13 Şubat 2018 Salı

Körfez Krizi Üzerine,


Körfez Krizi Üzerine,

Ömer Laçiner, 
(Sayı : 107 - Mart 1998)

Dikkat edilirse, “ Millî Devlet ” lerin teşekkülü sürecinde pekişmiş ulusal-uluslararası, iç-dış sorun (konu) ayrımlarımız, yakın zamanlardan itibaren belirsizleşmeye, bulanıklaşmaya başladı. Çoğu zaman herhangi bir sorunun hangi kategoride ele alınması gerektiğini tespit edemez olduk.

Bu sadece millî devlet bünyeleri içindeki toplumların birbirleriyle ilişkilerinin sıklaşması ile sorunların da içiçeleşmesinin ürünü değil. Aynı zamanda konu/sorunlara yaklaşımda yeni perspektiflerin, kurum ve kuruluşların da devreye girmesinin sonucu.

Önce bu kurum ve kuruluşlardan söz edersek: 2. Dünya Savaşı’na kadar “uluslararası sorun”lar devletler düzeyinde ele alınırken, savaş sonrasında BM ve ardından Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlar, GATT türü kurumlar da devreye girdi. 1960’lardan sonra ise çok daha anlamlı bir gelişme oldu. Uluslararası Af Örgütü gibi dolaylı, moral yaptırım gücü giderek artan kuruluşları takiben “fiilî müdahale”ye yönelik “sınır tanımayan” doktorlar, avukatlar, gazeteciler ... gibi dünyanın her köşesindeki sorunu “kendi sorunu” sayan tamamen sivil inisyatifler ortaya çıktı. Önceleri bu girişimlerin başlattığı yoğun eleştirilerle hırpalanan “devletlerin içişlerine karışmama” “ilke”si giderek resmen de hükümsüzleşme yolunda. Örneğin “insan hakları” konusu iç sorun kategorisinden neredeyse çıkmak üzere.

Ekolojik sorunlar bir başka açıdan uluslararası ve üstü kuruluş ihtiyacını ortaya koyarken asıl olarak iç-dış sorun ayrımını ortadan kaldıracak yeni yaklaşımları hızlandırıcı bir rol oynadı.

2. Dünya Savaşı sonrası özellikle ’60’lı ’70’li yıllarda on milyonlarca insanı öteki ülke ve kıtalara yönelten göç ve göçmen hareketi ile 1980 sonrası birçok “azgelişmiş ülke”de başlatılan “ihracata yönelik kalkınma” hamleleri, bu ülkelerdeki yığınla insanı “içeri”den ziyade “dışarı” ile ilgilenir hale getirdi. Göçmen ve sığınmacıların geldikleri ülke toplumuna asimilasyonunu karşılıklı dirençlerle daha da engelleyen yeni toplumsal koşullar her ülkeyi anavatanla canlı ilişkileri olan diasporalara sahip hale getirdi. 1970’lerde Münih’in “Türkiye’nin 68. vilayeti” olduğunu söyleten Almanya’ya göçün benzerleri Avrupa’nın periferisindeki ülkelerin hepsinde de yaşandı. Şimdi hemen tüm Avrupa ülkelerinde, metropol varoşlarında bir dizi Münih teşekkül etmiş durumda. Toplam on milyonu aşan bu insanların sorunları, özellikle hepsinin derece derece marûz kaldığı “yabancı düşmanlığı” neye göre ve kimin iç ya da dış sorunu sayılabilecek?*

Ulusal ve uluslararası sorun ayrımı yapmanın güçleşmesi kadar bizzat bu sorunlarla ilişki kurma tarzı da büyük ölçüde geçersizleşti. Örneğin, eskiden “ulusal sorun” denildiğinde, bütün toplum kesimlerini aşağı yukarı eşit derecede ilgilendiren ve özel olarak bir devlet eylemini gerektiren hayatî bir sorun tarifi yapılırdı. Devletin bu soruna ilişkin eylemini herkesin onaylaması ve desteklemesi istenirdi. “Ulusal sorun”un içeriğini ve ona bağlanan eylemi tartışmak neredeyse tabuya dokunmak anlamına gelirdi. Ancak demokrasinin yerleştiği oranda bu tabu da geçersizleşmekteydi. Ulusal sorunun içeriğine ve ona ilişkin eyleme açıkça karşı çıkmak hattâ eyleme engel olmak, yasal değilse bile meşrû sayılabilir oldu. Öte yandan “ulusal sorun”ları tarif ve “ulusal politika”ları tespit işlevini ele geçirmiş olan devletin çekirdek aygıtlarının bu fiilî ayrıcalığı da sona ermek üzere. Son yıllarda pek çok ülkede bu aygıtların ulusal sorun veya çıkarlar adına giriştikleri bir dizi kirli eylem, ilişki ve yolsuzluğun afişe edilmesi belki “ulusal çıkar” paravanasının bir yana atılmasını sağlamadı ama ulusal sorun, çıkar ve politikaların “tabu” olmaktan çıkmasını, bu ad altındaki her şeyin toplumsal denetim ve eleştiriye açık olması yolunu açtı.

Örneğin Türkiye’de Susurluk skandalı ile -her ne kadar devlet aygıtında gerçek bir temizliğe gidiş mümkün olamadı ise bile- en azından “ulusal sorun”ların altında ne tür pisliklerin yuvalandırılabildiği açıkça gözler önüne serildi. Ayrıca eğer Susurluk’u güvenlik aygıtlarıyla mafya türü örgütlerin “ulusal dava” paravanası altında içiçeleşmeleri boyutundan ele alırsak, benzer olguların pek çok ülkenin yanı sıra ABD ve İngiltere gibi ülkelerde dahi görülebilir hale geldiğini de unutmamalıyız. Bu gibi durumların pek çoğunda güvenlik aygıtları ile mafyalar arasındaki ilişki ve içiçeleşmelerin “ulusal dava” şampiyonluğu yapan milliyetçi-faşist parti ve hareketler üzerinden gerçekleştiğini de görüyoruz.

Bu, bizatihi “ Ulusal Dava/Çıkar ” kavramının tarihsel evrimini tamamlayıp hızla çürümeye ve -bir anlamda- zıddına dönüşmeye başladığının göstergesidir. “Millî devlet”lerle birlikte sloganlaştırılan, kutsallaştırılan ve hattâ onun meşrûiyet kaynağını oluşturan bu kavram, ulus toplumun büyük çoğunluğu aleyhine işleyen ve onu manipüle etmenin ötesinde tehdit eden bir kavrama dönüşmektedir, dönüşmüştür bile.

Devletlerin varoluş nedeni, meşrûiyet kaynağı addedilen işlev ve faaliyetlerinde de -örneğin toplumun kendini savunma ihtiyacına karşılık vermek, bunun için silahlanmak ve savaş gibi- benzer bir durum söz konusudur.

Silahlanma ve savaşın, bırakın yoksul “Üçüncü Dünya” ülkelerini, ABD gibi bir ülke için bile -en azından malî bakımdan- küçük çaplı bir yıkım yarattığının örnekleri var. Şüphesiz, çok daha çarpıcı olan 2. Dünya Savaşı ve ertesinde geliştirilip cephaneliklere doldurulan nükleer, biyolojik ve kimyasal silâhlar. Güya toplumun kendini savunma aracı olan nükleer silâhların, o toplum da dahil tüm dünyayı yaşanmaz hale getirmek potansiyeline birkaç kat fazlasıyla sahip olacak kadar çokça üretilebildiği bir dünyada, bunların “savunma ve korunma” ihtiyacının ürünü olduklarını söylemek ironi bile değildir.

Nükleer silâhların şahsında, yüksek teknolojiye sahip ülke devletlerinin “savunma, korunma ihtiyacının tam tersine, bir tehdit ve imha potansiyeline dönüşmeleri olgusu, biyolojik ve kimyasal silâhlar ile “dört başı mamur” hale geldi. Ama aynı zamanda, görece daha düşük düzeyde teknolojilerle üretimi mümkün o silâhlar küçük ülke devletlerinin de aynı tehdit ve imha “aşaması”na erişmelerini mümkün kıldı. Bugün biraz çabayla en küçük bir devlet, hattâ kararlı, organize bir örgüt bile bu tür silâhları üretebilir, sahip olabilir ve kullanabilir.

Gerçi her devlet, kendi egemenlik alanı içinde kendinden başka bir örgütün bu tür silâhları üretmesini engelleyebilir, bunun için çok sıkı önlemler alabilir. Ama öte yandan kendisi “egemenlik hakkı” ve “içişlerine karışmama” ilkesinin koruyuculuğu altında bu silâhları üretebilir, hattâ kendi halkına karşı kullanabilir. Nitekim Saddam diktatörlüğü Halepçe’de gözünü kırpmadan kullandı bu “hak”kını.

Gerçi BM’nin o silâhların kullanımını yasaklayan “ilke kararları” var ama BM kurumunun “çekirdeği”ni oluşturan “büyük devlet”lerin o silâhların en fazlasına sahip ve durmaksızın da geliştiriyor olmaları karşısında, söz konusu “ilke kararları”nın nasıl bir yaptırım gücü olabilir ki? Şüphesiz, uluslar-devletler arası güç oyunlarında alta düşen veya “şansı yaver gitmeyen” bir ülke devletine biyolojik ve kimyasal silâhlara sahip olmama “cezası” verilebilir ve titizlikle uygulanabilir bu hüküm. Ama eli kolu serbest olan yığınla devlet bu silâhları yarı gizli üretip depolar ve ya komşusuna ya da kendi halkına karşı kullanmaya hazır tutarken o tür yasaklama hükümlerinin ne hükmü olabilir ki?

İlginç sayılması gereken bir “ayrıntı” daha. Malûm, Saddam diktası Halepçe’de kendi halkına karşı kimyasal silâh kullanıp binlerce insanı katlettiğinde sadece “teessüf edildi”. Ama aynı Saddam 1991’de ve bugün o silâhları komşularına özellikle de İsrail’e karşı kullanabileceği ihtimalinden dolayı “cezalandırılıyor”. Yedi yıldır Saddam diktasının o silâhları komşularına karşı kullanamaması için uğraşılıyor. Halepçe olayında seslerini yükseltmeyen “komşular” ve “büyük devlet”lerin, özellikle ABD’nin başını çektiği “dünya kamuoyu” Saddam diktasının bir komşusuna -Kuveyt’e- tecavüzünden sonra harekete geçiyor.

Bu, şu anlama gelmiyor mu: Bir devlet kendi halkıyla sınırlı bir alanda “gerek görürse” her türlü silâhı, aracı kullanabilir. Bu, devlet denilen kurumun, oluşum nedenine aykırı değildir. Çünkü devlet, kendi egemenlik sahasında “yasal” zor, şiddet ve her türlü silâh kullanabilme tekeline, “hak”kına sahip olma temelinde kurulan bir aygıttır. Dolayısıyla kendi egemenlik sahasında hangi silâh ve araçları kullanırsa kullansın, bu onun “doğal bir hak”kını kullanması demektir. Yani ilke olarak eleştirilemez. O hakkını kullandığı için kendisine yaptırım uygulanamaz. Bütün tekeller gibi kendini sınırsızlaştırmaya eğilimli olan devletin zor-şiddet tekeli, kendi egemenlik sahası içinde kendini sınırsızlaştırdığı sürece öteki devletler nezdinde “sorun” değildir.

Sorun “ötekiler”in sahasına el uzatıldığında ya da bu ihtimal beliriverdiğinde ortaya çıkar. Elbette ki, burada da “ilke”nin yanısıra, hattâ ondan çok daha etkili olarak devletin güç düzeyi faktörü devreye girer. Gerçi her devlet başkalarına tecavüz etmeme ilkesi üzerinden “eşit” konumdadır, ama “güçlü devlet”ler güçleri oranında “daha eşit” olduklarından; bu “daha eşit”ler arasında yapılan “arka bahçe” paylaşımlarında kendilerine ayrılan sahanın küçük devletlerine gerektiğinde müdahale edebilirler. Dolayısıyla bu “arka bahçe”ler içindeki küçük devletlerin ahalisi, hem kendi devletlerinin -şimdi tam bir imha potansiyeline sahip hale gelmiş- sözde “koruyucu” zor, silâh kullanma tekelinin, hem de -çok daha kapsamlı bir imha potansiyelini temsil eden- “koruyucu” büyük devletin etekleri altındadır. Bunun, ne zaman patlayacakları belli olmayan iki volkanın altında yaşamaktan ne kadar farkı vardır?

Millî devletler ile birlikte kurulan toplum düzenlerinin ve “uluslararası düzen”in daha önceki dönem düzenleriyle kıyaslanamayacak ölçüde şiddet, yıkım, ölçüm ve dehşet üretmesi, bilim ve teknolojinin kaçınılmaz biçimde silâh ve imha araçlarını geliştirmiş olmasıyla izah edilemez sadece.

Tekel, imtiyaz haline getirilmiş her işlev ve faaliyet, ona bu imkânı veren tarihsel ihtiyaçtan özerkleşmeye hattâ bağımsızlaşmaya ve giderek o ihtiyacın tam zıddı olmaya eğilimlidir. Başlangıçta meşrûiyetini o ihtiyaçtan alan tekel ve imtiyaz daha sonra bizzat kendi içinde kendine özel bir meşrûiyet anlayışı oluşturur ve ona göre davranmaya başlar. Örneğin medya dediğimiz toplumun iletişim, haberleşme, bilgi edinme ihtiyacının vasıtaları, bir tekel, imtiyaz oluşturdukları noktadan itibaren kendi etkinliklerini sınırsızlaştıracak bir meşrûiyet mantığı oluşturmaya başlar ve ona göre davranmaya yönelirler. Bunu yaparken bilgi ve haber akışını manipüle ederek bilgisiz, habersiz kalmaktan çok daha vahim sonuçlara yol açmaktan çekinmeyebilirler.

Devletin ve özel olarak millî devletin en temel meşrûiyet kaynağı toplumun kendini savunma ihtiyacıdır. “Millî devlet”ler bunun en olgun ifadesi olma iddiası üzerine teşekkül etmişlerdir. Toplumun düzenini içte ve özellikle dışa karşı savunma ihtiyacının tam tekeline sahip biçimde kurulan millî devletler, bu savunma tekel ve imtiyazının gerektirdiği “silâhlanma faaliyeti”ni giderek özerk hattâ bağımsız bir işlev, başlıbaşına bir amaca dönüştürmeye yönelmiş ve sonuçta bu tekel, kaynağındaki “toplumun korunması” ihtiyacının tam tersine, bizzat toplum için bir tehdit ve imha tehlikesine dönüşmüştür.

Bu noktaya gelişin başka, hızlandırıcı faktörlerle, örneğin kapitalist üretim tarzıyla, onun işbölümü, metalaştırma ve yabancılaştırma mekanizma ve mantığıyla ilişkisine -gayet önemli olmakla birlikte- burada değinemiyoruz.

Ama şurası apaçıktır ki; bu noktaya gelişle birlikte artık, toplumlar gerek kendi içlerinde gerekse aralarındaki sorunları millî devlet aygıt ve çerçeveleri, kuralları içinde halledebilme imkânının da sonuna gelmiş olurlar. Devlet, millî devlet ile karşılanılacağı varsayılmış ihtiyaçların, onun özellikle zor tekeli vasıtasıyla çözümleyebileceği düşünülmüş sorunların yeni baştan ve yeni toplumsal ve toplumlar arası kurum ve kuruluşlar tasarlama, yaratma perspektifiyle ele alınması çağını başlatmak zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Çünkü her şeyden önce mevcut devletler ve devletler arası düzen, sistem, bir çürüme, varlık nedenlerinin tersine dönüşü ve bunların türettiği bir kurallar karmaşasına, tehlikeli bir kaos sürecine girmiştir.

Son “Irak krizi”nde bu durum yeterince açık biçimde gözlemlenebilir.

1991’de Irak Kuveyt’i işgâl ve ilhak ettiğinde, BM’yi oluşturan uluslararası düzen, kural ve ilkeleri adına onun bu eylemini sonuçsuz kılmak meşrû bir yükümlülüktü. ABD ve “Batı”nın sırf o ülke ve kurallar aşkına değil, malûm “petrol davası” adına harekete geçtikleri elbette doğrudur, ama o ilke ve kurallar dolayımında tüm dünyanın desteğini sağladıkları da ortadadır.

Irak’la savaşın bildik savaşlara benzememesi o zaman da dikkati çekmişti. Irak devleti bir fiske bile vuramadığı bir “savaş”ta, yüzyüze gelemediği bir ordu tarafından perişan edilip yarı yarıya imha edildi. Konvansiyonel silâhlarla yapılacak bir savaşta bilim ve teknolojiyi bizzat üreten bir büyük devletle, o silâhların müşterisi olabilen bir orta çaplı devlet arasındaki müthiş uçurum apaçık biçimde ortaya çıktı. Uçurum o denli büyük ve çarpıcıydı ki; dibinde yatan onbinlerce Iraklı ölü dikkate bile alınmadı.

İkinci ilginç nokta Irak’a dikte ettirilen teslim antlaşmasının koşullarıydı. Irak’a, Kuveyt’i işgâl ve ilhak suçunun bedelinin ödetilmesiyle kalınmadı ve onun orta çaplı bir devlet olarak silâhlı gücünün tam tasfiyesi ve “kökünün kazınması” da kararlaştırıldı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silâh stokları da bu noktada gündeme getirildi. Bu operasyon o denli ciddiye alınmıştı ki, Irak’ın tepesine parçalanma tehdidi anlamına gelen bir Demokles kılıcı da asıldı. Üç parçaya bölündü ve antlaşma koşulları eksiksiz yerine getirilinceye kadar bu durumun süreceği belirtildi. Hattâ o evrede Irak’ın parçalanması ile sonuçlanabilecek bazı girişimlerde bulunuldu, Güney ve Kuzey Irak’ta “bağımsız devlet”ler kurabilecek hareketler kışkırtıldı. Ancak kısa süre sonra vazgeçildi bundan ve “Irak’ın toprak bütünlüğü” garanti edildikten başka, Saddam diktasının devamına da göz yumuldu.

Irak’ı parçalama hesabından, bölgedeki Arap devletlerinin ve Türkiye’nin tepkisinden, Güney Irak’ın Şii halk çoğunluğunun İran’la birleşme ihtimalinden dolayı vazgeçildiği söylenebilir. Ama Irak’ın orta -“bölgesel güç”- büyüklükte bir devlet olarak kalması için gerekli silâhlı güç ve teçhizattan tamamen yoksun kılınması “cezası” asla hafifletilmedi. Hattâ Saddam diktasının Güney ve Kuzey Irak’ta otoritesini yeniden kurma girişimlerine ufak ufak izin verilirken, bu “ceza” infazındaki en küçük ayak sürümeleri bile ağır bombardımanların gerekçesi oldu. Irak’ı bu nedenle iki kez bombalayan ABD, her defasında destekçi devletlerin sayısında ciddi azalmalar olmasına, hattâ bazı büyük devletlerin açıkça karşı çıkmalarına rağmen bombalama kararını uyguladı.

ABD’nin bu kararlılığı ile Irak’ın dize getirilmesinde onunla ittifak etmiş kimi büyük devletlerin şimdi Irak’ın teslim koşullarının yumuşatılması tavrına geçişleri ile ortaya çıkan tutum farkı nasıl açıklanabilir?

Her devletin, özellikle “ Büyük Devlet ” statüsünde olan - Rusya, Fransa, Almanya, Japonya gibi- devletlerin özel çıkar hesapları ve stratejileri arasındaki farklılıklar bunu bir noktaya kadar açıklayabilir. Ama sanırız temelde çok daha önemli bir olgu var.

Bu olguyu kavrayabilmek için yine “Millî Devlet” konusuna başvurmamız gerekecek. “Millî devlet”in kendi egemenlik sahasında zor ve silâh kullanma tekelini tam anlamıyla sağlamak, zor ve silâh kullanmayı sadece devletin bir imtiyazı haline getirip, sahası içinde herkesi silâhsızlandırma eğiliminde olduğunu belirtmiştik. Millî devlet bunu “egemenlik sahası”nı, toplumu şiddet ve zordan arındırma amacı ile meşrû, haklı bir yönelim olarak gösterir.

2. Dünya Savaşı ertesinde BM bu kez devletler arasındaki şiddet ve zor kullanımını önlemek, sınırlamak gibi bir amaçla kuruldu. Ancak millî devlete kendi egemenlik sahası için verilen zor kullanma tekeli, BM’ye verilmiş değildi. Millî devletlerin varoluş nedenlerinin iptali anlamına gelen böylesi bir oluşumun kurucuları millî devletler olan bir platformdan çıkması zaten mümkün değildi. Birleşmiş Milletler bir “ara tedbir”, bir ara evre idi.

Ama bu ara evre boyunca dünyayı kendi egemenlik bölgelerine ayırarak paylaşan büyük devletler, özellikle kendi “arka bahçeleri” saydıkları bölgelerdeki mevcut küçük-orta büyüklükteki sözde bağımsız devletlere tıpkı “millî devlet”lerin zor tekelini kurmalarına benzer biçimde davrandılar. Onları kendi üst tekellerine tâbi birer aparat haline getirdiler. 1945-1990 döneminin “iki bloklu” dünyasının odaklarında bulunan ABD ve SSCB’nin kendi “arka bahçeleri”ndeki devletlere nasıl gereğinde müdahale edip gerçek zor kullanma tekelinin kendilerine ait olduğunu göstermelerinin birçok örneğini gördük.

1990’la birlikte ABD rakipsiz “Süper güç olarak belirdiğinde bu “ Ara Dönem ” de sona erdi. Şu anda ABD’nin süper millî devlet olarak davranmaya yöneldiği bir üçüncü dönem içindeyiz. Süper millî devlet ise millî devletin o söz konusu “şiddet ve silâh kullanma tekeli” kurma mantığının son noktasına götürülmesi olabilecektir. Bu mantığı kaçınılmaz biçimde izlediğinde süper millî devlet, kendi zor kullanma alanlarını korumak isteyecek büyük -millî- devletleri birer engel olarak görmek durumundadır.

ABD’nin, tıpkı millî devletin toplumu şiddetten arındırma gerekçesini kullanması gibi, bu kez de dünyayı şiddetten arındırma gerekçesini kullanarak kendi şahsında şiddet ve silâh kullanma tekeline fiilen tek sahip bir süper “millî devlet” konumuna yerleşme eğilimi, şüphesiz tek tek her devleti ve bilhassa da büyük devletleri tedirgin etmektedir.

“Irak’ı cezalandırma savaşı”nda teşekkül eden ve ABD ile birlikte tüm “büyük devletler”in de katıldığı ittifakın dağılması, “çatlak sesler”in yükselmesi asıl olarak bu nedenledir.

Ve o nedenle de ABD, Irak’ı “uyarma” adı altında, ama asıl o “büyük devlet”lere kararlılığını göstermek için Irak’ı bombalayacaktır.

Irak’ın bombalanma nedeni, onun “bölgesel bir tehdit oluşturduğu” biçiminde meşrûlaştırıldığı zaman, aynı gerekçenin gelecekte bu kez bir büyük devlet için de kullanılabilmesinin yolu açılmış olmayacak mıdır?

Millî devletin, toplum içinde şiddet kullanımını önleyen, kısıtlayan kurum ve pratikleri sönükleştirmek pahasına ve buna yol açan gelişmeleri teşvik ederek kurduğu şiddet-silâh kullanma tekeli, toplumu şiddetten arındırmadığı gibi ayrıca devletler aracılığıyla kullanılan şiddet ve silâhın ölçülemez boyutlara varmasını getirdi. Bu şiddet ve silâh yoğunlaşmasının potansiyel olarak sahip olduğu topluca imha olmamız ihtimali, devletler arasındaki “dehşet dengesi” sayesinde şimdiye kadar gerçekleşmedi. Ama şimdi o imha potansiyelini dizginleyen “dehşet dengesi”ni bertaraf etmeye eğilimli bir “süper millî devlet”in teşekkül süreci içindeyiz. ABD’nin şahsında bu süper millî devletin dünyayı şiddetten arındıracağına inanmak, “millî devlet”in toplumu şiddetten arındıracağına inanmış olmaktan çok daha vahim bir yanılgı olacaktır.

Millî devletin şiddet ve silâhtan arınma değil, tam tersine şiddet ve silâhla imha potansiyeline dönüşmüş olması, süper millî devletin bu potansiyele kat be kat fazlasıyla ve dizgin tanımaksızın sahip olması anlamına gelir ve o sadece bu olabilir.

Kimyasal ve biyolojik silâhların, kolay üretilmeleri nedeniyle bu süper millî devletlere karşı küçük devletlerin, hattâ toplulukların bir savunma aracı olabileceğini söyleyen, düşünen, bunun bir “denge” sağlayabileceğini tasarlayanlar da var. Nitekim biyolojik ve kimyasal silâhların küçük devletlerin yoksul halkların  “ Nükleer Silâhı ” olarak meşrû görülebileceğini iddia edenler de oldu.

Şiddet ve silâhı insanlığın defterinden tamamen silebilme azim ve umudumuz bu kadar mı köreldi ki; şiddet ve silâhı bu denli azmanlaştıran ve topluca imha noktasına getirmesine rağmen, hâlâ “millî devlet”lerin imha potansiyellerinin ne şekilde olursa olsun, “denge”lenmesiyle kurtulmuş olabileceğimizi sanacak kadar zavallılaştık?

ÖMER LAÇİNER

(*) Bu diasporalar konusunun bir diğer çok önemli yönü de onların “anavatan”daki siyasî sorunlara ilgi ve destek düzeyinin yüksekliğidir. “Anavatan”larında azınlık veya “ezilen” statüsünde olanlar ya da anavatanı ciddi bir “ulusal sorun” yaşayan göçmenlerde bu duyarlılık çok daha fazladır. ABD’deki İrlandalıların İRA’ya, çeşitli kıtalara dağılmış Filistinlilerin “Filistin davası”na, Ermeni diasporasının Ermenistan ve Karabağ’a Avrupa’daki Kürtlerin PKK’ya sağladıkları her türden büyük destek hatırlanmalıdır. Yahudi diasporasının İsrail ile ilişkisi ise “İsrail sorunu”nun bir Ortadoğu sorunu mu yoksa dünya ölçeğinde bir sorun mu olduğunu sorduracak kadar sıkıdır. Fundemantalist dinî hareketler de diasporalarda daha hızlı yaygınlaşmakta ve Ana vatandaki aynı nitelikte hareketlere çok ciddi destek ve katkıda bulunmaktadırlar. “Dünya devleti” olmaya gayet yakın iki aday ülkenin, Çin ve Hindistan’ın çeşitli kıtalara yayılmış diasporalarının, bu ülkeler ön plana geçtikçe aktifleşeceklerini şimdiden söyleyebiliriz.

http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/2829/korfez-krizi-uzerine#.WoLh8iXFIdU


***