Dündar Seyhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dündar Seyhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2019 Pazartesi

KONTROLDEN ÇIKAN GENÇ SUBAYLAR.

KONTROLDEN ÇIKAN GENÇ SUBAYLAR.


İlk başlarda sadece baskıcı tutumundan dolayı DP'nin düşürülmesi amacıyla yola çıkan genç subaylar yavaş yavaş ülkenin sorunlarına kafa yormaya başlamışlardı. 

Atatürk'ün Türkiye'sinin çağdaş dünyanın gerisinde kalmasını kendilerine yediremiyorlardı.

Aydemir 8 Ağustos 1960'ta Türkiye'ye döndüğü zaman kafasında bir sürü soru işareti vardı

Özellikle beraber ihtilal planları yaptığı arkadaşlarının kendisini nasıl karşılayacakları, hangi görevi vereceklerini merak ediyordu. Dündar Seyhan'ın aksine, anılarında, yurtdışında olduğu için Milli Birlik Komitesi'ne alınmamasıyla ilgili en ufak bir yakınma yoktur.

Kendisinin istediği görev “Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği” kadrosudur. 20 senelik tecrübesine dayanarak orduda yapılmasını gerekli gördüğü ıslahat hareketinde yer almak istemektedir. Ama Harp Okulu Kurmay Başkanlığı'na tayin edilir. 

Aydemir, komitedeki arkadaşlarıyla karşılaştığı zaman önce havayı anlamaya çalıştı. Hepsi ile ayrı ayrı konuştu. Kimisinden yakınlık, kimisinden soğukluk görüyordu. Karşısına hemen Türkeş sorunu çıktı.

Talat Aydemir:

“(Türkeş) ‘Sen Kore'ye gittikten sonra Komite ne durum aldı. Sana bunu geniş bilgi vererek anlatacağım. Kimseyi dinlemeden beni dinlersen daha iyi olur’ dedi. 

Biraz sonra ayrıldık, ben Sezai'nin yanına döndüm, öğle yemeğini beraberce mecliste yedik, yemek salonunda Osman Köksal, Ekrem Acuner de vardı. Osman Köksal, Türkeş'in durumu hakkında bilgi veriyordu. Bana dönerek: ‘Hayatta bir tek hata yaptın. O da Türkeş'i içeriye soktun’ dedi. Çünkü Türkeş'i komiteye ben Elazığ'dan yazıp teklif etmiştim. Ekrem de tasdik etti. 

Ben de kendilerine aynen şöyle söyledim: ‘Evet, içinize soktum, fakat ben Kore'ye gittikten sonra siz aranızda, ona neden bu kadar fırsat verip sivrilttiniz, niye frenleyemediniz?’

Sonra şöyle bir şart koştum.

‘Yegane endişeniz bu ise, ben onu hareketlerinden frenlerim, olmazsa hayatım pahasına da olsa ona bir çare bulurum.’ dedim. 

Ekrem Acuner güldü. Ben o anda her şeyi anlar gibi olmuştum. Hemen inceden inceye etrafı tetkike koyuldum. Türkeş'in Başbakanlık Müsteşarlığı herkesi ürkütmeye başlamıştı.” 

İnönü'nün stratejisinde ilk taktik adım meyvesini kısa zamanda verecekti.

CHP milletvekilleriyle ve basınla kuşatılmış komite üyelerinin kafaları karmakarışıktı ve birbirlerine giriyorlardı. Türkeş kolay lokmaydı ve hedef alınması için çok açık veriyordu. Gizli arşivlerden bulunan 1944 yılında “Turancılıktan” yargılandığı haberi her yerde yayılıyordu.

Talat Aydemir:

“Hiç bir görev kabul etmeden komitenin çalışma tarzını incelemeye koyuldum. İlk anda bir ahenksizlik göze çarpıyordu. Hiç bir beyanat birbirini tutmuyordu. Ortada bir Türkeş muamması vardı. Başbakanlık müsteşar makamını işgal etmesi herkesi ürkütüyordu.

Çünkü orada Türkeş her şeye hakim durumdaydı. İlerisi için tehlikeli olarak görülüyordu. Onun için arkadaşlarla olan görüşmelerde O’nun oradan uzaklaştırılmasına karar verildi. Bu işi, Orgeneral Cemal Gürsel'e anlatmak icap ediyordu. Bu görevi Osman Köksal ile Sezai Okan üzerine aldı ve layıkıyla yaptılar. Nihayet Cemal Paşa Türkeş'i değiştirmek için karar vermişti, o sırada bütün komite üyeleri de Anadoluda yapacakları gezi programına göre hazırlıklar yapıyorlardı.” 

Türkeş ve arkadaşları ise birlik birlik dolaşıp taraftar toplamaya çalışıyorlardı. Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Dündar Taşer, Harp Okulu başta olmak üzere, diğer birliklerde özellikle genç subayları etkileyebilmek için yoğun çaba harcıyorlardı. 

Harbiyeli Önder Aydınlı :

“27 Mayıs’tan hemen sonra gelmiştim Harbiye’ye Kuleli’ den.. Ve işte ilk örgütlenmeler MBK’nin 14’ler kanadının Harbiye ile devamlı temas kurmasıyla başlamıştır. Eğer 13 Kasım’da Komutan Albay Talat Aydemir basiretli davranmasaydı, 21 Mayıs’ta General Kemalettin Eken’in başına gelenler* O’nun da başına gelebilirdi.”

GENÇ SUBAYLAR BİRBİRİNE DÜŞÜRÜLÜYOR

Süvari Yüzbaşı Nusret Kocabey :

“12 Kasım 1960 günü saat 21:00’a doğru yatmaya hazırlandığım sıra Yılmaz Akkılıç geldi, üzgün ve düşünceli bir hali vardı. Bana: ‘Ersü bugün, akşam üzeri alay lokaline geldi. Ayrılırken beni ve beraber gelmek isteyen Turan Odabaşı’nı da arabasına aldı. Evlerimizin hizasında arabadan inerken Vehbi Bey bana usulca ‘yemekten sonra eve gel’ dedi. Vehbi Beyin evinde konuştuklarımızı, neyi kastettiğini nakletmek güç, ağzının içinde bir şeyler yuvarladı, konuştuklarımızdan kimseye, hatta size bile bahsetmememi tembih etti. Evvela gelişi güzel mevzular üzerinde konuşuyorduk, laf arasında ‘Bşk Cemal Gürsel’in bir karar aldığını, henüz mealine muttaki olmadığını iki üç güne kadar bir hareket beklendiğini bu gibi hareketlerin sabaha karşı yapıldığının unutulmaması lazım geldiğini’ söyledi. Ne kadar üzerinde durduysam da ağzından başka laf alamadım, birde ‘Tank Taburu’nu göz altında bulundurun’ diye bir söz sarf etti! Yüzbaşım ben bu işten bir şey anlayamadım, siz ne dersiniz’ dedi.”

Muhtelif ihtimaller üzerinde konuştuktan sonra bazı ihtimalleri sigara paketinin arkasına yazdım.

1. Komite çoğunluğu, Türkeş taraftarlarını tasfiye edecekler

2. Türkeş taraftarları C. Gürsel ve V. Ersü’yü kendi saflarına aldılar, karşı tarafı tasfiye edecekler.

Birinci şıkkın tahakkuk etmesini temenni ettik.

13 Kasım 1960 saat 05:00 sıralarında sokak kapısına vurulan sert darbelerle uyandım, kapının penceresinden baktım. Bir er: ‘Alay komutanı arkadaşlarını da alsın alaya gelsin diyor’ dedi. Mümkün olduğu kadar çabuk giyindim. Evvela bitişik oturduğumuz Yzb. L. Dedeoğlu’nu sonra 4 numarada oturan Y. Akkılıç’ı uyandırdım. Haberciye ‘Git diğer arkadaşları da uyandır ve alarm verildi de’ emrini verdim.

Alay Kh. Binası önünde Yb. R.Çölok’la karşılaştım. Beni bir kenara çekti. ‘Radyo bu haberi verinceye kadar kimseye bahsetme, komitede tasfiye var. 14 M.B.K. üyesi emekliye ayrılıyor. Çok sık yerleştireceğin nöbetçileri ve kuvvetli bir devriye ile Kışla kuzeyini emniyete al, yanıma gel’ dedi.

Saat 06:30-07:00 sıralarında Tnk.Yzb. Cahit alaya geldi. ‘Tank Tb.undan geliyorum, Ankara K.lığınca bana Tb.a git, komutayı bir yarbay alacak. Onun emrine gir demişlerdi. Halbuki Tb.da tanımadığım bir binbaşı var şimdi ne yapmalıyım’ dedi. Ankara K.lığına telefon ettik. ‘Bnb. Haldun tabura, komuta etmek üzere vasıl olmuştur’ dediler. Yarbay Reşit Çölok bana döndü: ‘Yüzbaşı’yı yanına al, kendi usulünce tabura gir, durumu anla bana da bildir’ dedi. Söyleneni yaptım.” 

Genç subayların İnönü’ye bağlılıkları, O’nun tarihi şahsiyetine güvenleri, İnönü’nün karşı devriminde vurucu güç olarak kullanılmalarını sağlayacaktı.

Fethi Gürcan; mesleğine olan bağlılığı, siyasi iddiası olmaması, komite üyelerinin çoğunun arkadaşı olmasıyla memlekette işlerin kötü olması arasında sıkışıp kalmıştı. Bu çelişkilerden çıkamayınca sağlığı bozulmaya başladı. Oyunu anlamıştı. Ancak bir çıkış yolu bulamaması onu kahretmekteydi. Gittikçe hastalığı arttı. Doktora gittiğinde tüberküloz teşhisi konuldu hastalığına. Halk dilinde verem olmuştu üzüntüsünden. Gülhane Hastanesi’ne yatırıldı. O kışı hastahanede geçirecekti. 

Türkeş ve bazı MBK üyelerinin diğer Komite üyelerinden habersiz yapılan toplantıları dikkat çekici olmaya başlamıştı.

Bazı komite üyelerini komiteden atabilmek için yeniden ihtilal hazırlıklarına başlamışlardı. Toplanıp toplanıp bu konuda tartışıyorlar, planlar yapıyorlardı. Ama toplantı yapmak başka ihtilal yapmak başka idi.

Dündar Seyhan:

“... Kabibay, Erkanlı, Türkeş ve çevremizdeki diğer arkadaşlarla, tereddütsüz olarak başka bir hal çaresi kalmadığında birleşiverdik.

Komiteden, ihtilalin gayelerine aykırı çalışmaları görülen dört - beş kişinin memleket dışında mecburi ikamete gönderilmesi meseleyi kökünden temizleyecekti. Herkesin çekinmeden kabullendiği bu kararın uygulanması, kilit mevkilere yerleştirdiğimiz eski ihtilalcilerin de desteği ile kolaylıkla icra edilebilecekti. Her şey hazırdı. İş, gün ve saatini tespit etmeye kalmıştı.

... Karar, bu sefer bizim aramızda tartışma konusu olmaya başladı. Hepimiz başka bir şekil göremiyorduk. Ya onlar gidecek, ya biz temizlenecektik.

Fakat iş, kararın uygulanması sorununa dayanınca çekimserlikler doğuyordu. 

“Eylül'ün başından beri, aramızdaki tek tartışma konusu, bu olmuştu. Her gece saat en az üçe kadar, çoğu zaman Türkeş'in odasında, birbirimize giriyorduk. Fakat, bütün bu çabalamalar, verilmiş kararın uygulanması için harekete geçmeye yetmiyordu” 

İnönü ekibi ise daha ihtilalin ilk günlerinden itibaren adım adım karşı-devrimi örmeye başlamıştı.

Zaten MBK Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, her önemli karar öncesinde İnönü’ye danışıyordu. Güç'e gelen insan, siyasi bir görev aldığında bu konuda tecrübesine inandığı İsmet Paşa'yı güçlü görmekten başka ne yapabilirdi?

MODERN Türk Ordusu’nun MBK'sine giren bu ANTİKA Kurmayları, kendilerine zoraki baş bulmakla ilk önemli hatayı yapmışlardı. Kendi içlerinde organize olmayı beceremeyen yine aynı antika yanları aralarında çatlaklar oluşturuyor, İnönü'nün hamleleri de aralarındaki bu çatlakları derinleştiriyordu.

İnönü, kendisi ortalıkta gözükmüyordu ama, “kendisini kurtarıcı olarak gören bazı subaylar” aracılığı ile “memleketi idare edebilecek kadro”nun “İsmet Paşa ve Partisi” olduğu fikrini yayabiliyordu. 

“Halim Menteş'in Türkiye'ye gelmesinden sonra, komitedeki havacılar belli bir fikrin savunucusu olarak ortaya çıkmışlardır. Onlara göre; iktidarın hemen devredilmesi hususunda millete verilmiş söz derhal yerine getirilmeliydi.

...Mevcut komite kadrosunun memleketi idare edebilecek nitelikte olmadığı fikrini ileri sürerdi. ...Ona göre, iktidar, İsmet Paşa ve partisine hemen devredilmeli, komite sahneden çekilmeliydi. ...Böyle bir kanaat taşımaları, havacıları, ister istemez Madanoğlu grubu ile gaye birliğine götürüyordu.” 

Bir diğer adım da, subayların ekonomik durumunu rahatlatmaktı. Bu konuda hızla kanuni düzenlemelere gidildi. 

Talat Turhan:

“Tabiîdir ki, 27 Mayıs'tan sonra çıkan kanunlar Silahlı Kuvvetler mensuplarını maddeten kalkındırmış ve bir çok garanti ve kolaylıkları hizmetlerine amade kılmıştır. Bu gerçeği inkar gayri mümkündür” 

Türkeş'in Başbakanlık müsteşarlığından alınmasının arkasından 13 Kasım 1960 karşı-ihtilali başlatıldı. 

TALAT AYDEMİR DE OYUNA GELDİ

Hedefin yalnız Türkeş ekibi olduğunu zanneden Aydemir bile bu hareketi alkışladı.

Talat Aydemir:

“..Menteş'e gittim. Binbaşı Emanullah Çelebi ile beraber beni evlerinin önünde bekliyordu. Otomobilimi değiştirerek Halim Menteş'in otomobiline bindim. Otomobilde üçümüz vardık. Jandarma Okulunun önüne doğru gelirken Halim otomobili durdurdu. Bana dönerek ‘Talat eskiden ettiğimiz yemini hatırla ve içinden tekrar et, sana ikinci tarihi kararı bildireceğim’ dedi ve verilen kararı açıkladı.

Buna göre: ‘Artık komite içinde tam bir birlik teşkil etmeye imkan yoktu. Sonuç daha kötüye gitmeden anlaşamadığımız arkadaşları komiteden ayırarak uzaklaştırmaya karar verdik. Bunlar emekliye sevkedilerek yurt dışına çıkarılacak ve bu hareket bu gece sabaha karşı tatbik edilecek’ dedi. Ben de derhal kabul ettim. Bana uzaklaştırılacak olanların listesini okudu. Hepsi dokuz kişi idi. Fakat o gece komiteden uzaklaştırılanların ondört kişiye yükseldiğini ertesi gün Cemal Madanoğlu’ndan emir alınca öğrendim.” 

Aydemir de tuzağa düşen kurmaylardandı. 

Kendi ayağına basılmadan, 27 Mayıs ihtilalini yeme planının farkına varamayacaktı. Daha 13 Kasım sabahı MBK komitesinden uzaklaştırılacak üye sayısının 9'dan 14'e yükselmesi bile ayılmasını sağlamadı. Sıranın kendisine gelmesi gerekiyordu.

Talat Aydemir:

“Bir kısım öğrenciler okulda kalmıştı. Saat on sıralarında Sıtkı Ulay Paşa geldi, eski öğrencilerini havuz başına topladı ve onlara bir nutuk çekti. Ben pek dinleyemedim. Yalnız şu hava seziliyordu. Bu durum karşısında demek bana pek itimat edilmemişti. Çünkü ben Okul Kumandanı iken onun gelmemesi gerekirdi. Öğrencilere zamanında çok taviz vermiş olduğu için öğrenciler onu görünce çok şımarıyorlardı. Çok gereksiz konuşmalar olduğu için ben hiç bir zaman Sıtkı Paşa’nın yanına sokulmadım.

Öğle üzeri evime gittim. Saat 14 sıralarında Emniyet’e ait bir araba evin önünde durdu. Polis, şoförümle görüşerek Alpaslan Türkeş'in evinin nerede olduğunu sormuş. Fakat araba ben evden çıkıncaya kadar bizim kapının önünden ayrılmadı.

... Evimde olan telefon konuşmalarımı bile kestiler. Beni hariçten arayanlar telefon başında ilk önce Cemal Madanoğlu’nu buldular. Çünkü telefonumun oraya bağlanılması için emir verilmişti. Yeni esaslı tedbirlerin alındığının farkında bile olmamıştım. 

Bu tasfiye hareketinden sonra da Kara Kuvvetleri’nde bir tayin kampanyası başladı, listeler hazırlanarak on dörtlerin adamı olduğu gerekçesi ile bir çok subayın tayin listesi tanzim edildi. Beni de bu listelerden birinin başına Türkeş'in adamı olduğumu ileri sürerek koydular. Komitede kalan arkadaşlar zamanında duruma müdahale ederek kimsenin adamı olmadığım için bu yanlışlığı tam zamanında önlediler. Bu durumu duyar, duymaz derhal Meclise gittim. Arkadaşlara ‘Benim için yanılanlar diğerleri için de yanılırlar, bu şekilde tayinler yapmaya kalkmayın orduyu ikiye ayırırız, çok kötü neticeler doğar’ dedimse de kimseye dinletemedim.” 

TANK OKULU

Türkeşçilerin en yoğun oldukları yer Tank Okulu idi. 

Türkeş'in ırkçı düşüncelerine karşı, devrimci düşüncelere doğru yönelen süvariler 13 Kasım 1960 günü Tank Okulu'nun etrafını sarmışlardı.

Fethi Gürcan gibi genç subaylar da, CHP nin hakim olduğu basın ve Üniversite çevrelerinin propaganda bombardımanı etkisiyle, Türkeş ve çevresini karşı devrimci olarak görüyorlardı. Ne büyük diyalektik çelişkiydi. Ne büyük oyundu. İsmet İnönü ve generaller, 27 Mayıs’ın devrimci ruhunu taşıyan ordu gençliğini 13 Kasım’da birbirine kırdırarak geriye püskürttüler. 

Abdi İpekçi:

“İktidarda uzunca süre kalarak icraat yapmak isteyen gruptan Dündar Taşer, Ankara’daki tank taburu ile devamlı münasebet halindeydi. Birçok geceler tabur karargahında kalıyor, orada yatıyordu. Buna karşılık diğerleri Vehbi Ersü vasıtasıyla Süvari Alayını elde etmişlerdi. Gerginliğin kopacak hale geldiği günlerde Süvari Alayı, Tank Taburunun girişeceği muhtemel bir harekete karşı bazukalarını hazırlamış vaziyette bekletiliyordu.” 

Genç Subaylar farkında değildi ama karşı devrim hızla sürecekti. Karşı devrim herkesten fazla 27 Mayıs’çı görünmeye çalışırken 27 Mayıs'ın altını boşaltıyor, devrimci yanını, ruhunu boğuyordu. Genç süvari subayları da Türkeş'e karşı olduklarından bu oyuna gelmişlerdi.

Karşı devrim atağa geçmişti. 27 Mayıs adına 7 Aralık 1960'ta yeni Anayasa'yı oluşturup seçimleri hazırlayacak olan Kurucu Meclis oluşturuldu.

Bu sırada M.B.Komitesi'ne de son darbe vurulmak istendi.

Teyfik Subaşı:

“Kurucu Meclis'in açılmasının yaklaştığı günlerde, komitenin görevini bitirdiği gerekçesi ile, dağıtma girişimi sonuç vermedi ve olay gizlilik içinde gömüldü gitti.” 

MBK'sini dağıtma girişimi sonuç vermedi ama, 27 Mayıs gecesi en büyük gücü oluşturan 43. Süvari Alayı, süvariler 13 Kasım'da Türkeşçilere karşı tavır aldıkları halde Ankara'dan uzaklaştırılıp Siirt'e sürüldü

Nusret Kocabey:

“Söz geçirilemez durumuna gelmiştik. Tehlikeli olmaya başladık onlara göre. Gitmemiz daha elverişli olacak diye düşündüler o zaman ve aniden hiçbir jeopolitik nedene bağlı olmadan, stratejik taktik bir nedene bağlı olmadan Siirt’e intikalimiz kararlaştırıldı. Siirt’e gittik. 

Ben o zaman yeni kurulan hükümette, geçici hükümette, istihbarat bölümünde Cemal Madanoğlu’nun karargahında istihbarat Şube Müdürlüğü’nde görevliydim. Kurmay Yarbay Zeki Ergün, bir denizci, bir de ben (Nusret Kocabey) olmak üzere yorum yapıyorduk. Buradan hükümete yorumları götürüyorduk. Fethi de rahatsızdı. Hastalanmıştı. Hastanedeydi o günlerde.” 



***

DAVRANIŞ – DÜŞÜNCE PARALELLİĞİ VE DÜŞÜNCE TEMELİNDE KOMİTELEŞME..1960


DAVRANIŞ – DÜŞÜNCE PARALELLİĞİ VE DÜŞÜNCE TEMELİNDE KOMİTELEŞME..1960


DAVRANIŞ’TAN gelen “Alt rütbeli Subayların” benzer toparlanmaları, DÜŞÜNCE’DEN gelen “Üst rütbeli Kurmay subayların” toplantılarıyla paralellikler oluşturacaktı.

Süvari Yüzbaşı Nusret Kocabey: 

Fethi Gürcan’la birlikte Vehbi Ersü’ye, huzursuzluktan kaynaklanan biçimde o günün koşulları içerisinde, bir müdahalenin yapılmasında görev alabileceğimizi belirttik.

Subaya takınılan tavır, ordunun aşağılanması, sosyal imkanların çok düşük olması, subayın, muvazzaf subayın böyle ikinci sınıf vatandaş gibi nerdeyse ele alınıyor olması, gençliğin bir tahakküm içerisinde belli bir istikamete istekleri dışında kanalize edilmesi, istekleri dışında bir yere zorlanması, genel bir huzursuzluk yaratmıştı bizde. Bu paramızın azlığından kaynaklanan olay değil, para şikayetimiz değildi. Biz öyle bir şekilde eğitilmiştik ki, para bizim için önemli değildi. Vatan, millet, bayrak, sancak, hizmet... Bunlar önemliydi bizim için. Parasızlıktan veya maddi imkansızlıklardan kaynaklı değil de onur ve tavır olarak yani subayın değersiz gibi görülmesi…

Sonra bunu arkadaşlar arasında da yaymak istediğimizde pek fazla taraftar bulduğumuzu sanmıyorum. Giderek bu tür atılıma katılmak isteyenlerin sayıca az olduğunu gördük. Fethi Gürcan, ben (Nusret Kocabey), Vehbi Ersü, Mehmet Ali (Hedili), Yılmaz Akkılıç. Birkaç arkadaşla, bu konu üzerinde fikren ve manen hazırlığa giriştik.

Hazırlığın başında Fethi Gürcan’la ben bulunuyordum. Gün konusunda beklentilerimiz vardı.

Biz Fethi’yle çok yakın arkadaşdık. Bu iş başlarken, bütün varlığımızla sonucu ne olursa olsun bu müdahalede dayanışma içerisinde olmayı ve birbirimizden ayrılmamayı kararlaştırmıştık. Belli yerlere cephanemizi gömmüştük. Hayatta kalırsak, ikimizden biri, kalan diğerinin aile bireylerine sahip çıkması için yemin etmiştik. Ve teslim olmamaya azmetmiştik. Mücadele edeceğimiz kişi kim olursa olsun, ne olursa olsun Askeri müdahalede bizim grup hakim oluncaya kadar adını siz ne koyarsanız koyun ölesiye bir mücadelenin içinde olmaya karar vermiştik. 

Herkes mırıldanıyordu ama kurulu düzenini bozup kelleyi koltuğa alacak adam da bulmak kolay değildi.

Sv. Binbaşı Vehbi Ersü, “Kurmay subayların yaptığı çoğu ihtilal toplantılarına” katılmış bir subaydı. Dolayısıyla İhtilalin DÜŞÜNCE kanadı da bu gözü kara toparlanmadan haberdar olacak, mesafeli de olsa temaslarını sürdürecekti. Zaten Sv. Yzb.Fethi Gürcan tanınan, sözüne güvenilir, kararlı bir subaydı. 43. Süvari alayı ile temasa geçen bir başka Kurmay ise Albay Ekrem Acuner idi. Bu arada, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayına karşı güçlü hale getirmek için, 43. Süvari Alayı’nın bir birliği motorize hale getiriliyordu.

DÜŞÜNCE TEMELİNDE KOMİTELEŞME

Davranış ile düşüncenin birbirini bulduğu hareketli ama karmaşık sürece kısa bir ara vererek, Kurmay subayların “DÜŞÜNCE” temelindeki komiteleşme sürecine kısa bir göz atalım.

DP iktidarına karşı ihtilal yapmak için kurulan komitelerden bilinen en önemlisi, kuruluşunu Talat Aydemir’in yaptığı komitedir. Bu komite 1956 yılından itibaren bazı subayların evlerinde toplanarak çalışmalarına başlamıştı. 

Kısa bir süre sonra da benzer şekilde kurulan bir başka komite ile birleşmişti. 

Bu komitelerin toplantıları, birleşmeleri ve tartışmaları konusunda yazılı bir çok hatıra var. O nedenle detaylara fazla girmeye gerek yok. Ancak 27 Mayıs ve sonrası çalkantılar açısından yol gösterici bir kılavuz olarak bir noktanın vurgulanmasında yarar var. Bu nokta da, iki komitenin birleşmesi sırasında, hep anlatılan fakat üzerinde pek durulmayan: Aydemir’in açık sözlülüğü'dür. Orhan Kabibay ve Dündar Seyhan grubu kendi ilişkilerini saklamış, Aydemir ise hiç lafı uzatmadan doğrudan konuya girerek, güvendiği bu subaylara niyetini açıkça anlatmıştı. 

Kurmay Albay Dündar Seyhan:

Aydemir, gizli kapaklı ve örtülü konuşmaya tenezzül etmeden, bana karşı tam bir güven içerisinde açıkça konuşmuştur. Ankara ve İstanbul'da bazı arkadaşlarla mutabakata vardığını, bir teşkilatın kurulması lazım geldiğini, teşkilatın gayesinin ihtilal yapmak olduğunu ve bu lüzumu memleketin mevcut şartlarının empoze ettiğini anlattı. 

Talat Aydemir bu dürüst yanını öldürülünceye dek korumuş, fakat Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay'ın daha baştan ahbap çavuş - hizip ilişkisi tüm ihtilal süreçlerinde kendini göstermiştir. 

Gelelim bu ilk komiteye. Kurmay Okulu’ndaki arkadaş gruplarından oluşan bu birleşik komite Aydemir’in açık sözlü, ağır başlı ve toparlayıcı niteliklerine rağmen tepedeki DP iktidarını devirmek ve herkesin kafasında başka başka anlamlar ifade eden Atatürk ilkelerini hayata geçirmek ana prensiplerinden başka fikir beraberlikleri taşımaktan uzaktı. Arkadaş gruplarının ahbap çavuşluğu içinden çıkılamadığı için, komite başkanlığı seçimleri ve kimlere fikirlerini açabilecekleri tartışmalarından öteye geçemeyen toplantılarda, farkında olmadan kafalarında birbirleri hakkındaki soru işaretlerini de geliştiriyorlardı. 

KOMİTE – İNÖNÜ - CHP

İhtilal teklifleri İnönü’ye kadar gitti. Ancak İnönü bu teklifleri reddetti ama ihbar da etmedi. Ordu ihtilal yapsa, aşağı yukarı hepsi CHP sempatizanı olan bu genç subaylar iktidarı ondan başkasına mı vereceklerdi? Böylece hem riske girmekten, hem de "demokrat"lığına gölge düşürmekten kurtulacaktı. Seçim gezilerinde DP’nin kışkırttığı gerici kalabalıklar tarafından taşlanmasına rağmen "büyük" (ikili) oynamaya devam etti. Bu karakter her olayda kendini gösterecektir. Hem vardır hem yoktur. Hem evetçidir hem hayırcıdır. Bu karakterini etkilediği tüm siyasetçi ve subaylara bulaştırmıştır. Bunları ilerde yaşanan tüm olaylarda göreceğiz.

Genç kurmayların, tanıdıkları bir kaç kişiye temkinli olarak açılmaktan ileri gidemeyen bu iyi niyetli ve saf çalışmaları “9 subay olayı “ diye adlandırılan ihbar patlak verince dağılıp gitti.

9 Subay Olayı’nda ilginçtir ki, ihtilal çalışmalarını ihbar eden Samet Kuşçu adındaki subaydan başka kimse ceza almamıştı. Aydemir ve diğer çekirdek kadro ise kıl payı yargılanmaktan kurtulmuştu. 

Aydemir, kurtuluşlarını Millî Savunma Bakanı Şemi Ergin'in Emir Subayı Adnan Çelikoğlu'nun etkileyici rolüne bağlar.

Talat Aydemir:

"İstanbul’dan ve Ankara’dan ferahlatıcı haberler geliyordu artık bizim komite için tehlike yavaş yavaş yok oluyordu. Çünkü tahkikatın seyri, tahmin ettiğim gibi çıkmıştı. Yalnız bu durumda kurtuluşumuzun başında Millî Savunma Bakanı Şemi Bey'in Emir Subayı Adnan Çelikoğlu'nun büyük rolü vardı. Adnan, Şemi Beye iyi tesir etmesini bilmişti.

Görevini tam hakkıyla yapmış Şemi Bey de bu uğurda kendisini feda etmişti. Yoksa tahkikat başka safhaya intikal etmiş olsaydı şimdi bizlerin hiç biri hayatta yoktu. Hepimiz kurşuna dizilmiştik. Çünkü hemen dokuz subayın tevkifinin akabinde ordudan birisi “meçhul”, Millî Savunma Bakanı Şemi Ergin Beye bir ihbar mektubu yazıyordu. Mektup eski Türkçe sol elle yazılmış olduğundan iyice okunmuyor yalnız üç kişi arasında neler yazılı olduğunun çözümlenmesine çalışılıyordu. Millî Savunma Bakanı Şemi Bey, Özel Kalem Müdürü Selami Bey, Emir Subayı Adnan Çelikoğlu. Bu mektupta hedef olan yarbay Faruk Güventürk için şöyle deniliyordu:

"O yalnız olamaz. Onun arkadaşları da şunlardır..."

Aşağı yukarı bizim komiteden sekiz on kişinin isimleri yazılıymış, fakat isimler çok güç okunuyor hatta bazıları hiç okunmuyormuş. En belli başlı olanı Suphi Gürsoytırak, Orhan Erkanlı isimleriymiş. Fakat Adnan sayesinde Şemi Bey ikna edilerek mektup dosyada kalıyordu.

Mektup ehemmiyetsiz bir muameleye tabi tutulmuştu. Zannedersem, tahkikat dosyasına da konulmak üzere verilmemişti. Adnan bizleri en büyük badireden kurtarmış oluyordu. Ben şahsen onun hakkını hiç bir zaman ödeyemem. 

Şüphesiz Adnan Çelikoğlu’nun önemli payı olmuştur Aydemir ve diğer kurmayların tutuklanmaktan kurtulmalarında. Ancak, 9 subayı mahkemede kimlerin savunduğuna baktığımızda gerçeğin bir başka, fakat en kayda değer yüzü ile karşılaşırız.

Sanık subaylardan biri CHP İstanbul adayı ve İl İdare Kurulu azası emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım idi ve 9 subayı CHP’nin yolladığı 25 avukat savunuyordu.

“O gün, ... CHP’nin temin etmiş olduğu 25 avukattan yedisi mahkemede hazır bulundular. Bunlardan en fazla çalışanı ve devamlısı da tabii cefakar, vefakar İlhami Sancar’dı” 

İnönü, ihtilal tekliflerini sözde kabul etmemişti ama, ihbar etmek ne kelime, tepkili genç subayların kendisine karşı duydukları sempatiyi daha da arttırmaya çalışmıştı. İnönü için “Demokrasi” maskeli politika oyunuydu.

9 Subay olayının verdiği panikle ihtilal komitesindeki subaylar uzun bir süre birbirlerini arayamaz hale geldiler. O sıralarda Siirt’te görevli bulunan Talat Aydemir Kore’ye tayinini istedi.

Bir süre sonra, Kurmay okulunda yetişmiş ilk komitecilerden bazıları Genelkurmay'a tayin oldular. Ve eski arkadaşlarını uygun gördükleri birliklere tayin ettiler. Bunların bir kısmı dağılan komitedeki arkadaşlarıydı. Gittikçe gerginleşen siyasi ortam onları tekrar ihtilal konuşmalarına, eski ve yeni arkadaşlarıyla toplantılara yöneltecekti. 

DAVRANIŞ TEMELİNDE ÖRGÜTLENME

Ankara'da politik hava gittikçe daha da gerginleşiyordu. Subayların yaptığı bütün sohbetler dönüp dolaşıp siyasi ortama geliyordu.

Zaten 9 Subay Olayı’ndan da anlaşıldığı gibi ordu içinde DP iktidarına karşı kıpırtılar başlamıştı, Albay'ından Teğmen'ine kadar kimi arkadaş grupları yapılacak bir ihtilal için birbirleriyle haberleşiyorlardı. 

Fethi Gürcan'ın da, hem binicilikte yarattığı şöhret hem de “mert, yiğit ve arkadaş canlısı” yapısının yarattığı karizmatik kişiliği kısa zamanda kendisini örnek subay olarak gören genç subayların etrafında toplanmasını sağlamıştı.

Bu genç subaylardan biri de ilerdeki yıllarda Fethi Gürcan’ın sağ kolu olacak ve ortak davalarına son güne kadar sahip çıkacak olan Teğmen Erol Dinçer'di. 

1956 yılında genç, dinamik, idealist altı süvari asteğmenle birlikte binicilik temel kursu almak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Genç subaylar, Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan ile ilk kez orada karşılaştılar. Onun binicilik konusundaki ustalığını, yurt dışı yarışmalarda elde ettiği başarıları öğrenmeleri uzun sürmedi. Gazinoda karşılaştıkları Gürcan ile tanışmak ve konuşmak için can atıyorlardı.

Süvari Üsteğmeni Erol Dinçer:

“Biz genç subaylar, ekipteki subayları uzaktan izler kritiklerini yapardık. Fethi Gürcan, idealize ettiğimiz bir insandı. Fazla konuşmaz, işine bakardı. Tipini de beğenirdik. Hatta arkadaşlar beni ona benzetirlerdi. Öteki bazı subaylar bize hava atmaya kalkarlardı. Biz ekipte en çok Fethi Binbaşı’yı sevdik. Anladık ki, ciddi biniciyle, diğerleri arasında bir fark var. Birkaç kez Fethi Gürcan ile konuştuğumuzu hatırlıyorum.” 

1958 yılında Erol Dinçer, Kars’ta görevliydi ve bu sırada, Başbakan Adnan Menderes’i çok sarsan bir olay yaşandı

Menderes’in Bağdat Paktı toplantısı için karşılamaya hazırlandığı Irak Kralı Faysal, ihtilalci subaylar ve halkın işbirliğiyle öldürülmüştü. Menderes, doğudaki birlikleri güneye intikal ettirdi, gerektiğinde Irak’a müdahale yapılacak şekilde yığınak yaptırıldı.

Kağızman’daki alay da bu çerçevede güneye intikal ettirilmişti. Kars’taki 5. Süvari Birliği’ne bağlı Bölük Komutanı Teğmen Erol Dinçer’e ise Kağızman’a gitmesi talimatı verildi. Erol Dinçer, Kağızman’da Fethi Gürcan’ın kendisini görmese de geride bıraktığı etkiyi gördü. Fethi Gürcan, 1952 yılında Kağızman'dan İstanbul'a tayin edilmişti, yani aradan 6-7 sene geçmişti.

Erol Dinçer:

“Kağızman kan ağlıyor. Alay gitmiş. Alay.. 
Öyle bir Kasabanın bütün yaşamı... 
Oraya yerleşince, gördüm ki, Halk en çok Fethi Gürcan’ı konuşuyor. 
Çok seviliyor. Kesinlikle O her yerde ortaya çıkıyordu. 
Halka çok yakın olduğu belliydi. Kısacası, tam bir Halk adamıydı.” 

1959 yılında; Teğmen Erol Dinçer, yeniden Kars’ta idi. Orduda motorize birlikler önem kazanınca, süvarilere aynı zamanda tank eğitimi de verilmesi kararlaştırılmıştı. Dinçer, bu çerçevede, Ankara Tank Okulu’na kursa gitti. 

Tğm. Erol Dinçer ve kursa katılan diğer teğmenler de siyasi atmosferin içine boylu boyunca katılmakta gecikmediler. 

Zaten, en kötülerinden seçilmiş Amerikan teçhizatıyla donatılmış olan birliklere yapılan denetimler, genç subayları çileden çıkarıyor; komutanlarının, Amerikalı düşük rütbeli subaylara hesap vermesini onurlarına yediremiyorlardı. 

Tankçı ve süvari teğmenlerin bazıları, Ankara’daki kurs süresince yapılacak bir ihtilal doğrultusunda örgütlenmeye karar verdiler

“Orada bazı tankçı ve süvari arkadaşlarımızla 12 kişilik bir teğmenler cuntası kurduk. Resmen bir ihtilal yapılması gerektiği konusunda mutabık olduk.” 

Ancak, üsteğmenler, bir ihtilal için rütbelerinin yeterli olmadığını, üst düzeyle bağlantı kurmak gerektiğini biliyorlardı. Kurs bittiğinde, Ankara’da kalacak olan Teğmen Yılmaz Akkılıç, üst rütbelilerle irtibat kurmakla görevlendirildi. Diğerleri de, görevli oldukları bölgelerde kendilerine bağlı halkalar oluşturma planını devreye sokacaklardı. Haberleşmeler şifreli mektuplar yoluyla yapılıyordu. 

Artık, takvimler 1960’a dönmüş, nisan ayının ortalarına gelinmişti. Sonunda, Yılmaz Akkılıç’tan beklenen mektubu aldı Erol Dinçer. Mektupta Cemal Gürsel’in kendileriyle birlikte olduğu belirtiliyor ve “Derhal iznini al ve Ankara’ya gel” deniyordu. 

Tğm. Yılmaz Akkılıç ve diğer bazı teğmenler Bnb. Vehbi Ersü tarafından Yzb. Fethi Gürcan’la irtibata geçirilmişti. 

Fethi Gürcan, herhangi bir sohbet sırasında aleni olarak tabancasını çıkartıp masanın üzerine koyuyordu. Amacı, genç subayları cesaretlendirmek, Alay Komutanı ve yandaşlarına gözdağı vermekti O yıllara kadar silahla oynadığı görülmemişti, onun işi atlarlaydı. Silahın gerektiği yerde ve zamanda kullanılacağını bilirdi ve silahın kullanılabileceği günler yaklaşıyordu.

Kars’ta üç yıl boyunca izinsiz çalışan Erol Dinçer için izin almak zor olmadı. Bir solukta Ankara’ya, Yılmaz Akkılıç’ın bulunduğu 43. Süvari Alayı’na ulaştı. Aynı alayda bulunan Yüzbaşı Fethi Gürcan’la ikinci kez karşılaştı ama bu ilkinden çok farklıydı. Artık iki ihtilalci olarak alaydaki gece toplantılarına katılıyor, bire bir değerlendirmeler yapıyor, düğmeye basılacak gün için hazırlıklarını sürdürüyorlardı. 

43. Süvari Alayı'nda yapılan toplantılarda aşağı yukarı bütün detaylar tartışılıyordu. Alay komutanı hükümetin emirlerini uygulayan bir subaydı.

“ Ne yapacağız? filan diye konuşuluyordu. Ben, onu marangozhaneye kilitleyelim, dedim. Harekat başladığında onu bir odada tutmamız gerekecekti. Biri ‘ayıp olur’ diyor. Ne ayıbı? Adam, eyyamcı. Hücreye atacak değiliz. Bir gece marangozhaneye kilitleyip sonra bırakacağız. Yoksa başımıza bela olabilir.” 

TANSİYON YÜKSELİYOR

İşte tam bu sıralarda, DP hükümeti Meclis Tahkikat Encümeni adıyla bir komisyon kurmuş ve yasama yetkisini de eline almıştı

Artık DP'nin kendi sonunu da getirecek, yasaklar, baskılar ve tutuklamalar dönemi başlıyordu. Bu yasaklardan biri de 27 Nisan 1960'da çıkan, Millet Meclisi’ndeki konuşmaların yayınlanması yasağıydı. Fakat bu yasak CHP gençlik kolları tarafından delinerek ve İnönü'nün Meclisteki konuşmalarının altı çizilerek bildiri haline getirilmiş ve üniversite gençliğine ulaştırılmıştı.

İsmet İnönü bir yandan, Kore'deki gençlik olaylarına atıfta bulunup: "Türk gençliği, Kore gençliğinden aşağı değildir." diyerek CHP Gençlik Kolları yönetici ve üyelerini üniversitelerde yönlendirici olarak kullanıp 28-29 Nisan 1960 gençlik olaylarına yeşil ışık yakmanın ötesinde ilk ivmeyi veriyor, bir yandan da sokağa dökülen sivil ve asker gençliği koz olarak kullanıp "Sizi ben bile kurtaramam" diye Bayar-Menderes ikilisine aba altından sopa göstererek tehditler savuruyordu. Şu Menderes bir istifa etse ne güzel olurdu! Devlet tecrübesiyle biliyordu ki, ne kadar kendi kontrolünde olursa olsun, bir kere ayaklanan "İlmiye (Üniversite)" ve "Seyfiye (Ordu)"yi tekrar hizaya sokup maaşa talimli kapıkulları haline döndürmek oldukça zor ve zaman alıcı olacaktı.

Ancak zıtlaşma artmış, DP hükümeti gemi azıya almıştı. Toprak ağası Menderes'in temsil ettiği DP hükümeti, Vatan Cephesi altında toparladığı taraftarlarının adlarını her akşam radyoda inadına yayınlıyordu. DP, bir yandan da Meclis içinde kurduğu Tahkikat Komisyonu aracılığıyla, kendi iktidarlarını eleştiren gazetecileri tevkif ettirecek, uygulanan sansürler yüzünden gazete başlıkları boş çıkacaktı. 

28 – 29 Nisan Olayları

Üniversite profesörleri DP iktidarı'na ateş püskürmeye, üniversite gençliği de sokağa dökülmeye başladı. Hükümet, 28 ve 29 Nisan günleri İstanbul ve Ankara'da miting düzenleyen üniversite gençliğinin üzerine önce polisi sürdü. Polis olayları bastırmada etkili olamayınca, Askeri Birlikler öğrencilerin üzerine gönderildi. 

28 Nisan 1960 günü sabahı İstanbul Üniversitesi’nde başlayacağını öğrendikleri protesto gösterisini engellemek için Vali ve Emniyet Müdürü erken saatlerde polisi üniversite bahçesine tedbir almak için gönderdiler. Öğrenciler protesto gösterisini başlatır başlatmaz polis saldırıya geçti. Birçok öğrenci ve profesörün polis tarafından dövüldüğü bu olaylarda bir öğrenci de öldürüldü.

Askeri birliklerin olay yerine gelmesi üzerine öğrenciler “ordu – gençlik el ele” diye bağırmaya başladı. Asker ilk olarak, öğrencilerle polis arasına girdi, sonradan da gösteri yapanları gözaltına aldı. Öğrencilerin bir kısmı yolda, bir kısmı da Davut Paşa Kışla’sında subaylar tarafından salıverildi.


***