YUGOSLAVYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YUGOSLAVYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2019 Cuma

TÜRKİYE’NİN BALKANLAR POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 1

TÜRKİYE’NİN BALKANLAR POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 1



Hüseyin Emiroğlu*, 
Turgay Kayalak** 
* Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.
** Araş. Gör., Kırıkkale Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.



TÜRK DIŞ POLİTİKASININ 2009 YILI GELİŞMELERİ

ÖNSÖZ

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya” son verme konusunda üzerimize düşeni yapmak kaygısıyla serüvenine başlayan Türk Dış Politikası Yıllığı ülkemizde uluslararası ilişkiler literatüründe halen daha var olmaya devam eden büyük boşluğu doldurma konusunda katkı sunmayı amaçlamaktadır. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’de, özellikle Türkçe yazılmış uluslararası ilişkiler konulu eserlerin gerek sayı ve gerekse içerik olarak ciddi eksiklikleri olduğu ilgili alanın uzmanları tarafından sürekli olarak dile getirilmektedir. 
Mevcut eserlerin nicelik olarak yetersiz olmalarının yanında uluslararası ilişkiler alanında Türkiye’nin yaşadığı en temel problem, konunun uzmanları tarafından yazılmamış, bilgi üzerine inşa edilmeyen, dayanaksız analiz ve yorumlar ile komplo teorileri ve spekülatif varsayımlardan oluşan kitapların sayısının her geçen gün artmasıdır. 

Türk Dış Politikası Yıllığı, Türkiye’nin dış politikasının değişik alanlarına ilişkin verilerin, konunun uzmanları tarafından belirli bir sistematik içerisinde ve olayların anlaşılmasını kolaylaştırıcı bir biçimde okuyucuya aktarılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Aktarılan bu verilerin analizi konusunda okuyucuya yol gösterilmekte, ancak aktarılan bilgilerden okuyucunun kendi analizini yapmasına da fırsat tanınmaktadır. Bunun yanında, yıllığın ikinci bölümünde yer alacak olan Türk dış politikasına ilişkin bağımsız makaleler daha çok analiz ağırlıklı olacaktır.

TÜRK DIŞ POLİTİKASI YILLIĞI 2009

Türkiye gibi, giderek artan bir şekilde bölgesinde önemli roller üstlenen bir ülkenin dış politikasını inceleyen düzenli bir yıllık çalışmasının bugüne kadar yapılmamış olmasının ciddi bir eksiklik olduğu düşüncesiyle 2009 yıllığıyla başlayan bu projenin sürekli olacağını, her yılın ortasında, bir önceki yıla ilişkin Türk dış politikası gelişmelerinin inceleneceği yeni bir kitabın yayınlanmasının planlandığını ifade etmek istiyoruz. Bu şekilde, Türk dış politikasına ilgi duyan okuyucuların, öğrencilerin ve araştırmacıların faydalanacağı bir çalışmanın Türk uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırılması temel amacımızdır.

Söz konusu olan bir yıllık olduğu için, atıflar ve kaynakça konularında farklı bir yöntem izlenmiştir. Okuyucuyu sıkmamak amacıyla, yararlanılan gazetelerin ve haber ajanslarının önemli bir kısmı internetten alınmasına rağmen, internet adresleri verilmemiş, sadece haberin ismi, hangi gazete ya da haber ajansından alındığı ve haberin yayınlandığı tarih bilgileri yazılmıştır. Söz konusu haberlerin asıllarına ulaşmak isteyen okuyucuların, ilgili gazete ya da haber ajanslarının internet sitelerinden, haber başlığı ve tarihini yazmak suretiyle arama yapmaları yeterli olacaktır.

Bu kitabın ve Türk Dış Politikası Yıllığı’nın bundan sonraki sayılarının okuyucuya faydalı olmasını diliyoruz.

Burhanettin Duran
Kemal İnat
Muhittin Ataman


Giriş

Balkan merkezli bir imparatorluktan Anadolu merkezli bir ulus-devlete dönüşen Türkiye Cumhuriyeti, 1919-1989 arası dönemde Balkan ülkeleri ile ilişkilerini tarihsel ve dönemsel uluslararası politika gelişmelerinin etkisinde şekillendirmiştir. Balkan ülkelerinde değişen yoğunlukta Osmanlı bakiyesi Türk ve Müslüman halkların varlığı ve ilgili ülkelerce bu azınlıklara karşı uygulanan politikalar Türkiye’nin dış politika gündeminin en önemli maddelerinden birisini 
oluşturmuştur. Türkiye, bu tür gerginlik alanlarının dışında, gerek iki dünya savaşı arası dönemde gerekse Soğuk Savaş döneminde Balkan yarımadasında barış ve istikrarın hâkim olmasını temel dış politika yönelimi olarak benimsemiştir. Ancak özellikle Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Balkan ülkeleriyle ilişkisi iki sınırlayıcı faktörün etkisiyle son derece sınırlı düzeyde kalmıştır. Birinci faktör, Yunanistan hariç Balkan ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Sovyet etki sahasına girmeleridir. İkincisi ise, Yunanistan ile 
yaşanan sorunlar (azınlıklar, kıta sahanlığı, FIR, kara suları, kayalıklar ve Kıbrıs sorunları) hem iki ülke ilişkilerinin zaman zaman çok gerginleşmesine hem de bir cepheleşmeye yol açmıştır.

Soğuk Savaş’ın bitişi sosyalizmin sınırlayıcı etkisini ortadan kaldırırken, özellikle Yugoslavya’nın parçalanması ve ortaya çıkardığı çatışma dinamikleri Türk dış politika gündemini ve temel dış politika parametrelerini değişime zorlamıştır. 

Bu noktada temel sorun, Türk dış politikasının temel parametrelerinin nasıl formüle edileceği, hangi dış politika araçlarının ne düzeyde devreye sokulacağı  olmuştur. 1945-1989 dönemini Avrupa-Atlantik kurumlarına üyelik ya da üye olma perspektifiyle şekillendiren Türk dış politikasını oluşturan seçkinler, Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında, gerek stratejik adımların atılmasında gerekse askeri ve ekonomik dış politika araçlarının hazırlık kapasitesi ve etkinlik düzeyleri konusunda hazırlıksız ve kararsızdırlar. Bu yeni dönemde Balkanlara yönelik vizyoner bir yaklaşım da söz konusu değildir. Türk dış politikasını oluşturan 
seçkinler açısından Balkanlara yönelik algı, Yugoslavya’nın parçalanması 
ve sonuçlarının negatif bir prototip olarak Türkiye’nin ülkesel bütünlüğüne vermesi olası zararlara dönük söylemler ile Osmanlı bakiyesi azınlık sorunlarına indirgenmiştir. Soğuk Savaş sonrası Yunanistan’ın, Yugoslavya’nın dağılması sürecine yönelik endişeleri sonucu ürettiği çatışmacı dış politika ile Arnavutluk gibi komşularıyla oluşan gerginliklerin yarattığı fırsatların Balkan ülkeleriyle 
ilişkilerin geliştirilmesinde geçici bir süreç olduğu da çok iyi analiz edilemedi. 
Çok uzun bir süredir Avrupa-Atlantik kurumlarıyla ilişkide bulunan Türkiye modelinin ulaştığı düzey, çoğu Balkan ülkesi açısından sorunludur. Bu bağlamda, kendi içerisinde tutarlı ve bütünlüklü bir dış politika stratejisi modelinin oluşturulması ile ekonomik, siyasal ve toplumsal açılardan başarılı bir Türkiye modeli Balkan ülkeleriyle yeni dönemde geliştirilecek ilişkilerde büyük önem 
taşımaktadır.

2000-2009 yılları arası Balkan ülkeleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi 
ve sorunların çözümlenmesine yönelik ortak bir algının oluşmaya başladığı yeni bir dönem olmuştur. 2000 yılında düzenlenen genel seçimlerde Sırbistan-Karadağ Devlet Başkanı Slobodan Milosevic’in iktidardan uzaklaştırılması ve 2002 yılında Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim edilmesi bu yeni dönemin başlangıcı olmuştur. Bu yeni dönemle birlikte, diğer Balkan ülkelerinde 
de 1989-2000 yılları arası görev yapmış ve işbirliğinden daha çok çatışmayı ve karşıtlıkları besleyen liderlerin önemli bir kısmı siyasal alandan ya çekilmişler ya da tasfiye olmuşlardır. Balkan ülkelerinde olduğu gibi, 1999-2001 yılları arasında ciddi ekonomik krizlerle sarsılan Türkiye’de de Kasım 2002 seçimleri, eski siyasal kadrolar açısından tam bir tasfiye olmuştur. Kasım 2002 seçimleri sonucunda 
önemli bir parlamento çoğunluğu kazanan AK Parti liderlerinin İslamcı 
geçmişinden dolayı Türkiye’nin dış politikasının nasıl şekillendirileceği önemli bir tartışma konusu olarak ortaya çıkmıştır. Kasım 2002-Mayıs 2009 yılları arasında kurulan AK Parti hükümetlerinde dış politika başdanışmanlığına Ahmet Davutoğlu’nun getirilmesi AK Parti iktidarının dış politikasına dair ipuçlarını ortaya koymuştur. Davutoğlu’nun Mayıs 2009’da yapılan bir kabine revizyonuyla Ali Babacan’ın yerine dışişleri bakanı yapılması önemli bir gelişme 
olmuştur. Böylece “gölge bakan” olarak nitelenen Davutoğlu’nun 2001 yılında yayımlanmış olan Stratejik Derinlik başlıklı çalışmasında dile getirmiş olduğu görüşlerin uygulama boyutu ya da uygulanabilirliği daha net olarak görülebilecektir. 

Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olması bir başka noktadan da çok büyük önem taşımaktadır. Türkiye, cumhuriyet döneminde ilk defa Balkan yarımadası ülkelerine yönelik stratejik bir vizyon çerçevesinde, önceden kurgulanmış ve ilkeleri ilan edilmiş bir dış politika izlemektedir. Türkiye’nin 2002’den itibaren uygulama çabasına giriştiği bu dış politikasının temel özellikleri sorunları dondurmak yerine çözmek, sürekli ve mekanizmaları oluşturulmuş üst düzey siyasal diyalog, aktörler arasında maksimum işbirliğini ve karşılıklı ekonomik 
bağımlılığı arttırmak, toplumlararası etkileşim, iletişim ve ulaşım olanaklarını arttırmak, bölgeyi küresel aktörlerin hesaplaşma alanı olmaktan çıkarıp ve ortak refah ve işbirliği alanları yaratmaktır. Balkan halklarının güvenliğine ve ekonomik kalkınmalarına katkı sağlayacak vizyoner bir Türk dış politikası modeli, 18. yüzyılın sonundan itibaren ötekileştiği ve meşruiyetini kaybettiği Balkanlarda eşit aktörler arasındaki saygın ve çekincesiz yerini tekrar bulabilmesine 
olanak tanıyabilecektir.

Bu çalışmada, 2009 yılında Balkan ülkeleri ile Türkiye arasında dış politika alanında yaşanan gelişmelerin incelenmesi, değerlendirilmesi ve analiz edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma sürecinde karşılaşılan en büyük zorluk, dış politika alanında yaşanan gelişmelerle ilgili verilere ulaşmaktı. Ulaşılabilen bilgiler ise ayrıntıdan yoksun bilgilerdir. Kurumsal düzeyde verilerin sistematik, düzenli ve derinlikli bir şekilde ulaşılabilirliği akademik değerlendirme ve analizleri çok daha kolaylaştıracaktır. Çok güncel bilgilere ulaşılmasının zorunluluğu internet kaynaklarının daha yoğunlukla kullanılmasına sebep olmuştur.

2009 Yılında Türkiye-Balkan Ülkeleri İlişkileri,

Türk dış politikasını oluşturanlar, yakın kara havzası olarak nitelenen Balkanlara barış ve istikrarın yerleşmesinin ve bölgenin ekonomik kalkınmasının ve toplumsal refahının sağlanmasının Avrupa ve Dünya barışının sağlanmasındaki sembolik tarihsel öneminin bilincindedirler. 2009 yılı, Balkan ülkeleri-Türkiye ilişkilerinin bu derin tarihsel bilincin pozitif yönlerine odaklanarak geliştirilen karşılıklı ve gittikçe sıklaşan ilişkilerine tanık olacaktır. Bu başlık altında, 
2009 yılı içerisinde Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile kurmuş olduğu her düzeydeki ilişki “karşılıklı bağımlılık” olgusunun derinlik kazanmasına yaptığı katkı çerçevesinde incelenmeye çalışılacaktır. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile ilişkilerinde belirli ülkeleri eksen olarak alınmış ve bu ülkeler ile diplomatik temas sıklığı diğer ülkelere nazaran çok daha fazla olmuştur. Bu noktayı Davutoğlu’nun 23 Temmuz 2009 tarihinde  Sırbistan ’da yayımlanan Politika Gazetesinde çıkan makalesinde yaptığı şu vurguda da görmek mümkündür. “Balkanların en Doğusunda yer alan Türkiye ve en Batısında yer alan Sırbistan Balkanların kilit ülkeleridir. Bu itibarla Balkanlarda daha fazla istikrar, daha fazla barış ve daha fazla refah sağlanmasına en fazla katkıda bulunabilecek ülkeler Türkiye ve Sırbistan’dır.”1

Türkiye-Sırbistan İlişkileri,

Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Devlet Başkanı Miloseviç’in Türkiye’ye geldiği 23 Ocak 1992 tarihinden 2009 yılına kadar geçen süreçte iki ülke ilişkileri çok köklü bir değişim geçirmiştir. 7 Ekim 2000 tarihinde göreve başlayan Devlet Başkanı Vojislav Kostunica ile 2004 ve 2008’de Devlet Başkanlığına seçilen Boris Tadic gibi liderler hızla uluslararası toplumla bütünleşme ve ülkenin sorunlarını çözme çabasına yönelmişlerdir. Şu ana kadar iktidara gelen Sırp liderler, ülkeleri üzerine on yıl boyunca oluşan negatif imajın giderilmesinin küresel ve bölgesel düzeyde etkili bir diplomasi ile sağlanabileceğinin bilincindedirler. Bu dönemde Türkiye, Sırbistan’ın olumlu yöndeki bütün diplomatik çabalarına ciddi bir destek vermiştir. 

2009 yılı içinde çeşitli bakanlıklar düzeyinde yapılan ziyaretlerin dışında, ilk defa bir Türk Cumhurbaşkanı Sırbistan’ı ziyaret etmiştir. Kültür Bakanı Nebojsa Bradic, 18-22 Şubat 2009 tarihleri arasında Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın davetlisi olarak Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmuştur. Ziyaret sırasında Türkiye ile Sırbistan arasında bir Kültür İşbirliği Protokolü, imzalanmıştır. İmza töreninde yaptığı konuşmada Bakan Bradic, protokol ile iki ülke arasında kültürel ilişkilerin gelişeceğini dile getirmiş, Bakan Günay ise protokolle iki ülke arasındaki kültürel ilişkilerin daha da güçleneceğini vurgulayarak bu tür ilişkilerin kültürler arasında önemli bir bağ ve köprü oluşturduğunu belirtmiştir.2

Ekim 2000 genel seçimlerinde Milosevic iktidarının sona ermesinin ve bu ülkeye yönelik ambargoların kaldırılmasından sonra Sırp liderleri özellikle bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini sürekli olarak arttırma çabası içinde olmuşlardır. 2002 yılında kurulan Türk-Sırp İş Konseyi de iki ülke arasında karşılıklı ekonomik ilişkileri geliştirmenin ve bu ilişkilerin altyapısını oluşturmanın önemli bir aracı 
durumundadır. Konsey, 23 Şubat 2009 tarihinde toplanmış ve iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler değerlendirilerek iki yıllık eylem planını belirlemek amacıyla, Konsey ile yakın çalışmalar yapan, geçmişini ve bugününü irdeleyerek yönü ve gelecekteki yeri ile ilgili katkıda bulunabilecek kuruluş temsilcilerinin katılımları ile bir vizyon/strateji çalışması yapılmasına ve değerlendirme toplantısının da 5 Mart 2009 tarihinde toplanmasına karar verilmiştir.

Söz konusu toplantı belirtilen tarihte Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Süha 
Umar ve Sırbistan Ankara Büyükelçisi Vladimir Curgus’un da katılımıyla 
Ankara’da toplanmıştır. Büyükelçi Umar toplantıda yapmış olduğu konuşmada, Sırbistan’ın bölgedeki istikrar ve barış için çok önem arz ettiğini, önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde AB’ye bütünleşme sürecinin tamamlayarak AB üyeliğinin öngörüldüğünü, Sırbistan’ın Balkanlardaki en büyük nüfusa, zengin doğal kaynaklarına, eğitimli ve kaliteli iş gücüne sahip olduğunu belirtmiştir. Satın alma ve ortaklıklar için uygun zaman olduğunu ve Türkiye ile Sırbistan arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması’nın müzakerelerinin 26-27 Şubat 2009 tarihinde Belgrad’da gerçekleşen görüşmelerde tamamlandığını ifade 
etmiştir. Büyükelçi Curgus da konuşmasında iki ülke arasındaki ticari 
ve ekonomik ilişkilerin, potansiyelin çok altında seyrettiğini, turizm 
konusunda işbirliği imkânlarının bulunduğunu, 2009 Haziran ayında imzalanması öngörülen Serbest Ticaret Anlaşması (STA) vesilesiyle Türkiye’den resmi bir ziyaret beklentileri olduğunu, özellikle otomotiv, turizm, tekstil, inşaat, demir-çelik ve altyapı alanlarında işbirliği imkânlarının bulunduğunu dile getirmiştir.4

2009 yılında iki ülke arasındaki ilk resmi temas, Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç’in Dışişleri Bakanı Babacan’ın resmi davetlisi olarak 19-20 Martta Türkiye’ye yapmış olduğu ziyarettir. Ziyaret çerçevesinde iki ülke dışişleri bakanı baş başa ve heyetler arasındaki görüşmelerinin ardından ortak basın toplantısına işbirliği protokolü imzalayarak başlamışlardır. Düzenlenen basın toplantısında Bakan Jeremiç, ziyaretinin Türkiye’ye bakan düzeyindeki ilk ziyaret olması 
ve hem Türkiye’nin bölge ve Balkanlarda önemli bir rol üstlenmesi hem de Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanımasının ardından gerilen ilişkilerin normalleşmesi açısından önem taşıdığına dikkat çekmiştir. Jeremiç açıklamasında, Türkiye’nin birçok alanda güçlü firmaları bulunduğunu ve Sırp hükümetinin ekonomik alanda Türkiye ile işbirliği yapmak istediğini aktarmış ve “iki ülke arasında seyahat ve ticaret alanında sınırlamaları tamamen kaldırmak konusunda elimizden geleni yapacağız” demiştir.5 
Bakan Babacan ise açıklamasında Türkiye’nin, Sırbistan’ın Balkanlarda barış ve istikrarın vaz geçilmez aktörü olduğunun bilincini taşıdıklarını vurgulamış ve “Balkanların özgün kimliğini, istikrar, barış ve refah üretecek bir mekanizmaya döndürecek potansiyele en fazla sahip iki ülke olarak Türkiye ve Sırbistan’ı görüyoruz. Bu nedenle ikili ilişkilerinin gelişmesinin bölgesel işbirliği açısından olumlu yansımaları olacak” değerlendirmesini yapmıştır.6 Babacan, Kosova konusunda iki ülkenin farklı tutumlarının olduğuna ancak bunun iki ülke arasındaki ortaklığın ilerletilmesine engel olmadığını ve Türkiye olarak Belgrad’ın AB sürecine tam destek verdiklerini ifade etmiştir.7

İki ülke arasındaki ilişkiler sadece karşılıklı ziyaretler çerçevesinde değil, aynı zamanda farklı uluslararası platformlar kullanılarak geliştirilmeye ve bölgesel sorunlara çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. 
Bu tür uluslararası toplantılara örnek Türkiye ve İspanya’nın girişimleri ile geliştirilen Medeniyetler İttifakı projesinin İkinci Yıllık Forumu’nun 5 Nisan 2009 tarihinde düzenlenen İstanbul Zirvesi’dir. Sırbistan Dışişleri Bakanı Jeremiç de Medeniyetler İttifakı İkinci Forumu toplantılarına katılmak üzere İstanbul’a gelmiştir. Bu toplantıya katılımı son derece olumlu anlamlar içeren Jeremiç, ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Babacan ile görüşmelerde bulunmuştur. Babacan, aynı toplantıya katılmak için İstanbul’da bulunan Bosna-Hersek 
ve Sırbistan Dışişleri Bakanlarını iki ülke arasında bir siyasal diyalog başlatmak için bir araya getirmiştir.

Sırbistan ile her alanda geliştirilmeye çalışılan karşılıklı ilişkilere ve artan resmi temas trafiğine önemli bir örnek de Savunma Bakanı Dragan Stanovac’ın İstanbul’da 27-30 Nisan 2009 tarihleri arasında düzenlenen IDEF-2009 Uluslararası Savunma Sanayi Fuarına katılmasıdır.

Bakan Stanovac fuara katılmasından kısa bir süre sonra Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün davetlisi olarak 11-13 Mayıs 2009 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Yapılan görüşmelerde Bakan Gönül, Türkiye ile Balkan ülkeleri arasında ekonomik, siyasal, kültürel ve insani bağların olduğuna dikkat çekmiştir. Türkiye’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerinde ikili ve çok taraflı işbirliğine özel önem 
verdiklerini ve Sırbistan’ın bu ülkelerin başında geldiğini ifade eden Gönül, iki ülke arasında ortak sınır olmasa da Sırbistan’ı komşu olarak gördüklerini, Sırbistan’ın Balkanların geleceğinde önemli bir rolü ve sorumluluğu olduğunu ve yakın bir tarihte Avrupa güvenlik ve savunma politikasının bir parçası olacağını açıklamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliğine seçilmesi konusunda Sırbistan’ın vermiş olduğu destek Türkiye için çok önemli 
ve anlamlı olduğunu; esnasında Türkiye’nin de üyeliği esnasında bölgesel 
ve uluslararası konulara, özellikle Balkanlara, özel bir önem vereceğini 
belirtmiştir. Sırbistan ile her alanda işbirliğinin geliştirilmesi için gerekli hukuki altyapının tamamlanması bağlamında önemli bir adım atıldığını da ilan etmiştir. Sırp Bakan Stanovac ise konuşmasında ziyaretinden duyduğu memnuniyeti dile getirmiş ve Türkiye ile stratejik ilişkiler geliştirilmesi konusunda kararlı olduklarını ve bu alanda daha yapılacak çok iş olduğunu vurgulamıştır. 
Daha sonra iki bakan arasında Savunma Sanayi Alanında İşbirliği Kapsamında Mübadele Edilen Gizlilik Dereceli Bilgi ve Malzemenin Karşılıklı Korunması Anlaşması imzalanmıştır.9

Türkiye, Balkan ülkeleri arasında maksimum karşılıklı bağımlılığın temellendiği alan olarak ekonomiyi görmektedir. Bu çerçevede, ekonomik işbirliğini arttıracak ve ekonomik bütünleşmeye hizmet edeceğini düşündüğü mekanizmaları oluşturmaya çaba göstermekte ve oluşturulan mekanizmalara işlevsellik kazandırmaya çalışmaktadır. Bu mekanizmalardan biri de Türkiye-Dünya Ticaret Köprüsü 2009 ve Ticaret Bakanları Zirvesidir. 1-3 Haziran 2009 tarihleri 
arasında toplanan zirveye, Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi ve Bölgesel 
Kalkınma Bakanı Mlajan Dinkic de katılmış ve ziyaret sırasında iki arasında STA imzalanmıştır. Anlaşma ile iki ülke, aralarındaki ticari ve ekonomik işbirliğinin artırılmasını, uygun rekabet koşullarının yaratılmasını, yatırımların karşılıklı olarak teşvik edilmesini ve üçüncü ülkelerdeki ticaret ve işbirliğinin geliştirilmesi ni amaçlamışlar, ayrıca gümrük vergileri, kısıtlamalar gibi ticaretin önündeki engeller başta olmak üzere damping, devlet tekelleri, korunma, kamu 
ihaleleri ve kurumsal hükümler konularında birtakım düzenlemeler yapılmış  tır.10 İmza töreninin ardından yaptığı açıklamada Bakan Çağlayan, Sırbistan ile serbest ticaret anlaşması imzalayarak 2008 yılında 520 milyon dolar olan iki ülke dış ticaret hacminin 1 milyar dolara çıkarılmasının amaçlandığını belirtmiştir.11

Türkiye, Balkan ülkeleri Genelkurmay Başkanları Konferansı kapsamında 9-10 Haziran 2009 tarihlerinde Belgrad’da toplanan konferansta Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından temsil edilmiştir. Konferansın ardından düzenlenen basın toplantısında Genelkurmay Başkanı Başbuğ, küresel terörizme karşı Balkan ülkelerinin ortak mücadele etmesi gerektiğini vurgulamıştır.12 
Genelkurmay internet sitesinden yapılan resmi açıklamada da söz konusu konferansta ve yürütülen görüşmelerde, ülkeler arasındaki sorunlardan daha çok bütün Balkan ülkelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü vurgulanmıştır.13 

Balkanlarda barışın ve Dayton Anlaşmasında kurulan hassas dengenin ancak, Sırbistan ve Bosna-Hersek arasında oluşturulacak sürekli bir siyasi diyalog köprüsü ile aşılabileceğini düşünen Davutoğlu, 10 Haziran 2009’da bir kez daha Sırp meslektaşıyla bir araya gelmiştir. Bu aşamaya kadar karşılıklı siyasi diyaloglarda temel konularda ya da argümanlarda bir ilerleme sağlanamamasına karşın, diyalog zemininin sürdürülebilir kılınması açısından bu toplantılar 
önem taşımaktadır. Balkanlardaki sorunların çözüm aracının, askeri kuvvet kullanımı değil, diplomasi olduğunun taraflarca vurgulanması bile son derece önemlidir.

Karşılıklı ziyaretlerin sıklığı, Türkiye-Sırbistan ilişkilerinin geldiği boyutu iyi bir şekilde göstermektedir. Bu sıklaşan ziyaretler kapsamında, 22-24 Temmuz 2009 tarihleri arasında Ahmet Davutoğlu, Sırbistan’a yaptığı resmi bir ziyaret çerçevesinde Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadiç, Başbakan Cvetkoviç, Meclis Başkanı Djukic-Dejanoviç ve Dışişleri Bakanı Jeremiç ile bir araya gelmiş, ayrıca Sırbistan Hükümetinde Bakan olarak yer alan iki Boşnak lider Rasim Ljajic ve Süleyman Ugljanin ile de görüşmeler yapmıştır. Davutoğlu ayrıca, nüfusun büyük kısmını Boşnakların oluşturduğu Sancak Bölgesinde yer alan Yeni Pazar kentini de ziyaret etmiştir.14

Davutoğlu yaptığı açıklamada Türkiye-Sırbistan ilişkileri bağlamında kapsamlı bir vizyon ortaya koyduklarını belirtmiştir. Ona göre, “bu vizyonda karşılıklı kültürel ilişkilerin artırılması, kültürel saygının geliştirilmesi var, ortak ekonomik projelerle, ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi var ve siyasal düzeyde de temasların artırılması var.” Dışişleri Bakanı Jeremiç de açıklamasında Sırbistan ve Türkiye Dışişleri bakanlarının ilk kez Sancak’ı birlikte ziyaret ettiklerini 
ve bölgenin Türkiye ve Sırbistan için bir öncelik taşıdığını dolayısıyla bölgeye ilişkin uzun vadeli ve büyük altyapı projeleri bulunduğunu bu hedefleri Türkiye ile birlikte hayata geçireceklerine olan inancını dile getirmiştir.15

2009 yılı içerisinde Sırbistan ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler birçok zeminde geliştirilmeye çalışılmıştır. Ekonomik ilişkileri üst düzeye çıkarma amacını taşıyan etkinliklerden biri de DEİK-Sırbistan Yatırım ve İhracatı Teşvik Ajansı (SIEPA) işbirliğinde 16 Eylül 2009 tarihinde İstanbul’da düzenlenen toplantıdır. DEİK/Türk-Sırp İş Konseyi Başkanı Tamer Türker toplantıda yaptığı konuşmada iki ülke arasındaki ilişkilerin ticareti artırmak için geliştirilmesi gerektiğinden bahsetmiştir. Toplantıda, iki ülke arasında daha önce imzalanan STA’nın Ocak 2010 tarihinden sonra yürürlüğe girmesinin öngörüldüğü ve iki ülke arasındaki potansiyelin çok altında seyreden ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliği ve iki ülkenin stratejik ortak olmasını teminen gerekli siyasi alt yapının mevcut olduğu aktarılmıştır.16 

Gül, Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’in davetine icabetle 25-27 Eylül 2009 tarihleri arasında Sırbistan’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. 
Ziyarete Devlet Bakanı Faruk Çelik ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in yanısıra 50’ye yakın işadamı da iştirak etmiştir. Gül, ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Tadiç’le baş başa ve heyetlerin katılımıyla görüşmeler gerçekleştirmiş; Meclis Başkanı Slavica Dukic-Dejanovic’i ziyaret etmiş ve Başbakan Mirko Cvetkoviç’i kabul etmiştir. Ziyaret sırasında iki ülke arasında Teknik ve Mali İşbirliği Anlaşması, Ekonomik ve Ticari İşbirliği Anlaşması, Ulaştırma Altyapısı Alanında İşbirliği Anlaşması ve Sosyal Güvenlik 
Sözleşmesi ile Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin Uygulanmasına Yönelik İdari Anlaşma imzalanmıştır.17

Görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın açıklamasında Gül, iki ülke arasında yakın işbirliği ilişkisi olduğu ve aynı istikamette politikaları destekledikleri süre içerisinde Balkanlarda büyük bir huzur ve güvenlik söz konusu olacağını ve bütün bölgeye, Avrupa’ya etki edeceğini belirtmiştir. Gül, iki ülke ilişkilerinin tarihteki en üst noktasına gelmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek ilişkilerin sadece siyasi değil ekonomik alanda da geliştiğine 
işaret ederek iş adamlarına daha çok iş yapmaları çağrısında bulunmuştur. 

Tadiç ise Türkiye ile Sırbistan arasındaki tarihi ilişkilerin bölgedeki siyasi süreç ve Güneydoğu Avrupa açısından çok önemli olduğunu ve iki ülkenin pek çok konuda ortak bir görüşe sahip olduğunu ve stratejik ortaklığı geliştirmek istediklerini ifade etmiştir. Sırbistan’ın her ülkenin bütünlüğünü savunduğunu belirten Tadiç, Bosna-Hersek’teki süreci de desteklediklerini söylemiştir.18 

Tadiç, Sırbistan’ın Kosova’nın bağımsızlığını tanımayacağını ancak Ankara’nın Priştine ile olan diplomatik ilişkilerinin Türk-Sırp ilişkilerini 
etkilememesi gerektiğini de vurgulamıştır.19 

Güney Doğu Avrupa İşbirliği Süreci’nin (GDAÜ) 2009-2010 dönem başkanlığını Türkiye’nin yürütmesi dolayısıyla GDAÜ Dışişleri Bakanları 9-10 Ekim 2009 tarihinde İstanbul’da gayri resmi bir toplantı düzenlemişlerdir. Davutoğlu bu toplantı vesilesiyle Türkiye’de bulunan Sırp Bakan Jeremiç ve Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj’ı 10 Ekim 2009 tarihinde bir araya getirmiştir. 
Türkiye ile İspanya’nın eş başkanlıklarını yaptıkları Medeniyetler İttifakı Girişimi’nin bölgesel düzeydeki girişimlere de öncülük etmesi söz konusudur. 

Bu çerçevede, Türk, Sırp ve Boşnak dışişleri bakanlarının katılımlarıyla Medeniyetler İttifakı bölgesel toplantısı 16 Aralık 2009 tarihinde Saraybosna’da yapılmış, toplantının ardından Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Alkalaj ve Sırbistan Dışişleri Bakanı Jeremiç’le el ele poz veren Davutoğlu, üç ülkenin bölgesel bütünleşme konusunda ortak hareket edeceğini açıklamıştır.20


2.Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

26 Aralık 2018 Çarşamba

YUGOSLAVYA, BOSNA HERSEK, SARAY BOSNA - DAYTON ANTLAŞMASI VE YOK OLUŞ

YUGOSLAVYA, BOSNA HERSEK, SARAYBOSNA DAYTON ANTLAŞMASI VE YOK OLUŞ 



CEMALETTİN LATİÇ

Bosna-Hersek'in ' Deli Gömleği' : Dayton Antlaşması

Prof. Dr. Cemalettin Latiç, 21 yıl Önce imzalanan Dayton Antlaşmasının hukuksuzluğunu ve bu antlaşmanın Avrupa'nın göbeğindeki Bosna-Hersek'i nasıl 'sakat bir ülke' haline getirdiğini AA için yazdı.

Tam 21 yıl önce, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ohio eyaletinin Dayton şehrinde bulunan Wright-Paterson Hava Kuvvetleri Üssü’nde Dayton Barış Antlaşması için uzlaşma sağlandı. Antlaşma mahiyetindeki bu akit görüşmesine Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç, Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç ve Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franyo Tucman katıldı. ABD’yi ise dönemin başkanı Bill Clinton’ın elçisi Richard Hoolbruke temsil etti.

Bu Antlaşmanın selefi, 1994 yılının Mart ayında Bosna-Hersek Başbakanı Haris Silajdzic, Hırvatistan Dışişleri Bakanı Mate Granic ve Hersek-Bosna Hırvat Cumhuriyeti Başkanı Kresimir Zubak tarafından imzalanan Washington Antlaşmasıydı. Bu antlaşmayla Hırvatistan’daki Hırvat ordusu ve Bosna-Hersek’teki Hırvat Savunma Konseyi (HVO) birlikleri ile kahir ekseriyeti Boşnaklardan oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu arasındaki çatışmaya son verildi. Aynı antlaşmayla, Bosna-Hersek’in iki entitesinden birini temsil edecek şekilde Bosna-Hersek Federasyonu oluşturuldu. Bosna-Hersek’in kantonlara bölünmesinin ‘kusursuzlaştırılması’ için Sırp siyasi ve askeri temsilcilerinin onayları beklenmiş, fakat Sırplar, Amerikalı moderatör ve koordinatörlerin baskılarını hafifletmesiyle bu planlarından vazgeçmişlerdi.

Sırplar ile onların gizli destekçileri olan sözde uluslararası toplum (ki bunlar Batılı güçlerdir), o dönemde barış antlaşması için daha makul bir ortamın oluşmasını bekliyorlardı. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sırasında, Bosna’nın doğusunu Drina Nehri boyunca Müslümanlardan (Boşnaklardan) ‘temizleyip’ Sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşu (29 Kasım 1943) için nasıl uygun ortam yarattılarsa, 1995 yılında savaşın sonlarına yaklaşılan dönemde, korkunç katliamlardan ve Srebrenitsa ile Zepa bölgesinde hayatta kalmayı başaran Müslümanlara yönelik soykırımdan sonra da, aynı şekilde anlaşmayı kabul edip Dayton’u imzaladılar. Ancak, Cumhurbaşkanı İzetbegoviç, antlaşmanın imzalanmasına yarım saat kala, Dayton’da düzenlenen konferanstan yirmi gün sonra ve Sırbistan saldırılarından önce, Boşnak ve Hırvat nüfusun çoğunlukta olduğu Brcko şehrinin statüsü konusunda uzlaşmaya varılamaması nedeniyle, antlaşmayı imzalamaktan vazgeçti. ABD’nin müdahalesinin ardından Brcko için uluslararası tahkim kabul edildi ve söz konusu şehir tahkim neticesinde 2000 yılında Bosna-Hersek egemenliği altındaki Brcko Özerk Bölgesi’ne dönüştürülünce, Sırp Cumhuriyeti (RS) coğrafi açıdan iki parçaya bölünmüş oldu.

Cumhurbaşkanı İzetbegoviç ve antlaşma heyetinden Haris Silajdzic, Saraybosna'ya dönüşlerinin hemen ardından, kendi meclisleri denebilecek bir toplulukla bir araya gelerek savaşın en büyük kurbanları olan Boşnaklara, İzetbegoviç'in 14 Aralık 1995 tarihinde Paris'te imzalanan böylesi antlaşmayı kabul etmesinin sebeplerini ve hedeflerini açıkladı. Cumhurbaşkanının söylediğine göre, Bosna-Hersek tarafı Dayton'a vardığında, Amerikalılar onları şu teklifle karşılamıştı: “Sırplar ve Hırvatlar Bosna-Hersek'in bağımsızlığını kabul edecekler, ancak bunun karşılığında Federasyon'un, ülkenin yüzde 51'ini (Boşnak ve Hırvatlara ait), Sırp Cumhuriyeti'nin ise yüzde 49'unu (Sırplara ait) oluşturması şartıyla iki entitenin eşit şekilde bölünmesini talep ediyorlar”. İzetbegoviç, Amerikalıların "Dilerseniz bu antlaşmanın temelini kabul edin, bu durumda ABD size destek verecek, bu barış antlaşmasının arkasında duracak ve barışı sağlayacaktır. Aksi takdirde, Saraybosna'ya dönüp önümüzdeki 10 yıl savaşmaya devam edin. Bu durumda savaştan galip çıkan taraf ABD ile oturup görüşmeler yapabilir!" diyerek kendilerine nasıl şantaj yaptığını anlattı.

Bu antlaşmanın 1. maddesinde şöyle bir ifadeye yer verildi: "Bundan sonra resmi adı 'Bosna-Hersek' olan Bosna-Hersek Cumhuriyeti, uluslararası hukuk anlayışına uygun bir devlet olarak, bu anayasayla düzenlenmiş iç yapısıyla ve uluslararası alanda kabul gören mevcut sınırlarıyla hukuki varlığını sürdürmektedir. Bu şekilde hâlâ, Birleşmiş Milletler’in (BM) üyesi sayılmakta, isteğe bağlı olarak Bosna-Hersek olarak üyeliğini sürdürebilir veya BM sistemi içerisinde yer alan örgütlerle diğer uluslararası örgütlere kabul edilme talebinde bulunabilir."

Ancak aynı maddenin 3. fırkasında ‘Bosna-Hersek'in Yapısı’ başlığı altında, şu ifade yer alır: 'Bosna-Hersek iki entiteden oluşmaktadır: Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti". Bu antlaşmanın 4. maddesiyle Bosna-Hersek anayasası belirlenmiş, Ek 7. maddeyle de “Tüm sığınmacı ve göçmenlerin kendi topraklarına dönmelerinde bir engel olmadığı ve yağmalanmış mülklerinin tazmin edilmesi” kararına varılmıştır.

Anayasanın 10. maddesinde “Temsilciler Meclisi’nde oy kullananlar ve katılımcıların üçte iki oy çokluğuyla, Parlamenter Meclis’in kararı ile” anayasada değişiklik yapma imkânı da öngörülmüştür. Ek 1. maddede, Birleşmiş Milletler Antlaşması'ndan, Helsinki Nihai Senedi'ne, hatta 1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'ye kadar, Bosna-Hersek'te uygulanacak 15 uluslararası antlaşma yer almaktadır.

Bu maddelerden de anlaşılacağı üzere bu barış antlaşması, imzalandıktan hemen sonra, sadece adaletsiz sayılmakla kalmayıp uygulanması imkansız bir antlaşma olarak değerlendirildi. Bosna-Hersek bu antlaşmayla üzerine 'deli gömleği' geçirmiş, Avrupa'nın göbeğinde 'sakat bir ülke' haline gelmiş oldu. Bu antlaşmayla saldırganlar ve soykırım failleri, Sırp Cumhuriyeti askerleri ve polisleri ödüllendirilmiş, saldırı ve soykırımın kurbanı olan Boşnaklar ise sözde uluslararası toplum ve uluslararası hukukun vicdanına terk edilmiştir.

Bugün Sırp Cumhuriyeti, savaş bittikten sonra Bosna-Hersek'in o bölgesine dönen Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırp olmayan diğer insanlar için bir 'apartheid' niteliğinde. Boşnaklar o bölgedeki devlet kurumlarında iş sahibi olamıyor, önceki hizmetlerini yeni işleriyle birleştirip emeklilik talep edemiyor, çocuklarının kendi dillerine 'Boşnakça' deme hakları yok, camileri taşlanıyor, mezarları yağmalanıyor. Durum Bosna-Hersek'in, savaş döneminde Hırvat Savunma Konseyi'nin kontrolü altında olan bölgelerinde de pek iç açıcı değil.

Günümüzde uluslararası hukuk, dünyanın hiçbir yerinde, son nüfus sayımına göre nüfusunun yüzde 50,8'ini -1918'den bu yana Sırp ve Hırvatların çalıp yağmaladığı özel mülk, beylik ve vakıflar hesaba katılınca ülkenin en az yüzde 72'sine sahip- Müslümanların (Boşnakların) oluşturduğu Bosna-Hersek'te olduğu kadar hükümsüz değildir.

Boşnak medyasından ve araştırmacılardan edindiğimiz resmi olmayan bilgilere göre, Dayton Barış Antlaşması'nın imzalanmasından bugüne kadar, savaşta topraklarını terk etmek zorunda kalıp da geri dönen 100'den fazla Boşnak öldürüldü. Sadece Hırvat kontrolü altında olan Mostar'ın kuzey kısmında 30 Boşnak katledildi. Bu tarz cinayetlerin en bilinenleri, 1996 yılında Sırplar tarafından öldürülen, Zvornik yakınlarında bulunan Jusici Köyü'nden Muradif Alic, 2001 yılında Srebrenica soykırımının yıl dönümü olan 11 Temmuz arifesinde evinin penceresinde nakış işlerken Sırp keskin nişancılar tarafından öldürülen Meliha Duric, 2001 yılında Banja Luka'da bulunan Ferhat Paşa Camisi'ni açmaya çalışırken öldürülen Murat Bandic ve Sırp polisinden 1992 yılında katledilen 700 Zvornikli ile birlikte babasının intikamını almaya çalışırken öldürülen Nerdin Ibric vakaları ve daha nicesi... Maalesef Sırp Cumhuriyeti ve Hersek-Bosna hükümetleri bu cinayetlerin soruşturmalarını asla sonlandırmadı.

Bosna-Hersek İslam Birliği, her yıl Sırp Cumhuriyeti'nde ve Bosnalı Hırvatların hüküm sürdüğü bölgelerde yaşayan Müslümanların çiğnenen haklarıyla ilgili bir rapor sunuyor. Bu raporlarda, savaştan sonra topraklarına dönen Boşnakların haklarının yanı sıra, yakılan camiler, imamlara ve eşlerine yapılan hakaretler, darp edilen liseli Boşnak gençler ve mektep öğrencileri ile cami ve tekkelerin avlularına atılan domuz kafaları da yer alıyor.

Bu tip baskılara rağmen bugün Sırp Cumhuriyeti'nde, 1992'den önce Bosna Hersek'in bu bölgesinde yaşayan 700 bin Boşnak'ın 100 bini, diğer bir deyişle yüzde 14.7'si yaşıyor. Burada, Çetnik (Büyük Sırbistan) hareketinin Bosna-Hersek'in bu bölgesini İkinci Dünya Savaşı sırasında da Boşnaklardan 'temizlemiş' olduğunu, fakat Boşnakların bahsi geçen savaştan sonra kendi topraklarına döndüklerini ve 1992-1995 Savaşı'ndan önce, bölge nüfusunun yüzde 70'ini oluşturduklarını (Sırplar yüzde 30'unu oluşturuyordu) hatırlatmak gerek.

Günümüzde hem iç siyaset hem de Avrupa'nın siyaset sahnesinde, Dayton'la belirlenmiş anayasanın değişmesinin vaktinin gelip gelmediği tartışılıyor. Bu anayasanın değişmesinden yana olan Boşnaklar, bu ikinci Dayton Antlaşmasında uluslararası taraflardan birinin Müslüman ülkelerden biri, bilhassa Türkiye veya Suudi Arabistan olmasını istiyor. Çünkü Paris'te Dayton Barış Antlaşması imzalanırken hiçbir Müslüman ülke bulunmuyordu. Sırpların siyasi temsilcileri Dayton anayasasının değişiminden bahsedilmesine izin vermezken, Hırvatlar kendilerine ait bir entite ya da Bosna-Hersek'in birleşmesini istiyor. Hırvatların bu düşüncesini Avrupa Birliği'nin bir kısmı da destekliyor. Bu konsept, içerisinde etnik bir birleşimi de barındırıyor ve böylece, sayıca üstün millet olmasına rağmen, bugün parçalanmış ve terk edilmiş vaziyette kendi topraklarının ancak yüzde 23'lük kısmında yaşayan bahtsız Boşnaklar için daha büyük sıkıntıların habercisi haline geliyor.

* “Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/bosna-hersekin-deli-gomlegi-dayton-antlasmasi/691481#


***

29 Haziran 2016 Çarşamba

Milliyetsiz Yurttaşlık, Anayasa ve Parçalanma

Milliyetsiz Yurttaşlık, Anayasa ve Parçalanma



Yazar: Ümit Özdağ

06 OCAK 2012  CUMA

Siyasal kimliğin belirlenmesinde tarihsel süreçte değişik coğrafya ve kültürlerde değişik unsurlar ön plana çıkmıştır. Roma İmparatorluğu'nda siyasal kimliği belirleyen Roma hukuku çerçevesinde yurttaş olmaktır. Bu hak başlangıçta sadece Roma kenti yurttaşlarına verilmiş, diğer İtalyan kentlerinde dahi esirgenmiştir. Zaman için önce İtalya'yı sonra diğer imparatorluk parçalarını kapsamıştır.
Ortaçağ'da dinin yönetici hanedan ile harmanlanması siyasal kimliği belirleyen husus olmuştur. Millet, hukuku, hanedan veya kurumsallaşmış din üst yapısının altındaalt yapı olarak varlığını sürdürmüştür. 18. Yüzyılın sonu 19. Yüzyılın başında itibaren devletlerin alt yapısını oluşturan milletler, kimliklerini devletin siyasal kimliğine de damga olarak basmaya devam etmişlerdir. Diğer bir ifade ile millet kimliği aynı zamanda siyasal kimlik olmuştur. Tabii ki bu süreç kolay olmamış, eski kimlikler direnmeye çalışmıştır. Ancak sonuç, milli kimliğin aynı zamanda siyasal kimliğe dönüşmesi olmuştur. Yurttaşlık hukuku da bir dine, bir hanedana veya bir devlete bağlı olmaktan, bir millete bağlı olmak çerçevesinde şekillenmiştir.
20. Yüzyılın başında milletten kopan ve millet üstü bir yurttaşlığı hedefleyen üç büyük girişim gerçekleşmiştir. Bu modele milliyetsiz yurttaşlık diyebiliriz. Bunlardan en büyüğü Sovyetler Birliği'nin kurulması ile çıkan Sovyet yurttaşlığıdır. SSCB'nin kurucu ideolojisi, sadece toplumu ve insanı izah etme değil, evreni de izah etme iddiasını taşıyan kapsamlı bir ideolojidir. Bu ideoloji, Sovyet devleti çerçevesinde sadece yurttaşlarına Sovyet yurttaşı kimliği vermekle kalmamış, kapitalizm üzerinde nihai zaferden sonra sınıfsız bir dünya ve komünist bir toplum amacı etrafında birleştirmeyi hedeflemiştir.
SSCB ile aynı tarihlerde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun parçalanması sonucunda kurulan Yugoslavya Krallığı, değişik din, mezhep ve dildeki bir çok Balkan milletini, "Yugoslav" veya güney Slavlığı şeklinde özü itibarı ile ırki bir zeminde milletten bağımsız bir yurttaşlık kimliği etrafında örgütlemeyi hedeflemiştir. Keza, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra Çekler ve Slovakların kurduğu Çekoslavakya'da milletten arınmış bir siyasal kimlik oluşturmuştur. Milliyetten arındırılmış yurttaşlık modeli, bu üç devletin yok olması ile 1980-1990 arasındaki dönemde tamamen ortadan kalkmıştır. Anılan ülkelerin coğrafyalarında yaşayan milletler, yaşamaya devam ederken, Sovyet, Yugoslav ve Çekoslovak kimlikleri tarihte bir dipnot olarak kalmıştır.
Bu olağanüstü başarısız model, milliyetsiz yurttaşlık şimdide yeni Anayasa yapımı sürecinde Türkiye'ye önerilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı Türk milleti siyasi kimliğinden kaynaklanan bir yurttaşlıktır. Türk milletine mensubiyet ise hukuki anlamda bu ülkenin yurttaşı olmak demektir. Türk milletinin % 96'sının esas olarak bu durum ile ilgili bir sorunu yoktur. Yapılan Anketlerde % 85'in üzerinde bir çoğunluk kendisini "Türk" olarak tanımlamaktadır. Bütün bunlar, Türkiye'nin iddia edildiği gibi bir etnik mozaik değil, aksine bir granit parçası olduğunun sosyolojik olarak delilleridir.
Buna rağmen küçük bir çete/terör örgütü, Türkiye'yi, milliyetsiz yurttaşlık modeline sürüklemekte, zorlamaktadır. Yeni anayasanın yurttaşlığı Türk milleti kavramından koparması ve Kürtçe eğitime izin vermesi durumunda Türkiye millet ve toprak bütünlüğünü 20 sene bir arada tutamaz. Kimse aksini söyleyemez. İçinden geçtiğimiz süreçte bu konuda alınacak tavır ve atılacak adımlar, atanları, Allah, millet ve tarih önünde sorumlu bırakacaktır.

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/anayasal-duzen-hukuk-adalet-arastirmalari-merkezi/2012/01/06/6444/milliyetsiz-yurttaslik-anayasa-ve-parcalanma