18 Eylül 2016 Pazar

SAVAŞ.., BÖLÜM 2






SAVAŞ.., BÖLÜM 2


Bu İnanılmaz bir Akademik tartışma yarattı. Tartışmanın seyrini Özetliyorum: 

     1995-2005 arası new war tartışması oldu ve bu tartışmalar kavga dövüş benzeri oldu. Akademik olgunluk yoktu. Clausewitz’i savunan bir akademisyen bana Martin van Kleved’i anlatırken ahlaksız ve şeref yoksunu biri olduğundan bahsetti. Ben o an bu tartışmanın neredeyse Fenerbahçe – Galatasaray tartışması gibi bir şeklde büründüğünü anladım. Ben de şöyle düşündüm: Sir ünvanlı saygın bir profesör akademik tartışma yaşadığı bir başka akademisyeni bu şekilde anlatıyor ise ben de Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’ye söylediğim şeyler çokta haksız değil, çok yüzeysel değilmiş dedim. Bu tartışmada her şey mubahmış dedim. Gerçekten tartışma aynen bu şekilde oluyor. 

Sonra,  insurgency ve yeni savaşçılara karşı counterinsurgency’i savunanlar oldu. Bu tartışmada John Nagl bir cephede bulundu. Patreus’un sonradan da 
Amerikan kamuoyunda bir skandalı ortaya çıktı. Gazeteci bir kadınla yasak ilişkisi ortaya çıktı. Patreus, John Nagl ve ilişkisi olan kadın West Point Harp Okulunda Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunlar. Patreus ilk Uluslararası İlişkiler Bölümü kurulduktan sonra 60’larda mezun oluyor. İlk dönem mezunlarının en başarılarından birisidir. Bu bölümün mezunları arasında bir network var. Bütün Uluslararası İlişkiler mezunları (West Point Harp Okulu) kendi aralarında birbirlerini tutuyorlar nesiller boyunca. John Nagl’ın elinden tutmasının nedeni bu. İlişkisinin ortaya çıkmasının nedeni de CIA başkanı olması. Her neyse, bizim konumuz şu, savaş tartışmalarının geldiği nokta. John Nagl’a karşı bir grup ortaya çıkıyor. Bu tartışmalarda yanlış yapıldığını söylüyor lar. ‘Counterinsurgency dediğiniz şeyle, siz yeni savaş diyenlerle birlikte yanlış yoldasınız’ diyorlar. Çünkü savaş dediğiniz şey maalesef Habil ve Kabil’den itibaren var. Binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca yaşandı. İlk defa görüyoruz 
dediğimiz şeyin tarihte çokça defa yaşandığını söylediler. Nagl’lara; “Savaş çalışmak lisans işi, counterinsurgency çalışmak doktora işidir diyerek bizi aşağılıyorsunuz ancak bu işin gerçeği öyle değil.” dediler. 

Gerçekten kuramsal açıdan counterinsurgency’nin popülerliği 20052010 arası dönemde çok kısa sürdü. 2012 itibariyle savaş kuramcıları arası tartışmalarda yine Clauzewitz ibresi yukarı doğru çıktı. Fleming, New or Old Wars adlı makalesinde bu derste anlatılan tartışmayı detaylı olarak veriyor. İleride çeşitli akademik çalışmalarınızda kullanmak isterseniz, üniversitenizin veri tabanları ndan bu çalışmaya ulaşabilirsiniz. 

Nagl’ı eleştiren Amerikalı bir akademisyen ile tanışmıştım ve kendisi de Nagl’a karşı ağır ithamlarda bulunuyordu. Orada bir kez daha fark ettim ki akademik bir araştırma yapıyorsanız bunu içselleştirmeniz gerekir! 

Yeni gelinen durum ise şöyle: çok uzun yıllar Clausewitz’in eseri okunurken sadece onun halk, hükümet, ordu üçlemesi üzerinde durulurdu. 

Üçlemenin yanında dikkatlerden kaçan bir nokta daha var. Clausewitz kitabında şöyle bir benzetme yapıyor, savaş bir bukalemun gibidir, savaşın, bukalemunda olduğu gibi, doğası değişmez fakat nitelikleri değişebilir. Maalesef savaşın doğası değişmiyor, savaşın doğasında kan var, düello var yani iki taraf var, şiddet var, olasılık hesapları var. Ancak savaşın niteliği değişir. Bu ise Nagl’cılar ya da new war’cılar tarafından savaşın ‘doğası değişti’ olarak ele alındı. Hayır değişen sadece karakteri, sadece niteliği dediler. 

Üçlemeyi tartışmaya geri dönelim. Hükümet diyorum ama bu hükümet sadece bizim anladığımız anlamda bir hükümet ile sınırlı değil. Hükümet olabilir, Ayetullah olabilir, kral olabilir vesaire. 

+ Son dönemdeki savaşların 30 yıl savaşlarına benzediğini düşünüyor musunuz? 

- Bunu son kısma saklayalım, dersi bitirdikten sonra güzel tartışma konusu çıkar buradan. Soruları saklayın. 

- Halk, hükümet, ordunun üzerine olasılık hesapları. Vahşet, rasyonel karar alma gücü vesaire ve gerçekten bu doneler ile baktığınızda böyle savaşları daha iyi analiz edebiliyoruz. Ve şunu da görüyoruz; güncel olaylara baktığımızda IŞİD Türkiye’ye cephe açar mı açmaz mı? Açarsa kendini bitirir. Çünkü o rasyonelliğin dışına çıkar veya vahşeti dengenin çok daha dışında kullanırsa, rasyonalite olasılıkların üzerinde durmazsa zararlı olur. Ayakların her biri 0.3, 0.3, 0.3 olmasa da 0.2, 0.5 falan olmalı. 

0.1 Olasılık 0.9 Vahşet, Şiddet olmaz; bunlar arası denge olmalı. Bu dengeyi bozarsa yok olur, bu dengeyi kurarsa bir devlet olabilir. Analiz bizi buna doğru çıkarıyor. Savaş teorisinin Uluslararası İlişkilerde geldiği konum bu şekilde. Yine Clausewitz’teyiz ama onun birinci kitabının ilk 28 maddesinin daha derin okumalarına dayanıyor ve bize analiz yapmak için önemli bir araç veriyor, Uluslararası İlişkilerci olarak alet edevat çantamızda önemli bir alet edevat oluşturmuş durumda. Olayları oradan daha iyi analiz edebilirsiniz. Size aslında kısaca savaş kuramının Uluslararası İlişkilerdeki ilerleyişini anlatmış oldum. 

- Şimdi! Az önceki soruda Otuz Yıl Savaşlarına mı benziyor dediniz? Neden yola çıkarak böyle bir şey söylediniz? 

+ Herkesin herkesle savaştığı, tarafların belirli olmadığı, çıkar temelli savaşlar olduğu için. Otuz Yıl Savaşlarında da hanedanların paralı askerlik sistemiyle yapmaya çalıştıkları gibi. 

- Aslında Otuz Yıl Savaşlarına benzetmek, kendi içinde bir umutta taşıyor. 
      Çünkü bu savaşın sonunda ‘savaşa son verecek savaş mı olacak’ düşüncesi var. 
      Çünkü Otuz Yıl savaşlarının böyle bir karakteri var değil mi? 

  Otuz Yıl savaşları sürüyor. 4 yıl ‘nasıl bir araya gelebiliriz’ diye konuşuyorlar. 

Acaba konuşmak için Protestanlar mı önce talepte bulunacak yoksa Katolikler mi? En son Osnabrück ve Münster diye iki tane ayrı yerde iki ayrı bina yapılıyor ve iki ayrı binada her temsilcinin girebileceği farklı kapılar inşa ediliyor. Herkes aynı anda içeriye giriyor ve bir Protestanlar adına bir Katolikler adına aynı anda konuşma yapılıyor. Otuz Yıl Savaşlarının en büyük özelliği dini başlayıp seküler devam etmesi. Bu savaşta yine Sünni-Şii ekseninde devam ediyor. Din merkezli. Katolikler ile Protestanlar arasında olduğu gibi. Aynı dinin iki temsilcisi arasında meydana geliyor. Burada da öyle. Müslümanların iki temsilcisi arasında meydana geliyor. 

Belirsizlik çok fazla. Kimlerin kimlerle müttefik olduğu ya da olmadığı belli değil. 

Bunu anlamaya çalıştıkça herkes batabiliyor. 

Veya şu an Türkiye ile ilgili çok büyük suçlamalar var. Aslında batılı devletler önce bütün muhalifleri desteklediler, sonra o muhaliflerin içerisinde aşırılar olduğunu düşündüler ve daha ılımlı muhalif arayışına girdiler. İşler bu safhaya geldiğinde yanlışı seçmek olası, belki de doğru yoktu. Aslında tam olarak böyle bir süreç var. Meşruiyet kazandırmak için söylemiyorum ama kimin doğru kimin yanlış olduğunu kimse bilmiyordu. 

Bundan iki sene önce İstanbul’da toplanıldığında herkes herkesi destekledi. Şu an Türkiye IŞİD’i destekliyor diye bir suçlama var ya, ya da Batılı kamuoyunu takip ederseniz batılı diplomatlar ‘Esad’a karşı olan herkesi destekleyelim’dediler. Sürekli bir değişim var aslında. Otuz Yıl Savaşlarında Kardinal Richelieu’yu, Gustavus Adolfus’ları çıkaran süreçler olduğu gibi bu değişimde de aynı süreçler var. Ama şöyle bir şey var acaba bu Otuz Yıl Savaşları mı, yoksa Yüzyıl Savaşları mı? Biliyorsunuz Katolikler ile Protestanlar arasında 1500’lerde önce Yüzyıl 
Savaşları yaşandı, sonra 1500’lerin sonunda Utrecht Barışı yapıldı, sonra 1600’lerin başında o barış tesis edilemediği için 1618 yılında tekrar sürekli 
savaş halinde bulunma şeklinde 30 Yıl Savaşları oldu. Bir açıdan bakarsak bence kaotik olarak Yüzyıl Savaşlarını yaşıyoruz, belki de. 

İnşallah öyle değildir, inşallah Otuz Yıl Savaşları gibidir. 

+ İnsanların savaş algısı Ulus-devletçilik ile beraber daha bireysele mi dönüyor? 

    Okumuş olduğum bir bilgiye göre önceden devletler milletlerle sınırlı değildi, devletler savaşta vardı ve milletler bu savaşı kendi savaşları olarak algılamazlardı, ulus anlayışı ile beraber savaş algısı daha çok bireysele döndü. Diğer bir sorum ise, savaşın etik değeri modern 
çağlara gelindikçe daha mı fazla düştü? Önceden sadece öldürülüp geçiliyordu ancak şimdilerde, Bosna Hersek’te özellikle, tecavüz savaş 
stratejisi haline getirildi. İşkencenin daha fazla arttığını düşünüyorum. 

Diğer bir soru, topyekun savaş algısından vaz mı geçildi? Şimdilerde sadece küçük yerlerde küçük vahşetler mi oluyor? Örneğin binlerce insan 
gazlarla öldürülüyor. 

-Bence güzel sorular. Bir ile üçü birleştirelim, önce ikiyi cevaplayalım. Ben ilk defa İngiltere’ye gittiğimde bunlarda ne kadar bedensel engelli, yaşlı insan var demiştim. Sonra fark ettim ki onlar hayata entegre ol-muşlar. Engelli, yaşlı dediğimiz insanların sokağa çıkabileceği bir ortam sağlamışlar. Bizde engelliler, yaşlılar evde kalıyor. Acaba savaşlarda vahşet ve tecavüz şimdilerde mi ortaya çıktı? Hayır, maalesef ki değil. Sadece şimdilerde farkındalık artmış durumda. Maalesef bu yeni bir şey değil. Tartışılmaya başlanmasıyla birlikte, ilk önce masumiyet kaybeder deniyor ya, iyi bir şey değil. Savaş bir kusur. Sosyal hayatımızda ortaya çıkan, olmaması gereken, kanserli hücre gibi bir şey. Kötü bir şey. 

Bununla ilgili bir araştırma yapılıyor, ister varoluşa inanın ister evrime fark etmez bu işlerle ilgilenen kişiler diyor ki insanlarda türünü devam ettirme iç güdüsü var ve bu iç güdü çok önemli. Doğada kendi türünün hayatta kalabilmesine hizmet ediyor. Hiçbir canlı da kendi türünü öldürmüyor. 
Olanlar var, onlarda kendi türünü kötü devam ettirecek olanların hayatına son veriyor. Doğum yaptıktan sonra, çiftleştikten sonra kendi türünü yemesi gibi. Orada bir frenleme mekanizması görüyor. Toplu olarak bir karınca sürüsünün ya da arıların diğer sürü ile savaşması diye bir durum duydunuz mu? Konrad Laurenz’in ‘Saldırganlık Üzerine’ adında, saldırganlık üzerine bir çalışması var. İnsanlar kendi türünü ayrıştırıyor, mesela benim gözümde Fenerbahçeliyi iyi insan olmaktan çıkarabiliyor. Ya da zenciyi bir beyazın gözünde insan olmaktan çıkarıp başka bir türe sokabiliyor. Ya da bir Türk bir Yunanlıyı başka bir türe sokuyor. Ya da Sünni-Şii. Çeşitli kimlikler üzerinden örnekler verilebilir. Mesela Sünni aspirini, Şii aspirini diye bir şey yok. Beyazlar ve Siyahlar için aynı şekilde. Ama bu durum ‘Bizi farklı bir tür gibi davranıp farklı türe karşı savaş haline sokuyor.’ diye eleştiriler var. Bir ve üçüncü soruya gelecek olursak, aslında üçüncü soru birinci soru ile bağlantılı. Savaş tarihine baktığımızda, dönemsel olarak değişiklikler görüyoruz ve bunların çeşitli yansımaları oluyor. Burada bir döngü var; limitli savaş- limitsiz savaş, sınırlı savaş-topyekûn savaş. Böyle giden bir döngü var. Şimdi içinde bulunduğumuz dönemde biz sınırlı savaş döngüsüne girmiş durumdayız. 

Bu durumun soruyu cevaplayacağını düşünüyorum. Birinci soru içinse şöyle diyebilirim: savaş tarihini dönemler halinde inceliyoruz, bunu incelerken mesela Westphalia 1688 yılında olsa biz Viyana’yı almıştık. 

Şundan dolayı; 2. Viyana’da yardıma Lehliler geldi. Polonya’dan yardıma geldiler. Çünkü bir devlet anlayışı vardı. Kral olacak, hanedan olacak ve o krala bağlı ordular olacak. Profesyonel ordu. Ondan önce Osmanlı’da vardı bu. Osmanlının o zamana kadar karşı tarafa kurduğu üstünlük buydu. Orduların böyle gelişim dönemleri var. 1648-1789 arası dönemde hanedanların olması, profesyonel ordular olmasıdır. 1789 sonrasına işe şunu koyuyoruz: Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminin temel klişesi, 1789’dan sonra Ulus-devletler ortaya çıktı. Tam olarak aslında bir köşe taşı varsa odur. Bu dönemlerden sonra Napolyon savaşları oluyor. Napolyon savaşları esasen ilk dünya savaşıdır. 1. Dünya Savaşı aslında ilk dünya savaşı değildir. İlk dünya savaşı Napolyon savaşlarıdır ve bütün dünyayı etkilemiştir. Ve topyekûnlaşmıştır. Clausewitz zaten burada gördüklerini yazmıştır. Artık o döneme kadar savaş limitli savaşken o dönemden sonra sınırsız savaşa dönmüştür ve bir devlet bir orduya bağlı hale gelmiştir yani; hanedanlar kendilerini ayakta tutan bir unsur olarak orduları bulmuştur. Irak’ta ‘ABD Maliki’ye ordu yaptı ve eğitti, milyonlarca dolar harcadı.’ dedik. Aslında bu tesadüf î değildir. Amerika, Afganistan’da da ordu eğitmiştir çünkü devletin ayakta kalabilmesi için bir orduya ihtiyacı olduğu düşüncesi ta o zamandan itibaren ortaya çıkmıştır ve o zamandan itibaren savaşlar top yekûnlaşmıştır. 

+ Hocam benim anlamadığım bir şey var, 60’lar ve 70’lerde Clausewitz’in kitabı yeniden ele alındı dediniz, 90’larda eleştirilmeye başlanıyor, 70’lerde savaş adına önemli bir gelişme var: ABD’nin Vietnam yenilgisi, bu konuyu akademisyenler nasıl ele alıyor? 

- Şöyle, ABD’nin Vietnam yenilgisiyle ilgili çokça tartışmalar oluyor. Aslında 2000’lerde John Nagl’ın, Counterinsurgency ortaya çıktığında iyi olarak verdiği örnekler: Kitson, İngilizlerin Malaya deneyimi, Galula ve Fransızların Cezayir deneyimi. Kötü örnek olarak ise ABD ve Vietnam’ı veriyor. Kitapta eleştiriliyor, savaş kuramına bu da bir katkı yapıyor, güzel bir soru teşekkür ediyorum. 

+ 11 Eylül sonrası iç savaş diye bir kavram ortaya atıldı, biz bu kavramı Ortadoğu ya da Irak ile nasıl bağdaştırabiliriz? Bir tarafta çok güçlü bir örgüt var, diğer tarafta aşiretler var. 

-Şöyle, sosyal bilimler ile ilgili bir söz söyleriz; sosyal bilimleri ile ilgili söylenmemiş laf yok. Yazılmamış hiçbir şey de kalmamış vaziyette. 
Roman yazarken de derler ya her şey aslında Shakespeare’den araklanır, her şeyi Shakespeare yazmış, geri kalan hepsi ondan çalınmıştır. Asimetrik 
savaşta aslında böyle bir şey. Yani asimetrik savaş kavramı bir ara moda oldu. 

Unutmayın ki savaş tarihinde de yaşanmamış hiçbir şey yok. 

Yani savaşın kendisinde de asimetri var, bir taraf güçlü bir taraf güçsüz. Orada bir asimetri olacak ki, bir taraf diğer tarafa karşı üstün gelsin. 

Fatih Sultan Mehmet o topu kullandığında asimetri yarattı ya da ABD o nükleer bombayı attığı zaman müthiş bir asimetri yarattı, o asimetri savaşın doğasında da var. Asimetri yaratılmayan 1. Dünya Savaşında durum berabere sonuçlandı. Farklı açılardan da asimetri var yok değil, ama dönemsel olarak moda bakış açıları oluyor. Bu moda bakış açıları yerine uzun dönemli analiz çok daha doğru olacaktır. Şu an neo-Clausewitz bir dönemdeyiz savaş kuramı açısından. 

+ Hocam siz bizim üniversitede ders vermiştiniz, Clausewitz’e göre halk, ordu, hükümet ya; ben orduyla hükümeti birleştiriyorum çünkü ordu hükümetsiz hiçbir şey yapamaz. 

   Ama görüyoruz ki bazen halksızda devletler birbirleri ile savaşıyor mesela ABD’nin Irak’ı veya Afganistan’ı işgali. Halk istemiyordu, 9/11 sonrası birazcık üstüne gidildi. Ancak mesela Türkiye’de Suriye halkı ile savaşmak istemiyordu fakat; uçağın düşürülmesi, Türkiye’nin uyarı yapması, halkı ikna etmeye çalışması gibi ile bu algı değiştirilmeye çalışılıyor sanki. Halksızda devletlerin birbirleri ile savaşabileceğini düşünüyor musunuz? 

- Çok güzel bir soru. Önce başlangıç noktasında şöyle bir şey yapalım. Hükümet ile orduyu bir düşünme meselesini ele alalım. Mesela MGK Türkiye’de son 10 yılda çokça tartışılan bir konuydu. Aslında MGK’nın ilk örnekleri 1. Dünya Savaşındaki savaş kabineleridir. Onlarda aynı şekildedir. 

Benim şöyle bir eleştirim var, MGK’da askerler var, hükümet var; bence mecliste olmalı. Mesela halkın temsilcileri olarak muhalefet vesaire de olmalı,. Örneğin 1.Dünya Savaşında Çanakkale’ye gidecek olan donanma ile ilgili, Donanma Bakanı Churcill, Savaş Kabinesi’ne bir şeyler sundu diye anlatılır. Oradaki kabinede de savaşı yöneten kabinede; hükümetin temsilcileri, halkın temsilcileri ve ordunun temsilcileri bulunmaktaydı. O yüzden hükümet ile ordu bir dememek gerekir. 

Çünkü o üç faktörü ortaya koyan önemli bir husus bu. Doğru yönetim için gerekli. Sorunun diğer boyutuna gelince mesela 2003 yılında 1 Mart teskere si oldu. 1 Mart tezkeresinde TBMM 1 oy farkıyla Irak savaşına dâhil olmamıza ve topraklarımızın ABD tarafından kullanılması sürecine onay vermedi. Şunu babalarımızdan dedelerimizden duyarız şimdi bir savaş olsa hemen üniformayı giyer giderim derler değil mi? Ama Irak ile savaşsaydık acaba dedelerimiz bunu söyler miydi? Aslında dedelerimizin yaş kemale erdikten sonra söylediği, ben şimdide giyer giderim o ayrı mesele, ama onların söylediği şimdi giyer giderim demek halkın duygusu. Halkın sahiplenmesi, kendine ait savaşı olması. Ya da ABD başkanı Obama iki hafta önce West Point’te yeni dış politikaları ile ilgili stratejilerini açıkladı. Ey mezunlar, siz artık Irak ya da Afganistan’a gitmeyeceksiniz dedi. 300 kişi gönderiyor şimdi 2 gün içerisinde. Neyse, ‘gitmeyeceksiniz’, ‘artık giderseniz danışman olarak gideceksiniz’dedi. 
Ya da Tony Blair’i soruşturdular Irak savaşıyla alakalı, İngiliz halkı dedi bu bizim savaşımız mı?’ ‘Neden bu kadar İngiliz askeri ölüyor? Halkın savaşı olması lazım. O zaman haklı savaş durumuna da geliyor. Ancak çok tehlikeli bir şey var mesela IŞİD ile ilgili yabancı savaşçılar hikayesi. 
Onlar acaba döndüklerinde ne yapacaklar? Ya bize de saldırırlarsa konusu tartışılıyor. Bence burada batının müdahalesine meşruiyet kazandıracak 
bir maden arayışı var gibi. 

+ David Cameron geçenlerde “IŞİD’in İngiltere’de saldırı hazırlığında olduğu istihbaratını aldık.” dedi. 

+ Hocam ben az gelişmiş ülkelerin eline nükleer silahların geçmesi durumunda tehlikeli bir durum oluşacağını düşünüyorum. Nükleer silahların sınırlandırılması ile barış ve istikrar sağlanabilir mi? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? İkinci sorumda IŞİD’in bir çok Sünni grubun birleştiği bir örgüt olması, dolayısıyla ilerleyen günlerde bu Sünni grupların birbiri ile çatışacağı yönünde bir düşüncem var. Bu sebeple de IŞİD’e başarı şansı vermiyorum. Katılır mısınız? 

- IŞİD ile ilgili bilgiler çok taze. Bir analiz yaparsak; gazeteci analizi yaparız. Akademik analiz yapamayız. Ama akademik analiz yapmamız gerekirse de bu en başta kullandığımız skalayı kullanırsak, o enstrüman alet var elimizde o da şöyle; eğer IŞİD ayakta kalacaksa, rasyonel karar verme hususunu göz önünde tutabilirse o zaman ayakta kalabilir, bir yerlere gelebilir, yok eğer başaramazsa o zaman ayakta kalamayabilir. 
Ama şu ana kadar bunu yapabileceğini gösterdi. 

Nükleer ile ilgili tartışma Hindistan-Pakistan üzerinden yapıldı. Yani Hindistan ile Pakistan nükleer güce sahipler. Aralarında gerilim olduğu halde savaşmadılar çünkü nükleer güce sahipler. Afganistan-Pakistan ya da Türkiye-Yunanistan arasında savaş durumu oluyor. Türkiye ile Yunanistan nükleer güce sahip olsa o zaman aralarında savaş gibi bir durum hiçbir zaman yaşanmazdı çünkü savaşın bedeli çok büyük olurdu. 

Bu mantık var anladığım kadarıyla. 

+ İran bu konuda bir istisna oluşturmaz mı? 
Çünkü İran’dan her şey beklenebilir. 


- Şimdi şöyle, filmin başında silah gözükürse; sonunda kullanılmasını bekleyenlerdenim ben. Filmin bir yerinde silah gösterildiyse, filmin bir 
noktasında o silahın ateş aldığını mutlaka görürüm. Ve güvenlikleştirici yaklaşım, eğer nükleer silah olursa onu kullanabileceğini söylüyor. 

Güvenlik sizleştirici yaklaşım ise onun olmaması daha iyi olur diyor. Benim nerede durduğum çok önemli değil ama belki de biraz daha idealist açıdan bakabilirim. Yani olursa silah kullanılır derim. Bunun barış getireceğini düşünmüyorum uzun vadede. 

+ 1899’daki Lahey sözleşmelerinden dolayı, uluslararası savaş hukuku ile alakalı çok sözleşme yapıldı Cenevre’de. Ancak savaş başladıktan sonra hukuk bir köşeye atılıyor. Savaş teorisyenleri savaş hukukuna nasıl bakıyor? 

- Şöyle, savaş hukuku ile ilgili 1899’daki Lahey sözleşmeleri ‘Jus ad bellum’ ile ilgili, savaşa başvurma ile ilgili. Cenevre sözleşmeleri ise ‘Jus in bello’ yani savaş esnasındaki davranış kuralları hakkındadır ve en sonuncusu 1977 yılında imzalanmıştır. Yani aslında savaş hukuku ile ilgili düzenlemelerde 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bir süreklilik var. Nasıl internet çıkıyor, daha sonra internet ile ilgili düzenlemeler oluyor, yeni kanunlar ortaya çıkıyor. Yeni teknoloji ortaya çıktığında o alanın düzenlenmesi gerekiyor. 1977’den itibaren çok büyük gelişmeler oldu, maalesef çok değişik gelişmeler oldu ve bunlarla ilgili bir hukuki platform yaratılamadı, aynı şekilde devam etti. Aynı şekilde kara mayınlarının 
yasaklanması ile ilgili uluslararası ilişkilerin sistematiğini değiştiren bir gelişme ortaya çıktı. 

Şöyle diyelim, 19.yy’da savaşlar çok vahşi olmuştu, bunun üzerine 1860’larda savaş hukuku ile ilgili düzenlemeler meydana geldi, at başı giderken 1970’lerden sonra savaş ilerlemeye başladı ama savaş hukuku ile alakalı ciddi bir alan ihtiyacı var, yani bir şeylerin yapılma ihtiyacı var. Belki de vahşetin biraz daha artmış görünmesi bununla ilgili düzenlemelerin yapılmıyor olmasından kaynaklı olabilir. 

+ Ben de, devletlerin doğasının insanların doğasından farklı olamayacağını düşünüyorum. Tırnak içinde biz modernleştikçe aslında bastırılmış savaş duygularımızın ortaya çıktığını ve gitgide ivme kazandığını düşünüyorum. 
Fakat uluslararası ilişkilerin mainstream akımlarına baktığımız zaman liberal akım ve eleştirel akımında bu konuda geliştirdiği cevaplar var. Mesela eleştirel bakış açısıyla yaklaşınca; askeri tarihin yeniden yazımı gibi bir durum ortaya çıkartıyor. Ya da liberal bakış ile baktığımız zaman karşılık bağımlılık dediğimiz olgunun savaşı engelleyebileceği düşüncesi söz konusu. 

-Mesela şöyle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da bir savaşın meydana gelmemesi aslında bizim olaya biraz daha liberal baktığımızı, bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Ancak dünya tarihi boyunca Avrupa’da ‘Savaşsız geçen ilk 50 yıl bu değil.’deniyor. ‘Savaşsız geçen 100 yıl bile oldu.’ deniyor ama bu olmayacağı anlamına gelmiyor şeklinde yorum yapılabilir. Mesela Libya’ya müdahale esnasında ilk olarak Norveç, Danimarka gibi ülkeler; aynı zamanda koalisyona ilk girenlerdendi. Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik kuramlarında Kuzey ülkelerinden baskın şekilde çıkan düşüncelerin tam aksi bir durumdu bu. Kuram oradan çıkıyor ama pratiğe dönüşünce iş biraz daha farklı olabiliyor. 

Her neyse, zamanımız doldu ve ben bu vesile ile tanıştığımıza memnun oldum. Bence bu çok önemli bir ayrıcalıktı bir hoca açısından şöyle; Türkiye’ nin dört bir tarafından gelen ve yazın sıcağında okuma hevesi içerisinde olan, ders alma hevesi içerisinde olan öğrencileri bulmak ve onlarla bir araya gelmek ciddi bir ayrıcalık. Bence çok önemli bir fırsatı kullanmış oldum. Teşekkürler dinlediğiniz veya okuduğunuz için. 



RAPOR NO; 38 , 
Mayıs 2015 

ORTADOĞU STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ 
ORSAM ORTADOĞU  YAZ OKULU SEMİNERİ,PROGRAMI 

Yayına Hazırlayan, 
Dr. Tuğba Evrim Maden
Kazım Özalp Mahallesi Rabat Sokak No: 27/2 
GOP Çankaya/ANKARA 
Tel: 0 312 431 21 55 
ISBN: 978-605-4615-89-6 
ANKARA - Mayıs 2015 
Süleyman Nazif Sokak No: 12-B Çankaya / Ankara 
Tel: +90 (312) 430 26 09 & Faks: +90 (312) 430 39 48 
www.orsam.org.tr, 
orsam@orsam.org.tr 


****

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder