Soner Polat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soner Polat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2016 Cumartesi

AKP=CHP=MHP=?



AKP=CHP=MHP=?



Soner Polat




Soner Polat

18 Temmuz 2014, 16:50

Isaac Newton(1642-1727)’un buluşları tüm dünyayı heyecanlandırmıştı. Özellikle kütle çekim kuvveti(gravitasyon)’nin bulunması ve matematik dili ile ifade edilmesi bilimde devrim niteliğindeydi.İnsanlık acaba evrenin sırlarını çözmeye çok mu yaklaşmıştı? Ancak akan yıllar, evrenin şifreleri için insanlığın önünde daha uzun yıllar bulunduğunu gösterdi.

Sosyal olayları matematiğinin dili ile açıklayamayız. Toplumsal gelişmeler matematik denkleminin içine sığmayacak kadar karmaşık ve değişkendir. Ama bazen gözümüzün önündeki olaylar o kadar açık, sade ve bariz bir şekilde ortaya çıkar ki basit bir denklemin içine rahatlıkla sokabiliriz.

Soma’da karın tokluğuna ölümle dansa davet edilen çaresiz işçilerimizin dramı, aslında Meclis’teki siyasi partilerin gerçek karnesidir. Bu partilerin Cumhurbaşkanlığı adayı olarak önümüze koyduğu kişiler ya siyasi İslam temsilcileri ya da yıkıcı ve bölücü politikaların öncüleridir. Bu partiler, mevcut bozuk düzenin yandan çarklı köhne gemileridir. İnsanları ezen ve yaşama hakkı dâhil tüm değerlerini ayaklar altına alan çürümüş sistemin paslanmış çarklarıdır.

TBMM’deki tüm partilerin Batı’nın hem ekonomik hem siyasi hem de stratejik çıkarları ile uyumlu olması, siyaset ve sosyoloji bilimlerinin bile açıklayamayacağı garip ve sıra dışı bir olaydır. Çünkü bu durum siyasetin doğasına aykırıdır. Klan ve kabilelerde bile, muhalefetin iktidara göre farklı bir söylemi olur.

Üç parti de, zarfı bir kenara bırakırsak, mazrufta Batıcı, ABD’ci ve AB’cidir. Üç partinin de, bir sömürü belgesi olan AB’nin Gümrük Birliği’nde anlaşması, ABD’nin, Irak, Afganistan, İran, Libya ve Suriye politikalarına destek vermeleri anlamlıdır. CHP ve MHP’nin Suriye konusunda eleştirdiği Batı değil, hükümettir.

Muhalefet partilerinin alternatif bir iktisat politikası yoktur. Üç parti de küresel ekonomik politikalar konusunda aynı fikirdedir.Madencilerimizi, zebanilerin bile girmeye cesaret edemeyeceğiyerin yedi kat dibinde kara ölümle buluşturan özelleştirme ve onun doğal bir sonucu olan taşeronlaşma konusunda aralarında ayrı gayrı yoktur.

Ulusal servetimizin yağmalanması, çevrenin yok edilmesi ve halkımızın açlığa mahkûm edilmesi pahasına olsa da, zalim piyasanın insanları ezen acımasız egemenliği, üç parti tarafından da cansiperane savunulmaktadır. Halkın çıkarlarını gözeten ulusal bir kalkınma politikasını ağzına bile alan olmamıştır.

Üç partinin yarışı, Batı’nın gözüne girme, onun güvenini kazanma kulvarındadır. “Batı desteği olmadan, iktidar olunamaz!” görüşü siyasi partilerimizin gizli anayasasıdır. Bu yönüyle de siyasi partilerimiz, siyasetteki normal ve doğal yapıların dışında, gerçek dışı inorganik bir görüntü sergilemektedir.

Batı, ülke içinde kurduğu sistem ile toplumsal gerçekliğe uygun, doğal ve halkı uyarıcı muhalefeti, yani organik muhalefeti Meclis dışına itmektedir. Böylece, Türkiye’nin doğasına uygun gerçek muhalefet, hem korunmasız bırakılmakta hem de halkın gözünden kaçırılmaktadır.

Bütün engellemelere rağmen sesini duyurmayı başaran, milleti aydınlatan muhalifler ise, sahte belgeler, sudan bahanelerle hapse attırılmaktadır. Siyasi partileri kontrol eden Batı, bu partilerin milletvekillerini de doğrudan veya dolaylı yollarla denetim altında tutmaktadır. Kendisi için hayati önem taşıyan konularda bir risk sahası gördüğü takdirde, tertip ve tuzaklar tezgâhlamaktadır.

1 Mart 2003 teskeresine onay vermeyen AKP milletvekillerinin çoğunun bir daha seçilememesi, CHP ve MHP’ye kurulan kaset tuzakları aysbergin sadece görünen yüzüdür. Batı, gerçek anlamda Türk ulusunun çıkarlarını savunan ve kendi dümenlerini deşifre eden tek bir milletvekilinin bile Meclis’te yer almasının ne kadar büyük bir etki yaratacağının bilincindedir.

Muhalefet,terbiye edilerek uysallaştırıldığından, bölünme yolunun asfaltı halka hissettirilmeden dökülmektedir. Denetim altına alınan basın, mütareke basınını aratır niteliktedir.

Ergenekon, Balyoz ve diğer isimli sahte davalar, esas itibarıyla yabancıların çıkarlarına hizmet eden kirli projelerdir. Bu davaların amiral gemisi Balyoz’dur. Çünkü doğrudan Türkiye’nin güvenliğini hedef almaktadır. Her üç parti de bu davalara ya doğrudan destek vermiş ya da “Darbeciler ayıklansın, darbeciler yargılansın!” ya da “Yargıtay suçlu ile suçsuzu ayırmada titiz davranmadı!” gibi söylemlerleadalet, hukuk ve kanun dışı bu sürece meşruiyet kazandırmıştır.
II. Dünya Savaşı da dâhil olmak üzere, hiçbir büyük harpte görülmeyen sayıda general, amiral ve subayın esir alınması yeteri kadar açıklayıcıdır. Düşmanın çok ciddi ve ölümcül plânları mevcuttur. Hiçbir güç, “spor olsun” diye bu kadar yüksek sayıda askerle uğraşmaz! Bu saldırı, makul ve rasyonel gerekçelerle açıklanamaz! CHP ve MHP’nin uyumlu tutumu düşmanı bu saldırılarında daha da cesaretlendirmiştir.

Bazı CHP milletvekillerinin kişisel olarak yaptığı karşı çıkışlar ve MHP’nin PKK’ya yönelik sert söylemlerinin hiçbir önemi yoktur. Zaten TSK’ya yönelik saldırıların önlenmesi, bölücülük ile mücadele ve işçilerimizi mezara sürükleyen olumsuz çalışma koşullarının iyileştirilmesikonularında bu iki partinin hiçbir etkisinin bulunmadığı yaşayarak öğrenilmiştir. Çünkü neticede bu iki parti de, sistemin Türkiye’de kurmuş olduğu çarpık düzenin birer dişlisidir.

Sahte davalardaki tertipler; Tuncay Güney’ler, Orhan Aykut’lar, gizli tanık Engin Bağbars’lar, Ali Fuat Yılmazer’ler ve hatta çok sayıda devletin en üst düzey yöneticisi tarafından açıkça itiraf edilmiştir.Daha da ilginç olanı üç partinin de, çeşitli vesilelerle “bu davaların hukuk dışı yürütüldüğünü!” beyan etmeleridir. Halkın yoğun baskısının etkisiyle ortaya çıkan karşı konulamaz irade, özel görevli mahkemeleri tarihin çöplüğüne yollamıştır. Eğer Meclis’te güçlü bir milliyetçi (ulusalcı) ve yurtsever damar olsaydı, bu kirli oyun oynanabilir miydi? İnsanın aklına, “Acaba daha üstün bir irade mi belirleyici rol oynuyor?” sorusu gelmektedir.

Daha önce engebeli yollarda paralel yapı ile birlikte ıslanan AKP rota değiştirmiş ama bu kez de yağan şiddetli yağmurun hizmeti kesintiye uğratmaması için CHP ve MHP şemsiye açmıştır. Bu da göstermektedir ki kendi değirmenlerine su taşıdığı sürece AKP, CHP ve MHP için her yol mubahtır.Amaca giden her yolu haklı bulan ve Avrupa’da siyaset biliminin kurucusu kabul edilen NiccoloMachiavelli(1469-1527) yaşıyor olsaydı, hasedinden çatlardı!
Bu partiler, kadim çağın ünlü Filozofu Platon (Eflatun, MÖ 428-347)’un sanal mağarasında açıklamağa çalıştığı gibi, Batı sisteminin ülkemizdeki farklı ölçeklerdeki gölgeleridir.Gerçeklerden kopmuşlardır. Emperyalist güç, önümüzdeki dönemde ülkemizde yeni bir kumpas kurduğu takdirde, muhtemelen bu partilerden hiç biri ciddi bir direnç göstermeyecektir.

Efsanevi devrimci Che Guevera(1928-1967) diyor ki, “Bir insanın yaşayıp yaşamadığını atan nabzından değil, onurlu duruşundan anlarsınız!” Donanma ve ordusuna kurulan hain tuzağa bile cepheden karşı çıkamayan, 21’inci yüzyılın en büyük insanlık ayıplarından birisi olan Soma’yı doğuran koşulları yaratan bu partilerle Türkiye her geçen gün daha da kırılgan hale gelecektir.

CHP de MHP de iktidar olsa, Soma’lar sürecek, insanlar güzel ölmeye (!) devam edecektir. Çünkü üç parti de yozlaşan sistemin yasal payandaları, koltuk değnekleridir. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, bu çürüyen düzeni yapısal olarak eleştirdiği için üç partinin de atış menziline girmiştir. Topçuların sloganıdır: “İlk vurmak, çok vurmak, devamlı vurmak!” Her yönden yoğun ateş altına alınan Sayın Feyzioğlu’na toplum olarak kalkan olamazsak, atılan salvolar bizim üzerimize düşer.

Cumhurbaşkanlığı için yurtsever halkın gönlündeki aday olan Emine Ülker Tarhan’ı, çeşitli politika oyunları ile seçmenden kaçıran bu sistem giderek inandırıcılığını kaybetmektedir. Türk milletinin ve Türk devletinin gerçek çıkarlarını savunan bir siyasal örgütlenme tesis edilemediği takdirde, bu kargaşa ortamı şiddetlenerek devam edecektir.
İdeoloji ve soyut söylemleri bir kenara bırakarak, devletin ve milletin çıkarlarını somut verilerle analiz ettiğimizde, bu üç partiden hangisi ya da hangileri iktidar olursa olsun, nüanslar dışında, yaşantımızda hiçbir şeyin değişmeyeceği sonucuna kolaylıkla ulaşırız.

Kişisel düşünceme göre Meclis’teki partiler; devletin bekası, ulusumuzun hayati çıkarları ve milletin gönencini sağlamak için, öncelikle bunlara kasteden dış ve iç düşmanlarla göğüs göğüse mücadele edebilme iradesi gösterebildikleri takdirde, gerçek bir siyasi parti hüviyeti kazanarakTürk halkının kalbinde kendilerine yer bulabilirler.

Hannibal (MÖ247-183), kar ve buzlarla kaplı Alp dağları zirvelerinde umutsuzluğa kapılan ordusuna şöyle seslenmiş ve onlara yeni bir ruh ve yeni bir heyecan kazandırmıştı: “Ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız!” Güvendiğimiz dağlar karlarla kaplandı. Bu nedenle,Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve yurtsever insanlarımız da ya bir yol bulmak ya da yepyeni bir yol yapmak zorunda.

Soner Polat / Tümamiral (E)


Milli dava Kıbrıs, AB kapısında peşkeş mi çekiliyor!




Milli dava Kıbrıs, AB kapısında peşkeş mi çekiliyor!



Soner Polat

Soner Polat

 














08 Temmuz 2015, 15:25

 Kör talihe bakın! Nerelerden nerelere geldik… Astığımız Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1955 yılında ne demiş: “Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik önemi vardır. Savaşta Türkiye ancak güney limanları yolu ile beslenebilir. Kıbrıs adasına hâkim olacak kuvvet aynı zamanda Ege denizinde adalara da sahip olursa, Türkiye gerçek bir kuşatma altına girer. Hiçbir ülke tüm güvenliğinin dost dahi olsa başka bir devlete dayanmasına razı olamaz!”
İşte böyle! Geçmişte içte çekişsek, birbirimizi boğazlasak bile dışa karşı iktidarı ile muhalefeti ile milli bir duruş sergilemişiz! NATO süreci bütün ulusal reflekslerimizi felç etti. Aklımız karıştı. İşi öylesine abarttık ki başkalarının çıkarları için oradan oraya sürüklendik. “Uluslararası sorumluluklar” diye bir garabeti bu milletin başına bela ettik! Hâlâ da milletin parasını Afganistan dağlarında çarçur ediyoruz!
Kıbrıs’ın satışa çıkarılmasına emperyalist merkezler karar verince, 2000’li yılların başında birdenbire televizyonlarda strateji (!) programları yapılmaya başlandı. İsak Alaton, emekli bir amiral ile birlikte NTV’de Kıbrıs konusunu da ele aldı. Çıkardıkları müthiş jeopolitik sonuç (!) şuydu: “Kıbrıs’ın stratejik önemi yoktur!”
Bu sorunun cevabını yine 1955 yılında İngiliz Başbakanı McMillian veriyor: “Kıbrıs adasını kim kontrol altında tutarsa, Türkiye’yi ve aynı zamanda Ortadoğu’ya giriş ve çıkışları denetler.” Daha da geriye gidelim. Yıl 1879, İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli: “Kıbrıs Asya’nın anahtarıdır!”
Bunun bilincinde olan İngiltere, AB üyesi olmasına rağmen hiçbir zaman egemenliği altında bulunan Dikelya ve Agrotori’deki üslerini AB ya da AB üyesi ülkelere açmadı! Elin oğlu, neyi vereceğini, neyi elinde tutacağını çok iyi biliyor!
Malumu ilan etmek için lafı uzatmadan küçük bir soru yönelterek, bugüne dönelim. Aşağıdaki ifadeler kime aittir:

“Kıbrıs’ta tek bir Türk olmasa bile Türkiye’nin bir Kıbrıs politikasının bulunması zorunludur. Hiçbir ülke kendi hayat sahasının kalbinde yer alan böyle bir adaya kayıtsız kalamaz!”

a. Rauf Denktaş
b. İsmet İnönü
c. Bülent Ecevit
d. Ahmet Davutoğlu
e. Turan Güneş

Bugünlerde AB aşığı, Vahdettin’i anımsatan teslimiyetçi bir Zat-ı Şahane, AB kapısında Kıbrıs pazarlığı yapıyor. Türkiye, Türklük, bayrak, millet, vatan konusundaki önyargılarını kaygısızca kamuoyu ile paylaşan bu tehlikeli adam derhal durdurulmalıdır!
Müzakere yeri ve zemini yanlıştır. Böylesine hayati bir görüşme Brüksel’de sürdürülemez! AB bu konuda tepeden tırnağa kadar Rum tarafındadır. AB’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Türkler için layık gördüğü alan Antalya körfezi ile sınırlıdır. Topluluğun Kıbrıs ve Doğu Akdeniz politikalarına Türk gözlüğü ile bakıldığında, görülen tek şey düşmanlıktır!
Müzakereleri yürüten kişi A’dan Z’ye yanlıştır. Verdiği, “AB’ye girişin de ön hazırlığını yapıyoruz!” gibi beyanlar teslimiyetin peşinen kabul edilmesi anlamındadır.
Unutmayalım, Türkiye dış ticaretinin yüzde doksanını deniz yolu ile gerçekleştirmektedir. Bir kriz ve çatışma durumunda Ege kapanacaktır. Eğer Kıbrıs’ta elden çıkarsa, Antalya, Mersin, İskenderun limanları da tehdit altında kalır. Türk ekonomisi 10 gün içinde felç olur! Sorun Kıbrıs Türklerinden daha çok Türkiye Türklerinin sorunudur.
Maalesef Meclis’te bir Onur Öymen yok! Ama yine de öncelikle Ümit Özdağ gibi gerçekten stratejik derinliği olan vekiller konuyu önce Meclis gündemine, daha sonra Türkiye gündemine taşımalıdır. Şirin Ünal, Dursun Çiçek gibi asker kökenli mebuslar konuyu güvenlik boyutu ile ele almalıdır. AKP-MHP-CHP’den teşkil edilecek karma bir Parlamento heyeti Türkiye’nin kararlılığını göstermek için Kıbrıs’a gitmeli ve dünyaya Yavru Vatan’dan (Kardeş ülke vs. gibi laflar geveleyen Akıncı’ya inat: Yavru Vatan!) mesajlar vermelidir.
Konunun hayatiyetini herkesten çok daha iyi bilen TSK, Annan Planı sürecinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten kaynaklanan hatalardan ders alarak, yurtseverliğine ve şanlı geçmişine yakışan milli bir duruş içinde olmalıdır. Nelerin yapıldığı, o dönem sorumluluk alan Balyoz sanıklarının savcılık ve mahkeme ifadelerinde mevcuttur.
TBMM içindeki partilerin sistem içindeki sınırlamaları dikkate alındığında, Parlamento dışındaki siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerine de büyük görevler düşmektedir. Bu kesimler, mümkünse ses getiren münferit ya da ortak eylemlerle bu hayati sorunu Türk milletine mal etmelidir. Millete mal edilemeyen ulusal çıkarlar, kapalı kapılar ardında bazı kurnazlar tarafından sessizce çarçur edilir!

Kıbrıs elden çıkarsa, Türkiye bölünme sürecine girer! (Doğru cevap: d şıkkı)

Amiral Soner Polat