SERDAR ANT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SERDAR ANT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2016 Cuma

TARİHİN SONU...



" TARİHİN SONU..." ?



26 Ekim 2009 Pazartesi

SERDAR  ANT,

“Tarihin sonu geldi. Liberalizmin zaferi ve geçerliliği tartışılmaz.”


İnsanlık 21. yüzyıla bu ninnilerle uyutularak girdi. Ne var ki kafa şişiren bu davul, dünya 2010 yılını bile göremeden yırtıldı; şimdi yırtığı gözlerden saklamak için daha “nitelikli” yalanlar söyleniyor, günah çıkarılıyor. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, birkaç hafta önce İstanbul’da yapılan IMF-Dünya Bankası Guvernörler Kurulu toplantısındaki konuşmasında, bu yıl 59 milyondan fazla insanın işini kaybedeceğini, Afrika’nın Sahra altındaki azgelişmiş bölgelerinde 30 bin ile 50 bin bebeğin ölebileceğini söyleyerek “tarihin sonu”nun çarpıcı tablosunu ortaya koydu! Dünya Bankası Başkanı’na göre “ önümüzdeki yıl 90 milyon insan aşırı yoksulluk içinde yaşayacak. ”

İşte liberalizmin zaferi… İşte “tarihin sonu”…

Anamalcı yağma ve sömürü düzeni, tarihin değil, insanlığın sonunu getirdi! Ne acıdır ki, bu yağma ve talan sisteminin sözcüleri, hâlâ utanmazcasına konuşabiliyor. Zoellick, “Yeni bir sisteme ihtiyacımız var” diyor ve ekliyor: 

“Ekonomik güçler birer sorumlu paydaş olarak görülmeli. Milyonlarca insan hâlâ kalkınmanın getirdiği sorunların ceremesini çekiyor. Bu ülkelerin yaşadığı çeşitli sorunları da mutlaka göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Ağır bir borç yüküyle ezilmiş ülkelere daha sorumlu davranarak bir el uzatabiliriz. 900 milyon insan hâlâ temiz sudan yararlanamıyor. 1 milyar insan yoksulluk çemberini bir türlü kıramıyor.”

Zoellick, “sorumlu paydaşlık”tan bahsederken, ABD'nin en zengini olan Bill Gates'in 50 milyar dolarlık servetinin, aralarında Kosta Rika, El Salvador, Bolivya ve Uruguay'ın da bulunduğu 140 ülkenin milli gelirinden neden daha fazla olduğunu açıklamıyor ama... “Sorumlu paydaşlık” böyle mi olacak? Dünya Bankası Başkanı “sorumlu davranma” çağrısı yaparken, dünyanın ikinci en zengin adamı Warren Buffett’ın Kuzey Kore'nin milli geliri ile eş değerde bir servete (40 milyar dolar) nasıl sahip olduğunu da söylemiyor. Ya da “dünyanın en zenginleri” listesinde 8. sırada yer alan, New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, Güney Afrika ülkesi Zambiya'da üretilen mal ve hizmetlere eşdeğer, 17,5 milyar dolarlık bir serveti nasıl yapabiliyor? Robert Zoellick’in konuşmasında bu türden “sorumlu davranışların” bir açıklaması yok! Emlak zengini Donald Bren, 12 milyar dolarıyla Haiti'nin ekonomisi kadar bir güce sahipken, kumarhaneler kralı Sheldon Adelson 9 milyar dolarlık servetiyle Bahamalar'ın milli gelirini yakalıyor. Dünyanın en büyük sanal müzayede ortamı eBay'in kurucusu Pierre Omidyar da 5,5 milyar dolarlık serveti ile Somali'nin ekonomisini kontrol edebilecek güçte… Sonuçta Forbes dergisinin “en zenginler” listesindeki 400 Amerikalının sahip olduğu servetin toplamı 1,27 trilyon dolar… Ama bütün bunlar hakkında Dünya Bankası Zoellick’in konuşmasında tek bir satır yok!

900 milyon insanı bir bardak temiz sudan bile yoksun bırakıp bebekleri ölüme, milyarları açlık, yoksulluk ve işsizliğe mahkûm kılarken, bir avuç asalağın elinde trilyonlarca dolar toplanmasını sağlayan kapitalizm, istenildiği kadar allanıp pullansın, artık dünyanın sorunlarına çözüm olamıyor. İyi de, şimdi bilim insanlarının “yeni bir sistem” keşfetmesini mi bekleyeceğiz? Önümüzdeki yıllarda da bu beklentiyle mi uyutulacağız?

Dünya Bankası Başkanı’nın konuşmasını okurken Küba’yı düşündüm. “Acaba” dedim kendi kendime, “Afrika’nın Sahra altındaki azgelişmiş bölgelerinde gelecek yıl 30 bin ile 50 bin bebek ölecekken, Küba’da kaç bebek ölecek?” Küba’da temiz sudan, kaliteli bir sağlık ve eğitim sisteminden yararlanamayan kaç kişi var? İşsizlik oranı nedir? Önümüzdeki yıl dünyada 90 milyon insan aşırı yoksulluk içinde yaşarken, Küba’da yoksulluk olacak mı? Fidel Castro’nun serveti nedir acaba?

Peki, neden Küba?

Çünkü Dünya Bankası Başkanı’nın aradığı “yeni sistem” aslında orada! İnsanlığın burnunun dibinde, gözünün önünde duruyor…

İnsanın insana kulluk etmediği, sömürünün olmadığı, bir avuç asalağın kâr hırsı için değil halkın gönenci ve mutluluğu için ve hepsinden önemlisi de insanın doğanın bir parçası olduğu bilinciyle doğayı tahrip etmeden üretim yapılan sistem orada… Hem de avuç içi kadar bir adada yaşayan 11 milyon insan, 50 yıldır bu insanlık adasını boğmayan çalışan ABD’nin her türden yıkım girişimlerine karşı direnerek yaşatıyorlar bu sistemi…

Tarihin değil, ama insanlığın sonunu getiren anamalcı yağma düzeni dünyayı ve insanı tüketirken, Küba insanlığın namusu olarak başı dik, onurlu bir duruş sergiliyor.

Ve işte bu Küba’nın onurlu ve bağımsız insanları, Atlas Okyanusu’nun kıyısına Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelini dikmişler! Oysa Küba nere, Türkiye nere… Atatürk’ün ne işi var Küba’da?

1903 yılında not defterine “akla uygunluğun başlangıçta gözle görülene üstün olması, bununla beraber akla uygunluğu gözle görülenle terbiye esası... Önce sosyalist olmalı. Maddeyi anlamalı” diye not düşen ve 1924’te liberal aydın Ahmet Ağaoğlu’na “ben Socialisme d’Etat istiyorum” diyen Mustafa Kemal, geçmişin değil geleceğin insanı ve sadece Türkiye’nin değil dünya tarihinin gördüğü en büyük liderlerden biri olduğu için Küba’da… Atatürk, 3 Ocak 1922 tarihinde Ukrayna elçisi General Firunze’ye şöyle diyordu:

“Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal duruma kavuşacaktır.” 

İşte insanlığın kendisine yakışan o “toplumsal durum” gereksinimi, bugün artık kaçınılmaz bir zorunluluktur.  Kapitalizm iflas bayrağını çekti. Gerçek insanlığın başlangıcı ve kurtuluşu için toplumcu bir düzen kaçınılmaz…

6 Ocak 2016 Çarşamba

ALEV COŞKUN'UN YANITLA(YA)MADIĞI SORU...






ALEV COŞKUN'UN YANITLA(YA)MADIĞI SORU... 




*SERDAR ANT* 
4 Ağustos 2006 


Cuma günü Hürriyet gazetesinde * Vahap Munyar *'ın bir yazısı yayınlandı. 
Yazının başlığı: "* Ülker'in Cola Turca'sına İlhan Selçuk'tan Destek *" 
İlhan Selçuk, Vahap Munyar'ı 5 Ağustos 2006 tarihli Cumhuriyet'te "* Bir Gazozluk Müslümanlık *"  başlıklı bir yazı ile yanıtladı! * Selçuk *, Cumhuriyet'in neden Ülker Cola Turca'nın reklamlarına yer verdiğini madde madde açıklıyordu. 
Ne var ki, İlhan Selçuk'un açıklamasında ileri sürdüğü gerekçelerin " İnandırıcılığı " (!) bir yana, Vahap Munyar'ın yazısında dile getirilen bir iddia takip edebildiğim kadarıyla bugüne kadar açıklığa kavuşmadı. Munyar, adı geçen yazının bir yerinde aynen şunları demekteydi: *"… Alev Coşkun, halen Cumhuriyet Vakfı'nın Başkan Yardımcısı... Yani, İlhan Selçuk'ın yardımcısı konumunda... 

Alev Coşkun'un bir başka görevi daha var... 
 '' Ülker Grubu'nun İstişare Konseyi Üyeliği..." 

* Bugüne kadar Alev Coşkun bu konuda hiçbir açıklama yapmadı! O zaman şimdi bir daha soralım: 
*Alev Coşkun, Ülker Grubu İstişare Konseyi Üyesi mi? 

* * * 

*Eğer öyle değilse, Vahap Munyar'ın bu iddiasına karşı bugüne kadar bir girişimde bulundu mu? 

* Ülker Grubu ile AKP'nin ilişkisini hepimiz biliyoruz. Ama unutanlar için bir ufak hatırlatma yapalım. Bu konuda * Serpil Yılmaz*'ın Milliyet Gazetesi'nde * 
13.07.2004 tarihinde yayınlanan "* Uzaklarda arama, sanki sen içimdesin!" ** başlıklı yazısından kısa bir özet vermek aydınlatıcı olacaktır: " Mustafa L. Topbaş, ANAP kurucularından ve eski İstanbul İl Başkanı merhum Eymen Topbaş'ın amcasının oğlu… 1996' da, yani AK Parti kurulmadan önce, Mustafa Topbaş, Ülker ailesi ile ortak 
Ak Gıda'yı kuruyor. Kamuoyuna AKP'nin kuruluşu, Green Park Oteli'ndeki toplantı sırasında gelen ampul önerisinden " Ak " isminin türetildiği biçiminde yansımıştı… 

Mustafa Topbaş'ın iş hayatında en eski kuruluşu Bahariye Mensucat. Bu firmanın yönetim kurulunda yalnızca Topbaş ailesi bulunuyor. Topbaş, yüzde 4.8 hissesi bulunan Suudi sermayesi Dallah Grubu'nun ortaklığı ile kurulan Al Baraka Türk ile de tanınıyor… Topbaş'ın asıl ortaklığı Ülker Grubu ile. Ülker'in kurucusu Sabri Ülker'in torunu Ali Ülker ile Topbaş'ın kızı evli.* *Topbaş'ın, Başbakan Erdoğan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu'nun kurduğu BİM Birleşik Mağazalar Grubu'nda da ortaklığı biliniyor. 
BİM'in ilk yönetim kurulunda Zapsu'nun Demokrat Parti'de vekilliğini yaptığı Korkut Özal ve Topbaş'ın çeşitli şirketlerinde ortaklığı bulunan İbrahim Halit Çizmeci'nin de adı bulunuyor. Tabii bu yönetim kurulunda en tartışmalı isim Usame bin Ladin ile ilişkisi olduğu öne sürülen Yasin el Kadı'ydı. * *Topbaş'ın şirketlerinin eski yönetim kurullarında Özal gibi Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da vardı. Unakıtan, Al Baraka'nın yanı sıra, Topbaş'ın diğer şirketlerinin de yönetimdeydi." * İlginç ilişkiler, değil mi? 

Ama daha ilginç olanı * 8 Haziran 2006 * tarihli Cumhuriyet gazetesinde tam sayfa yayınlanan * BİM AŞ * ilanı… 

Cüneyt Zapsu'nun * BİM AŞ * hisselerini 5,5 yıl önce sattığını ileri süren (ve şirketin, ilanda bu şekilde ifade edilmese de yeşil sermaye ile alakası kalmadığını ispat etmeye çalışan) bu açıklama-reklam karışımı duyuru ile Cumhuriyet gazetesi – bir anlamda - BİM AŞ'nin aklanmasına hizmet etmedi mi? Cumhuriyet yöneticisi Alev Coşkun ile "Kemalist Devrim" ve "Milli Anayasa" için bir araya gelenler acaba bu bilmece gibi ilişkilerin perde arkasını da merak ediyorlar mı? 

29.1.2008  

"Ya istiklal ya ölüm... İşte halâs-ı hakiki isteyenlerin parolası bu olacaktır." Mustafa Kemal ATATÜRK,


TSK Üst Yönetimi de En Az AKP Kadar Sorumludur




TSK Üst Yönetimi de En Az AKP Kadar Sorumludur
ADD Isparta Şubesi'nden, ADD Genel Yönetim, Disiplin ve Genel Denetleme Kurulu'na hitaben 5.12.2007 tarihinde yapılan

Derneğimizin Çalışmaları - Değerlendirme " konulu çağrıda,

Ülke hızla elden giderken, ' demokratik yöntem'den 'gerilim yarat mama'dan söz etmenin, ADD'nin üzerine aldıgı kritik tarihsel görevle bagdaşmadıgı " belirtilerek,
Toplumsal direnci 'pasifize edecek', agır toplumsal yaralara 'pansuman ' türünden 'sadaka' kültürü ve felsefesini Dernek çalışmalarının 'omurgasıymış' gibi ön plana çıkaracak yayın ve eylemlerin, ADD Genel Merkezi web sitesinde yer alması ne denli isabetli ve yakıcı gündemle örtüşen bir davranıştır? 
diye soruluyor ve bu günkü koþullarda ADD'nin "çok daha yüksek bir profil çizmek zorunda" olduğu vurgulanıyor.
ADD Isparta Şubesi'nin çagrısı yerindedir.

Ne var ki, sadece "ağaçları" görmenin ötesine geçip "ormanı" da görmemiz ve günümüz Türkiye tablosuna daha geniş bir açıdan bakmamız da gerekmektedir.

Eğer bazı önyargılardan sıyrılıp, soruna geniş bir bakış açısı ile yaklaşılırsa, ADD'nin " yüksek bir profil sergileme " niyetinde olup olmadığı da sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilir.

Dahası bugünkü koşullarda yüksek bir profil sergilememe tavrının sadece ADD'ye özgü olmadığı, TSK üst yönetiminin de bu tür bir edilgenlik içinde olduğu görülecektir.
Örneğin, ADD Isparta Şubesi'nin çağrısının giriş kısmında AKP iktidarının yaptıkları eleştirilmektedir.

TBMM tarafından " hükümete 1 yıl süreyle sınır ötesi -operasyonu için yetki verilmesini" öngören tezkere'nin, 45 gün gecikmeli olarak, 30 Kasım 2007'de TSK'nin önüne getirildiği, bunun da AB-D güdümündeki PKK terörünün işine yaradığı belirtilmektedir.

Ayrýca AKP iktidarýnýn ABD ve AB'nin desteði ile laik, demokratik cumhuriyeti tasfiye etmeye yöneldiði, cumhurbaþkanlýðý makamý ve Anayasa Mahkemesi'nden sonra yargýnýn da siyasallaþtýrýlmaya çalýþýldýðý belirtilmektedir.
Oysa bugün Türkiye öyle bir dönüm noktasýna gelmiþtir ki, artýk sadece AKP'yi eleþtirmenin somut bir anlamý kalmamýþtýr. AKP'nin ne "mal" olduðu zaten ortadadýr.

AKP doğal olarak bu tür girişimler içinde olacaktır, çünkü işlevi de, malum çevreler tarafından kendisinden beklenen de budur. ABD ve AB, AKP'yi işte bundan ötürü desteklemektedir ve AKP de iktidarın zirvesine bu amaçla getirilmiştir.
Eğer bu gerçeği teslim ediyorsak, dönüp dolaşıp AKP'nin tezkereyi geciktirmesini söylemenin hiç bir anlamı yoktur.

Asıl sorulması gereken soru Şudur: AKP bu tezkereyi geciktirirken, TSK üst yönetimi neden sustu ? 
Açık konuşalım, Genelkurmay Başkaný Org. Yaşar Büyükanıt, çıkıp bu geciktirmenin olumsuz sonuçlar doğuracağı konusunda açık bir çağrı yaptı mı kamuoyuna ?

TSK'nin bu konudaki rahatsızlığını dillendirdi mi ?

Aksine oldukça alçak bir profil sergileyerek görünüşü kurtarma mahiyetinde, "küçük harfle" birkaç şey söylendi belki, o kadar ! 

Diğer bir ifadeyle, yüksek profil çizmeyen sadece ADD değildir !
Hadi bunu geçelim…

Türban denildiğinde hop oturup hop kalkan TSK üst yönetimi, ABDullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, Anayasa Mahkemesi'nin başına bir iktisatçının gelmesi ve en sonunda da yargının siyasi iktidarın güdümüne sokulması yönündeki girişimler konusunda neden hala suskundur ?

Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Başbakan'ın ABD gezisi öncesinde

"Dışişleri Bakanlığı ile uyum içindeyiz. Başbakan'ın ABD ziyaretinin sonuçlarını bekliyoruz. Artık oyalanmayacağız. Askerle hükümet arasında bir uyumsuzluk varmış gibi gösterilmesi de doğru değil. Devlet bir bütündürdemiyor muydu ?

Bu demecin üzerinden neredeyse bir aydan daha fazla bir zaman geçti ve Başbakan televizyon kameraları karşısına geçip, PKK terörünün sözde etkisiz kılınması için askerle beraber hazırladıkları projelerden bahsediyor, Genelkurmay'dan ve TSK'den çıt yok ! 

"Sükût ikrardan gelir." 

Kısacası sorun, sadece AKP değildir ! 

Türkiye'de çoğu yurtseverin eleştirmekten çekindiği TSK üst yönetimi de en az AKP kadar sorumludur. Bugünkü tablonun ortaya çıkmasında... 

Ama bizim ilericilerimiz, ulusalcılarımız, yurtseverlerimiz hâlâ rüyadan uyanmadılar, uyanmak istemiyorlar. 

Daha kötüsü de şu ki, madalyonun sadece bir yüzünü görerek ve göstererek yarattıkları yanılsama ile toplumu da yanıltıyorlar.

Bütün bunların ADD Genel Merkezi'nin yüksek profil çizme zorunluluğuyla ne ilgisi var peki ?

İlgisi şudur:

ADD üst yönetimi de bugün TSK üst yönetimindeki anlayışın bir uzantısıdır.

Zaten yukarıdan bir operasyonla oraya oturtulmuştur.
Daha somut konuşalım…

Bugüne kadar Genelkurmay Baþkanı Org. Büyükanıt'ın agzından ABD ya da AB'ye karşı çıkan, bu emperyalist odakların artık ayyuka çıkmış Türkiye aleyhine açık ya da örtük girişimlerini eleştiren bir tek söz duydunuz mu ?

Peki, ADD Genel Başkanı'ndan AB karşıtı tek kelime duydunuz mu ?

E. Org. Eruygur'un AB karşı
tı tek bir demecini, " AB'ye hayır " diyen tek bir cümlesi gösterilsin, bütün bu söylediklerimi geri alayım… 

E. Org. Eruygur bugüne kadar bir kez olsun Türkiye'nin AB'ye üye olmasına karşıyımdiyememiştir.

Çünkü TSK'nin üst yönetimi de ADD üst yönetimi de aynı bakış açısına sahiptir.

Onun için 2003 yılında Harp Akademileri'ndeki sempozyumu açış konuşmasýnda, Org. Yaþar Büyükanıt, AB hakkında şu değerlendirmeyi yapıyordu:

... AB konusunda TSK, haksız bir saldırının hedefi durumuna gelmiştir. Ülke içi ve ülke dışı çevrelerde hiçbir haklı nedene dayanmadan TSK'nin AB'ye karşı olduğu konusunda yaygın kanaatler oluşturulmuştur. Açıkça ifade ediyorum, bu tür iddialar doğru değildir. Bu konudaki Silahlı Kuvvetleri'nin görüşlerini büyük harflerle tekrar ifade ediyorum: TSK, AB karşıtı olamaz. Çünkü AB, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk toplumuna gösterdiği çağdaşlaşma hedefinin jeopolitik ve jeostratejik açıdan zorunluluğudur. Bu zorunluluk, aynı zamanda Türkiye'nin sosyal, politik, ekonomik ve güvenlik hedefleriyle de tam olarak örtüşmektedir. Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır ve Avrupa Birliği'ne girecektir. Bu yargı, bazı çevrelerin düşüncesi ile çelişse bile, Türkiye'nin ve TSK'nin kesin kararlılığının açık bir ifadesidir...." (Hürriyet, 29.5.2003)
Bu yetmemiştir, Org. Büyükanıt 2006 yılı Ekim ayı içinde, bu kez de Genelkurmay Baþkanı olarak Harp Akademileri'nin açılýşında yaptığı konuşmada, TSK'ye eleştiriler yönelten AB yetkilisi Kretschemer'i yanıtlarken bile sözlerine şöyle başlamıştır:

Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülkemizin Avrupa Birliği üyeliğini tamamen desteklediği daha önce müteaddit defalar beyan edilmiştir. Bu nedenle bu açıklamamın Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ile ilişkilendirilmesi yanlış olur… "
O zaman TSK'nin bu anlayışını görmezden gelip sadece AKP'yi eleştirmek, sonra da ADD üst yönetiminden sesini çıkartmasını talep etmek tutarsız bir davranıştır.

Şener Eruygur liderliğindeki ADD yönetimi oraya toplumsal muhalefeti kontrol etsin diye getirilmiştir, öncülük etsin diye değil... Ve bu amaç da sistemin egemenlerinin talebidir ki, TSK üst yönetimi de o egemenlerin önemli bileşenlerinden biridir.
Bugünkü koşullarda yüksek bir profil sergilemeye; halkımızın anlayacağı bir dille söylemek gerekirse artık sesini yükseltmeye davet edilmesi gereken ADD yönetimi değil, öncelikle TSK'nin üst yönetimidir.

Ne diyordu Genelkurmay Başkanı:

"Askerle hükümet arasında bir uyumsuzluk varmış gibi gösterilmesi de doğru değil...
Türkiye'nin bazı ulusalcıları TSK üst yönetimi konusundaki kimi önyargılarını artık sorgulamaya başlarlarsa, belki toplumsal muhalefet için bir kıpırdanma şansı olur.

Yoksa bu tür bildirilerle önce kendimizi, sonra da toplumu oyalar dururuz...
Yazık bu ülkeye, yazık...
Serdar ANT



..

16 Nisan 2015 Perşembe

TEK ÇARE





TEK ÇARE 


CHP-MHP GÜÇBİRLİĞİ…

7 Haziran’da bugünkü koşullarda sandığa gidildiğinde AKP’nin bir kere daha birinci parti olacağı ve Türkiye’yi 4 yıl daha yöneteceği açıktır. HDP’nin barajı aşamaması durumunda AKP’nin çıkaracağı milletvekili sayısının anayasayı değiştirecek düzeye ulaşması da büyük olasılıktır. Bu durumda önümüzdeki dönemde “Türk usulü Başkanlık sistemi” adı altında bir tek adam yönetiminin kurulması, “barış sürecinin gereği” denilerek Güneydoğu’da PKK’ya özerklik verilmesini mümkün kılacak anayasa değişikliğinin yapılması gibi gelişmeler kaçınılmaz olacaktır.

Bütün bunların önlenebilmesi için AKP’nin iktidardan indirilmesi şarttır. AKP’nin seçim yoluyla hükümetten düşürülmesinin ise bugünkü koşullarda MUHALEFET PARTİLERİ ARASINDA BİR GÜÇBİRLİĞİ olmadan gerçekleşmeyeceği bellidir. Ne CHP’nin ne MHP’nin ne de başka bir muhalefet partisinin tek başına birinci parti olamayacağı ve AKP’yi iktidardan indiremeyeceği ortadadır. Bu durumda CHP İLE MHP’NİN 7 HAZİRAN SEÇİMLERİNDE GÜÇBİRLİĞİ YAPMALARI, BARAJIN ALTINDAKİ Vatan Partisi, DSP, HEPAR, Anadolu Partisi gibi DİĞER KÜÇÜK PARTİLERİN DE BU GÜÇBİRLİĞİNE DESTEK VERMELERİ, AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak için tek yoldur.

CHP ve MHP yetkilileri bu GÜÇBİRLİĞİNİN hangi amaçla ve ne yöntemle yapılacağını kararlaştırmak amacıyla en kısa sürede bir araya gelmelidir. Hiçbir siyasal ve partisel çıkar, Türkiye’nin bölünmesi ve bir diktatörlüğün pençesine düşmesini önlemek için özverili davranmaktan daha önemli olamaz.

Bu çerçevede CHP ile MHP’nin, AKP’yi iktidardan indirip bir GEÇİŞ HÜKÜMETİ kurmak amacıyla seçimlerde güçbirliği yapacakları, 7 Haziran öncesinde halka açıklanmalı ve sandığa bu amaçla gidilmelidir. Eğer bu güçbirliği sandıkta istenen sonucu verirse, CHP-MHP koalisyon hükümetinin bazı temel yasal düzenlemeleri yaparak EN FAZLA BİR YIL İÇİNDE YENİDEN SEÇİME GİDECEKLERİ de halka duyurulmalıdır.

Bu bir yıllık geçiş süresi içinde CHP-MHP geçiş hükümeti temel olarak iki önemli icraatta bulunmalıdır.

1. YÜZDE 10 SEÇİM BARAJININ OLMADIĞI ADİL VE DEMOKRATİK BİR SEÇİM YASASINI ÇIKARMAK…

2. AKP’NİN GEÇMİŞ DÖNEMDEKİ YOLSUZLUKLARINI SORUŞTURUP DEVLET İÇİNDE KRİTİK NOKTALARDA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ KADROLAŞMAYI TASFİYE ETMEK.

Bu amaçla 7 Haziran seçimlerinde CHP ile MHP, aşağıdaki koşullarda bir SEÇİM GÜÇBİRLİĞİ yapabilirler:

2011 GENEL YA DA 2014 YEREL SEÇİM SONUÇLARINA GÖRE, CHP İLE MHP’NİN SEÇİME GİRDİĞİ HER BÖLGEDE, DİĞERİNE GÖRE DAHA AZ OY ALAN PARTİ 7 HAZİRAN SEÇİMLERİNDE ADAY GÖSTERMEYECEK VE O SEÇİM ÇEVRESİNDE DAHA ÇOK OY ALAN MUHALEFET PARTİSİNİN ADAYINI DESTEKLEYECEKTİR.

Böyle bir güçbirliğinden ötürü CHP veya MHP’den biri, önceki seçime göre sanki kaybetmiş ya da zararlı çıkmış gibi görünebilir. Ama bunun sonucunda oluşacak CHP-MHP koalisyonu kısa süreli olacağından ve belli ulusal amaçlarla hareket ederek, AKP’nin yarattığı tahribatı gidermeyi hedefleyen bir geçiş hükümeti olacağından, sözkonusu siyasi kayıp geçici olacaktır.

Bu seçim güçbirliğinin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları partilerinin yetkilileri arasında müzakere edilerek daha ayrıntılı bir şekilde kararlaştırılabilir.

Eğer bu tür bir güçbirliği gerçekleştirilmezse, ne CHP’nin ne de MHP’nin seçimde AKP karşısında tek başına başarılı olması sözkonusu değildir ve 7 Haziran seçimlerinin kazananı da önümüzdeki dönemde Türkiye’nin başına gelmesi olası belalar da bugünden bellidir. O zaman bütün bu felaketlerin sorumlularından biri de 7 Haziran seçimlerinde güçbirliğinden kaçınmış olan muhalefet partileri olacaktır.

AKP’ye karşı muhalefet partilerinin bir güçbirliği yapmadan sandığa gitmeleri durumunda zaten adaletsiz ve antidemokratik koşullarda gerçekleşecek olan böyle bir seçime katılarak oluşacak Meclis’e meşruiyet kazandırmak, aslında AKP’nin seçimlerden sonra yapmayı planladığı ve bugünden belli olan projelerini onaylamak demek olacaktır. Bu durumda seçimleri boykot ederek sandığa gitmemek tek yol olarak görünmektedir. En azından “demokrasi” adı altında Türkiye üzerine oynanan bu oyunun parçası olunmaz!   

Serdar ANT 
.