ÇAĞINA VE BÖLGESİNE SIĞMAYAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇAĞINA VE BÖLGESİNE SIĞMAYAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2019 Perşembe

ÇAĞINA VE BÖLGESİNE SIĞMAYAN ÖNDER: ATATÜRK BÖLÜM 2

ÇAĞINA VE BÖLGESİNE SIĞMAYAN ÖNDER: ATATÜRK BÖLÜM 2




16. Atatürk’ün Hatay konusunda İstediği dinamizmi göremeyince basın yoluyla hükûmeti eleştirip baskı uygulaması: 

Gece gündüz Hatay meselesiyle uğraşan Atatürk, çözüm konusunda gelişme olmayınca Meclis’teki müzakerelerin sonucunu ve hükûmetin kararını da değerlendirerek meseleyi bizzat halletmek üzere 5 Ocak 1937 günü Istanbul’dan trenle yola çıktı. Hedef Hatay idi…Yola çıkar çıkmaz ordunun güneydeki birliklerinin komutanlarına birliklerini güney sınırlarına doğru kaydırmalarını emreden Atatürk, bu arada Basvekili, Hariciye ve Dahiliye Vekillerini ve Mareşal Fevzi Çakmak’ı da Eskişehir’e çağırtmıştı 

6 Ocak günü Eskisehir’de Basbakan Inönü, Maresal Fevzi Çakmak, İçisleri ve Dışisleri Bakanlari ile yapılan ve 4 saat süren Hatay toplantısında Atatürk’e Ikinci Dünya savaşının pek yakın olduğu, Hatay konusunda “bir askerî harekât şıkkına girmenin mahzurlu olacağı” konusunda görüş bildirildi. Bu açıklamalar üzerine Atatürk onların görüşüne katildığıni ifade ederek girisiminden vazgeçti. 
Eskişehir’den ayrılıp Afyon’a uğradıktan sonra 7 Ocak günü Konya’ya vardı, sonra yoluna devam ederek Ulukışla’ya geçti. Aynı gün Paris’te gerçekleşen Davaz-Viénot görüşmesinden sonra Fransızlar tutum değiştirdi 23 ve bundan sonra Atatürk Niğde üzerinden Ankara’ya döndü. Ama bu yolculuk süresince başta güney bölgeleri olmak üzere bütün millet savaş çıkacakmış gibi, adeta Atatürk’ün bir işaretini beklemişti.. 

Atatürk’ün yolculuğundan beş gün sonra Antakya’da yapılan ve 60 bin (ya da 80 bin) Türk’ün katıldığı muazzam gösteri, sanki ona “Paşam, hazırız” mesajı veren bir cevaptı. 

17. Atatürk Hatay davası konusunda çok kararlı olmasına ve sabırsızlanmasına rağmen başvekilin bu konudaki isteksizliği ve gizli muhalefeti ona sıkıntı veriyordu. 

Bu yüzden Kurun gazetesinin 2226 Ocak 1937 tarihleri arasındaki nüshalarında Asım Us imzasıyla yayınlanan yazılarla hem hükûmeti eleştirip harekete geçmeye, dinamik bir politika izlemeye davet etti, hem de Fransa’yı eleştirerek 
gözdağı verdi. (Atatürk aynı yöntemi daha önce Aralık 1936’da uygulamıştı.). Böyle bir yöntem bir devlet başkanı tarafından belki de dünyada ilk defa kullanılıyordu. Sonbahara doğru Başvekil değişikliği yapılarak İnönü’nün yerine Celal Bayar Başvekil olmuş, Atatürk’ün istediği çizgide bir Hatay politikası izlenmeye başlamıştı. Nihayet Milletler Cemiyeti İskenderun Sancağı’na (Hatay) bağımsızlık verilmesini kabul etti. Şimdi seçimler yapılacaktı. Suriye Milletler Cemiyeti’nin bu kararına gösterilen tepkilerle çalkalandı. 

Böyle gergin bir ortamda Mart 1938’de Suriye Başveziri Cemil Mürdüm’ün Şam’da kendisiyle görüşen Cumhuriyet gazetesi muhabirine söylediği sözler çok anlamlıydı. Başvekil diyordu ki: Atatürk yalnız Türklerin değil, bütün şarkın atasıdır. Bütün şark milletleri onun açtığı nurlu yolu takip etmektedir ve bu yolda devam edeceklerdir. Eğer Atatürk olmasaydı Şark milletlerinin hali ne olacaktı? 
Binaenaleyh, onun adı “Atatürk” değil, “Ataşark” tır… 24 

Herbert Melzig ise Atatürk’le ilgili olarak yazdığı kitabında hemen hemen buna yakın ifadeler kullandıktan sonra “Onun hüviyeti Nil sahillerinden eski Çin denizine kadar bir efsane olmuştur” diyordu 25. 

Atatürk 1938 yılı başlarında rahatsızlanmış, tedavisine başlanmıştı. Hatay davasına zarar vereceği endişesiyle basında bu konuda haber yayınlanmamasına özen gösteriliyor, olumlu haberler verilmesine çalışılıyordu. Ama dış basın bu haberleri abartarak verdiğinden Fransızlar işi ağırdan almaya başlamış, adeta bir beklenti içine girmişlerdi. Amaç, Hatay Türklerinin maneviyatını sarsmak ve mücadelenin yararsızlığını kabul ettirmekti. 

19 Mayıs 1938 günü Beyrut’tan Avrupa ve Amerika’nın her tarafina çekilen ve Atatürk’ün tehlikeli bir surette ve devlet ilerine bakamayacak derecede ağır hasta olduğunu duyuran telgraflar Atatürk’ün tepki göstermesine, üzülmesine yol açtı. 

Doktorlar Atatürk’ün günde 23 saat dinlenmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama o, Hatay meselesini ve milletine verdiği sözü düşünerek 19 Mayıs günü Ankara’da Gençlik ve Spor Bayramı törenlerini izledikten sonra, saat 17.00’de özel treniyle Ankara’dan Mersin’e doğru önemli bir yolculuğa çıktı. Hem güneyde durumu sınıra yakın bir yerden inceleyecek, Adana-Mersin civarındaki askerî birlikleri 
teftiş edecek, hem de Fransa’ya ve dünya kamuoyuna gerekli mesajları verecektir. (Bu sırada Türkiye’nin 30 000 kişilik bir kuvveti beklemekte, birliklerin manevraları devam etmektedir.) 

20 Mayıs günü saat 13.00’te Mersin’e varan Atatürk halkın coşkun sevinç gösterileriyle karşılandı. Sonra istasyonda askerî birliklerin dört saat süren geçit resmini ayakta izledi. 

Atatürk kendisiyle ilgili propagandaları etkisiz hale getirmek amacıyla, geçit resmi sırasında bol bol resim çekilip, mümkün olduğu kadar çabuk çoğaltıldıktan sonra Hatay’a gönderilmesini emretti. Fotoğrafçılar bütün gece çalışarak resimleri çoğalttılar. Ertesi gün bu resimler Mersin Valiliği’nce özel kuryelerle Hatay’a gönderildi26. Mersin’den gelen resimler Antakya’da gazeteci Selim Çelenk’e ulaştırıldı. Selim Çelenk gece Halep’e giderek klişe yaptırıp döndü ve resim 25 Mayıs günü Antakya’da Atayolu, Iskenderun’da “Hatay” gazetelerinde yayınlandı. Bu gazetede resmin üstünde” Büyük Şef Mersin istasyonunda dünyanın karşısında ayak üstündedir.” Resmin altında ise: Şarkın güneşi başucumuza indi. SEVİN HATAY ÖĞÜN ŞARKA SELAM DUR EMPERYALİZM” yazıları vardır 27. 

Gerek bu iki gazeteden, gerekse diğer ajanslardan Atatürk’le ilgili fotoğraf ve haberleri gören Türkler ümitle doldu, Araplar ve Fransızlar askerî harekat 
endişe ve telaşına kapıldılar. 

Diğer yandan, Ankara’da Hatay’la ilgili olarak yabancı ülkelerin elçileri ile yapılan görüşmeler günü gününe Atatürk’e ulaştırılıyordu... 
Atatürk, bu mesele çözümlenmeden Ankara’ya dönmeyeceğini söylemişti. Gelişmelerle ilgili yeni durumu Ankara’dan telefonla kendisine arzeden Başvekil Celal Bayar’a şöyle talimat verdi : 

“- Ecnebi sefirlere deyiniz ki, Atatürk Mersin’dedir ve Hatay meselesi halledilinceye kadar Mersin’de kalacaktır”28. 

23 Mayıs 1938 günü Milletler Cemiyeti, Türkiye’nin talebi üzerine yaptığı toplantıda Türk tezini kabul etti, “hiçbir Türk’ün İslam-Sünni yazılamayacağına” karar verdi. Karar telgrafla Antakya’daki heyet sekreterliğine (Seçim Komisyonu Sekreterliği) bildirildi. 24 
Mayıs günü Mersin’e telefon eden Başvekil Celal Bayar Valiye, 

“- Atatürk’e arzediniz. Fransız ve İngiliz Elçileri ile görüştüm. Bütün şartlarımızı kabul ediyorlar” mesajını iletti. Atatürk bunu öğrenince memnun oldu 29. 

Aynı gün Atatürk Adana’ya gitti. Şehirde kendisini mahşeri bir kalabalık sevinç gösterileriyle karşıladı.. Bundan sonra piyade ve topçu birliklerinin geçit resmi başladı. Tören için dört tümenden oluşan sefere hazır bir tören birliği hazırlanmıştı ve her türlü tören protokolünün ötesinde, generaller de tümenlerinin başında yaya geçiyorlardı. Geçit resmi uzadıkça rahatsızlığı ve yorgunluğu arttığından Atatürk törenin çabuk bitmesi için “daha çabuk, daha çabuk” diye hızlı geçmeleri emrini verdi. Asker hızlı yürüyüşle geçit resmini 
bitirdi. Aynı akşam trenle Ankara’ya hareket edildi. 25 Mayıs günü Ankara’ya varan Atatürk, oradan İstanbul’a gitti. Hastalığın ağır günleri başlıyordu. 

Bundan sonra Hatay süreci hızlandı. İki hafta sonra Org. Asım Gündüz başkanlığında bir Türk askerî heyeti Antakya’ya giderek Fransız askerî heyeti ile görüşmeler yaptı. Seçim güvenliğini sağlamak için Türkiye ve Fransa Sancak’a asker gönderecektir, ama bazı hususlarda anlaşma sağlanamayınca Asım Gündüz’ün görüşmeleri keserek dönmesi gündeme geldi. Celal Bayar Mareşali, Emniyet Umum Müdürü Şükrü Sökmensüer’i ve Numan Menemencioğlu’nu da alarak, durumu Atatürk’e arzetmek üzere birlikte İstanbul’a gittiler ve Savarona yatında dinlenmekte olan Atatürk’ün huzuruna çıktılar. Atatürk, kendisine arzedilen bilgileri dinledikten sonra en uygun çözümü gösteren bir talimat verdi, bu çözümü Fransızlar da kabul ettiler 30. Bu talimatın Antakya’daki heyete iletilmesinin hemen ardından Antakya’da son oturumlarda anlaşma sağlandı... 2 Temmuz 1938 günü parafe edilen Askeri Anlaşma 3 Temmuz 1938 günü saat 
08.00’de imza ve teati edildi 31. Askeri heyet Antakya’dan ayrıldı.. Ertesi gün pazar olmasına rağmen Fransız Dışişleri Bakanlığı çalıştırılır ve Türkiye ile Fransa arasında askerin Hatay’a girişini sağlayan anlaşma imzalandı. 5 Temmuz 1938 günü 48. Takviyeli Dağ Alayı, halkın coşkun ve hasret dolu gösterileri ve sevinç gözyaşları arasında iki koldan (Hassa ve Payas) Hatay’a girerek Atatürk tarafından belirlenmiş olan yerlerde konuşlandırıldı. 32. 
Türk Askerinin girişiyle Hatay kurtulmuştu! 

19. İnsani duyguların ve büyüklüğün zaferi: 

Yüzelliliklerin affı 

1938 yılı Cumhuriyetin 15. yıldönümüdür. Atatürk Meclis tatile girmeden af çıkmasını ister ve bu işin takibiyle Dışişleri Bakanını görevlendirir. Sonuçta Atatürk, bu defa da şiddetle karşı çıkanlar bulunmasına rağmen, olayı bizzat takip eder ve “Büyük milletin eseri kadar affı da büyüktür” diyerek genel af çıkartır 33. 

Ve bu af çıkarılırken devlet hiç kimseye de sormaz! Yüzellilikler affedilmişlerdir. Ama 10 yıl görev alamayacaklardır. 
Bu yüzden kimse kendilerine iş vermez. Atatürk bunu öğrendiğinde üzülür ve “bir kimsenin ekmeksiz kalmasını istemeyiz. Onları memlekete aç bırakmak için getirmedik” diyerek bu olumsuz davranışa engel olur. 

Yüzelliliklerin affı küçümsenmeyecek önemde ve dünya çapında bir olaydır ama Atatürk’ün bu yiğitliğini kimse anlayamamış, takdir edememiştir: 

Refik Halid’e göre, Meclis’te karşı çıkanlara rağmen ittifakla kabul edilen Yüzelliliklerin affı, Türkiye dışında yabancı ülkelerde tek bir politika suçlusu bırakmamıştır ve bu, dünya çapında bir rekordur! 34 

Yüzelliliklerin affı Atatürk’ün değme yiğite nasip olmamış, çok yüksek ve çok insanca hareketlerinden bir tanesidir ve umumi politika tarihinde bile yer alacak değerdedir. Çünkü o listede Refik Halid ve benzeri birkaç kişi dışında, eli silahlı, beli tabancalı niceleri vardır! Ve hepsi kayıtsız şartsız affedilmiştir. Refik Halid, bunun küçümsenmeyecek bir iş olduğunu belirttikten sonra, bu bahsi Atatürkçü 
muharrirlerin ve hatıracıların yazılarında belirtmeyişlerine ve onun parlak icraatı arasında anmayışlarına hayret eder. Çünkü bu, emsalsiz ve küçümsenmeyecek bir iştir 35. 

20. Bir devlet adamının kurduğu İkinci devlet - Atatürk’ün son eseri: 

Hatay Devleti. 2.9.1938, Hatay’da seçimler Türk askerinin varlığı sayesinde huzur içinde yapıldı ve Hatay Devleti meclisini oluşturacak milletvekilleri seçildi. 
Atatürk, müstakbel Hatay Cumhurreisinin Tayfur Sökmen olmasını istediğinden, Tayfur Sökmen, kuruluş hazırlıklarına katılmak üzere 25 Ağustosta Dörtyol’dan Antakya’ya gitti. 

2 Eylül 1938 günü Hatay Millet Meclisi’nin Antakya’da Gündüz Sineması’nda toplanmasıyla Hatay Devleti kurulmuş oldu. Meclis başkanlığına Abdulgani Türkmen seçildi, yapılan konuşmalardan sonra yemin töreni yapıldı, bütün milletvekilleri Türkçe yemin ettiler. 

Daha sonra Tayfur Sökmen 40 Mebusun oy birliği ile Devlet Reisliğine seçildi.. Devletin adı “HATAY DEVLETİ” olarak kabul ve ilan edildi. Hatay Devleti bir Türk devleti, bayrağı Atatürk’ün çizdiği bayrak ve millî marşı Türk İstiklal Marşı’ydı 36. 

21. Türkiye’nin ve dünyanın büyük kaybı, Hatay’ın En Büyük Yası 10 Kasım 1938 günü Türk dünyası eşsiz bir lideri, Türkiye Cumhurbaşkanını, Hatay en büyük âşığını, kurucu ve kurtarıcısını kaybetti. Atatürk’ün ölümünün öğrenilmesi Hatay’da derin bir üzüntü yarattı. Bütün halk yas tutuyordu. Hatay’da bir ay millî matem ilan edildi. 

Bayraklar yarıya indirildi ve dükkânlar kapatıldı, okullar tatil edildi. Minarelerde salâlar verildi, kiliseler çanlarını çaldılar. 

Lübnan Meclisinde milletvekilleri Atatürk için 5 dakikalık saygı duruşu yaptı. 

Beyrut’ta Atatürk için muazzam bir cenaze töreni düzenlendi, şehir baştan başa bir matem havasına büründü, Lübnan’da millî matem ilan edildi.. Lübnan müftüsü tarafından verilen bir emirle bütün Beyrut camilerinde gaip namazı kılındı, büyük ölünün ruhuna dualar okundu. Şam’da bayraklar yarıya indirilerek matem ilan edildi, Cuma günü namazdan sonra Emevi camiinde Atatürk için gaip namazı kılındı, dualar edildi 37. 

Çin gazeteleri Atatürk’ün Asya’daki bütün milletlerin babası, mürşidi, rehberi ve kurtarıcısı olduğunu, Çin milletinin, en büyük şefin ölümüne kardeş Türk milleti ile birlikte ağladığını yazdı.Batı basınında olduğu gibi Ortadoğu basınında da Atatürk hakkında çok etkileyici yazılar yayınlandı. Örnek olarak, Beyrut’ta çıkan Ebabil gazetesi şöyle yazıyordu: 

“Ataşark ölmüştür. Sultanları kovan, orduları tarumar eden, Çanakkale kahramanı, sakarya’nın halikı Mustafa Kemal öldü. 

Türkiye’yi yoktan var eden, onu en kuvvetli devletler mertebesine çıkaran, vatanı kölelikten efendiliğe, zilletten şerefe götüren Atatürk öldü. Zulmün en büyük düşmanı, ebedi Kemalizm rejiminin ilâhı öldü. Adı anılınca önünde en kahhar başların eğildiği Gazi öldü. Kalplerimiz bu azim haile karşısında titriyor. Mantık durmuştur.”38

 ………. 

Atatürk, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun 20. yüzyıla en büyük armağanıdır. O, başarı merdivenlerinde hızla yükselmiş, ama bu yükseliş onu hırsın çılgın dalgaları arasına sürükleyememiş, o, gerçekçi bir dünya insanı olarak kalmış, gücünün temelindeki halkçı kaynağı asla gözardı etmemiştir. 
Atatürk, çağını çok iyi kavrayarak savaş meydanlarına sığmayan bir kumandan, çağına ve bölgesine sığmayan dünya çapında bir devlet adamıdır. 

O, tarihte iki devlet kuran devlet adamı olma ayrıcalığına sahip tek insandır. 

Sonuç olarak söylemek gerekirse, Atatürk’ün hayatında Hatay, gerek Yıldırım Orduları Komutanlığı, gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde çok özel bir yere sahip olmuş, ve hayatının son dakikalarına kadar bu konu ile meşgul olmuştur. 
10 Kasım1918’de Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığından ve Adana’dan buruk ayrılışından 10 Kasım 1938’e kadar olan dönemde Atatürk hem Hatay’ın işgalinin acılarını, hem de gerçekten müstesna bir zafer olan Türk askerinin Hatay’a tekrar girişini ve Hatay Devleti’nin kuruluşunu görmenin doyulmaz mutluluğunu yaşamıştır. Böyle bir mutluluk her faniye nasip olmaz. Onun ölümüyle 
Hatay’la ilgili projeleri de bir sır olarak kalmıştır. Nihayet Hatay Devleti de 29 Haziran 1939’da kendi varlığına son vererek Türkiye’ye katılma kararı almış ve 23 Temmuz 1939’da 18 yıldır ayrı kaldığı Türkiye’ye katılarak anayurdunun seçkin bir ili olmuştur. 

Atatürk’ün, Hatay mücadelesi sırasında başvurduğu yöntem ve yaklaşımların hepsi yeni, özgün, amaca, çağa ve uluslararası hukuka uygun uygulamalar olup, her biri örnek birer gelişme olarak tarihe geçmiştir. O sadece Türklerin değil, tüm mazlum milletlerin atası ve önderiydi. Bu yüzden ölümüne milletler ağlamış, çağında ve çağımızda bir emsali de henüz yetişmemiştir. Ama onu iyi kavramış 
nesillerin yetişmesi ve bu nesillerin onun emanetine sahip çıkması onun varlığı kadar önemli bir zenginlik olacaktır.. Millî Eğitim Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda gecikmeden tedbir almalı, yeni nesillerin test ve tost arasında sıkışmış, kültürüne yabancılaşmış, yabancı dizi ve çizgi film kahramanlarına hayran nesiller olarak değil, Atatürk’ün ilkelerini, ideallerini ve hayat felsefesini özümsemiş fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller olarak yetişmeleri için her şey yapılmalıdır. Böylece Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacak ve Atatürk’ün ruhu şad olacaktır. 

KAYNAKLAR: 

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV (1917-1938), Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, Ankara 1964 
Atay, Falih Rıfkı, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, İstanbul 1998 
Banoğlu, Niyazi Ahmet, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Ankara 1981 
Borak, Sadi, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, 2. Basım, İstanbul 1997 
Çelenk, Selim, Hatay’ın Kurtuluş Mücadelesi Anıları, Yayına Hazırlayan: Günay Çelenk, Antakya 1997 
Dumont, Paul, Mustafa Kemal, Çeviren: Zeki Çevikkol, Kültür Bakanlığı yayını, Ankara 1993 
Ebcioğlu, Hikmet Münir, Kendi Yazılarıyla Refik Halid, İstanbul 1943 
İnan, Arı, Tarihe Tanıklık Edenler, Ankara 1997 
Karay, Refik Halit, Bir Ömür Boyunca, İstanbul1990 
Konuralp, Nuri Aydın, Hatay Kurtuluş ve Kurtarış Mücadelesi Tarihi, Yayına Hazırlayan: Abdurrahman Konuralp, İskenderun 1996 
Konyalı, İsmail Hakkı (Sefil Molla), Sefil Molla Divanı (Yazma) 
Mechin, Benoist, Mustafa Kemal-Bir İmparatorluğun Ölümü, Türkçesi: Zeki Çelikkol 
Miralay Sedad, Yıldırımın Akıbeti, Erkânı Harbiyei Umumiye Talim ve Terbiye Dairesi yayını, Ankara 1927 
Mumcu, Ahmet, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İstanbul 1992 
Mumcu, Ahmet, M.Kamil Su, Lise ve Dengi Okullar İçin T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, 4.Basım, İstanbul 2003 
Müderrisoğlu, Alptekin, Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları, Ankara 1981 
Rafik, Abdulkerim, “Türkiye-Suriye İlişkileri” Çeviren: Sebahattin Samur, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 88 (Şubat 1994) 
Selçuk, Hamdi, Hatay’ın O Günleri, İstanbul 1972 
Şehsuvaroğlu, Lütfi, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, Ankara 1981 
Sherrill, Charles H., Bir Elçiden Gazi Mustafa Kemal, Çeviren: Alp Ilgaz, Tercüman yayınları. 
Soyak, Hasan Rıza, Atatürk’ten Hatıralar, C. 2, İstanbul 1973 
Şimşir, Bilal N., Atatürk’ün Hastalığı, Ankara 1989 
Tekin, Mehmet, Hatay Basın Tarihi, Antakya 1985 
------------------, Hatay Basınında Atatürk, Antakya 1994 
------------------, “Hatay basın tarihinin altın sayfalarından biri: Yeni 
Mecmua”, Güneyde Kültür, Sayı: 111 (Mayıs 1998) 
------------------, Hatay Tarihi (2. Basım), Antakya 1999 
------------------, “İşgal yıllarında Antakya’da bir spor kulübü: Gençspor Kulübü”, Güneyde Kültür, Sayı: 16 (Haziran 1990) 
-----------------, Mehmetçik Hatay’da, Antakya 1988 
Turgut, Hulusi (Derleyen), Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, 2.Basım, İstanbul 2005 
Vaidis, Thomas A., Kemal Atatürk, Yeni Türkiye’nin Kurucusu, Çeviren:Ahmet Angın, İstanbul 1967 
Yavuz, Bige, Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk-Fransız İlişkileriFransız arşiv belgeleri açısından, 1919-1922, Ankara 1994 
Yıldırım, Mustafa, 58 Gün-Mustafa Kemal ile Filistin’den Anayurdun Dağlarına, İstanbul 2004 
Yücebaş, Hilmi, Filozof Rıza Tevfik, Hayatı, Şiirleri, Hatıraları, İstanbul 1957 

DİPNOTLAR;

1 Mustafa Yıldırım, 58 gün- Mustafa Kemal ile Filistin’den Anayurdun Dağlarına, s.367 
2 Mustafa Yıldırım, 58 Gün- Mustafa Kemal ile Filistin’den Anayurdun Dağlarına., İstanbul 2004, s. 367-368; Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları s. 97. 
Ayrıca bkz: Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, İstanbul 1998, s. 72: Bir örgüt kurun, milli güç oluşturun, kendinizi savunun. Ben istediğiniz kadar silah veririm.” 
3 Nuri Aydın Konuralp, Hatay Kurtuluş ve Kurtarış Mücadelesi Tarihi, s. 12. 
4 Miralay Sedad, Yıldırımın Akıbeti, Erkânı Harbiyei Umumiye Talim ve Terbiye Dairesi Yayını, Ankara 1927, s. 270 
5 Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri IV (1917-1938), Ankara 1964, s.20 
6 Org. Muzaffer Ergüder’den nakleden: Em. Kur. Bnb. Samet Kuşçu. Bkz.: Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma 
ve Söyleşileri (2. Basım), İstanbul 1997, s. 168 (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nin 1973 yılı sayılarından alıntı. 
7 Nuri Aydın Konuralp, Hatay Kurtuluş ve Kurtarılış Mücadelesi Tarihi, İskenderun 1996, s. 54-55. 
8 Nuri Aydın Konuralp, Hatay’ın…s. 46. Şeyhin mücadelesi Türk mücadele teşkilatı tarafından desteklendi. Ancak Ankara İtilafnamesinden sonra 
Türkiye’nin yardım ve desteği kesilince Şeyh Salih kuvvetleri Fransızlara yenildi ve mücadelesi sona erdi. 
9 Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları, s. 522-523; Paul Dumont, Mustafa Kemal, s. 88; Bige Yavuz, Kurtuluş Savaşı 
Döneminde Türk –Fransız İlişkileri, s.158-159 
10 İ.Hakkı Konyalı, Sefil Molla Divanı 

Türklerin aslanı meydana geldi 
Hançerle düşmanın bağrını deldi 
Hem Gazi, hem mehdi unvanın aldı 
Canından geçenler girsin meydana 
……… 

Kemalın var etsin Hazreti Mevlâ 
İndallah kazandı rütbe-i bâlâ 
Kılıncı kınına koymadın hâlâ 
Bilmem hangi semti aldın nişana 
…….. 

Türkler bayram eder, kına yakınır 
Çarşılar, pazarlar çiçek sokunur 
Şenlikler yapılır, mevlit okunur 
Alkışlar edilir Türk kahramana.

20 Eylül 1338 (1922) 

11 Abdulkerim Rafik, ”Türkiye-Suriye İlişkileri”, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı 88 (Şubat 1994), s. 57 
12 A. Rafik, “Türkiye-Suriye İlişkileri”, Türk Dünyası…, s. 56 
13 Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya 1999, s.125-126 
14 Mehmet Tekin, “İşgal yıllarında Antakya’da bir spor kulübü:Gençspor Kulübü”, Güneyde Kültür, Sayı :16 (Haziran 1990), s. 21. Çalıştırıcısı 
Türkiye’den getirilen bu kulübün futbol takımı Suriye kulüplerine karşı adeta Antakya Türklerinin milli takımıydı. 
15 Mehmet Tekin, Hatay Basın Tarihi, s.54-67 ; Mehmet Tekin, “Hatay Basın tarihinin altın sayfalarından biri: Yeni Mecmua, Güneyde Kültür, sayı:111 
(Mayıs 1998), s.1-28 
16 Mehmet Tekin, Hatay Tarihi 1999, s.139-140 
17 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İstanbul 1981, s. 306-307; Hikmet Münür Ebcioğlu, Kendi yazılarıyla Refik Halid, s. 76) 
18 Refik Halit Karay, Bir Ömür Boyunca, s. 210 
19 Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 149-151 ; Hulki Öcal, Hatay Savaşı, s.73. 
20 Refik Halit Karay, Bir Ömür Boyunca, s.214. 
21 Hilmi Yücebaş, Filozof Rıza Tevfik, Hayatı-Şiirleri-Hatıraları, İstanbul l957, s. 106-108. Röportajı yapan kişi Yüzelliliklerden Tarık Mümtaz’dır) 
22 Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s.166-167; Mehmet Tekin, Hatay Devlet Reisi Tayfur Sökmen, Antakta 2002, s.65-66 
23 7 Ocak günü, bir Atatürk hayranı olan Fransız Meclis Başkanı Herriot Türkiye’nin Paris Büyükelçiliğine giderek Büyükelçi Suat Davaz’a, “Aman 
azizim Büyükelçi, hemen Hükûmetinize yazınız, Fransa Hükûmeti Atatürk’ün isteğini yerine getirecektir” demiştir. Hamdi Selçuk, Hatay’ın O Günleri, s.88 
24 Mehmet Tekin, Hatay Basınında Atatürk, s. 106 
25 Mehmet Tekin, a.g.e., s. 107 
26 Selim Çelenk, Hatay Kurtuluş Mücadelesi Anıları, Yayına hazırlayan: Günay Çelenk, Antakya 1997, s.96-97 
27 Hatay 25.5.1938 
28 Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün Sağlık Hayatı, İstanbul 1981, s. 70-71 
29 Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün … s. 70-71 
30 Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, Ankara 1997, s.92-94 (Şükrü Sökmensüer’le mülakat bölümü: s.87-158 
31 Yenigün, 3.7.1938, 5.7.1938 
32 Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C. 2, s. 648-651: Mehmet Tekin, Mehmetçik Hatay’da, Antakya 1988; Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, Ankara 1997, s. 92-94 
33 Hulusi Turgut (derl.), Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Hatıraları… s. 350 
34 Refik Halit, Bir Ömür… s. 212 
35 Refik Halit, Bir Ömür…209-212; Cemal Kutay, Yüzellilikler Faciası, İstanbul 1955, s. 16-17; Barış Andlaşması, Lozan, 24 Temmuz 1923, VIII-Genel 
Affa ilişkin Açıklama ve Protokol (Protokol), İsmail Soysal, Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, I.Cilt (19201945), 
2. Baskı, Ankara 1989, s.189-190; Ayrıntılı bilgi ve 150’liklerin listesi için bkz: Kazım Öztürk, Türk Parlamento Tarihi TBMM II:Dönem, 19231927, 
TPT Araştırma Grubu-TBMM Vakfı Yayını no:1, Ankara 1993, s. 567-585. 
36 Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 98 
37 Yenigün, 15.11.1938; Mehmet Tekin, Hatay Basınında Atatürk, s. 135-136 
38 Yenigün, 15.11.1938; Mehmet Tekin, Hatay Basınında Atatürk, s. 134-135 


***

ÇAĞINA VE BÖLGESİNE SIĞMAYAN ÖNDER: ATATÜRK. BÖLÜM 1

ÇAĞINA VE BÖLGESİNE SIĞMAYAN ÖNDER: ATATÜRK. BÖLÜM 1 


Mehmet TEKİN
* Araştırmacı-yazar


Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin emsaline nadir rastlanan, örneği ancak birkaç yüzyılda bir görülen seçkin kahramanlarından biridir. O nasıl hayatı boyunca bu millete mensup olmakla gurur duymuşsa, Türk milleti de böyle bir kahramana sahip olmakla gurur duymaktadır. 

Mustafa Kemal yetişme döneminde herkesle aynı eğitim sürecini yaşamıştır, ama meslek hayatında devletin ve milletin bekası için verilen ölümcül mücadelede meslekdaşlarına ve bütün çağdaşlarına üstünlüğünü ortaya koyarak adını sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanına değil, tüm dünyaya duyurmuştur. Devlet adamlığı döneminde ise, yenik bir devletten yeni bir devlet yaratmak, tarihin derinliklerinden gelen bir toplumu gerçek asaletine lâyık şekilde yeniden şekillendirip çağdaşlaştırmak gibi, tarihte emsaline az rastlanır uygulamalar yaparak fikir, icraat ve davranışlarıyla pek çok dünya liderine örnek ve ilham kaynağı olmuştur. 

Doğru olduğuna inandığı yolda ısrarla ve inançla ilerleyen, başladığı her işi mutlaka ve başarıyla sonuçlandıran Mustafa Kemal, ümitsiz savaşların mağrur ve muzaffer kumandanıdır. O, kritik dönemlerde kumanda ettiği orduların zorunlu çekilişini bile yeni bir zaferin hazırlık aşaması olarak değerlendirmiş, büyük riskler üstlenmekten çekinmemiştir. Zaferlerinden kibire kapılmamış, Devlet adamlığında diktatörlüğe özenmemiştir. Bencillikten uzaktır, yüce gönüllüdür. Zaferlerinin ve politik başarılarının övüncünü çalışma arkadaşları ve milleti ile paylaşmış, hayatının her saniyesini “çağdaş ve mutlu bir millet, her yönden güçlü ve dostluğu aranan bir devlet” idealini gerçekleştirmeye tahsis edilmiştir. 

Hayatında kendisine ayrılmış bir günü dahi olmayan ve omuzlarında asırların yükünü taşıyan bu kahramanın hayatı incelendiğinde onun aynı zamanda müşfik ve merhametli bir insan, pragmatist bir filozof, insani ve sosyal bilimler yelpazesine vâkıf çağdaş bir devlet adamı olduğu da dikkati çeker. Onun, hayatında bir değil, iki devlet kurmak suretiyle gösterdiği eşsiz başarıyı çağının ve çağımızın tarihçileri bir türlü gereği gibi değerlendirememiş, içlerine sindirememişlerdir. Kanaatimizce bu olayın büyüklüğü 21. yüzyılda ve daha sonraki çağlarda daha iyi anlaşılacak ve bu Türk dahisine gerçek değeri o zaman verilecektir. 

Bu çalışma, hayatı üzerine binlerce kitap ve makale yazılmış olan Atatürk’le ilgili bazı hususlara ve gözden kaçan bazı ayrıntılara dikkat çekmek amacıyla hazırlanmış, hayatıyla ilgili bir özet olmasından ve herhangi bir tekrara düşmekten kaçınılmıştır. Burada Atatürk’ün emsalsiz başarılarının yurt içinde ve Ortadoğu başta olmak üzere yurt dışında yarattığı etkiler ve ona yönelen muazzam sevgiye örnekler verilecek, bu örnek olayların çoğunda Hatay konusu hareket noktası olacaktır. Bilindiği gibi Hatay meselesi onun hayatında 20 yılı işgal eden hayati bir meseledir ve Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nden sonra hayatını ortaya koyarak mücadele edip, işgalden ikbale yükselterek hayat verdiği ikinci Türk devletidir. 

Atatürk’ün çağdaşlarından farklı özellikleri uzun bir liste oluşturur. Biz burada Onun somut örneklere dayanan ve her birisi bir yenilik, bir ilk olan farklılıklarını, Hatay mihverinden hareketle sunmaya çalışacağız: 

1. Savaş sonrasında ordunun düzenli çekilmesini sağlaması ve yeni bir savunma stratejisi uygulaması: 

Mustafa Kemal Paşa Mondros Mütarekesi öncesinde güney cephesinden çekilirken ve Mütarekenin imzalanmasını izleyen günlerde ordularımızın terhis edilmesi gündeme geldiğinde, o güne kadar uygulanmayan yeni bir strateji uygulamış ve bu uygulama işgale karşı mücadelenin temelini oluşturmuştur. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır ve onu gerektiğinde tüm millet savunur” anlayışı ilk defa Ekim-Kasım 1918’de güney cephesinden çekilme sırasında onun emriyle uygulanmıştır. 

Berlin antlaşmasından sonra Osmanlı ordusu Balkanlardan çekilmeye başladığında halka hiçbir savunma aracı bırakılmamıştı. Çünkü o dönemde savunmada cephe yarılıp ordu çekilmeye başladığında ardından halk ya yerini yurdunu terk ederek yollara düşüp çekilen ordunun ardından göç ediyor, ya da katliamlara katlanıyor, ölümü göze alıyorlardı. 

Balkanlarda bir çok yerde hemen hemen aynı feci manzaralar yaşanmış, hayatta kalabilen Türkler akın akın Anadolu’ya göç etmişler, binlerce, onbinlerce Türk de yollarda telef olmuştu. Bu ortamlarda büyüyen, pek çok olaya tanık olan ve askerî tarihin tüm inceliklerine vâkıf olan Mustafa Kemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından güney cephesinde çekilme başladığında ilk defa yeni bir strateji uygulamış ve savunma literatürüne, “halka kendilerini savunmaları için silah dağıtıp yaşadıkları toprakları kendilerinin savunması” kavramını getirmiş tir. 1918 yılında 1. Dünya Savaşı sona erip ordularımız güney cephelerinden çekilirken, bir taraftan da ateşkes anlaşması görüşmelerinin sonucu bekleniyordu. M. Kemal Paşa Musul’dan Nur dağlarına ve İskenderun’a uzanan hattı millî sınırlar olarak korumak amacıyla tutmuştu. Çekilme sırasında Katma’da 1, kendilerini ziyaret eden Antep Mebusu Ali Cenani Bey’le görüştü. Ali Cenani Bey ona İstanbul’daki gelişmeleri aktardı. Kendisi, İngilizler geliyor korkusuyla Antep’te bulunan kız kardeşini ve yeğenlerini Maraş’a götürmeye 
gelmiştir. Bunu duyan M. Kemal Paşa, Balkanlardaki halkın çekile çekile İstanbul’a sığındığını düşünerek içinden, “sizler de buralardan çekilirseniz nerelere tıkışıp kalacağız” diye düşünerek, Ali Cenani Bey’e “ailenizi nereye götüreceksiniz?” diye sorar ve sonra ona çıkışır:”Ne demek çekilmek! Teşkilat kurun efendim!” Ali Cenani, “Paşa hazretleri, teşkilat kurmak kolay da, silah ve cephane nerede?” diye sorar., Paşa, “Silah cephane kolay, bugün Katmaya da Kilis yakınlarında. 

İstasyonunda Ali Fuat Paşa’ya söyledim.Cephane ve silah fazlasını Kilis’e, Maraş’a, Antep’e sevketmek için lazım geleni yapacaklar.Yeter ki siz malları depolayacak emniyetli yerler bulunuz ve herhangi bir düşmanın eline geçmesine izin vermeyiniz.!” der 2 ve bölgedeki Türk şehirlerinin savunma ihtiyaç ve durumlarına göre silah depo ettirilmesi için gizli emir verir. İşte düşman istilası karşısında halkın topyekün katıldığı savunmada kullanılan silahlar bu silahlardır. 

Bu emir gereği, 41. Fırka Belen-İskenderun bölgesinden çekilirken Belen’de de fırka komutanı, emre uygun olarak, depo memuruna depodaki silahların köylülere dağıtılmasını, ama elden çıkartmamalarının tenbih edilmesini emretmiştir... 3 

2) “ Millî sınır” kavramının doğuş yeri ve ilk uygulandığı bölge güney Anadolu ve Suriye cephesidir: 

O dönemde 7. Ordu Kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa Halep sokak muharebelerini bizzat idare etmiş, Arapları şehir dışına püskürtmüş, 26 Ekim günü kuzeye doğru ilerlemek isteyen düşmanları yenilgiye uğratmıştı. Birlikler son olarak İskenderun-Belen-Dircemal-Telrifat hattını korumuş, 28 Ekim’de de Antakya bu hattın içine alınmış, 31 Ekim 1918 günü M.Kemal Paşa Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığına atanmıştı. (Karargah Adana’dadır)4. 

Mustafa Kemal Paşa, 3 Kasım 1918 günü birliklerine verdiği grup emrinde, Suriye sınırının Suriye vilayetinin kuzey sınırı olarak kabul edilmesi gerektiğini, bu sınırın da Lazkiye kuzeyinden, Hanşeyhun güneyinden geçerek doğuya doğru uzandığını belirtti ve çok isabetli bir teşhise dayalı olarak, o güne kadar görülmemiş millîyetçi bir tavır ve derin bir gerçeği ifade eden sosyolojik bir 
yaklaşımla “İskenderun, Antakya, Cebelsem’an, Katma, Kilis havalisinin Türklerle meskûn olduğunu Halep halkının dörtte üçünün Arapça konuşan Türk olduğunun her işlemde göz önünde bulundurulmasını, her dâvâda bunun esas alınmasını” ve mütareke şartları açıklığa kavuşturuluncaya kadar asker çıkarılmasına engel olunmasını emretti. Gerçekten de Antakya’dan ve özellikle Halep’ten güneye inildikçe, özbeöz Türkmen olan yüzlerce aşiretin ana dillerini büyük ölçüde kaybettikleri, Arap kültürü içinde asimile oldukları ve Arapça konuşur hale geldikleri yaygın görülen ve kültürümüz açısından üzüntü veren bir gerçek halindeydi. Bu yönden, M. Kemal Paşa’nın sınır tesbitinde göz önünde tuttuğu ölçütler, derin gözlemlere ve önemli, sosyolojik, tarihi, sosyal ve kültürel gerçeklere dayanmaktadır ve o dönemde siyasi literatürde böyle bir kavram ve uygulama yoktur. Bu husus ta özgün uygulamalardan biridir ve kendi içinde değerlendirilerek gerçek layık olduğu değerin verileceği günü beklemektedir. 

3) Mondros Mütarekesinden sonra, İstanbul’dan gelen emirlere rağmen Osmanlı ordusunun, işgali önlemek için M.Kemal Paşa’nın emriyle düşmana ateş açarak işgalcilere engel olması İskenderun’da gerçekleşmiştir. 

5 Kasım 1918 günü Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan (Sadaret makamından) aldığı telgraf, İskenderun liman ve şehrinin bizde kalması, askerî ve mülki idaremizin aynen devam etmesi kaydıyla “Suriye’deki İngiliz ordusu komutanına İskenderun-Halep yolundan ve İskenderun limanından faydalanabileceklerini” bildirmesini istiyordu. Bunun üzerine, M. Kemal Paşa emrindeki kuvvetlere “İngilizler İskenderun’a asker çıkamağa teşebbüs edecek olursa ateş edilerek engel olunması” emrini verdi 5. 

İngilizlerin 6 Kasım 1918 günü İskenderun’da karaya çıkma girişiminde bulunması üzerine kıyıdan top ateşi açılmak suretiyle karaya çıkarma 
girişimleri engellendi. Bu ateş, tarihte Osmanlı ordusunun son ateşidir. Ama bu olay kaynaklarda ve harp ceridesinde yer almamıştır 

Olayı bizzat yaşayan Org. Muzaffer Ergüder’in anlatımına göre o sırada 3. Kolordu’ya ait toplar Belen’deki 41.Fırka merkezinden denize hâkim sırtlara getirilip yerleştirilmiştir. Muzaffer Ergüder o zaman 7. Ordu Harekât Müdürlüğünde görevli yüzbaşıdır.. A. İzzet Paşa’nın emre karşı gelindiğini düşünmemesi ve aleyhte delil teşkil edecek belge bırakılmaması amacıyla bilinçli olarak kayıtlara geçirilmeyen bu top atışı olayını Mustafa Kemal Paşa ilk defa İzmir’de 2.2.1923’te halka yaptığı konuşmada “…nitekim İskenderun 
Körfezi’ne yaklaşmak isteyen düşman donanmasına ateş ettim” sözleriyle doğrulamıştır 6. 

M.Kemal Paşa’nın ateş emrindeki amacı, çekilmeye devam eden orduların yolunun kesilmesini engellemekti. Nitekim 20. Kolordu’nun çekilmesi harekâtı da tamamlanınca, Mustafa Kemal Paşa 7 Kasım 1918 tarihli ve 68 sayılı emirle, İskenderun’a kuvvet çıkarma girişimlerine ateşle engel olunması görevinin kaldırıldığını bildirmiştir. 

4) M. Kemal Paşa’nın bu bölge için hayatını ortaya koymasının sebebi, halkın sahip olduğu sınırsız vatan aşkı ve pervasız Türkiye sevgisiydi. 

O, halkın rüyalarındaki kurtarıcıydı. 

Bu güçlü sevgi sayesindedir ki Antakya Türklerinin temsilcisi Türkmenzade Ahmet Ağa King- Crane Komisyonu başkanına göğsünü gererek “Türkler bize gelmezse biz Türklere gideriz.” cevabını veriyor, Antakya, İskenderun ve havalisinde analar, babalar evlâtlarını çete mücadelesi için uğurlarken, onları M.Kemal Paşa’nın bayrağı altına gönderiyorlardı. Bir baba ile oğlu arasında 
yaşanan şu vedalaşma sahnesi, bu sevginin mahiyetini ve boyutunu göstermesi bakımından güzel bir örnek oluşturmaktadır : 

Antakya’da Nuri Aydın Bey (Konuralp) 19 Temmuz 1920 günü Kuvayı Millîyeye katılmak için silahını kuşanıp evinden ayrılırken onu göz yaşları içinde uğurlayan babası ona der ki: 

“Oğlum, Mustafa Kemal Paşa’ya benden selam söyle… Oğlum, doğru Mustafa Kemal’in yanına… Allah size nusrat versin. Ben onun rüyasını gördüm: Uzun boylu, gözleri şimşek gibi çakan bir adam. Büyük bir tak kuruldu. Takın üstü Türk bayraklarıyla donanmıştı. Yanında birçok paşalar da vardı. Tak, devlete işaretti. Allah bilir, bu paşalarla beraber devleti o kuracaktır. Oğlum, doğru 
onun bayrağı altına!..” 7 İşte Hatay’da işgale karşı yapılan ölümüne mücadeleyi sürdüren güç, bu inanç ve bu güvendi. 

Çukurova’nın ve güney cephesinin yiğit direnişi bir destan; Hatay direnişi ise destan içinde destandır. Hal böyle iken, Tarih kitaplarımızda Millî Mücadelede Güney Cephesinde mücadele eden iller arasında Hatay’ın (ya da Antakya ve İskenderun’un) adını göremezsiniz. Millî Eğitim Bakanlığı- ya da tarihçiler- bu güne kadar inkılap tarihi kitaplarının Millî Mücadelede Güney Cephesi 
bölümünde, güney cephesinde mücadele eden iller arasına Hatay’ı almamakta anlamsız ve bilinçsiz bir ısrar göstermiş, böyle bir tutumun Hatay’ın destanlar yaratan kahramanlarının evlatlarını ve torunlarını ne kadar inciteceği düşünülmemiştir. 
Bakanlığın ve tarihçilerin o şerefli sayfalarda Millî Mücadelenin ilk kurşununu da atan, işgal ordularını dize getiren Hatay’a lâyık olduğu yeri vermek için neyi beklediklerini anlamak mümkün değildir. Hatay halkı, bu konunun en kısa zamanda ele alınmasını ve gerçeklere de aykırı olan bu tarihi kusurun düzeltilmesini beklemektedir. Bunu yapmamak, Hatay’ın, tanığı ve kefili Atatürk 
olan müthiş kurtuluş mücadelesini yok saymak demektir! 

Mustafa Kemal Paşa 1919’da Anadolu’da başlattığı millî direnişi tek boyutlu yürütmedi. Aynı zamanda Suriye’de Fransızlara karşı başlayan mücadeleyi de destekleyip orada da halkın tek ümidi haline geldi ve işgalcileri iki ateş arasında bıraktı.Bu sırada Suriye’deki Türk yanlısı unsurları teşkilatlandırıldı, davaya hizmet edecek unsurlara destek sağlandı. Bu ilişkilerin en somut ve en asil tarzda cereyan eden örneği, Şeyh Salih el Ali ile ilişki kurulması ve onun desteklenmesidir. 

Lazkiye civarında Cebel-i Nusayrıye’de nüfuzlu bir kişi olan ve kurduğu silahlı teşkilatla Fransızları bir hayli uğraştıran Şeyh Salih el Ali bir Mustafa Kemal hayranıydı ve Türk Kuvayı Millîyesi bu mücadelede ona destek oluyordu. Şeyh Salih, Mustafa Kemal Paşa’ya olan sevgisini göstermek ve minnetini ifade etmek için Maraş’taki Kolordu Komutanlığı aracılığıyla ata yadigârı bir kılıcı hediye 
olarak göndermiş, karşılık olarak Maraş’taki Kolordu Komutanlığı tarafından kendisine milis binbaşısı rütbesi verilmişti 8. 

5) 20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara İtilafnamesi, hem önemli bir siyasi belge, hem de Mustafa Kemal Paşa’nın yüksek dil ve kültür bilincini ortaya koyan bir sosyoloji olayıdır : 

İşgale karşı Çukurova bölgesi başta olmak üzere tüm Güney cephesinde ve özellikle Antakya, İskenderun ve havalisinde asker destekli Kuvayı Millîye çeteleri vasıtasıyla sürdürülen mücadele, Fransızları Türkiye ile barış istemeye zorlamıştı. Sonuçta, Ankara’da 20 Ekim 1921’de Suriye’nin işgalcisi Fransa ile Ankara İtilafnamesi (ön barış anlaşması) imzalandı. İmzadan sonra Türkiye- Suriye arasında sınır çizildi, Antakya-İskenderun ve havalisi (İskenderun Sancağı=bugünkü Hatay) çaresizlik ve zorunluluklar yüzünden sınırın 
güneyinde, Suriye içinde ve işgal altında kaldı. Ama bir madde, o bölgenin kalbini Türkiye’de bıraktı. Bu madde, İtilafnamenin 7. maddesi idi. 
Ankara İtilafnamesi’nin 7. maddesi, İskenderun mıntıkası için özel bir idare şekli kurulacağı, mıntıkanın Türk ırkından olan sakinlerinin kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan ve imkânlardan yararlanacağı, Türk dilinin orada resmi dil olarak kullanılacağı gibi hükümleri içine alıyordu. Derin bir sosyolojik bilgi temeline, dil ve kültür bilincine dayanan, toprak terkine rağmen Dil ve Kültür’ü koruma ve geliştirme hakkından vazgeçilmesine razı olmayan bu uygulama, o güne göre fevkalâde ileri bir görüşün ürünü olup, o çağda bir başka örneği yoktur. 

İtilafname ile Fransa Türkiye’ye askerî yardımda bulunmayı da vaat etmişti. Bu belki de bir devletin dünkü düşmanının güçlenmesi için maddi destek sağlamasının dünyada ender görülen örneklerden biriydi ve aynı zamanda “Fransa’nın müttefiki Yunanlıların rengini uçurtacak şeylerdi.”. Bu vaat de kısa süre sonra gerçekleşti, Mersin ve İskenderun limanlarına getirilen silah ve gereçler Adana-Konya demiryoluyla Batı cephesine ulaştırıldı 9. 

Bugün çoğu kişiye basit bir anlaşma gibi görünen Ankara İtilafnamesi gerçekte bir bilim, politika ve mantık zaferi, hatta General Sherril’e göre Sakarya Zaferi kadar anlamlı bir zafer ve yeniliklerle dolu müstesna bir belgedir. Çünkü hem düşmandan silah ve malzeme alınıp onun müttefikine karşı kullanılmış, hem bunlardan birine, Sevr’i hiç olmamış kabul ettiği anlamına gelen bir belge kabul ettirilmiş, hem de müttefik cepheyi parçalayıp birbirine düşürmüştür. 

6. Büyük Zafer işgal altındaki Antakya, 

İskenderun ve havalisinde de kutlanmış ve Mustafa Kemal Paşa için ilk destan Kırıkhan’da yazılmıştır. 
Halk şairleri millî coşkunluk, halkın sevgi ya da yas günlerinde halkın duygularını terennüm eden, halka tercüman olan kişilerdir. 

Kırıkhan yakınlarında bulunan Bayezid Bestami Ziyaret ve Camii İmam Hatibi Sefil Molla da bunlardan biridir. Şair Büyük Zaferin hemen ardından işgal altında kalan Antakya, İskenderun ve havalisi Türklerinin Mustafa Kemal Paşa’ya ve Türk ordusuna karşı beslediği sınırsız sevgi ve hayranlığı dile getiren bir destan yazar. Türkiye’de bu konunun ilk örneklerinden biri olan ve M.Kemal Paşa’yı Gazi, mehdi, nâsırı millet (millete yardım eden), hulki hasen (güzel huylu), hami-i İslam (İslamın koruyucusu), mimar-ı vatan (Vatanın kurucusu), 
mehdi-i ümmet (ümmete doğru yolu gösteren), mâhîi fiten (fitneleri ortadan kaldıran) gibi sıfatlarla öven bu destanda, hem Mustafa Kemal Paşa tasvir edilmekte, hem de halkın ona hayranlığı anlatılmaktadır. İşte bu destanın bir bölümü 10: 

7. Suriye’de Mustafa Kemal Sevgisi ve Büyük Zafer kutlamaları 

Büyük Zafer Türkiye’de olduğu kadar Şam’da ve Halep’te de sevinç ve coşkuyla karşılanmıştı. Halep’te gösteri ve şenlikler yapıldı. Suriye’de halk Mustafa Kemal Paşa’ya “Seyfü’l İslam” (İslamın Kılıcı) unvanını verdi 11. Suriyeli vatanseverler Fransızlara karşı mücadelelerinde Onu emsal alıyor, onunla öğünüyorlardı. Zaferi kutlamak için 10 Ekim 1922’de camilerde mevlit törenleri düzenlendi. Halep camilerinden birinde her gün törenler yapıldı ve masrafları Evkaf İdaresi tarafından karşılandı. Mustafa Kemal Paşa Şam Müftüsüne zaferi bildiren ve İslam davasının başarısı için dua edilmesini isteyen bir telgraf gönderdi. Şam’da birkaç camide törenler düzenlendi, M. Kemal Paşa’ya tebrik telgrafları çekildi. 

Bu sırada Suriye’de Mustafa Kemal sevgi ve sempatisi zirvedeydi. Buna paralel olarak bir çok yerlerde Türkiye sempatizanlarının oluşturduğu yerel kuruluşlar tarafından Türkiye lehinde bildiriler dağıtılıyor, afişler, yayın ve posterlerle propaganda çalışmaları sürdürülüyor, Mustafa Kemal resimleri taşıyan afiş ve kartpostallar kapış kapış satılıyordu. İşgalci Fransız idaresi bu durumdan çok rahatsızdı. 

Bu yüzden 1923 yılı başlarında Suriye’de Fransızlar Türklere karşı tutumlarını sertleştirerek “Kemalist” adını verdikleri Türkleri ve Türkiye yanlılarını takibe başladılar. Yayımlanan bir bildiride “bazı yerlerde Kemalizm propagandası kastıyla kitap ve resimlerin, Halep, Antakya ve Hama’da üzerinde Osmanlı Bayrağının bulunduğu Suriye haritalarının satıldığını” belirtilerek, güvenlik kuvvetlerince bunlara engel olunması, bütün harita, resim ve kitaplara el konulması isteniyordu 12. 

Nitekim bundan sonra Halep’te dükkânların önünde satılmakta olan çok sayıda Mustafa Kemal posterinin satışı da durduruldu 

1922 yılında büyük zaferin ardından Lozan’da başlayan barış görüşmeleri devam ederken, özellikle Anadolu’nun güneyinde Çukurova’yı merkez alan bir Ermeni yurdu kurulması konusundaki baskılar yüzünden görüşmelere ara verilmiş, bu yüzden heyetimiz geri dönmüştü. Mustafa Kemal Paşa, fevkalâde anlamlı ve iyi düşünülmüş bir strateji uygulayarak, 15 Mart 1923 günü Adana’ya gitti. 
Kendisini bütün Çukurova karşıladı. Sanki bütün Çukurova hareket için bir işaret bekliyordu! Burada Gazi’yi karşılayanlar arasında bulunan ve memleketlerinin kurtarılmasını isteyen Antakya-İskenderun ve havalisi halkı temsilcilerine “Kırk asırlık Türk Yurdu düşman elinde esir kalamaz” cevabını vermesi bir anlamda Lozan’daki baskılara bir cevap, işgal altında kalan Türklere bir müjde ve dünyaya bir mesajdı. Görüşmelerin sonucuna bakıldığında bu mesajın Lozan’da çok iyi algılandığı görülmektedir 13. 

8. Antakyalıların M. Kemal Paşa’nın izinden giderek şapka giymeleri: 

1925 yılında Gazi M. Kemal Paşa’nın şapka giymesinin hemen ardından Antakya’da bir grup Türk, belli çevreler tarafından dışlanmayı ve işgalciler tarafından mimlenmeyi göze alarak şapka giydiler ve şehirde bir süre şapkalı gezdiler. Ama baskılar eziyet haline gelince bir kişi hariç, diğerleri şapkaları çıkarmak zorunda kaldı. 

9. Kültürel erozyona karşı Gençspor Kulübü’nün ve Yeni Mecmua’nın kurulması: 

1926 yılında Türkiye Fransa ve İngiltere ile anlaşma gerginliği yaşamış, aynı dönemde İskenderun’da gerçekleşen, ama baskıyla bağımsızlık ilanı kararının geri aldırılması olayını “bir iç mesele” olarak değerlendirerek problem haline getirmemişti. Bu arada Türkler arasında Türkiye’ye göç eğilimi arttığından, Türkiye çeşitli müdahelelerle bu göçü önledi. Bir süre sonra Türkiye’nin teşviki ile mevcut siyasi ortamı değerlendiren Türkler, Antakya’da. 30 Ağustos 1926’da Antakya gençliği için bir üniversite değerinde olan Gençspor Kulübünü kurdular14. 

1928 yılında Antakya’da l5 Mayısta Yeni Mecmua, Halep’te 18 Mayısta Vahdet gazetesi yayımlanmaya başladı. Bunlar Atatürk’ün direktifi üzerine ve Türkiye’nin desteği ile çıkmış yayınlardı 15. 

Bu girişim İtilafname kapsamına girmekle birlikte o güne kadar izin verilmeyen hususlardan biriydi. Bu yayın, Gençspor’un hazırladığı ortamı destekleyecek ve fikir alanındaki boşluğu dolduracaktı. Gerçekten her iki yayın da büyük hizmet gördü. 

10.Antakya-İskenderun Havalisi Gazi’nin aklından çıkmıyor: 

1930 yılında Samsun Lisesi’ni ziyaret eden M. Kemal Paşa öğrencilerden birinden bir Türkiye haritası çizmesini ister. Öğrenci haritayı çabucak çizer, ama o günkü duruma göre sınır körfezden başlayıp düz bir hat halinde gitmektedir. Gazi çocuğa, “yavrum, sen burada 40 Asırlık bir Türk yurdunu unutmadın mı?” diye sorar ve tebeşiri alıp, eliyle bugünkü sınırlara benzeyen bir sınır çizer ve çocuğa 
sorar: Böyle olmayacak mı? Çocuğun cevabı: Paşam, sınırlarımız çizdiğiniz yerden geçer.16 

11. Atatürk’ün ülke çıkarına pragmatist davranması ve affediciliği, büyüklüğü: 

Yüzelliliklerden olan ve Halep’te yaşayan ünlü yazar Refik Halit Karakayış 1929 yılında orada “Deli” piyesini yayınlamıştır. Esasen Atatürk Refik Halid’in yazılarını takip etmektedir. Türkiye’nin yaşadığı değişimi ve değişimin yarattığı tepkileri zarif ve hicivli bir anlatımla aktaran bu piyes de, onu gözden düşürmek için Atatürk’e arzedilir. Ama o müstesna liderin farkı burada da kendini gösterir, 
bu piyesi çok sever ve “….“inkılâbımızı hicvetmiyor, tebarüz ettiriyor …, 
Tam devrim piyesi. Bu eseri Refik Halit’ten satın almalısınız. 

Memlekete dönmek onun hakkıdır” der. Ayrıca piyesin halkevi sahnelerinde oynanmasını ister 17. 

Ama Atatürk’ün de karşısında bu insaniyetin inceliklerini kavrayamayan beyinlerin yarattığı görünmez ve katı bir muhalefet vardır. Bu muhalefet “Deli” piyesinin sahnelenmesine engel olur. 

Atatürk, 10. yıl dolayısıyla sadece Refik Halit’in yazıları ve Türkiye lehindeki çabaları nedeniyle tüm yüzellilikleri affetmek ister Ama bu defa affa İsmet Paşa Lozan’ı ileri sürüp, Atatürk’ün bu tür ifadelere allerjisi olduğu bilindiği halde, anlaşmaya taraf devletlere sorulması gerektiğini söyleyerek karşı çıkar, İçişleri Bakanı’nın da ona katılması üzerine af gerçekleşmez18. 

12. 1934 yılının Nisan ayı sonlarında mutat sınır görüşmeleri için İskenderun’a gelen Antep Valisi Akif İyidoğan’ı Antakya’da 

“Atatürk bizi kurtarmak için gönderdi” diye onbine yakın Türk karşıladı ve “Yaşa Atatürk”, “Bizi kurtar!” nidalarıyla saatlerce tezahürat yaptı. Halk arabayı havaya kaldırdı, herkes arabada asılı olan küçük bayrağına yüz sürmeğe can atıyordu. Halkın duygularına set çekmek çok zordu. Kalabalığı kontrol etmeye çalışan polislerden biri, arabaya dokunmak için çırpınan bir ihtiyarı tutup sarsarak: 

“- Bre adam, ayakta duracak halin yok. Önünü görmezsin, kulağın duymaz, ne işin var burda, çek git!” dediğinde, ihtiyarın verdiği cevap çok anlamlıdır: 

“- Burnum koku alıyor ya, burnum... O bana yeter. Ben onunla yurdumun ve Atatürk’ün kokusunu alıyorum” 19. 

13. O yıllarda Refik Halit’in kitapları ve yazıları bölge Türkleri için bir şifa, bir teselli kaynağıdır ve Türkiye bunu yakından izlemektedir. 

Atatürk, af sağlayamadığı Refik Halit’ten vazgeçmemiş, af konusu içinde ukde olarak kalmıştır. 1934 yılının Temmuz ayında Türkiye’nin Halep Konsolosu Celal Mengilibörü Halep’te Refik Halid’i evinde ziyaret ederek Atatürk’ün, kendisini “hususi misafiri olarak” Ankara’ya davet ettiğini bildirir (başka türlü girişi imkansızdır!), Refik Halit çok sevinir, ama bir hükûmet meselesi çıkmasından, 
bir terslik çıkıp geri dönmekten, bu arada Fransızlarla da bozuşmaktan korkar, huzursuz olmaktansa resmi affı beklemeyi uygun görür. Cevap Atatürk’e arzedilir. Büyük adam gücenmek yerine ona hak verir 20. 

14. Atatürk’ün Amerika’daki etkisi ve Yüzelliliklerden Filozof Rıza Tevfik’in Amerika macerası: 
Yine yüzelliliklerden olan ve bu yıllarda, Lübnan’da yaşamakta olan Rıza Tevfik’le 1938’de aftan hemen sonra yapılan bir röportaj, Atatürk’ün dışarıdaki etkilerine işaret etmesi bakımından ilginç motifler taşımaktadır. 

Filozof birkaç yıl önce konferanslar vermek üzere Amerika’ya gitmiştir. Orada konferanslara çok rağbet vardır ve bu yolla binlerce dolar kazanmayı ummakta dır. Ama nereye gittiyse karşısına Henri Ford çıkmaktadır. Adam sanki tüccar değil, devlet içinde devlettir, ülkede kuş uçurtmamaktadır ve üstelik bir Kemalizm hayranıdır. (Hatta Rıza Tevfik’e göre İngiltere Kralı Altıncı Corc bile 
iliğine kadar Kemalisttir!). Onun 150’lik olduğunu öğrenince Atatürk aleyhinde konuşacağını zannederek gittiği her yerde konferans vermesine engel olurlar. Halbuki filozof güneşe yumruk sallayacak kadar ahmak değildir! O, Gümülcine’de seçim propagandası sırasında nasıl dayak yediğini, Maarif Nazırı olduğunda müsteşarının yüzünü unutup her gün misafir zannederek kahve ısmarlayıp kimsiniz efendim diye sorduğunu, Fuzuli’ye “acem şairidir” dediği için Darülfünundan nasıl sepetlendiğini anlatıp Amerikalıları güldürerek paraları cebine indirecektir, ama onu Atatürk aleyhinde konuşacağını zannederek konuşmasına fırsat vermezler, dolayısıyla umduğu paraları kazanmasını engellerler, Filozof ta hayal kırıklığı içinde geri döner 21. 

1937 yılında Sancak davasının çözümü üzerine Atatürk’ün Yüzellilikler için af çıkarılmasını arzu etmiş, ama hükûmette bir hareket olmamıştır. 

15. İskenderun Sancağı için siyasi mücadelenin başlaması: 

Hatay adı, Hatay bayrağı 9 Eylül 1936’da imzalanan Fransa- Suriye anlaşması İskenderun Sancağı’nın özel statüsünü dikkate almamıştı. 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış nutkunda Atatürk Sancak konusuna da temas etti. Bu konuşma mecliste büyük heyecan yarattı, coşkun sevinç gösterileri oldu ve gözyaşlarıyla alkışlandı. Yabancılar bu konuşmayı bir ültimatom olarak değerlendirdi. Gerçekten de bu müdahele Hatay için mutlak kurtuluş demekti. Türkiye artık güçlüydü ve hakkı olan yurt parçasını istiyordu !.. 

Atatürk, 2 Kasım 1936 günü, aynı zamanda Antalya Mebusu olan Tayfur Sökmen’i çağırttı. Ona, “Sökmen, bugünden itibaren dâvâya resmen el kondu. Antakya- İskenderun ve havalisinin ismi bundan böyle “HATAY” dır. Cemiyetinizin adını “ HATAY EGEMENLİK CEMİYETİ” olarak değiştirin ve faaliyetinizi bu isim altında yürütün.... Gazânız mübarek olsun, Allah utandırmasın ve muvaffak etsin” diyerek gerekli talimatı verip Sökmen’i gönderdi 22. 
Atatürk’ün talimatı yerine getirilerek “Antakya İskenderun Türkleri Yardım Birliği”’nin adı 12 Aralık 1936 günü ı “Hatay Erkinlik Cemiyeti” olarak değiştirildi. 

Aralık 1936’da Hatay Bayrağı’nın şeklini bizzat Atatürk belirledi ve Hataylılara armağan etti... 

2.Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***