Prof. Dr. Abdurrahman ÇAYCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Abdurrahman ÇAYCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2019 Cumartesi

TÜRK TARİHİ VE EVRENSEL AÇIDAN ATATÜRK’ E BAKIŞ

TÜRK TARİHİ VE EVRENSEL AÇIDAN ATATÜRK’ E BAKIŞ 


Prof. Dr. Abdurrahman ÇAYCI 


Sayın Başkan, Değerli Dinleyenlerim, 
Bildiri konusu, adından da anlaşılacağı gibi, iki temel açıdan ele alınacaktır.

1- Türk Tarihi Açısından 
2- Evrensel Açıdan 

Türk Tarihi açısından bakıldığında, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı dönemi olduğu kadar, kendinden sonraki dönemi de derinden etkilediği görülür. Şüphesiz ki Onun etkilerini yirmi dakikalık bir bildiriye sığdırmak mümkün değildir. Dolayısıyla konulana çizgileri ve belirgin özelllikleriyle ele alınacaktır. 

Atatürk’ün Türk Tarihi bakımından en önemli özelliklerin birisi, 1683 İkinci Viyana kuşatmasından bu yana, sürekli gerileyen ve 1918’lerde yeryüzünden silinme noktasına gelen son bağımsız Türk Devletini yok olmaktan kurtaran millî bir kahraman olmasıdır.1 

Onun hizmetlerini yücelten bu mücadelenin inanılmaz ölçüde zor koşullarda yürütülmesidir. 

Mondros Ateşkesi sonrası, anayurt dört bir yandan işgal edilmekte, vatan toprakları emperyalist güçlerce adeta yağmalanmaktadır. 
Karşıda Birinci Dünya Savaşı’nın mağrur galipleri olan süper devletler, eski tumtraklı deyimi ile Düvel-i Muazzama ve onların ihtiraslı uyduları vardır. “Bunlardan Yunanistan Batı’da Megali İdea’yı hayata geçirmek, başka bir deyimle beş denizli iki kıt’alı Büyük Yunanistan’ı gerçekleştirmek, ayrıca Karadeniz kıyılarında, Samsun’dan Batum’a kadar uzanan bir coğrafyada Rum-Pontus Devleti yaratma faaliyeti içindedir. Doğu’da Karadeniz’den İskenderun Körfezine kadar uzanan alanda, Büyük Ermenistan, Güneydoğu da ise Büyük Britanya’nın himayesinde Kürdistan Devleti yaratılmak istenmektedir. Boğazlar mıntıkası için uluslararası bir yönetim düşünülmektedir. Geride kalan Anadolu toprakları da, Üçlü Anlaşma gereği, üç büyük devletin savaş içinde yapmış oldukları gizli anlaşmalarla belirlenmiş etki alanları olarak kabul edilmiştir. 

Bu durum karşısında, iş başındaki hükûmet aciz ve çaresizdir. Halk yorgun, bitkin ve yoksuldur. Barış özlemi içindedir. Fakat toprağına bağlı ve gurur sahibidir. Yabancı egemenliği görmemiştir, istiklaline aşıktır. Buna mukabil, Osmanlı devlet adamlarının hiç birinde, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan süper devletler ve onların ihtiraslı uydularına karşı, mücadele fikri yoktur.2 Kurtuluş için düşünülen sihirli formül şudur: Galip devletlerle mesele çıkarmamak, mümkün olduğunca uysal davranmak, onların aralarındaki 
rekabetten faydalanma yolları aramak, hatta kabilse büyük devletlerden birinin himayesini sağlayarak ne kurtarılabilirse onu kurtarmaya çalışmaktır. Özellikle Padişah ve Sadrazam Damat Ferit Paşa ümitlerini İngiliz himayesine bağlamışlar dır.Bir kısım aydınlar ise daha ehven-i şer görünen Amerika Birleşik Devletleri’nin mandasının peşine düşmüşlerdir. 

İşte “Felaketin bir nehir gibi aktığı”, “Her şeyin zalim düşmanın merhametinden beklendiği bir ortamda’’, Mustafa Kemal korkusuzca ortaya atılmıştır. Boynunda İstanbul Hükûmeti’nin idam fermanı vardır. O bu karanlık ve umutsuz koşullarda, Millî Mücadele’yi yıkılmaz bir iradeyle örgütlemiş, yorgun ve bitkin Anadolu’yu ayağa kaldırmıştır. O bağımsızlık savaşını, “hak verilmez, alınır”, “bağımsızlığı için ölümü göze alan bir milletin yok edilmesi asla mümkün değildir” inancıyla yürütmüştür.3 Atatürk gerçekçi tutumuyla, zaman, mekan ve imkân faktörlerini en iyi bir şekilde değerlendirerek, süper devletlerin nitelediği emperyalist güçleri kutsal Anadolu topraklarında boğarak, son bağımsız Türk Devleti’ni yok olmaktan kurtaran millî bir kahramandır. Tek başına bu muhteşem özellik O’nun Türk Tarihinde vatan kurtaran bir kahraman olarak yer alması için yeterli değil midir? 

O’nun eserine devamlılık kazandıran özelliklerinden biri de Atatürk’ün gerçekçi bir devlet adamı olması, mümkün olan ile olmayanın sınırlarını isabetle kestirmesidir. Nitekim zafer kazanan ordular İzmir’i kurtardıktan sora, Boğazlara doğru coşku içinde akarken, zafer sarhoşluğuna kapılmamış, kariyerini Türklerle çıkacak bir çatışmaya bağlayan Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiliz Başbakanı 
Lloyd George’un tahrikleri karşısında, hesaplı ölçülü tutumuyla, onun devrilmesi ne ve iktidarı ebediyen kaybetmesine yol açmıştır. 

Atatürk aynı tutumu barış masasında da uygular. Lozan’ da toprakla ilgili konularda ölçülü davranır, ama “Homojen bir vatan ve tam bağımsız bir devlet” konusunda titizlikle ısrar eder. Mütecanis bir vatan konusunu, sert bir nüfus mübadelesiyle çözümler. Böylece Müslüman olmayan azınlıklar konusu tarihe gömülmüş ve Anadolu homojen bir yapı kazanmış, yıllardan beri devam ede gelmekte olan Hıristiyan azınlıkları himaye etmek bahanesiyle yapılmakta olan dış müdahalelerin kapıları kapatılmıştır. Tam bağımsızlık konusunda ise, en büyük engel durumundaki kapitülasyonlar çetin tartışmalardan sonra kaldırılır. Barış masasındaki tutumu ve onun “Yurtta barış ve dünyada barış” ilkesine dayalı dış politikası, Türkiye Cumhuriyetine günümüz itibariyle seksen üç yıllık uzun bir barış dönemi kazandırmıştır. Tarihindeki bu en uzun barış süresi, Türkiye’ye kalkınmak, enerjisini halkın refah ve mutluluğunu sarfetmek, siyasal ve sosyal yapısını çağın gereklerine göre yeniden düzenleme imkânını vermiştir. Bugünün yetmiş üç küsur milyonluk Avrupa Birliği kapılarını zorlayan, Balkanlar, Ortadoğur ve Orta Asya ve Kafkaslar’da etkin güç olmaya aday Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün temellerini attığı seksen üç yıllık barış döneminin eseridir. 

Büyük bedeller ödenerek zafer kazanılmış, barış yapılmış, yeni devletin temelleri sağlam bir şekilde atılmıştır. Ancak devletin bir daha aynı duruma düşmemesi nasıl sağlanacaktır? Her haliyle çağın dışında kalan, çağdaş dünyadan kopmuş bir devletin, bu hassas coğrafyada mevcut yapısıyla varlığını sürdürmesi elbette mümkün olamazdı. O halde kurtuluş çaresi nasıl bulunacaktır? Atatürk’e 
göre bu durumun en etkin çaresi zamanın gereklerine her bakımdan ayak uydurmak, başka bir deyişle çağdaş medeniyetin bir ortağı olmak, hatta o seviyenin üstüne çıkmaktan geçmektedir. Fakat bu nasıl gerçekleşecektir? Çünkü bundan önce de çağa ayak uydurmak ve devleti yıkılmaktan kurtarmak için yapılan yenileşme gayretleri, 1718’lerden itibaren bölük pörçük, 1840’dan itibaren daha sistematik olarak ele alınmıştır. Ancak yapılan yenilikler devletin patrimonyal yapısı muhafaza edilerek, sınırlı alanlarda yapılmış, “yapılanlar 
daima yetersiz kalmış”, “NEYİN NE KADAR” ve “NASILALINACAĞI” özellikle de “NEYİN ALINIP, NEYİN BIRAKILACAĞI” tartışmaları sürüp gitmiştir. Özet olarak geleneksel yapıyı muhafaza ederek çağa ayak uydurmanın mümkün olmadığı görülmüş, üstelik yapılan yeniliklerle toplumda bir kültür ve müessese ikileşmesi, hatta rekabeti oluşmuştur. Atatürk bu kördüğümü vatan kurtaran millî bir kahraman olmanın ve tam bağımsız bir devlet kurmanın verdiği sınırsız itibar ve güvenle kökünden çözümlemiştir. O’na göre çağdaşlaşmanın tek bir yolu vardır. O da çağa damgasını vuran çağdaş medeniyeti, bilimi, kültürü ve teknolojisi ile topyekün almaktır. Bunun için yapılacak iş bilim ve fenni rehber edinmektir. O, her işinde olduğu gibi, kesin kararını verdikten sonra bunu büyük bir enerji ve kararlılıkla uygular. 
On beş yıl gibi, kısa bir, zaman içinde köklü değişiklerle Türk toplumunu geniş ufuklara yönlendirir, böylece Türk Rönesansı’nın kapılarını açar. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi ülkesinin Batı’nın ruhsuz bir kopyası haline gelmesine karşıdır. O, herşeyden önce çağdaşlaşmanın millî değerlerle bezenmesi ve kendi öz değerlerinden kopmaması için ciddi önlemler almıştır. Bu maksatla Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu oluşturulmuş, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi açılmış, çağdaş hukuku uygulamak üzere; Ankara Hukuk Mektebi faaliyete geçirilmiştir. Ayrıca İstanbul Darülfünunu da çağdaş standartlara göre düzenlenerek İstanbul Üniversitesi hayata geçirilmiştir. 
Halk ile yönetim arasında köprü görevi yapması ve halk kültürünü kaynağından incelemesi için bütün Türkiye sathına yayılmış olan halk evleri ve halk odaları coşku ile desteklenmiştir Bütün bu faaliyetlerin sonucunda, iki yüz yıldan beri devam eden Batı’nın ezici üstünlüğünün halkta yarattığı kendine güvensizlik ve aşağılık duygusu giderilmiştir. Atatürk’ün süper devletleri ve onların uydularını 
“Mehmetçiğin süngüsü” ile dize getirmesi, yıllardan beri devam eden “Türk’ün makûs talihini” yenmesi, “Dünün hasta adamından zinde, gelecek vadeden yeni ve dinamik bir devlet yaratması” halkta kendine ve geleceğine güven duygularını harekete geçirmiş, inkılaplar “Ne mutlu Türküm diyene” ve “Bir Türk dünyaya bedeldir” coşkusu içinde yürütülmüştür.4 

Çok kalın çizgiler halinde belirtilen bu unutulmaz hizmetleriyle Atatürk Türk Tarihi içinde, çığır açıcı ve kendinden sonrasını da derinden etkileyen seçkin bir yere sahiptir. 

2- Evrensel açıdan Atatürk’ün etkileri, 

Atatürk’ün olağanüstü başarıları, Türkiye ile sınırlı kalmamış Latin Amerika’dan Uzakdoğu’ya uzanan bir coğrafyada ve coşku ile izlenmiştir. O’nun “Ya istiklal ya ölüm” parolası ve “ Bağımsızlığı için ölmeyi göze alan bir millet asla başarısız olamaz” inancıyla yürüttüğü Millî Mücadele, esaret altında inleyen “Mazlum milletleri” derinden etkilemiş, Atlantik’ten Çin Denizi’ne kadar uzanan coğrafyada millî bağımsızlık hareketlerine ivme kazandırmıştır. 

Nitekim daha Anadolu topraklarının önemli bir kısmı işgal altında bulunurken, Atatürk Temmuz 1922’de, Millî Mücadele’nin mazlum milletler için ne ifade ettiğini şöyle açıklar: “Türkiye’nin mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa daha az kanla olur daha çabuk bitebilirdi. Türkiye büyük ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır.” 

Atatürk daha 1930’lu yıllarda, sömürge halindeki toplumların yakın birgelecekte, özgürlüğe kavuşacaklarını, adeta kehanet sayılabilecek şu sözlerle dile getirir: “Şarktan doğacak güneşe bakınız. Bugün günün nasıl ağardığını görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu şüphesiz ki terakki ve refaha yönelik olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manialara rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.” 

Esasen Millî Mücadele Afrika ve Asya’da yaşayan toplumlarda Doğu’nun Batı’ya karşı ayaklanması, Asya’nın Avrupa’ya, emperyalizme kafa tutması, baskı altında ezilen toplumlarda halkların sömürgeciliğe başkaldırısı olarak algılanmıştır.Bu etki Müslüman dünyasında ortak tarih, kültür ve coğrafyanın yarattığı bağlarla daha da güçlü hissedilmiş ve İslam’ın Batı’ya karşı kazandığı emsalsiz bir zafer olarak algılanmıştır. Bu başarı Tunus’ta, Cezayir’de, Fas’ta, Mısır’da halk arasında coşku ile karşılanmıştır.Suriye ve Filistin’de bazı şehirler Türk bayrakları ile donatılmış, camilerde dualar muzaffer Türk Ordusu için yapılmıştır.5 Mustafa Kemal’in resimleri baş köşelere konulmuş, zaferi için şiirler kaleme alınmış, çocuklara onun adı verilmiştir. Bağımsızlık özlemi içinde olan İngiliz ve Fransız 
sömürgelerinde, yer yer “Yaşasın Türkiye, Yaşasın Mustafa Kemal” haykırışları semalara yükselmiştir. O artık sadece Türkiye’nin değil, İslam aleminin, hatta İslam olmayan esaret altındaki halkların kahramanıdır. O, Faslı Abdülkerim’in, Tunuslu Burgiba’nın, Mısırlı Enver Sedat’ın Endonezyalı Sükarno’nun, Pakistan’ın kurucusu Muhammet Ali Cinnah’ın olduğu kadar, Hintli Pandit Nehru’nun da 
derinden etkilendiği, hayranlık duyduğu bir millî bağımsızlık timsali olmuştur. 

Öyle ki Atatürk’ün İslam dünyasındaki popülaritesi, halifeliğin kaldırılması, devlet ve toplum hayatının laikleştirilmesi, latin harflerine geçiş, Medeni Kanunun kabulü gibi, radikal İslamcılara çok ters düşen uygulamalara ve sömürgecilerin olumsuz propagandalarına rağmen, devam etmiştir. Nitekim bir Mısır Dergisi’nin, dünyada yaşayan en büyük yurtseverin kim olduğunu belirlemek için açtığı 
ankette, Mustafa Kemal Mısır millîyetçilerinin önünde ilk sırayı almıştır. Başka bir çarpıcı bir örnek Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde yaşanmıştır. Ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan Cezayir savaşçılarının üzerinden Mustafa Kemal resimleri çıkmıştır. 

Atatürk’ün etkilerinin büyüklüğü, Onun üfulünün bütün dünyada uyandırdığı yankılarda çok belirgin olarak görülür. Dünya medyası, resmi ve sivil şahıs ve kurumlar, Onun hizmetlerini çeşitli yönlerden dile getirirler. Ama özellikle Asya ve Afrika’daki toplumlar, O’nun dünyaya veda etmesini, kendi kahramanlarının kaybı olarak algılamışlardır. 

Bazı ülkelerde, mesela Pakistan, Hindistan ve Bengaldeş’i kapsayan coğrafyada, O’nun üfulu bir matem ve bir yas havası içinde idrak edilmiştir.Onların deyimi ile “Ankara Aslanı”, “Çağın en büyük kahramanı”, “Millîyetçiliğin gerçek ruhu”, “Asya’nın kurtarıcısı”, ve “Bütün Doğu’nun iftihar kaynağı” olan büyük Gazi için göz yaşları akıtılmıştır.6 

Atatürk’ün cenaze töreni, O’nun dünyada yarattığı etki ve saygınlığın çarpıcı bir göstergesi olmuştur. Atatürk sağlığında emperyalizme karşı millî bağımsızlık bayrağını dalgalandırmış, sömürgeciliği karşı savaşmış ezilen esir milletlerin yol göstericisi durumuna gelmişti. 
Ama millî bağımsızlık ve çağdaşlaşma önderinin tabutunun arkasında, dünyanın dört tarafından gelen değişik ideolojileri temsil eden seçkin delegeler yer almışlardır. Bunlar arasında faşistler, demokratlar, naziler ve komünistler yan yana saygı yürüyüşüne katılmışlardır.7 

Bir başka açıdan Atatürk’ün yönettiği Türk çağdaşlaşması, sadece millî bağımsızlık açısından değil, ama skolastik düşünce tarzına karşı akılcılığın, medeniyetçiliğin İslam alemindeki öncüsü olmak bakımından da etkili olmuştur. İran’da Rıza Şah Pehlevi, Afganistan’da Amanullah Han, Endonezya’da Ahmet Sükarno, Mısır’da Abdünnasır, Tunus’ta Habib Burgiba... farklı nüanslar içinde 
O’nu kendilerine örnek almışlardır. 

Üzerinde durulması gereken diğer bir hususta, Türk çağdaşlaşmasını değişik ve farklı kültür çevrelerinin çağa uyumları açısından yol gösterici bir nitelik taşımasıdır. Atatürk’ün eseri, tarihi boyunca Batı kültürüne yabancı kalmış ve Hıristiyan olmayan toplumlar için, çağdaş medeniyete ulaşmanın canlı bir örneğini oluşturmuştur. Bazı Batılı ilim adamlarına göre, Türk çağdaşlaşması özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık kazanan ve o zamanlar DoğuBatı kutuplu dünyada yer arıyan ülkeler için politik sistem olarak alternatif bir değer haline gelmiştir. 

Prof. Duverger’ye göre, bu özelliği ile Atatürk Yolu, Türkiye sınırlarını aşmış, kıt’alara malolarak evrensel bir nitelik kazanmıştır. 

Özetleyecek olursak Atatürk Yolu, sadece Türkiye için değil, fakat bağımsızlığını korumak isteyen, çağdaş medeniyeti benimsemenin bir ölüm kalım meselesi olduğu bilincine varan toplumlar için her bakımdan paha biçilmez ışıklı bir yol, evrensel bir değer haline gelmiştir. 

İlginize Teşekkür eder, Saygılar, Sevgiler Sunarım. 

DİPNOTLAR;

1 Daha fazla bilgi için bakınız: ÇAYCI, Abdurrahman: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Milli Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi, Hayatı ve Eseri, Ankara 2002, XIII-535 s. 
2 İNÖNÜ İsmet: Hatıralar, C II, s.272 v.d. 
3 Atatürk, Kemal: Nutuk, Ankara, 1989, s. 8 v.d. 
4 ÇAYCI, Abdurrahman: “Atatürk ve Çağdaşlaşma” Atatürkçü Düşünce, Ankara, 1992, s.641-658. 
5 GÖKALP, İskender -GEORGEON, François: Kemalizm ve İslam Dünyası, İstanbul, 1990, s.11 v.d. 
6 Bu konularda değerli araştırmacı Büyükelçi Bilâl N. Şimşir’in arşivlere dayalı değerli eserleri vardır. Bakınız: Doğunun Kahramanı Atatürk, Ankara, 1999, s. 355-383. 
7 ÇAYCI, Abdurrahman, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Milli Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi, Ankara, 2002, XIII-535s. 


***