Sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2020 Çarşamba

Sosyalizm, Kapitalizm ve İslam Ekonomisi.,

Sosyalizm, Kapitalizm ve İslam Ekonomisi.,



Ekonomiler, devlet ve ferd merkezli olmak üzere tarih boyunca süregelmiştir. 
Ferd merkezli ekonomiler, piyasaya devlet müdahalesini ya tamamen reddederler, Liberalistler gibi veya kısmen reddederler, Fizyokratlar gibi… Bu sistemlerde özel mülkiyet algısı kâr, birikim, faiz, rant ve sömürü yoluyla uluslar arası boyutta bir sermaye ve mülkiyete kadar ilerler. Günümüzün dev şirketlerinde olduğu gibi… Devlet merkezli ekonomilerde ise, şahsın mülkiyet hakkı daraltılır; piyasa tamamen devlet tekeline alınır. Bütün üretim kaynakları devletin eline bırakılır. Şahısların kendi adlarına üretim yapmasına ya hiç izin verilmez, sosyalist ekonomilerde olduğu gibi veya kısmen izin verilir feodalite döneminde olduğu gibi… Bu manada ekonomi algısı tarih boyunca bir sarkaç gibi ferdden devlete, devletten ferde şeklinde gidip gelmiş, ideal ekonomik sisteme doğru yolculuk yapmıştır. 

Devlet temel alındığında, servetin iktidarın tekeline geçtiği, insan fıtratındaki mülkiyet arzusunun tatmin edilmediği, özel mülkiyete dayalı istediği gibi harcama, paylaşım, cömertlik v.b. duyguların kendilerini ifade edemedikleri bir ortam oluşur. Bununla beraber kişilerde fıtraten bulunan ticari zeka ve potansiyel yetenekler de kilitlendikleri için mutsuz insanlardan meydana gelen bir kitle ve ruhsuz insan yığını ortaya çıkar. Buna mukabil liberalist ve kapitalist mantığın hâkim olduğu ferd merkezli ekonomilerde ise, piyasa bir tarla mahiyetine bürünür. Potansiyel yeteneği olan kişiler, sınırsız şekilde ticari zeka kapasitelerini,üretkenlik ve kazanabilme yönlerini açarlar. Fakat bu sistemler hakka ve meşruiyete dayanan kutsal bir düzen olmadıkları için, “ alma merkezli, kazanç ve kazandığını muhafaza odaklı ” yapısından dolayı zenginler aşırı zengin, fakirler aşırı fakir hale bürünürler. Faiz ve bankacılık sistemiyle bir sermayedar evinde oturup hiçbir üretim yapmadan “günde” 1.000.000 TL faiz kazanabilirken diğer yanda yer altında, öldürücü gazların etkisi altında madenlerde asgari ücretle çalışan kişiler “ayda” 2.000 TL’yi zor kazanırlar.

Dünya ekonomisi, bu manada liberalist ve kapitalist ekonominin bireysellik yönünün sancılarıyla 1. Dünya Savaşı’na kadar geldi. Dünya ekonomisi, 1929’daki Büyük Buhran’a doğru ilerlerken, Almanya merkezli olarak başlayan ve 1. Dünya savaşı öncesinde Rusya’da da gizliden gizliye yayılan sosyalist ekonomi teori ve uygulamaları ile de çalkalanmaktaydı. 1917’de Çarlık, Bolşevik İhtilali ile sarsıldı. 1. Dünya savaşından çekilmek zorunda kaldı ve yıkıldı. Lenin’in önderliğinde sosyalist ve akabinde komünist rejim Rusya’da hükmetmeye başladı. Sosyalizm, dine karşı saygılı ve müsaadekâr iken komünizm rejimi dini, insanları zehirleyen ve uyuşturan bir afyon olarak gördü. Bundan dolayı ülke genelinde dinî bütün değerleri yasakladı. Alman sosyalizmi kendi içinde güçlenip yayılırken Rusya’da rejim değişmiş ve yeni sistem kendisini tüm baskısıyla hissettirmeye başlamıştı. Bu hengâmede Osmanlı Devleti de savaşı kaybetmenin verdiği bir fikir kargaşası ve yeniden diriliş için bir çare arayışı içindeydi. Bu esnada İstanbul’da Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye azası olan Said Nursi’ye gerek Dârü’l-Hikmet azaları gerekse dünya gündemini gazetelerden takip eden halk, ekonomik problemler ve dünya siyaseti hakkında çeşitli sorular sorarlar. O da şu şekilde cevaplandırır:

S -"Şu âlemin ihtilâli nedir?"
C -"Sa'yin ( emeğin ) sermaye ile mücadelesidir."
S -"Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?"
C -"Evet, vücub-u zekât ( zekâtı zorunlu kılmak ) ve hurmet-i ribâ ( faizi haram kılarak yasaklamak ), karz-ı hasen ( borçlanma ) şerâit-i sulhiyedir ( barış şartlarıdır ). 

Şu ribâ taşını altından çeksen, şu zâlim medeniyet kasrı çökecektir."

[ Bediüzzaman’ın burada verdiği çözüm, sadece İslam ülkesi açısından değil dünya geneline ait bir ekonomik çözümdür. O an zaten Osmanlı ülkesinde zekat vâcib, riba haramdı. Said Nursi’nin sunduğu çözüm, semavi dinlerin ortak ekonomi mantığıdır. Yani faiz sistemini bütün türevleriyle tamamen ortadan kaldırmak, sermaye birikimini zekat ile eritmek, faizsiz borçlanma ile de piyasada para sirkülasyonunu sağlamak… Sorular, kapitalizm ve sosyalizm konusuna yönelerek şöyle devam eder: ]

-"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?"
"Şimdilik  biri necis ( kirli, pis ), biri encestir ( en kirlidir ). Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir.( İslamiyet anayasalarıdır ) "
"Öyleyse iki cereyana da lânet!"
"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin ( en pisin ) temizliği hesabına, onun izalesine çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur ( çılgınlık ve deliliktir ). Zaten bir cinnet-i müstevliye ( istila edici bir çılgınlık ) dünyaya dağılmıştır." 
Said Nursi, burada kapitalizmi, domuza benzetir. Evet domuz, kirli ve temiz, gayr-ı meşru ve meşru her şeyi yiyen ve yutan hâliyle “ hırs ” duygusunun sembolüdür. Freud ve Jung’un tabiriyle insanlığın kollektif bilinçaltı bir sembolünü ifade eder. Kapitalizmin temeline indiğimizde karşımıza, doymak bilmeyen ve gözü menfaatten başka bir şey görmeyen hırs duygusu çıkar. 
Bediüzzaman, burada sosyalizmi ise, ayıya benzetir. Evet ayı da, despotluk ve baskıcı yapının kolektif bilinçaltı sembolüdür. Sosyalizmin her şeyi devlet tekeline alan, kişisel üretime izin vermeyen, zaman içinde kişisel tüketime karışmaya kadar varan yapısı onu insanları boğucu bir despotizme dönüştürdü.
Bununla beraber ayılar, domuzlara göre daha münzevi, asosyal ve sâkindirler. Domuzlar ise işgalci, talan edici ve hırçındırlar. Bediüzzaman ekonomi ve siyaset dünyasını temsillerle şöyle okuyor: “ Dünya ekonomisini göz önüne getirirsek kapitalizmin istilacı hırsı ile sosyalizmin münzevi ve kanaatkâr istiğnasının kavgasını ve boğuşmasını görürüz. Kapitalizmin hırsı bir domuz gibi, her yere girer, talan eder ve yer. Sosyalizmin istiğnası ise, bir ayı gibi ancak ihtiyaç için yuvasından çıkar; münzevi yaşar ve geri çekilir. Bu manada dünyanın ekonomik yapısı hırs domuzu ile istiğna ayısının kavgasından ibaret bir manevi manzaradır. ”
Bu noktada İslâmın temsil ettiği ekonomik yapı ise, “ deve ” ile sembolleşir. İslam ekonomisi, dünya denilen kıt kaynaklar çölünde insanlığa hayat kaynağı olan, rahmet-i İlahiye’nin en büyük hediyesidir. Nasıl Hz. Salih ( AS ) bir kayanın içinden mucize olarak dişi deve çıkardı ve halk onun sütüyle beslendi. İslamiyet sistemi de, 4 esas üzere kurulu bir amel ve ekonomik yapıdır. O da hakikat dağının içinden çıkan, Hz. Peygamberin bir mucizesidir. İslamiyet devesinin 4 esası ve bacağı maddi-manevi ibadetler manasında namaz, oruç, zekat ve haccdır. Kelime-i şehadet ise o devenin hayatı, ruhu ve başıdır. İslam ekonomisi manasında deveyi ele alırsak zekat, infak ve karz-ı hasen şeklinde müspet ve faizin haramlığı şeklinde menfi 4 yapıcı esas ve bacak üzerinde İslam ekonomisi yaşar. Ekonomi manasında baş ise, özel mülkiyetin varlığını ve Allah’ın hakiki mülk sahibi olduğunu görmek ve kabullenmektir. Hz. Salih’in (AS) halkı o devenin bacaklarını kestiler, onu öldürüp helak oldular ve varlık âleminden silindiler. Aynen öyle de İslâm’ın bu 4 esasını İslam düşmanları ve lakayt dindarlar kestikleri ve İslam ekonomisini dünyadan sildikleri için 2 Dünya Savaşıyla bir sosyal helak ( tükeniş ) yaşandı. 90 milyon insan bu savaşlarda öldü. Miktarı belirsiz dünya serveti ve malı da zayi oldu, gitti. 

Said Nursi, bu savaşların temelinin hırs olduğunu ısrarla vurgular. İslamiyetin ekonomik manada sergileyeceği tavır, ne hırçın ve arsız hınzırlıklar ne asosyal ve kanaatkâr ayılıktır. Bilakis sosyal, barışçı, faydalı ve uysal bir deve olmaktır. 
Bu sembolizm evrensel olduğu için din dairesinde de hükmünü icra eder. Çünkü dindar insanlarda da hırs ve istiğna duyguları mevcud. Dindarlık bu duyguları yok etmiyor; bilakis itidale ve hayırlı hale getiriyor. Dinler tarihi noktasında baktığımızda görürüz ki: Kapitalizmin temelini kuran, insanlar içinde dünyaya en hırslı şekilde saldıran, dünya sermaye ağının %80-90’ına sahip olan Yahudilerin ekonomi mantığı bize “ domuz ” u yansıtır. Buna mukabil özünde dünyevilik ve özel mülkiyet tutkusu olmayan, bu manada devletleşme gibi bir derdi bulunmayan saf Hıristiyanlık, eğer devletleşse idi, ferdlerindeki bu uhrevi algıyı devam ettirmek için Sosyalist tarzı bir devlet idaresine sahip olacaktı. Bu yönüyle sosyalist ekonomi, Hıristiyan ekonomisine çok yakındır. Bu manada Sosyalizmin Almanya ’da başlaması, tesadüf eseri değildir. Çünkü Alman milleti, hem Avrupa halkları içinde ruhaniliğe en açık, yakın ve yatkın ırktır; hem Protestanlık Almanya’da ortaya çıkmıştır. Protestanlık İncil’e dayalı saf Hıristiyan algıya bir dönüş çağrısı olduğu gibi; Alman sosyalizmi de hakiki Hıristiyanlığa ait ekonomik hayata doğru bir yönelişin göstergesidir. 

Bu noktadan bakılınca İngiliz ve Amerikan kapitalizmi ve dünyeviliği, onların görüntüde Hıristiyan olsalar da hakikatte Yahudileştiklerinin veya Yahudilerin kontrolünde olduklarının göstergesidir. Hakiki Hıristiyanlıkta savaş olmadığı, “ düşmanına karşı dahi merhamet ve şefkat ” esas olduğu gerçeğine dayanarak söyleyebiliriz ki Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ’da Batı Dünyası’nın yaptığı bütün işgaller ve sömürgecilik faaliyetleri tamamen Yahudi kültürü, algısı ve hâkimiyetinin göstergesidir. Evangelizm gibi son zamanlarda ortaya çıkan tarikatlar Yahudilik ve Hıristiyanlığı kaynaştırmaya çalışan birer projedir. Fakat saf Hıristiyanlık, kendinden taviz vermeden Yahudilik algısı ile barışamaz.

Bediüzzaman, saf Hıristiyanlığa, “ İsevilik ”; ruhbanların fetvaları, Roma Devleti’nin kültürü ve diğer kültürel etkilerle oluşan Kilise Hristiyanlığına “ Nasraniyet ” adını verir.  Kur’an da bu manada Tevrat’a rağmen faiz ve bankacılığı meşru gösteren ve devletleşen İsrail oğullarına “ Yahudi ”; Tevrat’a tabi, semavi emirlere uygun yaşayamaya çalışan dindar İsrail oğullarına ise “ Musevi ” der: “ Musa'nın kavminden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler. ”  Ki bu tarz Museviler, şu anki İsrail devletinin, onlara zulmettiklerini ve Tevrat’a muhalif hareket ettiklerini vurguluyorlar. Ultra Ortodoks ( Haredi ) Ben Tziyon Margilit gibi… 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Aliya İzzet Begoviç’in Doğu-Batı Arasında İslam isimli eserinde vurguladığı gibi İslam, sosyalizmin güzel tarafları ile kapitalizmin olumlu taraflarını barıştırmak; Yahudilik ve Hıristiyanlığın güzelliklerini kendinde cem etmektir. İslamiyet, sosyal ve ferdî meseleler ve ilişkilerde, daima itidal ve sırat-ı müstakimdir. Ne devleti ferde, ne ferdi devlete feda eder. Her hak sahibine hakkını hakkı kadar verir, adaleti ve umumi sulhu temin eder.

 
1 Buradaki şimdilik lafzı geleceğe dair bir öngörüdür. Çünkü sosyalizm, kapitalizme göre daha temiz olsa da sosyalizmden doğan komünizm, kapitalizmden daha kirli ve insanlık için daha büyük bir tehlikedir. Bediüzzaman Sosyalizm’den Komünizm denilen yangının doğacağını, o yangını söndürme için istilacı yapıdaki kapitalizmin bir sel gibi semavi dinlere yardım edeceğini bildirir: “ Nasıl ki düşmanın düşmanı düşman kaldıkça dosttur. Öyle de düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır. “ Maymun ” dost oldu yardım etti, “ ayı ” neden etmesin. Bir  “ hınzır ” seni boğar, bir   “ ayı ” onu boğar. Ayı sana dost olur. Sakın bağrına dürtme kendine de saldırtma. Ger ( Eğer ) “ yangın ” dan yanarsan, “ seyl-i azim ” ( büyük bire sel )  gelirse o da sana dost olur  Nasıl maymun olmadın, hiç ayı da olmazsın. ” ( Osmanlıca Lemeat ) Kore savaşında kapitalist Amerika büyük bir sel gibi İslam ordusu olan Türklere ve semavi dinlere yardım etti.
2 Âsâr-ı Bediiye, Rumuz.
3 Lem’alar, 17. Lem’a, 5. Nota; Sözler, Lemeat, “ Bir Meclis-i Misalîde Şeriatle medeniyet-i hazıra ile deha-ifennî, hüda-yı şer’î ile müvazeneleri ” Bahsi.
4  A’raf suresi, 159.
 https://www.aa.com.tr/tr/dunya/haredi-yahudisi-margilit-israil-hem-bize-hem-filistinlilere-zulmediyor/1107808

Erdem AKÇA.,

****


ZORLUKLARIYLA HELAL KAZANÇ.,

ZORLUKLARIYLA HELAL KAZANÇ.,


Erdem AKÇA.,
ZORLUKLARIYLA HELAL KAZANÇ.,

Ekonomik hayatın en büyük 2 argümanı emek ve sermayedir. Meşru sermaye, Marks’ın da tespit ettiği üzere “ birikmiş ve cisimleşmiş emek ” olması hasebiyle diyebiliriz ki, ekonominin aslî temeli emektir. Bu önemli hususu, emeği, maddi ve manevi insan varlığının temeli kabul eden semavi dinler ve özellikle Kur’an şöyle ifade eder: “ Leyse li’l-insâni illâ ma saa * Enne sa’yehu sevfe yürâ * Sümme yüczâhu’l-cezâe’l-evfâ ”  ( İnsana çalıştığı ve peşinde koşturduğu şeyden başka bir karşılık yoktur. Sa’yinin karşılığını ise sonra görür. Kendisini tatmin edecek şekilde emeğinin karşılığını alır. ) 

Bu âyet maddi ve manevi bütün insan faaliyetlerini birden ifade eden kapsamıyla emek-ücret ilişkisini bir kanun haline getirdiği gibi diğer bir kanunu da nazara sunar: “ Meşru servet hemen oluşamaz… ” Çünkü âyet “ sonra görür ” diyor. Bu açıdan belirli bir miras ve hazır birikime sahip olmadan şahsî emeğiyle ekonomik hayata atılan bir kişinin alın teri ile servet sahibi olması, normal şartlar altında, uzun ve dalgalı bir süreç ister. İstisnai haller hariç… 

Emeğin istihdam edildiği sahalardan stabil ve sabit bir gelire sahip olan memuriyet, sosyal ve siyasal hayatın çalkantıları içinde yol alan bir ticarete göre servet ve zenginlikten daha uzaktır. Sermaye birikimi ve servet, kişisel açıdan ve mikro-ekonomi yönünden önemli olduğu kadar ülke açısından ve makro-ekonomi yönünden de önemlidir. 

Çünkü ülkelerin kalkınması, sermaye birikimine dayanır. Bu ise, üretim ile oluşur. Memuriyet ise, hizmet sektörüdür; üretim yapmaz. Yalnızca üretim faaliyetlerinin sevk ve idaresini organize eder. Bu manada Said Nursi, bir ülkenin kalkınmışlık kriterini “ Kamu sektörünün ülke ekonomisinde payı ”  olarak tespit eder. Kamu sektörü büyüyen ekonomiler gerilerler. Bu tespite nazaran diyebiliriz ki, kalkınmak isteyen bir ülkede ya kamu sektörü bir firma gibi üretim sahasına inecek… Bu ise tekelleşmeye ve haksız rekabete yol açacağından ticari hayatı sekteye uğratır. Veyahut kamu sektörü küçülecek, gereksiz istihdamı ve bunun giderini azaltacak… Bu durum ise lüzumsuz bürokrasiyi, kaynak israfını engelleyeceği gibi, devlet kademelerini bir hâkimiyet aracı ve ego tatmini vesilesi görmeyi de ortadan kaldıracaktır. İdeal devlet modeli olan “ garson devlet ” konumunu o ülkede oluşturacaktır. Hz. Peygamber’in (ASM) ârifâne söylediği gibi “ Kendisine hizmet edilen değil hizmet eden, o kavmin efendisidir. ”  Devlet, halka köle gibi hizmet edecek ki, onların duasını, sevgisini, sadakatini kazansın. Bu şekilde halk da “ İnsan ihsanın kölesidir ”  hadisine göre idarenin azat kabul etmez kölesi olsun. 
Bu tespitler ışığında diyebiliriz ki PKK terörünün bir sebebi de, devletin Batı ve Kuzey Anadolu’ya ettiği hizmeti, Doğu ve Güneydoğu bölgesine etmemesi ve onlara yaptığı yatırımı bunlara yapmamasıdır. Terörün bu manada ilacı da, Doğu ve Güneydoğu tarlasına hizmet ekmektir. Ki muhabbet ve sadakat biçsin. Bu manada şu an terörün gerilemesinde GAP projesinin etkisi yadsınamaz derecede barizdir.

Emek İstihdamı

Ekonomik manada insan emeğinin arz ve talebinin kendini sergilediği piyasaya           “ Emek Piyasası ” denilir. Bu noktada Kamu Sektörü ve Özel Sektör iki ana dal olarak önümüze çıkar. Bütün toplumlarda gördüğümüz üzere… Bir toplum devletleştiği; devlet ise, müesseseleştiği ve teşkilatlandığı zaman ister istemez memuriyet ve kamu istihdamı ortaya çıkar. İslam tarihinde Hz. Peygamber (ASM) devrinde kurulan İlahî iktidarda görev alan sahabelerde ve sonrasında Hz. Ömer (RA) döneminde her sahadaki teşkilatlanmalarda istihdam edilen sahabelerde ve işin ehli ve layıkı olan Tabiin’de gördüğümüz üzere... Kadı Şureyh gibi…
Kamu sektörü, genel manada memuriyet şeklinde emeği istihdam eder. Yeni çıkan kanunlar bütün memurları “ kamu işçisi ” olarak isimlendirse de... Bu sistemde şahıs, devletin ortağı değildir. Yalnızca devletteki çeşitli kademelerde belirli bir süre görev alan bir elemandır.
Özel Sektör ise, insan emeğini farklı suretlerde istihdam eder:

a) Firmanın yalnızca çalışanı olarak…
b) Firmanın hem çalışanı hem ortağı olarak…
c) Firmanın sahibi olarak…

Binlerce yıllık insan tecrübesiyle sabittir ki, en verimli emek kişinin işin ortağı olarak çalıştığı durumda ortaya çıkmaktadır. İşin sahibi olmanın verdiği rehavet veya firmanın parmağındaki yüzük gibi, bir aidiyet hissi taşımayan bir çalışan konumu emeğin kalitesini, miktarını ve sürekliliğini olumsuz etkilemektedir. Fakat ortaklıktaki aidiyet ve sahibiyet hissi, aynı zamanda bir birine karşı sorumluluk duygusu, emeğin miktarı ve yoğunluğuna göre artan gelir heyecanı insan emeğini gerek kalite gerekse miktar olarak tavan seviyeye yükselten bir kamçıdır. 
Kamu sektöründe ise, ortaklık algısı, siyasi manada bir “ şirk ” ve bölünmeye yol açtığı için riskli ve yasaktır. Fakat buna rağmen bazı idareciler, kendilerini makamları ile bütünleştirerek, kendilerini de o makamı tam manasıyla dolduran ve temsil eden kişi olarak algılayarak devleti kendilerine indirgerler. “ Ben olmasam ülke batar ” mantığına işi getirirler. Oysaki idarede ehliyet ve liyakat esastır. Ehliyette ilim, liyakatte ise vazifesinde fâni olma belirleyici unsurdur. Kur’anın bildirdiği üzere “ Her ilim sahibinden üstte ilim sahibi     vardır. ”  Yani ehliyet konusunda kimse son nokta değildir. Aynı durum liyakat için de geçerlidir. Bundan dolayı kimi zaman gelen gideni aratsa da, kimi zaman da gelen gideni unutturur. Abbasilerin İslam’a yaptığı hizmetleri, Selçukluların; Selçukluların yaptığı hizmetleri Osmanlıların unutturması gibi… Herkes ve her millet bu âlemde vazifesini görür gider. Kimse vazgeçilmez değildir. Şahıslar fani, makamlar bakidir. Bu açıdan devlette temel bir kural olarak “ süreklilik ” esastır.

Kazanç Psikolojisi

Pakistanlı mütefekkir ve aşk adamı Muhammed İkbal’in ifade ettiği gibi “ Hayatın manası, elde etme ve kazanmadır. ”  Hayat, bir faaliyettir; şevk ise onun bineğidir. Kazanç yeni kazançlar için alt yapı ve motivasyon unsurudur. Maddi ve manevi manada… 

Hayat, faaliyetsiz düşünülemez. Faaliyet belirli bir noktaya odaklandığında “ amel ”  adını alır. Bu manada işçilere “ amele ” denilir. Fakat bir faaliyet kendini teknik bilgi ve estetik zevk yoğunluğuyla gösterdiğinde “ sanat ” haline gelir. Amel ve sanat ile kişinin gelir elde etmesine Kelam ve iktisad ilminde “ kesb ” ( kazanç ) denilir. Kesb elde edene ise,          “ kâsib ” ismi verilir. Bu noktada insanın meşru kazancının kâinatın varlık gayesi olan muhabbet hakikati noktasında konumunu Hz. Peygamber (ASM) şöyle ifade eder: “ Allah elinden iş gelen sanatkâr mümin kulu sever. ”   Onun emeği, Allah’ı sevdiğini; helal kazanç için çektiği meşakkatle sergilediği liyakat ise Allah tarafından sevildiğini gösterir. Diğer bir hadis helal kazanç için çekilen zahmet, yorgunluk ve meşakkatin kazanca kudsiyet kazandırdığını şöyle ifade eder: “ Allah, helal kazanç yolunda kulunu yorgun görmeyi     sever! ”  

Meşru kazancın yaşadığı borçlanma imtihanı ve faiz sistemiyle hesaplaşma ise, ticari yeteneğin kemikleşmesine, kazancın bir cihad seviyesine yükselmesine yol açar. Kazanç yolunda sergilenen dürüstlük, vade uzatma taleplerindeki vefa, ahdini yerine getirmedeki sadakat ise ideal ticaretin sosyal hayattaki kaynaştırıcı yönünü gösterir. Bu manaları ifade sadedinde Hz. Peygamber (ASM) şöyle der: “ Dürüst, sözüne ve işine güvenilir tüccar, nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir. ”  Bu manasıyla helal kazanç yolunda yaşananlar, imanın hayata yansıması, kişide güzel ahlak ve seciye halinde sabitleşmesi yolculuğunun adıdır.   

Alın Teri, Ferd ve Toplum Huzuru

Emek, hayat enerjisini sahip olduğu bilgi birikimiyle birleştirmektir. Sanat ise, emeğine ruhunu katmak ve işini, eşi gibi sahiplenmek ve sevmektir. Bu manada işini seven bir kişinin elde edeceği ürünler, ruhlu ve bereketli bir sanat eseri haline gelir. 

Her insanın yaratılışı gereği bir ilim ve sanat yolculuğu bulunuyor. Bu yolculuğa          “ tahlil ” ve “ terkib ” denilir. İlim, tahlildir; sanat ise, terkiptir. Herhangi bir sahada bir iş yapabilmek için, ilme; o ilimle bir şeyler ortaya koymak için sanat yeteneğine ihtiyaç vardır. Bu manada her insan sanatkâr bir ruhla doğar. Yeteneğinin bulunduğu sahada çalışmazsa yaptığı iş teknik bilgi aktarımından ibaret mekanik bir yapı arz eder. İşini de kerhen yapar. Fakat yeteneği olan sahada çalışan birisi, mesleğinde fâni olur. Yaratılışının gayesi olarak mesleğiyle bütünleşir. Kendini, onu o istidadla donatan Allah’ın kudret elinde bir sanat fırçası olarak hisseder. Eseri o kadar ulvi ve güzel bir kıvam kazanır ki eserini seyredenler ile Allah arasında kendisi bir perde olmaz. Bu manada böyle bir emek, sahibi için iç huzuru ve mutluluğun en büyük bir sebebi olur. 
Böyle bir emekle elde edilen kazanç da, bereket ve kudsiyet kesb eder. Onunla alınan rızık, helal ve kudsi olduğu için onunla beslenen kişinin duygu dünyasında berraklık ve huzur, nefsinde sükunet ve itminan hasıl olur. Bu noktayı ifade sadedinde Hz. Peygamber (ASM) şöyle der: “ Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir. ”  Helal rızkın verdiği kudsi lezzet ile kişi kâinatın varlığından ve hayatın fıtrata göre akışından memnuniyet hisseder. “ Fıtratıma göre çalışıyorum, kazanıyorum, mutluyum ” algısı ve gözüyle kâinatı okuyacak bir seviyeye yükselir. Bu külli gözle mutsuzluğa, açlığa ve hırçınlığa dayanan eşkıyalığın nasıl bir anarşi ve kargaşaya yol açtığını yakinen müşahede eder. Bu manada Said Nursi dinin yaptığı hizmeti 2 adım ile ifade eder: 
a) Saadet hizmeti… ( Potansiyeline göre yaşayan ve kazanç elde eden mutlu ferdler yetiştirmek )

b) Selâmet hizmeti… ( Mutlu ferdler ile, kâinatla barışık bir devlet kurmak ) 
Bu hedeflerin gerçekleşmesi için gerekli zemini ve şartları Bediüzzaman “ ittifak, ittihad, uhuvvet ve itaat-i hükumet olarak ” sıralayıp şöyle açıklar: 
“ İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvette (kardeşlikte) saadet var. İtaat-ı hükümette selamet var. Hablü'l-metin-i ittihada (birleşmenin sağlam ipine) ve şerit-i muhabbete sarılmak zaruridir. ”  

Fıtrattaki Dengeler ve Meşru Kazanç

Kur’an, hayatı denge üzere geçen kulları “ İbâdü’r-Rahmân ” ( Rahman’ın kulları ) olarak isimlendirir  ve onların dengeli hallerini Furkan suresinde madde madde sıralar. Ekonomideki dengelerini şöyle ifade eder:
67. Âyet: “ Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır. ”
Dünya ve Âhiretteki her şeyin Rahmaniyetle yaratıldığının anlatıldığı Rahman suresinde giriş kısmında denge, ölçü ve tartı manasında 4 defa mizan kelimesi geçmesi gösterir ki, varlık âleminde kalmanın ve ilerlemenin yolu dengeli olmaktan geçer. Rahman suresi bu 4 çeşit denge içinde insan emeğini, meşru kazancı ve bu dengelerle bağlantısını şöyle sıralar:
Ve’s-semâe refeaha ve vedaa’l-mîzan Ellâ tetğav fi’l-mîzan Ve ekîmu’l-vezne bi’l-kıstı velâ tuhsiru’l-mîzan… ( 7-9. Âyetler )
7. âyet, göğün yükseltildiğini ve ona bir mîzan ( tartı, ölçü ) konulduğunu bildiriyor. Göğün yükseltilmesini su buharının göğe yükseltilmesi olarak da anlayabiliriz. Âyet bu noktada bize, yeryüzünden suyun buharlaşması ve yeryüzüne tekrar yağmur olarak inmesi, sonra tekrar buharlaşarak suyun temizlenmesi şeklinde bir döngü olduğunu ve bunun belirli bir ölçü dahilinde meydana geldiğini haber veriyor. Kur’anın başka bir ayette bildirdiği  ve Coğrafya fenninin tespit ettiği üzere her yıl yeryüzüne aynı miktarda yağmur inmektedir. Fakat Kur’anın yine bildirdiği  ve Coğrafya fenninin de tecrübeleriyle müşahede ettiği üzere yağmurun nereye, ne zaman ve ne kadar yağacağı meçhuldür. Bu meçhullük, insanların rızık endişesine, gelecek kaygısına ve ticari hayatta mizanı bozmasına temel bir sebebi oluşturur. Çünkü ticaretin temeli hammaddeye dayanır. Hammadde ise, hayvancılık ve tarıma… Hayvancılık ve tarım ise, yağmura bağlıdır. 

Yağmurun istenen miktarda gelmediği ve kuraklık olduğu durumlarda hububatın ve sebzelerin ya hiç yetişmemesi veya az yetişmesi, olağan talep miktarından dolayı fiyatların yükselmesine ve enflasyona yol açar. 
Yağmurun bol geldiği zamanlarda ise, mahsulün bol olması, pazarlanamayan ürünlerin değerlendirilmediği veya pazarlanmadığı için çürümesine veyahut kullanıldığı zaman da kıymeti bilinmeyecek şekilde kullanılmasıyla israf edilmesine yol açar. Bu noktada ürünün az olduğu zamanları kollayan kişilerin üreticiden bütün mahsulü toplayarak karaborsacılık yapmaları ve spekülatif ataklarla enflasyonu çok yükselterek kıtlık yaşayan halkı daha da fakir hale getirmeleri yakın zamanda da gördüğümüz bir sosyal kanundur. Bu durum toplumda haksız kazançla zenginleşen belirli bir zümrenin oluşmasına yol açtığı gibi, haram kazancıyla kendi fıtratlarını ve sorumlulukları altındaki aile fertlerinin fıtratını bozmalarına da sebep olur. 
Zahmetle kazanılan helal kazanç şükre, huzura ve kanaate yol açarken; kolay yoldan kazanılan bu kirli kazanç fıtratı tatmin etmediği için şikayete, huzursuzluğa ve —zahmetsiz kazanıldığı için— israf ve savurganlığa sebep olur. Bu durum ise fakir halka ve diğer insanlara acımayan, onların hallerinden habersiz bir zengin tabakasını doğurur. Fakirliği sun’î enflasyonlarla daha da artan, karaborsa sebebiyle temel gıda maddelerini temin edemeyen muhtaç insanlar ise, Arjantin ve benzeri ülkelerde görüldüğü üzere hırsızlık ve yağma gibi yollara mecburen başvurmak zorunda kalırlar. Bu fiiller ise sosyal hayat açısından birer suç teşkil ettiğinden mahkemelerin açılmasına ve çoğalmasına sebep olur.

Bu zincirleme bağlantıyı Kur’an “ Göğe, bir mevzuat ve kanun gibi, mizan vaz’ettik ” dedikten sonra “ Ella tetğav fi’l-mîzan ” ( Ticari hayattaki ölçü ve tartıda taşkınlık yapmayın ) der. İnsandaki tuğyan duygusu nefsin bencilliğinden kaynaklanır. Taşkınlığın akabinde ise Kur’an “ Ve ekîmu’l-vezne bi’l-kıstı ” demekle işin hukukî sürece varacağını bildirir. Çünkü kıst, Arapça’da, adaletli olmakla ilgilidir. 
Hukuk müessesesi aynı suçu işleyen havas ve avam tabakasına aynı muameleyi yapmakla mükelleftir. Ki adalet yerini bulsun. Bu açıdan bütün insanlar hukuk karşısında eşittirler. Fakat zengin havas tabakası, rüşvet veya tehdit ile yargı makamını baskı altına alarak hukukun rayından çıkmasına sebep olabiliyorlar. Yediği haksız lokmalarla beslenen bünyesi ve kirli duyguları ile böyle zenginler hukuk konusunda hakkaniyetli olmaları imkânsızdır. Fakir suçlu ise, böyle bir kudret ve imkânı olmadığı için yargı makamı onda adaleti rahatlıkla tatbik eder. Bu noktada Hz. Peygamber (ASM) kendisine hırsızlıktan dolayı had cezası için getirilen Fatıma isimli eşraftan bir kadın konusunda şefaatçi olunması üzerine şefaat eden Hz. Üsame’ye şöyle dediği aktarılır:

-“Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için aracılık mı yapıyorsun?” diye Ona sordu; sonra ayağa kalktı ve halka şöyle hitap etti:
-“ Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler: Aralarından soylu, mevki ve makam sahibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim. ”  
Buna mukabil Hz. Peygamber (ASM) zaruret dolayısıyla hırsızlığa mecbur kalan Abbad bin Şurahbil’e farklı davranmıştır. Abbâd bin Şurahbîl (r.a) vakayı şöyle anlatır:

Bir zamanlar fakir düşmüştüm. Medineli bir kişiden “ Tanrı misafiri ” diyerek yiyecek istedim. Fakat o vermek istemedi. Bunun üzerine Medîne bahçelerinden birine girdim. Başak ovup hem yedim hem de torbama aldım. Derken bahçe sahibi beni yakaladı, dövdü, torbamı elimden aldı ve Rasûlullah’a (ASM) götürüp şikâyet etti. Bahçe sahibi, kendisinden yiyecek istediğim kişiydi. Allah Rasûlü (s.a.v), bahçe sahibine:

“-Câhilken öğretmedin, açken doyurmadın!” buyurdu.
Sonra bahçe sahibine torbamı iâde etmesini söyledi. Daha sonra Rasûlallah (s.a.v) bana bir veya yarım sa’ miktarında yiyecek verdi.  1 sa’, şer'î dirheme göre yaklaşık 2,917 kg; örfî dirheme göre ise 3,333 kg. ağırlığa denktir. 

Hz. Peygamber (ASM) modelinde bütün peygamberler, ekonomik şartların zorlaması dolayısıyla hukuk sahasında meydana gelen bu tarz problemleri ciddi duruşlarıyla düzeltmiş ve önlemişlerdir. Ölçü ve tartıda hile ve haksızlığın fıtratı, ahlakı ve sosyal düzeni bozmasını engellemek için de İlâhî emirle hakkı ve adaleti tebliğ etmişlerdir. Peygamberlerden Hz. Şuayb’in (AS) risaletinin aslî gayesi ölçü ve tartıdaki haksızlıkları engellemek, üretici ve tüketicinin haklarını korumak amaçlı olduğunu Kur’an tekrar tekrar vurgular. 

Vatandaşın yaptığı karaborsalar, devletin koyduğu tavan fiyat uygulamaları (narh) üreticinin hakkını yemek olduğu gibi; fiyatların sun’î yükselişine karaborsa ile yol açmak ve emeksiz kolay kazanç sağlamak tüketicinin hakkını yemek ve toplumu fesada vermektir. Bir zulümdür. Kavimlerin helak sebepleri incelendiğinde ve istatistik yapıldığında ana sebeplerin zulüm, israf ve ahlaksızlık olduğu görülecektir. Hz. Peygamber’in (ASM) ârifane bildirdiği üzere “ Küfür ( inançsızlık) devam eder fakat zulüm devam etmez. ”  Kâinattaki hassas denge ve muvazene zulmü kaldırmadığı gibi, kâinat ve ekolojideki şiddetli nizam da zulmü yaşattırmaz. 

Bu noktada ticaret ve hukuktaki ölçüsüz, dengesiz ve zalimce uygulamalar kişinin ebedi hayatını mahvettiği ve Cehennem Hapsine sebep verdiği için Rahman suresi “ Velâ tuhsiru’l-mizan ” diyerek sürecin varacağı son noktayı ifade eder: “ Ticari ve hukukî zulümlerinizle Mahşerdeki mizanda hüsrana uğramayın. ”
Kolay Yoldan Kazanç ve Kumar Rüşvet, karaborsa, zimmet vesaire ne kadar mâlî suçlar varsa derinliğine incelendiğinde insanın aç gözlü nefsi ve tembel benliği karşımıza çıkar. Nefsi hırs ve ihtirasıyla elindekinden daha fazlasını elde etmek ister. Aç gözlülüğü, kazandıklarına kanaat etmeyip başkasının malına gözünü diker. Benliği ise tembelliği ile, zahmet çekmeden başkasının elindeki mal ve mülkü elde etmek ister. Hayır yapılması kendisine verilen akıl ve zeka, onun elinde hile ve kurnazlık aracı olur.
Bu manada devletin verdiği belirli ve ne öldüren ne yaşatan gelir kendisine yeterli gelmeyen memurlar ve yetkili merciler, hukuk ve tapu dairelerinde olduğu gibi, rüşvete veya zimmete tevessül ederler. Kuraklık zamanında emeğinin neticesinde elde ettiği az bir ürünü daha pahalı zamanda satmak için depolayan üretici veya başkalarının elindekini de hırsla kendinde toplayan aracı ise karaborsa yapmaya başvurur. Ta ki kolay yoldan, daha az zahmetle çok para kazansın. Fıtrat kanunlarıyla Allah’ın verdiği helal rızka kanaat etmeyip hırs ve tamahkarlıkla harama bulaşırlar. Fakat dünyevi ve uhrevi hukuk manasında suç işlediği ve ebedî Âhiretini mahvettiği için hayatının kumarını oynar.
Kolay kazançta zirve nokta ise, herkesin bildiği şans oyunları şeklindeki kumarlardır. Hiçbir emek içermeden, sosyal ve ekolojik bir imtihana tabi olmadan az bir bedel karşılığı çok büyük bir meblağa sahip olmak… Kumarın kolay kazançla bağını anlatma sadedinde Kur’an kumarı “ meysir ” olarak isimlendirir.  Bu kelime kolaylık manasında olan “ yüsr ” kökünden gelir. Nasıl ki mescid kelimesi, secde yapılan yeri ifade eder; meysir de, kazancın kolaylaştığı mekânı ifade eder. Fakat sonrası dünyevi perişanlık, uhrevi hüsran ve pişmanlık olan bir kolaylık…
Hz. Peygamber’in (ASM) dediği gibi: “ Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; Cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır. ”  Kumardaki kolay kazanç; ticaretteki risk ve üretimdeki meşakkat gibi…
Kumar ve türevleri olan şans oyunları, piyango v.s. faaliyetler insanın hırs, açgözlülük ve tembellik gibi duygularına dayanan bir sömürüdür. Tarikat ve cemaatlerin insanların duygularını sömürdüğünü, kendilerine bir rant ve gelir kapısı yapıp emekleri çaldığını ifade eden devletin piyango, şans oyunları ve benzeri kumarları kendine hukuki bir gelir kaynağı yaparak insanların hırsını, açgözlülüğünü sömürmesi muazzam bir tenakuzdur. Bu faaliyetler için Milli Piyango İdaresi gibi bir Müdürlük kurulması ise ya devletin kuruluşunda neyi niçin yaptığını bilmeyen ve yaptığı faaliyetlerin nereye varacağını kestiremeyen bir algıya sahip olduğunu gösterir. Veyahut kâinattaki arz-talep kanunlarına, fıtrattaki ücret-emek düzenine dayanan İslâmiyete ve Onun semavi kanunlarına karşı bir savaş açmaya dayandığını bildirir. Bu noktada Kur’anın Hz. Şuayb’in (AS) kavminin helakinden sonra kullandığı şu cümleler bütün insanlığa çok şey anlatır:
Hud suresi 94: “ (Azap) emrimiz gelince, Şu'ayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri, katımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç (uğultulu) ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. ” 

Hud Suresi 95: “ Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı. ” 
Tarihin illa tekerrür etmesi mi gerekir! Semud’un akıbetinin Medyen’de aynen tahakkuk ve tekerrür ettiği gibi…

Erdem AKÇA

***

2 Aralık 2015 Çarşamba

SOVYETLER BİRLİĞİ NEDEN ÇÖKTÜ




SOVYETLER BİRLİĞİ NEDEN ÇÖKTÜ


Lenin’in, Ekim Devrimi’nin 71’inci günü coşkulu bir sevinçle oynadığı söylenir. Lenin’i oynatan folklorik ilgi değildi kuşkusuz. 70 gün süren ilk sosyalist yönetim deneyimi olan 1871 Paris Komünü’nün yaşam süresini, bir gün aştığı ve insanlığa daha uzun süreli bir sosyalist deneyim sunduğu için sevinmektedir. Olaya bu gözle bakarak 1991 de, yönetim rekorunu 74 yıla çıkarmanın sevincini yaşamak da olası kuşkusuz. Ancak, böylesi dar ve sığ bir iletiyi içermeyen bu öykü, sınıflı bir toplumdan sınıfsız bir topluma geçme ereğindeki yaşanmış tüm deneylerin birbirine aktarılmasını gerekli kılan, güç ve uzun bir tarihsel süreci kapsar.

Beklenmeyen Çöküş

1970’lerde, artık komünist toplum biçimine (herkesten yeteneğine göre herkese gereksinimine göre) geçmeğe hazır olduğunu söylenen Sovyetler Birliği, bu düzeye ulaşmak bir yana, 1991 yılında kendiliğinden dağıldı. Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Romanya, Bulgaristan, Çekoslavakya ve Yugoslavya’daki düzen değişikliği daha önce gerçekleşmişti. İkincil ‘sosyalist’ ülkeler çökerken genel kanı, Sovyetler Birliği’nin ayakta kalacağı ve bir süre sonra dağılan bağlaşıklarını toparlayarak, ‘duruma egemen olacağı’ yönündeydi.
Ancak, O’nun da yıkılışı diğerleri gibi oldu. 50 yıl dünyanın en güçlü ülkesinden biri olan bu büyük ülke; halkını besleyemeyen, dağınık, özgüvensiz, üçüncü sınıf bir ülke oldu.

Oysa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra; sosyalizmin Rusya’da iç çelişkiler nedeniyle artık yıkılamayacağı, böyle bir durumun ancak dış saldırıyla ortaya çıkabileceği söyleniyor, bütün dikkat ve önlemler bu yöne çevriliyordu. Uzay yarışında açık ara önde olan, dünyanın en iyi eğitilmiş kadrolarına ve ikinci büyük ekonomik gücüne sahip, sınırsız doğal varsıllığı ve büyük bir askeri gücü olan Sovyetler Birliği; söylenenlerin tersine herhangi bir dış saldırı olmadan kendiliğinden dağılıyordu.

Bilim Dışı Yargılar

Çöküşün nedeni neydi? Kimileri, çöküşe, Stalin’in ölümünden sonra yönetime gelen ‘revizyonist’ ya da ‘sosyal emperyalist’ yönetimlerin neden olduğunu söyledi. Kimileri dağılma nedenini, ‘Stalin despotizmine’ bağladı. Tüketim malları üretimindeki yetersizlik, kültür devrimi eksikliği, emperyalist yaymaca (propaganda), ahlaksal çöküş, sayılan başka nedenlerdi.

Gerçek olan neydi? Belki bunların hepsi, ya da hiçbirisi. Gelinen nokta belki de, olması gereken doğal bir sonuçtu. Kimileri eşitlikçiliğin, gerçekleşmesi olanaksız binlerce yıllık ‘tatlı bir düş’ olduğunu, kendinden emin tavırlarla daha yüksek sesle söylemeğe başladı. Kimileri imana dönüştürdükleri inançlarını yitirerek, saldırgan eşitlik karşıtları haline geldi. Kimileri de, bu tür konuların kafa yormağa değmez, güncelliği olmayan, insanlığın gelişimine engel çarpık düşünceler olduğunu söylemeye başladı. Konuyla ilgilenen küçük bir kesim ise ‘her şeye karşın’ ‘inadına’, söylemleriyle imanlarını sürdürdü.

Bütün bunlara karşın insanlığı dolaysız ilgilendiren geniş boyutlu bu sorun, gerçek nedenleriyle ele alınıp, güncel politik savaşıma yönelik sonuçlar çıkarmak amacıyla ele alınmadı ya da yeterince ele alınmadı.

Lenin’in Sevinci

Lenin’in, Ekim Devrimi’nin 71’inci günü coşkulu bir sevinçle oynadığı söylenir. Lenin’i oynatan folklorik ilgi değildi kuşkusuz. Toplumsal savaşım tarihinin ilk sosyalist yönetimi olan 1871 Paris Komünü, 70 gün yaşamıştı. Lenin, bu süreyi bir gün aştığı ve insanlığa daha uzun süreli bir sosyalist deneyim sunduğu için sevinmektedir. Olaya bu gözle bakarak 1991’de, yönetim süresini 74 yıla çıkarmanın sevincini yaşamak da olası kuşkusuz. Ancak, böylesi sığ bir iletiyi içermeyen bu öykü; sınıflı bir toplumdan sınıfsız bir topluma geçiş için,  yaşanmış deneylerin irdelenmesini gerekli kılan, uzun bir tarihsel süreci kapsar. Böylesi köklü bir toplumsal dönüşüm için; aylar, yıllar ve on yılların küçük zaman dilimleridir. Kapitalizm beş yüz yılda oluştu. Feodalizmin bin yıllık bir tarihi var. Köleci dönem daha uzun.

Marks’ın Görüşü

Rus sosyalistleri, bilimsel sosyalizmin kuramcısı Karl Marks’ın öngörüleri yönünde bir düzen kurmaya çalıştı. Ancak, kurmaya çalıştıkları düzen yıkıldı. Sonuçtan bakarak şu yargıya varmak olanaklı; ya Marksist kuram uygulanabilir değildir, ya da Rusya’daki uygulama Marksizme uymamaktadır. Kötü, yetersiz, zorunlu... Tüm öznel eksiklikleri de içine katarak yapılacak bu kaba ayrım, yüzeysel bir biçimde de olsa, nesnelliğin süzgecinden geçirilerek incelenmeli ve buna göre karar verilmelidir.

Marks’ın, toplum biçimlerinin gelişim ve dönüşüm yasalarını incelerken; “Benim toplumdaki ekonomik gelişimi tarih içinde doğal bir süreç olarak kavrayan anlayışım”1 diyerek belirttiği bakış açısı, bilimi ve nesnelliği gerekli kılar. O; “Toplumsal gelişmeyi, yalnızca insanların istenç, bilinç, düşünce ve eğilimlerin den bağımsız olmakla kalmayan, aksine onların istenç bilinç ve düşüncelerini etkileyip belirleyen, ekonomik yasaların yönettiği bir doğal tarihsel süreç olarak” görür.2

Kuramcı olarak Marks, kendisinden önceki araştırmacılardan ayrımlı olarak, toplumsal gelişimin açıklamasını, bütün bilimlerden üst düzeyde yararlanıp, bilim haline getirdiği kapsamlı öğretisiyle yapmıştır. Alman Felsefesi, İngiliz Ekonomi politiği ve Fransız Sosyalizminden oluşan bu öğreti, toplumsal gelişim ve değişim ile ilgili temel önermelerde bulunmuştur.

Nesnellik

Marks’a göre, herhangi bir toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için, doğal tarihsel bir sürecin yaşanmış olması gerekir. İnsan istencinden (iradesinden) bağımsız olarak gelişecek bu süreç yaşanmadan, herhangi bir değişimin olamıyacağını açık bir biçimde belirtmiştir. Düşülke (ütopik) sosyalistleri ve anarşistlerle, giriştiği ideolojik tartışmasını, bu temel önerme üzerinde oturtmuştur.
Marks Kapital’in Almanca ikinci baskısına yazdığı önsözde, Koufman’dan aktararak açıkladığı görüşlerinde; “Her tarih döneminin kendine özgü yasaları vardır. Bir toplum belli bir gelişme dönemini yaşar ve geride bırakır. Belli bir aşamadan bir diğerine geçer geçmez de, birtakım başka yasalarla yönetilmeye başlar. Kısaca ekonomik yaşam önümüze biyolojinin diğer dallarındaki gelişme tarihine benzer bir olay çıkarır...” biçimindeki sözleri anlayışının en özlü ifadesidir.3

Aynı yapıtta; “Toplumsal ilişkiler ve koşullar belli ve kesin bir sıra izlemek zorundadır. Bu zorunluluğu bilimsel bir incelemeyle göstermek için, elverdiği oranda yansız ve kusursuz bir çaba harcayarak, hareket ve dayanak noktası olabilecek olayları saptamak gerekir. Bunun için mevcut düzenin, insanlar buna inansınlar inanmasınlar, bunun ayrımında olsunlar olmasınlar, nesnel olarak dönüşmek zorunda olduğu bir diğer düzenin kaçınılmazlığını gösterir”4 der.
Louis Bonaparte’ın Onsekizinci Brumaire’ı adlı kitabında ise şunları söyler: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar. Ama bunu sırf kendi keyiflerine göre yapmazlar. Kendileri tarafından seçilen durumlarda değil de, tümüyle geçmişten gelen, geçmişin belirlediği koşullar altında yaparlar bunu...”5
Marks’ın sosyal olaylara bakışı budur. Bu bakışa göre sosyalizm, isteme bağlı olarak kurulan ya da kurulamayan bir öznel seçim sorunu değil; ekonomik, kültürel ve tarihi gelişmeye bağlı nesnel bir olgudur. Maddi alt yapısı oluşmuş ise ancak gerçekleştirilebilecek bir toplumsal düzendir.

Batı Toplumları ve Marks

Marks, inceleme ve çözümlemelerini gelişmiş kapitalist ülkeler için yapmıştır. Marks’a göre bu ülkelerde üretim toplumsallaşırken, üretim araçları üzerindeki mülkiyet özelliğini korumaktadır. Uzlaşmaz nitelikteki bu çelişkinin olgunlaşması, üretimin toplumsal niteliğine uygun olan toplumsal mülkiyeti getirecek, bu da sosyalist toplumun başlangıcı olacaktır. Zorunlu Uygunluk Yasası adını verdiği bu belirlemenin, sosyalizm için yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmi öngördüğünü açıklamıştır. Bunun dışındaki öznel eğilimlere sürekli karşı çıkmış, bilim dışı önermelere, ütopik sosyalizm, feodal sosyalizm ya da küçük burjuva sosyalizmi diyerek alaya almıştır.

Marks, ekonomik ve toplumsal çözümlemelerinin batılı ülkeler için geçerli olduğunu sıkça belirtmiş, toplumlara ve ülkelere yönelik bilici (kahin) tavrıyla, “geleceğin aşçı dükkânları için tarif nameler” düzenlememiştir.6 Ülkeleri özgün yapılarıyla incelemiş ve bunları kuramın evrensel boyutuyla irdelemiştir. Bunu da en çok Rusya için yapmıştır.

Marks ve Rusya

Uzun yıllar “... Bütün Avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü”7 olarak gördüğü Rusya’yı incelemek ve yanlış anlamalara yol açmamak amacıyla, ilerlemiş yaşına karşın Rusça öğrenmiştir. Kuramının, “Bir tarım ülkesi olan Rusya’ya doğrudan doğruya uygulanmasının yanlışlıklardan başka bir sonuç vermeyeceğini” sürekli yinelemiş ve Rusya hakkındaki düşüncelerini uzun araştırmalardan sonra yazdığı iki mektupta toplamıştır.8
Marks, Rusya için dolaysız bir sosyalist devrimi öngörmedi. Rusya’da yükselmeye başlayan devrimci siyasi savaşımın, toprak sorununu çözecek bir demokratik devrimle sonuçlanabileceğini belirtti. Rusya topraklarının önemli bölümünün tarihsel bir gelenek olarak köylülerin ortak iyeliğinde (mülkiyetinde) bulunmasının ortaklaşacı (kolektivist) uygulamalar için bir olanak yaratıp yaratmadığını araştırdı. Rus demokratik devrimiyle, Batının sosyalist devrimleri arasında dolaylıı ilişkiler kurdu.

21 Ocak 1882’de Engels ile birlikte kaleme aldığı ve Manifesto’nun 1890 Almanca baskısında yayınlanan önsözde şunlar yazılıdır; “Rusya’da hızla gelişen kapitalist vurgunculuk ve daha yeni gelişmeye başlayan burjuva toprak mülkiyetinin karşısında, toprakların yarıdan çoğunun köylülerin ortak mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli beli kırılmış olmakla birlikte yine de çok eski zamanların ortak toprak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus obchina’sından (köy topluluğu) doğruca ileri komünist ortak mülkiyetine geçebilir mi? Yoksa o da önce Batının tarihi evrimi olan çözülme sürecinden mi geçmelidir? Bugün bu soruya verilecek tek yanıt şudur: Eğer Rus devrimi Batıda bir proletaryası devrimini başlatmak için işaret olurdu,  bu iki devrim birbirini tamamlarsa, bu günkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hareket noktası yerine geçebilir”.9

Lenin ve “ Nisan Tezleri ”

Marks’ın görüşleri, Rusya’da kabul görmüş ve Rus Marksistleri uzun yıllar, Sosyal Demokrat adıyla örgütlenmiş, demokratik devrim programıyla savaşım vermiştir. 1917 yılında kendiliğinden ortaya çıkan toplumsal patlama, iyi örgütlenmiş, halkın istemine uygun davranan bu partiye, beklenmedik bir biçimde yönetime gelme olanağı vermiştir. Bu olanağın kaçırılmasının aymazlık olacağına inanan Lenin, gerekçelerini Nisan Tezleri adlı yazılarıyla açıklayarak, sosyalist devrim aşamasında olduklarını ve ‘bütün iktidar’ın Sovyetlere’ devrilmesini istemiş ve bunu kabul ettirmiştir.
Devrim’in sorunlarının tümü, günün özel koşulları nedeniyle ortaya çıkan yönetim olanağını değerlendirmeye indirgenmiş ve tek başına yönetime gelinmiştir. Bunu yaparken, Rus devrimiyle ilgili Marks’ın ideolojik belirlemeleri, devrimin ilk günlerinde savunulmuş ve Batıda gelişecek bir sosyalist devrim beklenmiştir.
Lenin, 28 Eylül 1917 tarihinde kaleme aldığı Bolşevikler İktidarı Almalı mıdırlar? başlıklı mektubunda; “İki başkentin (Petersburg ve Moskova) işçi ve Asker Vekilleri Sovyetinde çoğunluğu sağlayan bolşevikler iktidarı ele alabilirler ve almalıdırlar”10 demiştir. Bu önerisinin önceki Marksist önermelere göre ideolojik konum ve şansının ne olacağını ise, bir gün sonra 29 Eylül 1917’de yazdığı Rus Devrimi ve İç Savaş başlıklı yazıda açıklamıştır. “Rus proletaryası, bir kere iktidarı eline geçirdikten sonra, bütün iktidarı korumak ve Rusya’yı, devrimin Batıdaki zaferine kadar götürmek şanslarına sahiptir”.11

Tek Ülkede Sosyalizm

Görüldüğü gibi Ekim Devrimi’yle yönetim erkini ele geçiren Bolşevikler, bunu yaparken, Batıda bir sosyalist devrimin gerçekleşeceğini ciddi olarak beklemiştir. Ele geçirdikleri erki, Batıdaki devrimin gerçekleşmesine dek ayakta tutabileceklerini söylemişler ve o aşamada, sosyalizmi Rusya’da tek başlarına kurma savında bulunmamışlardır. Lenin, kendisini, demokratik devrim tamamlamadan aceleci davranarak sosyalist devrime geçmeye çalışmakla suçlayan Kamanev’e verdiği yanıtta; “Bu yanlıştır. Devrimimizin derhal sosyalist devrime dönüşmesine ‘bel bağlamak’ şöyle dursun, böyle bir tutumdan kesin olarak kaçındım; 8. tezde kesin olarak şunu açıkladım: ‘önümüzdeki ilk görev, sosyalizmin getirilmesi değil (dir)...”12
Ancak, Batıdan, İtalya ve Macaristan’daki iki cılız ayaklanma, Almanya da Spartakistlerin yenilgisinden başka bir haber gelmemiştir. Ele geçirilmiş olan siyasi erk bırakılamayacağına göre, ‘tek ülkede sosyalizmin inşasının’ olabilirliğine kuramsal dayanaklar bulunmuş ve ‘Rusya’da sosyalizmin’ kurulmasına girişilmiştir.

Öznel Yanılgı

1917 Rusyasında olup bitenlere, 82 yıllık deneyimin, somut sonuçlarına bakıldığında, Marks’ın Rusya’yla ilgili kuramsal belirlemelerinin geçerli olduğunu görmek ve söylemek gerekiyor. Bunu görmek için, bugün çok şey bilmeye ve yoğun araştırmalar yapmaya gerek yok. Rusya’da Bolşeviklerin içine düştüğü yanlış, siyasi erki tek başlarına üstlenmeleri değildi. Onların yanılgısı, önceden belirlenmesine ve son ana dek kendilerince de kabul edilmesine karşın, kapitalist-emperyalizmin dünyayı ele geçirdiği bir dönemde, geri bir köylü ülkesinde sosyalizmi kurmaya girişmeleriydi. Yönetim erkinin verdiği siyasi gücü, toplumsal gerçekliğin ve Marksist kuramın önüne geçirerek, öznelliğin yanıltıcı yoluna girmeleriydi.
Bu gün bunlar kolay söylenebiliyor. Herkesin önünde elle tutulur, gözle görülür 80 yıllık bir deney var. Rus Devrimi’nin insanlığın gelişimine yaptığı en önemli katkı, belki de bu zengin sosyal-tarihsel deneyimdir. Bu deneyi yaşamadan ve kendisi deney olan Sovyetler Birliği’nin, uygulamadaki yanılgısını olağan karşılamak gerekiyor.
Bilimsel niteliği ne denli yüksek görünürse görünsün, izleyicilerinin görüşlerine ne denli uygun olursa olsun, uygulamaya geçmemiş bir kuramı, kuşkuculukla karşılamanın, başlı başına bilimsel bir davranış olduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenle, Rus devrim önderliğinin, sosyalizmi kurmaya yönelecek bir yönetimi yaşatmak için, önce Batıdan devrim beklemesini, sonra “başının çaresine bakmasını” ve bu arada yönetim süresi konusunda ikirciliğe düşmesini anlamak gerekiyor. Devrimin 71. gününde Lenin’in yaşadığı coşku ve sevinci gerçekte, Rus sosyalistlerinin geleceklerinden duydukları kuşkuyu ve içinde bulundukları ikircilikli duygularını gösteren örnek olarak almak gerekiyor.

Sosyalizm mi, Demokratik Devrim mi ?

Rusya’da devrimden sonra gerçekleştirilen işler dev boyutludur. 22 milyon kilometrelik, onlarca ulus, yüzlerce etnik yapıdan oluşan bu büyük ülke, çok kısa sürede bir sanayi toplumu durumuna gelmiştir. Ancak, bu kapsamlı toplumsal ilerlemeye karşın kurulan düzen, dışardan silahlı karışma olamadan kendiliğinden yıkılmıştır. Bu sonuç nasıl açıklanabilir?
Sovyetler Birliği’nde gelişme sağlayan uygulamaların tümü, demokratik devrimle ilgili olanlardır. Marks’ın ‘zorunlu uygunluk yasasına’ dayanılarak yapıldığı söylenen ortaklaşacı uygulamalar, öznel zorlama ve hükümet desteklerine karşın başarılı olamadı. Bu uygulamalar, Rusya’daki toplumsal gelişmenin araçları değil, engelleri olurdu. Bu anlamıyla Sovyetler Birliği’nde, doğal gelişim düzeyine uygun düşen bir sosyalist uygulama yapılamamıştır. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nde ‘sosyalizmin çöküşü’ gerçekte kurulmamış olan, Rusya’da o aşamada kurulması da olanaklı olmayan ‘sosyalizmin’ çöküşü olmuştur. Söz konusu çöküş nesnel nedenlere dayalı bir çöküştür. Bugün gelinen nokta, tarihsel, sosyal ve ekonomik koşulların zorunlu sonucudur.

Yok Olmayan Çelişkiler

Stalin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yazdığı yazılarda, küçük meta üretimi, kentle kır arasındaki karşıtlık, kafa ve kol emeği arasındaki ayrım gibi, sosyalist kuramın, sosyalizmin kurulmasında kilometre taşları olarak gördüğü çelişkilerin aşıldığını açıklamıştır. 1 Şubat 1952’de yazdığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları adlı yazıda bu konularda şöyle söylemektedir: “Bizim meta üretimimiz gelişi güzel bir meta üretimi değildir, kapitalisti bulunmayan, temelde devlet, kolhoz, kooperatifler gibi ortak sosyalist üreticilerin malı olan işletmelerin üretimidir... Kuşkusuz hiçbir biçimde kapitalist bir üretime dönüşmeyecek olan ve kendi ‘para ekonomisi’ ile birlikte sosyalist üretimin gelişmesine ve pekişmesine yardımcı olmak için kurulan bir meta üretimidir”.13
Günümüzdeki gelişmeler, Sovyetler Birliği’ndeki meta üretiminin ‘hiçbir biçimde kapitalist bir üretime dönüşmeyeceği’ savını çürütmüş durumda. Aynı yazıda Stalin kent ile köy, kafa ile kol emeği arasındaki çelişkiler üzerine şunları söylüyordu: “Eski zamanlardaki kuşkudan ve ister istemez köyün kente karşı olan kininden bir iz kalmamış bulunması şaşılacak bir şey değildir. Kent ile köy arasında, sanayi ile tarım arasındaki zıtlık şimdiki sosyalist rejimimiz tarafından, tasfiye edilmiştir... Kafa ile kol emeği arasındaki çıkar zıtlığı da sosyalist rejimimizde yok olmuştur. Şimdi kol emekçileri ve yönetim personeli düşman değildirler, fakat üretimin gelişmesiyle ve iyileşmesiyle şiddetle ilgilenen, arkadaşlar ve dostlar olarak, tek bir üretici topluluğun üyesidirler. Eski zıtlıklardan iz kalmamıştır”.14
‘Üretimin gelişmesiyle şiddetle ilgilenen’ bu dostlardan yönetici konumundaki ‘emekçiler’ bugün, devleti yağmalayıp ceplerine indirdikleri büyük servetle olağanüstü bir varsıllık içinde yaşarken, kol emekçileri acı veren bir yoksulluk içindedir. Stalin’in sözleri yalnızca söz olarak kalmıştır.

Sosyalizme Ulaşmak

Sosyalizme ulaşmak, çok yönlü toplumsal gelişmeyi gerekli kılıyor. Toplumsal gelişimin durdurulması olanaklı olmadığına göre; insanlar arasındaki eşitsizliği kaldırarak, gerçek özgürlüğü ve sonsuz barışı sağlayacak ileri bir toplumsal düzene doğru gidilecektir. Bu düzeni gerçekleştirecek olan siyasi eylem, toplumsal yapının doğal gelişimiyle uyumlu olmak zorundadır. Sağlanacak uyum oranında, insanlar arasındaki gerilimler azalacak ve ilerlemeye yönelik dönüşümler daha sancısız gerçekleşecektir. Devrimci savaşımın başarısı, kendisine yaşam veren gerçeklikle sağlayacağı bütünleşmeye bağlıdır. Toplumla yabancılaşan bir siyasetin, söylemleri ne denli gösterişli olursa olsun başarılı olması olanaksızdır.
Sosyalizmi kurmanın ağır yüküne, ekonomik ve kültürel gelişimini üst düzeye çıkarmış varsıl ülkeler ancak dayanabilir. O da en az birkaçı birlikte olarak. ‘Herkesten yeteneğine göre’ alırken ‘herkese ihtiyacına göre’ dağıtmanın, büyük varsıllık yaratacak bir üretim bolluğunun sağlanmasıyla olabileceği açıktır. Yaratılan ekonomik varsıllığın yüksek nitelikli toplumsal kültüre ve ileri bir demokrasiye ulaşmış olması da, ayrıca gerekmektedir. Bunlar sosyalizmin kurulması için gerekli olan nesnel koşullardır. Bu koşullar yerine gelmeden, kişi, küme, parti ve hatta sınıflar; ne denli özlem ve çaba içinde olurlarsa olsunlar sosyalist toplumu kuramazlar.
1917 Devrimi’nin, Rusya’yı yarı-sömürge ve yarı-feodal (kimi yörelerde feodalizm öncesi-göçebe) bir konumdan, bir sanayi toplumu durumuna getirmiş olmasına karşın, sosyalizme ulaştıramamış olmasının nedenlerini burada aramak gerekiyor. Adına sosyalist devrim dense de, Rus devriminin kapsam ve içerik olarak ‘demokratik devrim’ niteliğini aşamadığı, bugün daha net olarak görülebilmektedir.

Atatürk'ün Yargısı

Rus Devrimi’nin ortaya çıkardığı politik eylemin ve bu eyleme bağlı olarak uygulanan toplumsal dönüşümlerin, uzun süre ayakta kalamayacağını ve kendiliğinden yıkılabileceğini çok az insan önceden görebilmiştir. Dost ya da düşman hemen herkesin genel kanısı; Rusya’da kurulan yeni toplumsal düzenin, gelişen ve artan bir güçle bir dünya düzeni olacağı yönündeydi. ‘Sosyalist’ Düzenin tıkanacağı kimsenin aklına bile gelmiyordu.
Atatürk’ün Rus Devrimi ile ilgili görüşlerinin, bugün artık dağılmış olan Sovyetler Birliği’nin durumu gözönüne alındığında, insanı şaşırtan bir doğruluk taşıdığı görülmektedir. Atatürk, hiçbir ideoloji, inanç, kültür ya da yönetime; öznel yargı ve isteme göre, karşı ya da yandaş olmamıştır. Düşünce ve eylemine, nesnellik üzerinde yükselen bilimsel yaklaşım egemendir. “Hedefe ulaşmak için izleyeceğimiz yolu duygularımızla değil, aklımızla çizmeliyiz”.15 ya da “Ben toplumu kendi kendime düşündüğüm, hayal ettiğim, tasarladığım bir takım his ve düşüncelerin peşinde sürüklemek amacında değilim. Allah beni böyle bir hatadan korusun”.16 Sözleri onun nesnelliğe verdiği önemi gösterir.
Atatürk, Sovyetler Birliği ile dostluk temelinde gelişecek ilişkilere çok önem verir ancak Rusya’da kurulmakta olan yeni düzene yönelik eleştiri ve önerilerini yapmaktan çekinmez. 31 Ekim 1920 de, Ali Fuat Cebesoy’a çektiği şifreli telgrafta; “Komünizmin değil ülkemizde, Rusya’da bile kabiliyet-i tatbikiyesi (uygulama olasılığı) henüz belli değildir”17 der.
Toplumun ekonomik ve toplumsal gelişim düzeyi gözününe alındığında, Sovyet modelinin, Rusya’da bile yaşama şansının kuşkulu olduğu Mustafa Kemal tarafından sıradışı bir öngörüşle o günlerde dile getirilmişti. Gücünü hızla arttıran ve dünya düzeyinde büyük etki yaratan Sovyetler Birliği için bu saptamayı yapmak o günlerde hiç kolay değildi: “Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik uygulama çıkar bir sistem değildir. Onlar da gitgide bizim uygulamalarımıza doğru gelecektir”.18 Sovyetler Birliği’nin kendiliğinden çöküşü ile bugünkü durumu gözönüne getirildiğinde, yapılan saptamanın değeri daha iyi anlaşılacaktır.

DİPNOTLAR

1              “Kapital” Karl Marks, Birinci Cilt, Birinci Kitap, Sol Yay. sf.14
2              a.g.e. sf.47
3              “Kapital” Karl Marks, Birinci Cilt, Birinci Kitap, Odak Yay. sf.48
4              a.g.e. sf. 47
5              “Louıs Bonaparte’ın Onsekizinci Brumaıre’i” Karl Marks, Köz Yay., 1975 sf.13
6              a.g.e. sf.45
7              “Manifesto” Karl Marks-Friedrich Engels, Öncü Kitabevi, Yay. sf.10
8              “Türkiye Üzerine” Karl Marks, Gerçek Yay. sf.10-11
9              “Manifesto” Karl Marks-Friedrich Engels, Öncü Kitabevi, sf.24
10           “Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi” V.İ.Lenin, Sol Yayınları, sf.153
11           a.g.e. sf.187
12           a.g.e. sf.31
13           “Son Yazılar 1950-1953” J.Stalin, Sol Yayınları, sf.108
14           a.g.e. sf.117-118
15           “Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları-1923” Kaynak Yay. 1993, sf.77
16           “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” Arı İnan 1982, Türk Tarih Kurumu Yayınları
17           “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 4. Cilt sf. 360; ak. Doğan Avcıoğlu “Milli Kurtuluş Tarihi” 2. Cilt sf.711
18           “Atatürkçülük Nedir?” F.Rıfkı Atay BETAŞ A.Ş. İstanbul 1980, sf.39


http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2015/11/sovyetler-birligi-neden-coktu.html


..

8 Kasım 2015 Pazar

SOVYETLER BİRLİĞİ NEDEN ÇÖKTÜ




SOVYETLER BİRLİĞİ NEDEN ÇÖKTÜ.,




Lenin’in, Ekim Devrimi’nin 71’inci günü coşkulu bir sevinçle oynadığı söylenir.Lenin’i oynatan folklorik ilgi değildi kuşkusuz. 70 gün süren ilk sosyalist yönetim deneyimi olan 1871 Paris Komünü’nün yaşam süresini, bir gün aştığı ve insanlığa daha uzun süreli bir sosyalist deneyim sunduğu için sevinmektedir. Olaya bu gözle bakarak 1991 de, yönetim rekorunu 74 yıla çıkarmanın sevincini yaşamak da olası kuşkusuz. Ancak, böylesi dar ve sığ bir iletiyi içermeyen bu öykü, sınıflı bir toplumdan sınıfsız bir topluma geçme ereğindeki yaşanmış tüm deneylerin birbirine aktarılmasını gerekli kılan, güç ve uzun bir tarihsel süreci kapsar.

Beklenmeyen Çöküş

1970’lerde, artık komünist toplum biçimine (herkesten yeteneğine göre herkese gereksinimine göre) geçmeğe hazır olduğunu söylenen Sovyetler Birliği, bu düzeye ulaşmak bir yana, 1991 yılında kendiliğinden dağıldı. Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Romanya, Bulgaristan, Çekoslavakya ve Yugoslavya’daki düzen değişikliği daha önce gerçekleşmişti. İkincil ‘sosyalist’ ülkeler çökerken genel kanı, Sovyetler Birliği’nin ayakta kalacağı ve bir süre sonra dağılan bağlaşıklarını toparlayarak,‘duruma egemen olacağı’ yönündeydi.
Ancak, O’nun da yıkılışı diğerleri gibi oldu. 50 yıl dünyanın en güçlü ülkesinden biri olan bu büyük ülke; halkını besleyemeyen, dağınık, özgüvensiz, üçüncü sınıf bir ülke oldu.
Oysa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra; sosyalizmin Rusya’da iç çelişkiler nedeniyle artık yıkılamayacağı, böyle bir durumun ancak dış saldırıyla ortaya çıkabileceği söyleniyor, bütün dikkat ve önlemler bu yöne çevriliyordu. Uzay yarışında açık ara önde olan, dünyanın en iyi eğitilmiş kadrolarına ve ikinci büyük ekonomik gücüne sahip, sınırsız doğal varsıllığı ve büyük bir askeri gücü olan Sovyetler Birliği; söylenenlerin tersine herhangi bir dış saldırı olmadan kendiliğinden dağılıyordu.

Bilim Dışı Yargılar

Çöküşün nedeni neydi? Kimileri, çöküşe, Stalin’in ölümünden sonra yönetime gelen ‘revizyonist’ ya da ‘sosyal emperyalist’ yönetimlerin neden olduğunu söyledi. Kimileri dağılma nedenini, ‘Stalin despotizmine’ bağladı. Tüketim malları üretimindeki yetersizlik, kültür devrimi eksikliği, emperyalist yaymaca (propaganda), ahlaksal çöküş, sayılan başka nedenlerdi.
Gerçek olan neydi? Belki bunların hepsi, ya da hiçbirisi. Gelinen nokta belki de, olması gereken doğal bir sonuçtu. Kimileri eşitlikçiliğin, gerçekleşmesi olanaksız binlerce yıllık ‘tatlı bir düş’ olduğunu, kendinden emin tavırlarla daha yüksek sesle söylemeğe başladı. Kimileri imana dönüştürdükleri inançlarını yitirerek, saldırgan eşitlik karşıtları haline geldi. Kimileri de, bu tür konuların kafa yormağa değmez, güncelliği olmayan, insanlığın gelişimine engel çarpık düşünceler olduğunu söylemeye başladı. Konuyla ilgilenen küçük bir kesim ise ‘her şeye karşın’ ‘inadına’, söylemleriyle imanlarını sürdürdü.
Bütün bunlara karşın insanlığı dolaysız ilgilendiren geniş boyutlu bu sorun, gerçek nedenleriyle ele alınıp, güncel politik savaşıma yönelik sonuçlar çıkarmak amacıyla ele alınmadı ya da yeterince ele alınmadı.

Lenin’in Sevinci

Lenin’in, Ekim Devrimi’nin 71’inci günü coşkulu bir sevinçle oynadığı söylenir.Lenin’i oynatan folklorik ilgi değildi kuşkusuz. Toplumsal savaşım tarihinin ilk sosyalist yönetimi olan 1871 Paris Komünü, 70 gün yaşamıştı. Lenin, bu süreyi bir gün aştığı ve insanlığa daha uzun süreli bir sosyalist deneyim sunduğu için sevinmektedir. Olaya bu gözle bakarak 1991’de, yönetim süresini 74 yıla çıkarmanın sevincini yaşamak da olası kuşkusuz. Ancak, böylesi sığ bir iletiyi içermeyen bu öykü; sınıflı bir toplumdan sınıfsız bir topluma geçiş için,  yaşanmış deneylerin irdelenmesini gerekli kılan, uzun bir tarihsel süreci kapsar. Böylesi köklü bir toplumsal dönüşüm için; aylar, yıllar ve on yılların küçük zaman dilimleridir. Kapitalizm beş yüz yılda oluştu. Feodalizmin bin yıllık bir tarihi var. Köleci dönem daha uzun.

Marks’ın Görüşü

Rus sosyalistleri, bilimsel sosyalizmin kuramcısı Karl Marks’ın öngörüleri yönünde bir düzen kurmaya çalıştı. Ancak, kurmaya çalıştıkları düzen yıkıldı. Sonuçtan bakarak şu yargıya varmak olanaklı; ya Marksist kuram uygulanabilir değildir, ya da Rusya’daki uygulama Marksizme uymamaktadır. Kötü, yetersiz, zorunlu... Tüm öznel eksiklikleri de içine katarak yapılacak bu kaba ayrım, yüzeysel bir biçimde de olsa, nesnelliğin süzgecinden geçirilerek incelenmeli ve buna göre karar verilmelidir.
Marks’ın, toplum biçimlerinin gelişim ve dönüşüm yasalarını incelerken; “Benim toplumdaki ekonomik gelişimi tarih içinde doğal bir süreç olarak kavrayan anlayışım”1 diyerek belirttiği bakış açısı, bilimi ve nesnelliği gerekli kılar. O; “Toplumsal gelişmeyi, yalnızca insanların istenç, bilinç, düşünce ve eğilimlerinden bağımsız olmakla kalmayan, aksine onların istenç bilinç ve düşüncelerini etkileyip belirleyen, ekonomik yasaların yönettiği bir doğal tarihsel süreç olarak” görür.2
Kuramcı olarak Marks, kendisinden önceki araştırmacılardan ayrımlı olarak, toplumsal gelişimin açıklamasını, bütün bilimlerden üst düzeyde yararlanıp, bilim haline getirdiği kapsamlı öğretisiyle yapmıştır. Alman Felsefesiİngiliz Ekonomi politiği veFransız Sosyalizminden oluşan bu öğreti, toplumsal gelişim ve değişim ile ilgili temel önermelerde bulunmuştur.

Nesnellik

Marks’a göre, herhangi bir toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için, doğal tarihsel bir sürecin yaşanmış olması gerekir. İnsan istencinden (iradesinden) bağımsız olarak gelişecek bu süreç yaşanmadan, herhangi bir değişimin olamıyacağını açık bir biçimde belirtmiştir. Düşülke (ütopik) sosyalistleri ve anarşistlerle, giriştiği ideolojik tartışmasını, bu temel önerme üzerinde oturtmuştur.
Marks Kapital’in Almanca ikinci baskısına yazdığı önsözde, Koufman’dan aktararak açıkladığı görüşlerinde; “Her tarih döneminin kendine özgü yasaları vardır. Bir toplum belli bir gelişme dönemini yaşar ve geride bırakır. Belli bir aşamadan bir diğerine geçer geçmez de, birtakım başka yasalarla yönetilmeye başlar. Kısaca ekonomik yaşam önümüze biyolojinin diğer dallarındaki gelişme tarihine benzer bir olay çıkarır...” biçimindeki sözleri anlayışının en özlü ifadesidir.3
Aynı yapıtta; “Toplumsal ilişkiler ve koşullar belli ve kesin bir sıra izlemek zorundadır. Bu zorunluluğu bilimsel bir incelemeyle göstermek için, elverdiği oranda yansız ve kusursuz bir çaba harcayarak, hareket ve dayanak noktası olabilecek olayları saptamak gerekir. Bunun için mevcut düzenin, insanlar buna inansınlar inanmasınlar, bunun ayrımında olsunlar olmasınlar, nesnel olarak dönüşmek zorunda olduğu bir diğer düzenin kaçınılmazlığını gösterir4 der.
Louis Bonaparte’ın Onsekizinci Brumaire’ı adlı kitabında ise şunları söyler:“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar. Ama bunu sırf kendi keyiflerine göre yapmazlar. Kendileri tarafından seçilen durumlarda değil de, tümüyle geçmişten gelen, geçmişin belirlediği koşullar altında yaparlar bunu...”5
Marks’ın sosyal olaylara bakışı budur. Bu bakışa göre sosyalizm, isteme bağlı olarak kurulan ya da kurulamayan bir öznel seçim sorunu değil; ekonomik, kültürel ve tarihi gelişmeye bağlı nesnel bir olgudur. Maddi alt yapısı oluşmuş ise ancak gerçekleştirilebilecek bir toplumsal düzendir.

Batı Toplumları ve Marks

Marks, inceleme ve çözümlemelerini gelişmiş kapitalist ülkeler için yapmıştır.Marks’a göre bu ülkelerde üretim toplumsallaşırken, üretim araçları üzerindeki mülkiyet özelliğini korumaktadır. Uzlaşmaz nitelikteki bu çelişkinin olgunlaşması, üretimin toplumsal niteliğine uygun olan toplumsal mülkiyeti getirecek, bu da sosyalist toplumun başlangıcı olacaktır. Zorunlu Uygunluk Yasası adını verdiği bu belirlemenin, sosyalizm için yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmi öngördüğünü açıklamıştır. Bunun dışındaki öznel eğilimlere sürekli karşı çıkmış, bilim dışı önermelere, ütopik sosyalizmfeodal sosyalizm ya da küçük burjuva sosyalizmi diyerek alaya almıştır.
Marks, ekonomik ve toplumsal çözümlemelerinin batılı ülkeler için geçerli olduğunu sıkça belirtmiş, toplumlara ve ülkelere yönelik bilici (kahin) tavrıyla,“geleceğin aşçı dükkânları için tarifnameler” düzenlememiştir.6 Ülkeleri özgün yapılarıyla incelemiş ve bunları kuramın evrensel boyutuyla irdelemiştir. Bunu da en çok Rusya için yapmıştır.

Marks ve Rusya

Uzun yıllar “... Bütün Avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü”7 olarak gördüğü Rusya’yı incelemek ve yanlış anlamalara yol açmamak amacıyla, ilerlemiş yaşına karşın Rusça öğrenmiştir. Kuramının, “Bir tarım ülkesi olan Rusya’ya doğrudan doğruya uygulanmasının yanlışlıklardan başka bir sonuç vermeyeceğini” sürekli yinelemiş ve Rusya hakkındaki düşüncelerini uzun araştırmalardan sonra yazdığı iki mektupta toplamıştır.8
Marks, Rusya için dolaysız bir sosyalist devrimi öngörmedi. Rusya’da yükselmeye başlayan devrimci siyasi savaşımın, toprak sorununu çözecek bir demokratik devrimle sonuçlanabileceğini belirtti. Rusya topraklarının önemli bölümünün tarihsel bir gelenek olarak köylülerin ortak iyeliğinde (mülkiyetinde) bulunmasının ortaklaşacı (kolektivist) uygulamalar için bir olanak yaratıp yaratmadığını araştırdı. Rus demokratik devrimiyle, Batının sosyalist devrimleri arasında dolaylıı ilişkiler kurdu.
21 Ocak 1882’de Engels ile birlikte kaleme aldığı ve Manifesto’nun 1890 Almanca baskısında yayınlanan önsözde şunlar yazılıdır; “Rusya’da hızla gelişen kapitalist vurgunculuk ve daha yeni gelişmeye başlayan burjuva toprak mülkiyetinin karşısında, toprakların yarıdan çoğunun köylülerin ortak mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli beli kırılmış olmakla birlikte yine de çok eski zamanların ortak toprak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus obchina’sından (köy topluluğu) doğruca ileri komünist ortak mülkiyetine geçebilir mi? Yoksa o da önce Batının tarihi evrimi olan çözülme sürecinden mi geçmelidir? Bugün bu soruya verilecek tek yanıt şudur: Eğer Rus devrimi Batıda bir proletaryası devrimini başlatmak için işaret olurdu,  bu iki devrim birbirini tamamlarsa, bu günkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hareket noktası yerine geçebilir”.9

Lenin ve “Nisan Tezleri”

Marks’ın görüşleri, Rusya’da kabul görmüş ve Rus Marksistleri uzun yıllar, Sosyal Demokrat adıyla örgütlenmiş, demokratik devrim programıyla savaşım vermiştir. 1917 yılında kendiliğinden ortaya çıkan toplumsal patlama, iyi örgütlenmiş, halkın istemine uygun davranan bu partiye, beklenmedik bir biçimde yönetime gelme olanağı vermiştir. Bu olanağın kaçırılmasının aymazlık olacağına inanan Lenin, gerekçeleriniNisan Tezleri adlı yazılarıyla açıklayarak, sosyalist devrim aşamasında olduklarını ve‘bütün iktidar’ın Sovyetlere’ devrilmesini istemiş ve bunu kabul ettirmiştir.
Devrim’in sorunlarının tümü, günün özel koşulları nedeniyle ortaya çıkan yönetim olanağını değerlendirmeye indirgenmiş ve tek başına yönetime gelinmiştir. Bunu yaparken, Rus devrimiyle ilgili Marks’ın ideolojik belirlemeleri, devrimin ilk günlerinde savunulmuş ve Batıda gelişecek bir sosyalist devrim beklenmiştir.
Lenin, 28 Eylül 1917 tarihinde kaleme aldığı Bolşevikler İktidarı Almalı mıdırlar?başlıklı mektubunda; “İki başkentin (Petersburg ve Moskova) işçi ve Asker Vekilleri Sovyetinde çoğunluğu sağlayan bolşevikler iktidarı ele alabilirler ve almalıdırlar”10 demiştir. Bu önerisinin önceki Marksist önermelere göre ideolojik konum ve şansının ne olacağını ise, bir gün sonra 29 Eylül 1917’de yazdığı Rus Devrimi ve İç Savaş başlıklı yazıda açıklamıştır. “Rus proletaryası, bir kere iktidarı eline geçirdikten sonra, bütün iktidarı korumak ve Rusya’yı, devrimin Batıdaki zaferine kadar götürmek şanslarına sahiptir”.11

Tek Ülkede Sosyalizm

Görüldüğü gibi Ekim Devrimi’yle yönetim erkini ele geçiren Bolşevikler, bunu yaparken, Batıda bir sosyalist devrimin gerçekleşeceğini ciddi olarak beklemiştir. Ele geçirdikleri erki, Batıdaki devrimin gerçekleşmesine dek ayakta tutabileceklerini söylemişler ve o aşamada, sosyalizmi Rusya’da tek başlarına kurma savında bulunmamışlardır. Lenin, kendisini, demokratik devrim tamamlamadan aceleci davranarak sosyalist devrime geçmeye çalışmakla suçlayan Kamanev’e verdiği yanıtta; “Bu yanlıştır. Devrimimizin derhal sosyalist devrime dönüşmesine ‘bel bağlamak’ şöyle dursun, böyle bir tutumdan kesin olarak kaçındım; 8. tezde kesin olarak şunu açıkladım: ‘önümüzdeki ilk görev, sosyalizmin getirilmesi değil (dir)...”12
Ancak, Batıdan, İtalya ve Macaristan’daki iki cılız ayaklanma, Almanya daSpartakistlerin yenilgisinden başka bir haber gelmemiştir. Ele geçirilmiş olan siyasi erk bırakılamayacağına göre, ‘tek ülkede sosyalizmin inşasının’ olabilirliğine kuramsal dayanaklar bulunmuş ve ‘Rusya’da sosyalizmin’ kurulmasına girişilmiştir.

Öznel Yanılgı

1917 Rusyasında olup bitenlere, 82 yıllık deneyimin, somut sonuçlarına bakıldığında, Marks’ın Rusya’yla ilgili kuramsal belirlemelerinin geçerli olduğunu görmek ve söylemek gerekiyor. Bunu görmek için, bugün çok şey bilmeye ve yoğun araştırmalar yapmaya gerek yok. Rusya’da Bolşeviklerin içine düştüğü yanlış, siyasi erki tek başlarına üstlenmeleri değildi. Onların yanılgısı, önceden belirlenmesine ve son ana dek kendilerince de kabul edilmesine karşın, kapitalist-emperyalizmin dünyayı ele geçirdiği bir dönemde, geri bir köylü ülkesinde sosyalizmi kurmaya girişmeleriydi. Yönetim erkinin verdiği siyasi gücü, toplumsal gerçekliğin ve Marksist kuramın önüne geçirerek, öznelliğin yanıltıcı yoluna girmeleriydi.
Bu gün bunlar kolay söylenebiliyor. Herkesin önünde elle tutulur, gözle görülür 80 yıllık bir deney var. Rus Devrimi’nin insanlığın gelişimine yaptığı en önemli katkı, belki de bu zengin sosyal-tarihsel deneyimdir. Bu deneyi yaşamadan ve kendisi deney olan Sovyetler Birliği’nin, uygulamadaki yanılgısını olağan karşılamak gerekiyor.
Bilimsel niteliği ne denli yüksek görünürse görünsün, izleyicilerinin görüşlerine ne denli uygun olursa olsun, uygulamaya geçmemiş bir kuramı, kuşkuculukla karşılamanın, başlı başına bilimsel bir davranış olduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenle, Rus devrim önderliğinin, sosyalizmi kurmaya yönelecek bir yönetimi yaşatmak için, önce Batıdan devrim beklemesini, sonra “başının çaresine bakmasını” ve bu arada yönetim süresi konusunda ikirciliğe düşmesini anlamak gerekiyor. Devrimin 71. gününde Lenin’in yaşadığı coşku ve sevinci gerçekte, Rus sosyalistlerinin geleceklerinden duydukları kuşkuyu ve içinde bulundukları ikircilikli duygularını gösteren örnek olarak almak gerekiyor.

Sosyalizm mi, Demokratik Devrim mi ?

Rusya’da devrimden sonra gerçekleştirilen işler dev boyutludur. 22 milyon kilometrelik, onlarca ulus, yüzlerce etnik yapıdan oluşan bu büyük ülke, çok kısa sürede bir sanayi toplumu durumuna gelmiştir. Ancak, bu kapsamlı toplumsal ilerlemeye karşın kurulan düzen, dışardan silahlı karışma olamadan kendiliğinden yıkılmıştır. Bu sonuç nasıl açıklanabilir?
Sovyetler Birliği’nde gelişme sağlayan uygulamaların tümü, demokratik devrimle ilgili olanlardır. Marks’ın ‘zorunlu uygunluk yasasına’ dayanılarak yapıldığı söylenen ortaklaşacı uygulamalar, öznel zorlama ve hükümet desteklerine karşın başarılı olamadı. Bu uygulamalar, Rusya’daki toplumsal gelişmenin araçları değil, engelleri olurdu. Bu anlamıyla Sovyetler Birliği’nde, doğal gelişim düzeyine uygun düşen bir sosyalist uygulama yapılamamıştır. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nde ‘sosyalizmin çöküşü’ gerçekte kurulmamış olan, Rusya’da o aşamada kurulması da olanaklı olmayan ‘sosyalizmin’ çöküşü olmuştur. Söz konusu çöküş nesnel nedenlere dayalı bir çöküştür. Bugün gelinen nokta, tarihsel, sosyal ve ekonomik koşulların zorunlu sonucudur.

Yok Olmayan Çelişkiler

Stalin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yazdığı yazılarda, küçük meta üretimikentle kır arasındaki karşıtlıkkafa ve kol emeği arasındaki ayrım gibi, sosyalist kuramın, sosyalizmin kurulmasında kilometre taşları olarak gördüğü çelişkilerin aşıldığını açıklamıştır. 1 Şubat 1952’de yazdığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları adlı yazıda bu konularda şöyle söylemektedir: “Bizim meta üretimimiz gelişi güzel bir meta üretimi değildir, kapitalisti bulunmayan, temelde devlet, kolhoz, kooperatifler gibi ortak sosyalist üreticilerin malı olan işletmelerin üretimidir... Kuşkusuz hiçbir biçimde kapitalist bir üretime dönüşmeyecek olan ve kendi ‘para ekonomisi’ ile birlikte sosyalist üretimin gelişmesine ve pekişmesine yardımcı olmak için kurulan bir meta üretimidir”.13
Günümüzdeki gelişmeler, Sovyetler Birliği’ndeki meta üretiminin ‘hiçbir biçimde kapitalist bir üretime dönüşmeyeceği’ savını çürütmüş durumda. Aynı yazıda Stalin kent ile köy, kafa ile kol emeği arasındaki çelişkiler üzerine şunları söylüyordu: “Eski zamanlardaki kuşkudan ve ister istemez köyün kente karşı olan kininden bir iz kalmamış bulunması şaşılacak bir şey değildir. Kent ile köy arasında, sanayi ile tarım arasındaki zıtlık şimdiki sosyalist rejimimiz tarafından, tasfiye edilmiştir... Kafa ile kol emeği arasındaki çıkar zıtlığı da sosyalist rejimimizde yok olmuştur. Şimdi kol emekçileri ve yönetim personeli düşmandeğildirler, fakat üretimin gelişmesiyle ve iyileşmesiyle şiddetle ilgilenen, arkadaşlar ve dostlar olarak, tek bir üretici topluluğun üyesidirler. Eski zıtlıklardan iz kalmamıştır”.14
‘Üretimin gelişmesiyle şiddetle ilgilenen’ bu dostlardan yönetici konumundaki‘emekçiler’ bugün, devleti yağmalayıp ceplerine indirdikleri büyük servetle olağanüstü bir varsıllık içinde yaşarken, kol emekçileri acı veren bir yoksulluk içindedir. Stalin’in sözleri yalnızca söz olarak kalmıştır.

Sosyalizme Ulaşmak

Sosyalizme ulaşmak, çok yönlü toplumsal gelişmeyi gerekli kılıyor. Toplumsal gelişimin durdurulması olanaklı olmadığına göre; insanlar arasındaki eşitsizliği kaldırarak, gerçek özgürlüğü ve sonsuz barışı sağlayacak ileri bir toplumsal düzene doğru gidilecektir. Bu düzeni gerçekleştirecek olan siyasi eylem, toplumsal yapının doğal gelişimiyle uyumlu olmak zorundadır. Sağlanacak uyum oranında, insanlar arasındaki gerilimler azalacak ve ilerlemeye yönelik dönüşümler daha sancısız gerçekleşecektir. Devrimci savaşımın başarısı, kendisine yaşam veren gerçeklikle sağlayacağı bütünleşmeye bağlıdır. Toplumla yabancılaşan bir siyasetin, söylemleri ne denli gösterişli olursa olsun başarılı olması olanaksızdır.
Sosyalizmi kurmanın ağır yüküne, ekonomik ve kültürel gelişimini üst düzeye çıkarmış varsıl ülkeler ancak dayanabilir. O da en az birkaçı birlikte olarak. ‘Herkesten yeteneğine göre’ alırken ‘herkese ihtiyacına göre’ dağıtmanın, büyük varsıllık yaratacak bir üretim bolluğunun sağlanmasıyla olabileceği açıktır. Yaratılan ekonomik varsıllığın yüksek nitelikli toplumsal kültüre ve ileri bir demokrasiye ulaşmış olması da, ayrıca gerekmektedir. Bunlar sosyalizmin kurulması için gerekli olan nesnel koşullardır. Bu koşullar yerine gelmeden, kişi, küme, parti ve hatta sınıflar; ne denli özlem ve çaba içinde olurlarsa olsunlar sosyalist toplumu kuramazlar.
1917 Devrimi’nin, Rusya’yı yarı-sömürge ve yarı-feodal (kimi yörelerde feodalizm öncesi-göçebe) bir konumdan, bir sanayi toplumu durumuna getirmiş olmasına karşın, sosyalizme ulaştıramamış olmasının nedenlerini burada aramak gerekiyor. Adına sosyalist devrim dense de, Rus devriminin kapsam ve içerik olarak ‘demokratik devrim’ niteliğini aşamadığı, bugün daha net olarak görülebilmektedir.

Atatürk'ün Yargısı

Rus Devrimi’nin ortaya çıkardığı politik eylemin ve bu eyleme bağlı olarak uygulanan toplumsal dönüşümlerin, uzun süre ayakta kalamayacağını ve kendiliğinden yıkılabileceğini çok az insan önceden görebilmiştir. Dost ya da düşman hemen herkesin genel kanısı; Rusya’da kurulan yeni toplumsal düzenin, gelişen ve artan bir güçle bir dünya düzeni olacağı yönündeydi. ‘Sosyalist’ Düzenin tıkanacağı kimsenin aklına bile gelmiyordu.
Atatürk’ün Rus Devrimi ile ilgili görüşlerinin, bugün artık dağılmış olan Sovyetler Birliği’nin durumu gözönüne alındığında, insanı şaşırtan bir doğruluk taşıdığı görülmektedir. Atatürk, hiçbir ideoloji, inanç, kültür ya da yönetime; öznel yargı ve isteme göre, karşı ya da yandaş olmamıştır. Düşünce ve eylemine, nesnellik üzerinde yükselen bilimsel yaklaşım egemendir. “Hedefe ulaşmak için izleyeceğimiz yolu duygularımızla değil, aklımızla çizmeliyiz”.15 ya da “Ben toplumu kendi kendime düşündüğüm, hayal ettiğim, tasarladığım bir takım his ve düşüncelerin peşinde sürüklemek amacında değilim. Allah beni böyle bir hatadan korusun”.16 Sözleri onun nesnelliğe verdiği önemi gösterir.
Atatürk, Sovyetler Birliği ile dostluk temelinde gelişecek ilişkilere çok önem verir ancak Rusya’da kurulmakta olan yeni düzene yönelik eleştiri ve önerilerini yapmaktan çekinmez. 31 Ekim 1920 de, Ali Fuat Cebesoy’a çektiği şifreli telgrafta; “Komünizmin değil ülkemizde, Rusya’da bile kabiliyet-i tatbikiyesi (uygulama olasılığı) henüz belli değildir”17der.
Toplumun ekonomik ve toplumsal gelişim düzeyi gözününe alındığında, Sovyet modelinin, Rusya’da bile yaşama şansının kuşkulu olduğu Mustafa Kemal tarafından sıradışı bir öngörüşle o günlerde dile getirilmişti. Gücünü hızla arttıran ve dünya düzeyinde büyük etki yaratan Sovyetler Birliği için bu saptamayı yapmak o günlerde hiç kolay değildi: “Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik uygulama çıkar bir sistem değildir. Onlar da gitgide bizim uygulamalarımıza doğru gelecektir”.18 Sovyetler Birliği’nin kendiliğinden çöküşü ile bugünkü durumu gözönüne getirildiğinde, yapılan saptamanın değeri daha iyi anlaşılacaktır.

DİPNOTLAR

1              “Kapital” Karl Marks, Birinci Cilt, Birinci Kitap, Sol Yay. sf.14
2              a.g.e. sf.47
3              “Kapital” Karl Marks, Birinci Cilt, Birinci Kitap, Odak Yay. sf.48
4              a.g.e. sf. 47
5              “Louıs Bonaparte’ın Onsekizinci Brumaıre’i” Karl Marks, Köz Yay., 1975 sf.13
6              a.g.e. sf.45
7              “Manifesto” Karl Marks-Friedrich Engels, Öncü Kitabevi, Yay. sf.10
8              “Türkiye Üzerine” Karl Marks, Gerçek Yay. sf.10-11
9              “Manifesto” Karl Marks-Friedrich Engels, Öncü Kitabevi, sf.24
10           “Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi” V.İ.Lenin, Sol Yayınları, sf.153
11           a.g.e. sf.187
12           a.g.e. sf.31
13           “Son Yazılar 1950-1953” J.Stalin, Sol Yayınları, sf.108
14           a.g.e. sf.117-118
15           “Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları-1923” Kaynak Yay. 1993, sf.77
16           “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” Arı İnan 1982, Türk Tarih Kurumu Yayınları
17           “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 4. Cilt sf. 360; ak. Doğan Avcıoğlu “Milli Kurtuluş Tarihi” 2. Cilt sf.711

18           “Atatürkçülük Nedir?” F.Rıfkı Atay BETAŞ A.Ş. İstanbul 1980, sf.39


..