HAKKINDA GÖRÜŞLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAKKINDA GÖRÜŞLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2017 Çarşamba

AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI DEVLETİ İLE ORTA DOĞU HAKKINDA GÖRÜŞLERİ BÖLÜM 2


 AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI DEVLETİ İLE ORTA DOĞU HAKKINDA GÖRÜŞLERİ.,
 BÖLÜM 2



6 Mart 1923’te, Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, İngiltere’nin, bizi Dünyaya cahil olarak tanıttığını ve bizim yorgun düşüp kendileri ile uğraşamayacağımızı düşündüklerini, İngiltere için Musul ve petrolün önemli olduğunu; ama Kerkük ve Süleymaniye’nin alınmasını öne sürmüştür.43 Aynı gün Mustafa Kemal Paşa da söz almak gereğini duydu. Paşa, ellerindeki projeyi İtilaf devletleri kabul etmezler ise yapılacak bir şeyin olmadığına, savaşmak gerektiğine; ama mümkün olduğu kadar savaştan sakınmanın şart olduğunu öne sürmüş, bağımsız yaşamak için öncelikle yönetsel, siyasal, parasal ve ekonomik bağımsızlığının44 gerektiğini hatırlatmıştır. Çeşitli konuşmalardan sonra, Saruhan Milletvekili ve 131 arkadaşının verdiği yönerge kabul edilerek görüşmelere son verildi. Verilen yönergede bağımsızlık ile bağdaşmayan koşulların kabul edilmeyeceği, ısrar edilirse savaşa gitmekten kaçınılmayacağı, bu arada barış girişimlerinin sürdürülmesi, hükûmetin Lozan Temsil Heyetine bu yönde yetki vermesi önerilmişti. Önerge, oy çokluğu ile kabul edildi.45 Burada esas olan, ülkenin bağımsızlığı ile bağdaşmayan hususların kabul edilmeyişi ve barışın devamı isteğidir. Buna göre yetki almış olan Lozan Heyetinin işi epey kolaylaşmıştır. 

Türkiye’nin plebisit (Halk oylaması) istekleri Misakımillî’ye aykırı idi. Ayrıca, çoğunluğu Arap ve Kürt olan Musul halkı hiç seçim görmemişti. Bu yüzden bunların oyları İngiltere tarafından para karşılığı elde edilebilirdi. Bu arada, II. Abdülhamit’in varislerinin Musul ve diğer Orta Doğu ülkelerindeki mülklerinin dava açılarak geri alınması da düşünülüyordu. Ama bu kazanılması çok güç bir dava olacaktı. Nitekim başarılı da olmamıştır. İngiltere, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Lozan Antlaşması’nı yürürlüğe soktuğu 06.08.1924 tarihinde, Musul Konusunun Milletler Cemiyetinin gündemine alınması için başvurdu. İki devlet arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamamıştı. Cenevre’de 20.09.1924’te yapılan görüşmelerde Türkiye’yi Ali Fethi Bey, İngiltere’yi de Adalet Bakanı Par Moor temsil etmişti. Milletler Cemiyeti 30.09.1924’te mevcut statükonun korunması kararını almıştı. Milletler Cemiyeti de 30.10.1924 tarihli otuzuncu oturuma katılması için Türkiye’yi resmen davet etti. 

İngiltere Musul’da 170.663 Arap’a karşın 14.895 Türk’ün yaşadığını, bu yüzden de Türkiye’nin burada hak iddia edemeyeceğini, buranın Araplara ait olduğunu sürekli öne sürmekteydi. 30.10.1924’te kurulan İnceleme Komisyonu Fethi Bey’i de dinledi. Türk hükûmetinin yetkilileri ile daha sonraki tarihlerde de görüştü. Komisyon, 27 Ocak 1925’te Musul’a gelip incelemelerde de bulundu. Komisyon üyeleri ile Musul’da yürüyüş yapan Cevat Paşa’yı destekleyen, alkışlayan büyük bir kalabalık oluşmuştu. İngiltere, propaganda mahiyetindeki bu olayı bahane ederek Cevat Paşa’nın özgürlüklerini kısıtladı. Bu arada Musul’da buna benzer başka olaylar da ortaya çıktı. Komisyon ise Musul’da çalışmalarına devam ediyordu. Nihayet, 20.04.1925’te Komisyon, raporunu bitirdi. 86 sayfalık raporda, Musul’da plebisit yapılmasına olanak olmadığı, Türk nüfusunun sayıca çok az olduğu, başta Kürtler olmak üzere vilayet halkının Türklerle birleşmek isteğini duymadığı, ekonomik ve stratejik etkenlerin Musul ve Irak’ın birleştirilmesini gerektirdiği yer almaktaydı.46 Bu kararın bu şekilde çıkması olağandı. Çünkü Musul, İngiliz işgali altında idi. Doğal olarak İngiltere, Araplar ve Kürtler üzerinde etkili oldu. Ayrıca Birleşmiş Milletlerin üyesi olan İngiltere’nin buradaki üyeleri etkilemesi de kaçınılmaz bir husus olarak görülmektedir. 

İngiltere, sorunu Türkiye ile anlaşarak çözmek istiyordu. 1926 Ocak ayında Ankara’da yapılan toplantıda, Tevfik Rüştü Bey, Ronald Charles Lindsay’a Türkiye’nin kaygılarını petrol ve Kürtler olarak açıkladı. Güneydeki Kürtler Türkiye için tehdit oluşturabilirdi. Ayrıca İngiltere’nin Hakkari üzerinde 
de istekleri vardı. Anlaşmaya varılamadı. Pazarlık süreçlerinden sonra 05.06.1924’te iki devlet arasında anlaşma imzalandı. Irak hissesinden Musul 
petrollerinin o/o 10’luk hissesi 25 yıl için Türkiye’ye ödenecekti. Bugünkü sınır da çizilmiş oldu. Türk hükûmeti o tarihlerde, petrole ihtiyaç duyulmadığından, petrolün çıkarılması güç olduğundan; ayrıca Musul’daki halkın çoğunluğunun Arap ve Kürtlerden oluşmasından, zaten Musul’un beş senedir İngiltere’nin işgalinde bulunmasından, kesinlikle buradan vazgeçmek istememesinden ve Birleşmiş Milletlerin bu yönde karar vermesinden, İtalya ve Fransa’nın da Türkiye’yi anlaşma yapmaya zorlamasından dolayı Ankara Anlaşması’nı yapmak zorunda kalmıştır. 

Fransa, daha önce de belirttiğimiz üzere çıkarları nedeni ile Orta Doğu meselesine İngiltere’den sonra büyük ilgi gösteren bir devlettir. Hatay bölgesi 
nedeni ile Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransa ile ilişkilerimiz değişik bir seyir izlemiştir. Bazı yazarlar, XVI. yüzyılda Antakya’da yaşayan halkın tamamının Müslüman olduğunu ve gayrimüslim bulunmadığını belirtirken.47 bölgede gezen bir seyyah da Hatay yöresinde az da olsa Yahudi nüfusunun olduğunu öne sürmekteydi.48 Antakya’da İngiltere 1876’da iki okul açtığı gibi Fransızlar da 1911’de bir okul açtılar. Fransa; Suriye, Lübnan ve Hatay bölgesini eline geçirmek istiyordu. 

XIX. yüzyılda Antakya nüfusu İslam, Hristiyan ve Yahudi dinlerine mensup kişilerden oluşuyordu. Etnik olarak da Türk, Arap, Rum ve Ermenilerden müteşekkildi. Son zamanlarda gayr-i Müslim nüfus bakımından Antakya, İskenderun ve Belen’de olmuştur. Antakya, özellikle Hristiyanlar için dinsel bakımdan önemliydi. Hristiyanlar da Arapça konuşmaktaydı. Müslüman ve Hristiyan halk iç içe yaşamaktaydı49. 

İngiltere, Orta Doğu üzerindeki emelleri nedeni ile Suriye’de Fransa ile mücadele ediyordu. 

XX. yüzyılın başlarında bölgede petrol varlığının ortaya çıkması da bölgenin stratejik ve askerî açıdan önemini artırmıştı. 

İngiltere, Suriye ve Orta Doğu’daki emellerini, Arapları kullanarak gerçekleş tirmek istedi. Osmanlı sultanı dışında, bir Arap halifesi olursa onu kendi nüfuzu altına alır, Suriye ve Arap topraklarında etkili olabilirdi. Bu amaç doğrultusunda misyoner okulları açtı, bölgede kendine göre haritalar düzenleyerek sınırlar tespit etti. 

İngiltere, gerçekte kendi çıkarına uygun bir Arap birliği ve bağımsızlığını istemekteydi. Gizli anlaşmalarda da bunu gündeme getirmişti. 
Fransa’ya aslında Suriye’yi kesinlikle vermek istemiyordu. İngiltere’nin,  Suriye’de Fransızları istemediklerini Lawrence, 18 Mart 1915’te Hogart’a 
yazdığı bir mektupta bizzat belirtmişti.50 İngiliz Savaş Bakanı, 9 Aralık 1918’de hazırladığı raporda da Suriye için “... 

Bizim muhafazamız altında siyasi bakımdan ise serbest bir Suriye” gereklidir demekteydi.51 

Gizli anlaşmalardan Sykes-Picot ile Musul, Fransa’ya bırakılmıştı. Lord Curzon, Musul’dan vazgeçmesi hâlinde Suriye-Filistin sınırında düzeltme yapılacağını Fransa’ya bildirdi. Daha sonra Suriye, İngilizlerin desteklemesi şartı ile Fransa’ya bırakılmıştı. 

Arap yazarlarından Muhammed Nureddin, 10 Haziran 1916’ya kadar Arapların isyan etmediğini, Osmanlı Devleti’nin “Arap memleketlerinin baskı altında olmayacağını ve devletin, Suriyelilerin istedikleri ademimerkeziyet idaresini kendilerine verme sözünü tutmak suretiyle onlara iyilik yapmakta bir sakıncanın olmadığını” kabul etmesi durumunda İngiliz ve Fransızlara Şerif Hüseyin liderliğinde savaş açacaklarını; ancak 1916 yazının başında Sadrazam Halim Paşa ve Enver Paşaların “Beyan ettiğiniz gerek Arapların (özerkliği) ve gerekse harp gibi konularda söz söylemek sizin haklarınızdan değildir.” ibaresi üzerine kendilerine savaş sonunda bağımsızlık verileceği ümidiyle ayaklandıklarını belirtir.52 Araştırıcı, bu konuda yanılmaktadır. 

Araplar ikili oynamayı tercih etmişlerdir. Suriye ve çevresi bu tarihlerde Osmanlı toprağıdır. Osmanlı Devleti topraklarının elinden çıkmasını kesinlikle istemez. Araplara bu şekilde söz verildiğine dair bir belge yoktur. Nureddin’in belirttiği gibi bu isteklerinin tam tersi olan bir belge vardır. 

Arapların bağımsızlık iddiaları bu tarihten çok önce, 1876’dan beri mevcuttur. Ama devlet, buralarda reform yapma kararını da almıştır. Ayrıca Araplara 
pek çok para yardımı da yapmıştır. Araplar da sözde Osmanlı Devleti’ne yardım edeceklerdi. Suriye’nin kabile toplumundan bugünkü hâline 
gelmesinde Osmanlı Devleti’nin rolü inkâr edilemez. 

Şerif Hüseyin her ne kadar Osmanlı taraftarı gibi görünse de oğlu Faysal ile Osmanlı Devleti aleyhinde çalışmalar yapıyordu. Şerif Hüseyin oğlu Faysal’ı Şam’a gönderdiğinde Faysal burada Arapların gizli cemiyetleri ile görüşerek İngilizlerin önerilerini inceledi. O, 23 Mayıs 1915’te Şam’da gizlice cemiyet üyeleri ile yaptığı görüşmede bir de protokol hazırladı. Daha sonra Suriyeli ve Lübnanlı liderlerin, İngiltere’ye sundukları bu protokolde Birecik, Urfa, Mardin, Midyat, Cezire-i İbn Ömer’e, doğuda Basra Körfezinden İran sınırına, batıda Kızıldeniz ve Akdeniz’den Mersin’e kadar yerlerin kendilerine ait olması isteniyordu. Ayrıca İngiltere ile bağımsız Arap devleti arasında ittifak anlaşması olacak, iktisadi alanda İngiltere tercih edilecekti. İngiliz Yüksek Komiseri Mc Mahon’a bu protokol verilmiş, 30 Ağustos 1915’te Mahon, Arap bağımsızlığını onaylamış; ancak, sınırlar için olumlu ifade kullanmamıştı. Temmuz 1915’ten 1916 Martına kadar Şerif Hüseyin ile Mc Mahon arasında yazışmalar sürmüş ve Arap-İngiliz iş birliğinin temeli atılmıştı.53 Osmanlı Devleti bu sıralarda İtilaf Devletleri ile savaşı sürdürüyor, Çanakkale’de de başarılı sonuçlar alıyordu. İşte bu sıralarda, Suriye’de Arap topluluğu Türkiye’ye karşı komplo kurmuştur. Üstelik de Osmanlı Devleti’ne ait bu topraklarda Osmanlı taraftarıymışlar gibi 
bir hava yaratmışlardır. 

5 Kasım 1915’te, Suriye’de Şerif Hüseyin Mc Mahon’a gönderdiği mektupta, Mersin ve Adana’yı istemediklerini, Şam, Hama, Humus ve Halep’in batısındaki toprakların tamamen Arap olmaları nedeni ile sınırlarının içinde olmasını, İskenderun’un Arap devletinin dışında bırakılmasını istemişti. Bunlar gerçekleşirse Arap isyanı da başlayacaktı. 

Mektuplaşmalar bu şekilde sürüp gitmektedir. 1916 Martında, İngiltere’den isyan için 50.000 sterlin ile silah ve cephane gönderilmesi istenmiş, Mc Mahon da Şerif’e bu isteklerinin yerine getirileceğini iletmişti. Görüldüğü üzere Suriyeli Arapların bu tarihlerde bile İskenderun hakkında istekleri yoktur. Tersine İskenderun’u istememektedirler. Şerif Hüseyin, görüldüğü üzere bu tarihlerde ikili oynamaktadır. Osmanlı Devleti yanında gibi görünüp İngiltere ile ortak hareket etmektedir. Şerif Hüseyin191 isyan planını 1916 Ağustosu olarak hesaplamıştı. Ancak bir Türk birliğinin gelme olasılığı düşünülerek isyan öne alındı ve 5-10 Haziran 1916’da başlatıldı. İsyan ile ilgili yalanlardan ibaret bir beyanname yayınlayıp halkı Osmanlı’ya karşı cephe almak için aldattı. 10 maddelik bildiride, İttihat ve Terakkinin kötü idaresi, hükûmetin Mekke, Medine ve Şam’daki askerlerin oruç tutmaya mecbur olmadıkları (savaş sırasında aç açına savaş edilemeyeceği için) hakkında fetva çıkarması, padişah ve halifenin yetkilerinin sınırlandırılması, bunların din düşmanı olduğu gibi sudan nedenler yer almaktaydı.54 Araplar, Türk askerlerinden daha fazla para aldıkları hâlde, gene de Osmanlı aleyhine hareket etmişlerdir. İngiltere ve Fransa savaş sırasında Araplara ve Şerif Hüseyin’e, Osmanlı Devleti’nden daha fazla para vermişlerdir. Yalnızca Lawrence, Akabe’nin düşmesinden sonra dağıtmak için 200.000 İngiliz sterlini değerinde altın almıştır. Daha sonra bu rakam 500.000’e çıkarılmıştır. 1916 Mart-Temmuz’u arasında Şerif Hüseyin’e 258.000 sterlin ödenmiştir. 

Bu miktar 1918-1919’da 2.475.000 sterline yükselmiştir. Ayrıca, İngiltere ve Fransa, Şerif Hüseyin’e askerî yardımlarda da bulunmuştur.55 İngiltere’nin 
maddi yardımı çok daha fazla olmuştur. Bunlardan dolayı aslında Suriyeliler, Fransız mandası yerine İngiliz mandasına daha taraftardırlar. Aslında onlar 
İngiliz himayesi altında bağımsızlıklarını elde edebilecekleri gibi saf bir düşüncenin hülyası içindedirler. Bunun boş olduğunu, yanlış yolda olduklarını anladıkları anda da iş işten geçmiş olacaktır. 

Fransa, Suriye ve Lübnan’da manda idaresi kurmak istiyordu. 17 Haziran 1919’da yapılan Suriye Konferansı’nda, Emir Faysal, Suriye’nin tam 
bağımsızlığını ve Arap birliğini dile getirmişti. Eğer mutlaka manda yönetimi olacaksa bunun Amerikan mandası olması gerektiğini, bu kabul edilmezse 
İngiltere’nin mandaterliğinin daha uygun olduğunu belirtmişti. Zaten Fransa mandaterliği çoğunluk tarafından reddedilmişti. Ancak Fransa’nın, 
İngiltere’ye itirazı sonunda iki devlet anlaşmak zorunda kaldı. Suriye ve Lübnan Fransa mandaterliğine devredildi. Bu zaten Sykes-Picot anlaşmasının bir uygulamasından ibarettir. 

Kral Faysal, Fransa’yı istemediğini birçok kez İngiltere’ye beyan etmiş ise de bu, bir işe yaramamıştır. Aslında esas istediği bağımsızlıktı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Fransa, İngiltere’nin yardımı ile Suriye’yi işgal etmişti. Birinci Londra Konferansı’nda(29 Ocak 1917) Suriye’nin Fransa’ya verilmesi kabul edilmişti. Daha sonra Kral Faysal tarafından istenen bağımsızlık istekleri reddedilmiş, Fransa Kral Faysal ile geçici bir anlaşma yapmış; ama, bu anlaşma da Faysal’a destek veren İngiltere tarafından kabul edilmediğinden Suriye’de uygulanacak manda meselesi San-Remo Konferansı’na kalmıştı.56 24-26 Nisan 1920’de San-Remo’da, Lübnan ve Suriye, Fransa’nın mandaterliğine bırakıldı. Bu, Arapları şaşırttı. Protestolar bir işe yaramadı. Fransa’nın tam mandaterliği aslında 24 Temmuz 1922’de gerçekleşmiştir. İngiltere ise daha sonraları da Fransa’ya karşı nüfuz mücadelesinde Kral Faysal’ı desteklemeye devam etti.57 Ama olumlu sonuç alamadı; Faysal’ın uluslararası alanda yaptığı çalışmalar da bir işe yaramadı. 

Suriye ve Hatay sorunu ile Türkiye de ilgilenmekteydi. 24 Nisan 1920’deki Türkiye Büyük Millet Meclisindeki gizli oturumda, Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada, Arapların hatalarını anladıklarını, Suriye’deki olağanüstü Fransız delegesi Picot’un Sivas’a gelip kendisiyle görüştüğünü, Fransa’nın Türkiye’ye karşı harekâtını kendisinin de doğru bulmadığını söylediğini; ama açıkça Fransa’nın Suriye’yi sömürge yapmak istediğini ifade ettiğini açıklamıştı.58 Mustafa Kemal Paşa, aynı konuşmada Arapların tuttuğu yanlış siyaseti de şöyle ifade etmiştir: “Suriye halkı ve Irak halkı yani Arabistan, 1914 tarihinden evvel aynı hudut dâhilinde bulunduğumuz zamanlarda cümlemizce malumdu.” dedikten sonra, onların bağımsızlık için kuvvetlerinin yeterli olmadığını gördüklerini, düşmanlarla ortak çalışmalar yaptıklarını, hayallerini gerçekleştirmek için onların eteklerine sarıldıklarını, 
sonra bir kısmının hata yaptığını anladıklarını, bağımsız; ama Osmanlı toplumu içinde yaşamayı düşündüklerini açıkladı. Bir kısmı da daha ileri 
giderek “Bize hiçbir şekil ve surette istiklalin lüzumu yoktur. Biz halifemiz ve padişahımıza merbut olarak Camia-i Osmaniye dâhilinde bulunacağız 
dediler. Suriye’de böyle muhtelif cereyanlar mevcut idi.” diyerek açıklamış, sonra kendilerinin millî bir devlet olduğunu “Biz bi’t-tabi bir selâhiyet-i 
resmîyyeye ve ilmiyeye malik olmadığımız için efrâd-ı milletten bir heyet-i millîye olduğumuz için bu cereyanın müvellid-i hakikisi (gerçeği ortaya 
koyan) olan yine milletler vasıtasıyla temas etmiş oluruz.” hükmünü ortaya koymuş, Türkiye’nin kendi sınırları dışındaki olaylara karışmayacağını, 
Suriye’nin kendi sınırları içinde bağımsız olarak yaşayabileceğini, Fransızları kovmak için Türkiye’den para ve vasıta isteklerine bu şekilde cevap verdiklerini, 
Irak’tan gelen isteği aynı şekilde cevaplandırdıklarını, bunların bağımsız devlet olma isteklerinin iyi karşılandığını, kendi bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, 
kendileri ile birleşebileceklerini, kalben Suriye ve Irak ile beraber olduklarını söylemiştir.59 

Mustafa Kemal Paşa’nın Mecliste anlattıkları gerçekleri yansıtmaktadır. Suriye Birinci Dünya Harbi sırasında Türkiye’nin önemli merkezlerinden biriydi. Hicaz’da oluşturulan ve Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal kumandasına verilen Arap kuvvetleri, İngiltere’nin desteği ile 1918 Kasımında Suriye’yi ele geçirmişti. Savaş bittiğinde Faysal, 1920 Martında Filistin’i de içeren Suriye Krallığının başına geçirilmişti. Ama, bir ay sonra İngiltere ve Fransa, Araplara verdikleri sözü yok sayıp Filistin’in İngiliz; Suriye ve Lübnan’ın da Fransız yönetimine girdiğini ilan ettiler. İşte, Faysal’ın Türkiye’den yardım istemesinin nedeni budur. 

1 Mayıs 1920 Cumartesi günü, Meclisteki üçüncü gizli oturumda, Mustafa Kemal Paşa, Arabistan hakkında bir soru sorulması üzerine, Emir Faysal’ın kendileri ile anlaşmak için başvuruda bulunduğunu yinelemiştir. 

Faysal, Türkiye ile anlaşarak Fransızların Suriye’den kovulmasını arzu ediyor. Ancak henüz görüşmelerin gerçekleşmediği anlaşılıyor. Mustafa Kemal Paşa, bu konuşmasında konuyu şu şekilde açıklamıştı: “Suriyeliler muhtelif merkezlerden bizimle öteden beri anlaşmak istediklerini ve bazılarının da anlaştıklarını (Daha evvelki konuşmamda arz etmiştim.), bu miyanda (arada) Emir Faysal da vardı. Bizzat, yani hükûmet namına bizimle anlaşmak isteyen Emir Faysal bizimle daha evvel temasa gelmeden evvel Hükûmet-i Merkeziyye ile Suriye sultanı olan zatın o zaman gönderdikleri bir murahhas vardı. O murah hasla görüşmüştük. Emir Faysal, hükûmeti ve kendisi tarafından tasdik edildikten sonra tekrar buraya gelmesini söyledik (anlaşma esasları kaleme alınmış fakat) imza vaz olunmamış. Ne’van-ma (Bir suretle) bir müsvedde yapılmıştı. Evvelki gün Mardin’den verilen bir telgrafta o zat Iraklı Sıtkı Bey namında bir zat tekrar buraya gelmek üzere hareket etti.”60 
Görüldüğü üzere Arap dünyası ihanetin bedelini ağır  ödemektedir. 

Fransa, 20 temmuz 1920’de Suriye’yi işgal ederek Şam merkezli bir idare kurdu. Fransızların yol yapımı ve bazı hizmetlerine karşın Fransız halkı gene de Fransa’dan hoşlanmadı. Fransızlara karşı mücadeleye başladı. 

Fransa, güney Anadolu’dan çekilirken silahlarını Türkiye’ye vermiş ve Ankara İtilafnamesi’ne göre bir gümrük anlaşması yapılmasını istemişti. 15 
Haziran 1922 tarihli 55. gizli oturumda, Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey, gümrük anlaşması şartının zaten anlaşmada bulunduğunu ve yapılması gerektiğini açıkladıktan sonra gümrük anlaşmasının bize zararı olan maddelerini de açıklamış ve iptalini sağlamıştı.61 Bizi esas ilgilendiren husus İskenderun bölgesi idi. 15 Haziran 1922 tarihli gizli oturumda, Hüseyin Rauf Bey, Suriye hakkında fazla bilgi veremeyeceğini, Fransızlar ile sert tartışmaların olduğunu izahtan sonra, Antakya hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirmişti: “Arkadaşlar, Antakyalı kardeşlerimiz için bizim de kalbimiz kanıyor. Tabii, istikametini, mesaisini sizin emelinize tevhit etmek (birleşmek) isteyen ve şüphesiz sizin fikrinizde olan murahhaslarımız düşünüyor. Fakat çok rica ederim, aleni celsede bu mesele suallerle, takrirlerle mütemadiyen (sürekli) karıştırılacak olursa hüsn-ü netice (iyi sonuç) vermeyeceği kanaatindeyim.”62 Hüseyin Rauf Bey, 28 Ocak 1923’te gizli toplantıda yaptığı konuşmada da Poincar ile mülakatında gazeteler de İskenderun’da Fransız zulmünün yer aldığını, buna engel olunması gerektiğini, İskenderun’da Ankara İtilafnamesi’ne göre kurulacak özel idarenin gerçekleşip gerçekleşmediğini sorduktan sonra, Fransa’nın İngiltere’nin iltifatlarına kapılarak sulhu ertelediğine de işaret etmişti.63 

5 Mart 1923’te İskenderun meselesi gizli oturumda gene gündeme gelmiştir. Tevfik Rüştü Bey Misakımillî’yi tehlikeye düşürecek bir hareket yapmadığını izahtan sonra, “Mesela, vaktiyle Ankara İtilafnamesi’nde ben hiçbir zaman İskenderun’un bizden ayrılmasını imza etmedim. Yani kâni olmadım ve onu hiçbir zaman muahede diye kabul etmedim.” Demişti.64 Aynı gün söz alan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Fransa’nın İskenderun ve Antakya konusunda verdiği sözü tutmadığını ifade etmiş ve Fransızları suçlamıştır.65 6 Mart 1923’te ise Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, Antakya, İskenderun halkının Ermeni zulmünde inlediğine işaret etmiştir: “Antakya, İskenderun o havali hep Müslüman Türk’türler arkadaşlar. Ne Araptırlar ne Kürt’türler. Arkadaşlar, bunlar ağlıyorlar, sızlıyorlar; Fransa satır altında değil, Fransa’nın mukadderatına musallat ettiği ezeli Ermenilerin satırı altında feryat ediyorlar. Bu feryatlarını biz işitmiyoruz, kulağımızı tıkamışız. Çünkü siyaset yapıyoruz arkadaşlar siyaset böyle değildir.”66 Ancak İskenderun , Antakya yani Hatay bölgesi için bu tarihlerde Mecliste yapılan ateşli konuşmalar bir sonuca ulaşamamıştır. 

Fransa, bundan sonra bölgeye daha fazla hâkim olmak için Suriye’de Türk düşmanlığını körüklemiştir. Okullardaki kitaplarda sivil ve askerlere Türk 
düşmanlığı ve Türklerin Arapları geri bıraktırdığı tezi işlenmiştir. Fransa bu politikasını 20 Temmuz 1920’den itibaren on altı yıl sürdürmüştür.67 

Ancak Hatay meselesi Fransa’yı meşgul eden ilk ve en önemli problemlerdendi. Fransa, 1936 Eylülünde Suriye’de iki askerî üs ile dış politikada ve ekonomik 
önceliklere sahip olmak şartı ile Suriye’nin bağımsızlığını tanıdı. Böylece Suriye’de manda idaresi son buldu. Suriye tam bağımsızlığa 1946’da kavuştu.68 Fransa bu durumda Hatay konusunda tutumunu değiştirdi. İskenderun sancağının ayrı bir yönetime kavuşturulmasını onayladı. Daha sonra Hatay Devleti 1939’da Türkiye Cumhuriyeti’ne katıldı. Ancak Suriye bunu bir türlü kabullenemedi. Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasında, Devlet Başkanı Tayfur Sökmenin büyük yararları olmuştur.69 Suriye’de Vatani adlı cemiyet ve Kominist Fırkası Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kesinlikle kabul etmemiş, gösteriler yapmışlarsa da Suriye Parlamentosu Başkanı kararı kabul etmekten başka çarelerinin olmadığını söylemek zorunda kalmıştır.70 

Sonuç 

İngiltere ve Fransa, Orta Doğu’daki politikalarını XIX. yüzyılda belirlemişti. ABD ise XX. yüzyılın başlarında belirledi. Bu üç devletin ortak hedefi petroldü. 1844’teki Lübnan olaylarına Fransa ve İngiltere katılarak bu tarihlerde Orta Doğu’ya ayak basmışlardı. II. Abdülhamit, İngiltere’nin Orta- Doğu’daki hedeflerini ve çalışmalarını sürekli olarak dile getiriyordu. XIX. yüzyılın sonlarında Kürt ve Ermeni sorununun ortaya atılması, San-Remo ve 
Sevres’de Osmanlı topraklarında Kürt ve Ermeni devletlerinin kurulmasının yer almasının nedeni zayıf bir Osmanlı Devleti ile Orta Doğu’da İtilaf devletlerinin arasında tampon devletler oluşturmak amacından kaynaklanmaktadır. Bu düşünceler Türkiye Devleti kurulduktan sonra da devam etmiş olup hâlen devam etmektedir. Ancak kuvvetli bir Türk Devleti bu düşünceye her zaman set çekecektir. 

DİPNOTLAR;

1 Hocaoğlu; Mehmed; II. Abdülhamid’in Muhtıraları, İstanbul 1998, s. 56-57. 
2 A.g.e; s. 126. 
3 Ali Fuat Cebesoy;1907’de Misak-ı Millî, (Hazırlayan Faruk Sükan-Cemal Kutay), İstanbul 1989, s. 46. 
4 Hocaoğlu; II. Abdülhamid’in Muhtıraları, İstanbul 1998, s. 54-55. 
5 İhsan Şerif Kaymaz; Musul Sorunu, İstanbul 2003, s. 92-101. 
6 A.g. e.; s. 132-136. 
7 Aygün Aytar; Yeni Belgeler Eşliğinde II. Dünya Savaşı Sırasında Türk- Sovyet İlişkilerinde “İran Gerginliği”, Fırat Üniversitesi Orta-Doğu Araştırmaları 
   Dergisi, C. 3, Sayı 2, Elazığ 2004, s 137-141. 
8 Ahmet Hurşit Tolon; Birinci Dünya Savaşı Sırasında Taksim Anlaşmaları ve Sevr’e Giden Yol, Ankara, 2004, s. 240. 
9 Evans Laurence; Türkiye’nin Paylaşılması “1914-1918” (Çeviren: Tevfik Altınay), İstanbul 1972, s 46-50. 
10 Çağrı Erhan; ABD’nin Orta Doğu Siyasetinin Muhtemel Sonuçları, Ankara 2001, IX. Askerî Tarih Semineri, C. 1, s. 74-76. 
11 Kaymaz; s. 43-46 
12 Mehmet Özdemir; Birinci Dünya Savaşı’nda Irak Cephesinde Propaganda ve Casusluğa Karşı Alınan Tedbirler; Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı:4, 
    Ankara 2004, s. 58-59. Orhan Ak; Irak’ta Türk Ordusu 1914, Ankara 2004, s. 193-198. 
13 Rathmann; Berlin-Bağdat :Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi (Haz: Ragıp Zarakolu), İstanbul 1982, s. 24-26. 
14 Kılıç, Sezen: Türk-Alman İlişkileri ve Türkiyedeki Alman Okulları, Ankara 2005, s.41 
15 Earle, Edward Mead: Bağdat Demiryolu Savaşı( Türkçesi: Kasım Yargıcı), İstanbul 1972, s. 27-28 
16 Kılıç, Sezen;a.g.e., s.46 
17 Hatipoğlu, Süleyman: Türk-Fransız Mücadelesi, Ankara 2001, s35-36 
18 Hatipoğlu; s. 40-41. 
19 İzzet Öztoprak; Kurtuluş Savaşı’nda Türk Basını, Ankara 1981, s. 159. 
20 Selçuk Ural; Mondros Mütarekesi Sonrası İngilizlerin Irak Cephesinde Gerçekleştirdiği İşgaller, Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 4, Ankara 2004, s. 34-40. 
21 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 2, Ankara 1977, s. 12, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını. 
22 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 2, Ankara 1977, s. 75. 
23 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; C. 3, s. 69. 
24 Kaymaz; s. 251-262. 
25 Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Celse Zabıtları; C. 3, Ankara 1985 s. 1172. 
26 Kaymaz; s. 285. 
27 Türkiye büyük Millet Meclisi, Gizli Celse Zabıtları; C. 3, Ankara 1985, s. 1220-1224. 
28 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gizli Celse Zabıtları; C. 3, s. 1238-1239. 
29 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; C. 3, s. 59. 
30 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gizli Celse Zabıtları; C. 3, Ankara 1985, s. 1305-1306. 
31 a.g.y.; s. 1309. 
32 a.g.y; s. 1310. 
33 a.g.y; s. 1311-1312. 
34 a.g.y.; s. 1312-1314. 
35 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gizli Celse Zabıtları; C. 3, s 1317-1318. 
36 a.g.y.; s. 1319. 
37 a.g.y.; C. 4, s. 80. 
38 a.g.y.; C. 4, s. 99-103. 
39 a.g.y.; C. 4, s. 88. 
40 a.g.y.; C. 4, s. 93. 
41 A.g.y; C. 4, s. 112. 
42 a.g.y.; C. 4, s.131-140. 
43 a.g.y.; C. 4, s. 161-163. 
44 a.g.y.; C. 4, s. 173. 
45 a.g.y.; C. 4, s. 181-181. 
46 Kaymaz; s. 454-455. 
47 Halil Sahillioğlu; Antakya, İslam Ansiklopedisi ( Diyanet Vakfı Yayını), C. 2, İstanbul 1993, s. 231. 
48 Hans Derschuarn; İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü ( Cev: Yaşar Önen), Ankara, 1987, s. 112-148. 
49 Adem Kara; 19. Yüzyılda Bir Osmanlı Şehri: Antakya, İstanbul 2005, s. 63-66. 
50 Philip Knightley - Colin Simpson; Lawrens’in Hayatı (Çeviren: Cüneyt Emiroğlu) İstanbul 1975, s. 75. 
51 Ömer Kürkçüoğlu; Osmanlı Devleti’ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi (1908-1918), s. 162- 167. 
52 Muhammed Nureddin; Arap-Türkiye İlişkilerinin Bugünü ve Geleceği, Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, C. 3, Sayı 1, Elazığ 2005, s. 172. 
53 Ömer Osman Umar; Osmanlı Yönetimi ve Fransız Manda İdaresi Altında Suriye (1908-1938), Ankara 2004, s. 182-226. 
54 A.g.e; s. 227-237. 
55 A.g.e; s. 243-246. 
56 William L.A. Cleveland; History of tha Modern Middle East, Oxford 1999, s. 161-165. 
57 Umar; s. 370-375. 
58 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gizli Celse Zabıtları; Ankara 1985, C. 1, s. 5. 
59 Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Celse Zabıtları; C. 1, 2-3. Mustafa Albayrak; Türkiye’nin Orta Doğu Politikaları (1920-1960), Elazığ 2005, 
     Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, C. 3, Sayı 2, s. 4-6 
60 Türkiye Büyük Millet Meclisi , Gizli Celse Zabıtları; Ankara 1985, C. 1, s. 24. 
61 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gizli Celse Zabıtları, s. 414-434. 
62 a.g.y.; C. 3, s. 151. 
63 a.g.y. 
64 a.g.y.; C. 4, s. 127. 
65 a.g.y.; C. 4, s. 133. 
66 a.g.y.; C. 4, s. 164. 
67 Mehmet Saray; Türkiye ve Yakın Komşuları, Ankara 2006, s. 80-81. 
68 Patrıck Seule; Asad of Syria. The Struggle for the Middle East, London 1986, s. 15-22. 
69 Konu ile ilgili geniş bilgi için bk. Tayfur Sökmen; Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar, İstanbul 1999. Abdurrahman Melek; Hatay Nasıl Kurtuldu, İstanbul 1999. 
    Umar; s. 506-508. 
70 Cumhuriyet; 15 Temmuz 1937, 16 Temmuz 1937, 17 Temmuz 1937, 18 Temmuz 1937. 



***

AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI DEVLETİ İLE ORTA DOĞU HAKKINDA GÖRÜŞLERİ BÖLÜM 1


AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI DEVLETİ İLE ORTA DOĞU HAKKINDA GÖRÜŞLERİ,
BÖLÜM 1 




AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI DEVLETİ İLE ORTA DOĞU HAKKINDA GÖRÜŞLERİ VE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE 
MUSUL-HATAY HAKKINDAKİ GİZLİ GÖRÜŞMELER 


SUNUŞ 

Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘’XVIII. Yüzyıldan Günümüze Orta Doğu’daki Gelişmelerin Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri’’ konulu On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu 04 - 06 Nisan 2007 tarihleri arasında İstanbul’da yapılmıştır. 

On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’na üniversitelerin değerli öğretim üyeleri ile Silahlı Kuvvetlerde muvazzaf ve emekli personel katılmış, salonda iki gün süreyle 20 adet bildiri sunulmuştur. 

Bugün Orta Doğu’da meydana gelen kültürel, toplumsal, siyasi, askerî ve iktisadi her sorun, jeopolitik konumundan dolayı Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Tüm bu gelişmelerin ve Türkiye’ye olan etkilerinin kavranabilmesi açısından Birinci Dünya Savaşı öncesinden XXI. yüzyıl başlarına kadar Orta Doğu‘daki siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal gelişmeler ve Orta Doğu’ya yönelik politikalar tarihsel süreç içerisinde yeniden ele alınmıştır. Sempozyumda yer alan bildiriler konuları itibarıyla önemli bir boşluğu doldurmaktadır. 

Eser, On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’nda zaman yetersizliği nedeniyle sunulamayan 16 bildiriden oluşmaktadır. Bu bildiriler, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Türk Askerî Tarih Komisyonu (TATK) Genel Sekreterliğince düzenlenerek yayıma hazırlanmıştır. 

Ziya GÜLER 
Hava Korgeneral 
ATASE ve Dent. Başkanı 



AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI DEVLETİ İLE ORTA DOĞU HAKKINDA GÖRÜŞLERİ VE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE 
MUSUL-HATAY HAKKINDAKİ GİZLİ GÖRÜŞMELER 

Prof. Dr. Yücel ÖZKAYA 

İngiltere, XIX. yüzyılda Hindistan ve Güneydoğu Asya’daki çıkarlarını korumak amacı ile Mısır’a, Süveyş’e; Hint Okyanusu’ndaki bölgelerde çıkarlarını korumak için de Basra Körfezi’ne ve bugünkü Irak’a egemen olmak istiyordu. Rusya; Doğu Anadolu’yu, İran ve Azerbaycan ’ı ve özellikle Boğazları ele geçirmeyi arzuluyordu. Fransa; Orta Asya yollarını kontrol etmesi ve Uzak Doğu çıkarları açısından Mezopotamya’ya inmek, Akdeniz ticaretini, Lübnan ve Suriye’yi ele geçirmek suretiyle korumak istiyordu. 

İngiltere, II. Abdülhamit zamanından beri (1876-1909) Orta Doğu’ya yerleşmek istiyordu. II. Abdülhamit, tarihsiz bir muhtıra-ı hümâyununda, İngilizlerin Beyrut ve Suriye’de fesat tohumları ektiklerini, Araplara silah verip, cemiyetler kurdurduklarını öne sürmekteydi ki bunlar doğrudur. II. Abdülhamit muhtırasında İngilizler için “Hicaz ve Yemen sahillerindeki bedevi Araplara yok pahasına silah verilmekte olduğu gibi Beyrut ve Suriye’de Farmason Cemiyeti adıyla bazı cemiyetler kurarak doğrudan doğruya devlet aleyhinde bulunmak tadır. Kısacası, ahalinin fikirlerini hükûmet aleyhine çevirmek maksadıyla her çareye başvurmakta, her teşebbüse girişmekte, ellerinden geleni esirgememektedir.” demektedir. II. Abdülhamit bunun önlenmesi için sağlam bir politika metodu tayin edip, şiddetten sakınmak, deniz ve kara askerini düzenli tutmak, kanun ve düzeni genişletmek önerilerini ortaya koymaktadır.1 II. Abdülhamit bir başka muhtıra-i hümâyununda İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni nasıl parçalara böleceğini açıklamaktaydı: ”İngiltere’nin (Allah göstermesin) Devlet-i Aliyye’yi tevaif-i mülûk (küçük devletler) şekline koymaya çalıştığı açıktır. Meselâ bu, Arnavutları Arnavutluk, Ermenilerin bulundukları yerlerde Ermenistan ve bütün Arapların oturdukları yerlerde Arap devletleri; aynı zamanda Türklerin oturdukları yerlerde de Türkistan tabiriyle otonomi değil, anatomi yapmaktan ibarettir. Ve bu sırada halifeliği İstanbul’dan kaldırarak halifeliği kendi himayesinde bir alet yapıp, bütün Müslümanlara istediği gibi tasarruf etmektir.2 II. Abdülhamit bu düşüncelerinde haklıdır. Zaten Sevres 
Anlaşması’nda bunların büyük bir bölümü yer almıştır. 1789 Fransa İhtilalinden sonra, milliyetçilik hareketleri hem Avrupa’da, hem de Orta Doğu’da yaygınlaşmıştı. Bunda Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için bu hareketleri desteklemesinin büyük rolü vardı. Bu konuda da en büyük rolü Orta Doğu’da İngiltere oynamaktaydı. Araplara bazı haklar verilmeli, buralarda onların isteğine uygun reformlar yapılmalı idi. Bunu en iyi anlayan ve alınacak tedbirleri ortaya koyan kişi Mustafa Kemal’dir. Çanakkale savaşları öncesinde, Sofya’da askerî ateşe iken 1914’te Ali Fuat Cebesoy’a yazdığı mektupta bu hususları gözleye-bilmekte yiz. Mustafa Kemal, henüz genç bir subay iken yazdığı bu mektubunda, Orta Doğu’da gerekli tedbirler alınmazsa buraların elden çıkacağına, Fransa ve İngiltere’nin bu bölgenin bizden ayrılması için çalışmalar yaptığına işaret etmiş, alınacak tedbirlerin neler olduğuna değinmişti. Bu mektup başka yerde yayımlanmadığı için buraya koymakta yarar gördük: “Memleketin kaybedilmek üzere olan küçük parçasını feda etmeyeceğim diye en büyük parçasını hesapsızlık ve bilgisizlik yüzünden feda eden idarecilerimizin bir de mevki ve şöhret peşinde hırsları yüzünden ne hâle geldiğimiz aşikârdır... Milliyetçilik Dünya yüzünde o kadar çok inkişâf etti ki emin olabilirsiniz bir millet çoğunluğa dayanmayan devletlerin dağılması mukadder görülüyor. Hâlâ Anadolu’da, Suriye ve Irak’ta bir Hristiyan azınlığı vardır. Bunların iddiası eksilmemiştir. Bir de büyük bir Arabistan davası çıkmıştır ki bununla İngiltere, Fransa; Arap çoğunluğu olan yerlerimizi bizden ayırıp kendilerine müstemleke yapacaklardır. İçimizde bir de Arap Milliyetçiliği alıp yürümüştür. Bunlardan kültür ve din birliğine inanmayanlar vardır ki bunların menfaat bakımından büyük devletleri aleti olacaklarından şüphe edilemez. Buna mukabil çoğunluğu temiz bir milliyetçilik davası içindedir. Bunlarla görüşüp Arap meselesine bir çözüm 
noktası bulunabilir. Arap meselesi bundan sonra iç siyasetimizin en önemli meselesi olmuştur. İçerde azınlık ve Arap meselesi dururken hangi teşkilat, 
hangi vasıta ile dışarıda da Panturanizm ve Panislamizm umdeleri tahrik edilebilir.”3 Bu belge, aynı zamanda, Mustafa Kemal’in siyaseti ne kadar 
yakından izlediğinin ve geleceği önceden nasıl tespit edebildiğinin bir göstergesidir. 

II. Abdülhamit Ermeni sorununun Avrupalılar tarafından ortaya atıldığını ve Ermenilerin sırtından çıkar sağlamak amacının güdüldüğünü öne sürmektedir. Bizim bir çalışmamızda belirtildiği üzere Sason ve Talori, Kulp isyanlarında olay çıkaran toplum, raporlar ve belgelerden anlaşıldığı üzere Ermenilerdi. II. Abdülhamit, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni Polonya gibi küçük devletlere bölmek istediklerini, Ermenilerin bağımsız devlet kurma vaadiyle aldatıldıklarını, Ermenistan denilen yerlerin şimdi Rusya’nın idaresinde olduğunu belirttikten sonra nüfusa değinmekte ve” Yapılan nüfus yazımı sonucunda Ermenilerin sayısı dokuz yüz bin dolaylarında gösterilmiş ise de Ermeni memurları kendi nüfuslarını çok göstermişlerdir. Türk memurlar, çok vakit ayak basmadıkları yerlerin nüfusunu “papazların söylediklerine göre yazdıklarından bu rakamın abartılı olduğunu belirtip Erzurum’da Ermeni nüfusunun artmasının Rusya’dan ve İran’dan gelen göçlerden kaynaklandığını açıklamaktadır.”4 Avrupa devletlerinin Osmanlı topraklarında Ermeni bölgesi yaratmak istemeleri, özellikle İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’da Osmanlı Devleti ile aralarında 
tampon bir gücün olması isteklerinden kaynaklanmaktadır. 

Osmanlı Devletinden çıkar sağlamak isteyen devletlerin Kürt sorununu sık sık gündeme getirdiklerini bilmekteyiz. Musul meselesinde bu konu sürekli 
gündemde tutulmuştur. Gizli anlaşma mimarlarından Sykes, Mezopotamya’da bir Kürt Devleti kurulmasını savunuyordu. İngiliz Dışişleri Bakanlığının Siyasal İstihbarat Bölümü, 21.11.1918’deki bildirisinde, bağımsız bir Arap devletinin kurulması için Şerif Hüseyin’e söz verildiğini, Kürdistan kurulduğu takdirde buraya İngiltere’nin dışında bir gücün egemen olmamasını, başlıca merkezlerinin Revandiz, Erbil, Kerkük, Altınköprü, Süleymaniye ve Kif’in olduğu belirtiliyordu. İran’ın temel bütünlüğünü bozmadan tüm Kürt nüfusunu içerecek biçimde bir Kürdistan devleti kurulamazdı. İran’ın toprak bütünlüğüne de müdahale edilemezdi. Ayrıca, 12 Ocak 1919’da Paris Konferansından önce, Fransa Mark Sykes’a, Kürdistan Emirliğinin kurulmasının Fransa’nın çıkarlarına ters düşeceğini açıklamıştı. Tahran’ın bir Kürt Devleti kurulmasına sessiz kalacağı da düşünülemezdi. Bu yüzden İngiltere, Musul vilayetini Kürt bölgesinin denetimine vermekle yetindi.5 23 Mart 1920’de ise İngiliz Hükûmetinin Kürtlerle ilgili kararı 
Wilson’a bildirildi. Türklerle yapılan anlaşmaya, Kürtlerin isterlerse Türkiye’den ayrılma hakkı konacak, Musul’da Kürdistan kurulursa güney Kürdistan’da İngiltere’nin siyasi ve ekonomik etkinliği muhakkak olacak; ama İngiltere yönetsel sorumluluk almayacaktı. Wilson, Musul vilayetinden, Kürt bölgesinden çekilmek istemiyordu. Çünkü, Kürdistan’da ne bir ulusal hareket ne de ulusal liderler vardı. 

Çekilirler ise ortam Türklere kalacaktı. 

Birinci Londra Konferansı’nda İngiltere-Fransa görüşmelerinde ortaya çıkan bağımsız Kürdistan’ın yürümeyeceği görüldü. Fransa, Kürdistan’ın Türkiye’ye verilmesini gündeme getirdi. Ama, bu kabul edilmedi. 12 Şubat 1920’de, Fransa, Musul üzerindeki haklarından vazgeçti, buna karşılık İngiltere’nin Suriye konusunda kendisine yardımını sağladı ve Suriye üzerinden Akdeniz’e bir demir yolu ile petrol hattı yapılması için kolaylık göstermeyi yükümlendi.6 Daha sonraki tarihlerde ve şimdi de bu konu gündemdedir. 20 Ağustos 1941’de Tahran ve civarındaki birkaç büyük şehir Rusya ve İngiltere tarafından işgal edilmişti Bu tarihlerde, Sovyet Azerbaycanı Birinci Sekreteri M. C. Bagirov’un Stalin’e verdiği raporda, Kürtlerin Türkiye aleyhine nasıl kullanıldığı yer almaktadır: “Kürt sorunu İran ve Türkiye’nin en zayıf noktası. İngilizlerin ise en büyük kozlarındandır. Bizim (Sovyetlerin) Kürtlerle ilişkimiz onlarla yabancı devletlerin gizli servisleri arasındaki bağlantıyı kesmek, Kürt devleti kurmak hayaliyle onların silahlandırılmasını önlemek olmalıdır”. Sovyetlerin İran Büyükelçisi Andrey Smirnov ise Moskova’nın Kürt kartını kullanması mesajını vermekte ve “İran’daki Kürt sempatizanları her zaman yabancı ülkelerin elinde oyuncak olmuşlardır. Biz Kürtlerle yapılacak yanlış hesaplardan kaçınmalıyız. Bu, Kürtlerle ilişkilerimizi kesmek anlamına gelmemeli. İlgimiz büyük ölçüde kuzey İran’daki Azerilere yönelik olmalıdır demektedir.” Sovyet raporlarında, 

İngiltere’nin Kürtlere yönelik faaliyetlerinin arttığı, Kürtlere silah verdikleri ve bağımsızlıklarını talep etmelerinin istendiği de yer almaktadır.7 

İngiltere, petrol yatakları yüzünden Irak’a büyük ilgi duymaktaydı. XX. yüzyıl başlarında Churchill bölgeye petrol nedeni ile verdiği önemi Avam Kamarasında şöyle dile getiriyordu: “Baylar şunu biliniz ki bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir.”8 

Orta Doğu savaşlarının ana nedeni hiç şüphesiz petroldür. 1901’de İran’da İngiltere tarafından verimli petrol yatakları bulundu. Anglo-Persian Oil 
Company tarafından işletilen İran petrol yataklarına Amerika’nın girmesi engellendi. Aynı tarihlerde, Osmanlı Devleti’nin Irak topraklarında petrol 
yataklarının işletilmesi için de İngiltere ve Alman petrol şirketleri arasında görüşmeler olmaktaydı. Bu amaçlarla kurulan Turkish Petroleum Company’ye iki ülkenin şirketleri de ortak oldular. Ancak Bİrinci Dünya Savaşı bu ortaklığı sona erdirdi. Savaş sonrası, İngiltere, Irak’taki petrol bölgelerini ele geçirdi. 1920’lerde Amerikan petrol şirketleriyle İngiltere arasında yapılan görüşmeler sonucunda, 1927’de varılan “kırmızı cizgi” anlaşması ile uzlaşma sağlandı. Yeni kurulan Iraq Petroleum Company’de Amerikan şirketlerinin hissesi o/o 23,75 olarak belirlendi. Böylece ABD’nin şirketleri, dünyanın en büyük petrol rezervlerinin yer aldığı bölgeye adım atmış oldu. Oysa aynı İngiltere, 1920’de Fransa’nın Musul’dan petrol isteğini bölgeye çok masraf yaptıklarını ileri sürerek reddetmiştir. ABD’nin Stantard Oil adlı şirketi, 1928’de bir İngiliz şirketinin hisselerini satın alarak girdiği Bahreyn’de 1932’de petrol çıkarmaya başladı. İngiliz ve Amerikan şirketleri 1938’de Kuveyt’te petrol buldu. Aynı yıl, Arabistan’da petrol bulundu. 1951’de American Oil Company, Arabistan petrollerini o/o 50 hisse ile işletmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İran petrollerinin o/o 40’ını Amerikan şirketleri almıştı. Ancak 1979 İran Devrimi Amerika’yı kızdırdı. İsrail’i bölgede kendine bağlı devlet yapmak amacı ile hareket etti. Amerika, bir Yahudi devletini baştan beri istemekteydi. 

Birinci Dünya Savaşı’nda, Siyonistler tarafından hazırlanan Filistin’de bir yurt kurulmasını öngören deklarasyonun, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından kabul edildiği ve ABD Başkanı Wilson’un da kaygılarının giderilmesinin ardından 2 Kasım 1917’de The Times’de yayınlandığını bilmekteyiz.9 

Amerika, İsrail’i hep desteklemiştir; esasen, İsrail devletinin kurulduğu tarihte İsrail’in bağımsızlık kararını on bir dakika sonra tanıması bunun bir örneğidir.10 

XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Mezopotamya ve Musul’da petrolün varlığı biliniyordu. Bu konuda, Osmanlı Devleti’nin yanı sıra Almanya ve İngiltere’nin de ortak çalışmaları vardır. 1871’de Alman uzmanları burada zengin petrol yataklarının olduğunu açıklamıştı. Ancak kullanım alanının bu tarihlerde az olması, taşınmasının zor olması sorun yaratmıştı. II. Abdülhamit, 1890’da şehzade mülkleri ile Musul ve Bağdat petrol yataklarını kendi kişisel mülküne aktardı. Bu tarihten sonra özellikle Musul ve Mezopotamya’daki petrol şirketleri Osmanlı Devleti ile anlaşarak işletme hakları elde ettiler.11 

Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak’a yerleşme planını uygulamaya başladı. Osmanlı Devleti’nin İngilizlere burayı kaptırmamak için yaptığı cihat çağrısı yapması hiçbir işe yaramadı. Aşiret mensupları kimde para varsa kimin kazanma şansı fazla ise onun için dövüşen ya da tarafsız kalan kişilerdi. Bunların çoğu savaşa karışmamayı tercih ederek savaşın sonunda karar vermeyi bekliyorlardı. İngilizler ekonomisi çökmüş olan Osmanlı’ya göre çok zengindiler. Savaşta daha fazla para harcadılar. Osmanlı’nın cihat çağrısı güçlü ve yorulmamış bir ordunun ve aşiretlere verilen altınların yerini tutmadı. İngiltere, emellerini gerçekleştir mek için casusluk ağını bütün Irak’a yaymıştı. Cepheye on kat fazla kuvvet yığdıkları tespit edildiği hâlde, Bağdat’taki ajanları yoluyla kuvvetlerinin çok az olduğunu ileri sürerek yanıltıcı bilgiler yaymışlar, birtakım manda sürülerini asker gibi göstererek Türkleri aldatmışlar, bir saldırıdan korkuyor imajını yaratmışlar ve herkesi bunlara inandırmışlardı. Zaman zaman Bağdat’a propaganda içeren Osmanlıca ve Arapça beyannameleri uçaklarla atmışlar ve Türk askerini firara zorlamışlardı. Irak’taki aşiretleri yanlarına çekmek için büyük paralar harcadılar. Osmanlı Devleti de askere alınan Araplara, Türk askerine göre üç-dört maaş fazla para verdilerse de onlar İngilizlerden de para alarak 
onlara bilgiler sızdırdılar.12 

Almanya’nın da Osmanlı Devleti’nin topraklarında gözü vardı. Almanya ucuz mallar sevk ederek Osmanlı’nın dış ticaretini kendine bağlamış ve Berlin-Bağdat demir yolu inşasını üzerine almıştı. Aslında Osmanlı topraklarında ilk demir yolu yapma düşüncesi İngiltere’den gelmiş; ama yapım işini Almanya ele geçirmişti. Demir yolunun Orta Toroslardan geçmesi, Almanya’nın Doğu Akdeniz’i kontrol etme amacına yönelikti.13 Alman kolonistler, 1892’de, demir yolunun geçtiği yerlerin Almanlara verilmesi gerektiğini öne sürmekteydiler. Bunun karşılığında Almanya, diğer devletlere karşı Osmanlının toprak tamlığını koruyacaktı. 

1908 Meşrutiyetinden sonra bir süre duran demir yolu projesi, ittihatçıların iktidarı ele geçirmesi ile yeniden başladı. Bağdat demir yolu, Alman emperyalizm ini hızlı bir şekilde Anadolu’dan Mezopotamya’ya doğru yaymış ve Almanya’yı baş rakibi İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’a doğru ilerletmişti. Almanya’nın düşüncesi demir yolu projesi ile Orta Doğu’yu ve Osmanlı’yı elde tutmaktan kaynaklanmaktaydı. Şunu da kabul etmek gerekir ki Osmanlı Devleti de demir yollarından yararlanmıştır. Tarımsal üretim, yapılan hastane ve istasyonlarda halkın yaşam düzeyi artmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda en az üç aktarma yapılması nedeni ile demir yollarından Osmanlı ve Alman devletleri faydalanamamış, savaş sonunda ise demir yolları İtilaf devletlerinin eline geçmişti.14 

1890’larda, Mezopotamya’nın petrol yatakları İngiltere’nin elinde idi. Bu da Alman emperyalizmini endişelendiriyordu. Her ne kadar henüz petrol 
tam olarak çıkmamış ise de bölgede petrol olduğu biliniyordu. 1901’de Alman Teknik Komisyonu, yaptığı çalışmanın raporunda, buranın bir petrol 
gölü olduğunu belirtmekteydi. Amerika, Osmanlı Devleti’nden petrol arama hakkını almıştı. Almanlar buradaki petrolün Kafkasya’ya göre daha kârlı 
olduğunu düşünüyorlardı. Deutsch Bank, 1904’te Bağdat demir yolunu başlatmak için Fırat ve Dicle’de petrol arama şartını da getirmişti.15 Deutsch 
Bank, Mezopotamya’daki petrolü ele geçirmek için mücadeleye girdi ve 1912’de petrolden yüzde yirmi beşlik bir hisseyi ele geçirebildi.16 Ancak 
Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi bütün haklarının kaybına neden oldu. 

Fransa’nın Orta Çağlardan beri Suriye üzerinde gözü vardı. Kapitülasyonlarla Suriye’de ticari haklar nedeni ile söz sahibi oldu. 1840 ve 1860 Lübnan olaylarında Fransa, Marunileri; İngiltere de Dürzileri desteklemiştir. Avrupa’nın buraya karışması ile, sakin bir hayat süren Lübnan halkı kargaşa içinde kalmıştır. Fransız gemileri 1913’te Suriye’ye geldiklerinde Fransız taraftarları coşkun ve heyecanlı gösteriler yapmışlardı. İngiltere ile siyonistler Filistin’de bir Yahudi yurdu istemekte, Fransa’da kendi çıkarları açısından buna karşı çıkmaktaydı. 

Fransa, Doğu Akdeniz’de bir köprü başı tutmak amacıyla mücadele veriyordu. Çünkü Fransa’nın ekonomik çıkarları bunu gerektiriyordu. Fransa pamuk gereksiniminin o/o 7,4’ünü kendi sömürgelerinden, geri kalanını ABD ve İngiltere’den sağlıyordu. Bu yüzden Fransa başta Adana olmak üzere 
Maraş, Urfa, Antep’i hedef olarak benimsemişti. 1919’da Fransız Mühendis Achort Çukurova’yı dolaşmış ve hazırladığı raporda, Marsilya’ya uzak 
olmayan Kilikya’nın Fransa’nın bütün pamuk gereksinimini karşılayabileceğini, bu yüzden Kilikya ile kuzey Suriye’nin ellerinde olmasının gerekli olduğunu vurgulamıştı.17 Birinci Dünya Savaşı sırasında da bu bölgeler gizli anlaşmalar ile İngiltere ve Fransa’ya bırakılıyordu. Bu yüzden Çukurova bölgesi işgale uğrayacaktı. Fransızlar, İngilizlerden devraldıkları bölgede tehcir edilen Ermenileri toplamak, böylece Ermenilerden yararlanmak istiyorlardı. Fransızlar, sözde Çukurova’da bir Ermeni devleti kurma vaadiyle onları aldatıyorlardı. Bölgeyi terk etmek zorunda kalırlar ise Türk Devleti ile Suriye’de yaşayan Araplar arasında tampon bir devlet oluşacak ve Müslümanların birleşmesi önlenecekti.18 Aslında Fransız eski başkanlarından Brand, 27 Mart 1920 günü Fransa Parlemontosunda (Sykess-Picot Anlaşması ile) Kilikya, Adana, Mersin’den İskenderun ile Diyarbakır ve Van Gölü’ne kadar olan toprakların Musul’u da içerecek biçimde Fransa’ya ayrıldığını hatırlatmış ve “Musul, İskenderun’un 
hinterlandıdır. İskenderun da bu bölgenin doğal bir mahrecidir. Fransa, pamuktan mahrumdur. Adana’daki pamuk bu bakımdan son derece 
önemlidir.” diyerek Fransa’nın tutkularını dile getirmişti.19 Musul meselesi daha sonra, gizli anlaşmalarda yer aldığı gibi uygulanmayacak, Suriye’ye 
karşılık Fransa, Musul’u İngiltere’ye bırakacaktır. 

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin amacı mütareke masasına oturmadan önce Gayyare’deki petrol kuyularını ve Musul şehrini ele geçirmekti. 6. Ordu 26 Ekim 1918’de Kerkük’ü boşalttı. Aynı gün Kerkük de düşmüştü. Musul terki imkân olduğu kadar geç yapılacaktı. Ancak Halep düştüğü için Musul’un elde tutulması zordu. 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa elinden gelen gayreti gösterdi ve 30 Ekim’de mütareke imzalandığında Musul’a İngiliz kuvvetleri giremedi. Ali İhsan Paşa, savaşa son vermek için İngiliz Komutanına 31 Ekim’de bir mektup gönderdi. İngiliz komutan, Mondros’tan habersiz gibi davranarak kan dökülmeden Musul’un kendisine verilmesini istedi. 2 Kasım’da Sadrazam İzzet Paşa, şehrin boşaltılmasını Ali İhsan Paşa’ya bildirdi. İngiliz komutan Mondros’un 7. maddesine gör, Musul’un boşaltılmasını, 16. maddeye göre, Osmanlı kuvvetlerinin kendisine teslimini istiyordu. 8 Kasım’da İngiliz birliği Musul’a geldi ve 9 Kasım’da Ali İhsan Paşa, kuvvetlerini ve ordunun silahlarını teslim etmeyerek Musul ’dan ayrılarak Diyarbakır’a geldi20. Musul’un Misakımillî sınırları içinde olduğu tartışması, düşmesinin Kasım başında olmasından kaynaklanmaktadır. 

Nitekim, Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya geldiğinden bir gün sonra, 28 Aralık 1920’de Ziraat Okulunda yaptığı konuşmada Musul’un mütarekeden önce bizim hudutlarımız içinde olduğunu, dolayısıyla bizde kalması gerektiğini duyurmuştu 21.Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra: 

1 Mayıs 1920’de Mecliste yaptığı konuşmada, Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin millî hudutlar içerisinde olması gerektiğini ifade etmiştir.22 

Büyük zaferden sonra, 24 Ekim 1922’de United Press Muhabirinin “-Petrol arazisini talep edecek misiniz?” sorusuna” Musul vilayeti hudut-u millîmiz 
dâhilindedir” diyerek23 Musul hakkındaki düşüncesini ifade etmişti. 

Lozan Konferansı’nda, Musul hakkında İngiliz ve Türk heyetleri arasında büyük tartışmalar yaşandı. İngiltere’nin konuyu Cemiyet-i Akvam’a (Birleşmiş Milletler) getirmek fikri Türkiye tarafından; plebisit fikri de İngiltere tarafından benimsenmedi. Konunun iki devlet arasında bir sene sonraya bırakılıp görüşülmesi, anlaşma olmazsa Birleşmiş Milletlere getirilmesi, Fransa ve İtalya tarafından da benimseniyordu. Sorun ilk kez 26.11.1922’de İsmet Paşa ile Lord Curzon arasında yapılan özel görüşmede ele alındı. Sonraki günlerde de İngiltere, Musul’u kesinlikle vermeyeceğini tekrarladı. İsmet İnönü, Musul petrollerinden hisse istedi ve Turkish Petroleum Company’ye ortak olmak istendiğini ve bunun için para ödeneceğini belirttiyse de bunun olanaksız olduğu Lord Curzon tarafından beyan edildi. Bunun yerine Irak’a ayrılan o/o 20’lik payın bir kısmının verilebileceği belirtildi. 5 ve 6 Aralık 1922’de gerçekleşen görüşmelerde Rıza Nur, Musul vilayetinin Türkiye’ye verilmesi hâlinde, bütün isteklerini kapsayan bir barış anlaşması imzalayacakları önerisini getirdi ise de Lord Curzon bu öneriyi de reddetti .Lord Curzon’un önerileri 8 Aralık 1922’de İsmet Paşa’ya iletildi. Buna göre İngiltere, Arapları terk etmeyecek, Kürtlerin yaşadığı Koysancak, Revandiz, Süleymaniye kazalarını da içine alan Kürt bölgelerini Türkiye’ye vereceklerdi. Ama Erbil, Kerkük gibi Türkçe konuşulan yerler bizim için daha iyi olabilirdi. Bu öneri hem İsmet Paşa hem de Londra Hükûmeti tarafından reddedildi. Her iki taraf da Musul konusunda kararlıydı. 21 Aralık 1922’de Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa’ya orduların hızla hazırlanmasını emretti. Harekat planına göre Doğu Trakya ve İstanbul’un işgaline eş zamanlı olarak Musul’a operasyon düzenleme emri verildi İsmet Paşa’nın barış ümidi zayıftı. Rauf Bey, her ihtimale karşı ordunun hazırlıklı olduğunu bildirdi. 25 Aralık 1922’de Musul sorunu hakkında Mecliste bilgi veren Rauf Bey, Musul 
konusunda umutlu olduğunu söylüyordu. Ancak İngiltere de herhangi bir olay karşısında hazırlıklıydı ve ordusunu hazırlıyordu. Lord Curzon, 26 Aralık’ta, 
İtilaf devletlerinin Türkiye’ye barış yasası vereceklerini, bunu ya kabul ya da reddetmelerini isteyeceklerini bildiriyordu.24 Çeşitli konuşmalar oluyor; ama 
sonuç alınamıyordu. Gerek Musul gerekse diğer konulardaki anlaşmazlıklar nedeni ile 20 Kasım’da başlayan konferans 4 Şubat 1923’te kesildi. İsmet 
Paşa ve heyeti gizli meclis toplantılarında konuyu gündeme getirdiler. 

Karşılıklı notalar sonuç vermedi. Ankara’ya gelen Hasan Bey, 1 Ocak 1923’te Meclisteki gizli oturumda, İngilizlerin geri adım atmayacaklarını açıklayıp İngiltere’nin ve heyetimizin bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirmişti: “Musul Meselesinde de az çok teati-i efkâr edilmiş ve İngiltere’nin bizim heyet-i murahhasaya yazdığı muhtıra ile nokta-i nazarlarını bildirmişlerdir. Bunda tarihî, siyasi, ırki, iktisadi birçok esbap ve delâ ile istinaden (delillere dayanarak) Musul’un Irak’ın bir cüzi olduğu ve Irakla kalması meselesi üzerinde nokta-i nazarlarını bildirmişlerdir. Buna mukabil aynı esbap ve delil üzerine Lord Curzon’a İsmet Paşa tarafından suret-i hususiyede bir muhtıra verilmiş ve Musul’un Türkiye’de, bizim hâkimiyetimizde kalması kati olarak bildirilmişti.”25 

Sonraki görüşmelerden sonuç alınamadı. 17 Ocak 1923’te Musul için iki tarafın savaşmayacağı, bu yüzden konunun Birleşmiş Milletlere getirilmesi önerildi. 27 Ocak’ta İsmet Paşa, Musul’dan vazgeçilmesi şeklindeki raporunu hazırladı. Bu rapora, karşıt görüşteki Hasan ve Rıza Beylerin görüşlerini de ekledi.26 

25 Ocak 1923’te Meclisteki gizli görüşmelerde Vekiller Heyeti adına konuşan Hüseyin Rauf Bey, Musul’un bize ait olduğunu, bunu delillerle ispat 
edeceklerini Lord Curzon’a söylediklerini, Lord Curzon ise verdiği cevapta, Musul’un Irak’a yani kendilerine ait olduğunu, anlaşamazlarsa konuyu 
Cemiyet-i Akvama getireceklerini, Türk delegelerinin bunu kabul etmediğini; ama Fransa ve İtalya’nın bu konuda İngiltere’yi desteklediği bilgisini 
vermişti.27 28 Ocak 1923’te, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki gizli oturumda İcra Vekilleri Başkanı Rauf Bey’in konuşması ile Musul meselesi yine gündeme 
geldi. Maddeler hâlinde Türk temsilcilerinin uygulayacağı hususlar tespit edildi ve gönderilecek yönerge oy birliği ile onaylandı28 . 

Mustafa Kemal Paşa, 30 Ocak 1923’te, İzmir’de Musul’un ana vatandan koparılamayacağını, Milletler Cemiyetinin bu işe ilgisinin bulunmadığını belirtti.29 Bunlar büyük bir ihtimalle, İngiltere’den ödünler koparılması için söylenen sözlerdi. Musul için savaş yapılması düşünülmüyordu. Bunlar, fanatik ve hayal peşinde olanların heyecanını yatıştırmak için söylenmiş sözlerdi. Nitekim bir gün sonra, Türk delegasyonu barış için Musul konusunda İngiltere ile uzlaşmak gerektiğini açıklıyordu. Bu seferki yazıda yalnızca İsmet Paşa’nın değil, Rıza Nur ve Hasan beylerin de imzaları vardı. İsmet Paşa, Musul meselesinde Milletler Cemiyetine başvuru hususunu 4 Şubat 1923’te kabul etti. Ancak Fransa ve İtalya ile olan mali ve hukuksal konularda tam uzlaşma olmadığı için konferans kesildi. İsmet Paşa, geri döndükten sonra Mecliste yaptığı konuşmada, Musul meselesinin şimdilik sonraya bırakıldığını, bir sene içinde İngiltere ile görüşüp sorunu çözeceklerini, anlaşma olmazsa Milletler Cemiyetine başvurulacağını beyan edince Mecliste büyük tartışmalar ve gürültüler oluştu. İsmet Paşa, daha sonra “Mesail-i araziye, bilfiil işgal etmediğimiz bir yeri işgal etmek, o/o 99 
oraya silahla inmeye mütevekkiftir (uygundur). Bu her memlekette ve bizim memleketimizin tarihinde de baştan aşağı böyle olmuştur... Vaziyeti olduğu 
gibi söylüyorum... 

Arada yine müttefiklerin vesait-i lâzimesi (gerekli vasıtaları) mevcuttur. 
Bununla sizin kararınız üzerine tesir etmek istemiyorum. 

Biz bir noktayı silahla alabiliriz veyahut alamayız veyahut almak için teşebbüs ederiz, etmeyiz. O başka bir meseledir. Siyasi olan vaziyet heyet-i umumiyesiyle (genel hatlarıyla) budur” diyerek30 konunun savaş ya da barışla çözülebileceğini, Meclisin bu konudaki düşüncesini sormuş; ancak 
kendisinin barış taraftarı olduğuna da işaret etmiştir. Erzurum Milletvekili Durak Bey, Musul’un bir sene sonraya bırakılmasının doğru olmadığını, 
Türkçede Sona kalan dona kalır diye bir atasözü olduğunu, böyle bir kararın Musul’un kaybı demek olduğunu, Musul’u kaybedince doğuda bir yerimizin 
kalmayacağını öne sürmüştür.31 İzmit Milletvekili Sırrı Bey, Misakımillî’den vazgeçilmeyeceğini bütün dünyaya duyurduklarını öne sürüp Heyet-i 
Vekiliyeyi, Misakımillî kavramına sadık mı değil mi bunu düşünmesi gerekir diye itham etmiştir.32 Erzurum Milletvekili ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı 
Hüseyin Rauf Bey, projenin incelendikten ve kabul edilmemesinden sonra karar verip harbe başlamak, bunun için de çok düşünmek lazım dedikten 
sonra, diğer izahatlara geçmiş, Musul meselesinin bir sene sonraya bırakılıp bir sene sonra İngiltere ile görüşmeyi, anlaşma olmazsa meseleyi Milletler 
Cemiyetine bırakmak istediklerini izah etmiştir.33 Antalya Milletvekili Rasih Efendi’nin “Heyet-i Vekiliyenin böyle düşüneceğini hiç tasavvur etmezdik” 
sözünü iki kez tekrarlaması üzerine Hüseyin Rauf Bey, Cemiyet-i Akvam kelimesinin Misakımillî’de yer almadığını öne sürmesi üzerine, Karahisar-ı 
Sahip Milletvekili Hulusi Bey “Sulh olamayacak.” hitabına da “Biz harbi sulh için yapıyoruz. Sulhu harp için yapmıyoruz ve behemal (elbette) sulha 
muvaffakiyetle dâhil olacağız. Gayet haklı.” cevabını vermiş. Sözleri inşallah sesleri ile kesilmiştir. Hulusi Bey’in “İstediğinizde şekil de yok.” sözlerine de 
“Az zamanda başarılı olacağız” diye karşılık vermişti. Karesi Milletvekili Basri Bey’in “Misakımillî’den gayri sulh yoktur. Cemiyet-i akvam yok idi o zaman” 
şeklindeki itirazına “ Musul’u talik etmek (tehir, belli bir zamana bırakmak) ve icap ederse harp etmek imkânını elde tutarak (gürültüler)... Müsaade buyrun 
elde tutarak sulh için teşebbüste bulunmak. Sulh için müşterek kanaatimizdir zannediyorum. Bir teşebbüsümüz de akim neticesiz) kalacak. Kalabilir. 
Sarih (açık) söylüyorum, maruzatım harp midir... Sulh çıkmayacaktır. Ve kuvvetle bu kararları verirken bunu teemmül ederek (etraflıca düşünerek) 
bunu da bilerek yapıyoruz.” Dedikten sonra henüz karar verilmediğini, kararın bu Mecliste alınacağını açıklamıştır. Daha sonraki konuşmalarında bu konuda kendi fikrini, büyük bir olasılıkla hükûmetin düşüncesini savaşa hayır şeklinde açıklamıştır: “Yani bu muahedeyi atıyoruz. Harp ediyoruz, biz bu fikirde değiliz ve daha heyet-i celileniz (yüce heyetiniz) bu fikir ve mütalaatta değildir.”34 

27 Şubat 1923’te Musul konusunda süregelen bu tartışmalar, Mecliste heyecanlı bir hava yaratmıştır. Siirt Milletvekili Necmettin Bey, Hüseyin Rauf Bey’e, geçen toplantılarda Musul’un çok önemli olduğunu, burayı terk etmenin doğu vilayetlerinin hepsinin terki demek olduğunu öne sürdüğünü, bu fikirlerinin değişip değişmediğini sordu. Hüseyin Rauf Bey, fikirlerinin değişmediğini; ancak mesenin Cemiyet-i Akvama devredileceğini öne sürmüştü. Ama Rauf Bey’e itirazlar ve sataşmalar artmıştır. Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey’in Musul’un Misakımillî sınırları içinde mi sorusuna Rauf “İçindedir.” cevabını vermiştir. Antalya Milletvekili Rasih Efendi’nin, o cephedeki askerin terhisi Musul’u kaybını, terhis edilmemesi savaşa neden olacağını belirtmesi üzerine, Rauf Bey Genelkurmay Başkanlığının gerekeni yapabilecek kudrette olduğunu söylemekle iktifa etmiştir. 

Çeşitli konuşmalardan sonra, Mustafa Kemal Paşa söz almış, Musul meselesinin bir sene sonraya bırakılmasında zarar olmadığını, buna izin verilmezse ne yapmaya mecburuz sorusu sorulduğunda “ Musul’u vermemekte ısrar edersek muharebeye dâhil oluruz. Binaenaleyh, Musul meselesini bir seneye kadar hâlletmek üzere talik edip sulha geçmek ve muharebeyi kabul etmek mümkün müdür, kabil midir ve faideli midir? Bu muhakemeyi suhuletle (kolaylıkla) yapabiliriz ve bunun için zannetmem ki vaziyet-i askeriye hakkında vaziyet-i hariciye hakkında fazla malumata arz-ı ihtiyaç arz edersiniz. Fakat lazım görülürse Musul meselesini müspet veya menfi bir surette hâllederiz” dedikten sonra, Sırrı Bey’in “Heyet-i Murahhasa’yi mahvetmiş. Heyet-i Vekiliye, Misakımillî’yi feda etmiş” sözlerine temasla Misakımillî’nin ne olduğunu anlatmıştır. 

“ Ben diyorum ki Sırrı Bey, Misakımillî’nin ne olduğunu anlamamıştır. 
Misakımillî’nin ne olduğunu evvela anlamalı, ondan (sonra) mütecavizlerin kimler olduğunu meydana koymalı. Efendiler arazi meselesi ve hudut meselesi 
Misakımillî’nin, mâlûm-u aliniz, birinci maddesinin daire-i şümulundadır. 
Misakımillî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin isabet-i nazarıdır. Yoksa bu 
haritası mevcut bir hudut yoktur. Bunun için de yapılmış olan işlerde veya yapılması teklif olunan işlerde hiçbir vakitte buna tasarruf edilmemiştir. 
Bilakis (tersine) riayet edilmiştir.” Daha sonra, Musul meselesine değinerek bunun tehirinin Musul’dan vazgeçmek demek olmadığını şöyle ifade etmiştir: 
“Musul meselesini muharebeye girmemek için bir sene sonraya tâlik etmek demek ondan sarf-ı nazar etmek demek değildir. Belki bunun istihsâli (elde 
edilmesi) için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana intizârdır (beklemedir). 

Bugün sulh yaparız, bir ay sonra, iki ay sonra Musul meselesini hâlletmeye (çözmeye) kıyâm ederiz (kalkarız). Fakat bugün Musul meselesini hâlletmek 
istediğimiz vakit bu meselede karşınıza yalnız İngiliz değil, Fransa, İtalya, Japonya ve bütün dünyanın düşmanları vardır. Yalnız karşı karşıya kaldığımız zaman İngilizlerle karşılaşacağız.” Mustafa Kemal, daha sonra, savaş ile Musul’u almanın kolay olduğunu; ancak o zaman da yeni bir açılacağını, bunu da düşünmek gerekeceğini de hatırlatmıştır.35 

Sırrı Bey, Mustafa Kemal Paşanın Misakımillî’yi anlamadığı yolundaki ithamına üzülmüştü. Söz alarak bizzat Misakımillî’kendisinin yazdığını söyleyince Mustafa Kemal Paşa da “ Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok bela koydunuz. Yani bugün katiyeti ihlâl eder sözlerden başka bir şey yapmadınız.”36 cevabını vererek Misakımillî’nin tam ve mükemmel olarak hazırlanmadığına, eksikliklerinin bulunduğuna dikkat çekmiştir. 

4 Mart Cumartesi günü, Erzincan Mebusu Hüseyin, İsmet Paşa’ya, Musul meselesi bir sene içinde uygun bir şekilde çözümlenmezse ne olacaktır? Savaş mı yapılacak yoksa Musul’dan vaz mı geçilecek sorusunu yöneltince İsmet Paşa, savaş ve sulhun Meclisin alacağı kararlar olduğunu hatırlatmıştır.37 Fanatik düşüncelerle hareket etmeyip ılımlı ve olumlu konuşanlar da vardı. Nitekim aynı gün, Edirne Milletvekili Şeref Bey, Misakımillî’nin muhakkak savaş yapmayı gerektirmediğini, milletin çok acılı günler yaşadığını, Milletler Cemiyetinde sonucun oy birliği ile alındığını, Türkiye’nin aykırı oy kullanması hâlinde karar alınamayacağını ileri sürdü.38 Daha sonra, Rauf Bey de, Musul meselesinin sonraya bırakılmasının yararlarından söz etti.39 Aynı gün, ikinci oturumda, Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey, İngiltere’nin kendileri için en büyük düşman olduğunu, İngilizlerden dost olmayacağını öne sürerek Musul için “Musul’u bugün vermeyen ne için yarın versin? Gayesi orada bir Kürt Hükûmeti teşkil edip senin memleketini parçalayıp neticede bir Ermenistan teşkil etmek değil midir? -Kürdistan size söylüyorum- Kürdistan Hükûmeti yapamaz. Kürdün 
lisanı yoktur. Yazısı yoktur. Kürdün harfi yoktur. Yarın oralarda Ermeniler hâkim olacak.” dedikten sonra, Cemiyet-i Akvam Musul’u vermezse savaşarak alırız demenin aldatmaca olduğunu ileri sürmüştür.40 Kürt sorunu daha o sıralarda tam olarak ortaya atılmıştı. Rusya’nın da daha sonra belirttiği üzere Türkiye’nin yumuşak karnı olan bu sorun ileriki tarihlerde de sık sık ortaya atılacaktır. Bu bazen gizli, bazen açık olarak ortaya atılacak. Kürtler de bundan cesaret alarak harekete girişeceklerdir. Hüseyin Avni Bey’in daha sonraki konuşmaları da hep bu yoldadır. 

5 Mart 1923’te Sırrı Bey, Kürtlerin bizimle yaşaması gerektiğini ispatlayan pek çok sözün edildiğini; ancak İngiltere Musul’da kendi çıkarı için Kürt Devleti kurarsa İran’daki Kürtlerin de buraya geleceğini, İngiliz terbiyesi içinde yetişecek bir toplumun Türkiye ve İran için tehlike oluşturacağını öne sürüp İngiltere’nin amacını “Zaten İngilizlerin gayesi de hiçbir yerde kuvvetli bir İslam Hükûmeti bulunmamasına matuftur.” şekline ifade etmişti.41 Sırrı Bey, bu düşüncesinde yanılıyor. İngiltere daha önce de belirttiğimiz üzere burada bir Kürt devleti kurmayı düşünmüyor. Bunu hem İran devletinden çekindiğinden hem de kendi çıkarlarına aykırı olduğu için doğru bulmuyor. Zaten bu tarihlerde, Kürtlerin de ne liderleri ne de böyle bir istekleri mevcuttur. Bu konu silah tüccarları ve çıkarı olan diğer Avrupa devletleri tarafından ileride kullanılacaktır. Menteşe Milletvekili Tevfik Rüştü Bey, şimdiye kadar iki tarafın ortaya koyduğu önerileri açıkladıktan sonra, Musul meselesi konferansta çözülmüş olarak gelse idi iyi olacaktı dedikten sonra kendi düşüncesini “Kanaatimizi ne için gizleyelim? Heyet-i murahhasa bunu bu şekilde idi, itiraf ederim ki arkadaşlar kendi namıma söylüyorum, sulh 
bizatihi büyük... belki bu kadar yıpratmayacak ve itiraz edilmeyecekti. 
Fakat getirilememiştir ve getirilemez. Binaenaleyh (Bundan dolayı), bu şekilde sulha gitmek ve sulha doğru hareket yapmak ve sulh olmayınca o sulhu 
harben almaya samimi bir fikirde bulunduğumuz kanaatindeyim.” tarzında açıklar ve meselenin Cemiyet-i Akvama getirilmesinin de bir kâr olduğunu 
savunur. Aynı gün dördüncü toplantıda, Erzurum Milletvekili Ali Şükrü Bey, Musul sorununu bir sene sonraya bırakmanın ayıp olduğunu, İngiltere’nin 
Irak’tan çekilmek istediğini, Avam Kamarasında Irak’ın boşaltılmasını istemeyenlerin çok az bir farkla kazandıklarını, bunun Musul meselesini bir 
sene sonraya bırakmak istememizden kaynaklandığını, Lozan Heyetinin görevini tam yapmadığını ileri sürmüştü.42 Ali Şükrü Bey, bunda yanılıyor. 
Musul meselesinin bir sene sonraya bırakılmasını Lozan Heyeti değil, İngiltere ısrarla istemiş, Fransa ve İtalya da kendisine destek vermişti. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,




***