Yazar Ü Milli Çözüm Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazar Ü Milli Çözüm Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2018 Pazar

AKP’NİN SORUNU NASIL AŞILACAKTI VE SN. RECEP TAYYİP BEYİN SONU NE OLACAKTI? BÖLÜM 2


AKP’NİN SORUNU NASIL AŞILACAKTI VE SN. RECEP TAYYİP BEYİN SONU NE OLACAKTI? BÖLÜM  2


ARALIK 2006 Yazar Milli Çözüm Dergisi
04 Aralık 2006   ..


Ona sordum: Öyleyse siz dünyayı kapitalizm ve onun temsilcisi ABD adına mı
yönetiyorsunuz?

Şöyle yanıtladı: 

“Bugünkü sistem tarihi bir aşamadır ve sonu da yaklaşmaktadır.  
Şu anda yaşadığınız büyük çalkantı yeni bir modelin oluşumunun doğum sancılarıdır. Biz hiçbir düzenin ve düşüncenin ebedi olmadığının farkındayızdır. İnsanlığın geleceği konusunda iki hâkim düşünce vardır. Birincisi bazı ütopik dindarlarca ya da Marksist odaklar gibi determinizmi savunanlarca ileri sürülen görüştür. Buna göre gelecek, insanların iradeleri dışında kendi dinamikleriyle oluşacaktır. Biz ise geleceğin insan aklının bir ürünü olduğunu düşünür ve bu geleceği kurgulayıp uygulayarak inşa etmeye çalışırız. Daha doğrusu Yaratan bizleri kullanarak kendi projesini yürürlüğe koymaktadır.” Tekrar sordum: Peki bugün gördüğümüz krallar, başkanlar, diktatörler, kurtarıcılar ne işe yaramaktadır?

“Bunlar bizim kullandığımız dişliler konumundadır ve toplumun dinamiklerini istediğimiz yöne çevirme araçlarımızdır. Düşüncemizi eyleme geçirecek gücü nerden bulduğumuzu merak edeceğini biliyorum. Ülkelerde ve küresel mahfillerde bizimle birlikte davranan yönetimde söz sahibi olan mason bağlantılı kişiler vardır. Ama bunlar şatafatlı bir hayat süren krallar ya da demokratik Başkanlar gibi vitrine çıkmamaktadır. Çoğu zaman arada
sırada verilen rolü oynamak zorunda kalan ve kendilerine başka imkânlar sağlanan kadrolarımızdır.”

Daha da meraklandım: Siz kime bağlısınız? İllimünati mi, Masonluğun Protestanlık gibi ya da dini bir mezhebin uzantıları mısınız?
“Biz taraf değiliz, tarafları kuran ve kullanan ÜST AKIL kadrosuyuz. Bugün dünyayı birkaç kere yok edecek, hem de bunları kendimize zarar vermeden gerçekleştirecek teknolojik imkânlara ve silahlara sahip olanlar varken kendimizi nasıl güven içinde hissediyorsunuz? Biz ne bir ekibiz ne de bir örgüt. Biz insanların içlerinde var olan korkuyu ve umudu çok iyi istismar ve suiistimal ederek kendi hedefleri hesabına kullanan bir oluşumuz! (Yani Siyonist baronlarız ve Deccalin ordusuyuz!)” Lütfen hatırlayınız, o süreçte:

1-Şemdinli’de TSK’yı karalamaya ve halka kapıştırmaya uğraşmışlar, bu sebeple ordu mensuplarını sabotajcı, suikastçı gösterip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardı.

2-AKP’nin ve AKP’li bir Anakent Belediye Başkanı’nın desteklediği emekli bir Albay MİT müsteşarı yapılmak üzere bir grup oluşturulmuş bizzat Tayyip Beyin yerine oynayan Anakent Belediye Başkanının malı destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış, bu girişim maalesef kasıtlı bir şekilde TSK’ya mal edilerek AKP’nin iç hesaplaşması saklanıp saptırılmıştı.

3-Şemdinli provokasyonları, hain Danıştay katliamı ve Atabey saldırıları ile Polisin ve Askerin itibarını sıfırlama faaliyetleri yoğunlaşmıştı. Oysa TSK’ya açılan savaş Türkiye’ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştı. Küresel oyunun durabilecek milletini sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilmeye çabalanmıştı.

4-Bu talihsiz gelişmelerin ve gerginliklerin artması durumunda ve hükümetin tahribat icraatları acil tehdit ve tehlike konumuna ulaştığında; başta Başbakan olmak üzere bazı Bakanlar, bazı Milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, vatana ihanet suçlaması ve yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla hatta “cürmü meşhut” (yani suçüstü yakalanma) sonucu gözaltına alınıp tutuklanabilirdi. Bizden hatırlatması” (Bak: 07.06.2006 – Sesar raporundan) diyecek kadar uyarı dozunu arttıran ve hatta haddini
aşan yorumlardan gerekli dersler çıkarılmış ve yeterli tedbirler alınmış mıydı?

5- Ve şimdi; Tekirdağ'da halka seslenen Kemal Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz darbe
teşebbüsü sonrası Saray'a gittiğini hatırlatıp, “İlk kez burada söylüyorum. 15 Temmuz’dan sonra Saray'a gittim. 15 Temmuz'da linç edilen askerlerin faillerinin yakalanması gerektiğini söyledim. Hepsi evet dedi. Evet dediler   ama gereğini yapmadılar.” açıklamasını yapmıştı. “Henüz 15 Temmuz darbe girişimi tam olarak aydınlanmış değildir. İktidara ve ilgili makamlara sorduk, “15 Temmuz darbesinden haberiniz var mıydı, yok muydu?” halâ yanıtını alamadık” diyen Ana Muhalefet Liderinin bu denli net sorularına bile yanıt alınamıyorsa, bu ülke hangi badirelere yuvarlanmaktaydı?

6- ABD’li Komutanın “Kapatılırsa bizim için felaket olur” dediği İncirlik Üssü’yle ilgili değerlendirme yapan İbrahim Kalın, “İncirlik’i kapatma hakkı bizim elimizde” diyerek halkın havasını almaya çalışmıştı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın “Koalisyonun destek vermemesi İncirlik Üssü’nü de sorgulatıyor”
çıkışının ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da İncirlik Üssü’yle ilgili süren tartışmalara değinerek böyle bir açıklama yapmıştı. Yani AKP iktidarı edebiyat yapmakla icraat sorumluluğundan kurtulacağını sanmaktaydı
IŞİD'i (DEAŞ) kuran ABD çıkmıştı. Kuruluş sebebi de Irak'ı işgal için bahane oluşturmaktı.

ABD'li General Wesley Clark DEAŞ'ın nasıl kurulduğunu anlatmıştı! A Haber'de yayınlanan Söz Teması programında ABD'li General Wesley Clark'a ait şok
açıklamalar yayınlanmıştı. Clark, DEAŞ'ı kendilerinin kurduğunu açıklamıştı. ABD'nin devrilecek hükümetler ve işgal edilecek ülkeler listesini de açıklayan Clark, DEAŞ'in Suudilerden para sızdırmak ve ülkeleri işgal için bahane yaratmak maksadıyla kurulduğunu vurgulamıştı. 11 Eylül saldırısından yaklaşık 10 gün sonra Pentagon'a gittiğini belirten General Wesley Clark DEAŞ'ın kurulduğu o görüşmeyi ayrıntılı olarak anlatmıştı. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz ile görüştüğünü belirten Clark, şunları aktarmıştı;

"Görüşmeye gittiğimde Rumsfeld 'Biraz konuşmamız lazım.' diyerek beni alttaki odasına çağırdı. Bana dönerek; -'Biz Irak'a savaş açacağız.' açıklamasını yaptı.
-'Peki Saddam ile El Kaide arasında bir bağlantı mı buldunuz?' diye sorduğumda.
-'Hayır hayır. Bu konuda yeni hiçbir şey yok. Sadece Irak'a savaş açacağımıza karar alındı. Darbelerle hükümetleri alaşağı edip görevden uzaklaştırmamız lazım. Bize bu konularda aracı bir örgüt gerekiyordu, bu yüzden DEAŞ'ı kurduk.' şeklinde yanıtladı.
Wesley Clark ABD'nin devirilecek hükümetler için de bir liste yaptığını belirtip şunları anlattı;

-"Bu arada biz Afganistan'ı hala bombalıyorduk. Birkaç hafta sonra tekrar
karşılaştığımızda Savunma Bakanı'na tekrar sordum. Oradan bir kağıt aldı ve bana dedi ki; 'Bu kağıtta 7 yıl içinde devireceğimiz hükümetler ve işgal edeceğimiz ülkeler var.

Bunlar sırasıyla Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve son olarak da İran'dır.' 'DEAŞ ve El Kaide gibi örgütleri Afganistan'da ve dünyanın diğer yerlerinde Sovyetler Birliği'ne karşı kullanmaya alıştık. Suudi Arabistan'dan para koparmak için de bu örgütlerle anlaştık. Bu örgütler sadece bu işe yarayacak ve Müslümanlar birbirlerine vurdurulacaktır.' Sn. Cumhurbaşkanı yine Sevr'den söz açıp: "Bugün Türkiye yeni bir istiklâl mücadelesi yapmaktadır. Bu mücadeleyi kazanırsak, 2023 hedeflerimize de ulaşacağız, 2053 ve 2071
vizyonlarımızı da şekillendirmiş olacağız. Kaybedersek, 100 yıl önce başarılamayan bir Sevr tezgâhı yeniden önümüze konulacaktır. Tüm vatandaşlarımızın, sorumluluk sahibi her insanın bu bilinçle meseleye yaklaşması, üslubunu, tavrını, sözünü ona göre belirlemesi lazımdır."
ifadelerini kullanmışlardı.

Bugüne kadar AKP'yi destekleyen ve "liberal" denilen çevrelerde Türkiye'nin bölünmek istendiğinden bahsedenler, "Sevr paranoyası" görmekle suçlanır ve böyle bir tehlike bulunmadığı anlatılırdı. Bölücü çevreler de aynı ifadeleri kullanırdı. Fakat Özal döneminden itibaren Türkiye'nin desteğiyle kurulan ve AKP iktidarınca resmiyet kazandırılan Barzani devletinin anayasasında Sevr
'e atıf yapılmaktaydı. Evet "Kürdistan Bölge Devleti Anayasası", kendi meşruiyetini Sevr Andlaşması'na dayandırmıştı! Barzani Anayasası
"1920 yılında imzalanan Sevr Andlaşması'nın 62-64 nolu maddeleri Kürtlere
self-determinasyon hakkını tanımasına rağmen, uluslararası çıkarlar ve siyasal dengeler Kürtlerin bu hakkı elde edip uygulamaya geçirmelerini engellemiştir" diye başlamaktaydı... AKP iktidarı da etnik gruplara kendi kaderini tayin hakkı verilmesini öngören ikiz yasaları zaten imzalamıştı. 2009 yılında kurulan Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Üst Kurulu, azınlık haklarıyla ilgili reformlara tepkileri "Sevr paranoyası" olarak tanımlayıp, Milli duyarlı insanlara sataşmıştı. 2011 yılında AKP hükümetinin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Artık bölünür müyüm korkuları ve Sevr paranoyası ile defansif alanlara çekilmiş bir Türkiye geride kalmıştır. Dünyanın her yerinde diplomasi yapan,
gücünü her yerde gösteren bir Türkiye vardır, Türk başbakanı gittiğinde bütün Libya'nın, Mısır'ın, Tunus'un ayağa kalktığı bir Türkiye vardır.” havaları atmaktaydı” tespitlerini yapan ve Tayyip Erdoğan’ın ise "tek adam"lık inadından vazgeçip, "Atatürk modeli"ne dönmesini” hatırlatan Arslan Bulut haklıydı.

Ama halâ: “Bu nedenle acıyı biz çeksek de, bizim kanımızı dökseler de kavga Anadolu üzerindedir ve İngiltere ile ABD arasındadır. Bunu anlamak istemeyenler var mıdır?

Ahmaksa vardır… Hani İngilizler DEAŞ'a sızmıştı! Niye panik var şimdi! Çünkü savaşın büyüklüğünü onlar çok iyi biliyor. 100 yıl önce sınırlarını çizdikleri coğrafyayı bırakmak istemiyorlar. Rakipleri birinci derecede ABD... İki taraf da bizi yanına alarak yürümek istiyor. Ve bizi saldırılarla sarsıyorlar. Korkutup rotamızdan çıkartarak yanlarına çekmek için uğraşıyorlar. TERÖR bu nedenle var! Küresel politika üreten iki merkez var dünyada! Londra ve Washington... Özellikle Orta Doğu İngilizler'in çok iyi bildiği bir yer. Kavga bunlar arasında. Bizi de bombalarla canlı bombalarla suikastlarla yanlarına çekmeye çalışıyor  lar... Onların istediği politikaya yönlendirmeye uğraşıyorlar. Şimdi İngiliz
medyasına bakın! Sultan, padişah, diktatör yaptıkları Erdoğan'ın yanında olmaya çalışıyorlar. Ankara'yı kolundan tutup yanlarına almak için çırpınıyorlar... İşte böyledir bu işler... Türkiye çok değerli bir elmastır! Hem vuruyorlar, hem de Erdoğan'ı ve Türkiye'yi yanlarında görmek istiyorlar. Oyun böylesine kanlı ve acımasız... İki ateş arasındayız...

Elbette bizi kalbimizden vuramazlar. Çünkü ihtiyaçları var. Ama bacaklarımızı hedef almaya devam edip duracaklardır… ABD'yi karşımızda görürüz ama İngilizler ABD maskesiyle (bizi vurmaya çalışacaklardır)” safsatalarıyla: ABD ile İngiltere, Ortadoğu’ya hükmetmek için yarışmakta bu nedenle Türkiye’yi yanlarına almaya çalışmaktadır. Bizim yararımız ABD’nin safında kalmaktır. Çünkü tek başımıza kendi haklarımızı korumamız imkânsızdır ve bağımsız liderliğe kalkışmamız hezimetle sonuçlanacaktır” demeye çalışan
ve bunu her yazısında hatırlatan Recep Beyin danışmanlarından Ergün Diler, üstelik bu mandacılık tavsiyelerine karşı çıkanları “ahmak”lıkla suçlayacak kadar saçmalayıp küstahlaşmıştı.

"Rejim değişikliği mi–Sistem değişikliği mi?” tarzında bir tartışma sürekli gündemde tutulmaktaydı. CHP tartışmayı klasik rejim değişikliği zemini üzerinden yürüterek bu konuda duyarlı çevrelerde bir alerji oluşturmaya çalışmaktaydı. AKP de “Rejim değişikliği değil sistem değişikliği” diyerek, o alerjiyi bertaraf etme çabasındaydı. Şöyle bir soru sorayım: -Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diyelim CHP’nin gösterdiği adayın seçilme ihtimali yüksek olsaydı, AKP böyle bir sistem değişikliğine yanaşır mıydı?

Bunun ortak cevabının “Hayır” olduğunu, Türkiye’de, AKP çevresi de dahil herkes bilip durmaktadır. Böyle bir tesbitin anlamı, AKP’nin “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ne geçişinin, Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğan’ın seçileceğini garanti görmesinden kaynaklanıyor olmasıdır. AKP olarak bu işi bir “sisteme bağlamak” ise, sadece önümüzdeki

Cumhurbaşkanlığı seçimini değil, bundan sonraki bütün zamanlarda seçimi Tayyip Erdoğan gibi birisinin kazanacağını öngörmek anlamını taşımaktadır.

Şayet şöyle olsaydı, “İster önümüzdeki seçimi, ister sonraki seçimleri, mesela Ahmet Necdet Sezer gibi birisinin kazanmasında herhangi bir mahzur yok, onun partili olmasında ve Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına verilen yetkileri kullanmasında bir sakınca yok” diye konuya yaklaşılsaydı, ben katılmasam bile,
AKP açısından belki tutarlı sayılırdı. Ama AKP, onu kendi tabanında savunamazdı. Yani bu yetkileri CHP’nin seçtirdiği bir cumhurbaşkanı da kullanacak dendiğinde AKP tabanı, bunun nelere mal olacağını düşünür ve o yapıya asla destek çıkmazdı. Muhtemel ki AKP, “CHP’li birisi seçimi kazanamaz” düşüncesinde olduğu gibi “Bundan sonra millet iradesi
dışında bir müdahale de olmaz” gibi garantili bir kanaat taşımaktadır. Onun için “Evren gibi birisi iktidara el koyup, bugün AKP’nin getirdiği Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullansa ne olur?” diye sormayı gereksiz bulmaktadır. Ama Allah korusun, dünyanın ne halleri vardır!

Daha önce yazdım. Kahramanmaraş’ta bir panelde sevgili Mahir Ünal’ın “FETÖ ile mücadele için MGK’da ‘legal görünümlü illegal yapı’ tanımlaması yaptık” sözüne de karşı çıkmıştım. Orada dedim ki: Dileyelim AKP iktidardan düşmesin, çünkü bir başka yapı geldiğinde MGK’nın bu kararını alıp “Legal görünümlü illegal yapı” damgasını AKP’nin alnına yapıştırıp onu mahkûm edebilir. “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma” yaftası nasıl yapıştırılmışsa... Şimdi diyelim, “mallara el koyma” kararları patır patır veriliyor.

Ama dileyelim bir daha 28 Şubat’lar gelmesin, o zaman “Yeşil sermaye” falan gibi ürkek-çekingen tanımlamalar yapmakla yetinmeyip, “Tehlike” ilan ettikleri alanlarla iltisaklı tüm dünyanın üzerine karabasan gibi çökebilirler ve
“AKP de böyle yapmıştı” yı gerekçe olarak kullanabilirler. AKP bu kaygıyı taşımıyor olabilir ama ben söyleyeyim, bakın, muhafazakâr camiada birçok kamu görevlisi, adı herhangi bir listede yer almasın diye, mesela dini bir mecmuaya abone olmaktan çekinme refleksleri gösteriyor. Demek onlar, AKP icraatından yola çıkıp refleks olarak bir başka ihtimali satın alıyorlar. Avrupa
Bakanı Ömer Dinçer Habertürk’te bir yazı yazdı.

“Başkan mı güçlü yasama mı?” sorusunu soruyordu ve AKP’ye
“Meclis’in gücünü artırmanın yollarını araştırmalı” çağrısında bulunuyordu. Unutmayın O AKP’li bir bakandı. Abdullah Gül de, “Mallara el koyma”yı sakıncalı buluyordu. O da AKP’nin içinden çıkmış Cumhurbaşkanıydı.”[1] diyen Ahmet Taşgetiren, acaba nelerin farkındaydı ve hangi gelişmelerden kaygı duymaktaydı?

[1] 09.01.2017 – Star – Sistem Kurarken

https://docplayer.biz.tr/52690940-Akp-nin-sorunu-nasil-asilacakti-ve-sn-recep-tayyip-beyin-sonu-ne-olacakti-milli-cozum.html
***