Toplum bilimci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplum bilimci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2020 Cumartesi

Ziya Gökalp ve Türkçülük Üzerine Bazı Değerlendirmeler. BÖLÜM 3

 Ziya Gökalp ve Türkçülük Üzerine Bazı Değerlendirmeler. BÖLÜM 3 



2. Ziya Gökalp’ta Türkçülük Mefkûresi 

Öncelikle Türk kelimesinden ne anlaşılmalıdır? Gökalp’a göre Türk kimdir? 

Bu soruların cevabını bulmadan Türkçülüğü anlamak mümkün olmayacaktır. Gökalp’a göre bazıları için yedi atası Türk olanlar, Türk’tür. Ancak kurtuluş yıllarına bakıldığında Arap mefkûresi için, Arnavut mefkûresi için çalışan Türkler vardı. Tunus’ta Turgut Reis’in torunları, Trablusgarp’ta Karamanlı ailesi Araplık için çalışıyordu. O halde yedi atası Türk olan tüm bunlara nasıl Türk diyebiliriz? Türlerden başka milletler için çalışan, asimile olan bu fertlerin hiçbirini Türk kabul edemeyiz. Bundan dolayı Türk olmak için sadece Türk kanı taşımak, Türk ırkından olmak yeterli değildir. Türk olmak için her şeyden önce Türk harsı ile terbiye  görmek, Türk mefkûresi için çalışmak şarttır. Bu şartları taşımayanlara kanı ve ırkı Türk olsa bile Türk denemez. Kanca ve ırkça başka bir ırka mensup olan fertler, Türk harsı ile terbiye olmuş, Türk mefkûresi için çalışıyorlarsa onları da Türk kabul etmek iktiza eder. Türk halkına göre kendi diliyle konuşan, kendi dinine mensup her fert Türk’tü (Filizok, 2005: 161-162). Gökalp’a göre lisanıyla Türk’üm diyen ve samimî olarak kalbinde bu düşünceyi taşıyan her fert Türk’tür. Bu özelliklere sahip fertlerin Türklüklerinden asla şüpheye düşülmemelidir. Türk olmak için, Türk doğmak yeterli değildir. Türk gibi duymak, Türk gibi hissetmek, Türk gibi irade edip Türk gibi çalışmak lazımdır. 

Ziya Gökalp’ın fikir dünyası Türkçülük temeline oturur. 

Önceleri Osmanlıcılıktan, İslamcılığa kadar değişen görüşlerin sahibi olmuşsa da, bunların etkisi çok çabuk geçmiş ve sonunda Türkçülükte karar kılmıştır. İttihat ve terakki Partisi (İTP)’nin Gökalp üzerinde büyük etkisi görülür. O, bir taraftan buradaki aydınların fikirlerinden etkilenirken diğer taraftan bunları derinden etkileyecek yeni fikirler ortaya atar. Gökalp, İTP’nin büyük kurultayı için 1909 yılında Selanik’e gider. Bu dönem, fikirlerinin bir kısmının sorgulanmasını ve yeni açılımları beraberinde getirir. Gökalp, burada ulusalcı eğilimlerle karşılaşır. 

Bu karşılaşma önceki fikirlerinde bir takım değişimler meydana getirir. Böylelikle Gökalp, yeni çözüm yollarını sunma gereğini duyar. 

Bu dönemde yoğun olarak Durkheim, Comte gibi batılı düşünürlerin fikirlerinden etkilenir (Acet, 2014: 68-69). İTP döneminin “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” eserindeki düşüncelere bağlı görünen Gökalp, cumhuriyet döneminde de “Türkçülüğün Esasları”na bağlı kalır. Bu kitap, Türk ulusunun var olması yolunda neler yapılabileceğini ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır. 

Türkçülüğün Esasları, değişen koşulların bir sonucudur. Koşullar zorunlu olarak fikirleri de beraberinde değiştirmiştir. Savaş sona ermiş, imparatorluk dağılmıştır. Bu koşullar Gökalp’ın, görüşlerini yeni koşullara uydurma çabasını beraberinde getirmiştir. “Milliyetçiliğin hızlı yayılışı karşısında direnmenin boş olduğunu düşünen Ziya Gökalp, Osmanlı devletinin kurtuluş yolu olarak Türkleşme akımını görmektedir. 

Zaten ona göre bütün Batı devletleri milliyetçi bir yapıya büründükleri için bu kadar gelişebilmiş ler, çağdaşlaşmaya kendisine hedef edinen Osmanlı da milliyetçi bir yapıya bürünmeliydi. Osmanlı devletinin bugüne kadar ekonomi ve askeri yönden düştüğü durumu da çoğu zaman milliyetçi bir yapının olmamasına bağlayarak kurtuluşun milliyetçilikte olduğunu belirtir” (Acet, 2014: 99). Gökalp’a Türkçülük fikrini aşılayan ilk kişiler, ilk Türkçü olarak kabul edilen Osmanlı Paşaları, Avrupalıların başını çektiği şarkiyatçılar ile Rusya’daki ve Osmanlıdaki Türkçüler dir. 

Gökalp, milliyet fikrinin savunulmasıyla Osmanlının ayakta  kalabileceğini savunur. 

Milliyet fikrinden yoksun olan halklar bencil, menfaatperest, ümitsiz ve korkaktırlar. 

Bu yüzden kurtuluşun ve bütün gelişmelerin ana sebebi milliyetçilik fikridir. 

“Ziya Gökalp (1876-1924), Türk milliyetçiliğinin babası, o tarihte Türk milliyetçiliğinin prensiplerini formüle etti. Onun mesajı uygun-doğru bir zamanda belirdi ve dağılan imparatorluğun kalıntılarından bir milli bilinç yaratmaya çalışan Türk entellektüellerini bir araya getiren bir çığlık oldu. Gökalp milli tarihte, edebiyatta ve dilde Türk milli kimliği için araştırmalar yaptı. Onun sisteminde tarih, edebiyat ve dil; Türklerin kirlenmemiş doğal kültürü ile Osmanlı kültürünün yer değiştirmesinde ve Türk insanını (milli bilinç etrafında) birleştirme hususunda ana kaynaklar olarak görülür. Doğru milli kültüre ulaşabilmek için Osmanlı’nın her şeyi çürütülmeliydi. Osmanlı kültürü ve müesseseleri Gökalp’in ideolojisinde önemli derecede olumsuz bir rol (günah keçisi rolü) oynamıştır” (Başgöz, 2011: 1538). 

Ziya Gökalp, “folklore” kavramını Türk diline “halkiyat” (halkın bilimi) olarak çevirdi, 1922’ye kadar da bu şekilde kullandı, bu tarihten sonra “halkiyat” kavramının uluslararası arenada kullanılan şekli olan “folklore” kavramını kullanmaya başladı. 1912 yılının başlarından halk hikâyeleri derledi. Çocuklar arasında milliyetçi duyguları yaygın hale getirmek için bu halk hikâyelerini şiirleştirdi ve onları ilham kaynakları olarak kullandı. 

Ayrıca millî bir destan yaratmak için Dede Korkut’un bazı hikâyeleri ni şiirleştirdi. Daha sonra hikâyeler kaleme alıp yayınlamaya başladı. Gökalp milliyetçilik hedefine uygun hale getirmek için, hikâyelerinde kullandığı dili, tarzı ve karakterlerin isimlerini de değiştirdi. 

Gökalp, ideolojisini hayata geçirmek için Türk folklorunu büyük bir eğitici aygıt haline getirdi. Şiir ya da düz yazı olarak yayınladığı çalışmalarında, hikâyelerinin coğrafî sahasını, ihmal edilmiş olan Asya’yı, Türklerin anavatanı haline getirdi. Kahramanların isimlerini Türk tarihinin efsanevî ve gerçekçi kahramanlarının isimleri ile değiştirdi. 

Örneğin, 

Masalının kadın kahramanı Ay Hanım, Türk’tür. Yıldız, Müslüman’dır ve Üvey Ana ise İngiliz’dir. 

“Türk düşünce tarihinin kuşkusuz en önemli ismi Ziya Gökalp’tır. Görüşleri derleme, yüzeysel, dağınık diye eleştirilse bile bugüne değin Türk akademik hayatında da serbest düşünce ortamlarında da onun kadar kapsamlı, derinlikli, sistematik ve etkili bir Türk düşünürü yetişmemiştir. Eğer etkisine bakılacak olursa, anılan eleştirilerin bir bakıma yersiz olduğu da söylenebilir. 

Bir imparatorluk tarih sahnesinden çekilip ulus-devlet kurulurken çeşitli düşünce akımlarının, beklentilerin ve uğraşların sınır boylarında yetişen Gökalp, Türklerin son yüz elli yılında en önemli tartışma alanlarına yüreklice girmiş, çeşitli kuramlar  ortaya atmış, tartışmış, akım yaratmış bir Türk düşünürüdür” (Öztürk, 2011: 320). 

Ziya Gökalp “Arslan Basat” adlı şiirinde Zaloğlu Rüstem’e açık göndergede bulunur. 

Zaloğlu Rüstem, İranlı ünlü kahramandır. Şehnâme’de adından övgüyle bahsedilir. Eski şiirimizde kahramanlık, yenilmezlik ve gücün sembolü olarak sıkça kullanılır. Sicistan ve Seyistan hükümdarı Zal’ın oğludur. “Ziya Gökalp, Türk kahramanı olan Basat’ın gücünü anlatmak için İran’ın efsanevî kahramanı Rüstem’le karşı karşıya getirir. Basat, Rüstem’i esir almış, onu tahtından indirmiştir. Ziya Gökalp’ın buradaki amacı öncüsü olduğu Türkçülük düşüncesini metninde işleyerek, Türk’ün gücünü dünyaya göstermektir” (Bars, 2013: 237). Arslan Basat, şiiri Ziya Gökalp tarafından 1917 yılında yazılmıştır. Şiirin son bölümü daha sonradan, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, şiire eklenmiştir. Ziya Gökalp yaşadığı dönemin sosyal ve siyasî konularını şiirine almış, fikirlerini şiirin muhtevasına yerleştirmiştir. 

Anlamsal yönden şiirin arasına Türkçülük ideolojisini sokar. Ziya Gökalp, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş döneminin Türkçülük düşüncesinin en  önemli  teorisyenlerinden biridir. Ziya Gökalp, Türk fikir hayatında adından çokça söz ettiren bir düşünce adamıdır. Birçok eserinde Türkçülük düşüncesini işler. 

“Ziya Gökalp, şiirin temeline fikrî muhtevayı yerleştirir” (Aktaş, 1996: 159). 

Ziya Gökalp, Türkiye’de Türk folklor ve etnografyasını Türk kültür sahasındaki  çalışmalarında ilmî materyalleri ve esas kaynakları ilk kullanan Türk bilginidir. Gökalp, bütün dünya Türklerinin bir kül halinde olan folklorunu, yazılı kaynaklarından ziyade sözlü kaynaklarını da kullanmıştır. “Ziya Gökalp’ın Türk ilim ve irfanına, Türklük fikir ve mefkûresine yaptığı hizmetler öyle büyüktür ki, bizim burada işaret ettiğimiz noktalar onları küçümsemeye vesile olamaz. Bilâkis kendisinin bütün hayatını vakfettiği yüce gaye hesabına değerlendirilmek gerekir. Türk ilminin, Türklük hakikatinin ve haklarının kendi milletimize ve dünya medeniyetine tanıtılması için Gökalp’ın sarfettiği gayretler bu gibi tamamlayıcı  incelemelerle o yüksek gayeye daha fazla yaklaşmamızı sağlıyacaktır” (İnan, 1998: 234). 

Gökalp’ın fikirleri, özellikle yeni bir devletin kuruluşunda, Atatürk üzerinde milliyetçilik, din ve batılılaşma konularında tesirli olmuştur. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu takip eden yıllarda Gökalp’ın başlıca fikirleri tatbikat sahasına konmuştur. Gökalp’ın fikirleri Türkiye Cumhuriyeti’ne şekil ve istikamet vermiştir. 

Atatürk inkılaplarının temelinde Gökalp’ın düşünceleri vardır. 

Atatürk, Gökalp’ı fikirlerinin babası olarak görür (Eren, 1972: 173). “Kızılelma”, Türkler arasında cihan hâkimiyetinin sembolüdür. Kızılelma Türklerin yasadıkları bölgeye göre daha batıda, ulaşılması gereken bir yerdir. Kızılelma, hâkimiyetin  veya fethedilmek üzere seçilmiş yerin sembolüdür. Kızılelma motifi Türklerde çok eski inançlara ve töreye dayanır. Barlık suyu boyunca oturan Oğuzları, buradan hep batıya doğru yürüten güç Kızılelma olmuştur. Kızılelma çok güçlü bir fetih idealinin sembolü olmuştur. 

Ergenekon Destanı’nda Ergenekon’dan çıkma ve eski yurda yeniden sahip olma idealidir. 

Ulaşılması gereken, ülkeleri ele geçirmek için fetihleri amaç hâline getiren bir semboldür 

(Özdemir, 2008: 504). Türkler hangi yöne giderlerse gitsinler elde etmek istedikleri zafere, Kızılelma adını vermişlerdir. Osmanlılar, fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma’nın varlığına inanmış ve bunu ele geçirmek için çabalamış lardır. Kızılelma’nın arzulanan bir emel, gaye ve somut hedef hâline gelişi daha çok Osmanlılarda görülür. Türk’ün ortak bilinçaltında yaşayan bu ideal Osmanlılar zamanında yazılı kaynaklara da geçmiştir. “Kızılelma ideali, 20. yüzyıl basından itibaren gelişen Türkçülük akımı ve geliştirilmek istenen millî mefkûreyle tekrar gündeme gelmiş ve bu görüşleri savunanlar için motive edici bir güç olmuştur. Bunun edebiyata yansımaları ise Ziya Gökalp’te ve Ömer Seyfettin’de görülür” (Özdemir, 2008: 505). Gökalp Kızıl Elma’yı 1913 yılında Türk Yurdu dergisinde  yayımlar. Eserini eski mesneviler seklinde ve ideolojik yönü ağır basan bir tarzda kaleme alır. Kızıl Elma şiiri ideolojik içerikli bir şiirdir. Kızıl Elma, bu şiirde çöken bir devletin yerine, bütün Türklerin bir araya gelerek kuracakları Turan devletidir. İkinci Meşrutiyet’ten sonra özellikle Ziya Gökalp’ın çalışmalarıyla, imparatorluğun Türk unsuruna milliyetçilik fikrini aşılamak, onları geniş bir Türklük dünyasından haberdar etmek çabaları, ana vatan kavramından uzaklaştırıyordu. Kızılelma motifi, Türk mitolojisinde ulaşılması gereken hedeftir (Özdemir, 2008: 508). 

Devlet kendisine ait bir hükümete kavuştuğunda, bir araziye, bir ahaliye sahip olduğunda zümre meydana gelir. Devletler kavmî, sultanî ve millî olmak üzere üçe ayrılabilir. Günümüzde büyük devletler millî devlet olma yolundadır. Millet, ümmet ya da saltanat içinde uzun süre kalmasından dolayı şahsiyetini kaybeden bir toplumun tekrar şahsiyet kazanmasıyla ortaya çıkan kavimdir. Kavimler, kavmî bir dine, kavmî bir devlete, kavmî bir medeniyete ulaşınca, varacakları en üst noktaya varmış olacaklardır. Kavimler tarih içinde ortak bir dine, ortak bir devlete, ortak bir medeniyete dahil olmuşlar ve zamanla şahsiyetlerini kaybetmişlerdir. Bugün bu üç müşterek hayattan kendi şahsiyetini kurtarabilenler millet olmuştur. Millet halinde yeniden doğan, doğduğu zaman o artık eski kavim değildir (Filizok, 2005: 93-94). 

3. Ziya Gökalp’ta Türkçülüğün Esasları 

Gökalp’a göre kültürün en önemli üç unsuru bulunmaktadır: dil, din ve tarih. Bundan yola çıkan Gökalp milleti aynı dili konuşan, aynı dine iman eden ve ortak bir geçmişi olan insan topluluğu olarak tanımlar. Ona göre bir ülkede farklı kavimlerden insanlar ortak bir kültür etrafında birleşerek bir millet oluşturabilirler. “Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminde hayatını geçiren Gökalp de, Osmanlı İmparatorluğu için çıkış yolunun Türk milliyetçiliğinden geçtiğine inanmaktadır. Türk milletinin ayakta kalabilmesi için izlenmesi gereken yol milliyetçiliktir. Aksi takdirde Türk milleti tarihten silinip gitmek zorunda kalacaktır. Türk milliyetçiliğinin ideologu olarak kabul edilen Gökalp, ayrıca yeni kurulan  Türkiye Cumhuriyeti’ne de görüşleriyle ilham vermiş, hatta Türk kelimesinin ön plana çıkmasında öncü rol oynamıştır” (Duran, 2011: 154-155). 

Türkçülük, Türk milletini her alanda yükseltmek, ileriye taşımaktır. Gökalp’ın Türkçülük anlayışında Türk milletini diğer milletlerden üstün görme yoktur. Gökalp’a göre tüm ırklar eşit oldukları gibi tüm milletler de eşittir. Millî dayanışmanın kuvvetlenmesi sonrasında ise milli kültür yükseltilmelidir. 

Gökalp, şiirlerinde genelde Türklükten, Türk olmaktan gurur duyulmasından söz eder. Tanrı, Türk’ü yüce yaratmıştır. O, Türklük soyundan gelmiştir, Türk unvanı her unvandan üstündür. Türk milleti, bölünmez bir bütündür. Millet uğrunda can verilir. “Gökalp’a göre cemiyetin üç ülküsü vardır. Bunların üçüncüsü millettir. Milleti de oluşturan kadın erkek iki vicdandır. Milli medeniyetin beşiği millettir ve bu medeniyetin de milletten öğrenilmesi gerekir. Doğru sanat, doğru din, doğru ahlak halkın içindedir. Buradan da anlıyoruz ki Gökalp, insanın sahip olduğu milli manevi değerlerin milletten öğrenilmesi görüşündedir” (Yılmaz, 2012: 60). O, millet sevgisini milliyetçilikle bağdaştırmaktadır. Batı’dan Doğu’dan gelen değişikliklere uymak yerine, onların bize uymalarını sağlamamız gerekmektedir. 

Gökalp, Doğu medeniyeti ile Batı medeniyetinin uzlaştırılamayacağını düşünür. Söz konusu iki medeniyet arasında karşıtlık olması nedeniyle bir millet her iki medeniyeti bünyesinde barındıramaz. Bir insan iki dine bağlı olamayacağı gibi, bir millet de iki medeniyete katılamaz. Bu nedenle, Türkler, ya bütünüyle Doğu medeniyetinin içinde kalmak ya da büsbütün Batı medeniyetine katılmak zorundadır “Gökalp, alınmasını gerekli gördüğü öğeleri medeniyet kavramının içine dahil eder. 

Bu bağlamda, medeniyeti pozitif bilimlerle teknoloji pratiklerinin toplamı olarak niteleyen Gökalp, milletler arasında ortak olması gereken söz konusu iki öğe çerçevesinde başvurulacak yerin Avrupa olduğunu belirtir. 

Çünkü, Gökalp'e göre, içinde bulunulan yüzyılın medeniyeti Avrupa medeniyetidir. 

Dolayısıyla, Gökalp, toplumsal yaşamın bütün boyutları itibariyle bir Batılılaşmadan söz etmemektedir” (Oğuz, 2012: 147). 

4. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***


Ziya Gökalp ve Türkçülük Üzerine Bazı Değerlendirmeler. BÖLÜM 2

Ziya Gökalp ve Türkçülük Üzerine Bazı Değerlendirmeler. BÖLÜM 2 


    Osmanlı’da on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında millî bir dilin oluşturulması ihtiyacı folklorun başlangıcını oluşturur. Folklor hareketleri ile milliyetçilik arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Osmanlı aydınları ve yazarları tarafından kullanılan dil, Arapça ile Farsçanın gramer kurallarından ve kelime hazinelerinden oluşmakta idi. Bu durum öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki Osmanlı halkı kanun dilini, resmi yazışma dilini ve edebiyat dilini anlamıyordu. 

Tanzimat yazarları, yabancı etkilerle kirletilmemiş, saf Türkçe olan halkın dilini kullanarak bir edebiyat yaratmak için halk bilimi ve halk edebiyatı ile ilgilendiler. Şinasi (1826-71) 

İstanbul’da oldukça basit bir dil kullanarak 1859’da bir tiyatro oyunu yazar, sonra da dört bin ata sözünden oluşan bir derleme yayınlar. Ziya Paşa (1829-80) gerçek dilimiz ve edebiyatımızın halkın arasında yaşamakta olan dil olduğunu, milli şiirimiz ve nazımlarımızın hala ozanlar ve halk arasında canlı bulunduğunu ifade eder. Pek çok şair, romancı, oyun yazarı 1860 ile 1900 yılları arasındaki bu akımda yer aldılar. Hüseyin Rahmi (1864-1944) romanlarını popülerleştirmek için geleneksel hikâye anlatıcılarından yararlandı. 1839’da ilan edilen Tanzimat reformları Osmanlı edebiyatında fonksiyonel bir değişimi başlattı. Fransa başta olmak üzere, Batı ile sıkı ilişkiler içerisinde olan ve Avrupa’nın ekonomik, sosyal ve eğitim kurumlarını örnek alan yeni nesil Osmanlı yazarı, gelişmede edebiyatın önemli bir rol oynadığını fark ettiler. Onlar Türkiye’ye geri döndüler ve topluma bir mesaj aktaran dergileri, oyunları, kısa hikâyeleri ve romanları topluma tanıttılar. Yeni nesil yazarlar sosyal ve politik değişimleri gerçekleştirmek maksadıyla yeni türler kullandılar. Ancak buna rağmen insanları edebiyat yolu ile etkilemede sınırlı bir başarıya ulaştılar. Yazdıklarının dilini anlayabilen sadece küçük bir kitle vardı. Ahmet Mithat Efendi insanlara ahlakî değerleri öğretmek için kısa hikâyeler meydana getirdi. Abdülhak Hamid (1851-1937) oyunlarından birini atasözleri ve yerel ifadeler ile doldurdu. Yüzyılın başında milli duyguları ifade eden temaları işleyen ve halk şiirinin ölçü sistemini yoğun bir şekilde kullanan Mehmet Emin (1869-1944) millî şair unvanını kazandı (Başgöz, 2011: 1536). 

Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışında, folklora karşı aydınların tutumlarındaki yeni dönem, belirleyici olmuştur. Avrupa’nın on dokuzuncu yüzyıl tarihini sallamış olan milliyetçilik, Türkiye’de I. Dünya Savaşı’na kadar önemli bir güç olamamıştır. Bu gecikmede, imparatorluğun heterojen yapısı önemli bir rol oynamıştır. Yunanlılar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Araplar gibi azınlıklar arasında bir millî bilincin oluşması, İmparatorluğu yıkacak olan bağımsızlık hareketlerini hızlandırdı. 

Bu nedenle milliyetçiliğe kuvvetle karşı konuldu. Sultanlar ve münevverler sınıfı, İmparatorluğu bir millî Türk devleti haline getirme ve bir millî ruh yaratma imkânlarına sahip olmalarına karşın, kendilerini Müslüman ve Osmanlı olarak tanımladılar. Onlar, kendilerine Türkler denildiği zaman bir endişe hissettiler. Onlar için Türk, sadece eğitimsiz şehir halkını ve cahil köylüleri ifade etmekteydi  (Başgöz, 2011: 1537). Avrupa’da İslam öncesi Türk tarihi ve dili hakkındaki çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu azınlıkları arasındaki milliyetçilik ve bağımsızlık hareketleri, 1908 reformunun başarısızlığı, Osmanlı birliği için yapılan son bir çağrı ve Alman emperyalizminin etkileri gibi bütün bu gelişmeler Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında katkıları olmuştur. 

1. Millî Edebiyat Dönemi Türkçülük/Milliyetçilik Hareketlerinin Kısa Bir Tarihçesi  Millî Edebiyat dönemi, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı ile zemini oluşturulmuş,1923’te  Cumhuriyet’in ilanına kadar devam etmiştir. Türk milliyetçiliği bu dönemi şekillendiren temel düşünce akımıdır. Türkçülük siyasal ve sosyal alanda ulusallaşmayı hedef alarak, her türlü yabancı tesiri reddeder. Bu dönemde Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin itici gücü olarak görülür. Osmanlı aydınları da Balkan savaşları sonrasında azınlıkların ayaklanmalarına karşı bir tepki olarak Türk milliyetçiliğini benimsemişlerdir. 

Dönemin Türk milliyetçiliğinin öncüleri olarak Ali Suavi, Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Hüsnü gösterilebilir. Türk milliyetçiliği bu dönemde henüz doğuş sürecindedir. Türk milliyetçiliğinin çalışmaları, Türk tarihine ışık tutmuş ve “kaba, cahil, göçebe” gibi tanımlamalara maruz kalan “Türk” kavramı, bir millet adı olarak tekrar anılmaya başlanmıştır. 1911 yılında “Genç Kalemler” Dergisi etrafında toplanan aydınlar Türk milliyetçiliğinin edebî cephesini oluşturur. Türk millî edebiyatının kurulmasının gerekliliği ilk kez bu dergide dile getirilir. 

Bu hareketin amacı millî bir lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmektir. Genç Kalemler, millî bir edebiyatın ancak millî bir dil ile mümkün olabileceğini  savunurlar. 

Bunu gerçekleştirmek için Türkçenin sadeleştirilmesi çalışmalarına önem verirler ve yazı dilinde İstanbul Türkçesinin kullanılmasını önerirler. “Genç Kalemler” dergisi önceleri Ömer Seyfettin ile Ali Canip Yöntem’in çabalarıyla çıkar. Yenileşme ile ilgili görüş ve fikirleri topluma ulaştırmak için halk dilini bir araç olarak kullanır. Yazılarında halk lisanını kullanmalarına rağmen halkın edebî mahsullerine şekil ve içerik bakımından ilgi göstermezler. Bu durum, Ziya Gökalp ile birlikte farklı bir boyut kazanır. Ziya Gökalp, yeni ve modern bir cemiyetin felsefî ve sosyolojik boyutunu şekillendirir (Akyüz, 2015: 19-20). 

Dârülfünûn’da Hikmet-i Tarih müderrisi Ahmet Vefik Paşa, ilmî Türkçülüğün önemli simalarından biridir. Ahmet Vefik Paşa Türkçülüğün ilk esaslarını kurarken, Süleyman Paşa da Türkçülüğü askerî mekteplere sokmaya çalışır. Süleyman Paşa, mekteplerimizde okunacak Türkçülük ideolojisine uygun ilk tarih kitabını da kendisi hazırlar. Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa’dır. Bu arada Rusya’da Mirza Fethali Ahundof ile Gaspıralı İsmail gibi iki büyük Türkçü yetişiyordu. Gaspıralı İsmail’ın “Dilde, fikirde ve işte birlik” şiarı tüm Türk dünyasında kabul görmüştür. Hüseyinzade Ali Bey, Rusya’dan İstanbul’a gelerek Tıbbiye’de Türkçülüğün esaslarını anlatmaya başlar. 

Yunan Harbi başladığı dönemde Mehmet Emin Bey, “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur”  mısrasıyla başlayan ünlü şiirini kaleme alır. 

Necip Asım Bey, Leon Cahun’un “Asya Tarihine Medhal” adlı kitabını birçok ilavelerle beraber Türklere ait kısmını Türkçeye nakleder. 

Bu kitap Türkçülüğe dair her tarafta büyük temayüller uyandırır. 

Ahmet Cevdet Bey, “İkdam” gazetesini Türkçülüğün bir organı haline getirir. Bu arada Akçuralı Yusuf Bey ile Ferid Bey Türk birliğini savunan yazılar kaleme alırlar. Ahmet Hikmet Bey, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Köprülüzade Fuad Türkçülük hareketinin önemli savunucularından bazılarıdır (Gökalp, 2007: 175-180). 

“Türkçü olarak adlandırabileceğimiz grup, çalışmalarını Türk tarihi, mitolojisi ve kültürü alanında yoğunlaştırdılar” (Bayat, 2007: 28). Türk folklor ve tarihini bir bütünlük içinde öğrenmeye çalışan bilim adamlarından biri de Ziya Gökalp’tır. Gökalp yenileşme yanlısı diğer aydınların aksine sadece halk lisanına değil halk edebiyatı ve kültürüne de yönelir. 

Bu dönemde aydınlar, halkın anlamakta güçlük çektiği Arap ve Fars tesirinden uzak, sade Türkçe eserler vermeye çalışırlar. Ancak Batı tesirinde eserler vermelerinden dolayı yine toplumun asıl kaynaklarına uzak bir görünüm arz ederler. Gökalp, halktan uzaklaşan edebiyatın yönünü, orijinal bir karakter kazanabilmesi için tekrar halka döndürmek gerektiğini belirtir. Gökalp, Batı medeniyetinden de yararlanılabileceğini düşünür. Klasik Batı eserlerinin Türkçeye çevrilmesi gerektiğini vurgular. 

Edebiyatın millîleştirilmesi nin yolu halk edebiyatından daha sonra Batı edebiyatından geçmektedir. 

Toplumun temel gücü olan halkı ihmal etmeden bir yenilik planlanmak gereklidir. Bu bağlamda, dildeki Türkleşme ancak halkın konuştuğu sade dilin yazı dili haline getirilmesiyle gerçekleşecektir. Gökalp’a göre dil, milliyetçiliğin en önemli unsurlarından ve millî kimliğin temel dayanağıdır. Dil alanındaki egemenlik siyasal egemenliğin de ön şartıdır. Her alanda olduğu gibi dilde de Türkleşmek gerekir. Gökalp’a göre, asıl deha da halktadır. Bu düşünceden olmak üzere Gökalp, hemen hemen bütün şiirlerini - hatta mensur eserlerini- halk edebiyatı tesiriyle oluşturmuştur. Şiirlerinden Altın Destan, Ergenekon, Esnaf Destanı, Balkanlar Destanı, Kızıl Destan isimleri hem bir ideolojiye hem bir geleneğe  işaret eder. 

Burada yer alan ideoloji Turan ideolojisidir. Gökalp, destan metinlerine millî  meseleler ile ilgili görüşlerini yansıtmıştır. Destanların isminde dahi bu ideolojinin izlerini görülür. Türklerin tam bir devlet halinde olduğu, bütün hanların, İlhan yönetiminde birleştiği zamanı “Altın Devir” olarak adlandırır. Oğuz’un cihan hâkimiyeti mefkûresi Gökalp’ta “Turan” ideolojisine dönüşmüştür. 

Gökalp’ın, destan metinlerinde kullandığı “Turan”, bir ütopya gibi onu sürekli heyecanlandıracak uzak bir mefkûredir ve gerçeklik sahasında yalnız “Türkiyecilik” vardır. Her ne kadar yeni olarak adlandırılsa da Gökalp, geçmişten bugüne kültürel aktarım yolu ile getirilen halkın edebî yaratmalarını, bu eski geleneği sürdürmeyi  tercih eder. O, geleneksel olanı modern düzleme taşır. Şiirlerinde “Turan” idealini, topluma millî heyecan vermek amacıyla kullanan Gökalp, gerçeklik sahasında asıl ideolojisinin Türkiyecilik olduğunu vurgular. Türkçülüğün en gür ve güçlü manzumelerini de bu amaçla yazar (Akyüz, 2015: 21-22). 

Türk millî kültürü geçmişte Osmanlı devlet sisteminin dışında kalan etnik kimliklerle, dinlerle ve dillerle uyuşmazlık içerisindeydi. Türk millî kültürü düşüncesi artık zihinlerdeki bir hayal değildi. Türk millî kültürü düşüncesi, bir devlet politikası haline geldi. Yeni dönemin milliyetçi liderleri, İmparatorluğun politik yapısını değiştirmek, zihinlerde ve geleneklerde olduğu gibi eğitimde ve yasal sistemde de modernizasyonları gerçekleştirmek için 1923-30 arası boyunca kapsamlı bir reform programını uygulamaya başladılar. Saltanat ve halifelik kaldırıldı, yeni cumhuriyet ilan edildi. Avrupa’nın hukukî düzeni getirildi. Roma (Latin) alfabesi benimsenmiş ve Arap alfabesinin kullanımı yasaklanmıştır. Osmanlı entellektüelleri tarafından yok sayılmış ve ihmal edilmiş olan ozanlar, kültür kahramanları haline geldi. Yeni liderleri, yeni değişimleri düşlediler. Türkleri bir arada tutmak için şerefli bir geçmişten gelen millî bir şuur duygusu olmadıkça başarılı olamayacaktı. Herkes tarafından anlaşılabilecek olan ortak bir dilin vasıtasıyla yeni bir millî kültür meydana getirildi. Türk Dil Kurumu, yabancı sözcüklerden dili arındırmak göreviyle 1932 tarihinde kuruldu. Dünya medeniyetine Türklerin katkılarını keşfetmek, Asya dönemi boyunca Türklerin şerefli rollerini ortaya çıkarmak için Türk Tarih Kurumu kuruldu. Folklor alanındaki bilimsel aktiviteler, Fuad Köprülü’nün başkanlığı altında İstanbul Üniversitesinde   1924 yılında Türkoloji Enstitüsünün kurulmasıyla başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yirmi yılı boyunca Fuad Köprülü, folklor çalışmalarına diğer bütün bilim adamlarından daha çok katkıda bulunmuştur. Bir tarihçi olmasına rağmen o, Türk folkloru ile ilgili makaleler ve kitaplar yayınlamıştır. Ziya Gökalp’ın bir arkadaşı olarak Köprülü, milliyetçi prensiplerini takip etmiş ve onları edebiyat, tarih ve folklor çalışmalarına uygulamıştır. Çalışmalarının bilimsel liyakatinin yanında okuyucu onu ideolojik niteliğinden dolayı kolaylıkla tanıyacaktır (Başgöz, 2011: 1539-1540). 

Gökalp’a kadar, halk bilimi malzemelerinin nasıl derleneceği ve derlenen malzemeyle ilgili nasıl bir çalışma yapılacağı konusu ile ilgili bir çalışma görülmemektedir. Gökalp, Türk halk bilimi çalışmalarının yöntemli olarak yapılması gerektiğine dikkat çeken ilk Türk aydınlarındandır. Çalışmalarıyla kendinden sonraki halk bilimi çalışmalarında bir öncü olmuştur. “Ziya Gökalp, Türk milliyetçisidir. Kurulacak yeni Türk devletinin sosyal ve kültürel yapısının ancak halka doğru inerek ve halka ait malzemelerin derlenip değerlendirilmesiyle ortak bir kültüre ve geçmişe sahip olabileceğini öngörmüş ve bu düşünce temelinde folklor çalışmalarını yürütmüştür” (Nazlı Özyurt, 2008: 109). Ziya Gökalp’ın yaptığı çalışmalar Türk kültürü ve Türk halk bilimi çalışmalarında önemli bir yer tutmaktadır. Onun çalışmalarının etkileri ve yöntemleri günümüze kadar ulaşmış, onun izinde yürüyen birçok halk bilimci yetişmiştir. 

3. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***