusu bir terör örgütünün 
hakimiyetinde olan ve T.C. devletinin kamu düzenini geçerli olmadığı, terör örgütünün her an bir ayaklanma başlatabileceği, memurları o bölgeden kaçan yani devlet bölgeyi terk ediyor görüntüsü yaşayan bir devlet konumundadır.

Bugünkü Türkiye sadece topraklarının bir bölümünde PKK terör örgütünün hakimiyet kurduğu bir ülke değildir. Yazımızın en başında söylediğimiz gibi IŞİD terör örgütü de artık Türkiye'nin bir gerçeğidir ve IŞİD kendi terör tehdidinin beraberinde başta ABD olmak üzere koalisyon ülkelerini de Türkiye'ye 
getirmiştir. Şah Fırat operasyonuyla Ortadoğu'dan tamamen çekilen, caydırıcılığı azalan Türkiye hem kendi toprakları üzerinde hem de Ortadoğu bölgesinde 
oyunun dışına itilmektedir. 

Bunun son halkasını İncirlik Mutabakatı ile IŞİD koalisyonu ülkelerine Türk askeri üslerinin açılması oluşturmuştur. 

Yazılı olmayan imzasız bir mutabakatla Türk toprakları yabancı ülke askeri kuvvetlerine açılmıştır. İncirlik Üssü'nün açılması kararını açıklarken Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu " bütün kararları ABD ile ortak vereceğiz, ABD'den başka hangi ülkelerin askerlerinin geleceğini de yine ortak karar vereceğiz" diyerek T.C. devletinin egemenliğiyle ilgili kararların yabancılara paylaşılacağını sanki iyi bir şey yapıyormuş gibi rahatlıkla açıklıyordu. Ama gelinen nokta gösteriyor ki egemenliği paylaşılması değil adeta devri ve hatta Türkiye'nin işgaline yol açacak bir sürecin önünün açılması söz konusu. 

Nasıl mı? İşte o gelişmeler.

ABD, IŞİD'le mücadele için komşularının ve bölge ülkelerinin Suriye'ye asker göndermesini planlıyor!

IŞİD terörünü, Türkiye'nin IŞİD koalisyonuna katılması ve Suriye'de IŞİD’e karşı operasyonlara başladığı bir dönemde bununla iç içe olan bir gelişme nedense 
Türkiye'de hemen hemen hiç konuşulmadı. Bu gelişme ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin 02 Eylül 2015'te CNN'e verdiği röportajdaki açıklamalarıydı. Kerry 
şunları söyledi: "Suriye'de IŞİD'i yenmeye yardım etmek için Ortadoğu güçlerinin Suriye'ye asker göndereceğinden eminim. Doğru zaman geldiğinde Suriye'nin bazı komşularının sorumluluk üstlenmesini bekliyorum. Bunun nasıl olacağına ilişkin detayları bölgedeki diğer ülkelerle görüşüyoruz. Sahada bazı kuvvetlerin bulunmasına ihtiyaç var ve uygun zamanı geldiğinde bunların orada olacağına ikna oldum. Bölgede bunu yapma yeteneği olanlar var.".  Kerry hangi ülkelerin kara gücü göndermeye ikna edildiği konusunda ilave bilgi vermedi ancak "Amerikan Başkanının açıklamaları ve direktifleri çok nettir ki Amerikan askerleri bu denklemin içinde yer almayacaktır" açıklamasını yaptı.  

Konuyu yakından takip edenler için Kerry'nin açıklamasından sonra potansiyel adaylar olarak Türkiye, S.Arabistan ve bazı Körfez Arap ülkeleri öne çıkmakta dır. Kerry'nin bu açıklamasının ABD'nin Rusya ve S.Arabistan ile yürüttüğü ve Esad'ın başka bir ülkeye gönderilmesiyle de sonuçlanabilecek şekilde Suriye'de siyasi çözümü arayan görüşmelere başlanmasının ele aldığı bir döneme denk gelmesi de dikkat çekici. Kerry bu röportajından hemen sonra S.Arabistan Dışişleri Bakanı ile görüşmüştür ki bu da S.Arabistan Kralının 3 günlük bir ziyaret için Vaşington'a gelmesinin hemen öncesinde olması nedeniyle kritiktir.

IŞİD'le mücadelede Irak'ta Irak Ordusu ve Peşmerge ile kara savaşı yapacak kuvvet ihtiyacı karşılanabilecektir. Ancak Suriye'de bu konudaki ihtiyaç devam 
etmektedir. Eğit-donat projesi fiyasko ile sonuçlanmış, resmen kabul edilmese de ABD tarafından rafa kaldırılmıştır. ABD açısından Suriye'deki tek kara gücü 
PKK/PYD'dir. Belli bir aşamadan sonra (Kürt koridorunun oluşması)  PYD'nin daha güneylerde kullanılması mümkün olmayacağından başka kara güçlerine ihtiyaç vardır. Buna ikna olan ABD şimdi Suriye'nin komşularının ve bazı bölge ülkelerinin asker göndermesinin planlarını yapmaktadır. Amerikan askerleri 
Suriye'ye ayak basmayacak, sıcak çatışmaya girmeyecektir, ama ABD diğer ülkelerin askerlerine komuta etmeye hazırlanmaktadır.

Yine anlaşılan o ki bölge ülkelerinin Suriye'ye asker göndermesi söz konusu olduğunda bunun liderliğinin S.Arabistan tarafından yapılması büyük ihtimaldir. 
Ne de olsa S.Arabistan Yemen'de böyle bir tecrübe yaşamaktadır. Her ne kadar şimdilerde Yemen'de büyük bir sivil felaket yaşanıyor ve bu trajedi ne Türkiye 
ne de dünyada gündeme gelmiyor olsa da S.Arabistan'ın "üst akıl"lar tarafından bu günler için hazırlandığını söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Diğer 
taraftan TBMM'den geçen tezkereye dayanarak Türkiye üslerini IŞİD'e karşı operasyonlara açmış, bu üslere ABD haricinde Körfez'deki Arap ülkelerinin de 
uçak konuşlandıracağı açıklanmıştı. Kerry'nin bu açıklamasından sonra görülmektedir ki bölge ülkeleri Türk üslerini sadece hava operasyonları için 
değil Suriye'ye geçecek kara kuvvetleri personeli için de kullanmalarının öngörülmüş olması büyük ihtimaldir. Türk topraklarının Suriye'deki sözde ılımlı 
muhaliflere eğitim dahil lojistik destek için kullanıldığı zaten bilinmektedir.

Böylece Türkiye uzunca yıllar süreceği ta en başından belli olan IŞİD'le mücadele bağlamında topraklarında yıllarca sürecek bir yabancı asker varlığını 
barındırmak zorunda kalacaktır. Bu durum Türkiye'nin Pakistanlaştırılmasının bir başka veçhesini oluşturmaktadır. Şöyle ki: Bölge ülkelerinin, bölgedeki devlet 
dışı aktörlerin, Batılı güçlerin herhangi bir şekilde ve nedenle Türkiye'nin Suriye veya Irak'a kara gücü göndermesini istemediğini biliyoruz. Çünkü bütün bu 
aktörler "Türkiye girerse bir daha çıkmaz" sendromu yaşamaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin fiilen asker göndermeden ama çatışmanın tam içindeymiş gibi sürecin içinde yer alması, gerek yabancı ülkelerin askeri kuvvetlerini gerekse Suriye'deki sözde ılımlı yerel güçleri desteklemesi ve tabi ki bu savaşın maddi ve manevi tüm maliyetini bölüşmesi istenecektir. Bu bağlamda Türkiye'nin topraklarının ve üslerinin ileri harekat ve lojistik üs gibi kullanılması, gerektiğin de yabancı askerlere ev sahipliği yapması beklenecektir. Bu da aynen Afganistan'da savaşan NATO ve diğer uluslararası güçlere lojistik destek için 
topraklarını ve üslerini açması ama bunun karşılığında Taliban ve El Kaide'nin Pakistan'ı hedef almasından farklı gelişmeyecektir. IŞİD Türk topraklarında 
zaten var olan yandaş/hücreleriyle bunu Türk güvenlik güçlerine karşı yapacak, Türkiye genelinde sivillere karşı da terör saldırıları gerçekleştirecektir.

Bu söylediklerimizi bir komplo teorisi gibi göreceklere öngörülerimizi desteleyecek başka bir açıklamayı dikkatlerine sunarak açıklayıcı olmaya çalışalım.

ABD büyük bir askeri güçle Türkiye'ye yerleşiyor! İşgal mi, IŞİD'le mücadele mi?

Kerry'nin açıklamalarıyla eş zamanlı olarak ABD'nin Ankara Büyükelçisi John Bass'ın röportajı 03 Eylül 2015 tarihinde CNNTürk'te yayımlandı.  Büyükelçi Bass röportajında ağırlıklı olarak IŞİD'le mücadele ve Türkiye'nin PKK operasyonlarına ilişkin soruları cevapladı.  Röportajı yapan gazeteci Hande Fırat'ın "Amerikalılar İncirlik'te ne kadar kalacak?" ve "Ne kadar büyüklükte bir güç gelecek Amerika'dan?" sorularına Büyükelçi Bass'ın verdiği cevap ise Kerry'nin öngördüğü şekilde bölge ülkelerinin Suriye'ye kara kuvveti göndermesi öngörüsünü teyit etmesinin yanında, ABD askeri kuvvetlerinin Türkiye'de yerleşmesinin IŞİD'le mücadeleden çok Türkiye'yi işgale dönüşebileceği kaygısını ortaya çıkarması açısından çok netti. İşte o sorulara verilen cevaplar:"Süre konusunda ise; üstünde uzlaştığımız hedefe ulaşmak için, yani DAEŞ’i zayıflat mak ve nihayetinde yenilgiye uğratmak için ne kadar zaman gerekirse, o kadar burada kalacağımızı düşünüyoruz.  O nedenle, bu konuya belli bir zaman dilimi açısından değil, belirlenen hedefler açısından yaklaşıyor uz...  DAEŞ’e karşı askeri operasyon yürütecek ABD ve diğer potansiyel koalisyon güçlerinin zaman içinde Türkiye’de hatırı sayılır büyüklükte bir varlığa sahip olacağını ve önemli katkılarda bulunacağını tahmin ediyoruz. Kurulacak yapı askeri harekatın nasıl gelişeceğine ve DAEŞ’e karşı en etkili çözümün gerekliliklerinin ne olacağına bağlı olacak...".

Anlaşılan o İncirlik Mutabakatı (bazı gazeteciler köşe yazılarında referans ve isim vermeden imzalı olduğunu yazsa da Dışişleri Bakanlığının bu konudaki tek 
resmi açıklaması 07 Ağustos'taki Dışişleri sözcüsü açıklamasıdır ve ona göre de ortada yazılı imzalı bir mutabakat yoktur) ucu açık bırakılmış, ne süre ne de 
askeri ekipman/silah/uçak/personel sınırlaması içermemektedir. Halbuki AKP hükümetinin TBMM'den aldığı yetki bir yıl sürelidir. AKP hükümeti neye 
güvenerek, neye dayanarak ve bir sonraki TBMM kararının ne olacağını bilmeyerek ABD'ye böyle açık bir çek verebiliyor, anlamak ve kabul etmek mümkün değildir. 

Eğer ABD ileride bu konularda sınırlamalarla sorunlarla karşılaşacağını düşünse (ki geçmişte 1 Mart tezkeresi tecrübesi var, tezkere geçmeden Türkiye'ye gelen 
Amerikan askeri kuvvetlerinin yaşadığı sorunlar var ki bunun çuval olayına yol açtığı tezleri oldukça kabul görmektedir) Büyükelçinin tarifiyle "hatırı sayılır" bir askeri gücü Türkiye'ye yığmaz, dolayısıyla çok sağlam güvenceler almış olmalılar. Hatırı sayılır bir askeri kuvvet tanımlaması da ilginç. 
Büyükelçi muhtemelen kendisinin söylediği istihbarat gerekçesinden ziyade Türk toplumundan fazla tepki çekmemek için askeri kuvvetin rakamsal büyüklüğünü 
açıklamıyor ama Türkiye'ye yerleşecek yabancı askeri kuvvetin oldukça büyük olacağını söylemeliyiz, çünkü hatırı sayılır bir askeri kuvvet görmezden 
gelinecek, etkisi olmayacak bir kuvvet olmayacaktır. 

Bu durum ise ABD'nin gerçek niyeti hakkındaki şüpheleri artırmaktadır. ABD aslında başka bir şeye mi hazırlanmaktadır?Kamuoyunun konuya dikkatini 
çekebilmek için kısaca şunu söyleyebiliriz. Büyükelçinin röportajdaki açıklamalarında Türkiye'de PKK terör örgütüyle tekrar müzakere masasına 
oturulmasına yönelik baskıcı ifadeleri, Suriye'nin kuzeyinde PYD'ye toz kondurmayan değerlendirmeleri var. Hal böyle olunca yine daha önceki 
yazılarımızda söylediğimiz gibi IŞİD eliyle bölgeyi dizayn etmeye çalışan ABD'nin, bu bağlamda IŞİD'le mücadele ediliyor görüntüsü altında nihai hedefi 
bağımsızlık olan ancak ilk etapta Suriye ve Türkiye'de özerk Kürt bölge yönetimlerinin oluşumunu izlemek, denetlemek, kontrol etmek ve gerekirse 
müdahale edebileceğini göstermeye yönelik bir baskı unsuru yaratmak için bölgedeki askeri varlığını artırmayı planmış olması büyük ihtimaldir. Bir taşla 
birden fazla kuş vurmayı yaklaşımını benimsemiş ABD'nin vurmayı istediği kuşlardan birisinin belki de en büyüğünün bu olduğunu düşünmek için 
gerekçelerimiz ve şüphelerimiz yeterince vardır. Çünkü Büyükelçi Bass "üzerinde anlaştığımız hedefleri gerçekleştirinceye kadar Türkiye'deyiz, bırakıp gitmek 
gibi bir niyetimiz yok" mealinde ifadeler kullanıyor. Çünkü Bass hatırı sayılır kuvveti anlatırken harekatın nasıl gelişeceğine ve IŞİD'e karşı en etkili 
çözümün gerekliliklerine atıf yaparak Kerry'nin doğru zaman geldiğinde bölge ülkelerinin Suriye'ye asker göndereceğini de adeta teyit etmektedir.

Peki Türkiye olarak biz ABD'nin hatırı sayılır askeri güçlerle bölgeye dönmesine yol açan IŞİD stratejisine ne kadar hakimiz, yönlendirme yapabiliyor muyuz, 
ABD'nin bu stratejisinin yada bunun üstündeki stratejisinin "end state"nin (nihai durum yani Suriye, Irak, Türkiye coğrafyasında neler öngörüyor, nasıl 
yapılar planlıyor vs) ne olduğunu, bu projenin kapsamını biliyor muyuz? Cevabı kocaman bir "hayır". İşin can sıkıcı yanı ise içeriğiyle ilgili hiçbir şey bilmediğimiz Türkiye'nin bekasıyla doğrudan ilintili bu projenin en önemli safhalarının Türkiye'yi yöneten AKP iktidarının verdiği açık çek ile yapılacak olmasıdır. Ancak görünen şu ki Rus tehdidi nedeniyle (Kırım'ın işgali, Ukrayna'nın de facto bölünmesinden sonra) Doğu Avrupa, Baltık ve Kuzey Avrupa ülkelerinin topraklarını Amerikan askerlerine ve savaş makinelerine açmasıyla söz konusu ülkelere yığınak yapan ABD, IŞİD tehdidi bahanesiyle ve Türkiye'nin davetiyle şimdi de Türkiye'ye yerleşiyor. Kaygı şu ki bu yerleşme sürekli bir hal alacak şekilde gelişmektedir. Eğer bu şekilde devam ederse bu Türkiye'nin kendi eliyle topraklarını Amerikan işgaline açması demektir ki kabul etmek mümkün değildir.

Türkiye'nin bölünüp işgal edilmesinden bahsederken başka yazılarda detaylıca incelenmesi gereken başka konular (Karadeniz'de sürekli ABD varlığı, Ege'de 16 
adanın Yunan işgalinde olması, Doğu Akdeniz'de Kıbrıs'ın elimizden kaymakta olması ile münhasır ekonomik bölge/enerji mücadelesinin kaybedilmekte oluşu) 
olduğunu burada önemli bir not olarak kayıt altına almalıyız ve nihai değerlendirmede yukarıda bahsedilenlerle birlikte ele almalıyız.


Sonuç olarak;

Burada yazdıklarımız Türkiye IŞİD'le mücadele etmesin anlamında değildir ama yazdıklarımız Türkiye'nin karar mekanizmasının içinde olmadığı, end state'ni 
(nihai durum) bilmediği bir projeye dahil edilmekte olduğunu bunun da Türkiye'nin çıkarlarını ve bekasını tehdit ettiğini, hatta Türkiye'nin işgaline 
yol açabilecek şekle dönüştüğünü ortaya koymaktır. Türkiye iki terör örgütü tehdidiyle karşı karşıyadır. Bunlardan PKK çözüm süreciyle birlikte yaptığı 
savaş hazırlıklarını hareket geçirmiş ve Temmuz ayının başından buyana 70'den fazla asker/polisimizi şehit etmiştir. IŞİD ise henüz topraklarımız üzerinde 
aktif bir terör saldırısı başlatmamıştır. Hal böyleyken ve PKK Türkiye açısından öncelikle tehditken Batı dünyası Türkiye'ye"PKK terör örgütüyle müzakere, IŞİD 
terör örgütüyle mücadele" dayatmasında bulunmakta, adeta Türkiye'nin güvenlik politikasını kontrol altına almak istemektedir.

Türkiye mevcut durumda PKK terör örgütüyle mücadele ederken Suriye'de savaşan taraflar arasında yer almadan da IŞİD'le mücadele edebilecek imkan ve kabiliyettedir.Buna da PKK terör örgütüne yönelik operasyonlarını sürdürürken Türkiye'nin içindeki IŞİD yapılanmasını ve mevzilenmesini tespit edip çökertmekle başlayabilirdi. Sınır hattının hemen üzerinde askerimizin IŞİD tarafından şehit edilmesi halinde de şimdi yaptığı gibi koalisyonun (ABD'nin) 
tutumunu beklemez, tezkere gerektirmeyen uluslararası hukukun kendisine tanıdığı meşru müdafaa ve sıcak takip hakkını kullanarak karadan ve havadan girerek sınırın hemen dibindeki IŞİD hedeflerini vurup dağıtabilirdi. Ama Türkiye IŞİD'in yurt içindeki yapısını/hücrelerini çökertecek operasyonları yapmadığı 
gibi 01 Eylül 2015'te sınır hattı üzerinde askerimizin IŞİD tarafından şehit edilmesinden sonra meşru müdafaa ve sıcak takip hakkını da kullan(a)mamıştır. 

Bu durum şunu göstermektedir: Türkiye terör örgütleriyle mücadelede kendi stratejisini (eğer varsa) uygulayamamakta, dış yönlendirmelere ve dayatmalara 
maruz kalmaktadır. Bunun sonucunda da aynı şimdi olduğu gibi topraklarının işgaline dönüşebilecek şekilde ucu açık, sınırlamaları olmayan bir mutabakatla 
ve sahibinin ABD olduğu IŞİD'le mücadele stratejinin öngördüğü bir yapıya ve projeye dahil olmak zorunda hissetmektedir. Bütün bu gelişmeler Türkiye'nin 
ulusal güvenliğini ve bekasını bugüne kadar hiç olmadığı kadar tehdit altına almaktadır. Çünkü Türkiye gözümüzün önünde bölünüp işgal edilmektedir... 


Cahit Armağan Dilek
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi
cadilek9011@gmail.com


***

8 Kasım 2015 Pazar

Türkiye Gözümüzün Önünde Bölünüp İşgal Edilirken...




Türkiye Gözümüzün Önünde Bölünüp İşgal Edilirken... 



21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü                      
Stratejik Analiz Dergisi Arşivi
Terörle Mücadelede Verdiğimiz Şehitler 1984-2013
Faili Meçhuller Dosyası
Türk Üniversiteleri Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyeleri Veritabanı
Stratejik Analiz
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi


Türkiye Gözümüzün Önünde Bölünüp İşgal Edilirken...

Cahit Armağan DİLEK tarafından yazıldı.
09 Eylül 2015 Çarşamba


Süleyman Şah Türbesinin ve buradaki Türk toprağını koruyan askerlerimizin güvenliğinin IŞİD terör örgütü tehdidi altına girdiği gerekçesiyle türbenin 
Türkiye-Suriye sınırına 200m mesafedeki Suriye Eşme'sine 22 Şubat 2015 tarihindeki Şah Fırat Operasyonuyla nakledilmesiyle ilgili olarak yazdığım 
makalede (Şah Fırat Operasyonunun Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları ve Etkileri-12 Mart 2015) şöyle demiştik:  

...Gelişmeler göstermektedir ki Türkiye Ortadoğu'da hızla geri çekilmekte ve kendi sınırları içine hapsolmaktadır. Aslında Türkiye'nin bölgeden çekilmesi 
çözüm süreci hatta daha da öncesindeki açılım politikalarının açıklanmasıyla başlamıştı...  

...Irak'ın kuzeyinde Kerkük'ü, tartışmalı bölgeleri ve petrol sahalarını işgal edip Barzani'nin bağımsızlık açıklamalarına sessiz kalarak onay vermiş olduk. 
Böylece Kerkük, Musul ve dolayısıyla Irak'tan çekildik... 

...Suriye'de ise Türkmenler üzerinden olan ilişkilerimiz IŞİD'le birlikte kopmuş, Türkmenler tamamen kendi kaderlerine terk edilmişti. Suriye ile tek 
somut bağımız olan Süleyman Şah topraklarını kendi kararımız ve isteğimizle terk etmekle de Suriye'den tamamen çekildik. Bakmayın Süleyman Şah türbesinin sınırımızın hemen yanındaki Suriye Eşme'sine getirilmesine, Türkiye artık kendi sınırlarının içine çekilmiştir...

...Zaten var olan PKK terör örgütünün yanı sıra IŞİD terör örgütü de tehdidi çekilen Türkiye'nin peşinden Türkiye'nin içine gelmiştir... Türkiye bu hareketle 
görünüşte IŞİD tehdidinden kurtulmuştur ama aslında bu sefer de uluslararası IŞİD koalisyonunun baskısı altına girmiştir...

...Türkiye'nin caydırıcılığını ortadan kaldıran bu pazarlık süreçleri Türkiye'yi sadece Ortadoğu'dan sınırları içine çekmekte kalmadı eş zamanlı olarak 
Türkiye'nin içinde de devleti batıya doğru bir çekilme eğilimine soktu. PKK açılımı ve özellikle 2013 başında başlayan pazarlık süreci (PKK eylemsizliğine 
karşı TSK/polisin pasif konuma gelmesi vs) ülkenin doğu ve güneydoğusunda devlet uygulamaları yapan iradenin fiilen devletten PKK terör örgütüne geçmesinin önünü açtı. Böylece AKP iktidarı ve dolayısıyla T.C. devleti genel anlamda ülkenin batısına sıkışmış oldu.PKK artık hem Türkiye'nin içinde hem Irak'ın kuzeyinde ve son olarak artık Suriye'nin kuzeyinde adeta Türkiye'yi çevrelemiştir...

Bugünkü Türkiye... Doğu/Güneydoğu'da PKK hakimiyeti, IŞİD terörü ve yabancı askeri kuvvet yığınağı 

Bugünkü Türkiye, yaklaşık 6 ay yaptığımız yukarıdaki değerlendirmenin maalesef doğru olduğunun ve gerçekleştiğinin artık resmen herkes tarafından kabul edildiği bir Türkiye'dir. Suriye'nin kuzeyindeki 110 km.lik bir bölüm hariç Kürt koridoru fiilen ve resmen gerçekleşmiş, Türkiye bunu kabullenmiştir. PKK terör örgütü doğu ve güneydoğunun hemen hemen bütün illerinde hakimiyetini özerklik ilanlarıyla pekiştirmiş, talepleri resmen kabul edilmezse ayaklanma 
başlatacaklarını açıklamıştır. Bütün resmin gerçekleşmesinin çözüm sürecinin yarattığı ortamla sağlandığını hem PKK hem devlet itiraf etmektedir. 
PKK elebaşlarından Bayık, 31 Ağustos 2015'te Foreign Policy dergisinde yayımlanan röportajında " 2 yıllık çözüm süreci boyunca savaşa hazırlandık, bölgede sivil görünümlü silahlı milis yapı kurduk" demiştir.

Çözüm sürecinin PKK terör örgütünün Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda paralel devlet yapısı kurmasına nasıl ortam hazırladığını, PKK'nın Türkiye'yi bölmek üzere ayaklanma hazırlıkları yapmasına fırsat yarattığını, bugünlerde yaşanan terör saldırılarının hazırlıklarına çanak tuttuğunu ve bütün bunların AKP 
iktidarının gözleri önünde ve bilgisi dahilinde olduğunu itiraf eden beyanlarını Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın 04 Eylül 2015'te Yeniçağ gazetesindeki köşe yazısında 
net olarak bulabilirsiniz. Devletin en üst makamlarındakilerin açıklamalarına göre Türkiye beka sorunu yaşayan, doğu ve güneydoğusu bir terör örgütünün 
hakimiyetinde olan ve T.C. devletinin kamu düzenini geçerli olmadığı, terör örgütünün her an bir ayaklanma başlatabileceği, memurları o bölgeden kaçan yani devlet bölgeyi terk ediyor görüntüsü yaşayan bir devlet konumundadır.

Bugünkü Türkiye sadece topraklarının bir bölümünde PKK terör örgütünün hakimiyet kurduğu bir ülke değildir. Yazımızın en başında söylediğimiz gibi IŞİD terör örgütü de artık Türkiye'nin bir gerçeğidir ve IŞİD kendi terör tehdidinin beraberinde başta ABD olmak üzere koalisyon ülkelerini de Türkiye'ye getirmiştir.  Şah Fırat operasyonuyla Ortadoğu'dan tamamen çekilen, caydırıcılığı azalan Türkiye hem kendi toprakları üzerinde hem de Ortadoğu bölgesinde oyunun dışına itilmektedir. Bunun son halkasını İncirlik Mutabakatı ile IŞİD koalisyonu ülkelerine Türk askeri üslerinin açılması oluşturmuştur. Yazılı olmayan imzasız bir mutabakatla Türk toprakları yabancı ülke askeri kuvvetleri ne açılmıştır. İncirlik Üssü'nün açılması kararını açıklarken Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu "bütün kararları ABD ile ortak vereceğiz, ABD'den başka hangi ülkelerin askerlerinin geleceğini de yine ortak karar vereceğiz" diyerek T.C. devletinin egemenliğiyle ilgili kararların yabancılara paylaşılacağını sanki iyi bir şey yapıyormuş gibi rahatlıkla açıklıyordu. Ama gelinen nokta gösteriyor ki egemenliği paylaşılması değil adeta devri ve hatta Türkiye'nin işgaline yol açacak bir sürecin önünün açılması söz konusu. Nasıl mı? İşte o gelişmeler.

ABD, IŞİD'le mücadele için komşularının ve bölge ülkelerinin Suriye'ye asker göndermesini planlıyor!

IŞİD terörünü, Türkiye'nin IŞİD koalisyonuna katılması ve Suriye'de IŞİD’e karşı operasyonlara başladığı bir dönemde bununla iç içe olan bir gelişme nedense 
Türkiye'de hemen hemen hiç konuşulmadı. Bu gelişme ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin 02 Eylül 2015'te CNN'e verdiği röportajdaki açıklamalarıydı. Kerry 
şunları söyledi: "Suriye'de IŞİD'i yenmeye yardım etmek için Ortadoğu güçlerinin Suriye'ye asker göndereceğinden eminim. Doğru zaman geldiğinde Suriye'nin bazı komşularının sorumluluk üstlenmesini bekliyorum. Bunun nasıl olacağına ilişkin detayları bölgedeki diğer ülkelerle görüşüyoruz. Sahada bazı kuvvetlerin bulunmasına ihtiyaç var ve uygun zamanı geldiğinde bunların orada olacağına ikna oldum. Bölgede bunu yapma yeteneği olanlar var.".  Kerry hangi ülkelerin kara gücü göndermeye ikna edildiği konusunda ilave bilgi vermedi ancak "Amerikan Başkanının açıklamaları ve direktifleri çok nettir ki Amerikan askerleri bu denklemin içinde yer almayacaktır" açıklamasını yaptı.  

Konuyu yakından takip edenler için Kerry'nin açıklamasından sonra potansiyel adaylar olarak Türkiye, S.Arabistan ve bazı Körfez Arap ülkeleri öne çıkmaktadır. Kerry'nin bu açıklamasının ABD'nin Rusya ve S.Arabistan ile yürüttüğü ve Esad'ın başka bir ülkeye gönderilmesiyle de sonuçlanabilecek şekilde Suriye'de siyasi çözümü arayan görüşmelere başlanmasının ele aldığı bir döneme denk gelmesi de dikkat çekici. Kerry bu röportajından hemen sonra S.Arabistan Dışişleri Bakanı ile görüşmüştür ki bu da S.Arabistan Kralının 3 günlük bir ziyaret için Vaşington'a gelmesinin hemen öncesinde olması nedeniyle kritiktir.

IŞİD'le mücadelede Irak'ta Irak Ordusu ve Peşmerge ile kara savaşı yapacak kuvvet ihtiyacı karşılanabilecektir. Ancak Suriye'de bu konudaki ihtiyaç devam 
etmektedir. Eğit-donat projesi fiyasko ile sonuçlanmış, resmen kabul edilmese de ABD tarafından rafa kaldırılmıştır. ABD açısından Suriye'deki tek kara gücü 
PKK/PYD'dir. Belli bir aşamadan sonra (Kürt koridorunun oluşması)  PYD'nin daha güneylerde kullanılması mümkün olmayacağından başka kara güçlerine ihtiyaç vardır. Buna ikna olan ABD şimdi Suriye'nin komşularının ve bazı bölge ülkelerinin asker göndermesinin planlarını yapmaktadır. Amerikan askerleri 
Suriye'ye ayak basmayacak, sıcak çatışmaya girmeyecektir, ama ABD diğer ülkelerin askerlerine komuta etmeye hazırlanmaktadır.

Yine anlaşılan o ki bölge ülkelerinin Suriye'ye asker göndermesi söz konusu olduğunda bunun liderliğinin S.Arabistan tarafından yapılması büyük ihtimaldir. 
Ne de olsa S.Arabistan Yemen'de böyle bir tecrübe yaşamaktadır. Her ne kadar şimdilerde Yemen'de büyük bir sivil felaket yaşanıyor ve bu trajedi ne Türkiye 
ne de dünyada gündeme gelmiyor olsa da S.Arabistan'ın "üst akıl"lar tarafından bu günler için hazırlandığını söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Diğer 
taraftan TBMM'den geçen tezkereye dayanarak Türkiye üslerini IŞİD'e karşı operasyonlara açmış, bu üslere ABD haricinde Körfez'deki Arap ülkelerinin de 
uçak konuşlandıracağı açıklanmıştı. Kerry'nin bu açıklamasından sonra görülmektedir ki bölge ülkeleri Türk üslerini sadece hava operasyonları için 
değil Suriye'ye geçecek kara kuvvetleri personeli için de kullanmalarının öngörülmüş olması büyük ihtimaldir. Türk topraklarının Suriye'deki sözde ılımlı 
muhaliflere eğitim dahil lojistik destek için kullanıldığı zaten bilinmektedir.

Böylece Türkiye uzunca yıllar süreceği ta en başından belli olan IŞİD'le mücadele bağlamında topraklarında yıllarca sürecek bir yabancı asker varlığını 
barındırmak zorunda kalacaktır. Bu durum Türkiye'nin Pakistanlaştırılmasının bir başka veçhesini oluşturmaktadır. Şöyle ki: Bölge ülkelerinin, bölgedeki devlet 
dışı aktörlerin, Batılı güçlerin herhangi bir şekilde ve nedenle Türkiye'nin Suriye veya Irak'a kara gücü göndermesini istemediğini biliyoruz. Çünkü bütün bu 
aktörler "Türkiye girerse bir daha çıkmaz" sendromu yaşamaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin fiilen asker göndermeden ama çatışmanın tam içindeymiş gibi sürecin içinde yer alması, gerek yabancı ülkelerin askeri kuvvetlerini gerekse Suriye'deki sözde ılımlı yerel güçleri desteklemesi ve tabi ki bu savaşın maddi 
ve manevi tüm maliyetini bölüşmesi istenecektir. Bu bağlamda Türkiye'nin topraklarının ve üslerinin ileri harekat ve lojistik üs gibi kullanılması, 
gerektiğinde yabancı askerlere ev sahipliği yapması beklenecektir. Bu da aynen Afganistan'da savaşan NATO ve diğer uluslararası güçlere lojistik destek için 
topraklarını ve üslerini açması ama bunun karşılığında Taliban ve El Kaide'nin Pakistan'ı hedef almasından farklı gelişmeyecektir. IŞİD Türk topraklarında 
zaten var olan yandaş/hücreleriyle bunu Türk güvenlik güçlerine karşı yapacak, Türkiye genelinde sivillere karşı da terör saldırıları gerçekleştirecektir.

Bu söylediklerimizi bir komplo teorisi gibi göreceklere öngörülerimizi desteleyecek başka bir açıklamayı dikkatlerine sunarak açıklayıcı olmaya çalışalım.

ABD büyük bir askeri güçle Türkiye'ye yerleşiyor! İşgal mi, IŞİD'le mücadele mi?

Kerry'nin açıklamalarıyla eş zamanlı olarak ABD'nin Ankara Büyükelçisi John Bass'ın röportajı 03 Eylül 2015 tarihinde CNNTürk'te yayımlandı.  Büyükelçi Bass röportajında ağırlıklı olarak IŞİD'le mücadele ve Türkiye'nin PKK operasyonlarına ilişkin soruları cevapladı.  Röportajı yapan gazeteci Hande 
Fırat'ın "Amerikalılar İncirlik'te ne kadar kalacak?" ve "Ne kadar büyüklükte bir güç gelecek Amerika'dan?" sorularına Büyükelçi Bass'ın verdiği cevap ise 
Kerry'nin öngördüğü şekilde bölge ülkelerinin Suriye'ye kara kuvveti göndermesi öngörüsünü teyit etmesinin yanında, ABD askeri kuvvetlerinin Türkiye'de 
yerleşmesinin IŞİD'le mücadeleden çok Türkiye'yi işgale dönüşebileceği kaygısını ortaya çıkarması açısından çok netti. İşte o sorulara verilen cevaplar:"Süre 
konusunda ise; üstünde uzlaştığımız hedefe ulaşmak için, yani DAEŞ’i zayıflatmak ve nihayetinde yenilgiye uğratmak için ne kadar zaman gerekirse, o kadar burada kalacağımızı düşünüyoruz.  O nedenle, bu konuya belli bir zaman dilimi açısından değil, belirlenen hedefler açısından yaklaşıyoruz...  DAEŞ’e karşı askeri operasyon yürütecek ABD ve diğer potansiyel koalisyon güçlerinin zaman içinde Türkiye’de hatırı sayılır büyüklükte bir varlığa sahip olacağını ve önemli 
katkılarda bulunacağını tahmin ediyoruz. Kurulacak yapı askeri harekatın nasıl gelişeceğine ve DAEŞ’e karşı en etkili çözümün gerekliliklerinin ne olacağına 
bağlı olacak...".

Anlaşılan o İncirlik Mutabakatı (bazı gazeteciler köşe yazılarında referans ve isim vermeden imzalı olduğunu yazsa da Dışişleri Bakanlığının bu konudaki tek 
resmi açıklaması 07 Ağustos'taki Dışişleri sözcüsü açıklamasıdır ve ona göre de ortada yazılı imzalı bir mutabakat yoktur) ucu açık bırakılmış, ne süre ne de 
askeri ekipman/silah/uçak/personel sınırlaması içermemektedir. Halbuki AKP hükümetinin TBMM'den aldığı yetki bir yıl sürelidir. AKP hükümeti neye 
güvenerek, neye dayanarak ve bir sonraki TBMM kararının ne olacağını bilmeyerek ABD'ye böyle açık bir çek verebiliyor, anlamak ve kabul etmek mümkün değildir. 

Eğer ABD ileride bu konularda sınırlamalarla sorunlarla karşılaşacağını düşünse (ki geçmişte 1 Mart tezkeresi tecrübesi var, tezkere geçmeden Türkiye'ye gelen 
Amerikan askeri kuvvetlerinin yaşadığı sorunlar var ki bunun çuval olayına yol açtığı tezleri oldukça kabul görmektedir) Büyükelçinin tarifiyle "hatırı 
sayılır" bir askeri gücü Türkiye'ye yığmaz, dolayısıyla çok sağlam güvenceler almış olmalılar. Hatırı sayılır bir askeri kuvvet tanımlaması da ilginç. 
Büyükelçi muhtemelen kendisinin söylediği istihbarat gerekçesinden ziyade Türk toplumundan fazla tepki çekmemek için askeri kuvvetin rakamsal büyüklüğünü 
açıklamıyor ama Türkiye'ye yerleşecek yabancı askeri kuvvetin oldukça büyük olacağını söylemeliyiz, çünkü hatırı sayılır bir askeri kuvvet görmezden 
gelinecek, etkisi olmayacak bir kuvvet olmayacaktır. 

Bu durum ise ABD'nin gerçek niyeti hakkındaki şüpheleri artırmaktadır. ABD aslında başka bir şeye mi hazırlanmaktadır?Kamuoyunun konuya dikkatini 
çekebilmek için kısaca şunu söyleyebiliriz. Büyükelçinin röportajdaki açıklamalarında Türkiye'de PKK terör örgütüyle tekrar müzakere masasına 
oturulmasına yönelik baskıcı ifadeleri, Suriye'nin kuzeyinde PYD'ye toz kondurmayan değerlendirmeleri var. Hal böyle olunca yine daha önceki 
yazılarımızda söylediğimiz gibi IŞİD eliyle bölgeyi dizayn etmeye çalışan ABD'nin, bu bağlamda IŞİD'le mücadele ediliyor görüntüsü altında nihai hedefi 
bağımsızlık olan ancak ilk etapta Suriye ve Türkiye'de özerk Kürt bölge yönetimlerinin oluşumunu izlemek, denetlemek, kontrol etmek ve gerekirse 
müdahale edebileceğini göstermeye yönelik bir baskı unsuru yaratmak için bölgedeki askeri varlığını artırmayı planmış olması büyük ihtimaldir. Bir taşla 
birden fazla kuş vurmayı yaklaşımını benimsemiş ABD'nin vurmayı istediği kuşlardan birisinin belki de en büyüğünün bu olduğunu düşünmek için 
gerekçelerimiz ve şüphelerimiz yeterince vardır. Çünkü Büyükelçi Bass "üzerinde anlaştığımız hedefleri gerçekleştirinceye kadar Türkiye'deyiz, bırakıp gitmek 
gibi bir niyetimiz yok" mealinde ifadeler kullanıyor. Çünkü Bass hatırı sayılır kuvveti anlatırken harekatın nasıl gelişeceğine ve IŞİD'e karşı en etkili 
çözümün gerekliliklerine atıf yaparak Kerry'nin doğru zaman geldiğinde bölge ülkelerinin Suriye'ye asker göndereceğini de adeta teyit etmektedir.

Peki Türkiye olarak biz ABD'nin hatırı sayılır askeri güçlerle bölgeye dönmesine yol açan IŞİD stratejisine ne kadar hakimiz, yönlendirme yapabiliyor muyuz, 
ABD'nin bu stratejisinin yada bunun üstündeki stratejisinin "end state"nin (nihai durum yani Suriye, Irak, Türkiye coğrafyasında neler öngörüyor, nasıl 
yapılar planlıyor vs) ne olduğunu, bu projenin kapsamını biliyor muyuz? Cevabı kocaman bir "hayır". İşin can sıkıcı yanı ise içeriğiyle ilgili hiçbir şey 
bilmediğimiz Türkiye'nin bekasıyla doğrudan ilintili bu projenin en önemli safhalarının Türkiye'yi yöneten AKP iktidarının verdiği açık çek ile yapılacak 
olmasıdır. Ancak görünen şu ki Rus tehdidi nedeniyle (Kırım'ın işgali, Ukrayna'nın de facto bölünmesinden sonra) Doğu Avrupa, Baltık ve Kuzey Avrupa ülkelerinin topraklarını Amerikan askerlerine ve savaş makinelerine açmasıyla söz konusu ülkelere yığınak yapan ABD, IŞİD tehdidi bahanesiyle ve Türkiye'nin davetiyle şimdi de Türkiye'ye yerleşiyor. Kaygı şu ki bu yerleşme sürekli bir hal alacak şekilde gelişmektedir. Eğer bu şekilde devam ederse bu Türkiye'nin kendi eliyle topraklarını Amerikan işgaline açması demektir ki kabul etmek mümkün değildir.

Türkiye'nin bölünüp işgal edilmesinden bahsederken başka yazılarda detaylıca incelenmesi gereken başka konular (Karadeniz'de sürekli ABD varlığı, Ege'de 16 
adanın Yunan işgalinde olması, Doğu Akdeniz'de Kıbrıs'ın elimizden kaymakta olması ile münhasır ekonomik bölge/enerji mücadelesinin kaybedilmekte oluşu) 
olduğunu burada önemli bir not olarak kayıt altına almalıyız ve nihai değerlendirmede yukarıda bahsedilenlerle birlikte ele almalıyız.


Sonuç olarak;

Burada yazdıklarımız Türkiye IŞİD'le mücadele etmesin anlamında değildir ama yazdıklarımız Türkiye'nin karar mekanizmasının içinde olmadığı, end state'ni 
(nihai durum) bilmediği bir projeye dahil edilmekte olduğunu bunun da Türkiye'nin çıkarlarını ve bekasını tehdit ettiğini, hatta Türkiye'nin işgaline 
yol açabilecek şekle dönüştüğünü ortaya koymaktır. Türkiye iki terör örgütü tehdidiyle karşı karşıyadır. Bunlardan PKK çözüm süreciyle birlikte yaptığı 
savaş hazırlıklarını hareket geçirmiş ve Temmuz ayının başından buyana 70'den fazla asker/polisimizi şehit etmiştir. IŞİD ise henüz topraklarımız üzerinde 
aktif bir terör saldırısı başlatmamıştır. Hal böyleyken ve PKK Türkiye açısından öncelikle tehditken Batı dünyası Türkiye'ye"PKK terör örgütüyle müzakere, IŞİD 
terör örgütüyle mücadele" dayatmasında bulunmakta, adeta Türkiye'nin güvenlik politikasını kontrol altına almak istemektedir.

Türkiye mevcut durumda PKK terör örgütüyle mücadele ederken Suriye'de savaşan taraflar arasında yer almadan da IŞİD'le mücadele edebilecek imkan ve kabiliyettedir.Buna da PKK terör örgütüne yönelik operasyonlarını sürdürürken Türkiye'nin içindeki IŞİD yapılanmasını ve mevzilenmesini tespit edip çökertmekle başlayabilirdi. Sınır hattının hemen üzerinde askerimizin IŞİD tarafından şehit edilmesi halinde de şimdi yaptığı gibi koalisyonun (ABD'nin) 
tutumunu beklemez, tezkere gerektirmeyen uluslararası hukukun kendisine tanıdığı meşru müdafaa ve sıcak takip hakkını kullanarak karadan ve havadan girerek sınırın hemen dibindeki IŞİD hedeflerini vurup dağıtabilirdi. Ama Türkiye IŞİD'in yurt içindeki yapısını/hücrelerini çökertecek operasyonları yapmadığı 
gibi 01 Eylül 2015'te sınır hattı üzerinde askerimizin IŞİD tarafından şehit edilmesinden sonra meşru müdafaa ve sıcak takip hakkını da kullan(a)mamıştır. 

Bu durum şunu göstermektedir: Türkiye terör örgütleriyle mücadelede kendi stratejisini (eğer varsa) uygulayamamakta, dış yönlendirmelere ve dayatmalara 
maruz kalmaktadır. Bunun sonucunda da aynı şimdi olduğu gibi topraklarının işgaline dönüşebilecek şekilde ucu açık, sınırlamaları olmayan bir mutabakatla 
ve sahibinin ABD olduğu IŞİD'le mücadele stratejinin öngördüğü bir yapıya ve projeye dahil olmak zorunda hissetmektedir. Bütün bu gelişmeler Türkiye'nin 
ulusal güvenliğini ve bekasını bugüne kadar hiç olmadığı kadar tehdit altına almaktadır. Çünkü Türkiye gözümüzün önünde bölünüp işgal edilmektedir... 
  

Uzman Hakkında
Cahit Armağan DİLEK
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi
cadilek9011@gmail.com

Uzmanın Diğer Yazıları

  AKP İktidarından Suriye'de Büyük Geri Adım ve Keskin U Dönüşü! Şimdi Ne  Olacak? 
  PKK'nın Yol Haritası: Ya çözüm süreci kumpasına dönüş ya da iç savaşa giden  ayaklanma! 
  Türkiye Gözümüzün Önünde Bölünüp İşgal Edilirken... 
  Suriye'de IŞİD'e Karşı Operasyona Başlayan Türkiye'yi Bekleyen Tehditler 
  İncirlik Mutabakatının Stratejik Sonuçları 
  Suruç Saldırısının Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları ve Etkileri 
  ABD'nin Askeri Stratejilerinde Türkiye'nin Yeri 
  AKP'nin Ortadoğu Politikasının İflası: S.Arabistan'ın Büyük Kürdistan Planı ve 
  Suriye'de Kürt Koridoru 
  Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez? 
  İmralı'da Büyük Kürdistan Kuruluyor 
  Şah Fırat Operasyonunun Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları ve Etkileri 
  ABD'nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinin Şifreleri ve Stratejide Türkiye'nin  Yeri 
  Çözüm Sürecinde Kelime Oyunları Ve Türkiye Cumhuriyeti'ne Kurulan Tuzak! 
  2015'de Türkiye ve Dünyada Beklenen Kriz ve Çatışmaların Olasılıkları,  Etkileri ve Öncelikleri  
  Hükümetin Kamu Düzeni Sağlansından Kastı  
  ABD'nin IŞİD konulu "Harp Oyunu"; IŞİD'le mücadelede neler olacak?  
  ABD Düğmeye Bastı: Batı Kürdistan Kuruluyor, Öcalan Özgür Kalıyor 
  IŞİD tehdidinin "Kazananları" ve "Kaybedenleri" 
  IŞİD Eliyle Irak'ın Yeniden Dizaynı: Kerkük'ten Sonra Musul Barzani'ye Peşkeş  Mi Çekiliyor? 
  Türkiye'nin Cumhurbaşkanını Seçmek; Kim Seçilirse Ne Yapar, Hangi Kararları   Alır? 
  Başbakan'ın "Terörün Nedeni" Tanımlaması ve Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler 
  PKK'nın zaferini, Öcalan'ın Özgürlüğünü, Kürdistan'ın kuruluşunu, Türkiye'nin  bölünüşünü ilan eden kanun 
  TSK Neden Hedef Alındı ve Nasıl Bertaraf Edildi? 
  Üç Kollu Gemi Halatı ve Yeni MİT Yasası 
  AKP (Erdoğan) - PKK (Öcalan) Barış Anlaşması Son Virajda 
  Türk-Amerikan ilişkilerinde ABD'nin manivelaları; NATO, İncirlik, PKK ve  Cemaat 
  İki Buçuk Savaş Tehdidinden "İki Buçuk Devlet & İki Buçuk Hükümet Tehdidi"ne 
  Dönüşen Türkiye'nin Beka Sorunu 
  Amerikan İstihbaratının 2014 Yılı Küresel Tehdit Değerlendirmesi ve  Türkiye'nin Durumu 
  ABD-Romanya Stratejik Ortaklığı; ABD Artık Sürekli Karadeniz'de  
  ABD Enerji Alanında da Süper Güç Oluyor 
  Tokyo 2020; Küresel Güç Dengeleri ve Asya-Pasifik'in Yükselişi 
  Esad'ı Cezalandırmak ve Askeri Operasyonun Sürpriz Etkisi 
  Amerikan Ordusu Suriye’de Askeri Harekâta Hazır mı ve Sürdürebilir mi? 
  ABD Suriye'yi Neden Vurmalı, Neden Vurmamalı?  
  PKK Terör Örgütüyle Mücadelenin Mitleri 
  Çapulcudan Özgürlük Savaşçısına, Terörden Direnişe, Direnişten Bağımsızlığa: 
  PKK Terör Örgütünün Dönüştürülmesi 


21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü. Tüm Hakları Saklıdır.

Sitemizde bulunan yazıların sorumlulukları yazarlarına aittir. Kurumumuz 
tarafından çıkarılan dergi, özel rapor ve kitapların içeriklerinde bulunan 
yazılarda aynı kapsam dahilinde yazarına aittir.


21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü.
Ahlatlıbel Mah. 1825 Sokak No: 60 İncek/Çankaya/Ankara 
Tel: +90 312 489 18 01 | Belgegeçer: +90 312 489 18 02 | Elektronik Posta: 
bilgi@21yyte.org 


http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2015/09/09/8296/turkiye-gozumuzun-onunde-bolunup-isgal-edilirken
..