Gül-Erdoğan dönemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gül-Erdoğan dönemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2019 Cuma

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 4

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009,  BÖLÜM 4




Ermenistan

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ikili sorunların varlığı malumdur.19 Türkiye-Ermenistan sorunları sadece iki ülke arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda Kafkaslar bölgesini ve global politikayı da olumsuz etkiliyor. Bölgesel olarak; Ermenistan’ın Rusya’ya yakın bir konumda olması, Rusya’nın bölgedeki etkinliğinde önemli bir rol oynamaktadır. Rusya’nın özellikle 2008 yılında Gürcistan’ın Güney Osetya bölgesine yaptığı askeri saldırı, Moskova’nın Kafkaslarda giderek artan etkinliğini bir kez daha göstermiştir. Böylece Kafkasların global politikanın mücadele alanı olduğu yeniden görülmüştür. 

Bu işgal ve sonuçları, bölge ülkelerini ama aynı zamanda ABD ve diğer 
Batı/NATO ülkelerini de rahatsız etti. ABD, Karadeniz bölgesine askeri güç göndererek Gürcistan’ın güvenliği konusundaki kararlılığını ortaya koydu. 
Bu süreçte, diğer bölge ülkelerinin tutumları ve konumları da önemliydi. Türkiye’nin bu bağlamda ortaya attığı “Kafkaslar İstikrar ve İşbirliği Platformu” girişimi, ABD ve Rusya başta olmak üzere diğer ülkelerin de dikkatini çekmiştir.

Türkiye-Ermenistan sorunlarının çözümü, Obama yönetimi açısından üç nedenle önemlidir. 

Öncelikle ABD yönetimlerinin iç politika bakımından rahatlamasını sağlar. Ermeni lobisinin her sene 

Kongre’de yaptığı girişimleri sona erdirerek, yönetimlerin Kongre baskısı ile Türkiye reelpolitiği arasında sıkışmaktan kurtulmasına yardımcı olur. 

İkincisi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişmesi, Ermenistan’ın Rusya’nın etki alanından çıkıp, Türkiye üzerinden ABD/NATO etki alanına geçmesine yol açabilir. 

Üçüncüsü, Ermenistan’ın Türkiye ile yakınlaşması, bölgedeki enerjinin Batıya 
akışını daha da kolaylaştıracaktır.20

İşte bu nedenlerle, Obama’nın Ermenistan stratejisi ile Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerini geliştirme hedefi örtüşmüş ve bu örtüşme Türkiye’nin Ermenistan Açılımını doğurmuştur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Başkan Obama, Ankara ziyareti sırasında Ermenistan’la açılım konusuna vurgu yapmıştı. Obama’nın ziyaretinin hemen sonrasında Türkiye-Ermenistan diplomatik görüşmelerinde çok yoğun bir görüşme trafiğinin başlaması tesadüf değildir. Bunlardan ilki ve belki de en önemlisi, 6-7 Nisan tarihinde İstanbul’da Medeniyetler İttifakı İkinci Forumu toplantısı sırasında Dışişleri Bakanı Babacan, Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan ve Obama’nın yaptığı üçlü görüşmedir. Bu görüşme, hem Obama’nın konuya verdiği önemi göstermesi açısından hem de Türkiye’nin Ermenistan açılımını başlatması bakımından çok önemlidir. Babacan ve Nalbandyan, hemen arkasından, 16 Nisan tarihinde Karadeniz Ekonomik İşbirliği Dışişleri Bakanları Konseyi’nin Erivan toplantısında bir araya geldiler. 

Bu toplantılar ve görüşmelerin hedefi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzene sokulması amacıyla bir anlaşma yapmaktı. Böyle bir anlaşmanın ilk adımı, protokollerin imzalanması ve uygulamaya konulması idi. Kapalı kapılar arkasında ve İsviçre’nin arabuluculuğu ile yürütülen diplomatik görüşmeler sonucunda iki protokol metni hazırlandı. “Diplomatik İlişkilerin Tesisi” ve “İkili İlişkilerin Geliştirilmesi” başlıklı bu protokoller, 10 Ekim tarihinde İsviçre’nin Zürih kentinde imzalandı. 

Protokollerin imza töreninde görülen manzara, Türkiye’nin Ermenistan açılımının hem bölgesel hem de global açıdan ne kadar önemli olduğunu ortaya koydu. Zira törene ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un yanında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, AB Yüksek Komiseri Solana ve Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner da katılmıştı.

Arap-İsrail Sorunu

Model Ortaklığın kritik unsurlarından bir diğeri, Arap-İsrail barış sürecinin canlandırılması ve soruna bir çözüm bulunması idi. 

Arap-İsrail sorununun çözümü konusunda önemli olan iki noktada Türkiye ve Obama yönetiminin ortak bir görüşe ve yaklaşıma sahip olduğu görüldü.21 Birinci nokta, soruna “iki devletli bir çözüm” formülünün uygulanmasıdır. Bunun gerçekleşmesi için bir yandan İsrail’in işgallerinin sona erdirilmesi, diğer yandan birbiriyle anlaşamayan Filistinli grupların yani Hamas ile El Fetih’in aynı çatı altında bütünleşmesinin sağlanması gerekiyordu. İkinci nokta, İsrail ile Arap devletleri arasında barış görüşmelerinin gerçekleşmesi hedefi idi ki, bu konuda en kritik ülke Suriye’dir. Zira Suriye, hem bölgedeki jeopolitik konumu nedeniyle hem de Hizbullah ve Hamas’a destek veriyor olması nedeniyle barış sürecinin anahtar ülkelerinden biridir. 

Suriye’nin barış sürecine dahil edilmesinin bir başka önemi, İran ile sıkı ittifak ve ilişki içinde olmasıdır. İran’ın Ortadoğu’daki birçok sorunda ve özellikle Filistin-İsrail sorununda etkili olması, Suriye’nin konumunu kritik hale getirmiştir. 

Bu kritik konumu nedeniyle, hem İran hem de ABD, Suriye’yi kendi yanında tutmaya çalışmaktadırlar. ABD başta olmak üzere tüm Batılı ülkeler, Suriye’nin 
İran ekseninden çıkarılıp ABD ve Batı eksenine yakın tutulmasını istiyor; Türkiye’den bu stratejide rol oynamasını bekliyorlar. Bu nedenle, Türkiye-Suriye yakınlaşması, doğal olarak öncelikle her iki ülkeyi (Türkiye ve Suriye’yi) mutlu etse de, ABD ve İsrail çevrelerini de sevindirmektedir.

Türkiye, 2009 yılı öncesinde her iki konuda da girişimler yapmıştır. Yani hem Filistinlilerin arasını bulmak için gayret sarf etmiş, hem de İsrail-Suriye barışı için arabuluculuk girişiminde bulunmuştur. Ancak, ABD tarafından da desteklenen bu süreç, 2009 yılında önemli ölçüde aksaklığa uğradı. Çünkü İsrail’in Aralık 2008-Ocak 2009’da, yani Obama daha başkanlığı devralmadan önce Gazze’ye yaptığı büyük çaplı askeri saldırı ve sonrasında ortaya çıkan sorunlar, Türkiye’nin konumuna ve çabalarına büyük bir darbe vurdu. Ardından, 
Türkiye’nin Hamas ve El Fetih’i yakınlaştırma çabaları büyük ölçüde zarar görürken, Suriye ile İsrail arasındaki ara buluculuk konumu tamamen durdu. 

Türkiye, İsrail’in Gazze saldırılarına çok şiddetli tepki gösterdi. Bunun sonucu olarak Türkiye-İsrail ilişkileri 2009’da krizden krize savrularak tarihinin belki de en kötü dönemini yaşadı. Bu konuda çok önemli bir olay, 29 Ocak 2009 tarihinde İsviçre’nin Davos kentinde yapılan Dünya Ekonomi Forumu toplantıları sırasında Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında yaşanan ve 
One Minute” şeklinde popülerleşen tartışmadır. Bu tartışma sonrasındaki aylarda Türkiye-İsrail ilişkilerindeki sürtüşme ve ağız dalaşı 
devam etti.

One Minute krizi sonrasında pek çok kişi İsrail’den ve özelikle ABD’den Türkiye’ye karşı büyük bir tepki hatta cezalandırma geleceğini bekledi. Ancak böyle bir durum ortaya çıkmadı. Yani ne Peres ve İsrail’in büyük çoğunluğu, ne de ABD ve Obama yönetimi Türkiye’ye karşı sert ve olumsuz tepki göstermedi. Resmi ya da devlet düzeyinde Türkiye-ABD ve İsrail ilişkilerinde bir kriz olmadı. En önemli tepki ABD ve İsrail’deki basından ve sivil toplum örgütlerinden geldi. ABD’deki bazı yayın organları, örneğin Wall Street Journal gibi gazeteler, 
Türkiye-İsrail ilişkileri kötüleşirken Türkiye-İran ilişkilerinde görülen olumlu havadan endişelenerek, Türkiye’nin Batı dünyasından Doğu/İslam dünyasına doğru “eksen kayması” içinde olduğunu ileri sürdüler. Bu bağlamda Erdoğan’ı ve hükümetini eleştirdiler. Hatta İsrail’e yakın bazı kalemler, Erdoğan’ın “İslamofaşizm”e doğru kaymakta olduğunu ifade ettiler. 

ABD’nin Türkiye’ye uyarıda bulunacağı, eğer İsrail ile ilişkilerini geliştirmez ise “cezalandıracağı” şeklinde görüşler ortaya atıldı. Ancak Obama yönetimi ve genel olarak ABD elitleri, Türkiye’ye olan desteklerini devam ettirdiler. Hatta bazıları, Türkiye’nin, İsrail’e Gazze işgali nedeniyle sert davranmasının ABD tarafından da desteklendiğini, ya da en azından göz yumulduğunu ileri sürdüler. Bu görüşlerde kısmen haklılık payı vardı; çünkü “iki devletli çözüme” razı olabilmesi için İsrail üzerindeki baskının artırılması ve bunun için hem Obama’nın hem de Türkiye’nin girişimler yapması gerekiyordu. Gerçekten; ilerleyen yılda görüldüğü gibi, Obama yönetimi de Netanyahu hükümetine dönük “mesafeli” bir politika izlemektedir. Bu durum, ABD ve Türkiye’nin İsrail konusunda benzer bir tutum takındıklarını gösteren önemli bir delildir. 

Diğer yandan, Türkiye-Obama yönetimi ilişkileri, ne 2009’da ne de 2010’da (Mart 2010’da ABD Kongresi Dış İlişkiler Komitesinde Ermeni tasarısının kabul edilmesi durumu dışında) krize girmemiştir, aksine olumlu şekilde devam etmiştir. Tüm bu eleştirilere rağmen Türkiye-ABD Model Ortaklık süreci yürümüştür. Türkiye’nin gerek Suriye konusunda gerekse Filistinlilerin bütünleşmesi konusundaki çabaları 2009 yılı içinde de sürmüş; Hamas, Hizbullah ve Suriye’nin daha barışçı olmaları ve İran’ın etki alanından çıkmalarına dönük 
girişimleri devam etmiştir. Tüm bu girişimler ABD genel stratejisine uygun olduğu için Obama yönetimi tarafından desteklenmiştir.

Ekonomi-Enerji-Finans

Türkiye ve ABD’yi hem ikili hem de çoklu düzeyde ilgilendiren konular arasında, uluslararası ekonomik krizin etkilerini bertaraf etme amacı ve enerji alanında işbirliği süreci bulunmaktadır. 2009 yılında bu alanda da olumlu gelişmeler yaşandı. Öncelikle, ABD’nin Türkiye’nin IMF ile ilişkilerine ve konumuna verdiği desteğin sürekliliğini vurgulamak gerekir. Uluslararası mali-ekonomik krize rağmen Türkiye’nin bu dönemde büyük bir zorlukla karşılaşmamış olmasında kısmen de olsa ABD desteğinin etkili olduğu açıktır. Zira Türkiye ekonomisi, her ne kadar iç mali yapısını güçlendirmiş olsa da, uluslararası mali-ekonomik sisteme olan bağımlılığı nedeniyle potansiyel olarak kırılgan yapıdadır. 

Bu kırılganlık, ABD ve desteklediği uluslararası kurumların Türkiye’ye olumlu bakmaları nedeniyle bir krize dönüşmemiştir. En önemlisi, Türkiye piyasasından ve borsasından ABD kaynaklı sermayenin kaçışı görülmemiş, aksine daha 
fazla girişler devam etmiştir. Bu performans, ABD kaynaklı sermayenin Türkiye’nin ekonomik ve siyasi şartlarına ve dış politika rolüne dönük desteğinin devamı şeklinde okunabilir.

Çünkü Türkiye’nin bölgedeki önemi sadece ekonomik ve siyasi bir aktör olmasından değil, aynı zamanda enerji kaynaklarına yakın olmasından (jeoekonomik konumundan) kaynaklanır.22 Etrafında üretilen petrol ve doğalgazın Batıya akışında kilit konumda olan Türkiye’nin konumu 2009 yılında yeni bir boyut kazandı: 

İçinde ABD’nin de yer aldığı Nabucco doğalgaz projesinin hayata geçirilmesi için 13 Temmuz tarihinde Ankara’da çok önemli bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmanın ABD tarafından desteklenmesi, sadece ekonomik ve enerji boyutundan değil, projenin global jeopolitik değerinden dolayıdır. Zira Orta Asya, Orta Doğu ve Kafkaslarda çıkan doğalgazın ABD-NATO müttefiki olan Türkiye topraklarından geçmesine destek verilmesi, aslında Türkiye’ye duyulan güven ve desteğin ifadesidir.

Model Ortaklığın ekonomi alanıyla ilgili bir başka yönü, Türkiye ile ABD arasında ikili ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi hedefidir. En azından Türkiye, Model Ortaklığa bu boyutun da dahil olması gerektiğini düşünüyor. Başbakan Erdoğan ve ekonomi yetkilileri, 4-5 Aralık’ta Washington’a yaptıkları ziyaret sırasında Obama ile görüşmelerinde bu konuyu dile getirdiler. Obama da, iki ülke arasında ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi konusunda olumlu olduklarını ve gerekli girişimlerin yapılması gerektiğini vurguladı. Bu çerçevede Türkiye’den ve ABD’den ekonomi ve ticaret ile ilgili bakanlar ve bürokratların ortak çalışmalar yapması konusunda karar alındı. Ancak 2009 yılı içinde (hatta 2010’un ilk döneminde) bu konuda herhangi bir girişim olmadı.

Burada bu konuyla ilgili tarihi bir not düşmek yararlı olacaktır. Türkiye uzun zamandır ABD ile arasındaki ilişkilerin çeşitlenmesini, yani sadece askeri ve stratejik ilişkilerle sınırlı kalmayıp ekonomik ve ticari ilişkilerin de geliştirilmesini hedeflemektedir. 1980’lerde Özal hükümetleri de, Türkiye ile ABD arasında ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması için çaba 
göstermişti; ancak başarılı olamamıştı. Çünkü ya ABD’deki ekonomi lobileri ve ABD’nin diğer uluslararası ticaret partnerleri bu konuda genelde olumsuz bir rol oynamışlar, ya da Türkiye-ABD ilişkilerinde ortaya çıkan siyasi sorunlar bu duruma engel olmuştur. ABD yönetimleri her ne kadar bu konuda sözlü destek verseler de, uygulamada çok istekli olmamışlardır. 

Bu durum, ABD yönetimlerinin Türkiye’yi daha çok askeri-stratejik bir ortak olarak görmelerinden kaynaklanır. Dolayısıyla, Obama’nın ileri sürdüğü Model Ortaklık kavramının ekonomik ve ticari boyutunun gerçekleşmesi konusunda ihtiyatlı olmak gerekir.

İç Politika Boyutu: Türkiye’nin Demokratik Açılımları ve ABD

2009 yılında Türkiye-ABD Model Ortaklığının önemli bir diğer yönü, ABD’nin Türkiye’nin demokratikleşme, demokratik açılım ve sivilleşme yönündeki çabalarına dönük tutumudur. Tarihsel olarak baktığımızda, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde ABD’nin hem olumlu hem de olumsuz rolü ve etkisinin olduğunu görürüz.23 Olumlu açıdan, ABD Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçiş sürecine ciddi bir katkı yapmıştır. Diğer yandan, ABD Türkiye’de askeri darbelerin oluşumunda ve sonrasında takındığı 
tutum ile Türkiye demokrasisinin olgunlaşmasında olumsuz bir rol oynamıştır. Bu durum, kısmen Türkiye’nin NATO üyeliğinin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD ile olan yakın ilgisinden dolayı olmuştur.

2009 yılı itibarıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında iki önemli konu gündemdeydi. Birincisi, Türkiye’de darbe girişiminde bulunduğu iddia edilen emekli ve muvazzaf askerlerin de içinde olduğu Ergenekon ve Balyoz Davaları ’dır. Bu davalar teknik olarak Türk iç hukuku ve siyasetini ilgilendirmesi nedeniyle herhangi bir ülkenin dolayısıyla Türkiye-ABD ilişkilerinin konusu değildir. Ancak, gerçekçi olmak gerekirse, bu davalara başta ABD olmak üzere tüm ülkeler tarafından yakından ilgi gösterilmektedir. Bu dava sonucunda 
Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin nasıl etkileneceği, daha geriye mi yoksa daha ileriye mi gideceği merak edilmektedir. 

ABD’nin Ergenekon davası ile ilgili konumunu özetleyen şu görüşe katılmak mümkündür: 

“Ergenekon konusu, ABD’nin Türkiye gündeminin üst sıralarında değil. Resmî görüşmelerin konusu hiç değil. Gelişmeler, iç istikrarı ya da demokrasiyi ciddi boyutta tehdit edecek noktaya gelmediği sürece de ABD müdahil olmaz. [ABD’nin]‘Demokrasi’ ve ‘reform süreci’ vurguları, Ergenekon’un üstüne gidilmesini isteyen reformist kesimlere destek mahiyetinde anlaşılabilir. 
Ergenekon sürecinin demokratik bir ülkeye daha yaraşır şekilde, mesela daha şeffaf yürütülmesi iması olarak da değerlendirilebilir. 

Öte yandan Amerikalıların ‘laiklik’ bahsiyle, davadan rahatsız olan laikçi kesimlere de sempati mesajı verdiği düşünülebilir.”24 

Bu görüşten, ABD’nin Ergenekon davasına prensip olarak karşı olmadığı sonucu çıkarılabilir. Ancak ABD’nin, davanın yürütülmesi sürecindeki tutuklamalar ve insan hakları konularında eleştirisinin olduğu da biliniyor. ABD 2009 Yılı İnsan Hakları Raporu’nda bu konulara dikkat çekilmiştir.25

Türkiye’de demokratikleşme bağlamında diğer bir konu, 5 Ağustos 2009’da Başbakan Erdoğan ile DTP Genel Başkanı Türk’ün yaptığı görüşme ile resmen başlamış olan “Demokratikleşme Açılımı”dır. Bu süreç, özü itibarıyla Türkiye’deki Kürt sorunu gibi kapsamlı sorunların demokratik yöntemlerle ve Türkiye’deki demokratikleşmeyi güçlendirmek amacıyla yapıldığı için Türkiye’nin iç meselesi olarak kabul edilebilir. Ancak, özellikle Kürt sorununa çözümün Irak’la da yakından ve hatta ABD’nin Irak’tan asker çekmesi bağlamında başlayan 
PKK terör örgütüne karşı yürütülen Üçlü mekanizma ile de doğrudan ilgili olması nedeniyle, bu konu da Türkiye-ABD ilişkileri kapsamında değerlendirilebilir. Bu ilişki nedeniyle, ABD yönetimi Türkiye’deki demokratikleşme sürecine çok olumlu bakmış, hatta bazılarına göre Türkiye’yi motive etmiştir. Yani Türkiye’nin dış politika açılımları gibi, demokratikleşme açılımı da Model Ortaklık sürecinin 
bir boyutu olarak görülebilir.

ABD’nin Ergenekon Davası’na ve Demokratik Açılıma destek vermesi ve Türkiye’de güçlü bir demokrasinin oluşmasını istemesi sürpriz değildir. Hakeza, özellikle 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası ortaya çıkan uluslararası ortamda Türkiye’nin demokratikleşmesi giderek artan bir şekilde destek bulmaya başlamıştır. Bunun nedeni, Türkiye’nin İslam ve demokrasiyi birlikte yaşatarak, radikal ve şiddet yanlısı ülkelere karşı bir örnek olarak görülmesinden dolayıdır. Bazı Amerikalı yazarlar da, Türkiye’nin “ılımlı bir İslam ülkesi” olduğunu 
ve dünyada birçok İslam ülkesine model ya da örnek olarak gösterilebileceğini ileri sürmüşlerdir. 26 İşte bu nedenle, Türkiye’de demokrasiyi destekleyen partilere ve gruplara doğru sempati ve destek artmıştır.


Bu tür görüşler, Türkiye içinde “laiklik ilkesinin ihlal edilmekte olduğu” ve “İslami bir düzene doğru gidildiği” eleştirilerini yaratmıştır. Özellikle iktidardaki AK Parti çoğunluğunun İslami kimliğe sahip kişilerden oluşması ve uygulamaları, laiklik tartışmalarını gündemde tutmuştur. Bu eleştirilerin bir bölümü de ABD’ye yöneltilmiştir. ABD’nin ılımlı İslam’ı ve AK Parti’yi desteklediği yönünde görüşler oldukça yaygındır. 

Kanaatime göre, genel olarak ABD’nin ve özelde Obama yönetiminin Türkiye’ye bakışı “reelpolitik”tir. ABD için önemli olan Türkiye’nin iç ve dış politikasında istikrarın ve sürekliliğin sağlanmasıdır. Buradan hareketle, bir istikrarsızlık patlak vermediği sürece ABD’nin Türkiye’nin iç politikasıyla yakından/doğrudan ilgilendiğini söylemek doğru değildir. Ancak Türkiye’nin dış politikasının 
ne yönde olduğuyla ve uluslararası konumunun nerede bulunduğuyla doğrudan ilgilendiği açıktır. Bu boyuttaki herhangi bir istenmeyen değişikliği önlemek için gayret sarf edeceği iddia edilebilir. Zira geçmişte bunun örnekleri mevcuttur.27

Obama, Türkiye’nin genel olarak iç ve dış politikası ile ilgili görüşünü TBMM’deki konuşmasında net bir şekilde belirtti. Obama’nın Atatürk’ün büyüklüğünden bahsetmesi ve Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemesi, bu konuda önemli ipuçları olarak kabul edilebilir. 

Buradan hareketle, Model Ortaklığın, iç politika bakımından laik, demokratik, liberal ve diğer Batılı değerler yanında dini özgürlükler, etnik ve kimlik sorunlarının çözümü ve terörle mücadele gibi hedefler üzerine, uluslararası politika açısından ise AB-NATO-IMF ekseni üzerine oturduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

2009 yılında Türkiye’nin ABD politikası ve Türkiye-ABD ilişkileri oldukça yoğun gelişmelere sahne olmuştur.28 Bu gelişmelerin tamamını ayrıntısıyla incelemek elbette mümkün değildir. Ancak yukarıda yaptığımız gibi, bu politikayı, ikili, global ve bölgesel düzeyde olmak üzere sınıflandırarak incelemek mümkündür. Her üç düzeyde de yoğun konularla dolu olan bu ilişkilerin ana gündemi güvenlik ve istikrar olsa da, ekonomi, ticaret, diplomasi ve askeri boyutları da çok önemlidir. Bu ilişkilerin en azından 2009 yılı itibarıyla ana teması, 
işbirliği ve ortak hareket olarak özetlenebilir. 

Bu yönüyle tarihinin en olumlu/altın çağlarından birine şahit olunmuştur.

Tabii ki, bu işbirliğinin öncelikli hedefi tarafların kendi çıkarlarını geliştirmekti; ancak daha ileri giderek, bölgesel ve global sorunlara çözüm bulacak yeni bir “düzen ve mekanizma” kurulması da amaçlanmıştır. Irak, İran, Filistin, Afganistan ve Ermenistan gibi ülkeler çerçevesinde gelişen sorunlar ve krizler, sadece bu ülkelere yoğunlaşarak çözülemezdi; ilave olarak bu ülkelerin yer aldığı bölgelerin istikrar ve güvenliğini artıracak ulusal ve bölgesel dengelerin ve ilişkilerin tekrar kurulması gerekiyordu. Bu süreçte, özellikle İran ve Rusya gibi aktörlerin bölgesel etkinliğini azaltabilmek için, ilgili bölge ülkelerinin işbirliği içinde hareket etmeleri bekleniyordu. İşte bu noktada Türkiye’nin konumu ve rolü çok kritikti. Bu kritik konum ve rol, Türkiye-ABD ilişkilerinin güçlenmesini sağladı. ABD ve Türkiye karşılıklı olarak birbirine destek vererek düzenli ve istikrarlı bir bölge oluşturmaya çalıştılar. 

2009 yılında güçlenen bu süreç henüz tamamlanmış değildir. 

Nasıl tamamlanacağı, olumlu ya da olumsuz ne gibi sonuçlar doğuracağı 
ancak önümüzdeki yıllarda anlaşılacaktır. Bir öngörü olarak şu tahminde bulunmak mümkündür. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin ABD Politikası / Türkiye-ABD ilişkileri, büyük ölçüde İran’ın nükleer programının, Rusya’nın Kafkas politikalarının ve Filistin sorununun nasıl gelişeceğine ve Türkiye ve ABD’nin bu gelişmelere dönük nasıl bir tutum takınacağına bağlı olacaktır. 

Türkiye’nin ABD Politikası 2009 Kronoloji

1 Ocak ABD Başkanlığı’na Barack Hussein Obama’nın gelmesi, Türkiye-ABD ilişkilerinde çok belirleyici bir rol oynamıştır. 

Başkan Obama’nın dış politika anlayışı, hem içerik hem de jeopolitik hedef olarak Başkan Bush’tan farklı olup, Türkiye’nin rolünü öne çıkarmıştır

29 Ocak İsviçre’nin Davos kentinde yapılan Dünya Ekonomi Forumu toplantıları sırasında Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında yaşanan ve “One Minute” krizi, devletler düzeyinde bir tepkiden ziyade basın düzeyinde bir 
tepkiyi ortaya çıkarmış ve özellikle ABD ve İsrail basınında Türkiye’nin İran ile yakın ilişkiler kurarak eksen kayması yaşandığı şeklinde suçlamalar yayınlanmıştır.


1 Nisan Türkiye, Afganistan ve Pakistan cumhurbaşkanları Gül, Karzai ve Zerdari’nin katıldığı zirve toplantılarının üçüncüsü Ankara’da yapılmıştır. Tarafların, terörle mücadele ile istikrar ve güvenlik sağlanması gibi konular üzerinde ortak hareket etmesi konusunda anlaştığı bu zirveler, Türkiye’nin öncülüğünde ve NATO/ABD stratejisi kapsamındaki gelişmelerdir 

3-4 Nisan Brüksel’de, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Gül tarafından temsil edildiği NATO Devlet ve Hükümet Başkanlarının katıldığı Zirve toplantısı gerçekleştirilmiştir. Bu zirvede NATO Genel Sekreteri seçilmiştir. 

5-6 Nisan ABD Başkanı Barack Obama Türkiye’yi ziyaret etmiş ve TBMM’de yaptığı bir konuşma yapmıştır. Ayrıca, Obama cumhurbaşkanı, başbakan ve genelkurmay başkanı gibi geleneksel resmi görüşmeleri yanında, muhalefet parti liderleri ile Meclis çatısı altında yaptığı ikili görüşmeler ve özellikle İstanbul’da din, kültür ve öğrenci gruplarıyla “sivil görüşmeler” yapmıştır

6-7 Nisan İstanbul’da düzenlenen Medeniyetler İttifakı Zirvesi’ne Başkan Obama’nın da katıalrak Medeniyetler İttifakı sürecine ABD’nin desteğini vurgulamıştır.

11 Mayıs New York’ta oturum başkanlığını Davutoğlu’nun yaptığı Ortadoğu konulu BM Güvenlik Konseyi toplantısı yapılmıştır. New York toplantısında Filistin sorununa iki devletli çözüm teklifi ileri sürülmüş ve Filistinliler arasında işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

5 Haziran Başkan Obama, yaptığı Kahire konuşmasında, İslam dünyasına dönük “yeni bir başlangıç” yapacağını, geçmişte yapılan yanlış uygulamaları sona erdireceğini ve ortak çıkarlara ve saygıya dayalı ilişkiler geliştirileceğini açıklamıştır.

30 Haziran ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) David Petraeus Ankara’yı ziyaret etmiş Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile istihbarat paylaşımı gibi konuları görüşmüştür.

4-8 Ekim IMF-Dünya Bankası 2009 yılı Guvernörler toplantısı İstanbul’da yapılmıştır. Global ekonominin en etkili maliye ve ekonomi bakanları, merkez bankası başkanları, devlet ve hükümet başkanları dahil toplam 15 bin kişinin katıldığı İstanbul toplantısı sonunda yayımlanan İstanbul Deklarasyonu’nda IMF-Dünya bankasının yeniden yapılanması yönünde önemli kararlar yer almıştır.

10 Ekim Türkiye ile Ermenistan arasında “Diplomatik İlişkilerin Tesisi” ve “İkili İlişkilerin Geliştirilmesi” başlıklı bu protokoller, 

10 Ekim tarihinde İsviçre’nin Zürih kentinde imzalandı. 

15 Ekim Bağdat’ta, Türkiye’den ve Irak’tan 10 ar bakanın katıldığı toplantıda 48 adet anlaşma imzalanmıştır.

25-26 Ekim Başbakan Erdoğan, beraberinde birçok bakan, bürokrat, işadamı ve medya mensubu ile Pakistan’a önemli bir ziyaret gerçekleştirmiştir. 
Ekonomik ve siyasi gelişmelerin yanında, terörle mücadele konusunda “yumuşak güç” yöntemine, yani eğitim aracılığıyla terörün engellenmesine yoğunlaşmak istiyorlar. Bu amaçla Türkiye’deki İmam Hatip modelinin Pakistan’da da uygulanması, böylece ılımlı bir İslami anlayışın öğretilmesi konusunda girişimler başlamıştır.

3-4 Aralık Brüksel’de yapılan ve Türkiye’yi Davutoğlu’nun temsil ettiği NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Afganistan’daki NATO askerlerinin sayısının artırılması ve NATO’nun yeni stratejisi görüşüldü. Türkiye, bu talebe olumsuz tavır takınarak Afganistan’a sadece barış koruyucu rolünde asker göndermeyi kabul etmiş olup, muharip güç göndermeyi istememiştir.

DİPNOTLAR;

1 1 Mart 2003 tezkeresi ile ilgili olarak bkz. Ramazan Gözen, “Causes and Consequences of Turkey’s Out-of-War Position in the Iraq War of 2003,” The Turkish Yearbook of International Relations, v. 36, 2005, s. 73-99. 
2 James A Baker III ve Lee H Hamiton, The Iraqi Study Group Report 2006, s. 27-28, 
http://bakerinstitute.org/Pubs/iraqstudygroup_findings.pdf
3 Obama yönetiminin Türkiye’ye verdiği önemi gösteren önemli bir rapor, Spencer P. Boyer ve Brian Katulis, The Neglected Alliance: Restoring US-Turkish Relations to Meet 21st Century Challenges, Washington D.C.: Center for American Progress, 2008.
4 Washington Post, 5 Haziran 2009.
5 Boyer ve Katulis, The Neglected Alliance, s. 1-3.
6 Ramazan Gözen, Türk Dış Politikası Barış Vizyonu, Ankara, Palme Yayınları, 2006. 
7 Obama’nın TBMM konuşması, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11376525.asp.
8 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11376525.asp.
9 ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Philip Gordon, 12-13 Kasım 2009 tarihinde, Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın öngörülen ABD ziyareti hakkında temaslarda bulunmak üzere Türkiye’yi ziyaret etti. 12 Kasım 2009 tarihinde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu ve Müsteşar Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu tarafından da kabul edilmiştir. http://www.mfa.gov.tr
10 Philip H. Gordon, Assistant Secretary, Bureau of European and Eurasian Affairs, “The United States and Turkey: A View from the Obama Administration”, The Brookings Institution Sabancı Lecture, Washington DC, 17 March 2010, http://www.state.gov/p/eur/rls/rm/2010/138446.htm; Türkiye-ABD işbirliğinde ilgili bölgelerin önemini öne çıkaran bir 
başka önemli kaynak, Boyer ve Katulis, The Neglected Alliance.
11 http://www.mfa.gov.tr/sayin-bakanimizin-abd-ziyareti-oncesi-..., 31 Mayıs 2009.
12 Örneğin, Akşam Gazetesi, 10 Eylül 2009, http://www.aksam.com.tr/2009/09/10/haber...
13 22-30 Eylül’de New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler 64. Genel Kurulu genel görüşmeleri vesilesiyle ve 6-8 Aralık 2009 tarihleri arasındaki Obama ile görüşmek üzere yapılan ABD ziyaretleri. Bkz. http://www.mfa.gov.tr.
14 4-8 Ekim’de, ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner, ABD Hazine Bakanlığı Müsteşar Yardımcı Vekili Andrew Baukol, ABD Merkez Bankası Başkanı Ben S. Bernanke ile ABD Dışişleri Bakanlığı Ekonomi, Enerji ve Tarım İşlerinden Sorumlu Müsteşarı Robert Hormats, İstanbul’da düzenlenen IMF-Dünya Bankası 2009 Yılı Guvernörler Toplantısı’na katılmak üzere Türkiye’ye geldiler. http://www.mfa.gov.tr.
15 3-4 Aralık’ta, NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı Brüksel’de gerçekleştirilmiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu başkanlığında bir heyetle iştirak edilen toplantının başlıca gündem maddelerini Bosna-Hersek ve Karadağ’ın Üyelik Eylem Planına (MAP) katılma talepleri, füze savunması, Afganistan, NATO-Rusya Federasyonu ilişkileri ve NATO’nun yeni Stratejik Konseptinin hazırlık çalışmaları oluşturmuştur.
 http://www.mfa.gov.tr
16 28 Temmuz’de, Türkiye-Irak-ABD Üçlü Mekanizma toplantısı İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay’ın başkanlığında Ankara’da gerçekleştirildi. Anılan toplantıya Çok Uluslu Güç Komutan Yardımcısı Tümgeneral Steven Hummer liderliğindeki ABD heyeti ile Irak Ulusal Güvenlikten Sorumlu Devlet Bakanı Şirvan El Vaili başkanlığındaki Irak heyeti katıldı. 
http://www.mfa.gov.tr
17  20 Aralık’ta, Türkiye, Irak ve ABD arasında oluşturulan Üçlü Mekanizma’nın Bakanlar düzeyindeki dördüncü Ana Komite toplantısı, Bağdat’ta gerçekleştirildi. Toplantıda Türkiye heyetine İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay, Irak heyetine ise Ulusal Güvenlikten Sorumlu Devlet Bakanı Sayın Şirvan El Vaili başkanlık etti. Toplantıda, Alt Komite çalışmaları kapsamında atılan adımlar, Erbil İstihbarat İrtibat Ofisi’nin (EİİO) daha etkin hale getirilmesi ve Mahmur Kampı’nın durumu ele alınmıştır. Toplantının ardından Türk heyeti Erbil’e geçerek, EİİO’yu ziyaret etti. Ayrıca ziyaret kapsamında, Atalay, Irak’taki ABD Kuvvetlerinin Komutanı Orgeneral Ray Odierno ve IKBY yetkilileriyle ayrı ayrı görüşmelerde bulundu. http://www.mfa.gov.tr 
18 20 Kasım’da, Afganistan ziyaretinin akabinde, İran’ın Tebriz şehrine bir çalışma ziyareti gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve Dışişleri Bakanı Mottaki’yle görüştü. http://www.mfa.gov.tr
19 Türkiye’ye dönük “sözde soykırım” suçlamaları, Türkiye-Ermenistan sınırının kapalı olmasından kaynaklanan sorunlar, Ermenistan devletinin Türkiye aleyhine sahip olduğu sınır değişikliği ve toprak talepleri ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgali. 
20 Boyer ve Katulis, The Neglected Alliance, s. 21-26.
21 ....Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, BM Güvenlik Konseyi’nde düzenlenen Orta Doğu konulu toplantıya katıldı. Toplantı sonrası yapılan Başkanlık açıklamasında İsrail-Filistin ihtilafına iki devlet temelinde bir çözüm bulunması yönünde kararlı çaba gösterilmesi gereği vurgulanarak, iki taraf arasındaki geçmiş mutabakatlar temelinde barış müzakerelerinin geri dönülmez niteliğine atıf yapılmış, ayrıca Filistinliler arasında uzlaşı ve birlik sağlanmasının önemine işaret edilmiştir. http://www.mfa.gov.tr
22 Boyer ve Kautlis, The Neglected Alliance, s. 21.
23 Ramazan Gözen, “Türk-Amerikan İlişkileri ve Türk Demokrasisi: Realist Bağlantı,” İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe Türkiye’nin Dış Politikası, Ankara, Palme Yayıncılık, 2009, 7. Bölüm. 
24 http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=802627, 12 Ocak 2009.
25 Örneğin, Sedat Ergin, “Amerika Ergenekon’a nasıl bakıyor?”, Hürriyet, 16 Mart 2010, 
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar...; ve http://www.milliyet.com.tr/abd-2009...
26 Örneğin, Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Çeviren: Mustafa Acar, İstanbul, Timaş Yayınları, 2008.
27 Gözen, “Türk-Amerikan İlişkileri ve Türk Demokrasisi: Realist Bağlantı”.
28 2009 Türkiye-ABD ilişkilerinin kapsamlı bir yıllık kronolojisi için bkz: http://www.mfa.gov.tr


***

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 3

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009,  BÖLÜM 3



Bölgesel Düzeyde Güvenlik, İstikrar, Düzen Arayışı

   Model Ortaklığın oluşmasının temel nedenlerinden biri, hiç şüphesiz, her iki tarafın da bölgesel güvenlik sorunlarının çözülmesi yönünde konsensüse sahip olmalarıdır. Güvenlik kavramının geniş kapsamı nedeniyle, her türlü ilişki güvenlik kapsamına dahil edilebilir. 

   Ancak Türkiye ve ABD’nin yoğunlaştığı güvenlik kavramı, iki ülkeyi de doğrudan ilgilendiren somut ve dar anlamdaki güvenlik sorunları idi ki bunlar; Irak, Ermenistan, Afganistan, İran ve İsrail-Filistin barış süreci idi. Bu sorunların her biri, kendi başına bir özelliğinin ve öneminin olması yanında, bölgesel ve global siyaset ve güvenlikle de yakından ilgilidir. Dolayısıyla bu sorunlar sadece ilgili ülkeleri değil, aynı zamanda Rusya, Çin ve ABD gibi global aktörleri ve İran, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve bir ölçüde Hindistan ve elbette Türkiye gibi bölgesel aktörleri de yakından ilgilendiriyor. Bu yönüyle yerel, bölgesel ve global güvenlik yapılanmasını ve dengelerini etkileme potansiyeline sahiptirler. 

Model Ortaklık bölümünde de belirtildiği gibi, Obama yönetiminin bölgesel jeopolitiği ile Türkiye’nin jeopolitiği birbiriyle büyük oranda örtüşmektedir. Bu örtüşmenin temelinde bölgede istikrarlı bir düzen kurulması hedefi vardı. Bu çerçevede iki ülke, bölgesel güvenliği artırmak için hem bölge ülkelerinin istikrarlı hale gelmesini sağlamaya hem de bunun sonucunda yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalıştılar. 

Model Ortaklık bağlamındaki bu gelişmeleri 6 gruba ayırarak analiz edebiliriz: 

1. Irak’ın yeniden yapılandırılması süreci, 
2. Türkiye-Ermenistan işbirliği süreci, 
3. Afganistan-Pakistan bölgesinde terörle mücadele, 
4. İsrail-Filistin sorununa barışçı çözüm bulmak amacıyla iki devletli bir çözüm arayışı, 
5.Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasında arabuluculuğu, 
6. Balkanlarda Bosna-Hersek, Kosova, Sırbistan, Hırvatistan arasında işbirliği sağlama çabası.

Tüm bu konular, Türk dış politikasının 2009 yılındaki performansının ana konuları olması yanında, ABD-Türkiye işbirliğinin bir yansıması ve aynı zamanda bölgede yeni bir düzenin unsurları idi. Bölgesel aktörler içinde ve arasında meydana gelen yakınlaşmanın ve işbirliğinin amacı, bölge içinden ve dışından gelecek tehdit veya rekabetlere karşı başarılı olmaktı. Bölge içinden İran’ın ve desteklediği grupların, bölge dışından ise Rusya’nın, Çin’in kısmen de AB’nin etkisine ve tehlikesine karşı bölgede Türkiye-ABD etki alanını güçlendirmekti. 
Bu süreci aşağıda kısaca inceleyeceğiz.

Irak

Türkiye-ABD ilişkilerinin 2007’den beri ve özellikle 2009 yılı içindeki en önemli konusu Irak’tı. Çünkü Irak her iki ülkeyi de yakından ilgilendiren bir sorun olarak diğerlerine göre daha “acil” bir durumda idi. Irak’ta devam eden iç çatışmalar, istikrarsızlık ve ilgili sorunlar, her iki ülkenin de güvenlik ve ekonomik çıkarlarına olumsuz etki yapıyordu. İşte bu nedenle, Türkiye ve ABD 2009 yılı içinde Irak konusundaki işbirliğini çok belirgin bir şekilde güçlendirdiler. Birlikte hareket ederek çok kritik ve hayati öneme haiz gelişmelere imza attılar. 

Bu gelişmelerin başında Türkiye’nin Irak’la giderek artan yakınlaşması gelir. Türkiye daha önceki yıllarda (özellikle 2003 ABD işgali sonrasında) Irak konusunda çekingen davranırken, örneğin Celal Talabani’nin Kürt olması ve PKK ile ilişkisi nedeniyle Irak’la ilişki kurmaktan çekinirken, 2009 yılında bu tavrını terk etti ve hızla yakınlaşmaya başladı. 

Bu bağlamdaki gelişmeleri üç grupta değerlendirebiliriz. 

Birincisi, Türkiye-ABD-Irak Üçlü Güvenlik Mekanizmasının kurulması ve bu çerçevede 11 Nisan ve 28 Temmuz tarihlerinde toplantılar yapılmasıdır.
16 PKK terörüne karşı işbirliği amacıyla kurulan bu mekanizma çerçevesinde Irak’taki terör kamplarının kapatılması veya etkisiz hale getirilmesi için çalışma lar yapıldı.17 Her ne kadar bu işbirliği 2009 yılı içinde verimli sonuçlar üretmemiş olsa da, ileriye dönük bir altyapı oluşmuştur.

İkincisi, Türkiye ile Irak arasında yoğun ve üst düzeyde diplomatik ilişkiler gelişti. Bu noktada Türkiye’nin attığı çok önemli bir adım, Cumhurbaşkanı Gül’ün 23-24 Mart tarihlerinde Bağdat’ı ziyaretidir ki bu, cumhurbaşkanı düzeyinde 33 yıl aradan sonra yapılan ilk ziyaretti. Bundan başka, başta Dışişleri ve İçişleri Bakanları olmak üzere değişik düzeylerde Türkiye’den Bağdat’a ve Kuzey Irak Kürt Yönetiminin merkezi kabul edilen Erbil’e ziyaretler yapıldı. Bunlardan Erbil’e yapılan ziyaretler, Türk dış politikasında çok ciddi bir değişimi gösteriyordu. Buna karşılık, 2009 yılı boyunca Irak’tan Türkiye’ye de resmi ve gayr-i resmi çok sayıda ziyaretler yapıldı. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Irak Genelkurmay Başkanı II. Yardımcısı, Irak Başbakan Yardımcısı gibi resmi görevliler dışında, Irak’taki Şii, Sünni, Türkmen ve diğer partilerin liderleri Ankara’yı ziyaret etti. 

Bu kadar çok sayıdaki karşılıklı ilişkiler, aslında Türkiye ile ABD’nin Irak 
konusunda işbirliğinin bir yansıması ya da sonucudur. Bu nedenle ABD’nin desteğine ve takdirine de mazhar olmuştur. Türkiye ise böyle bir fırsatın oluşmasını sağladığı için ABD’ye müteşekkirdi. 

Bu ziyaretlerin amacı, kısmen üçlü güvenlik mekanizması çerçevesindeki anlaşmayı uygulamaya koymaktı. Bu noktada, ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) David Petraeus’un 30 Haziran-1 Temmuz’da Ankara’ya ziyareti ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşmesi, hem işbirliğinin hem de istihbarat desteğinin uygulanması açısından çok önemliydi. Bu ziyaretler kısmen Irak’ta 2010 yılında yapılacak olan parlamento seçimlerinde istikrar ve düzenin sağlanması için Türkiye’nin oynadığı rolün göstergesiydi. Zira Türkiye, 
Irak’ta Sünnilerin ve diğer grupların seçime katılmasını istiyor ve Irak sorunlarının bu yolla çözülmesine ve istikrarın oluşmasına çalışıyordu. 
Türkiye böylece Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde Sünniler, Şiiler, Kürtler ve diğer gruplarla diyalog kurarak Irak’ın merkezi bütünlüğünü oluşturmaya çalıştı. Bu gruplar arasındaki sorunların çözümü için gayret etti. Irak parlamento seçimleri sonrasında merkezi Irak otoritesinin güçlenmesi için tüm farklı aktörlerin sisteme dahil edilmesini sağladı. Bu görüşmelerin Türkiye açısından bir başka amacı, Kuzey Irak’taki yerel yönetimin PKK terörüne karşı mücadele etmesini sağlamak ve terörü yok etmekti.

Türkiye-Irak ilişkilerinin 2009 yılı içindeki üçüncü boyutu, Türkiye ile Irak arasında imzalanan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Anlaşması’dır. Yıl içinde yapılan ön görüşmeler sonucunda her iki taraftan başbakanlar, yanlarında 10’ar bakanın katılımıyla 15 Ekim tarihinde Bağdat’ta yapılan toplantıda 48 adet anlaşma imzalandı. Ekonomiden sağlığa, sanayiden kültüre, eğitimden silahlı kuvvetlere, alt yapıdan üstyapıya, terörle mücadeleden sınır kontrolüne kadar birçok alanda işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan bu anlaşmalar, Türkiye-Irak yakınlaşmasını konsolide etmeyi amaçlıyordu. Bu anlaşmalar, sadece iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmeyi değil, aynı zamanda Irak’ta yeni bir düzen ve istikrar kurmayı ve bu kanaldan Ortadoğu’da yeni düzen ve istikrara katkı yapmayı amaçlamıştı. Bu yakınlaşma, Türkiye açısından PKK terörünün Kuzey Irak’tan temizlenmesi, bir Kürt devletinin oluşumunun önlenmesi, Irak’ın toprak, ulusal ve siyasi birliğinin sağlanması gibi hedefleri içerirken; ABD açısından Irak’tan sorunsuz bir şekilde asker çekmeyi, çekilme sonrasında 
Irak’ın istikrarının devamlılığını, özellikle İran’ın veya başka ülkelerin Irak’taki etkisinin kırılması gibi hedefleri içermektedir.

Tüm bu gelişmeler ilk bakışta sadece Türkiye-Irak ilişkilerini ilgilendiriyor gibi görünse de, aslında Türkiye-ABD Model Ortaklığının önemli bir uygulaması idi. Türkiye’nin Irak’la bu kadar yoğun ilişki içine girmesi, yeni bir düzen kurmaya çalışması ve Kuzey Irak’ta askeri operasyonlar yapması, ABD’nin verdiği izin ya da destek ile gerçeklemiştir. 1 Mart 2003’ten 5 Kasım 2007’ye kadar Irak’la ilişkilerin neredeyse sıfır noktasında olduğu hatırlanırsa, Türkiye’nin bu tarihten sonra Irak’la yoğunlaşan işbirliğinin 5 Kasım anlaşmasının bir ürünü olduğu ve bunun 2009 yılı içinde Obama yönetimi döneminde de devam ettiği görülür.

İran

Türkiye-ABD Model Ortaklık sürecinin belki de en kritik ve hassas konusu, İran’ın nükleer programının durdurulması ya da kontrol altına alınması çabasıdır. Öncelikle, amaç ve içerik olarak Türkiye ve ABD’nin İran’ın nükleer programı konusunda büyük oranda benzer politikalara sahip olduklarını vurgulamak gerekir. Zira her iki ülke de, prensip olarak İran’ın barışçıl amaçlı nükleer programa sahip olabileceğini, ancak nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini savunuyorlar. Ancak her iki ülkenin bu amaca varmak konusunda yöntemleri 
ve araçları farklıdır: ABD, İran’ın nükleer programının durdurulabilmesi için “zorlayıcı ve baskıcı” bir yöntem izlenmesini, İran’a karşı sıkı yaptırımlar dahil her türlü baskı aracının kullanılmasını, ve eğer burada başarı sağlanamaz ise askeri operasyonun bile yapılması gerektiğini savunuyor. Buna karşın Türkiye, baskıcı ve askeri yöntemlerin hem başarılı olmayacağını hem de çok daha büyük sorunlara yol açacağını düşünüyor. Türkiye, bunun yerine diplomasi ve diyalog gibi “yumuşak-ikna edici” yöntemlerin uygulanmasını savunuyor, nükleer silahlara karşı olmak noktasında eşit ve adil olunması gerektiğini yani bölgedeki tüm nükleer silahların yok edilmesi için çalışılması gerektiğini düşünüyor ki, bu İsrail’e karşı eleştiri olarak kabul ediliyor. Türkiye’nin konuyla ilgili eşitlik ve adalet çağrısı, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde gerginlik yaratıyor. 

Bu yöntem farklılığı nedeniyle, Türkiye ABD’nin yapacağı olası bir sıkı ambargo ya da askeri müdahaleyi önlemek için, 2009 yılında ABD ile İran arasında gayri resmi olarak “arabuluculuk” yapmaya çalıştı. Arabuluculuğun özündeki amacı, ABD ile İran’ı müzakere masasına çekebilmek ve her iki tarafın da gerginliği tırmandıracak şekilde sertleşmesini önlemektir. Bu bağlamda, 2009 yılı boyunca 
Türkiye ile İran arasında çok yoğun bir diploması trafiği yaşandı. Türkiye’den Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu (20 Kasım ve 26-28 Ekim) başta olmak üzere birçok resmi görevli İran’a çok sayıda ziyaret yaptı.18 Buna karşılık İran’dan Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve Dışişleri Bakanı Muttaki yanlarında çok sayıda İranlı resmi görevli ile Türkiye’yi ziyaret etti. 

Bu ziyaretler, kısmen ikili ilişkileri geliştirmeyi amaçlamış, ama daha önemlisi İran’ın nükleer programı konusunda yumuşamasını sağlamayı hedeflemiştir. Bu süreçte ABD (dahil 5+1 ülkeleri) ile İran arasında 1 Ekim’de Cenevre’de yapılan görüşmelerin gerçekleşmesinde Türkiye’nin önemli bir katkısının olduğu söylenebilir. Yine bu süreçte, ABD ile İran arasında zenginleştirilmiş uranyum değişimi konusunda Türkiye’nin arabuluculuk yapması konusunda anlaşma sağlanmıştır. Her ne kadar tüm bu çabalara rağmen nükleer program sorunu na kesin bir çözüm bulunamamış olsa da, Türkiye’nin İran’ın Batıyla ve dünya ile iletişiminde ciddi bir rol oynadığı kabul edilmektedir. Hatta bu rolün ABD ve diğer Batılı ülkeler tarafından da memnuniyetle karşılandığı bilinmektedir. 

Türkiye’nin, İran’ın dünyayla iletişim kurmasında etkili olmasında önemli bir mekanizma, Türkiye ile İran arasında gelişen yoğun ticari, ekonomik, mali ve siyasi ilişkilerdir. 2009 yılı içinde bu bağlamda Türkiye ve İran arasında birçok anlaşmalar imzalandı. Bunlardan en çarpıcı olanı, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, yanında çok sayıda bakan, bürokrat, işadamı ve medya mensubu ile birlikte 26-28 Ekim tarihlerinde Tahran’a yaptıkları çarpıcı ziyarettir. Ekonomi, petrol, ticaret ve terör gibi alanlarda yapılan anlaşmalar, Türkiye ve İran arasında ilişkileri geliştirirken, İran’ın Türkiye üzerinden Batıyla/ABD’yle diyaloğuna ve bölgede işbirliği ve barış düzeninin kurulmasına yardımcı oldu. Türkiye-İran ilişkileri, Ortadoğu ve Orta Asya’daki gelişmelerle de yakından ilgilidir.

Afganistan-Pakistan

Bölgesel düzen bağlamında Türkiye-ABD Model Ortaklığının bir başka ve Obama yönetimi bakımından belki de en önemli konusu; Afganistan’da terörle mücadele yapılması, ülkenin yeniden yapılandırılması ve bu bağlamda Pakistan’ın da sürece dahil edilmesi hedefi idi. Bilindiği gibi, Obama’nın dış politika hedeflerin den biri Irak’tan asker çekilmesi ve sonrasında istikrarın sağlanması iken, diğeri Afganistan’a yoğunlaşarak El Kaide ve Taliban’a karşı askeri mücadelenin devam etmesidir. Obama da, aynen Bush gibi, Afganistan’a önem vermekte, başta terörle savaş olmak üzere Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında başarılı olmak için çabalamaktadır.

ABD’nin bu hedefinin gerçekleşmesi için NATO ülkelerinin çok önemli katkısı vardır ki, burada Türkiye’nin rolü de ön plandadır. Bir NATO üyesi olan Türkiye, en başından itibaren zaten Afganistan’da 

ISAF çerçevesinde asker bulunduruyor. Bu kanaldan ABD/NATO stratejisine destek veriyor. Ancak, ABD ve özellikle Obama, sekiz yıllık tecrübe sonucunda terörle mücadelenin sadece askeri yöntemlerle başarılamayacağını anlamış görünüyor. Bu mücadelenin başarılı olabilmesi için komşu ülkelerin ve özellikle Pakistan ve Türkiye gibi ülkelerin de desteğine ihtiyaç olduğu kesinlik düzeyinde bir görüştür. Tüm komşular arasında anahtar ülkenin Pakistan olduğu ise aşikârdır. Zira El Kaide ve Taliban’ın Pakistan’da çok önemli bir tabanı ve desteği vardır. Obama, bu desteğin sona erdirilmesi için Pakistan’ın da terörle mücadele sürecine dahil edilmesi gerektiğini düşünüyor. 

Türkiye’nin Afganistan konusunda ABD’ye desteği iki alanda gelişmiştir. 

Birincisi, Türk askerlerinin ISAF içinde görev alması, Afganistan asker ve polisinin eğitimine katkı yapması ve çok sayıda sivil altyapı faaliyetleri gerçekleştirmesidir. Türkiye 2009 yılı içinde bu alandaki çalışmalarına devam etti. Yıl boyunca NATO, BM, G-8 gibi örgütlerin Afganistan konulu toplantılarında aktif olarak yer alırken, 1 Ocak 2010 tarihinde ISAF Komutanlığını ikinci kez 
üstlendi. Türkiye’nin ISAF içindeki rolü cephede savaşmak değil, Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasına barışçı bir destek vermektir. Türkiye Karzai’nin 2009 yılında yeniden cumhurbaşkanı seçilmesine de olumlu bakmıştır.

Türkiye’nin ikinci ve daha önemli desteği, Afganistan ile Pakistan liderleri arasında arabuluculuk yaparak üçlü bir blok oluşturmaktır. Bu bağlamda Türkiye, Afganistan ve Pakistan cumhurbaşkanları Gül, Karzai ve Zerdari’nin katıldığı zirve toplantılarının üçüncüsü 1 Nisan 2009 tarihinde Ankara’da yapıldı. Tarafların, terörle mücadele ile istikrar ve güvenlik sağlanması gibi konular üzerinde ortak hareket etmesi konusunda anlaştığı bu zirveler, Türkiye’nin öncülüğünde ve NATO/ABD stratejisi kapsamındaki gelişmelerdir. 

İlave olarak, Türkiye 2009 yılı boyunca Afganistan ve Pakistan’a dönük yoğun bir ilgi gösterdi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 31 Mayıs’ta ABD’ye yaptığı ziyaretin ve Clinton ile yaptığı görüşmenin hemen ardından 9-13 Haziran tarihlerinde Afganistan ve Pakistan’a ziyaretler yaparak Türkiye’nin iki ülkenin kalkınmasına ve terörle mücadelesine desteğini deklare etti. Bu kapsamda çok önemli bir gelişme; Başbakan Erdoğan’ın birçok bakan, bürokrat, işadamı ve medya mensubu ile 25-26 Ekim tarihlerinde Pakistan’a yaptığı ziyaret ve toplantılardır. Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin oluşturulduğu bu ziyarette, iki ülke arasında ekonomiden sağlığa, terörle mücadeleden askeri işbirliğine, eğitimden kültürel işbirliğine kadar birçok anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmaların amacı, hem ikili ilişkileri güçlendirmek hem de Pakistan’daki terör kaynaklarını ortadan kaldırmak için birlikte mücadele etmektir. 
Türkiye ve Pakistan, terörle mücadele konusunda “yumuşak güç” yöntemine, yani eğitim aracılığıyla terörün engellenmesine yoğunlaşmak istiyorlar. 
Bu amaçla Türkiye’deki İmam Hatip modelinin Pakistan’da da uygulanması, böylece ılımlı bir İslami anlayışın öğretilmesi konusunda girişimler başlamıştır. 

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 2

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009,  BÖLÜM 2



2009’da Türkiye-ABD İlişkileri: Model Ortaklığa Doğru

2009 yılı Türkiye-ABD ilişkilerinde kaydedilen gelişmelerin göze çarpan en önemli yönü, iki ülke arasında karşılıklı olarak gerçekleşen üst düzey resmi ziyaretler ve bu ziyaretler sonucu ortaya çıkan yeni gündemdir. Bunlar arasında, ABD’nin Türkiye’ye verdiği önemi göstermesi bakımından en çarpıcı gelişme, Başkan Obama’nın 5-6 Nisan 2009 tarihlerinde Ankara ve İstanbul’a yaptığı resmi ziyarettir. 

Obama’nın Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir gündemi başlatan ziyareti sırasında yaptığı en önemli faaliyet ise, TBMM’de yaptığı konuşma idi. Obama’nın cumhurbaşkanı, başbakan ve genelkurmay başkanı gibi geleneksel resmi görüşmeleri yanında, muhalefet parti liderleri ile Meclis çatısı altında yaptığı ikili görüşmeler ve özellikle İstanbul’da din, kültür ve öğrenci gruplarıyla yaptığı “sivil” görüşmeler ilgi çekiciydi. Bu görüşmelerde, Türkiye toplumunun cazibesini kazanacak dini, kültürel, stratejik ve siyasi mesajlar vererek kamu diplomasisi uyguladı. Normal şartlarda olağan bir hadise gibi görünecek olan bu ziyaret ve programı, Türkiye-ABD ilişkilerinin son yıllarda karşılaştığı krizler ve dönüşüm süreci dikkate alındığında oldukça stratejik, önemli ve anlamlıydı.

Obama’nın ziyareti ve bu ziyaretin içeriğinin önemi, kısmen iki ülke arasında diplomatik ve siyasi yakınlaşmanın tekrar güçlenmeye başladığını göstermesin den, kısmen de Türkiye toplumunda yüksek düzeyde görülen anti-Amerikancılığı ortadan kaldırmaya dönük faaliyetler içermesinden gelmektedir. Zira Obama’nın Türkiye ziyareti, hem resmi yetkililer hem de sokaktaki vatandaş tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Medya kanallarında ortaya çıkan genel Türkiye toplumsal görüşü, Obama yönetiminin Bush yönetiminden farklı olduğu ve 
Türkiye’ye ve dünyaya dönük daha olumlu işler yapacağı yönünde idi. Hele Obama’nın ön isimlerinin (Barrack Hussein) İslam kaynaklı olması ve Obama’nın aslında “gizli bir Müslüman” olduğu şeklinde söylentilerin yayılması, Türkiye halkının Obama’ya ve ABD’ye dönük algılamasında kısmen de olsa olumlu bir hava başlattı. O kadar ki, Obama’nın seçimini kutlamak için Türkiye’de koyun 
kurban eden vatandaşlar olmuştu.

Obama’nın özellikle TBMM çatısı altında yaptığı konuşma ve görüşmeler, gelecekteki ama en azından 2009 yılı içindeki Türkiye-ABD ilişkilerinin altyapısını ve çerçevesini oluşturdu. Başkan Obama’nın konuşması sırasında Türkiye-ABD işbirliğini tanımlamak için kullandığı “Model Ortaklık” kavramı, iki ülke arasında başlayan yeni döneme dair önemli ipuçları verdi. Geçmişte Türkiye-ABD ilişkilerini tanımlamak için daha çok “stratejik ortaklık”, “kalıcı ittifak” gibi sıfatlar kullanılırken, Obama’nın ilk kez “Model Ortaklık” kavramını kullanması, ilk anda biraz belirsizlik yarattı. Başkan Obama, “Model Ortaklık” ile ne demek istemişti? Türkiye ve ABD, izleyen dönemde nasıl bir ilişki kuracaktı? Türkiye’nin bu ortaklığa rolü ve katkısı ne olacaktı? Türkiye’nin bu ortaklıktan kazancı ya da menfaati ne olacaktı? Bu gibi sorular, daha ilk günden itibaren sorulmaya ve teorik olarak tanımlanmaya başladı; “olumlu” ve “olumsuz” görüşler ileri 
sürüldü; spekülasyonlar yapıldı. 

Bu sorulara en net cevabı, aslında 2009 yılındaki gelişmeler ve uygulamalar verdi. Yani, Türkiye-ABD “Model Ortaklık” kavramının içeriği kısmen Obama’nın Meclis konuşmasında görülmüştü, ancak esasen 2009 yılındaki uygulamalarla daha net bir şekilde ortaya çıktı. Obama’nın kullandığı bu kavramın kısmen Türkiye’nin iç politikasıyla ama büyük oranda Türkiye’nin dış politikası ile ilgili olduğu görülüyordu. İç politika bakımından Türkiye’de en çok merak edilen konu, yeni ABD yönetiminin Türkiye’deki demokrasi ve laiklik ile ilgili tutumunun ne olacağı idi. Obama, Ankara ziyareti sırasında yaptığı konuşmalarda Türkiye’nin AB üyeliğine, Atatürk’ün büyüklüğüne ve laikliğe vurgu yaparak, bu konulardaki kaygıları gidermeye çalıştı. 

Obama’nın asıl mesajları, Türkiye’nin dış politikası ve ABD ile ilişkilerin niteliği ile ilgili ortaya koyduğu görüşlerde saklı idi. Obama, TBMM’deki konuşmasında, “ABD’nin önemli bir müttefiki olan Türkiye’ye yaptığım bu ziyaretin bir mesajının olup olmadığını soruyorlar” dedikten sonra, “bu soruya cevabım [Türkçe olarak] Evet’tir” şeklinde tamamladı.7 Obama bu ifadesiyle Türkiye’ye bir veya bir 
dizi mesaj vermek için geldiğini, açıkça ve herkes anlasın diye Türkçe olarak ortaya koyuyordu. 

Obama’nın Model Ortaklık kavramının içeriği hakkında ipuçlarını da içeren açıklamalarında, Türkiye’ye verdiği mesajları şunlardı: Temel mesajı, “Birlikte çalışarak güçlükleri çözmeliyiz” teklifi idi. Obama, “güçlük” olarak gördüğü ve “işbirliği” önerdiği sorunları da özetle şöyle ortaya koydu: Birincisi, “Açık bir sınır, Türk ve Ermeni halklarının birlikte barış ve refah içinde yaşamalarını sağlar ve her iki ülkenin de çıkarına olur. İşte bu nedenle ABD, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin tam olarak normalleşmesini desteklemektedir.” 

İkinci olarak, “ABD ve Türkiye, Filistinlilere ve İsraillilere yardımcı olabilir. Türkiye, Suriye ve İsrail arasındaki görüşmelere aracılık etmiştir; bu eli Filistinlilere de uzatmalıdır.” Üçüncüsü, “İran seçimini yapmalıdır. Daha iyi bir gelecek mi oluşturmak istiyorlar, yoksa silahlara mı sarılmak istiyorlar?” Dördüncüsü, ”Irak’ın güvenliği bölgenin güvenliği açısından da önemlidir. 

ABD Başkanı ve bir NATO müttefiki olarak, ne PKK’yı ne de başka bir örgütü desteklemiyorum.” Nihayet, “Türkiye güçlü bir ortağımız ve bölgeye giden 
ilk güçlerden biri. Artık hedeflerimize birlikte ulaşmalıyız. Bize verdiğiniz yardımı çok takdir ediyorum.” “Biz ABD olarak dostluk elimizi herkese uzatıyoruz…Geleceğe yönelik olarak birlikte çalışmalıyız…” 8

Bu konuşma bağlamında, Obama yönetiminin, her biri Türkiye’yi de yakından ilgilendiren yeni bölge stratejisinin beş unsuru öne çıkmıştır. 

Birincisi, Başkan Bush’un ABD’nin bölgesel çıkarlarını riske atan “önleyici darbe (preemptive strike)” politikasını tersine çevirmek için, çok-taraflılık, diplomasi, barış ve diyaloga dayalı bir strateji takip etmektir. 

İkincisi, İran’ın nükleer programını savaşla ve çatışmayla değil diplomatik yöntemlerle durdurmaya çalışmaktır. 

Üçüncüsü, Irak’tan asker çekilmesi sonrasında ülkeyi yeniden yapılandırmaktır. 

Dördüncüsü, İsrail-Filistin sorununda Hamas, Suriye ve Hizbullah gibi radikalleri İran’ın etkisinden uzaklaştırmaktır. 

Beşincisi, Afganistan’da terörle mücadele için Pakistan’ın da desteğini almaktır. Obama’nın Türkiye’ye gösterdiği yakınlığın nedeni, bu stratejisinin önemli bir bölümünün Türkiye ile işbirliği yaparak başarabileceğinin farkında olmasıdır. 

Avrupa ve Avrasya İşleri Dairesi’nden sorumlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip H. Gordon, The Brookings Institution Sabancı Lecture’ında yaptığı konuşmada, Obama yönetiminin Türkiye’den beklediği rolü şu şekilde ortaya koydu:9 “Çok az ülke böylesi farklı ve önemli alanlarda böylesi hayati rol oynayabilir. Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak ve Suriye gibi çok sayıda farklı ülkelerle sınırı olan başka bir ülke var mı? Türkiye’nin sahip olduğu stratejik, ekonomik ve kültürel bağları sayesinde kazandığı etkisi, ABD’nin de hayati endişesi olan şu konularda çok önemlidir: Ortadoğu, daha geniş İslam dünyası, Kafkaslar ve Karadeniz bölgesi ile ilişkilerin istikrarı; Hazar Denizi’nden Avrupa’ya enerji transferi; Irak, Afganistan ve Pakistan’ın kalkınması ve güvenliği; Avrupa ve Transatlantik ittifak ile güçlü bağların sürdürülmesi. Bahsettiğim bu coğrafi alan, yerkürenin en hassas ve önemli bölgesini içermektedir; ABD-Türkiye işbirliği bu alanların her birinde ilerleme sağlamak için rol oynayabilir.”10

Obama yönetiminin Model Ortaklık anlayışı, AK Parti hükümeti tarafından açıkça benimsenmiştir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye’nin bu rolü isteyerek kabul ettiğini net ifadelerle ortaya koydu. Davutoğlu, Bakan olduktan kısa bir süre sonra, 31 Mayıs 2009 tarihinde ABD’ye ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada, Model Ortaklığı kabul ettiğini şu şekilde ifade etti:

“Bu temaslarımın ana odak noktası, Sayın Başkan Obama’nın ziyaretinden sonra, Türkiye’de yapılan temaslar sonrasında bir anlamda takip ve izleme niteliği taşıyacak. Önümüzdeki dönemde uluslararası alanda Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’nin birlikte ele alması gereken çok sayıda gündem maddesi var. Irak, Kafkaslar, Afganistan, Pakistan, Orta Doğu, Kıbrıs gibi konular Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’nin çok yakından birlikte koordine etmek durumunda olduğu konular. Bu çerçevede, sayın meslektaşım ile birlikte 
bütün bu konuları gözden geçireceğiz. Ayrıca Washington’da düşünce kuruluşlarında konuşmalarım ve temaslarım olacak. Amerikan Türk Konseyi’nin yıllık organizasyonunda bir konuşma yapacağım ve Amerika’daki basın mensuplarıyla, karar yapıcılarıyla da, kanaat oluşturucularıyla da detaylı görüşmelerimiz olacak…”11 Davutoğlu, bir başka açıklamasında, “Türk dış politikası ile Obama yönetimi dış politikasının tam olarak örtüştüğünü” ifade etmişti.12

Türkiye açısından Model Ortaklık üç noktada önemlidir: Birincisi, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren PKK terörüne karşı ortak mücadele, Kıbrıs sorununa kalıcı ve adil bir çözüm bulma ve enerji alanında işbirliği gibi konulardır. İkincisi, Türkiye’yi de yakından etkileyen Irak, İran, Afganistan, Ermenistan, Azerbaycan’la ilgili somut sorunlardır. Üçüncüsü, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Balkanlarda istikrar ve barışın kurulması çabalarıdır ki, bunların arasında en önemlisi Filistin sorunudur.

Model Ortaklık 2009 yılında üç düzeyde hayata geçirilmeye başladı: Birincisi, ikili ilişkiler düzeyinde çok büyük bir hareketlilik ve yakınlaşma oldu. İkincisi, global düzeyde Türkiye’nin global örgüt ve süreçlere katılımı arttı. Üçüncüsü, bölgesel düzeyde Türkiye yeni bir düzenin kurulması yönünde aktif bir politika izledi. Bu politika, ABD tarafından neredeyse tam olarak desteklendi. İzleyen bölümde 
Model Ortaklığın uygulama sürecini inceleyeceğiz.

İkili İlişkilerde Artan Hareketlilik

Türkiye-ABD Model Ortaklığının en önemli ve öncelikli boyutu, ikili ilişkilerde görülen yoğun ve üst düzey karşılıklı diplomatik temaslardı. Uluslararası ilişkilerde herhangi iki devlet arası ilişkinin durumunu ve derecesini anlamak için kullanılabilecek önemli bir gösterge, ilgili devletler arasındaki diplomatik ilişkilerin sıklığı ve düzeyidir. Ülkeler arasında ne kadar sık ve üst düzeyde diplomatik ziyaret gerçekleşmiş ise, ilişkiler o kadar olumlu bir durumdadır ve ilgili ülkeler arasında ortak bir gündem vardır. Gündemde kriz ve sorunlar bile olsa, ilgili ülkelerin sorunlara görüşme yoluyla çözüm aradığını gösterir. 

Bu temel bilgi çerçevesinde baktığımızda, 2009 yılı içinde Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin hem çok yoğun hem de üst düzeyde geliştiği görülmüştür. Bir yıl boyunca gelişen yoğun diplomasi trafiğinde, ABD’den Türkiye’ye ve Türkiye’den ABD’ye her düzeyde çok önemli ziyaretler gerçekleşti. ABD Dışişleri Bakanı Clinton ve Başkan Obama, sırasıyla Mart ve Nisan aylarında Ankara ve İstanbul’u ziyaret ederken; Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Bakanlığa atandıktan sonra üç kez, Başbakan Erdoğan da iki kez ABD’yi ziyaret ettiler.13 

Bu ziyaretlerin bir tanesi BM Genel Kurulu’na katılmak amacıyla yapılmış olsa da, bu vesileyle iki ülke arasında diplomatik görüşmeler de gerçekleşti. İlave olarak, ABD ve Türkiye Genelkurmay Başkanları arasında resmi görüşmeler, sivil toplum kuruluşları, maliye, hazine, ekonomi, Meclis/Kongre üyeleri ve siyasi düzeylerde birçok ziyaret vuku buldu. 

Bu ziyaret trafiğinde Türkiye’den ABD’ye akışın daha fazla olduğunu vurgulamak gerekir. Türkiye’den ABD’ye yapılan ziyaretlerin daha fazla olmasının nedeni, kısmen ikili ilişkilerin gündeminin yoğunluğu iken, kısmen de ABD’de merkezi olan BM, IMF, Dünya Bankası, G-20 gibi uluslararası kuruluşların toplantılarına 
yapılan katılım nedeniyledir. 

Böylesi hareketli bir diplomasi trafiği, iki ülke arasındaki ilişkilerin gündeminin ne kadar yoğun olduğunu gösterir. İkili, bölgesel ve global konularla dolu bu gündemin ana hedefini kısaca Model Ortaklığın uygulanması şeklinde özetlemek mümkündür. Yoğun ve üst düzey diplomatik süreç, öncelikle iki ülke arasındaki (ikili) askeri, siyasi, ekonomik, mali ve benzeri yakınlaşmanın sağlanması, karşılıklı desteğin geliştirilmesi ve her iki ülkenin çıkarlarının elde edilmesi amacına dönüktü. Türkiye, teröre karşı mücadelesinde, güvenlik konularında, 
mali-ekonomik sorunlarının çözümünde, dış politika sorunlarının (Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, AB üyeliği vb.) çözülmesinde ABD’den destek isterken; buna karşılık ABD, Irak, İran, Afganistan gibi ülkelerle sorunlarının çözümünde, özellikle Irak’tan asker çekme operasyonunda, Arap-İsrail barış sürecinde ve diğer bölgesel ve global konularda Türkiye’den destek beklemiştir.

Türkiye-ABD diplomasi trafiği, sadece ikili düzeyle sınırlı kalmadı, bölgesel ve global konulara da yansıdı. Hatta Model Ortaklık kavramını iki ülkenin üçüncü ülkelere dönük veya bölgesel ve global konularda işbirliği yapması şeklinde kabul edersek, tüm ikili diplomasi gündeminin bu işbirliğinin yürütülmesi veya uygulanması hedefini içerdiğini ileri sürmek mümkündür.

Global/Yapısal Düzeyde İşbirliği

2009 yılında Türkiye-ABD ilişkilerinin gelişmesinde ve Model Ortaklığın uygulanmasında öne çıkan önemli bir boyut, Türkiye ve ABD’nin birlikte içinde yer aldıkları uluslararası ya da global kurumlar sürecidir. Gerek global sistemin işleyişi bakımından gerekse Türkiye’nin bu yapı içindeki konumunu göstermesi bakımından etkili olan kurumlardan en önemlilerinin NATO, IMF-Dünya Bankası, 
G-20’ler gibi oluşumlar olduğu dikkate alındığında, Türkiye ve ABD’nin bu kurumlar içindeki işbirliğinin de incelenmesi gerekir. 

Bu işbirliğinin bir sonucu olarak, bu dönemde Türkiye’nin tüm söz konusu örgütler içindeki konumunda ciddi bir gelişme gözlendi. 

Bunların başında Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği gelmektedir. Türkiye bu konuma Genel Kurul’da 151 gibi yüksek sayıda ülkenin desteğiyle seçilmiş olsa da; Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin ve özellikle bunlardan ABD’nin desteğini göz ardı etmemek gerekir. Türkiye’nin geçici üyeliğe seçilmesinde son dönemde izlediği “barışçı” dış politikasının ve kritik konumunun çok etkili olduğu açıktır. Temel amacı uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak olan Güvenlik Konseyi’ne barış yanlısı politikasıyla öne çıkan Türkiye’nin seçilmiş olması önemli bir noktadır. Türkiye ve ABD’nin önem verdiği bölgelerdeki sorunların bir şekilde Güvenlik Konseyi gündemi içinde yer aldığı hesaba katılırsa, Türkiye’nin geçici üyeliğinin önemi daha iyi anlaşılabilir. Özellikle İran’ın nükleer programı ve Arap-İsrail çatışması gibi konularda Türkiye’nin barış yanlısı politikası, BM Güvenlik Konseyi üyeliğini daha da anlamlı hale getirmiştir.

2009 yılı içinde Türkiye’nin de yer aldığı Güvenlik Konseyi toplantılarından ikisi bu bağlamda idi: 31 Mart tarihinde BM himayesinde Lahey’de toplanan Uluslararası Afganistan Konferansı ve 11 Mayıs tarihinde New York’ta oturum başkanlığını Davutoğlu’nun yaptığı Ortadoğu konulu toplantılar. New York toplantısında Filistin sorununa iki devletli çözüm teklifi ileri sürülmüş ve Filistinliler arasında işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 

Bu görüşler, Türkiye ve Obama yönetiminin de savunduğu görüşlerdir. 
BM kapsamında Türkiye’nin rol oynadığı bir başka konu Medeniyetler İttifakı süreci idi. Eş başkanlığını Türkiye ve İspanya’nın yaptığı süreç, Obama yönetiminin de desteğini aldı. 

Özellikle 6-7 Nisan tarihlerinde İstanbul’da yapılan zirve toplantısına çok sayıda üst düzeyli katılım oldu. İstanbul’u ve Türkiye’yi öne çıkaran bu zirveye Başkan Obama’nın da katılması ve ABD’nin desteğini vurgulaması çok önemlidir. 
Zira Medeniyetler İttifakı esasen ABD’nin ve Bush yönetiminin “Medeniyetler Çatışması” bağlamındaki politikalarına karşı bir alternatif olarak ortaya çıkmıştı. Bush yönetiminden farklı bir tutum takınan Obama, bu konferansta Türkiye’nin rolüyle örtüşen bir tavır takınmıştır ki, bu Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir durumdu.

Türkiye’nin yapısal konumunu güçlendiren diğer önemli gelişme, mali-ekonomik global örgütlenmeler içinde yükselen katılımı ve konumudur. Bunlar arasında, 2009 yılı içinde gelişen G-20 örgütlenmesi içindeki aktif katılımı önemlidir. Türkiye, G-20’lerin Nisan 2009 ve Eylül 2009’da yapılan zirve toplantılarına katıldı; bu ortamlarda ve toplantılarda Başbakan Erdoğan, Başkan Obama ile ikili ve çoklu görüşmeler yaptı; böylece global mali-ekonomik yapı içindeki konumu nu güçlendirmeye çalıştı. Türkiye, bu yapı içinde bir yandan genel olarak globalleşme süreci ve özel olarak gündemdeki uluslararası mali-ekonomik kriz bağlamındaki sorunlarına çözüm bulmaya çalışırken, diğer yandan da bu örgütlerin kararlarının ve politikalarının oluşumunda etkili olmaya çalıştı. Global sistemin yeniden şekillenme sürecinde söz sahibi olmaya başladı. 

Bu bağlamda çok önemli bir gelişme, IMF-Dünya Bankası 2009 yılı Guvernörler toplantısının 4-8 Ekim tarihlerinde İstanbul’da yapılmış olmasıdır.14 Global ekonominin en etkili maliye ve ekonomi bakanları, merkez bankası başkanları, devlet ve hükümet başkanları dahil toplam 15 bin kişinin katıldığı İstanbul toplantısı sonunda yayımlanan İstanbul Deklarasyonu’nda IMF-Dünya bankasının yeniden yapılanması yönünde önemli kararlar yer almıştır. Eğer bu kararlar uygulanabilirse, İstanbul toplantısının bu örgütler için tarihsel bir dönüm noktası olacağı söylenebilir.

Tüm bu toplantılar, her ne kadar temelde ekonomik-mali konulara yoğunlaşmış olsa da, uluslararası siyasi ve güvenlik konularında tartışmalara ve ortak tutum oluşturma çabalarına da sahne oldu. 

Ekonomi, siyaset ve güvenliğin aslında iç içe geçmiş konular olduğu hesaba katılırsa, burada bir sürpriz yoktur. Örneğin, 25-27 Haziran tarihlerinde İtalya’nın Tieste şehrinde düzenlenen ve Davutoğlu’nun da katıldığı, özünde ekonomik bir örgüt olan G-8’ler toplantısının gündemi “Afganistan ve Bölgesel Boyut” üzerine idi. Bu toplantıda Afganistan sorununun çözümü için alınması gereken tedbirler ve bu sorunun bölgesel yansımaları ele alındı. Davutoğlu’nun bu toplantıya katılması, Türkiye’nin Afganistan sorununun çözümüne katkı yapan ve bu amaçla NATO operasyonlarına katılan ülkelerden biri olması nedeniyle idi.

Nihayet, Türkiye’nin ABD ile ilişkileri bağlamında çok önemli bir başka özelliği, NATO üyeliği çerçevesindeki rolü ve politikalarıdır. Türkiye’nin uluslararası konumunun ve dış politikasının oluşumunda başrol oynayan faktörlerden en
önemlisi olan NATO üyeliği, Afganistan’da barış kurma operasyonuna katılmasını gerektirmişti. Türkiye, NATO öncülüğünde kurulan ISAF komutanlığının içinde 
olup, iki kez başkanlığını yaptı. Türkiye, 2009 yılı içinde NATO kapsamında Afganistan sorunu üzerine yapılan tüm toplantılara katılarak aktif rol oynamaya devam etmiştir. 

Bu toplantılardan en önemlisi, 3-4 Nisan tarihlerinde Brüksel’de yapılan NATO Devlet ve Hükümet Başkanlarının katıldığı Zirve toplantısıdır.15 Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Gül tarafından temsil edildiği zirvede NATO Genel Sekreterinin seçimi gibi çok önemli kararlar dışında, Afganistan konusu da tartışıldı. Yine 11-12 Haziran’da Brüksel’de ve 22-23 Ekim tarihlerinde Slovakya’da toplanan Savunma Bakanları Konseyi toplantılarında Afganistan ve ISAF konularında görüşmeler yapıldı; nihayet, 3-4 Aralık’ta Brüksel’de yapılan ve Türkiye’yi Davutoğlu ’nun temsil ettiği NATO Dışişleri Bakanları toplantısında
Afganistan ’daki NATO askerlerinin sayısının artırılması ve NATO’nun yeni stratejisi görüşüldü. Yayımlanan Afganistan Bildirisi’nde üye ülkelerin Afganistan’a daha çok muharip asker göndermesi istendi. Başkan Obama’nın yeni Afganistan stratejisiyle paralellik gösteren bu talebe Türkiye olumsuz tavır takındı. Türkiye, Afganistan’a sadece barış koruyucu rolünde asker göndermeyi kabul etmiş olup, muharip güç göndermeyi istememiştir. Türkiye’nin bu 
politikası, ilk bakışta ABD’nin isteğine reddiye gibi görünse de, aslında ABD yönetimi tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. 

Zira Türkiye’nin Afganistan’da oynadığı “yumuşak güç rolü,” yani Afgan askerlerinin ve polislerinin eğitim hizmeti, alt ve üst yapı faaliyetleri, 
Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasına büyük bir katkı yapmakta, terörle mücadeleye “yumuşak katkı” sağlamaktadır.

Tüm bu toplantılar ve gündemler gösteriyor ki, ABD’nin global hegemonya gücünün geçerli olduğu ve Türkiye’nin rolünün arttığı bu uluslararası örgütler, özellikle Afganistan ama aynı zamanda İran, Irak ve İsrail sorunlarına yoğunlaşmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin hem global yapılar içindeki konumu güçlenmiş, hem de Afganistan ve diğer bölgesel konulardaki rolü ve etkinliği artmıştır.

3. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***