Ortadoğu Ekonomileri Danışmanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu Ekonomileri Danışmanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2017 Perşembe

ORTA DOĞUDA DARBELER TARİHİ BÖLÜM 9

ORTA DOĞUDA DARBELER TARİHİ BÖLÜM 9


DARBELER VE ABD’NİN ROLÜ VE EKONOMİK ÇIKARLAR..,
DARBELER VE EKONOMİ
Harun ÖZTÜRKLER 
ORSAM Ortadoğu Ekonomileri Danışmanı, 
Prof. Dr., Kırıkkale Üniversitesi 
ORSAM RAPORU,

Darbelerin ekonomik etkileri ile ilgili literatürün temel bulgularından birisi, askeri vesayetin varlığının uzun dönemde bu ülkelerde kişi başına geliri azalttığı yönündedir. 
Askeri vesayetteki derinleşme ile kişi başına gelirdeki azalma arasında yüksek bir korelasyon gözlenmektedir. 

Askeri rejimlerin ekonomilerin uzun dönem kalkınma patikalarını ve performanslarını olumsuz yönde etkiledikleri tarihsel bir tespittir. Piyasa ekonomilerinin en temel özelliklerinden birisi, ekonomik karar birimlerinin ihtiyaç duydukları bilgileri özgürce elde edebilecekleri ve bu bilgiler üzerine kurguladık ları kararlarının sonuçlarını değerlendirebilecekleri bir yasal ve kurumsal yapıya ihtiyaç duymalarıdır. Askeri darbeler, bu yasal ve kurumsal yapıyı ortadan kaldırarak, ekonomik karar birimlerinin rasyonel karar vermelerini önlemektedirler. Böylece, ekonomilerin sahip oldukları (kıt) kaynakların etkin/optimal olmayan bir dağılımı ortaya çıkmaktadır. 

Bunun bir sonucu olarak, bu ekonomiler kısa dönemde, teknoloji düzeyi veri iken bir ekonominin sahip olduğu tüm kaynakları tam ve etkin kullanarak üretebilecekleri gayrisafi yurtiçi hâsıla (GSYH) olarak tanımlanan potansiyel GSYH düzeyinin altına düşmektedirler. Kısa dönemde ortaya çıkan bu refah kaybı yanında, işgücü ve sermaye gibi temel üretim faktörlerinin uzun dönem ekonomik ve sosyal kalkınma için ihtiyaç duyulan faaliyet alanlarında kullanılması olarak tanımlanan optimal kaynak dağılımı bozulmakta ve ekonomiler uzun dönem kalkınma potansiyellerinin altında kalmaktadırlar. 

Askeri darbe dönemleri literatürde çoğu kez ‘ara dönem’ olarak adlandırılmakta dır. Buradaki ara dönem ekonomik anlamda ekonominin işleyişini düzenleyen kalkınma planları, orta vadeli ekonomik planlar, yıllık programlar, planlanan ekonomik reformlar, uluslararası reel ve finansal ekonomik ilişkileri düzenleyen yasal ve kurumsal yapının ya tümüyle askıya alınması ya da uygulama çerçeve ve yönteminin önemli ölçüde değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Ara dönem ne kadar uzun ise, darbenin ekonomi üzerindeki negatif etkisi de o kadar büyük olmaktadır. Belirli bir ekonomik politika paketinin seçmenler tarafından onaylandığı demokratik süreçler sonrası iş başına gelen hükümetlerin, bu politika paketlerinin uygulamasının askıya alınmasının olumsuz etkisi sadece o süre ile sınırlı olmayacaktır. Ekonomik kalkınma ve sosyal gelişmenin temel belirleyicisi fiziksel ve insan sermayesine yapılan yatırımdır. Bu anlamda reel yatırımlar ise tanım gereği uzun dönem karar süreçlerini içerirler. 

Bu çerçevede, ulusal ve uluslararası yatırımcılar için en önemli karar değişkenlerinden birisi, uzun dönem politik ve ekonomik belirliliktir. Bir ülke tarihinde askeri darbenin bir kez bile gerçekleşmiş olması, yatırımcı nezdinde bu belirsizliğin kuşaklarca sürmesi anlamına gelmektedir. Böylece, darbe sonrası iş başına gelen sivil hükümetler olağan ekonomi politikalarının ötesinde bir içerik taşıyan ekonomi politikaları hazırlamak durumunda kalmaktadırlar. Böylesi bir zorluk, bu hükümetleri ulusal ve uluslararası yatırımcılara olağan dışı koşullar sağlama/ödün verme durumu ile yüz yüze bırakmaktadır. 

Verilen bu ödünler/teşvikler bir taraftan bütçe gelirlerini azaltmakta diğer taraftan ise bütçe harcamalarını artırmaktadır. Bu süreç, bu hükümetlerin ekonomik politika uygulamalarının performansı ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası kamuoyunda olumsuz bir algı yaratmaktadır. 

Askeri darbelerin kullandığı en önemli ekonomik argümanlardan birisini, gelir dağılımının bozuk olması, giderek bozulması ile geniş halk kitlelerinin yoksulluk sınırının altında yaşıyor olması oluşturmaktadır. 

Askeri kadroların önemli bir kesiminin düşük gelir gruplarında yer alan ailelerden geliyor olmaları bu argümanın geliştirilmesi için uygun bir arka plan oluşturmaktadır. 
Bu argüman özellikle ekonomik transformasyon, yapısal dönüşüm ve radikal ekonomik reform dönemlerinde daha belirginhale gelmektedir. Ülkede yaşanan 
yapısal dönüşüm ve reformlar ile ilgili kuşku duyan, daha önemlisi bu dönüşüm ve reformların çıkarlarına aykırı olduğunu düşünen (elit/yeni elit) gruplar, bu süreçte darbelerin//darbecilerin en önemli destekçileri haline gelirler. Bu gruplar, politik ve ekonomik karar süreçlerinde etkin olduklarından, toplumda algı yanılgısı yaratacak asimetrik bilgi üretirler. Asimetrik bilgi, iktisatçıların ahlaki çöküntü adını verdikleri ve piyasa ekonomilerinin temel kurumlarından olan sözleşme sisteminin zayıflamasına neden olur. Böylece ulusal ve uluslararası yatırımcılar, üreticiler, tüketiciler gibi karar birimleri ekonomik faaliyetlerini ötelemeye başlarlar. Bir kez daha, ülke ekonomisi potansiyel kalkınma/büyüme düzeyinin altına düşmüş olur. Bu çerçevede doğal kaynak zenginliği, Ortadoğu ülkelerinin önemli bir kısmı ile örtüşen, darbeciler için bir diğer önemli motivasyon kaynağını/gerekçesini oluşturmaktadır. 

Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, doğal kaynak fiyatlarında ortaya çıkan yüksek oranlı ve süreklilik arz eden artış dönemlerini otokratik rejimlerin izlediğini gözlemlemekteyiz. Bu süreçteki otokratik güdüyü ortaya çıkan ve petro-zenginlik adı verilen servetin paylaşılması oluşturmaktadır. 

Darbelerin ekonomik etkileri ile ilgili literatürün temel bulgularından birisi, askeri vesayetin varlığının uzun dönemde bu ülkelerde kişi başına geliri azalttığı yönündedir. Askeri vesayetteki derinleşme ile kişi başına gelirdeki azalma arasında yüksek bir korelasyon gözlenmektedir. Vesayetin darbeye dönüşmesi durumunda ise, kişi başına gelirde, iktisatçıların uzun dönemli resesyon adını verdikleri, kalıcı nitelikli azalma/uzun dönem değerinin altında kalma durumu ortaya çıkmaktadır. Makroekonomik bulgular, ayrıca, askeri vesayet ve rejimlerin, önemli sosyo-ekonomik problemler olan enflasyonu ve işsizliği artırdığına işaret etmektedir. Askeri vesayet ve rejimlerin, daha az belirgin olan, ancak ülkelerin uzun dönem yatırılabilir kaynakları ve böylece üretim kapasiteleri üzerinde oldukça büyük bir olumsuz bir etki yaratan yönü iç ve dış borçlarda ortaya çıkan artışlardır. 

Otokratik rejimlerin destek sağlamak için yaptıkları popülist sosyal harcamaların finansman ihtiyacı, ülkenin iç ve dış borç stoklarının artmasına neden olmaktadır. Üstelik bu borçlanma, istikrarlı ve güvenli bir ekonomi için olacağından çok daha yüksek bir faiz ödemeyi zorunlu kılmaktadır. Böylece uzun dönemde hükümet bütçeleri üzerinde yük artmakta ve hükümetlerin altyapı ve üretken yatırımlar için ayıracakları kaynaklar kısıtlanmaktadır. Bu bağlamdaki bir diğer önemli negatif sonuç, askeri harcamaların bütçe ve ulusal gelir içindeki payının ulusal güvenliğin gerektirdiği düzeyin oldukça üstüne çıkmasıdır. Bu durumda, ülke kaynaklarının verimli kullanılmamasının en iyi örneklerinden birisini oluşturmaktadır. 

< Sivil hükümetlerin seçim süreçlerinde oy toplamak için hazırladıkları ve önerdikleri ekonomi politikalarının ve bu politikaların uygulanması nın ülke insanlarının refahlarını en yükseğe çıkaracak ekonomi politikaları ve uygulamaları olduklarını önsel olarak söylemek elbette olanaklı değildir. >

Ancak bu, askeri rejimlerin sivil hükümeti ortadan kaldırması/baskı altına alması için bir neden teşkil edemez. Demokratik ülkelerde muhalefet partilerinin görevi, hükümetlerin ekonomi politikaları ve uygulamalarını izlemek, ekonomik refahı daha iyi kılacak politikaları oluşturmak ve buna kamuoyunu / oy verenleri ikna ederek, hükümeti değiştirmektir. Bu çerçevede kritik önemde bir konu, askeri müdahalelerin yalnızca muhalefetten rol çalmadığı, dahası piyasa ekonomilerinin temel sınıfı olan girişimci sınıftan da rol çaldığıdır. Girişimciler, üretim faktörlerini bir araya getirerek üretimi organize eden, ekonomik kaynakları alternatif kullanım alanları bağlamında ve-rimlilik/etkinlik ve kârlılık çerçevesinde sıralayan ve bu çerçevede kullanan sınıfı oluşturmaktadırlar. 

Bu sınıfın işlevinin zayıflatılması/ ortadan kaldırılması, piyasa temelli ekonomik ve sosyal gelişme modelinin de ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, askeri rejimler girişimci sınıfı tümüyle ortadan kaldırmasalar bile, bu sınıfla piyasa ekonomisi değerleri tarafından belirlenen dışında bir ilişki biçimi içerisinde yer almaları bile, sözü edilen gelime modelinin sekteye uğraması anlamına gelecektir. 

Sonuç, en başta belirttiğimiz gibi, ülkenin uzun dönem kalkınma ve büyüme patikasının ve böylece ülke insanlarının refahlarının ülke kaynaklarının üretebileceğinin altında kalması olacaktır. 

Prof. Dr., Harun ÖZTÜRKLER 
ORSAM Ortadoğu Ekonomileri Danışmanı, 
Kırıkkale Üniversitesi 



***

DARBELER VE ABD’NİN ROLÜ: ÖNEMİ HEP SONRADAN ANLAŞILAN BİR BAĞLANTI 


DARBELER VE ABD’NİN ROLÜ VE EKONOMİK ÇIKARLAR..,

Ali BALCI 
Doç., Dr., Sakarya Üniversitesi 

ABD’nin Ortadoğu’yu üç somut pratik üzerinden disipline ettiği ve kontrol altında tuttuğu açık bir şekilde ortadadır ve bu Soğuk Savaş döneminden sonra da böyledir. 
İlki, fiili işgal. 1991 Körfez savaşı ve 2003 Irak işgali buna örnek verilebilir. İkincisi, bölge ülkeleri arasındaki savaşları ve iç çatışmaları kullanmak. 1980ler boyunca İran-Irak savaşında ABD’nin her iki tarafa da silah sattığını biliyoruz. Sonuncusu ise askeri darbeler yoluyla rejim değişikliğine gitmek. . 

Augustine J. Kposowa ve J. Craig Jenkins 1993 yılında yayımladıkları Afrika’da neden çok sık askeri darbe ve darbe teşebbüsü oluyor sorusunun cevabını aradıkları çalışmalarında çarpıcı bir istatistik paylaşırlar. 

Buna Göre, 

Latin Amerika’da her 4 ayda bir (1945-1971), 
Asya’da her 7 ayda bir (1945-1972), 
Ortadoğu’da her 3 ayda bir (19491972), 
Afrika’da ise her 55 günde bir (1960-1972) 

Darbe ya da Darbe girişimi olmuştur. 

Kposowa ve Jenkins, Afrika’da böylesine sık darbe olmasının nasıl açıklanabileceği noktasında kendilerinden önce geliştirilmiş dört açıklamayı bir araya getirirler. Bu açıklamalardan ilkine göre, yeni kurulmuş devletlerde gelişmemiş kamu kurumları ile hızlı bir değişim geçiren kalabalıklar (köyden kente göç, sanayileşme, hızla artan nüfus vs.) arasında çıkan gerilim askeri müdahaleye zemin hazırlar. İkincisine göre, güçlü ve homojen ordular özellikle üçüncü dünya ülkelerinde devletin diğer kurumları karşısında avantajlı/gelişmiş konumda oldukları için darbeye eğilimlidirler. Üçüncüsüne göre ise etnik çeşitliliğe sahip ülkelerde, etnik gruplar arasındaki farkın neden olduğu bir rekabet ortamı darbelerin gerçekleşmesini kolaylaştırır. Son olarak ise ekonomik olarak bağımlı ülkeler sürekli ekonomik sorunlarla ve dolayısıyla politik istikrarsızlıkla boğuştukları için darbe bu ülkelerde güçlü bir olasılıktır. 

Bu dört açıklama literatürde darbelerin nedenlerine ilişkin hâkim açıklama modellerini özetlemesi noktasında değerli. Fakat gerek Kposowa ve Jenkins’in 
bahsi geçen çalışması gerekse bu dört farklı analiz, bugünden bakıldığında bazı askeri darbelerin açıklanması noktasında önemli ölçüde eksik kalmaktadır. 
Örneğin Ağustos 2013’te CIA’nın 1953 yılında İran’daki darbeyi İngiliz istihbaratının desteği ile organize edip sonuca ulaştırdıklarına yönelik itirafını nasıl açıklamak gerekiyor? Diğer bir ifadeyle, ABD’nin dünyanın birçok bölgesinde bazı askeri darbeleri bizzat kendi eliyle organize edip başarıya ulaştırdığı bilgisi bir kenarda dururken, yukarıdaki dört açıklama modelini 1953’teki İran darbesine uyarlamakne kadar sağlıklı? Örneğin ‘petrolün millileşmesi ile birlikte devletin rantın dağıtılmasında etkinliğinin artması, rantın yeniden paylaşımı noktasında darbeyi etkin bir siyasal alternatife dönüştürmüştür’ yorumu yapılabilir. Fakat bu yukarıdaki bilginin elimizde olmadığı durumda ikna edici olabilecek bir açıklama biçimidir. Dolayısıyla, Ortadoğu özelinde, yeni bir araştırma sorusunu, yeni bir açıklama modeli geliştirecek şekilde şöyle formüle etmek gerekiyor: ABD’nin darbelerde temel aktör olarak devreye girmesini nasıl anlamalıyız? 

Bu soruya verilen en kestirme cevap, Soğuk Savaş ortamında Sovyetler Birliği ile yaşadığı güç mücadelesinde kritik ülkeleri yanına çekmek için başvurduğu 
bir yöntem şeklindedir. Örneğin, Türkiye’deki 1960 darbesinin arkasında ABD’nin olduğunu savunanların Adnan Menderes’in planlanan Moskova ziyaretine 
işaret etmesi bu kestirme cevabı doğrular. 

Foreign Policy dergisinde J. Dana Stuster imzalı 20 Ağustos 2013 tarihli bir yazıda, CIA’nın 7 farklı askeri darbede rol aldığının kesin olduğu belirtilmektedir. 
Bu darbelerden 1953 İran ve 1973 Şili darbesi epey meşhur olsa da, yazar CIA’nın 1961 Dominik Cumhuriyeti, 1954 Guatemala, 1964 Brezilya, 1960 Kongo ve 1963 Güney Vietnam darbelerinde aktif rol oynadığını yazmaktadır. Bu aktif rol sadece destekle sınırlı değil, yine aynı yazarın İran örneğinden belirttiği üzere, Musaddık’ın destekçilerinin satın alınması ve sokak gösterilerinin finansmanı gibi pratiklerde görüldüğü üzere, darbenin başından sonuna kadar CIA’nın temel aktör olduğu bir durum söz konusudur. 

Söz konusu yazıda bahsi geçen CIA’nın organize ettiği darbelerin hepsi Soğuk Savaş döneminde yaşanmış. Peki, göreli olarak darbelerin sayısının azaldığı 
Soğuk Savaş sonrası dönemde gerçekleşen askeri darbelerde ABD’nin bir rolü var mı? Örneğin 1999’da Pakistan, 2000 yılında Ekvator, 2002’de Venezüella, 
2013’te Mısır askeri darbeleri söz konusu olduğunda, ABD’nin bu darbelerin gerçekleşmesinde bir rolü olup olmadığı hakkında ne söylenebilir? Bu sorunun 
cevabı Soğuk Savaş döneminde yukarıda örneği verilenler kadar net olmasa da, örneğin Venezüella darbesi için hazırlanan CIA raporları darbeden Bush 
yönetiminin haberi olduğunu ve darbenin engellenmesi için bir şey yapmadığını açık bir şekilde göstermektedir. 

Yine 2013 Mısır darbesinde ABD’nin takındığı tavır, darbe öncesi darbeye giden süreçte sessiz kalmak ve darbe sonrasında darbe yönetimine 
askeri ve ekonomik yardımları artırmak gibi, birçok araştırmacıyı darbenin ABD tarafından üstü örtülü bir şekilde desteklendiği sonucuna vardırmaktadır. 
Benzer tartışma 15 Temmuz 2016’da başarısız bir darbe girişimi atlatan Türkiye örneği üzerinden de yapılmaktadır. 

Bu noktada sorulması gereken kritik soru şu: Bugün Soğuk Savaş dönemindeki ‘kötü’ mirası üzerine yeniden düşünmekle meşgul olduğumuz bir ülkenin 
Soğuk Savaş sonrası dönemde, dünya üzerindeki hegemonik gücünü sürdürdüğü göz önüne alırsa, darbeler ile bir ilişkisi olmadığı üzerinden yapılacak analizler 
bizi ne ölçüde doğruya götürür? Diğer bir ifadeyle Kposowa ve Jenkins örneğinde olduğu gibi darbenin yapıldığı ülkeye özgü koşullarına odaklanmak ve darbeler deki ‘dış desteği’ ihmal etmek bizi darbeye ilişkin eksik, hatta yanlış bir sonuca götürmez mi? 

 < Venezüella darbesi için hazırlanan CIA raporları darbeden Bush yönetiminin haberi olduğunu ve darbenin engellenmesi için bir şey yapmadığını açık bir şekilde göstermektedir. >

Örneğin 2013 Mısır darbesinde darbe öncesi meşruiyetin sağlanmasında Mısır’ın toplumsal siyasi yapısından hareketle bir analiz yapmak, Musaddık’ın 
devrilmesinden önce İran’daki toplumsal siyasi yapıya odaklanan çalışmalarda olduğu gibi, bizi eksik bir analiz ile baş başa bırakmaz mı? 2013 Mısır darbesinde ABD’nin bir rolü olup olmadığını, 1953 İran darbesinde olduğu gibi yıllar sonra ABD’li ve İngiliz yetkililerin itiraflarından sonra mı tartışmaya başlayacağız? 

ABD’nin Ortadoğu’yu üç somut pratik üzerinden disipline ettiği ve kontrol altında tuttuğu açık bir şekilde ortadadır ve bu Soğuk Savaş döneminden sonra da böyledir. İlki, fiili işgal. 1991 Körfez savaşı ve 2003 Irak işgali buna örnek verilebilir. İkincisi, bölge ülkeleri arasındaki savaşları ve iç çatışmaları kullan mak. 1980ler boyunca İran-Irak savaşında ABD’nin her iki tarafa da silah sattığını biliyoruz. Sonuncusu ise askeri darbeler yoluyla rejim değişikliğine gitmek. 

1953 İran darbesi konusunda bunun böyle olduğunu artık herkes kabul ediyor. 1949 Suriye darbesinde ve yine 1957-58 Suriye başarısız darbe girişiminde 
CIA’nın benzer bir rol oynadığına dair ciddi kanıtlar mevcut. Yine 1996’da Irak’ta Saddam Hüseyin’e yönelik darbe girişiminde ABD’nin temel planlayıcı olduğu daha sonra açığa çıktı. Patrick Cockburn’un o dönem yaptığı haberler, 1996 darbesini CIA’nın İngiliz İstihbaratı MI6 ile organize ettiğini ortaya koydu 
(Independent, 17 Şubat 1998). ABD’nin Ortadoğu üzerindeki kontrolü başka birçok metotların yanı sıra böylesine doğrudan metotlar yoluyla işler durumda. 
Fakat hala ABD’nin Ortadoğu’daki darbelerdeki rolüne ve bu darbeler üzerinden kurduğu iktidara ilişkin detaylı doyurucu çalışmalar okumaktan uzağız. 

Ali BALCI 
Doç., Dr., Sakarya Üniversitesi 
***