Erol Köroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erol Köroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

Üç İstanbul’da I. Dünyâ Savaşı BÖLÜM 2

Üç İstanbul’da I. Dünyâ Savaşı BÖLÜM 2


Mektubumu yumruğunuzda buruşturup atmayın. 

Bir sual daha Adnan Bey: Sizi niçin kısık seslerle, korkak gözlerle konuşuyorlar? Bu kadar korkunç olmaya nasıl tahammül ediyorsunuz? 

Kapılardan, pencerelerden korkmadan ismi ağza alın[a]mayan adamlar olmak: Bu, sizin için ne fenâ tâlihtir! Bu, hareketin, fiilin iftirâsıdır: Lakırdı 
ile iftirâ ettikleri yetmiyormuş gibi, bir de gözle, kaşla mı iftirâ? Buna ne pahasına katlanıyorsunuz? 

Sonra bu gizli servetiniz? Bu zindanda nasıl oturuyorsunuz? Güneşten kork, gökten kaç, ölümün deliksiz karanlığında otur; bu simsiyah hayâta siz yaşamak mı diyorsunuz? Ziyâdan niçin korkuyorsunuz? Niçin, niçin, niçin? Heyhat! Gerçek: Siz bu kelimeden rahatsız olu[yo]rsunuz. ‘Niçin’i Sinop’a sürüyorsunuz! 

Biliyorum, bu satırları haset sanacaksınız. Fakat işte Talât Bey! Bu temiz inkılâp çocuğunu, bu parasız devlet adamını niçin o kadar seviyorum? Niçin mi? Söyle[ye]yim Adnan Bey: Size benzemediği için! Onun nâmusu sizin aranızda bîkestir de onun için. 

Sonra, Adnan Bey, bu muhârebe nedir? Telâş etmeyin: ‘Harbe niçin girdiniz?’ demeyeceğim. ‘Muhârebenin cephe arkası niçin bu kadar çirkin?’ diyorum. Bir muhârebeyi bir sarrafa, bir bakkala niçin benzettiniz? Memleket müdâfaası bu derece nasıl çirkinleşir? O güzelliğe nasıl kıydınız?” 




İttihatçılar, savaşın ilk yıllarında çok güçlü görünmektedirler. İktidâra tam hâkimdirler ve gücün nîmetlerinin tadını çıkarmaktadırlar. Onlara bırakın 
yaklaşmayı, dokunan biri ihyâ olmakta, para ve servete kavuşmaktadır. Romanın kahramanlarından birinin söyleyişiyle, “memleketin ne kadar 
aklı başında adamı varsı, küpünü doldurmakla meşgul”dür. Geleceği göremeyen birçok kimse, vaktiyle İttihatçı olmayı düşünemediği için pişmandır. 


Üç İstanbul’un II. Meşrûtiyet döneminin hemen bütün kahramanları çıkar peşindedirler. Romanın önemli tiplerinden biri olan ve savaştan önce 
Talât Paşa tarafından partiden kovulan Sakallı Vasfi, “muhârebede İttihatçı olmadığı için neler kaybettiğini düşün[ür]: Alman Markı dolu İngiliz kasası… 
Kapısı istimbotlu yalı… Aptesânesi kaloriferli konak… Pahalı metres… Viyana seyahati… Berlin ticâreti… 

Sonra da kemikten bacaklarına iki kol değneği gibi dayanan iskelet insanlara, heykelin dargın yüzüyle, servetinin tepesinden bakmak… 

… Sakallı Vasfi, İttihatçı olmadığına, en çok Harbi Umûmî’de yandı. İnsan 1914, 1915, 1916 senelerinde Enver Paşa’nın, Cemal Paşa’nın elini sıkmalıydı.” 

Muhârebe İstanbulu, her gün yeni kötülük ve düşkünlüklere, yeni zenginlik ve sefâletlere sahne olmaktadır. Bir avuç harp zengini dışında halk bütünüyle perîşandır. İttihatçıların yakın çevresi içinde bile sesler yükselmeğe başlamıştır. Sözgelimi, savaşın ağırlaşan şartlarını ve mağlûbiyetin kaçınılmaz olduğunu gören Belkıs’ın amcasının oğlu Ataşenaval Nâşit, bir akşam yemeği sırasında Adnan’a çıkışır: “Hepimiz görüyoruz,” der. “Bu muhârebe çıkar yol değil. Ve yine hepimiz göreceğiz; bir kış daha geçmez, Îtilâf askerleri Galata rıhtımındadırlar.” 

Adnan’ın, Mektebi Hukuk’tan barâber çıktığı arkadaşlarından Moiz de savaşın semirttiği tiplerden biridir. 

“Muhârebe, büyülü bir değneğin ucuyla Moiz’in dişlerini, tırnaklarını bembeyaz yapmış, Adnan’ın karşısına çıkarmıştı. Siyah tırnaklar, sarı dişler muhârebenin arkasında kalmıştı. 
Yıkılan Türkiye’nin parçaları biraz da onun ökçelerinden sarkıyordu. Harbi Umûmî’de ölenlere Borsa’dan bakıyordu. Bu adamın ahlâkında adı konmayan bir hastalığın bacilleleri vardı.” 

Kendi de ahlâkî olarak büyük bir düşkünlük içinde olmasına rağmen Adnan Moiz’e üzülür. “Ah, demir kemikli, kömür dişli harp!” diye söylenir 
kendi kendine. “Büyük kalpli Yahûdi gencini ne hâle soktun.” 

Öte yandan Üç İstanbul’un Mehmet Âkif olduğu bilinen, nâmus ve fazîlet âbidesi şâir Mehmet Raif”i, siyâsete bulaştıktan sonra görmekten kaçındığı eski arkadaşı Adnan kendisini evinde ziyârete geldiğinde, Moiz aleyhinde ağzını açar, gözünü yumar: “Beş cephede yüz binlerce Türk çocuğu, bu adamlar zengin olsun diye mi on dokuz yaşında ölüyorlardı?” 

Memleket büyük sefâlet içindeyken bir avuç savaş zengini şâşaalı bir hayat sürmektedir. 

Harbiye’deki konaklarında verdikleri ziyâfette, etrafta başka ev olmadığı için güneşin evlerinde doğup, evlerinde battığını söyleyerek ışıktan şikâyet 
eden ve “Biraz gölge, bir parça gölge! Şu odaların içine Rembrandt’ın fırçasındaki karanlıktan bir avuç sokabilsem…” diye yakınan Moiz’in karısı 
Raşel’e sivil bir nâzır, “Rembrandt’ın karanlığını mı görmek istiyorsunuz, Madam?” diye seslenir. “Aksaray’dan Topkapı’ya doğru gidin, her evin kapısını 
çalın, yüzünüze istediğiniz karanlık fışkırır.” 

Aynı ziyâfette üstü kapalı biçimde Enver Paşa da eleştirilir. 

“Asker nâzır: 

– Zâten başımıza her belâ, Hatîce Sultan’ın kocasından geliyor ya, neyse,” diye konuşur. Raşel’in gözünde de “İttihat ve Terakki’nin ehemmiyetli adamı”dır 
Adnan. Harbiye’deki konağın büyük yatak odasında onunla sevişirken, savaşın Avrupalı aktörlerini de tanıyıp değerlendirecek kadar Harbi Umûmî’de olan bitene vâkıf olduğunu gösterir Raşel. 
“Raşel, içine düştüğü vak’anın üstünde görünmek istiyor, içinde bir saat çırpındığı yatağın şümulünden kurtulmak için sesine eser arayan san’atkâr 
gibi lakırdısına mevzû arıyordu. Muhârebeyi ve Hindenburg’u Fransızca anlatmaya başladı: 
– 911’de seciyesinin istiklâli yüzünden tekaüt edilen Hindenburg, bence 914’te Tannenberg muhârebesinde iki yüz bin Rus’u Mazures bataklıklarına gömen Hindenburg’dan büyüktür. Fakat Almanya İmparatoru da ne büyük insan ki, üç sene evvel seciyesindeki istiklâle tahammül edemediği Hindenburg’u, 
Harbi Umûmî’de Şarkî Prusya Kumandanlığı’na getirdi. 

Eğer Şarkî Prusya ordusu Prittvitz’in kumandasında kalsaydı, Almanlar o cephede çoktan yenilmişlerdi. Çünkü Renen Kampf ve Samsonov ordularına karşı Prittvitz fenâ vaziyetteydi. Bu adamın yerine Hindenburg gelince Renen Kampf ordusunun önünde bir perde bırakmış, Samsonov ordusuna yüklenmiş ve bu orduyu Tannenberg’de mahvettikten sonra Renen Kampf ordusuna y[önel]miş ve Mazures bataklıklarındaki büyük muhârebe başlamıştı.” 


Üç İstanbul’un bölüm başlıklarından biri Sarıkamış ismini taşır. Mithat Cemal Kuntay’ın hiç şüphesiz Sarıkamış felâketinin önemine vurgu 
yapmak için seçtiği bu isim altında, Sarıkamış felâketinden çok, bu felâketi hazırlayanların, özellikle de savaştan en çok yararlananların ikiyüzlülükleri 
sergilenir. “Bunlar, Talât ve Cemal Paşa’nın bulunmadığı yerlerde Cemiyete muhalif” birtakım tiplerdir. Bu aktörler çoğunlukla Adnan’ın salonunda 
toplanır ve politika oyunu oynarlar. Bu oyuncuların en güçlüsü olan Adnan, Sarıkamış felâketine ağlar ama misâfirlerin hiçbiri bu gözyaşlarına 
inanmaz. 

Bu ziyâfetlerden birinde, Sarıkamış’tan gelen bir zâbit, Adnan’a kanlı bilançoyu verir. “32.000 kişi olan Dokuzuncu Kolordu, Sarıkamış muhârebesinin sonunda 247 kişi [kalmıştır]. Bu 247 nefer, dört gün daha harbe[derler].. Sonra… 

Binbaşı, Adnan’a gözlerini dikti: 

– Bey, dedi, asker karlı arâzide 25 kilometre yürür. Halbuki Sarıkamış muhârebesinde Enver Paşa, askeri 45 kilometre yürüttü. Adnan, ‘elif’i üç kere uzatarak: 

– Caaanım efendim, dedi, Marne muhârebesinde Alman askeri günde 60 kilometre yapmıştı. Binbaşı: 

– Bey, bey, dedi, Türk askeri Allâhüekber dağında yürüdü, Alman askeri Marne meydanında… 

Binbaşı sustu. Adnan’ın gözlerinin içine baktı: 

– Allahüekber bize 90.000 ölüye mâl oldu. Bu ölüler Şark vilâyetlerinin yayla çocuklarıdır: Uzun boylu, geniş omuzlu ölüler!.. Emin ol bey, Pamir 
yaylasından bu kadar gürbüz Türk yetişmemiştir. Az millet Allâhına bu kadar dinç ölü göndermiştir. Binbaşı belli etmeyerek gözlerinin ucunu sildi. Utandı. Çocukluk devri hayattan sayılmazsa, ilk defa ağlıyordu. 

Adnan, hiç sevmediği Enver Paşa’nın ne yaptığını – kendi bir şey söylemeden misâfirlerinin öğreneceğine sevinerek– sordu. 

Binbaşı içini çekti: 

– Ne mi yaptı? Kaçtı! dedi. Kızaktan otomobile kadar bütün nakil vâsıtalarına binerek kaçtı!” 
Sahneyi, geçen gün gizlice Adnan’dan dinlediği şeyleri anlatarak, Enver Paşa’ya düşman olan Ataşenaval Nâşit tamamlar: 

Erzurum’dan önce kızakla sonra da otomobille İstanbul’a kaçarken Enver Paşa’nın yanında Alman Bronzar Paşa, şoförün yanında da Miralay 
Feldman vardır. “Otomobil geceleri de yoluna devam ediyor; Alman miralayı, uyumasın diye şoförün ağzına çukulata sokuyordu. Çünkü Enver 
Paşa, İstanbul’a felâket haberinden evvel yetişmeliydi; kabinede aleyhinde bir cereyan çıkmasın diye İstanbul’a çabuk [varması] lâzımdı. 

Vekilharç Süleyman, Adnan’ı memnun etmek için genzinden çıkan iltihaplı ses[iy]le: 

– Almanya İmparatoru, Türkiye’deki saltanatını bir şoförün yediği bu çukulatalara medyundur! dedi.” 



Üç İstanbul’da, ülkenin maddî târihsel mîrâsının, Harbi Umûmî’de Avrupalılar tarafından nasıl yağmalandığına da parmak basılır. 

Alman İmparatoru’nun İstibdat’ta “Bergama’yı Berlin’e taşısın diye” Abdülhamit’e yolladığı, “Âsâr-ı atîka mütehassısı” yaşlı Alman âlimini aynı 
imparator Harbi Umûmî’de Cemal Paşa’ya gönderir. Cemal Paşa da, “müzelerden mezarlara kadar her yere serbest girsin diye” âlime binbaşı elbisesi 
giydirir. 

Belkıs’ın akşam yemeğine dâvet ettiği bilim adamı, Bergama 
Akropolü’nü Berlin’e taşıyan Carl Humann’dan başkası değildir. 

Alman âlimle, yemeğin tek Türk dâvetlisi olan Âsurî sakallı asker nâzır, o akşam muhârebeyi de konuşurlar. 

Bir sebepten birbirlerine kızgın oldukları için ağızlarını bıçaklar açmayan Belkıs’la Adnan’ın sessizliğini, muhârebenin fenâ gidişine yoran asker 
nâzır, “memleketin ıstırâbını kocasıyla paylaşan kadına hürmetle dol[ar]”. 

Mütâreke, İmparatorluğun sonu olduğu kadar; Adnan’ın da varlık, debdebe ve saltanatının sonu olur. 

Adnan işgal kuvvetlerine yakalanmamak için Belkıs’la birlikte Ataşenaval Nâşid’in konağına sığınır. Belkıs’ın amcazâdesi Nâşid, 
“Nişantaşı’nın saat beş çaylarında İngilizlerle memleketin batması lâzım geldiğini konuşu[rken]”, bir türlü bulunamayan Adnan’la eşi, konağın başka 
bir odasında saklanmaktadırlar. 


Üç İstanbul’un sonraki sayfalarında da Harbi Umûmî’ye değinir Mithat Cemal. 

Meselâ Adnan, “Harbi Umûmî’de Âyan’da İttihat ve Terakki’yi hırpalayan” Ahmet Rızâ’yı unutmamıştır. 

Harbi Umûmî’de İttihatçı olan Moiz dö Navara, Mütâreke’de İtalyan uyruğuna geçmiş; Raşel’in, yeni sevgilisi Alfred Cevat’ın otuz üçüncü yaş günü için verdiği çayda cazın perîşanlığı, ufku “bin kilometrelik bir mezar”a çevirmiştir. “Altı harp cephesi, [Kafkas, Irak, Filistin, Çanakkale, Galiçya, Romanya], sanki yan yana durmuş, Türk’ün meçhul askerine yüz bin metrelik kabirdi[r].” 

Üç İstanbul, romana konu târihsel dönemler olup bittikten sonra yazılmış değerli bir edebî metindir. Yazar sözkonusu dönemler ve o dönemler içindeki insan ve toplum gerçeğini, olayların sıcaklığı içinden değil, sonrasında ortaya çıkan nesnel, soğukkanlı ve bir sonuca varmış bir yaklaşımla anlatır. Bu yanıyla kurmaca özellikler taşıyan Üç İstanbul’da uzun bir târihi dönem, bir romancı gözüyle gerçeklik planında yeniden üretilir. 

Büyüleyici bir romancıdır Mithat Cemal Kuntay.. Onun eseri, zengin imgelerle beslenen yalın, anlaşılır ve şiirsel Türkçesi ve ruhsal derinliklerine iyice inilmiş insan gerçekliğiyle, bugünün okurlarına olduğu kadar, yazarlarına da çok şey öğretebilecek altın sayfalarla dolu gerçek bir edebiyat şölenidir. Türkçe lezzeti tatmak istedikçe kolayca bulup okuyabilmeleri için, has okurların o altın sayfaların kenarlarını kalın çizgilerle işâretlemeleri gerekiyor. 

Antolojilerin vazgeçmemeleri gereken bir eser olan Üç İstanbul, Rauf Mutluay’ın sözleriyle “Türk romanının hakkı verilmemiş en üstün başarılarından biridir”. 


***

Üç İstanbul’da I. Dünyâ Savaşı BÖLÜM 1


Üç İstanbul’da I. Dünyâ Savaşı BÖLÜM 1 


*Taner Özmen 

Avusturya -Macaristan velîahdı arşidük Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’de Saraybosna’da öldürülmesiyle başlayan Avrupa devletleri arasındaki 
gerginlik, Avusturya’nın 27 Temmuz’da Sırbistan’a resmen savaş îlân edip 28 Temmuz’da Belgrat’ı bombalamasıyla, bugün I. Dünya Savaşı olarak isimlendirilen yaklaşık dört buçuk yıllık büyük kavgaya dönüşür ve bu kanlı hesaplaşma, Almanya’nın 11 Kasım 1918’de Müttefikler’in ateşkes 
şartlarını kabul etmesiyle sona erer. 

“Avrupa’da dört merkezî devlete karşı, Avrupa ve diğer kıtalarda bulunan yirmi beş kadar devletin giriştiği ilk büyük savaş [olan] I. Dünyâ Savaşı; Avrupa’da İttifak Devletleri diye adlandırılan Almanya, Avusturya 

-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan ile Îtilâf Devletleri diye anılan Fransa, İngiltere, Rusya, Sırbistan, Belçika, Lüksemburg, Karadağ, A.B.D., Yunanistan ve Brezilya arasında ol[ur].” 23 Ekim 1914 târihinde Karadeniz’e çıkardığı Türk donanmasının bâzı Rus liman şehirlerini bombalaması ve yapılan savaşta Ruslara âit bâzı gemilerin batırılmasıyla fiilen savaşa dâhil olan Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918’de imzâladığı Mondros Mütârekesi’yle resmen mağlûbiyeti kabûl eder ve İmparatorluk toprakları Îtilâf Devletleri kuvvetlerince işgal edilir. 

Türk Edebiyâtı ve Birinci Dünyâ Savaşı isimli değerli çalışmasında Erol Köroğlu’nun, “Günümüz târihçiliğinde, 20. yüzyılı gerçek anlamda 
başlatan olayın Birinci Dünyâ Savaşı olduğu kabul edilir,” sözleriyle târihî öneminin altını çizdiği bu kanlı boğazlaşmanın sona ermesinin bu yıl yüzüncü 
yıldönümü. 

I. Dünyâ Savaşı, hem yapıldığı koşullarda hem de olup bittikten sonra edebiyâtımıza geniş ölçüde yansımış, önemli iktisâdî ve kültürel sonuçları 
da olan büyük bir târihî ve toplumsal olaydır. Bir çok edebî türde değişik yazarlarca verilen örneklerde estetik varlık kazanan I. Dünyâ Savaşı’nı, 
Osmanlı İmparatorluğu’nun başşehri çerçevesinde ele alan Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u, bu bağlamda verilmiş en başarılı örneklerden biridir. 

Kuntay Üç İstanbul’da, I. Dünyâ Savaşı’nı târihî sürekliliği ve bağlantıları içinde, öncesi ve sonrasıyla bir edebî ürüne dönüştürür. 

I. Dünyâ Savaşı şartlarında târihinin belki de en kötü günlerini yaşayan İstanbul, Kuntay’ın romanında toplumsal ve iktisâdî yönden bütün gerçekliğiyle 
gözler önüne serilir. Bu gerçeklik tam bir toplumsal ve iktisâdî alt üst oluşun dile getirilmesinden ibârettir. 

Zafer Toprak da İstanbul Ansiklopedisi’nde yer alan Birinci Dünyâ Savaşında İstanbul başlıklı incelemesinde aynı manzarayı bilimsel bir 
yaklaşımla ve ana çizgileriyle çarpıcı biçimde ortaya koyar. 

“I. Dünyâ Savaşı, Osmanlı pâyitahtı İstanbul’un geleneksel yapısını çökerten, ona bambaşka bir görünüm kazandıran bir savaştı. [Şehr]in tüm dengeleri altüst oldu. Geleneksel gelir bölüşümü çöktü,” temel saptama-sıyla incelemesine başlayan Toprak’ın çizdiği I. Dünyâ Savaşında İstanbul resminde, unun çuvalı 110 kuruş, ekmeğin kilosu 60 paradır.” 

O yıllarda İstanbul’da kıtlıkla istifçilik ve karaborsacılık bir arada görülür. Bâzı kişilerin İttihat ve Terakki aracılığıyla zengin edildiği söylentisi halk arasında yaygınlaşmıştır ve “siyasal bir örgütün ticârî faaliyetlerde bulunması” hoş karşılanmamaktadır. 

Pahalılığı önlemek amacıyla kibrite bile narh uygulanır. Fes, kahve, limontuzu, mum, eczâ, kalay, çakmaktaşı, basma, patiska, salaşpur, mermerşâhi ayrı ayrı narha tâbi tutulan diğer maddelerdir. 

Basma ve patiska için vesîka çıkarılır.. 

Sınır boylarından akan yüz binlerce göçmen, İstanbul’da konut kirâlarının çok fazla artmasına neden olur. 

“İstanbul ilk kez bu boyutlarda bir enflasyonla karşı karşıyla geli[r]. Fiyat artışlarından doğal olarak en çok sâbit gelirli kesimler etkilen[ir]. 

Memur, asker ve emeklinin eline geçen paranın satın alma gücü, günden güne düş[er]. Hayat şartları toplumun bu katmanları için giderek güçleş[ir].” 

Yeni bir zengin sınıf doğar ve halk bunlara harp zengini; harp tüccarı; spekülasyon erbâbı; 331, 332, 333 zengini gibi adlar verir. “Yeni zenginler, 
savaş yıllarında İstanbul’a alışılmadık bir görünüm kazandır[ır]lar. Eğlence düşkünlüğü giderek yaygınlaş[ır]. Toplumsal ahlâk çöküntüye uğra[r]. İstanbul’da ilk kez kumar, alkol ve kadın ticâreti geniş boyutlara ulaş[ır]. [Şehir] yoksulluk ve sefâlet yuvası ol[ur]. Sokaklar, dilenen insanlarla dolup taş[ar].” 

Fethi Nâci’nin değerlendirmesiyle, “kısaca, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışının romanı” olan Kuntay’ın tek romanı Üç İstanbul, Büyük Savaş’ın bitiminden tam yirmi yıl sonra yayımlanır. 

Hiçbir edebî topluluğa ve akıma bağlanmayan Mithat Cemal’in İstibdad, 
II. Meşrûtiyet ve Mütâreke İstanbulunun insan ve toplum gerçekliğini anlattığı Üç İstanbul, özellikle toplumun neredeyse bütün kesimlerini yansıtan 
insan zenginliğiyle, üzerinde dikkatle durulmayı hak eder. Eserin Nisan 1976’da yapılan ikinci baskısına Mithat Cemal Kuntay ve İstanbulları başlıklı bir önsöz yazan Rauf Mutluay’ın söyleyişiyle Kuntay’ın Üç İstanbul’u, “Abdülhamit İstanbulundan yola çıkar, Meşrûtiyet particiliğini, Harbi Umûmî kargaşasını, Mütâreke işgalini, Milli Mücâdele[nin] uzağındaki, bekleyen pâyitahtı gösterdikten sonra Cumhûriyetin [îlânı dolayısıyla çıkarılan af kanûnuna] dokunarak sonuçlanır”. 

Bu dönemlerden ikincisi olan ve 1908 yılında îlan edilen II. Meşrutiyet’le başlayan on yıllık dönem, I. Dünyâ Savaşı’nı da içinde barındırır. 

Yoğun bireysel ve maddî çıkar ilişkilerinin biçimlendirdiği İstanbul’un bu üç dönemi, sosyal, siyâsî ve iktisâdî açıdan tam bir çürüme, kokuşmuşluk 
ve yıkılış çağıdır. 

On üç yılı kapsayan uzun bir târihsel dönemin birinci elden tanıklığı olan Üç İstanbul, Kuntay’ın derin gözlem gücüyle, bu dönemleri ve bu dönemler 
içindeki insan gerçekliğini başarıyla dile getirir. 

Her üç dönemi de yetişkin ve etkin bir birey olarak yaşayan Kuntay, eserini kurarken özellikle kendi deneyim ve yaşantılarından yararlanır. 

1885 yılında İstanbul’da doğan Mithat Cemal Kuntay, anne ve baba tarafından Rumelili bir âilenin çocuğudur. Başarılı bir tahsil hayâtından sonra çeşitli görevlerde bulunan ve 1924 yılında başladığı Beyoğlu 4. Noterliği görevini ölünceye kadar sürdüren Kuntay, edebî çalışmalarına da hiç ara vermemiştir. Roman dışında şiir, tiyatro ve biyografi türlerinde eserler veren Mithat Cemal’in Mehmet Âkif ve anıtsal Nâmık Kemal biyografileri, bu türün edebiyâtımızdaki en yetkin örnekleri sayılırlar. 

Cevdet Kudret’in altını çizdiği gibi, Üç İstanbul’da, “bir kişinin, [romanın temel erkek kahramanı Adnan’ın] çevresinde kümelenmiş olaylar ve türlü tipler yoluyla [sözkonusu] üç devrin toplumsal yapısı çizilmek istenmiş, İmparatorluğun bu çöküş yıllarında toplumun özellikle üst kat insanlarının korkunç ahlâk bozukluğu gösterilmeğe çalışılmıştır”. 

Bir çok eleştirmene göre romanın başkahramanı Adnan, Mithat Cemal’in ta kendisidir. 

Adnan, Hukuk Mektebi mezunu, gazetecilik ve yazarlık yapan bir gençtir. Sonraları iktidârı ele geçirerek İmparatorluğun kaderine hükmedecek 
İttihat-Terakki’ye, parti daha Selânik’te bir cemiyet iken girmiş; arkadaşı Moiz’le mektuplaşarak cemiyete yardım etmeğe başlamış ve böylece örgütün İstanbul’daki adamı olmuştur. Bir ihbar sonucunda, üzerinde Ahmet Rızâ’nın Meşveret gazetesi bulununca tutuklanır, bir süre sonra da Trablusgarp’a sürülür. 10 Temmuz İnkılâbı’yla Meşrûtiyet îlân edilince serbest bırakılan Adnan, İstanbul’a döner. Parti iktidar olduktan sonra da, “İttihat ve Terakki’nin gizli bir odasında bütün Osmanlı İmparatorluğu’nu ellerinde tutan üç dört adamdan biri” olan Adnan, avukatlık yapmaya başlar. 


“Dâhiliye Nâzırı’yla Köprü’ye berâber indikleri her gün Adnan’ın Eminönü’ndeki yazıhânesine birkaç kocaman dâvâ geliyordu: Saray kadar, çiftlik kadar, memleket kadar büyük dâvâlar. Salonunda bilardo, parkında tenis oynanacak kadar ucu bucağı görünmeyen dâvâlar…” 

İlk defa, romanın yarısından epey sonra, Harbi Umûmîde başlıklı bölümde I. Dünyâ Savaşı’ndan söz eder Mithat Cemal. Adnan’la Hidâyet, Adnan’ın Nişantaşı’ndaki konağında Ermeni Meselesi’ni tartışmaktadırlar. Hidâyet Adnan’ı “İttihat ve Terakki edebiyâtı” yapmakla suçlamakta; Adnan’sa onun tezlerini “Patrikhâne edebiyâtı” saymaktadır. Ermenileri savunan Hidâyet’e, “Târih iki düşman kaydeder,” diye cevap verir Adnan. “Önden vuran, arkadan vuran.. Fakat Harbi Umûmî’de üçüncü bir nevi düşman daha görüldü: Yandan vuran! Türk ordusunu yan yana yürü[dük] ler[i] vurdular. Yaralarımızdaki kurşunlardan bir kısmı, bizim paralarımızla alındı.” 

Hidâyet’i iknâ etmek için Süleyman’a birtakım belgeler okutur Adnan. Ermeni kaynaklarına âit bu belgelerde Taşnak Komitesi’nin çirkin yüzü bütün çıplaklığıyla görülmekte, Îtilaf Devletleri’nin yedinci müttefiki olan Ermeniler’in Osmanlı’ya nasıl ihânet ettikleri hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya konulmaktadır. 

Tam bir harp zengini olan Adnan, iktisâdi koşulların ne kadar ağır olduğunu ve insanların nasıl yoksullaştıklarını belirtmek için, kendisinden her gün borç para istendiğini, “Harbi Umûmî’nin böyle mahzurları” olduğunu düşünür. Savaştan önce veremli annesiyle birlikte yaşayan yoksul gazeteci, savaş koşullarında birdenbire zenginleşince, katı ve acımasız bir adam olmuştur. 

“Sokakta kendi kendine yürürken bile [düşüncesini açıklayan] bir yüzü var[dı]. Her lakırdıya cevap vermiyor; bir ufak tebessüm, dudağında cevap yerine duruyor[du].” Bir küçük sözü, kısa bir bakışıyla “elçiler, nâzırlar, umum müdürler yaratıyordu. Selâmını neredeyse borsada oynayacaklardı.” 

Karısı Belkıs’la birlikte savaştan sonra Avrupa’da nerelere gideceklerini bile tasarlayan Adnan, “kimsenin doğrusunu bilmediği kadar zengindi[r]. 
Adnan’da zenginlerin coğrafyası, milyoner koleksiyoncuların arkeolojisi; Belkıs’ta, zengin sahne artistlerinin tuvalet masasındaki kimyâ vardı; bir 
damlası elli şişe ilâç fiyatına lâvantalar, bir ponponluğu beş çuval un fiyatına pudralar.. “ 

Savaş koşulları Adnan’ı bir güç merkezi yapmıştır. 

“Hükûmetin içinde değildi, [fakat] hükûmetti. Altı seneden beri her lâkırdısı doğruydu. 10 Temmuz’dan beri ona kimse îtiraz etmiyordu. Açlara sanki bir locadan bakıyordu, bir piyes seyreder gibi… Para, maddî mesâfeyi azaltırken mânevîsini çoğaltıyordu. Adnan istediği yere beş dakîkada giriyordu; her istediği şey beş dakîkada cebinde, mîdesinde, kollarındaydı… Fakat memleketin felâketleri ondan kaçıyordu, uzakta duruyordu; İstanbul’un kapısında yığılan genç ölüleri, Çanakkale’de balya balya şehitleri –[onlar] sanki Çin’de vebâdan ölenler[miş gibi]– uzaktan seçemiyordu. 

Memleketin ıstırâbına, resmini çekecek gibi hesaplı mesâfeden bakan bir adam olmuştur Adnan. 
Savaş birçok kimseyi suça bulaştırmıştır. Kimse Adnan’dan servetinin “hesâbını soracak kadar fazîletli değildi[r]”. 

Kazanıp sırıtanlar, kazanmayıp somurtanlar Harbi Umûmî’de Türkiye’nin târifidir. 

[Adnan] resmî adam değildi – gene [de] onun her bayramını elçiler tebrik ediyorlardı; sokakta kendini belli etmeyerek yürüyen polisler, kolları ve 
bacaklarıyla selâm kesiliyorlardı. Onu sokakta görmeyerek geçen az kadın vardı. Saat beş çayları o gelecek diye kalabalıktı; o neşeliyse harbi kazanıyorduk, 
o somurtuyorsa Bağdat düşmüştü!” 

Osmanlı toplumu, günün koşullarında güce ve zenginliğe tapar olmuştur. 

“Tebessümü iltimastı” Adnan’ın; önüne “Bizim!” sözcüğünü iliştirdiği bir “ismin sâhibi, elçi, vâli, müsteşar oluyordu. Onun önünde [Sultan] V. 
Mehmet, şehzâdelerinden utanıyor, bu oğlanları nasıl adam edeceğini ona soruyordu.” 

Bu arada, Adnan’a yazdığı mektupta “kauçuktan pansuman eldiveni”nden söz eden, sâbık Mâliye Nâzırı Sıddık Paşa’nın kızı Süheylâ, İstanbul’un bir hastânesinde gönüllü olarak Çanakkale yaralılarının pansumanlarını yapmaktadır. 

Vaktiyle Adnan’ın edebiyat dersleri verdiği Süheylâ, mektubunda peşpeşe sorular sorarak temiz bir sevgiyle âşık olduğu genç adamı sîgaya çeker; 
maddeler hâlinde sıraladığı sorularla içini döker, Talât Paşa dışında bütün yöneticileri suçlar, hâlâ sevdiği adamla ince ince alay eder. 

“1 – Türk çocuklarının memleket için hudutlarda elele öldüklerinden haberiniz var mı? İnsanların memleketleri için öleceğini kabul ediyor musunuz? 

2 – İktidar mevkiinden çekildikten sonra da vatanperver misiniz? Fırkanız düştükten sonra da memleketi sevecek misiniz? 

3 – Yirmi dört saatin kaç dakîkasında memleketi düşündüğünüzü sorarlarsa söyleyecek vaktiniz var mı? 

Adnan Bey, Türk kanı çok güzeldir; onu Türk neferinin yarasında görüyorum. Kaputuna, kefenine sığmayan bir dağ parçası, bir dakîkanın ucunda duran bir damla kan kadar ufak manzarayla ölüyor, kayboluyor, uçup gidiyor. Bu büyük ölüm, bu kadar küçük olmaya râzı oluyor; bu ne korkunç bir tevâzudur, değil mi? Bu bir damla kanın önünde niçin sarardınız Adnan Bey? 

Bu kanlar, bu yaralar olmasaydı, siz ve arkadaşlarınız zengin olmayacaktınız diyorlar; onun için mi? Fakat bu sözler size bir iftirâdır, değil mi? Bunların iftirâ olmasına muhtâcım. Bu iftirâya kızıyorsunuz, değil mi? Benim bu hiddetinize ihtiyâcım var. Yirmi yaşında ölenler, sizin için bir borsa meselesi değildir, değil mi? Allah aşkına ‘Değildir!’ deyin. Susuyorsunuz; o halde Belkıs Hanımefendi’nin başı için bu iftirâyı reddedin. 

Delil istemiyorum; kuru inkârınıza bile râzıyım. Ne yapayım; ben inkılâbı, bir aşkın heyecânına yakışmayan hesâbın, rakamın şuurlu soğukkanı ile sevdim. Keşki bu türlü sevmeseydim, keşke her aşk gibi bu da bende bir kasırga kadar mantıksız olsaydı; o zaman etrâfımı, o zaman sizin bugünkü çehrenizi de belki görmezdim. Ne olur, bana acıyın ve bana söyleyin; onlar yalan söylüyorlar: Siz dâvânızı unutmadınız, siz bayrağınızı bırakmadınız, siz 10 Temmuz’u, bu vaadi tutacaksınız, değil mi? Balkan mağlûbiyetinde kahrımdan niçin ölmedim, hâlâ onun mâtemindeyim; o hüznün içindeki bir Türk kadınına bu cevâbı çok görmeyin, söyleyin: ‘Biz memleketi ikbal mevkiinde değilken de seviyoruz,’ deyin, ‘Bu sevgi, bir sahne işi değildir,’ deyin. Sizden bu kadarcık bir fedâkârlık istiyorum. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.


***