Prof. Dr. Sadık Tural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Sadık Tural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2019 Cuma

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU’NUN ATATÜRK SEVGİSİ

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU’NUN ATATÜRK SEVGİSİ 


Hüseyin ÖZER
* Aşık Veysel Kültür Derneği Genel Başkanı 


Değerli Dinleyenler, 

“Millet, bir kültür etrafında kenetlenmiş insan topluluğudur. Kültür ise; toplumun en yüksek seviyede benzeşmesini sağlayan; insana, 
hayata ve varlıklara yaklaşışta, daha hoş, daha güzel, daha ulvî, daha aklî, daha ahlakî, daha iktisadî, daha rahat olduğuna inanılan 
bir yaşayış kurmayı hazırlayan, imân, kanaat, bilgi ve davranışlardan oluşan hayat tarzıdır.” 1 

Kültürün taşıyıcı yanı dil’dir. Dil edebiyat eseri adı verilen kelimelerden oluşmuş söz birlikleriyle yaşatılır. Edebî eserlerin bir kısmı düz yazı 
(nesir) bir kısmıysa nazım’dır. Nazım çeşitli insan topluluklarında farklı şekilde algılanıp bu yöndeki ihtiyaç farklı karşılanmaktadır. 
Şehirli kültürün hâkim olduğu bölgeler de, tabiî ki anlamca üstü çok örtülenmiş nazım öne çıkmaktadır. Halk arasındaki kültür tabakaları da, 
zevkler de, biraz farklıdır. ‘Halk Edebiyatı’, ‘Aşık Edebiyatı’ konularında kendisiyle yapılmış bir söyleşi de Prof. Dr. Sadık Tural şu cümleleri kuruyor: 

“Âşık edebiyatı dediğimiz, halkın bediî ihtiyaçlarına (beğenisine) cevap veren özel saha bu zihniyetlerin yansımalarıdır. 
Âşık edebiyatı, yahut saz şiiri veyahut ferdî mahsul, hangisini kullanırsak kullanalım, bu gruba giren şâirleri, iki alt grupta toplamak mümkündür. 
İlk grup, duygu, düşünce ve hayallerini, belirli bir objeyi, merkeze koymak suretiyle terennüm edenler; âşığın objesi ferdî ise, bu umumiyetle 
zıt cinsten bir hanımdır. Subje bir hanım ise, bunun macerası da farklıdır. 

“Diğer yandan mahallî problemleri ele alan bir mahallî grubun veya bir aşiretin, siyasi ve sosyal meselelerini nazm edip terennüm eden şâir ayrıdır. Gündeşlioğlu yahut Dadaloğlu ve benzerleri… Ancak kat’iyetle bildiğimiz şey, Dadaloğlu, Gündeşlioğlu gibi aşiret şâirleri, Osmanlı’nın arazi kanunnamesi 1858’de çıkıncaya kadar devletin kendisinden vergi almak üzere iskân etmeğe gayret ettiği bu yaylak kışlak nizamını benimsemiş Türk aşiretlerinin sözcüsüdür; çünkü, bu nizama bu intizama uymaya, kanunların ve vergi sistemlerinin 
dışına çıkmağa çalışır. Bu yaylak kışlak, hayvan besleme esaslı göçerliğe, gayet tabiî devlet razı olmaz. “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” anlayışı, aşiret şâirlerinin (aşiret âşıklarının mı demeliyim?) bir bakıma göstergesidir. 

“Gerek Avşarlar, gerek Beydilliler, gerekse hususî bir nazım formu yaratacak kadar hususileşmiş olan Farsak boyunun (Varsak/ Varsağ/Farsak) kendi aşiretleri arasındaki iskân problemlerini dile getirirken, nazmın imkanlarından faydalandıklarını (varsağı) ve bunlara da âşık denildiğini biliyoruz. Bunların saz çalıp çalmadığını bilmiyoruz. Bunlar bir bakıma eski ozan geleneğinin tipik örneğidir. 
Çünkü İslamiyet öncesi devrede bahşı, yırcı ne deniyorsa beşerî aşkla sınırlanmış bir insan değildir”2. 

Şehirleşen toplumlarda yazılı kültür daha çok önem kazandı ve zaman içinde yazılı kültür, sözlü kültürün önüne geçmeye başladı. 
Âşıkların ve diğer folklorik görüntülerin giderek şehirlileşen hayatımızdan ağır ağır çekildiği görüldü. Bunlar ortadan kalkmadı; kendi mahallî çevrelerinde varlıklarını sürdürdüler. Özellikle 20.yy.da Kars, Iğdır, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kırşehir ‘Âşık’ kavramına bağlı insanların genellik çalıp söyleyerek nadiren sazsız söyledikleri edebi parçalarıyla aşıklık geleneği sürdürüldü, gitti. Bunlardan bir kısmı radyo yayınlarının desteğini alarak, bir kısmı ise televizyonun veya üniversitenin ilgi ve desteğiyle varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. 

Ülkemizde yalnızca 2 üniversitenin ve 2 radyo olduğu bir zaman diliminde, 1950 öncesinde, ününü Türkiye’ye yayan 1 tek kişi vardır. Bu kişi Âşık Edebiyatının da, halk zevki ve şiirinin de, mahallî olandan millîye geçebilen bilincin de temsilcisiyidi. O örnek insan, Âşık Veysel idi. 79 yıllık ömründe, onu Sivas’ta keşfeden Ahmet Kutsi Tecer, Muzaffer Sarısözen ikilisinin köy enstitülerinde türkü ve bağlama öğretmenliği yaptırdığı yıllar dışında Âşık Veysel Sivrialan köyünden hiçbir zaman uzun süre ayrılmamıştır. 

Yaşamını yeniden yazalım. 

Veysel, Horasandan Batıya göçen Müslüman Türklüğün Alevi Bektaşi topluluklarından Sivas’a yerleşenlerinden birinin torunu olarak doğmuş, küçük yaşta suçiçeği hastalığından dolayı görmesini kaybetmiştir. Âşık Veysel kendisini Horasan’dan göçen Şatıroğlu Oymağının Şarkışla’ya göçen kolundan olduğunu söylüyordu. Âşık Veysel’in biyografisi kadar kendisine mahsus bir senaryoyla çok ilgi çekecek bir diziye dönüştürebilir pek az insan bulunur. Çünkü, gözleri görmeyen Veysel’in insanların boylarını tanımlayacak, elmaların olgunluğunu söyleyebilecek kadar sezgilerinin gelişmişliği dahil, Türkiye’deki sosyal problemlere bakış ve yorumlaması dahil, bir çok konu bu senaryoda yer alabilir. 

Sivas ilinin Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde hayatını sürdürüp tamamlayan büyük halk şairi Âşık Veysel 3 âşk ile yaşayıp öldü: 
Birincisi ‘Yâr âşkı’, ikincisi ‘tabiat âşkı’, üçüncüsü ‘ilâhi âşk’. 
Âşık Veysel’in ilâhi aşkı algılayışı ve nazma taşıması da, vatan sevgisi ve millet aşkını benimseyişi ve şiire dökmesi de, insanı hayran bırakacak kadar başarılıdır. Türk olmaktan şeref duyan Veysel’in uzun bir şiirinden aldığımız şu iki dörtlükle, bazı insanlara mesaj 
vermek isteriz. 3 

TÜRKÜZ TÜRKÜ ÇIĞIRIRIZ ’  

Dünya dolsa şarkıyınan 
Türküz türkü çığırırz 
Yola gitmek korkuyunan 
Türküz türkü çığırırız 

Türküz Türkler yoldaşımız 
Hesaba gelmez yaşımız 
Nerde olsa savaşımız 
Türküz türkü çağırırız 

Türküz Türkler yoldaşımız 
Hesaba gelmez yaşımız 
Nerde olsa savaşımız 
Türküz türkü çığırırız 

Türklerdir bizim atamız 
Halis Türküz kanı temiz 
Şarkı gazeldir hatâmız 
Türküz türkü çığırırız 

Bayramlarda düğünlerde 
Toplantıda yığınlarda 
Sıkılınca dar günlerde 
Türküz türkü çığırırız 

Yaylalarda yataklarda 
Odalarda otaklarda 
Koyun gibi koytaklarda 
Türküz türkü çığırırız 

Su başında sulaklarda 
Türkün sesi kulaklarda 
Beşiklerde beleklerde 
Türküz türkü çığırırız 

Hep beraber gelin kızlar 
Bile coşar o yıldızlar 
Koşulunca çifte sazlar 
Türküz türkü çığırırız 

İnler Veysel arı gibi 
Bülbüllerin zârı gibi 
Turnalar katarı gibi 
Türküz türkü çığırırız. 

İnler Veysel arı gibi 
Bülbüllerin zârı gibi 
Turnalar katarı gibi 
Türküz türkü çığırırız. 

Âşık Veysel Şatıroğlu’nun Atatürk sevgisi bu bildirimizin ana konusudur. 

Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetin temelini attığı Sivas’ta, Anadolu aydınlanma hareketini de başlatır. Ahmet Kutsi Tecer gibi iyi yetişmiş bir cumhuriyet aydınını Sivas’a millî eğitim müdürü olarak görevlendirir. Ozan ve yazın eri Ahmet Kutsi Tecer bu görevi sırasında, 5-7 Kasım 1931 tarihlerinde Halk Ozanları bayramını düzenler. O tarihte Sivas’ta komutan olan, daha sonra MİT Müsteşarlığı da yapmış bulunan General Fuat Doğu, bu anlamlı mahallî bayrama maddî ve manevî katkıda bulunur. Veysel’in bu bayrama katıldığını 
biliyoruz. Veysel’in bu bayramda henüz kendi demesi yoktur. Usta malı şiirler söyler. 
Kendine güveni gelir ve Veysel olayı şekillenmeye başlar. Cumhuriyetimizin 10 yıl kutlamalarında yılında ilk şiirini yazar. Yıl 1933’dür. Veysel’in bu şiirinin ilk dörtlüğünü okuyayım: 

Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası, 
Kurtardı vatanı düşmanımızdan… 
Cananı bu yolda eyledi feda, 
Biz dahi geçelim öz canımızdan. 

Görüldüğü gibi Veysel’i çekip çıkaran Cumhuriyettir. Aşık Veysel Cumhuriyetin ozanıdır. Âşık Veysel, Veysel Baba, Koca Veysel olarak da anılan büyük halk şâiri Veysel Şatıroğlu’nun Atatürk konulu bu 16 (onaltı) dörtlükten meydana gelen şiirin öğrencilere ezberletilmesi gerektiğine inanıyorum.4 

‘ATATÜRK’ 

Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası 
Kurtardı vatanı düşmanımızdan 
Canını bu yolda eyledi fedâ 

Biz dahi geçelim öz canımızdan 

Sinesini hedef etti düşmana 
Ölmüşken vatanı getirdi cana 
Çekti kılıcını çıktı meydana 
Gören ibret aldı meydanımızdan 

Çekildi sancaklar dayanmaz canlar 
Şarktan garpa gitti Türk’teki şanlar 
O kadar paşalar o zabitanlar 
Ayrılmadı asla sağ yanımızdan 

Dumlupınar Sandıklı’nın cephesi 
Dağları yıkıyor topların sesi 
Kahraman askerin hücum etmesi 
Cihan sele gitti al kanımızdan 

Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi 
Bir hücumda geçti öte denizi 
Siyanet ettiler askerimizi 
Vatan memnun kaldı zabitanmızdan 

Şeh Said yüzün tuttu isyana 
Milletini hor baktırdı vatana 
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan 

Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye 
Başında sarığı değirmi diye 
Tarttılar şeyhleri ağır mı diye 
Haberin doğrulttun urganımızdan 

Şeriatı düşündüler şerciler 
Birtakım millete fesad verdiler 
Her biri bir yerde hep geberdiler 
Onlar kurtulmadı toplarımızdan 

Aklı başınd’olan düşünür bunu 
Şeriatçı oldu tüketen onu 
Dağda belde fukaraya soygunu 
Veren onlar idi vatanımızdan 

Menemen meseles(*) geldi meydana 
Orda birkaçları uydu şeytana 

Bilindiği gibi şiirde bir çok söz ve anlam sanatı bulunur. Âşık Veysel’in şiirinde de bu edebî sanat denilen, bazı söyleyiş ve anlam oyunları bulunur. Şairlerin hepsi “mübalâğa” denilen bir sanata başvururlar. Âşık Veysel’de mübalâğa sanatı dense yanlış olmaz. 

Atatürk 10 Kasım 1938’de öldü. Türkiye’yi laik cumhuriyete kavuşturan, bu kahraman askerin, bu millî liderin, bu uluslararası ünü olan ulu kişinin ölümü üzerine, dünyanın sözü dinlenen insanları, fikirlerini ifade ettiler. Türkiye’de, hem aydın sayılan şairler, hem de halk şairi adı verilen nazım yazıcılar Atatürk’ün ölümü üzerine şiirler yazdılar. Atatürk konulu şiir antolojilerine bakmış olanlar bilirler ki, bu yönde bini aşkın nazım vardır. 

Bizim iddiamız şudur: 

Samimiyeti, yalın ve dürüst ifadeyi bu ölçüde nazma taşımış kaç şair var bilinmez; ama Âşık Veysel bu konuda gerçekten samimi bir naat yazmıştır. Âşık Veysel’in halk şiiri geleneğindeki ağıt-destanların birini Atatürk için yazmış olması düşündürücüdür. Bildirimin asıl konusu olan on dörtlükten meydana gelen bu şiir Âşık Veysel tarafından 78 devirli eski taş plaklarla okunmuştur. 

“Ağlayalım Atatürk”e adıyla meşhur olan bu şiir Türkiye’deki büyük değişim ve dönüşümlerinin, bir halk adamının ağzından anlatması bakımından da çok önemlidir. Onun boğuk sesiyle eski teknolojinin oluşturduğu taş plağın cızırtısına Veysel’in özel düzen ve bir sesle çaldığı sazının karıştığı çığlık, şöyle başlıyor: 

Ağlayalım Atatürk’e 
Bütün Dünya kan ağladı. 
Süleyman olmuştu mülke 
Geldi ecel can ağladı. 

Değerli dinleyenler, Âşık Veysel Atatürk’ü Hz. Süleyman’a benzetiyor. 
Hazreti Süleyman gibi idi demek istiyor: Peygamber Süleyman, hem dini lider, hem de siyasi lider idi. Halkını hem doğruların yoluna hak yoluna ulaştırdı, hem de maddi bakımdan zengin, siyasi bakımdan bağımsız kılmayı başardı. 

Mehdi diye kendi kendin urgana 
Taktı kurtulmadı dârlarımızdan 

Süleyman olmuştu mülke mısrasındaki mülk ise, hem devlet hem de memleket/vatan anlamındadır. 

Türkiye’deki sanayileşme hamlelerinin, ve kültürel kimliğin, kültürel varlığın, millî değerlerin korunmasında, ayakta durmasında emperyalizm karşısında alınan tedbirlerin insanın, toplumun, milletin kendi öz gücüne güvenerek devam ettirilebileceğini ifade eden mısralara bakalım: 

Fabrikalar İcâdetti 

Gazi Paşa Haziretli bir kişi 
Ne kadar cesaret tuttu bu işi 
Sarmıştı vatanı düşman ateşi 
Esirgedi bizi ziyanımızdan 

İddiacı Türkiye’nin insanı 
Çalışmakla kazandık bzi vatanı 
Aç kurt gibi parçaladık düşmanı 
Şecaat görünce aslanımızdan 

Kurtardık vatanı bu belâlardan 
Tiren hattı küşat ettik her yerden 
Terakk’etti(*) mektebimiz hep birden 
Teşekkür kazandık müşranımızdan 

Hükûmet de milletini kayırdı 
Bir af etti(**) hapisleri koyverdi 
Adaletle tebligatlar duyurdu 
Çok şeref kazandık bayramımızdan 

Türkiye’yi adalette yaşattı 
Dağları deldirdi demir döşetti 
Millete bir altın kemer kuşattı 
Hâşâ nankör olman devranımızdan 

Âşık Veysel bunu böyle söyledim 
Benden de yadigâr bu kalsın dedim 
Sözlerim yalan mı dinle efendim 
Kürrei arz doldu hep şanımızdan 

Atalığın ispat etti 
Varlığın Türk’e terketti 
Döndü çark devran ağladı. 

Tiren hattı tayyareler 
Türkler giydi hep karalar

 * 

Deli gönül değme çayda bulanmaz 
Coşarsa dalgası kendinden olur 
Dertsiz aşık diyar diyar dolanmaz 
Gezdirir kendinden olur 


Yüce dağlar ova gibi düzlenmez 
Veysel muhannetten kerem gözlenmez 
Tilki gölgesinde arslan gizlenmez 
Yiğidin gölgesi kendinden olur 

Değerli dinleyenler şiirin tamamını metinler yayınlandığında okuyabilirsiniz.5 10 Kasım 1938’in hemen arkasından yazılan bu 
ağıt şiirden iki veya üç yıl sonra yazdığı 19 Mayıs’ta Parlayan Zafer Şiirinde Atatürk’ün hem askerî dehâsını, hem de sivil önderliğini 
doğru algılamış bir şair olarak karşımıza çıkıyor. 


“AĞLAYALIM ATATÜRK’E ''


Ağlayalım Atatürk’e 
Bütün dünya kan ağladı 
Süleyman olmuştu mülke 
Geldi ecel can ağladı 

Doğu batı cenup şimal 
Aman Tanrım bu nasıl hâl 
Atatürk’e erdi zevâl 
Memur mebusan ağladı 

İskenderun Zûlkarneyin 
Çalışmadı buncalayın 
Her millet Atatürk deyin 
Cemiyet’Akvam(*) ağladı 


Âşık Veysel Baba: 

19 Mayıs’ta Parlayan Zafer İptida Samsun’a bastı ayağı 

Atatürk’ün eserleri 
Söylenecek bundan geri 
Bütün dünyanın her yeri 
Ah çekti vatan ağladı 

Fabrikalar icâdetti 
Atalığın ispat etti 
Varlığın Türk’e terk etti 
Döndü çark devran ağladı 

Tiren hattı tayyareler 
Türkler giydi hep karalar 
Semerkant’la Buharalar 
İşitti her yan ağladı 

Bu ne kuvvet bu ne kudret 
Var idi bunda bir hikmet 
Bütün Türkler İnön’İsmet(*) 
Gözlerinden kan ağladı 

Siz sağ olun Türk gençleri 
Çalışanlar kalmaz geri 
Mareşal’in askerleri 
Ordular teğmen ağladı 

Zannetme ağlayan gülmez 
Arslan yatağı boş kalmaz 
Yalnız gidenler gelmez 
Her gelen insan ağladı 

Uzatma Veysel bu sözü 
Dayanmaz herkesin özü 
Koruyalım yurdumuzu 
Dost değil düşman ağladı 

Ne mutlu Samsun’a zafer kapısı 
Her an için hatırlarız bu çağı 

Samsun’a çıkınca bir asker isi 
Bir aydınlık şarka doğru yürüdü 
Emsâli bulunmaz bir cevher idi 
Edep erkân medeniyet membağı 

Haykırdı orduya: “Yürümek gerek 
Zafer bizim haydi yürü” diyerek 
Akdeniz’den Trakya’dan geçerek 
Hudutlara çaktı şanlı bayrağı 

İşte bugün Atatürk’ün günüdür. 
Her yana yayılan onun ünüdür. 
Her tarafta şenlik Türk düğünüdür 
Nûr içr’olsun Atatürk’ün yatağı 

Veysel bu sözünde var mıdır hatâ 
Yurdumuzu benzetelim cennet’e 
Bu vatanı ısmarladı millete 
Türk korusun dedi yine bu bağı 

Biz, Türklüğü, Atatürk’ü ve Türkiye’yi seven, bu yolda yüreğini tutuşturup saza ve söze dönüştürmüş Âşık Veysel Şatıroğlu’nun düşünce ve felsefesini yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak üzere kurulmuş, bir sivil toplum örgütüyüz.6 “Bilgelerin Yolunda” adlı kitabında aklı gönüllere birleştiren mesajlarıyla dostluk ve birlik düşüncesini, fikrî ve felsefî zemine taşıyan Sadık Tural hocaya uyarak 
şu cümleyi söylememe izin verilsin: Biz Atatürk’ün yolunda olduğumuzdan mezhepçiliği de, tarikatçılığı da, bunlara dayalı mürşitliği ve irşatçılığı da şiddetle reddederiz. Bizler ve bizim derneğimiz, Âşık Veysel yolunu yaşatmaya çalışanlar olarak, Türklüğü, Atatürkçülüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını laik bir hukuk devleti olarak sonsuza kadar sürdürülmesini vazgeçilmez ilke sayarız. 
Türkülerin, ezgilerin, deyişlerin arkasında millî birlik düşüncemiz, devletimizin bağımsızlığı ve milletimizin bütünlüğü imanı var. Bu vazgeçilmez, reddedilmez ilkenin izleyicisiyiz. Âşık Veysel’in doğruları bizim doğrularımızdır. 

Atatürk’ümüzü ve Âşık Veysel’imizi rahmet ve minnetle anıyoruz. 

1 Sadık Tural, Sorulara Cevaplar, 2.bs., Yeni Avrasya y., Ank., 2003, s., 203. 
2 Sadık Tural, Sorulara Cevaplar, 2.bs., Yeni Avrasya y., Ank., 2003, s., 153-154. 
3 Dostlar Beni Hatırlasın Âşık Veysel, Hayatı ve bütün şiirleri, Anka bs., Inkılap y., İstanbul, 2001, s.164-165. 
4 Dostlar Beni Hatırlasın Âşık Veysel, Hayatı ve bütün şiirleri, Anka bs., Inkılap y., İstanbul, 2001, s.168-169.
5 Dostlar Beni Hatırlasın Âşık Veysel, Hayatı ve bütün şiirleri, Anka bs., Inkılap y., İstanbul, 2001, s.173-174.
6 Bilgelerin Yolunda 4. bs., Yüce Erek Yay., Ank. 2006 


***