Prof. Dr. Abdulkadir YUVALI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Abdulkadir YUVALI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2019 Çarşamba

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NE YÖNELİK TEHDİT VE TEHLİKELER KARŞISINDA ÇAĞDAŞLAŞMA VE ULUS DEVLET.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NE YÖNELİK TEHDİT VE TEHLİKELER KARŞISINDA ÇAĞDAŞLAŞMA VE ULUS DEVLET.  

Prof. Dr. Abdulkadir YUVALI
* Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. 


     Çağdaşlaşma sözlük manası olarak, çağın tutumuna, anlayışına, gereklerine uymak ve muasırlaşmak olarak tanımlanmaktadır. 
Buradan hareketle çağdaşlaşmayı, çağın gereklerine uyum sağlamak, geçmişte yaşamamak, maziden bugüne aktarılmış değerleri gerektiğinde yenilemek ve her şeyden önce bütün şartlarıyla yeni teknolojiye uyum sağlamaktır. 

     Milletlerin hayatında, çağın teknolojik gereklerine uyum sağlamak, yeni teknolojileri benimsemek nisbeten kolaydır. 
Ancak toplumun ve dolayısıyla insanların yüzyıllardan beri gelip yerleşmiş, sosyalleşme süreci içerisinde özümsedikleri bir kısım sosyal değerler, 
benimsenmiş tutumların yerine yenilerini koymak yani zihniyetin değişimi hayatî önem taşımaktadır. Bu değişmeler olmadan çağdaş toplum biçimine geçilmesi mümkün olamamaktadır. Bu geçişi yapamayan milletler, çağın gerisinde kalır, çağı sürükleyen ve çağı temsil eden toplumların gölgesinde, kontrolünde kalır yani sömürge olmaktan kurtulamazlar. Bu yüzden toplumsal değerlerini çağın ihtiyacına göre ve çağın bilim ve teknolojisinden yararlanarak yaşanır konuma getirememiş olan toplumlar çağdaş değil, sadece modern toplum olarak tanımlanabilir. Modernleşme ile çağdaşlaşma taban tabana zıt olmasına rağmen zaman zaman aynı manada kullanılması doğru değildir. Zira dün ve bugün modernleşme sömürgeleşmeye yol açmış, çağdaşlaşma ise sömürgeciliğin her zaman panzehiri olmuştur. 

Bu konuda Atatürk, “Millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, buluşlarından, ilerlemelerinden istifade edelim, lakin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz…” Şu hâlde dünyadaki gelişme ve değişmelere açık, ama kendi değer hükümlerini çağdaki değişme ve gelişmelere açmak suretiyle toplumun değişen ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde düzenleme söz konusudur. Bunu gerçekleştiremeyenler başka toplumların gerçekleştirebildikleri değerlerini modernlik adı altında almak 
suretiyle zihinsel ve kültürel sömürgeciliğe davet çıkarmış olmaktadırlar. 

Günümüzde toplumu ve onun en büyük sosyal organizasyonu olan devlet bu yönde büyük tehdit altındadır. Toplumda ulusal bilinç, ulusal dayanışma, ulusal seciye, ulusal duygu ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bunun yanında bazı çevreler, çok kültürlülük, etnik farklılığı modernleşmenin, değişmenin neticesi olduğunu, başta medya olmak üzere bu konuda her türlü aracı kullanmaktadır. 
Bu arada ne olduğu belirsiz, yeni dünya düzeni değerleri adına toplumu yeniden cemaatlere, uydurma tarikatlara bölmek her devirde vardı, ama bugün şiddetini artırmıştır. Onların ortak hedefi, Türk Devleti olup, devleti ayakta tutan bütün değerleri, kurumları işlemez konuma getirmektir. 

Türk toplumunun çağdaşlaşmasında, zemin olarak kendi ülkemizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi hususiyetlerimizi ve ihtiyaçlarımızı konu olarak almalıyız. Türk aydını, belki bütün dünyayı iyi tanır da, diğer milletlerin değer hükümlerini iyi bilir de, lakin kendini bilme, tanıma ve öğrenme zahmetine katlanmaz. Atatürk döneminden sonraki eğitim sistemimiz, beşeri bilim temelindeki ders kitapları ve programlarımız ile, günümüzde toplumsal eğitimin en güçlü aracı olan yazılı ve görsel medyanın bugünkü tutumu dikkate alınacak olursa Büyük Atatürk’ün gösterdiği yol ve başlatmış olduğu çalışmalarla ne ölçüde uyumlu olduğunu dikkatlerinize sunmak istiyorum. İşte Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehdit ve tehlikenin burada saklı olduğu düşüncesindeyiz. Bu nedenle Atatürk’ün düşünce ve icraatlarının yeniden gündeme getirilmesi, yorumlanması, topluma karşı sorumluluğu bulunan bütün kurum ve kuruluşların 
dikkatine sunulması gerektiğini ifade etmek istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik tehlike ve tehditlerin gözler önüne serilmesi yönündeki çalışmalar geciktirilmemelidir. Bu yöndeki endişelerimize örnek olarak Atatürk dönemindeki tarih ders kitapları ile sonraki dönemlerde okutulmuş olan ders kitaplarının karşılaştırılması, günümüzde yazılı veya görsel medya temsilcilerinin Türk toplumuna karşı bu konudaki sorumluluklarını tespit için yayınlarını bir gün veya bir aylık süre için incelemeye aldığımız zaman ortaya çıkacak tabloyu oluşturan çizginin ne hâlde olacağını gözleriniz önüne getiriniz. İşte tehlike ve tehditler bu çizgide saklı olup, bu tehlike her gün artan oranda devam etmektedir. Büyük Atatürk’ün yolunda yürüdüğünü, fikirlerinin takipçisi olduğunu söylemenin alışkanlık hâline geldiği gözler önüne serilecektir. Bu gözlemi bütün kurum ve kuruluşlar için uyguladığımız takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yönelik tehdit ve tehlikelerin hangi yol, hangi kılık ve biçimde ve de altın tepside sunulmuş olduğu görülecektir. 

Atatürk’ün ulus devlet düşüncesi yönündeki uygulamaları ile ulus devlet kavramını tarihî süreç içerisinde ele alacak olursak; 

Atatürk’ün düşünce ve icraatlarının karakteristik özelliğinin genel manada çağdaşlaşma olduğunu yani ülkenin kurum ve kuruluşları ile kültürel değerlerini çağın ihtiyacına cevap verecek biçimde yeniden düzenlenmesi ve hizmete dönüştürülmesi hadisesi çağdaşlaşmadır. 
Ancak Atatürk, bununla da yetinmiyor söz konusu değerlerin çağın ötesinde ve çağa model olmasını istiyordu. Çağdaşlaşmada sınır ve zaman yoktur. Zira, içerisinde yaşadığımız dünya nasıl dönüyorsa ona paralel bir değişim süreci de beraber yaşanmaktadır. Oysa ki, ülkemizi tehdit eden tehlikeler arasında, çağdaşlaşmanın durağan konuma itilmesi, yerine başka toplumların çağdaş konuma getirmiş olduğu değerleri ve kurumları modernlik, modernleşme adına kabullenilme hadisesi öncelikli ve ilk sırayı almaktadır. 

Ulus devlet modelini tarihî seyri ve Batı dünyasında kuruluşu, gelişmesi yönüyle ele alacak olursak; Batı dünyasında, zengin bir antik devir, takiben imparatorluklar, feodalizm, krallıklar ve ulus devlet şeklinde bir değişim yaşandığı görülmektedir. 

Batı dünyasında, imparatorlukların yerini almış olan feodalizm hemen her bakımdan karanlık bir devir ve bu dönemi takiben rönesans ve reform hareketleri değişimin itici gücü olmuştur. Rönesans genel manası itibariyle “Yenilik, Yeniden Doğuş” olarak tanımlansa da her yenilik ve doğuş rönesans değildir. Batı dünyasındaki rönesans, antik çağdaki bilim, sanat ve düşüncenin XVI. yüzyılda toplumun ihtiyacına cevap verecek biçimde yeniden hayata geçirilmesidir. 

Batı toplumu, rönesans ve reform ile “birey” ve “ulus” olmanın şuuruna varmış, takip eden “Aydınlık Çağ” ile ulus devlet süreci ayrı ayrı tarihlerde başlamıştır. Uygarlıkların ve dolayısıyla da ulusal kültürlerin doğma ve gelişmesinde siyasi erk yani devletin konumu tartışılamaz bir gerçektir. Bize göre, insanın temel hak ve hürriyetlerini teminat altına alan, hukukun üstünlüğü anlayışı ile insanın 
mutluluğunu ve gelişmesini sağlayan, özgürlüğe dayalı rasyonel devlet yönetimi ulusal değerlerin doğuşu ve gelişmesinde esas unsur olmuştur. 

Batı dünyasına üye ülkelerin ulus devlet olmasında bilim, fikir ve sanat adamları aydınlanma çağına öncülük etmişlerdir. Böylece toplumun çağdaş konuma ulaşmasında birleştirici, bütünleştirici, ve bilhassa yapıştırıcı harç olmuşlardır. Çağdaş medeniyetin temelini, her türlü dogmatik fikir ve düşünceyi bertaraf etmek suretiyle bilime gelişme imkanı veren rasyonel düşünce, bilim zihniyetinin pratik hayata uygulanması, insanoğluna tabiata hâkim olma ve ekonomik refahı sağlama imkanını vermiştir. 

Batıda ulus devlet olma yönünde ilk sırayı İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya almış, diğer devletler de onları takip etmiştir. Zira söz konusu ülkeler, bölgesel kültürleri ve bunları temsil eden toplumları ulusal kültür etrafında bütünleştirmede aydınlanma çağının fikir ve sanat adamları birinci derecede rol oynamışlardır. Çünkü feodal yapıdan ulusal yapıya geçiş sürecinde yerel kültürel değerlerin, ulusal kimliğe dönüşme hadisesi vardır. Batılı ülkelerde ulusal kültür ve dolayısıyla ulus devletlerin doğuşunda, Fransız İhtilalinin etkisi yanında Voltaire, Jean Jaque Rousseuo, Victor Hugo, Montesque ve benzeri düşünürler toplumda birleştirici, bütünleştirici olma hususunda önemli rol üstlenmişlerdir. Günümüzde ulus devlet sürecini tamamlamış olan İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin ulus devlet süreci öncesinde birbirleriyle yüzlerce yıl (30 Yıl, 100 Yıl Savaşları) mücadele etmiş, farklı kültürlerin temsilcileri olmaları yanında, ağız, lehçe ve hatta dil bakımından da aralarında ayrılıklar olduğu hâlde, aydınlanma çağı sonunda başlatılmış olan ulus olma (uluslaşma) konusunda başarılı olmuşlardır. Tarihî süreç içerisinde kültürel ve kimlik farklılıklarını çağdaşlaşma sürecinde ulus devlet yöntemiyle çözmüş olan bu ülkeler, günümüzde homojen bir yapıyı temsil eden Türk toplumunda ayrılık ve azınlıklar üretme çabalarını 
sürdürmüşlerdir. AB ilerleme raporu, Büyük Atatürk’ün başlatmış olduğu çağdaşlaşma ve ulus devletin varlığına son vermeye yönelik bir tavırla adeta Roma İmparatorluğu’nun “Divide et imperium” siyasetinin ürününü hatırlatan sözde ilerleme raporu ise çağdaş bir toplum anlayışından çok sömürgeci bir düşüncenin eseri olduğu şüphesi uyandırmaktadır. 

Türk halkı, Büyük Atatürk’ün öncülüğünde bir yandan emperyalizme karşı vermiş olduğu mücadele sonunda milletleşme (uluslaşma) sürecini başlatırken diğer yandan da XX. yüzyılda uluslaşma konusunda mazlum milletlere model olmuştur. Kısaca açıklayacak olursak; Türk kurtuluş hareketinin birinci amacı bağımsız, ulusal Türk Devleti’nin kurulması, ikinci amacı ise, devamlı gelişmeyi ve çağın gereklerine cevap verebilme olayı yani çağdaşlaşmadır. 
Türk çağdaşlaşması ve ulus devlet gerçeğini olumsuz yönde etkileyen faktörler arasında, bölgesindeki ve dünyadaki güç merkezleri önemli rol oynamaktadır. 

Büyük Atatürk’ün, Cumhuriyetimiz için göstermiş olduğu hedef, bütün hayatı boyunca çağdaş medeniyet olmuştur. Çağdaşlaşmayı, Türk halkını her sahada uygar bir toplum durumuna getirmeyi amaçlayan topyekün bir değişme bir “oluş” olarak görmek gerekir. Bu “oluş” içinde yepyeni bir değişme yatmaktadır. İfade etmeye çalıştığımız bu çalışma, Atatürk tarafından asrîleşme, muasır medeniyet seviyesine erişme olarak kullanılmıştır. Bu sözleri batılılaşma olarak görmek yanlıştır. Çünkü Atatürk dönemi çağdaşlaşması Avrupa uygarlığını taklit olmadığını, yönelinen amacın gerçekte “muasır medeniyet” içinde kendi değerleri ve kurumları ile çağdaş uygarlık düzeyine varmış bir Türkiye olup, bunun en güçlü kaynağı bağımsızlık düşüncesidir. Atatürkçü düşüncenin temelinde yatan çağdaşlaşma hadisesi Batılılaşma hadisesinden tamamen farklıdır. Zira Atatürk, Osmanlı Devleti’nin körü körüne batılılaşma yani modernleşme sevdasının 
Devlet-i Âli’ye nelere mal olduğunu herkesten iyi biliyordu. 

Zira çağdaş toplumun oluşturulması, korunması ve geliştirilmesinde esas unsurun ne olduğunu Atatürk’ün “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fenin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” veciz sözleriyle, Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehditlerin altındaki sebebi açıkça ifade etmiş olup, bu tehdit ve tehlikeler dün vardı, bugün mevcut, yarın olmaması için bugün gerekli hazırlıklar yapılmalıdır. Atatürk döneminde kurulmuş olan bütün kurumlar 
(eğitim, sanayi, ekonomi, savunma ve kültür) da itici güç, ulusallık olmuştur. Atatürk ile başlatılmış olan ulus devlet sürecinin kurum ve birimler arasındaki yapıştırıcı unsur, fikir ve sanat olmuştur. Osmanlı Devleti’nin bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmış olduğu mirasın olumsuz olduğu bilinmektedir. Batı dünyasında uluslaşma süreci 200 yıl önceye kadar uzanırken Türkiye’de Cumhuriyet’le başlamış ve henüz 80 yıl olmuştur. Büyük Atatürk, Cumhuriyet döneminde ülkemizin ihtiyacı olan fikir, sanat ve bilim adamı açığını giderme yönünde eldeki bütün imkanları kullanmıştır. Bunlar arasında; Bolşevik İhtilalinin getirmiş olduğu baskı döneminde doğup büyüdükleri topraklarda yaşama hakları kalmayınca ülkelerini terk etmiş olan Türk dünyası aydınları ilk sırayı almaktadır. Söz konusu bilim, fikir, sanat ve devlet adamlarını ülkemize kabul etmiş, Avrupa ülkelerine gidenleri davet etmiş ve onlar arasında birçokları Türkiyat 
Enstitüsü, Türk Dil ve Tarih Cemiyetleri ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bilim adamı ve yönetici olarak görev almışlardır. Aynı şekilde Hitler’in zulmüne uğramış olan Yahudi bilim adamları da yine bu düşünceyle ülkemizdeki üniversitelerde görevlendirilmişlerdir. 
Bu uygulamalar Büyük Atatürk’ün başlatmış olduğu uluslaşma hadisesi ile doğrudan ilgilidir. 

Türkiye’de ulus devlet ve çağdaşlaşma sürecini olumsuz yönde etkilemiş ve etkilemekte olan faktörler arasında “izmler” (Hümanizm, Sosyalizm, Faşizm, Komünizm, Globalizm vb.) yer almaktadır. Atatürk döneminde ulusal değerlere bakış ne ölçüde müsbet ise uluslararası izmlere karşı da ve bu konuda ciddi önlemler alınmıştır. Atatürk’ten sonra ise söz konusu izmlere karşı gerekli ulusal 
direnç gösterilmiş olduğu söylenemez. Zira, Atatürk’ten sonraki dönemlerde devlet, fikir ve sanat adamlarının ülkemizdeki değişme ve gelişmelere ulusal bakıştan çok ideolojik kalıpların penceresinden bakmış olmaları uluslaşma ve dolayısıyla da ulus devlet sürecini olumsuz yönde etkilemiştir. 

    Günümüzde Ulus devletlerin varlığını koruma yönünde alınacak önlemlerin başında milletlerin ulusal değerlerini çağın ihtiyacına cevap verecek biçimde geliştirilmesinin gerekli olduğunu tekrar tekrar ifade etmek istiyorum. Oysa ki, izmlerin dayanağı olan doktrinler, dini, felsefî veya siyasi bir öğretideki dogmatik kavramların bütünüdür. Doktrinlerin temel yapısında, ortaya koyduğu kurallara karşı tutucu, fanatik bir bağlılık yanında, siyasi, ideoloji ve doktriner değişmez belli kuralları vardır. Şu hâlde izmler değişmez dogmalar olduğu hâlde Atatürk’ ün gerçekleştirmiş olduğu milletleşme, çağdaşlaşma kendisini dogmalar dan kurtarmıştır. 

Ulus devletin temel ilkeleri arasında yer alan Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Millîyetçilik kavramları XXI. yüzyılda devletlerin hayatında değişmeyen değerler olarak yerlerini korumaktadır. Tarih boyunca kurulmuş olan Türk devletlerinin hemen hiçbirinde din ve ırk temelini esas alan bir yönetim anlayışı söz konusu olmamış, bu özellik laiklik anlayışımızın dayanmış olduğu tarihî temeldir. 

Büyük Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu ulus devlet veya çağdaşlaşma Batı taklitçiliği veya Avrupa özentisi ile taban tabana zıttır. 
Ülkemizin jeopolitik konumu yanında geçirmiş olduğu tarihî süreç de bugün yaşadıklarımızla doğrudan ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin dayanmış olduğu ilkeler, yani Atatürk ilkeleri tarihî Türk devletleri için ortak payda olan “Türk Devlet Geleneği”nin çağdaş manada yani çağımızın ihtiyacına cevap verecek biçimde yorum ve değerlendirilmesidir. 

Şu hâlde ülkemizin aydınlık geleceği, Büyük Atatürk’ün Türk halkını içerisinde yaşadığımız çağın ihtiyaçlarına cevap verecek onu çağın lideri olarak yani gelecek çağlara taşıyacak olan kültürel değerlerin çağdaşlaştırılarak yaşanır konuma getirilmesi ile doğrudan ilgilidir. Bu konuda modernlik ve çağdaşlaşma kavramları zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır. Daha çok, kaynağı yabancı olan kültür ve değerlerin hatta kurum ve kuruluşların ülkemizde bir yenilik veya moda hâlinde yaşatılması modernlik ve modernleşme olarak tanımlanmıştır. 

Batı dünyasının Osmanlı Devleti’ne, 20. yüzyıl başlarında AB’nin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne 21. yüzyılda sunmuş olduğu sözümona iyileştirme reçeteleri sürekli olarak modernleşmenin formülü olarak takdim edilmektedir. Osmanlı Devleti’ne sunulmuş olan reçetelerin biçilen sürede devleti nasıl parçaladığını yakından bilen Büyük Atatürk’ün devrim ve ilkelerinin batılılaşma 
ve modernleşme ile tanımlanması doğru değildir. Atatürk, Batılı ülkelerin yüzlerce yıl önce yani XVI. yüzyılda başlatmış olduğu rönesans (çağdaşlaşma) reform bunları ve takip eden aydınlanma çağının Batı dünyasında uluslaşma, ulusal değerler ve ulus devlet temelinin atılmasında etkili olduğunu biliyordu. Büyük Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeli kültürdür.” veciz sözü ülkemizde, milletleşmenin temelini oluşturmuş ve ulus devlet olma sürecini başlatmıştır. 

Atatürk’ün ölümünden sonra ülkemiz ve dünya gündemini işgal etmiş olan humanizmden başlayıp globaliz me uzanan “izmler” yani kendi kuralları 
ve hedefi doğrultusundan başka doğru kabul etmeyen bu radikal akımlar bugün de çağdaşlaşma ve ulus devlet gerçeğini tehdit etmektedir. 

Başta dünyadaki doğal kaynaklardan hatta üzerinde yaşadıkları toprağın zenginliklerinden en az faydalanan milletler olmak üzere ulus devlet gerçeğini 
hedef almış olan globalizm, kişileri etnik kimliklerle donatmak suretiyle ulusal yapıya zarar vermekte ve ulus devletleri tehdit etmektedir. 

Küreselleşmenin ideolojisi olan globalizmin hedefi, Türk toplumunu oluşturan bireyleri “yerel kültür temeli” ne dayalı etnik kimliklerle donatmak suretiyle 
yani mikro millîyetçiliği her türlü vasıtayla donatıp ulus devleti yıkma ve böylece sömürü yolundaki en büyük engeli kolayca aşmayı planlamıştır. 

İşte bu tehdit ve tehlikeye karşı çağdaşlaşma ve ulus devlet sürecinin devam ettirilmesi öncelikli olarak ülkemiz, takiben temsil ettiğimiz dünya ve nihayet insanlık için en güçlü teminat olduğu düşüncesindeyiz. 

Büyük Atatürk’ün dün başta Türkiye ve çağdaşlaşma yolundaki ülkeler için tehlike olarak belirtmiş olduğu “müstemlekecilik ve emperyalizmin yeryüzünden yok olacağını ve yerini milletler arasında renk, din, ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağının” doğacağını ifade ile bu konuda izlenecek yolu açıkça göstermiştir. Ancak Türkiye de dahil olmak üzere çağdaşlaşma ve ulus devlet 
olma süreci, içerisinde yaşadığımız yüzyılın bütün olumsuzluklarına rağmen devam ederken, emperyalizm ve sömürgecilik bu çağdaş ulusal değerleri her türlü vasıtalarla tehdit etmektedir. 

Atatürk’ün Türkiye’de hayata geçirmiş olduğu ulus devlet ve çağdaşlaşma hareketi insanlık için de bir çıkış yolu olma özelliğini devam ettirmektedir. Günümüzde bu çağdaş değerlerin özünden uzaklaştırılması ve yeni bir “izm” yani globalizme ışık yakılmış olması Türkiye ve çağdaşlaşma yolundaki ülkelere yönelik bir tehlike olduğunu bir kere daha ifade etmek istiyorum. Bu çağdaş tehlikenin panzehiri, Tük halkının milletleşme ve ulus devlet olma yolunda başlatmış olduğu yürüyüşün XXI. yüzyıl için de aynı mazlum milletlere 
model olacağına inancımı ifade etmek istiyorum. 

Saygılarımla 


***