Atatürk Dönemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk Dönemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2019 Çarşamba

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ Nİ KURANLAR NASIL BİR GENÇLİK İSTİYORDU.? BÖLÜM 2

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ Nİ KURANLAR NASIL BİR GENÇLİK İSTİYORDU.?  BÖLÜM 2



Atatürk döneminde yukarda görüşlerinden örnekler verilenler dışında daha bir çok devlet ve siyaset adamı, “amelî, “ yani öğrendiğini uygulayabilen gençler yetiştirmenin önemini vurgulamıştır.34 
Öğrendiklerini uygulayabilen, “amelî nesiller” yetiştirme görüşü, o dönemde devletin eğitim politikasına da yansımış35 ve hükûmet programlarında yer almıştır.36 Atatürk dönemi Maarif Vekillerinden İsmail Safa, 8 Mart 1923 (1339) tarihinde yayınladığı bir bakanlık genelgesinde “Tedrisatın Gayeleri” (Öğretimin Amaçları) başlığı altında şöyle demektedir: 

Vekaletin tedrisat hususundaki gayesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Paşa Hazretleri’nin senei devriye münasebetiyle irat buyurdukları nutukta gösterilen hututu [ilkeleri] ihtiva eder. O hututun aynen muhafazası için nakl ve tekrara lüzum görüyorum: 
Müşarünileyh Hazretlerinin gayet muciz [öz] surette izah ettikleri gibi bu hususta tatbik edeceğimiz usul, malumatı insan için fazla bir süs, bir vasıtai tahakküm, yahut medenî bir zevkten ziyade, maddî hayatta muvaffak olmayı temin eden amelî ve kabili istimal bir cihaz hâline getirmektir.37 

Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) tarafından hazırlanan program ve yönetmeliklerde de “ amelî eğitim ” kavramı, bir başka deyişle, öğrendiklerini uygulayarak hayatta başarılı olacak gençler yetiştirmenin önemi vurgulanmak tadır. Maarif Vekâleti tarafından hazırlanarak 1927’de yayınlanan ve orta öğretim kurumlarının amaçlarını belirleyen “Lise ve Orta Mektepler Talimatnamesi”nde şöyle denmektedir: “Orta mekteplerle liseler, talebesinin... Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı sıfatıyla millet hayatı içinde müsmir 
faaliyette bulunmasını... hedef ittihaz eder.”38 Atatürk döneminin sonlarına doğru, yine Maarif Vekâleti tarafından hazırlanarak 1936 yılında yayınlanan “İlkokul Programı”nda da, öğrencilerin bilgiyi uygulamasının ve hayatta başarı kazanmalarının önemi vurgulanmaktadır. 
Program, ilkokulun amaçlarından birisini şöyle ifade etmektedir: “İlkokul terbiye ve tedrisinde güdülen hedeflerden biri de bilgiyi, talebeye maddî hayatta muvaffakiyet elde ettiren bir vasıta haline getirmektir.”39 

3. Yüksek Karakterli Bir Gençlik 

Atatürk ve onun döneminde görev yapan devlet ve siyaset adamları hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hem de Meclis dışında yaptıkları konuşmalarda yeni yetişen nesillerin “yüksek seciyeli” (karakterli, erdemli) yetiştirilmesini istemişlerdir. Atatürk bu konudaki görüşlerini, 25 Temmuz 1924’te öğretmenlere yaptığı bir konuşmada şöyle açıklamaktadır: “Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, 
bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu evsaf [nitelikler] ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.”40 

Atatürk’ün bu sözleri diğer devlet ve siyaset adamları tarafından da aynen veya benzeri ifadelerle tekrarlanmıştır. 

Maarif Vekâleti 1924 yılı bütçesi Mecliste görüşülürken söz alan Karahisarısahip milletvekili Kamil Efendi, eğitimin vatan evladına “iyi bir irade, ” “yüksek ve sağlam bir seciye vermek” demek olduğunu söylemiştir. Ona göre, eğitimin amacı vatan evladını “iyi iradeli” ve “yüksek seciyeli” olarak yetiştirmek olmalıdır.41 Aynı oturumda söz alan Maarif Vekili Vasıf Bey de takip ettikleri maarif siyasetinde “seciyeyi!, iradeyi, ahlakı fazileti en ulvî, en müspet ve katî bir hedef olarak” kabul ve ilan ettiklerini söyledikten sonra konuşmasını şöyle 
sürdürür: “Elbette... milletin gençliğine yüksek bir terbiye ve yüksek bir irade vereceğiz. Bu bizim hedefimizdir.”42 Başbakanı İsmet İnönü 8 Temmuz 1929’da “Ankara Hukuk Mektebi”nin öğrencilerine yaptığı bir konuşmada bilgili ve erdemli olmanın önemini vurgular. 
Hayatta başarılı olmak için hatırıma gelen “bir iki sırrı” size söylemek istiyorum diyen İnönü, konuşmasını şöyle sürdürür: 

Bir defa vazife severlik tavsiye ederim. Vazife severlik ilk andan itibaren kanaat ve tahammül yükler. Vazife severlik ilk anda teveccüh eden vazifeyi sevmek demektir. Sevmek buradan başlar. Ondan sonra muvaffakiyet ve sebat gelir. Hayatta muvaffakiyetin başı kanaatte ve tahammüldedir. Kanaatkâr olmak lazımdır. Müşkülat karşısında tahammül etmek, dişini sıkmak lazımdır. İnsanoğlunun kabiliyetinin derecesi ve hududu keşfolunmamıştır. Size hayatınızda bir de liyakat hırsı tavsiye ederim. Serbest hayatınızda olsun, resmî hayatınızda olsun kabiliyetinizi artırmak, ilminizi artırmak için göstereceğiniz gayret, girdiğiniz meslekte en yüksek dereceye varmak için göstereceğiniz hırstır ki, herhangi bir cemiyeti en yüksek cemiyetler sırasına çıkaracak tılsım meyanındadır. Size bir de bütün bu söylediklerimden belki daha mühim olmak üzere seciye, istikamet tavsiye ederim. Asla seciye ve istikametten dönmeyiniz. İlimsiz hiçbir şey olmaz. Fakat ilimle de, eğer seciye sağlam değilse bir netice kazanılmaz, korkulur ki ilim zararlı olmasın.43 

Maarif Vekili Esat Bey 3 Ocak 1921’de yaptığı bir konuşmada, gençliği nasıl yetiştireceklerine ilişkin görüşlerini şöyle açıklamıştır: 

“Gazi Hazretleri ‘Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister’ buyurmuşlardır. Bu muhafızlar münevver gençlikten başka bir şey değildir. Gençlerimizi ve çocuklarımızı bu beş esasta yetiştireceğiz.”44 Esat Bey Mecliste yaptığı bir konuşmada da gençliğin ahlaki değerlere sahip olarak yetiştirilmesini istemiştir.45 Kütahya milletvekili Cevdet Bey, Maarif Vekili Hamdullah Suphi ve Kastomonu milletvekili Halit Bey de, gençliğin “ahlâklı” ve “seciyeli” olarak yetiştirilmesi gerektiğini savunan 
konuşmalar yapmışlardır.46 

Atatürk’ün.47 ve onunla birlikte Cumhuriyeti kuranların çok önem verdiği yüksek karakterli (erdemli) bir gençlik yetiştirmek ideali devletin eğitim politikası olarak da benimsenmiştir. Büyük Millet Meclisi’nde okunan ilk “İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) Programı”nda gençlere “teşebbüs kudreti” ve “nefse itimad” gibi “seciyeler” (erdemler) kazandırılacağından söz edilmektedir.48 
Maarif Vekili Vehbi Bey 20 Kasım 1921’de yayınladığı bir genelgede, gençliğin “sarsılmaz bir seciye ve ahlâk” ile donatılacağını söylemektedir.49 
Başbakan Celal Bayar da 8 Kasım 1937’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde okuduğu hükûmet programında, nasıl bir gençlik yetiştireceklerini şöyle 
açıklamaktadır: “Büyük gaye, Türk vatandaşını fikir ve düşünce itibariyle kuvvetli, vücut itibariyle kuvvetli ve tam sıhhatli, seciyeli, gürbüz, güzel 
insan olarak yetiştirmektir.”50 Yüksek karakterli bir gençlik yetiştirmek görüşü, eğitimin amaçlarından birisi olarak, Atatürk Dönemi’nde yayınlanan 
ilk ve ortaöğretim program ve yönetmeliklerinde de yer almıştır.51 

4. İnkılapları Yaşatacak Bir Gençlik 

Atatürk döneminin ilk yıllarını oluşturan 1920-23 arasında, devlet ve toplum hayatında bazı yenilikler yapılmış olmakla birlikte, büyük inkılaplar Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilmiştir. 29 Ekim 1923’te, o zamanın anayasası olan “Teşkilatı Esasiye Kanunu”na “Türkiye devletinin şekli hükûmeti Cumhuriyettir” maddesi eklenerek Cumhuriyet ilan edilmiş, 1924’de yapılan değişiklikle 
Türkiye devletinin “Cumhuriyetçi, Millîyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik, ve Inkılapçı” olduğu kabul edilmiş, sonraki yıllarda da hemen her alanda köklü yenilikler yapılmıştır.52 

Başta büyük Atatürk olmak üzere, Türk devlet ve siyaset adamları gençlerin yapılan inkılapları yaşatacak şekilde yetiştirilmesini ve eğitim sisteminin buna göre düzenlenmesini istemişlerdir. Atatürk 1924’te Dumlupınar’da yaptığı bir konuşmada bu konudaki görüşünü şöyle dile getirmiştir. “Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir, Cumhuriyeti biz tesis ettik, onu ila ve idame edecek sizsiniz.”53 
Atatürk 1927’de Cumhuriyet ‘Halk Partisi Kurultayında okuduğu tarihi “Nutuk”ta da “Türkiye Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa” etmek görevini gençliğe vermiştir.54 

Maarif Vekili Mustafa Necati 1926’da İstanbul’da Darülfünun’da (üniversite) yaptığı bir konuşmada, gençleri “yeni hayatımızın icaplarına göre hazırlamak borcumuzdur” dedikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür: Okullarımızı öyle düzenlemeliyiz ki, “çocuklarımızın çok yüksek fedakarlıklarımızın çiçeği olan inkılabı gayesine eriştireceklerinden şüphe etmeyelim ve müsterih olalım. Vekâlet bu hedefe varmak azmi katisindedir.”55 Mustafa Necati 1927’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada da gayelerinin “inkılâbın prensiplerine âşık bir nesil yaratmak” olduğunu söylemiştir.56 

Atatürk dönemi devlet ve siyaset adamları, eğitiminin amaçlarından birisinin Türkiye Cumhuriyetini ve inkılapları yaşatacak nesiller yetiştirmek olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Dersim milletvekili Feridun Fikri bir konuşmasında şöyle demektedir: “Malumu alileri, maarifimizin bugünkü halinde istihdaf ettiği [amaçladığı] o büyük ruh, memlekette Cumhuriyet gayesini, Cumhuriyet mefkuresini [ülküsünü] yaşatmaktır.”57 Manisa milletvekili Refik Şevket ise “millîyetçi, halkçı, cumhuriyetçi, inkılapçı ve laik bir idealin tahakkuku için yegâne müessesenin” Maarif Vekâleti olduğunu söylemiştir.58 Elaziz milletvekili Fazıl Ahmet Meclis”te yaptığı konuşmalarda, yeniliklere açık, “inkılapçı, laik ve demokrat” bir gençlik yetiştirmek emelinde olduklarını ifade ederek, eğitimin bu amacı gerçekleştirmek için çalışması gerektiğini vurgulamıştır.59 

Atatürk döneminin “inkılapları yaşatacak nesiller yetiştirmek” görüşü o dönemde devletin eğitim politikasına da yansımış ve resmî metinlerde yer’ almıştır. Maarif Vekili İsmail Safa tarafından Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra ilan edilen “Maarif Misakı”nın [Eğitim Yemini] esaslarından birisi, “millîyetçi, halkçı, inkılapçı, laik ve cumhuriyetçi vatandaşlar yetiştirmek”tir.60 

Bu amaç, ilk defa 1936 yılında kabul edilen- İlkokul Müfredat Programında “çocukları, kuvvetli cumhuriyetçi, millîyetçi, devletçi, laik, inkılapçı yurttaşlar olarak yetiştirmek”61 şeklinde ifade edilmiştir. 

Yapılan yeniliklerin, en başta da Cumhuriyet’in yaşaması için eğitim sisteminin yapılan yenilikleri yaşatacak gençler yetiştirmek üzere düzenlenmesi gerekiyordu, bu dönemde de bu yapılmıştır. 

5. Çalışkan Bir Gençlik.,

Atatürk ve onun döneminde görev yapan devlet ve siyaset adamlarının değer verdikleri vasıflardan birisi de çalışkanlıktır. Atatürk Türk gençliğinin çalışkan olmasını, çalışmaktan zevk almasını istemiş, mutluluğun ancak çalışkanların hakkı olduğunu ifade etmiştir. 

Ona göre: 

Çalışmaksızın, fikrî gelişme ve ahlâkî olgunlaşma da mümkün değildir.
...  Çalışmak, ilk sıkıntılara ve isteksizliklere üstün gelindikten sonra, en şiddetli bir zevktir.
... İnsan, çalıştığı işi, eli altında veya kafasının içindeki eserini, büyümekte ve yükselmekte gördüğü zaman ne büyük zevk duyar.
... Bu zevk bütün zahmetleri... derhal unutturur.62 

Atatürk’e göre, “Allah’ın milletimize yaratılıştan verdiği yetenekleri en üst derecede geliştirmek; memleketimize bağışladığı bütün kuvvet ve servet 
kaynaklarından en iyi biçimde yararlanarak güçsüzlük sebeplerini ortadan kaldırmak için, bundan böyle, hiçbir fırsatı ve zamanı boşa harcamayarak, 
çalışmağa mecburuz.”63 

Atatürk çeşitli vesilerle “çocuklarımıza ideal (ülkü) aşılanmasını ve onların çalışkan olmalarını istemiştir.”64 Atatürk’ün ideali “ilkelerine bağlı, çalışkan ve vatansever bir gençlik” idi.65 Ülkenin ancak böyle bir gençlikle kalkınabileceğini söyleyerek çalışkanlığın önemini vurgulamıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum.
..Şunu söyleyeyim ki, çok zekisin!.
..Bu belli. Fakat zekânı unut!.
..Daima çalışkan ol!..”66 

İzmit’te basın mensuplarıyla konuştuğu bir gün çalışkanlık konusuna değinen Atatürk bu konuda şunları söylemiştir: “Millî hedef belli olmuştur. Ona ulaşacak yolları bulmak zor değildir. Önemli olan, çetin olan, o yollar üzerinde çalışmaktır. Denebilir ki, hiçbir şeye muhtaç değiliz; yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır: çalışkan olmak.”67 

Atatürk gibi Başbakan İsmet İnönü de çalışkan bir gençlik istemektedir. 5 Kasım 1926’da, “Ankara Hukuk Mektebi”nin diploma töreninde yaptığı konuşmada, “yeni devirlerin adamı” olacak öğrencilerde gördüğü “ümit, sebat ve gayret’ten memnun olduğunu söyler, İnönü’ye göre, “çok zeki, çok akıllı” olmak fazla önemli değildir. Bir insanın en önemli özelliği “ölünceye kadar yorulmaksızın çalışma kudret ve hevesine” sahip olmasıdır. “Zeki değil, çok çalışkan adam istiyoruz” diyen İnönü, “Hukuk Mektebi” hocalarından şu istekte bulunur: “Muhterem profesörler... tahsil hayatında bu gençlerden isteyecekleri mesaiye hudut tasavvur etmesinler, insafsız olsunlar.
... Bu nesil çok esaslı hazırlanmağa muhtaçtır. Çalıştırmalısınız, çok istemelisiniz, çok insafsız ve kıyıcı olmalısınız.”68 İnönü bu isteğinin gerekçesini açıklarken, gençleri amansız hayat mücadelesine hazırlamak gerektiğini söylemiştir. 

Sonuç 

Büyük Atatürk ve onun döneminde görev yapan devlet ve siyaset adamlarının gençlikle ilgili görüşleri analiz edilince ortaya Türk milletinin yaşadığı tarihî tecrübeye göre şekillenmiş, tamamen yerli ve millî bir gençlik tipi çıkmaktadır. Türk milleti dünyanın hem çok güzel hem de siyasi, kültürel, ve ekonomik açıdan çok önemli bir parçasını vatan olarak seçmiştir. Tarih gösteriyor ki bu vatanda hür ve bağımsız yaşamanın bedeli çok yüksektir ve o bedeli, Türk ulusu defalarca ve kahramanca ödemiştir. Bu bedelin ne kadar yüksek olduğunu 
çok iyi bilen Atatürk ve onunla birlikte Cumhuriyeti kuranlar, Türk gençlerini bu topraklarda hür ve bağımsız olarak yaşayacak güçte yetiştirmek istemişlerdir.69 Onlara göre, gençlere “en evvel ve her şeyden evvel, Türkiye’nin istiklaline” düşman unsurlarla mücadele etmeyi, vatana sahip olmayı öğretmek gerekmektedir.70 Hayatın her anını cephedeymiş gibi yaşayan, “gideceksiniz ve öleceksiniz” dendiğinde vatan için ölmeye hazır, fedakâr nesillere ihtiyaç vardır. Türk gençleri aynı zamanda bilgili, öğrendiğini uygulayabilen, çalışkan, 
ve yüksek karakterli olmalıdır.71 Bu topraklar üzerinde ancak böyle bir gençlik inkılapları yaşatır, Cumhuriyeti korur, ve milletin bekasını sağlayabilir.72 
Türk gibi, Atatürk gibi düşünenlerin başka tür bir gençlik istemesi de mümkün değildir. 

Bu noktada sorulması gereken soru en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’yi düşünen böyle bir gençliği kimin yetiştireceğidir. Geleneksel toplumda gençleri ana baba olarak, öğretmenler olarak biz eğitirdik. Şehirleşen, teknolojik olarak gelişmiş ve küreselleşen yeni toplumda durum değişti. Bizimle birlikte, televizyon, sinema, ve Internet gibi güçler de çocuklarımızı eğitiyor. 

Kim daha güçlüyse, kim daha iyi eğitiyorsa çocuklarımız onların istediği gibi düşünüyor. Çok geç olmadan, bu çocuklara ne olmuş, neler de söylüyorlar, yabancılar gibi düşünüyorlar deme noktasına gelmeden, eğitim kurumlarımızı Türk gibi, Atatürk gibi düşünen, onun gibi hisseden gençler yetiştirmek için hazırlamalıyız. Atatürkçülük, Atatürk gibi hissetmek ve Atatürk gibi düşünmekle mümkündür.73 


DİPNOTLAR;

1 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü yay., Ankara 1961, s. 17. 
2 a.g.e., cilt 1. s. 231. 
3 Bkz: Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Gençlik, “, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1992, s. 867-876. 
4 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, Ön. ver., s. 182 
5 Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanları’nın [CBMEB] Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 1, s. 86-87. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü yay., Ankara 1946. 
6 a.g.e., s. 108-111. 
7 a.g.e., s. 119. 
8 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 1, sene 1, 10/2/1337(1921), cilt 8, s. 170. 
9 Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlan’nın [CBMEB] Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 1, ön. ver., s. 340 
10 a.g.e., s. 373. 
11 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 4, 12/4/1927, cilt 31, s. 91 
12 a.g.e. devre 2, sene 1, 23/2/1340(1924), cilt 6, s. 264. 
13 a.g.e. devre 2, sene 2, 25/2/1341(1925), cilt 14, s. 305 
14 a.g.e. devre 3, sene 3, 18/5/1930, cilt 19, s. 108. 
15 a.g.e., s. 108. 
16 a.g.e., s. 110. 
17 Cumhurbaşkanları. Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlan’nın TCBMEB1 Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 2, ön. ver., s. 51 52. 
18 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 4, sene 1, 25/6/1932, cilt 9, s. 314. 
19 Ağaoğlu Ahmet (Kars Milletvekili), TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 26/2/1341(1925), cilt 14, s. 367; Abidin Özmen (Maarif Vekili), devre 5, 
Fevkalade İçtima, 25/5/1935, cilt 3, s. 257; Berç Türker (Afyon Milletvekili), devre 5, sene 1, 26/5/1936, cilt 11, s. 238 
20 Suna Kili ve A. Şerif Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Ankara 1985, s. 111. 
21 Maarif Vekaleti, 1936 İlkokul Programı, s. 2; Milli Eğitim Bakanlığı, 1968 İlkokul Programı. İstanbul 1968, s. 5. * Daha sonraki dönemlerde bu amacın 
eğitim politikasını belirleyen metinlerde daha ayrıntılı bir şekilde yer aldığı görülmektedir. 1973’te kabul edilen “Milli Eğitim Temel Kanunu”nda, Türk 
 Milleti’nin bütün fertlerini toplumun “milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini 
seven ve daima yüceltmeye çalışan” yurttaşlar olarak yetiştirmek Türk Milli Eğitimi’nin genel amacı olarak kabul edilmiştir (Bkz: Milli Eğitim Gençlik ve 
Spor Bakanlığı, Milli Eğitim Temel Kanunu. Ankara 1987, s. 5). 
22 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, ön. ver., s. 45. 
23 a.g.e., cilt 2, s. 43. 
24 a.g.e., cilt 2, s. 111. 
25 a.g.e., cilt 2, s. 173. 
26 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 1, ön. ver., s. 298. 
27 Bakınız: Mustafa Rahmi, “Maarifte Gaye-1, “ Hâkimiyeti Milliye. 3 Mayıs 1339/1923; Hâkimiyeti Milliye. “Yeni Türkiyenin Dördüncü Maarif Senesi, 
 “ 8 Mart 1339/1923; Enver Behnan Şapolya, “Atatürk ve Maarif Misakı, “ Türk Kültürü Eğitim Sayısı, Şubat 1966, sayı 40, s. 89; CHP Dördüncü Büyük Kurultayı Görüşmeleri Tutalgası. Ankara 1935, s. 68 
28 Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) Nizamnamesi ve Programı 1931. Ankara 1931, s. 35; Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Programı 1935. Ankara 1935, s. 16. 
29 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Programı. Ankara 1924, s. 15; Feridun Fikri (Dersim Milletvekili), TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 5/3/1341(1925), 
Cilt 15, s. 189. 
30 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 25/2/1341(1925), cilt 14, s. 301-302. 
31 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 26/2/1341(1925), cilt 14, s. 367. 
32 a.g.e., s. 373 
33 a.g.e., s. 186-187. 
34 Hamdullah Suphi (Maarif Vekili), TBMM Zabıt Ceridesi, devre 1, sene 2, 12/11/1337(1921), cilt 14, s. 199; Hamdullah Suphi (Maarif Vekili), a.g.e., 
Devre 2, Sene 2, 5/3/1341(1925), cilt 15, s. 173; İhsan hamit (Ergani Milletvekili), a.g.e., devre 2, sene 2, 7/3/1341(1925), cilt 15, s. 201; Hikmet Bey (Maarif Vekili), Cumhurbaşkanları. Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının [CBMEB] Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 2, ön. ver., s. 160; 
İsmet İnönü (Başbakan), a.g.e., cilt 1. ön. ver., s. 106. 
35 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 1, sene 1, 9/5/1336(1920), cilt 1, s. 241. 
36 a.g.e., devre 2, sene 2, 27/11/1340(1924), cilt 10, s. 389; TC Başbakanlık, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri (1923-1960), cilt 1, Ankara 1978, s. 8, 45, 89. 
37 Maarif Vekaleti Mecmuası, sayı 1, 1 Mart 1341(1925), s. 52. 
38 Hasan Cicioğlu, Türkiye Cumhuriyeti’nde İlk ve Orta Öğretim, Ankara Üniv. DTCF yay, 1982, s. 160 
39 Maarif Vekaleti, İlkokul Müfredat Programı. İstanbul 1936, s. 2. İncelediğimiz dönemde sık sık kulandan “seciye” kelimesi günümüz Türkçesinde pek kullanılmamaktadır. Atatürk dönemi aydınlarının “karakter, “ “ahlak, “ “dürüstlük, “ gibi kavramları anlatmak için kullandığı “seciye” kelimesi “karakter” ve “erdem” sözcükleriyle sadeleştirilmiştir. 
40 Atatürkün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, ön.ver.. s. 172. 
41 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 17/4/1340(1924), cilt 8 ve 8/1, s. 814 
42 a.g.e., s. 823. 
43 Cumhurbaşkanları. Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının [CBMEB] Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 1, ön. ver., s. 102-104. 
44 a.g.e., cilt 2, ön. ver., s. 43. 
45 Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 25/6/1932, cilt 9, s. 325. 
46 Cevdet Bey (Kütahya Milletvekili), TBMM Zabıt Ceridesi, devre 1, sene 1, 4/12/1336(1920), cilt 6, s./8; Hamdullah Suphi (Maarif Vekili), TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 2, 7/3/1341(1925), cilt 15, s. 203; Halit Bey (Kastomonu vekili), TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, Sene 3, 20/3/1926, cilt 23, s. 266 
47 Bkz: Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Milli Eğitim”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yay., Ankara 1992, s. 673-693. 
48 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 1, sene 1, 9/5/1336(1920), cilt 1, s. 241-242. 
49 Ayni, devre 1, sene 3, 14/8/1338(1922), cilt 22, s. 203. 
50 Cumhurbaşkanları. Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri. cilt 1, ön. ver., s. 134. 
51 Maarif Vekaleti İlkokul Müfredat Programı. İstanbul 1936, s. 2; Maarif Vekaleti İlk ve Orta Mektepler Talimatnamesi. İstanbul 1927, s. 1. 
52 Suna Kili ve A. Şerif Gözübüyük, Ön. Ver., s. 103-111. 
53 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, ön. ver., s. 182. 
54 Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Türk Teyyare Cemiyeti Yay., Ankara 1927, s. 532 
55 Cumhurbaşkanları. Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanları’nın Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 1, ön. ver., s. 373. 
56 TBMM Zabıt Ceridesi, devre 2, sene 4, 12/4/1927. 
57 a.g.e. devre 2, sene 2, 26/2/1341 [1925], cilt 14, s. 362. 
58 a.g.e. devre 4, sene 1, 25/6/1932, cilt 9, s. 312. 
59 a.g.e. devre 4, sene 1, 25/6/1932, cilt 9, s. 319; a.g.e., devre 4, sene 2, 17/5/1933, cilt 15, s. 142. 
60 Enver B. Şapolya, “Atatürk ve Maarif Misakı, “ Türk Kültürü Eğitim Sayısı. Şubat 1966, Sayı 40, s. 87. 
61 Maarif Vekaleti, 1936 İlkokul Programı. İstanbul 1937, s. 2. 
62 A. Afetinan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Türk Tarih Kurumu yayını, 1969, s. 75-76 ve 533-535’den nakleden Turhan Feyzioğlu,  “Atatürk ve Gençlik, “ Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu yay., s. 873. Mustafa Özcan (1992). Updating National Identity: The Turkish Experience: Examples from the Atatürk Period (1920-1938). Presented at the 87* Annual Meeting of the American sociological Association. 
August 20-24, Pittsburg, Pennsylvania, USA. 
63 Hakimivet-i Milliye gazetesine demeç (6 Aralık 1922). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. c.II, 2. baskı, Ankara, 1959, s. 46-47. 
64 Yahya Akyüz. “Atatürk ve Eğitim “, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1992, s. 712. 
65 Utkan Kocatürk, “Atatürk’te Gençlik Kavramı ve Atatürkçü Gençliğin Nitelikleri, “ Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1992, s. 878. 
66 Atatürkçülük. Üçüncü Kitap. Ankara, 1983, s. 166-167’den nakleden Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Gençlik, “ Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., s. 874. 
67 İzmit Basın Toplantısı (16 Ocak 1923). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. c.II, 2.b., Ankara, 1959, s. 59. 
68 Cumhurbaşkanları. Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlan’nın [CBMEB] Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, cilt 1, ön. ver., s. 96-97 
69 Mustafa Özcan (1992). Updating National Identity: The Turkish Experience: Examples from the Atatürk. Period (1920-1938). Presented at the 87* 
Annual Meeting of the American sociological Association. August 20-24, Pittsburg, Pennsylvania, USA. 
70 Andrew Mango (2000). Atatürk: the Bibliographv of the Founder of Atatürk. New York: The Overlook Pres, p. 262. 
71 Atatürk’ün gençlik konusundaki görüşleri için ayrıca bkz: Utkan Kocatürk, Atatürk’te “Gençlik” Kavramı ve Atatürkçü Gençliğin Nitelikleri”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1992, s. 877-880. 
72 Sadık Tural (2000). in the Track of the Learned. Ankara: Atatürk Culture Center pub., no: 235. A translation of Bilgelerin Yolunda (3rd ed.) by Mustafa Özcan from Turkish into English. 
73 a.g.e. s. 82. 


***

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ Nİ KURANLAR NASIL BİR GENÇLİK İSTİYORDU.? BÖLÜM 1

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ Nİ KURANLAR NASIL BİR GENÇLİK İSTİYORDU.?  BÖLÜM 1




Atatürk Dönemi TBMM Tutanaklarının ve İlgili Diğer Belgelerin Analizi (23 Nisan 1920-10 Kasım 1938) 

Dr. Mustafa ÖZCAN 


Giriş 

Bu bildiride başta büyük Atatürk olmak üzere 1920-1938 arasında görev yapan Türk devlet ve siyaset adamlarının idealize edip yetiştirmek istediği genç tipinin nitelikleri açıklanacaktır. Araştırmanın ana kaynağı Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarıdır. 23 Nisan 1920’den 10 Kasım 1938’e kadar geçen 18 yıllık dönemde TBMM’de yapılan konuşmalar büyük boy 142 ciltte toplanmış olup, 
45892 sayfa tutmaktadır. Tutanakların tamamı taranarak ilgili bölümler bildiride kullanılmıştır. Tutanaklara ilaveten, hem Atatürk’ün hem de diğer devlet ve siyaset adamlarının TBMM dışında yaptıkları konuşmalar ve basın açıklamaları da değerlendirilmiştir. Büyük asker, devlet ve fikir adamı Atatürk’ün ve onunla birlikte cumhuriyeti kuranların, Türk gençlerinin sahip olmasını istedikleri temel 
nitelikleri aşağıdaki başlıklar altında toplamak mümkündür: 

1. Vatansever, İdealist, ve Fedakâr Bir Gençlik Mustafa Kemal Atatürk ve onun döneminde görev yapan devlet ve siyaset adamları, gençlerin vatanını ve milletini seven, ülkenin birliğini ve bağımsızlığını koruyacak, idealist ve fedakâr nesiller olarak yetiştirilmesini istemiştir. Atatürk bu kavramları vurguladığı ilk konuşmalarından birini 15 Temmuz 1921’de toplanan Maarif Kongresinde yapmış ve gençlerin sahip olmasını istediği nitelikleri şöyle açıklamıştır: 

Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa mevcudiyeti ile, hakkı ile, birliği ile tearuz eden [çatışan] bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumunu ve efkârı millîyeyi [millî fikirleri] Kemali istiğrak ile her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârane müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf [nitelikler] ve kabiliyetin zerki mühimdir. Daimi ve müthiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın [milletlerin] felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsafı Kemali şiddetle talep etmektedir.1 

Atatürk Maarif Kongresindeki konuşmasında sözünü ettiği niteliklerin çocuklarımıza ve gençlerimize kazandırılmasına büyük önem vermekte, 
görecekleri eğitimin derecesi ne olursa olsun, onlara her şeyden önce Türkiye’yi ve millî benliklerini koruyacak bilgi ve bilincin kazandırılmasını istemektedir. 
1 Mart 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmada da aynı konuya temas ederek görüşlerini şöyle açıklar: 

Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, ananatı millîyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Beynelmilel vaziyeti cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasırı ruhiye ile mücehhez olmayan fertlere ve bu mahiyette fertlerden mürekkep cemiyetlere hayat ve istiklal yoktur.2 

Atatürk’e göre, gençlere en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklaline, ve millî benliğine düşman unsurlarla mücadele etmeyi öğretmek gerekir. 
Bunu bilmeyen bireylerden oluşan bir topluma hayat ve istiklal hakkı yoktur. Atatürk eğitimin gücüne inanmakta ve eğitim yoluyla, vatansever, idealist ve yüksek karakterli bir gençlik yetiştirilmesini istemektedir.3 Gençler aldıkları eğitimle “insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin ve fikir hürriyetinin” en değerli “timsali” olacaklardır.4 

Atatürk döneminin önemli bir devlet ve siyaset adamı olan İsmet İnönü de nasıl bir gençlik istediğini yaptığı konuşmalarda açıklamıştır. 
1 Ocak 1923’te, Birinci İnönü Zaferi’nin yıldönümü münasebetiyle yapılan bir toplantıda öğretmenlere hitap ederken, ulaşmak istediği sonucu elde etmeye karar vermiş bir insanın mutlaka başarılı olacağını ve gençlerin böyle yetiştirilmesi gerektiğini söyleyen İnönü, konuşmasını şöyle sürdürür: 

İnönü’de askerlere ‘gideceksiniz ve öleceksiniz, size hiç bir şey vaat etmiyoruz’ dedik. Biz daima mütehammil [tahammül eden] olduk. 

İnönü şehitleri kendilerinden sonra ne olacağını düşünmeden Ölmüşlerdir. Bu feragatınefs bir fıtri [yaratılıştan] istidattır. Bunu tenmiye ediniz [artırınız].5 

Atatürk döneminde Başbakan olarak da devlete hizmet eden İnönü, gençliğin sahip olması gereken niteliklerden birisinin de “mefkûre [ülkü, ideal] kuvveti” olduğunu söylemiştir. Başbakan İnönü, “Siyasal Bilgiler Okulu”nun 4 Aralık 1932’de yaptığı bir toplantıda, kendilerini “son derece kuvvetlendiren ve ümitlendiren hususun” gençlerde gördüğü “mefkûre kuvveti” olduğunu ifade etmiştir. 
İnönü’ye göre, gençlerin memlekete hizmet için sahip oldukları “mefkure kuvveti, “ güçlükleri yenmek için sahip olunan kudretin büyük ve inandırıcı delilidir. Türkiye çok çalışmak ve başarılı olmak zorundadır. Bugüne kadar “dünyanın inanmadığı” işlerin başarılması milletimizin sahip olduğu “azim ve fedakârlıkla” olmuştur. “Mefkûre kuvvetine ve şuurlu çalışma”ya büyük önem verilmelidir. 
İnönü bu nitelikleri temsil eden bir örnek olarak gençliğe Atatürk’ü göstermektedir. Atatürk için, “bir evliya gibi sakin yaşamak için hiçbir 
eksiği yok iken” milleti için huzur ve refahını feda eden Gazi, Türk inkılâbının “canlı bir misali, ...bir remzidir” diyen İnönü, konuşmasını şöyle sürdürür: 

Cumhuriyet nesli, sağ bulundukça Gazi’nin hayatı etrafında, yarın gözünü kapadığı zaman ise, onun mefkuresi, onun mezarı etrafında bu memleketin en yüksek hislerini ve emellerini âtiye [geleceğe] nakledecektir.6 

İnönü, Ankara Hukuk Fakültesinin 11 Kasım 1933’te düzenlediği diploma töreninde yaptığı konuşmasında da “fedakârlığın” önemini vurgulamıştır. 
İnönü’ye göre, hayatı ve inkılâbımızı kurtarmak için sahip olunacak niteliklerin başında “tahammül ve bilhassa fedakârlık” gelmektedir. 
Hayatta başarılı olmayı sağlayan bir çok nitelik vardır ama bunlar arasında “sabır, tahammül ve fedakârlık” çok önemlidir.7 

Atatürk döneminin en üst seviyedeki devlet adamları, Türk toplumunun cumhuriyeti kuran temsilcileri, her vesileyle, ülkesini ve milletini seven gençler yetiştirmenin önemini vurgulamışlardır. Millî Eğitim Bakanı, o zamanki adıyla “Maarif Vekili” Hamdullah Suphi, TBMM’de yaptığı bir konuşmada, çocukların eğitim yoluyla ailesine, geleneklerine, mazisine bağlanması gerektiğini, mezunları millete ve memlekete yabancılaşan okulların milletin kalbinde yer tutamayacağını söyler. Hamdullah Suphi’ye göre, okullarda “takip edilecek gaye” çocukları “kendi milletlerinin köküne irca etmektir.”8 “Maarif Vekili” Hamdullah Suphi, 18 Eylül 1925’te bakanlık binasının temel atma töreninde yaptığı konuşmada, o günkü “Türk nesli”ni, “kalbinde ve dimağında aşk ve zekâ namına ne kadar kudret varsa hepsini Türk vatanına hasretmeyi düşünmüş” bir nesil olarak nitelemektedir. Hamdullah Suphi bu konuşmasında, yeni yapılan binada 
hizmet verecek eğitimcilerden “Türk nesillerine, Türk vatanını mesut, hür ve muhterem kılacak” bir eğitim vermelerini ister.9 

Atatürk dönemi eğitimcilerinden Maarif Vekili Mustafa Necati de ülkeye faydalı, fedakâr bir gençliğin yetiştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Ona göre, Türk milletini ileri bir toplum haline getirebilmek için, kendilerine “vatanın mukadderatını” teslim edeceğimiz gençlerin “daha kudretli ve daha fedakâr” olması gerekir.10 

Maarif Vekili Mustafa Necati, çalışma arkadaşları olan eğitimcilerin, gençliği, “memleket ve millet için feyizkâr ve hayırkâr” olarak yetiştirmeye 
çalıştıklarını söylemiştir.11 

Cumhuriyetin kurucusu olan devlet adamları ve aydınlar, yukarda verilen örneklerde de görüldüğü gibi, gençliğin “mefkûre” sahibi olarak yetiştirilmesini istemektedirler. Ergani Milletvekili Kazım Vehbi yaptığı bir konuşmada, dönemin Maarif Vekiline hitaben, tarih huzurunda soruyorum, “sen bu memleketin evladına bir mefkûre vermek için... ne yaptın? Tedrisat programlarını ne surette hazırlıyorsun?” diyerek, Millî Eğitim Bakanını sorgulamaktadır.12 

İstanbul Milletvekili Kazım Karabekir, Maarif Vekâletinin 1925 yılı bütçesi TBMM’de görüşülürken yaptığı bir konuşmada, bir millete mensup olan insanların birbirini sevecek ve destekleyecek şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söylemiştir. Karabekir’e göre, milletin fertleri arasında sevgi uyandırmak, “kalbî bir muhabbet” meydana getirmek gerekir. Ona göre, bir ideal olarak, “Her millet şu düsturu kabul etmiştir: Bir fert bütün millet için, bütün millet bir fert için. Bunu böyle fiilen, kavlen her ferde zerk etmek lazım gelir.”13 

İstanbul Milletvekillerinden Akçuraoğlu Yusuf da “ideal”in gençlik için önemli olduğuna inanmaktadır. TBMM’de yaptığı bir konuşmada, eğitim kurumlarında gençlere bir “ideal” verilmesini isteyen Akçuraoğlu, verilmesini istediği “ideal”in anlamını şöyle açıklar: “Feragati nefis, tesanüt ve şahsi menfaatin umumun menfaatine feda edilmesi, yekdiğerine muavenet edilmesi, umumi mesai ile 
meşgul olma ve küçük şahsi menfaatin ikinci planda bırakılması.”14 

Akçuraoğlu’na göre bu ilkeler toplumların varlığı ve hayatı için “elzem esaslardır” ve gençler bu ideallere sahip olarak yetiştirilmelidir. 
O yıllarda, milletvekilliğinin yanı sıra “Ankara Hukuk Mektebi”nde de ders veren Akçuraoğlu Yusuf, aynı -konuşmada, orta ve yüksek öğretim gençliği 
için “ideallerin” önemli olduğunu belirttikten sonra, “gençlerde biraz ideal noksanı” gördüğünü söyler. Ona göre gençler “ferdiyetçilikle biraz fazla ileri 
gitmekte, “maddi meselelerle” biraz fazla meşgul olmaktadırlar. Bu durum “cemiyetimiz için tehlike teşkil eder” diyerek endişelerini dile getiren Akçuraoğlu, Maarif Vekilinden bu konuda açıklama yapmasını ister.15 

Akçuraoğlu Yusuf un TBMM’de yaptığı yukarda verilen konuşmasından sonra söz alan Maarif Vekili Cemal Hüsnü, Akçuraoğlu’nun söylediği konuların lise yönetmeliğinde hemen hemen aynen mevcut olduğunu, bir vatandaşa “muavenet, tesanüt” ve benzeri görevlerini öğretmenin okulların en önemli amacı olduğunu söyler. Ona göre, gençleri “şuurlu ve hayırlı vatandaşlar” olarak yetiştirmek Maarif Vekâletinin en önemli görevidir.16 

İncelediğimiz dönemin Maarif Vekillerinden Esat Bey de 12 Temmuz 1931’de, lise ve öğretmen okulu müdürlerine yaptığı bir konuşmada, eğitimde en önemli noktanın “cemiyetin menfaatlerinin fert menfaatlerinden üstün” olduğunun bilinmesi ve nesillerin bu bilinçle yetiştirilmesi olduğunu söyler. Esat Bey’e göre, ferdin topluma karşı vazifesi, kendinden ziyade mensup olduğu toplumu 
düşünmek, onun varlığını ve istiklalini korumaya, huzur ve refahını temine çalışmaktır. “Millî terbiyenin esası budur.” Diğer medeni memleketlerde olduğu gibi bizde de kültür dersleri vasıtasıyla öğrencilere “millîyet mefkûresi” kazandırılmalıdır. Bu şekilde yetişecek “Türk genci, milletine, memleketine ve Cumhuriyetine borçlu olduğu vazifeleri” daha iyi anlar ve yerine getirebilir. Öğretmenin görevi çocuklarımızı ve gençlerimizi, “kendilerinden ziyade millet, memleket ve Cumhuriyetimizin yüksek menfaatlerine” hizmet edebilecek 
şekilde yetiştirmektir.17 Manisa Milletvekili Refik Şevket de 6 Haziran 1932’de TBMM’deki bir konuşmasında yeni yetişen nesilleri “Millîyetçi Türk” olarak niteleyerek, onları yetiştiren öğretmenlere teşekkür etmektedir.18 

Atatürk döneminde yukarda görüşlerinden örnekler verilenlerin dışında daha birçok devlet ve siyaset adamı da, gençlerin milletini ve ülkesini seven, fedakâr ve idealist insanlar olarak yetiştirilmesini istemiştir.19 Vatanseverliğin, idealizmin, ve fedakârlığın milletin bekası için ne kadar önemli olduğunu yaşayarak öğrenen Türk devlet ve siyaset adamları, bu vasıflara sahip nesiller yetiştirmeyi amaç olarak benimsemiş ve bunu bir devlet ve eğitim politikası hâline getirmişlerdir. 
Nitekim 1924 Anayasasında Türk Devleti’nin millîyetçi ve halkçı olduğu kabul edilmiş, 20 bu niteliklere sahip nesiller yetiştirmek Türk eğitiminin amaçlarından biri olarak eğitim politikasını belirleyen metinlerde yer almıştır.21 Milletini ve vatanını seven, idealist ve fedakâr bir gençlik yetiştirmek, Atatürk döneminden sonra da Türk eğitiminin temel hedeflerinden biri olmaya devam etmiştir.* 

2. Öğrendiğini Uygulayabilen Bir Gençlik 

Büyük Atatürk ve onun döneminin devlet ve siyaset adamları Türk gençlerinin öğrendiklerini uygulayabilen, “ameli adamlar” olarak yetişmesini istemişlerdir. 
Atatürk 27 Ekim 1927’de yaptığı bir konuşmada “hayatı içtimaiyede bizzat ameli, müessir ve müsmir uzuvlar yetiştirmek” gerektiğini, ancak bu sayede iş adamlarına ve sanatkarlara sahip olunacağını söylemiştir.22 
Ona göre memleketi kurtarmaya çalışanlar, sahip olacakları bu niteliklerin yanısıra, mesleklerinde “birer namuskâr mütehassıs ve âlim” olmalıdırlar.23 
Atatürk, 17 Şubat 1927’de İzmir İktisat Kongresini açış konuşmasında da aynı konunun önemini vurgulamış ve yetişen nesillere kazandırılacak nitelikleri 
şöyle açıklamıştır: “Evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara o suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, alemi ticaret, ziraat ve sanatta ve bütün bunların faaliyet sahalarında müsmir olsunlar, müessir olsunlar, faal olsunlar, amelî bir uzuv olsunlar.”24 ‘Atatürk, 27 Temmuz 1924’te öğretmenlere yaptığı bir konuşmada da eğitim ve öğretimin kız ve erkek bütün çocuklar için “amelî” olması gerektiğini vurgulamıştır.25 “Amelîlik, ” program, yöntem, amaç ve uygulama gibi boyutları olan bir kavramdır. Atatürk, 1 Mart 1923’te TBMM’de yaptığı bir konuşmada “amelîlik” kavramının “yöntem” boyutunu vurgulayarak şöyle demiştir: 

“Terbiye ve tedriste takip edilecek usul, malumatı insan için fazla bir süs, bir vasıtai tahakküm yahut medeni bir zevkten ziyade, maddî hayatta muvaffak olmayı temin eden amelî ve kabili istimal bir cihaz hâline getirmektir. Maarif vekaletiniz bu esasa ehemmiyet vermektedir.”26 

Atatürk bu sözleriyle eğitimde uygulanacak “usul, ” yani yöntemle ilgili bir ilkeye işaret etmektedir. Onun bu yaklaşımı, diğer devlet ve siyaset adamları tarafından da benimsenmiştir: Maarif Vekili Mustafa Necati TBMM’de yaptığı bir konuşmada, “efendiler... 
Maarifimizin hedefi, büyük Reisicumhurumuzun en veciz, en beliğ bir surette 1339[1923]’da ifade ettiği şu yüksek düstur [ilke] ile gösterilebilir” dedikten sonra, Atatürk’ün yukarıda verdiğimiz sözlerini aynı şekilde tekrar etmiştir. 

Atatürk’ün “amelîlik”le ilgili yukarda verilen sözleri eğitimin her düzeyinde uyulması gereken yöntemle ilgili bir ilkeye işaret etmekle birlikte, hem Atatürk dönemi boyunca hem de daha sonra, eğitimin program ve amaç gibi diğer boyutları için de kullanılmıştır.27 
Atatürk’ün bu görüşü, incelediğimiz dönemin iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1931 ve 1935 yıllarında kabul edilen parti programlarında hemen hemen aynı kelimelerle tekrar edilmiştir.28 Ayrıca Atatürk tarafından ilk Büyük Millet Meclisi’nde (BMM) kurulan “Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Grubu”na karşı, bir muhalefet grubu olarak kurulan “İkinci Müdafai Hukuk Grubu”nun 
programı ile, Kasım 1924’te kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın programında da eğitimde “amelîlik” ilkesi benimsenmiş ve önemi vurgulanmıştır.29 

İstanbul Milletvekili Kazım Karabekir, Maarif Vekâletinin 1925 yılı bütçesi mecliste görüşülürken yaptığı konuşmada, eğitimde çocuğun “merkez”e alınmasını ve hayata “amelî” olarak hazırlanmasını istemektedir. Karabekir’e göre, toplumu geliştirmek için, nesillerin sahip olması gereken niteliklerden birisi de becerikli olmaktır. Ona göre, eğer sağlıklı, “eli tamamıyla her işe yatkın, becerikli” ve her gördüğünü derhal gerçek diye kabul etmeyerek inceleyen “mektep mahsulünü halkın içine atarsak” milletin ve memleketin şekli kısa zamanda değişecektir.30 

Kazım Karabekir’in eğitimle ilgili hemen her sorun hakkında görüş belirttiği meclisteki bu uzun konuşmasından sonra söz alanlardan Kars Milletvekili Ağaoğlu Ahmet, hem Karabekir’i eleştirir hem de kendi görüşlerini ortaya koyar. Ağaoğlu’na göre, Karabekir’in “vatan için amelî adamlar” yetiştirilmesi görüşü eğitimin önemli bir amacıdır. Maarif Vekâletinin bu “emeli” gerçekleştirmesi memleket için bir başarı olacaktır. Ağaoğlu, Karabekir’in “amelîlik” görüşüne katılmaktadır, ancak ona göre amelî adamlar yetiştirmek gayesi, yalnız amelî adamlar yetiştirmek noktası üzerinde yoğunlaşırsa, bu şekilde yetiştirilmiş insanlar büyük faydalar sağlayamaz. Ağaoğlu kendisinin bu konudaki görüşlerini de şöyle açıklamaktadır: “Amelî insanlar yetiştireceğiz fakat amelî insanların mefkûreleri, kalpleri ve hayatları beşerî mefkûre ile meşbu [dolu] olacaktır.” Ancak böyle yetiştirilen fertlerden toplum istifade edebilir, sadece amelî adam yetiştirmek ise toplum için büyük tehlikedir.31 Ağaoğlu’nun sözlerine “ben öyle demedim” diyerek söz alan Karabekir bu konudaki 
düşüncelerini tekrar şöyle açıklamıştır: “Bendeniz programda hayatı ameliyeye de mevki ve kıymet verilmesini ve bu suretle yalnız kafa şişirmeyerek okuduğunu tatbik edebilecek ve bu suretle memlekette iktisadî hayatı inkişaf ettirecek bir unsurun yetişmesini söyledim” demiştir.32 

İstanbul Milletvekili Yusuf Akçora, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı eğitimle ilgili bir konuşmada aynı konuya temas ederek, “hepimizin şikayet ettiği bir şey var, mekteplerimiz amelî adam yetiştirmiyor” dedikten sonra, yetiştirilecek gençlerin nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerini açıklıyor. Akçora’ya göre, “amelî adam” yalnız mesleki öğretim kurumlarında yetişmez; sadece “çiftçi” veya “orman mektebi” açmakla bu iş olmaz. Genel orta öğretim kurumlarında da öğrenciler mezun olduktan sonra “iktisadî fayda” temin edecek şekilde yetiştirilmelidirler. Görüşlerini desteklemek için Rusya ve Avusturya’daki okullardan örnekler veren Akçora’ya göre, Türk okullarında “hayattan uzak” ve “gayrı amelî” bir eğitim verilmektedir. Eğitim kurumlarımızı öğrencileri hayata 
hazırlayacak, onlara “amelî hayat zihniyetini” kavratacak şekilde düzenlemek gerekir.33 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

28 Aralık 2016 Çarşamba

Atatürk Dönemi Dış Politikasında Ortadoğu’nun Yeri Üzerine



Atatürk Dönemi Dış Politikasında Ortadoğu’nun Yeri Üzerine 



DEĞERLENDİRME MAKALESİ 
REVIEW ARTICLE 

Mustafa Bıyıklı, Batı İşgalleri Karşısında Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları - Atatürk Dönemi, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007, 2. bsm., 517 s. 

Namık Sinan TURAN* 
* Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü. 


Türkiye’nin son yıllarda Ortadoğu coğrafyasında daha aktif rol oynama çabaları bölgedeki tarihsel referansların değerlendirilmesi açısından da fırsat olarak 
kabul edilmekte. Bu hiç şüphesiz gerek siyasi tarih gerekse uluslararası ilişkiler açısından oldukça eksik sayılabilecek literatüre katkı anlamında oldukça 
önemli. Osmanlı Dönemi Arap milliyetçiliğinin gelişim sürecine dair çalışmalar ya da son yıllardaki siyasi ve ekonomik gelişmeleri baz alan konuların ağırlık 
kazandığı araştırmalar ne yazık ki erken cumhuriyetin dış politikasında Ortadoğu söz konusu olduğunda eksik kalıyor.1 Bunun başlıca iki nedeni olduğu 
söylenebilir. İlki cumhuriyetin ilk yıllarına dair arşiv kaynaklarının tasnifi konusundaki eksiklerin araştırmacıları konudan uzaklaştırması. İkincisi ise yüzünü Batı uygarlığına dönen Kemalist rejimin Ortadoğu’ya ve daha özelde İslam dünyasına sırtını döndüğü yönündeki ön yargının konuya olan ilgiyi azaltması. 
Bununla birlikte akademik anlamda Ömer Kürkçüoğlu’nun çalışmaları Türkiye ve Ortadoğu ilişkileri konusunda ilkler arasında sayılmalıdır.2 

Atatürk dönemi Ortadoğu ile olan ilişkiler konusunda son yıllarda bir ilgi uyanmaya başlamışsa da bu henüz yeterli düzeyde değildir.3 
Son döneme kadar K. Krüger’in 1932’de basılmış olan eserinin yanında konuyla doğrudan ilişkili bir çalışma bulmak oldukça güçtü.4 
Bu nedenle Mustafa Bıyıklı’nın kitabı önem kazanmaktadır. 

Batı İşgalleri Karşısında Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları: Atatürk Dönemi başlıklı çalışma yazarın 2002 yılında tamamladığı İki Dünya Savaşı Arasında 
Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları (1918-1939) adlı doktora tezine dayanmakta. 
Ancak anlaşıldığı kadarıyla bazı ilaveler içermekte. Kitap uzun bir girişin ardından üç bölüm olarak kurgulanmış. Bunun yanında “Türkiye İçin Ek Tedbirler 
ve Hedefler”, “Ortadoğu Ekseninde Türk-Arap İlişkilerinin Gelişmesi”, “Atatürk Dönemi Türk Dış Politikasının Kaynakçalı Kronolojisi” gibi ek yazılarla 
destekleniyor. 

Yazar kitabının girişinde temelde Osmanlı Devleti’ndeki siyasal ve sosyoekonomik değişimin nedenlerini tahlil etmekte, bunu iç ve dış etkiler ışığında analiz etmeye çalışmakta. Ancak hemen belirtmek gerekir ki bunu yaparken kullandığı dil ve üslup bir akademik çalışmanın üslubuyla uyuşmuyor. Burada altın çağ olarak tanımlanan Osmanlın klasik döneminin5 sona erişi ve yaşanan sarsıntı karşısında 18. yüzyıl sonlarından itibaren geliştirilmeye başlanan “yenileşme” hareketleri devletin “sosyal” yönlü bir müdafaa hareketi olarak değerlendiriliyor. Böylelikle Batının siyasi ve ekonomik nüfuzunun Akdeniz’in doğusunda giderek hissedildiği bir süreçte Osmanlıdaki dönüşümlerin temelde savunma refleksine dayalı bir siyasetin sonucu olduğuna dikkat çekiliyor. Burada temelde görülen yaklaşım olayları tamamen dış etkilerin bir sonucu olarak yorumlama anlayışıdır. Örneğin Osmanlı halkları arasında milliyetçiliğin gelişimi ve bağımsızlık taleplerinin yükselişi Batılıların kışkırtmacılığına bağlı olarak yorumlanıyor. (s. 18-19) Oysa milliyetçilik gibi 19. yüzyılın genel karakteristiğini belirleyen ve yeni kimliklerin inşa sürecine işaret eden bir ideolojinin etkileri yalnızca dış etkilerle açıklanamaz. Dahası Osmanlı gayrı Müslimleri arasında bu etkinin uyanışında örneğin Yunan milliyetçiliğinin gelişiminde bu kimliği birleştirici bir unsur olarak tasarlayan Yunan ticaret burjuvazisinin etkisini dikkate almamak mümkün değildir. Aynı yaklaşım Osmanlı Ortadoğu’su için de göze çarpmaktadır. Nitekim yazarın da dikkat çektiği Şam olaylarının dramatik gelişim seyri Batının bölgedeki nüfuz mücadelesinin yanı sıra bölgedeki cemaatler arasında ekonomik çatışmanın da bir sonucudur. Evet 
görünürde Tanzimat ve Islahat Fermanlarının bölgede özellikle Müslümanlar arasında yarattığı tepki olayların gelişiminde etkili olmuştur; ancak temelde 
ve çok daha etkin bir neden olarak ekonomik gelişimdeki eşitsiz durum yer almaktadır. 

1860 Şam olaylarını – yazar 1861 olarak gösteriyor – Büyük Devletlerin “Hıristiyan azınlığı ve batılılaştırdıkları zümreleri” kullanarak İslam dünyasında 
ikili kültür, huzursuzluk ve karışıklık arayışlarının bir sonucu olarak değerlendirmek olayı tek boyuta indirgemek anlamına geliyor.6 

Kitabın girişindeki analizlerde özellikle kuramsal anlamdaki eksiklikler dikkat çekiyor. Milliyetçilik olgusu ve Arap milliyetçiliğinin gelişimine dair algılama 
buna tipik bir örnek oluşturuyor. Buna göre sömürgeci devletler Arap milliyetçiliğini ve Türk-Arap düşmanlığını başlatarak “Ortadoğu çevresinde 
Türk-Arap ilişkileri daralmaya ve kopma noktasına varmıştır.” deniyor. Akademik uzmanlık alanını Ortadoğu üzerine geliştirmiş bir yazarın Arap milliyetçiliği 
konusundaki literatürden haberdar olmaması düşünülemeyeceğine göre buradaki yorumlamanın çoktan aşılmış bir yaklaşımı yansıttığını da bilmesi 
gerekirdi. Milliyetçilik hareketlerinde özellikle 19. yüzyıldaki gelişim çizgisinde Fransız devriminden itibaren dış etkilerin yeri bilinmektedir. Ancak hiçbir 
ideoloji toplumsal ve ekonomik bir altyapı olmadan siyasi bir realite haline dönüşemez. Arap milliyetçiliği de bu yönüyle bakıldığında tek başına Osmanlı 
birliğine kasteden Batılıların kışkırtmalarının bir sonucu olarak değerlendirilemez. Elbette Batının modern biliminin, kurumlarının ve siyasi düşüncelerinin 
Arap dünyasına ulaşmasında özellikle sahil şeridinde faaliyet gösteren misyonerlerin önemli bir payı olmuştur. Ancak bu konuyu ayrıntılı olarak inceleyen Adil Baktıaya’nın da belirttiği gibi misyonerler ne Araplara ulaşan tek kanaldı ne de bu kanalların en önemlisiydi. Nitekim Bıyıklı’nın ileri sürdüğünün 
aksine misyoner okul ve kolejlerin bu süreçteki etkisi oldukça tartışmalıdır. Son dönemdeki araştırmalar Arap milliyetçiliğinin fikri temsilcilerinin misyoner 
okullardan çok Osmanlı eğitim kurumlarından yetiştiğini ortaya koymaktadır.7 Yoksa burada ileri sürüldüğü gibi Arap milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği ve Jön 
Türk hareketini tek başına Osmanlı’yı parçalamaya yönelik Batının girişimleri olarak değerlendirmek konuyu eksik görmektir (s. 33). 

Tanzimat ve Islahat Fermanlarının sosyal yapı üzerindeki etkilerinin tümüyle olumsuz değerlendirildiği görülmektedir. Tüm bu projeler “birer Türk fikri olmaktan uzak” Batının dayatmaları olarak değerlendirilirken analitik bir değerlendirme arayışından çok Türkiye’deki muhafazakar yazının bilinen söylemi tekrar ediliyor.


Batılılaşma projesinin özellikle edebiyat ve kültür yaşamındaki eksik ya da zayıf kalan yanları elbette eleştirilebilir ve eleştirilmelidir de 8 ancak burada yer aldığı biçimiyle gazeteler ve gazeteye bağlı yazı çeşitlerin, tiyatro, roman, Batılı eserlerin Türkçe’ye tercümesi, dil ve imlaya dair ıslah girişimlerin 
de Batının amacına ulaşmak adına siyasi amaçla kullandığı araçlar olarak resmetmek 19. yüzyılın dünyasını ve kamuoyunu doğru teşhis edememek 
anlamına gelmektedir. Aksi halde “Batı değerleri lehine ve Osmanlı değerleri aleyhine olarak dış destek ve teşviklerle gazete, tercüme, tiyatro, romantizm, 
cemiyet faaliyetleri ve kadının evinden dışarı çıkartılıp bu faaliyetlerin içine yönlendirilmesinin” olumsuz sonuçlar olarak sunulması başka şekilde açıklanamamaktadır (s. 22). Nitekim benzer değerlendirmelere girişte bolca rastlanmaktadır. 


Türkiye’de Osmanlı son yüzyılı ve erken cumhuriyet dönemine dair değerlendirmelerde ideolojik önyargıların etkisinin aşılabildiğini iddia etmek mümkün değildir. Bu çalışmada da bunun aşılamadığı görülmektedir. Bunlardan en dikkat çekici olan meşrutiyetin değerlendirilmesidir. II. Meşrutiyet konusunda son derece geniş bir literatürün varlığı bir yana sadece Süleyman Kocabaş’ın çalışmasına dayanan yazar bunu adeta 7 milyon Yahudi’nin yaşadığı Selanik’teki 
sermayedarların, dış devletlerin hedeflerine ulaşmak için kullandıkları mason localarının olgunlaştırdıkları Jön Türklerin Osmanlı hanedanının dışlanması, 
İslam’ın yok edilmesi ve garp zedeliğin yaygınlaştırılması konusundaki girişimlerinin sonucu olarak değerlendiriyor (s. 26). Tümüyle tartışılabilecek bu yaklaşım tarihçilik yaklaşımının ikna ediciliği bir yana pedagojik anlamda da sorunlar içermektedir.9 Aynı tavır Batının oyununun bir parçası olan “azınlıklarının ihanet vari şikayet ve propagandaları” şeklindeki yorumlarda da görülüyor 

(s. 30). Söz konusu yaklaşım böyle bir çalışmanın girişinde yer alması gereken tezin ana ekseninin belirlenmesi ve yöntemin saptanmasından uzaklaşılarak 
demogojik tartışmaların tarafı olunması sonucunu doğuruyor. Benzeri ifadeler ve görüşlere günümüzün bazı basın organlarında da rastlanabilmektedir. 
Ancak akademik bir çalışmanın girişinin günlük gazetelerde rastlanan cinsten bir üslubu kaldıramayacağı açıktır. Ayrıca bu yaklaşım girişi amacından 
uzaklaştırmakta, konuyu dağıtıp, okurun konsantrasyonunu, metne bağlılığını zayıflatmaktadır. Bunun en tipik örneği s. 28’deki 20. dipnot ve 29-30 arasındaki 21 ve 22. dip notlardır. Konuyla bağlantısı olmadığı halde ve Kayı boyu gibi yıllar önce aşılmış nazariyelere de gönderme yaparak 623 yıllık Osmanlı idaresinin “aydınlık, huzur ve adalet içerisinde yönettiği” 60 kadar ülkedeki egemenlik sürelerinin belirlenmesi kitaba bir katkı sağlamadığı gibi bütünlüğü de bozmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında giriş kısmı eserin takdimi ve yöntemin ana hatlarının belirlenmesinden çok yazarın kimi konulardaki görüşlerini okurla paylaştığı müstakil bir yazı niteliğine bürünmektedir. 

Kitabın ilk bölümü “Batı-Doğu Ekseni veya Akdeniz Hattında Meseleler, İç ve Dış Politikalar” başlığını taşıyor. 9 alt başlık altında incelenen sorun 
Ortadoğu’nun küresel mücadelede başlıca merkezlerden biri haline geliş süreci. Bu bağlamda başta İngiltere olmak üzere, Düvel-i Muazzama’nın Akdeniz 
politikaları, I. Dünya Savaşı’nın sonuçları, savaş sonrası düzen kurma arayışları ve tarafların tezleri bu bölümün başlıkları arasında yer alıyor. Söz konusu 
süreç hakkında yerli ve yabancı oldukça geniş bir literatür bulunmaktadır. Ancak burada ilk dikkati çeken yön özellikle yabancı literatürün taranmasındaki 
eksikliktir. Aynı şekilde en çok yayına rastlanabilecek konulardaki atıflarda da bu eksiklik kendisini hissettirmektedir. Örneğin sayfa 112-113’te Çanakkale 
ve Birinci Dünya Savaşına dair verilen kaynaklar kimi internet siteleri olup, yazarın bu konudaki çalışmalardan haberdar olmadığını düşünmek mümkün değildir. 

Benzer şekilde Mekke Şerifi Hüseyin ve ayaklanması gibi konuyu doğrudan ilgilendirebilecek tartışmalarda bile kaynaklar üzerindeki eksiklik göze 
çarpmaktadır. Oysa en azından Ernest C. Dawn’ın, Osmanlıcılıktan Arabçılığa adlı eseri burada daha ufuk açıcı yorumlar üretilmesine katkı sağlayabilirdi (s. 
114). İlk bölümde metne dair bir diğer dikkat çekici yön yoğun bilgi aktarımı ve tekrarlara karşılık analitik bir bölümlendirmenin yapılamayışıdır. Bu durumda 
okur iki dünya savaşı arası batı karşısında Türkiye’nin Ortadoğu politikalarına genel bir bakıştan yine iki dünya savaşı arasında Türkiye’nin deniz stratejileri 
ve psikolojisine savrulabilmekte ve aralarında bağ kurmada zorlanabilmektedir. Burada daha dikkatli bir bölümlendirmeyle ortaya konan emek analitik bir 
çerçevede sunulabilirdi. 

Misak-ı Milli Politikası ışığında Yeni Türkiye’nin ve dış politikasının incelendiği ikinci bölüm Ortadoğu’daki politik mücadelede Türkiye’nin yerini konu 
ediniyor. İlk olarak İttihat ve Terakki’nin Arap elitleri ile olan çekişmesi, Jön Türk idaresinin Arap bölgelerinde yarattığı siyasal tepki inceleniyor. 
Bunu takiben yeni rejimin şekillenişi aşamasında hilafet tartışmalarına yer veriliyor. Hilafetin kaldırılması süreci uzunca bir bölüm olarak anlatılıyor. 
Burada aktarılanlar elbette hilafetin kaldırılma sürecine dair önemli bilgiler; ancak başlı başına bir araştırma konusu olan ve yazarın da yüksek lisans tezinin 
konusunu oluşturan bu sürecin çok ayrıntılı yer alışı Türkiye’nin Ortadoğu politikasının şekillenmesindeki en önemli amil buymuş havası yaratıyor. 
Yazar bu bölümde Meclis çatısı altında ve basında yer alan tartışmaları aktarırken, belki de üzerinde durulması gereken bir başka konuyu ihmal ediyor. 

Hilafet Meselesi 

19. yüzyılda özellikle II. Abdülhamid rejimi döneminde İttihad-ı İslam tartışmaları kapsamında iç ve dışta, taraftar ve muhalif çevrelerde hayli tartışılmış bir konuydu. Özellikle Abdülhamid rejiminin kurumu diplomaside öne çıkarma konusundaki özeni ve hassasiyeti karşısında İngiltere’nin de kışkırttığı Arap hilafeti meselesi Araplar arasında Osmanlı hilafetine alternatif olarak tartışılmaya başlanmıştı.10 İkincisi bazı Arap bölgelerinde Osmanlı karşıtlığının yükselişi sanıldığının aksine Jön Türk idaresinden öncelere dayanıyordu. Bunda yalnızca dış yönlendirmeler ya da Osmanlı merkeziyetçi bürokratlarının uygulamaları değil yükselen Arap milliyetçiliğinin de etkisi vardı.11 Nitekim bu konuda değerli araştırmacı Prof. Dr. İsmail Kara’nın editörlüğünde toplanan 
hilafet risaleleri başlıklı çalışma konuyla ilgili büyük bir boşluğu doldurmuş, olayı geniş perspektifli değerlendirme imkanı sağlamıştır. 

İkinci bölüm yeni Türkiye’nin iç ve dış politikasında kimlik değişiminin incelendiği başlığın ardından 1921 yılından 1938’e değin yıl yıl dış politika gelişmelerini 
ele alıyor. Burada Başbakanlık Cumhuriyet Arşivinden yararlanılmış olması konuya katkı sağlıyor. Ancak bazı konuların atlandığı dikkatlerden kaçmıyor. 
Örneğin 1934 yılı gelişmeleri arasında İran Şahının Türkiye ziyaretine yer verilmemiş olması dikkat çekiyor. Oysa bu ziyaret yazarın da 1937 olayları içinde yer verdiği 8 Temmuz 1937 tarihli Sadâbat Paktı’na giden süreçte iki ülke arasında resmi ilişkilerin gelişiminde önemli bir adımdır.12 Yazar 10 Haziran 
1934-6 Temmuz 1934 arasında gerçekleştirilen bu ziyarete kronolojisinde de yer vermemiştir (s.446). Mustafa Bıyıklı 1923-1938 politikalarını değerlendirirken 
Türkiye’de ulus devletin oluşum sürecindeki laiklik politikalarının Ortadoğu ile ilişkilerde göreceli olarak belirleyici olmakla birlikte 1930’a kadar olan dönemde 
güvenlik, barış ve komşuluk açısından olumlu gelişmeler yaşandığına dikkat çekiyor. 

Bu dönem dış politikasında en önemli özellik Lozan sonrası sorunlarla mücadele edilirken, dış dünyayla daha kuşkucu ve temkinli ilişkilerin kurulmasıdır. 
Yazar 1933 sonrasında Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye arasında görülen ilişkilerdeki gelişmeyi revizyonist blok ülkelerinin yayılmacı faaliyet lerine karşı Türkiye, İran, Irak, Afganistan gibi ülkelerin emperyalizme yönelik benzer kaygılarına bağlı olarak değerlendiriyor. Aynı dönemde dikkat çekilen bir diğer nokta ise Türk dış politikasında zaman zaman statükocu kimi kez de ısrarcı ve fırsatçı olunmasıdır. Nitekim Montreux ve Hatay meselesindeki tutum bu yönüyle vurgulanmaktadır (s. 326-327). 

Kitabın üçüncü bölümü Arap-Türk ilişkileri, meseleler ve politikalar konusuna ayrılmış. Burada da tezi bölümlendirmedeki eksiklilikler ilk anda göze çarpıyor. 
En dikkate değer yön konu başlıklarında tekrara düşülmesi ve dağınık bir tarzın benimsenmesi. Burada esas tema Araplar ve Türkler arasındaki ilişkilerde 
devletlerin, daha özelde toplumların birbirini algılama biçimleri. Arap dünyasında Türkiye üzerine yapılan çalışmalar, Osmanlı geçmişine bakışları gibi başlıklar oldukça genel ifadelerle burada yer alırken, Türk-Arap yakınlaşmasının gerekliliği başlığı altında bu konuda argümanlar ileri sürmektense 1908-18 dönemindeki gelişmelerin kısa bir yorumuna yer veriliyor. Yazar 1916 sonrası bazı Arapların yabancılarla işbirliği yaparak halife-sultana karşı ayaklanmalarını 
kabullenilemeyecek bir şey olarak nitelendirirken, 1919 sonrasında Türk milliyetçilerinin de halife-sultana karşı aynı şeyi yaptıklarını iddia ediyor. Bu 
durumda okurun kafasında ulusal savaş sırasında gayet pragmatik gerekçelerle halife-sultana yönelik vurgular yapan milliyetçilerin hangi yabancılarla 
işbirliği yaptığına dair bir soru oluşabiliyor. Bir önceki bölümde hilafetin kaldırılmasına dair anlatıda yer verilmeyen Arapların lehte ya da aleyhte tepkilerine bu bölümde yer veriliyor. Arapların Osmanlı geçmişine ve Atatürk inkılaplarına bakışlarına dair başlıklar, Türkiye’nin Ortadoğu politikasına yönelik yaklaşımları çarpıcı alıntılarla aktarılıyor. Özellikle Arap aydınları arasında Türkiye’deki dönüşüme dair algılamalar dikkat çekici. Burada aktarıldığı biçimiyle Kemalist devrimin hafta tatilinin değişiminden, harf reformuna, kadın erkek eşitliğine kadar toplumsal ve siyasal alandaki hemen her adımı bazı çevrelerde İslam’ın temel yasasından açıkça uzaklaşma ve İslam dünyasına sırtını dönme olarak değerlendirilmiş. Mustafa Bıyıklı burada menfi yaklaşımların yanında ortak tarihe yönelik daha soğukkanlı yaklaşımlardan da söz ediyor. Bunlar arasında 

Tunuslu tarihçi Abdülcelil Temimi ve Mısırlı tarihçi Muhammed Harb’ı özellikle anıyor. Ancak burada da işaret edildiği gibi Araplar ve Türkler arasındaki imaj 
sorununun kısa sürede hallolmasını beklemek fazla iyimserlik oluyor. Kitabın son bölümü olumsuz Arap imajının düzeltilmesi için ileri sürülen Arap tekliflerini 
içeren başlıkla tamamlanıyor. Daha çok İbrahim Dakuki’nin çalışmalarına dayandırılan bu kısımda karşılıklı önyargıların aşılmasında diyaloga ve anlayışa 
dayalı bir ilişki tarzının gerekliliği üzerinde duruluyor. 

Mustafa Bıyıklı’nın çalışması çok incelenmemiş bir konunun ele alınması açısından dikkat çekmekle birlikte konuya yönelik kaynakçada özellikle İngilizce 
ve Fransızca literatürün eksikliğiyle, bölümlendirme ve konunun sınırlarının tespiti konusunda sorunlar barındırıyor. Eksikliği dikkat çeken bir diğer konu 
ise dış politika konusunun ele alındığı bir çalışmada dış politikada belirleyici olan paradigmalara yeterince yer verilmemiş oluşu. 


1 Yüksek Öğretim Kurumu tez kataloğunda yapılacak kısa bir araştırma da Türkiye’ nın Orta doğu ile olan ilişkilerinin çeşitli boyutlarına işaret eden 59 tez kaleme alındığı görülmektedir. 

2 ÖmerKürkçüoğlu,Osmanlı Devleti’ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi (1909-1918), Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara 1982 ve Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikaları (1945-1970), Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara 1972. 

3 Bu konuda iki yüksek lisans tezi kaleme alınmıştır.Aydın Can,Atatürk Dönemi Türkiye’nin Ortadoğu Politikası (1923-1938),Yüksek LisansTezi, İnönü ÜniversitesiSosyal Bilimler Enstitüsü, 2000, 315 s.,Fikri Işık, Atatürk Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası, İnönü Üniversitesi SosyalBilimler Enstitüsü, 2005, 132 s. 

4 Krüger, K., Turkey and the Middle East,George Allen and Unwin Ltd. London 1932, 223 s.,Türkçesi için bkz. Kemalist Türkiye ve Ortadoğu, Altın Yayınları, 
Çev.Nihal Önol, İstanbul 1981, 197 s. 

5 Yazar Altın Çağ tabirini Fatih,Yavuz ve Kanuni dönemlerini içerecek biçimde kullandığını belirtiyor. Bununla birlikte erken modern çağların bir imparatorluğu olan 
Osmanlılarda altın çağ tabiri genelde Kanuni Süleyman dönemini ifade edecek şekilde kullanmıştır. Cemal Kafadar,“ The Mythof the Golden Age:  Ottoman Historical Consiciousnessin the Post Süleymânic Era”, Süleymân the Second and His Time, Ed.Halil İnalcık - Cemal Kafadar, The Isıs Press, İstanbul 1993, s. 37-48. 

6 1860 Şam olaylarının sosyo-ekonomik nedenleri ve gelişim süreciyle ilgili olarak Leila Tarazi Fawaz, An Occasion for War: Civil Conflict in Lebanon and 
Damascus in 1860,University of California Press 1994. 

7 Adil Baktıaya,Osmanlı Suriyesi’nde Arapçılığın Doğuşu: Sosyo-Ekonomik Değişim ve Siyasi Düşünce,Bengi Yayınları, İstanbul 2009, s. 108-174. 

8 Bu konuda yapılan değerlendirmeler için Şerif Mardin, “ Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma”,Türk Modernleşmesi,İletişim Yayınları,İstanbul 1991, s. 23-77, 

9 Tarih yazımında söz konusu yaklaşımın analizi için bkz. Nuray Mert,“ Cumhuriyet Tarihini Yeniden Okumak”,Doğu Batı, sayı 47, Ankara 2008-9, s. 133-134. 

10 Azmi Özcan,“ İngiltere’de Hilafet Tartışmaları 1873-1909”, İslam Araştırmaları Dergisi,Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, Sayı2, s.49-71; ayrıca bkz. Ş. Tufan Buz pınar, “ II. Abdülhamid Döneminde Osmanlı Hilafetine Muhalefetin Ortaya Çıkışı: 1877-1882 ”, Hilafet Risaleleri: Abdülhamid Devri, ciltI, Ed. İsmail Kara, Klasik Yayınları,İstanbul 2002, s. 37-63. 

11 Ş.Tufan Buzpınar,“ Osmanlı Suriye’sinde Türk Aleyhtarı İlanlar ve Bunlara Karşı Tepkiler 1878-1881”, İslam Araştırmaları Dergisi,Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,İstanbul 1998, sayı2, s. 73-89. 

12 Bu konuda ayrıntılı bir inceleme için bkz.L.Hilal Akgül, “ RızaHan’ın (Rıza Şah Pehlevi) Türkiye Ziyareti”,Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları,
İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, 2005, sayı7, s. 1-42. 

Ortadoğu Etütleri, Ocak 2010 
Cilt 1, Sayı 2