İlker Başbuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlker Başbuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2020 Cuma

Türk Subaylarının, Oslo’da PKK ile Yapılan Anlaşma Uyarınca Soruşturulması na Başlanmıştır ..



''  Türk Subaylarının ''  Oslo’da PKK ile Yapılan Anlaşma Uyarınca Soruşturulması na Başlanmıştır ..


Yazar: Ümit Özdağ 
06.12.2013

2007’den buyana Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına karşı devam eden karalama, yalan, iftira, tutuklama ve yargılamalar, son aylarda yeni bir aşamaya ulaşmıştır. 
Gazeteci Saygı Öztürk’ün 30 Ekim 2013 tarihli Sözcü 
gazetesinde de açıkladığı gibi özellikle son aylarda 1992-1995 yılları arasında Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı mücadele eden Jandarma Genel Komutanlığı’nda mensubu 200 civarında subay hakkında faili meçhul cinayetler iddiası ile davalar açılmıştır. 

Önümüzdeki günlerde bu davaların sayısında hızla bir artış olacaktır. 

Nitekim 2 Kasım 2013 tarihli Taraf gazetesi “Fırat’ın doğusu on savcıya kaldı” başlığı ile verdiği haberde 10 savcının 10 bin faili meçhul dosyasını bölüştüklerini belirtmekte, aynı haberde Diyarbakır Baro Başkanının da bu gelişme karşısında önemli bir gelişme dediği görülmektedir. 

Bu iki haber konuyu yakından izleyenlerin aklına derhal 10 Haziran 2012 tarihli Taraf gazetesinde Emre Uslu’nun “Güneydoğu Anadolu’da görev yapan askerler ve polisler savaş suçlusu olarak yargılanacak” başlıklı yazısını getirmektedir. Emre Uslu anılan yazısında “Güneydoğu Anadolu’da görev yapan askerler ve polisler savaş suçlusu olarak yargılanacak” cümlesinin Oslo’da yapılan görüşmelerde PKK ile MİT arasında mutabakat metninde yer aldığını ve görüşmelere katılan hakem devlet tarafından imzalanarak kasasına kaldırıldığını ifade etmektedir. Emre Uslu tarafından ortaya atılan bu iddia Hükümet veya MİT tarafından yayınlanmamıştır. Çünkü, bu iddianın belgesi MİT soruşturmasını 
yürüten savcıların elindedir. Nitekim, Emre Uslu bu hususu şöyle devam etmektedir: “Bu ifade MİT krizini tetikleyen belgelerin içindeki, MİT-PKK mutabakatlarında yer alan, devlet kayıtlarına girmiş bir ifade.” Emre Uslu tarafından ortaya atılan bu büyük iddia konusunda basın anlaşılmaz bir suskunluk içine girmiştir. MHP bu gelişmeyi yakından takip etmiş, Grup Başkan vekili Oktay Vural konuyu kamuoyunun gündemine taşımıştır. MHP Ankara Milletvekili Sayın Özcan Yeniçeri, 12 Haziran 2012’de bir soru önergesi ile hükümetten bilgi istemiştir. 

Türk subay ve polislerine karşı ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgal güçlerinin uyguladıkları kapsamda bir tutuklama dalgasının planlandığı ilk gündeme getiren Emre Uslu’dan da önce 19 Kasım 2010’da Habertürk gazetesinde Fatih Altaylı “Terörü bitirmek için protokol imzalandı mı?” başlıklı yazısında dile getirmiştir. Altaylı şöyle demiştir: “PKK’nın yaptığı infazlar ile son 25 yılda Güneydoğu’da resmi görevlilerin terörle mücadele adı altında yaptıkları hukuksuz eylemleriaraştıracak bir Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulacak. PKK bu komisyona istediği bilgileri verecek, arşivlerini açacak. İlgili devlet görevlileri de ifade verecek.” 

Yeniçağ gazetesinde Yavuz Selim Demirağ ise durumu daha da açık bir şekilde ortaya koyan gazeteci olmuştur. Yavuz Selim Demirağ, 2 Aralık 2010’da Yeniçağ gazetesinde yazdığı “JİTEM Dalgasıyla terhis” başlıklı yazısında şu tespitleri yapmıştır: “Obama’ya yapılan şikayette, “17 bin faili meçhul” rakamını ortaya atanlar, İmralı’dan gelen ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ emri ile Güneydoğu’da terörle mücadele eden askeri personelden intikam alma planını uygulamaya koymak için düğmeye bastı. Yandaş medya görevi erkenden yüklenip “JİTEM Dosyası” haberleri ile ortalığı ısıtıyor. Haziran 2011 seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu’dan daha fazla oy almayı planlayan AKP hükümeti, askere vurdukça prim kazanma mantığı ile yüzlerce subay-astsubayın tutuklanmasını sağlayacak yeni bir davanın açılması hazırlığında. Üstelik bu defa dokunulmaz zannedilen eski Genelkurmay Başkanları’na kadar götürecekler işi. 

Emekli olurken bile direnen İlker Başbuğ için şu günlerde üflenen “ İfade verecek... Yargılanacak ” yoklamaları sözde JİTEM davası ile taçlandırılmış olacak. Zira İlker Başbuğ, Diyarbakır Kolordu Komutanlığı gibi terörle mücadelede etkin birliklerin başında bulunmuştu... 

Neredeyse 30 yıldır devam etmekte olan mücadelede kim görev aldıysa peşinen ” zanlı” sayılacak. 

Teğmenliğinde, yüzbaşı, binbaşı, albay, generalliğinde sorumluluk sahibi kim varsa teker teker çağrılacak... Mevcut komuta kademesindekilerin bir an önce tasfiyesi, emekli edilmesi, görevden alınıp üniformalarının çıkarılmasıyla yetinilmeyip tutuklanmaları bile sağlanacak.” 

12 Mart 2011 tarihinde yazdığı “14 Mart düğün davetiyesi” başlıklı yazısında Demirağ şunları söylüyor: 

“Ömürleri terörle mücadeleyle geçmiş askerler Hasdal’da neredeyse üst üste yatıyor. 100 metreyi bile bulmayan koğuşlarda 36 kişi ranzalar arasında yürüyecek yer bulamıyor. Yıllar boyu dağlarda, çadırlarda yattıkları için onlar şikâyetçi değil(….)toplamda 130 kişilik kapasitesi olan Hasdal Askeri Cezaevi yetmediğinden, önümüzdeki günlerde başlayacak yeni dalgalar için hazırlık yapmak zorunda kalıyorlar. Yeni inşaat yerine mevcut barakaları tadil 
ederek cezaevi sınırlarına dâhil edip tel örgüleri genişletiyorlar. Yani Hasdal’da hummalı bir çalışma var. (...) JİTEM dalgası adı altında önümüzdeki günlerde terörle mücadele eden askeri birliklerin komutanlarına Hasdal’da yer açılıyor.” 

17 Şubat 2011 tarihli “Bin subay” başlıklı yazısında Demirağ şöyle demektedir: “Şu anda yüzde 10’u hapiste olan general sayısı yüzde 50’nin üzerine çıkarılacak. Uzman çavuşu, astsubayı, yüzbaşısı, albayına kadar binlerce subay, astsubay gözaltına alınıp terhis işlemi kısmen başarılacak. Bu arada Güneydoğu’da PKK’nın kontrolündeki oylar hedeflenip, İmralı’daki caninin ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ talebi yerine getirilmiş olacak.” 

6 Ocak 2012’de Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tutuklanmıştır. 9 Mayıs 2013’de TBMM’de AKP ve terör örgütü PKK’ya müzayir bir partinin katılımı ile “TBMM Toplumsal Barış Yollarının Araştırılması ve Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi” komisyonu kurulmuştur. Böylece Abdullah Öcalan’ın isteği kısmen yerine getirilerek bir TBMM komisyonu kurulmuştur. Taraf gazetesi 16 Ocak 2011’de bu komisyonun kurulacağını MİT aracılığı ile terörist başı Abdullah Öcalan’a bildirildiğini duyurmuştur. 

Bu komisyonun adı bile PKK’ya teslimiyetin göstergesidir. Türkiye’de toplumsal barış ile ilgili bir sıkıntı yoktur. Türkiye 1984’den buyana PKK terörü ile devlet güçleri arasında devam eden bir çatışma vardır. 

“Toplumsal barış” dediğiniz zaman, Türk toplumunun bir kesimini PKK’nın temsil ettiğini zımnen kabul edersiniz ki, AKP bunu yapmıştır. Bu komisyonun başkanı Naci Bostancı, BDP’nin TBMM Çözüm Sürecini Araştırma Komisyonu’nda terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ve Kandil ile görüşülmesini istemesine de “olabilir” cevabını vermiştir. Öte yandan binlerce faili meçhul cinayet iddiası ile Türk subayları ile ilgili davalar açılmaya başlanarak PKK’nın talepleri karşılanmaya başlamıştır.

Olayların akışı ve eldeki bilgiler AKP Hükümeti, Oslo’da PKK ile hakem devlet gözetiminde yaptığı müzakereler neticesinde Güneydoğu Anadolu’da PKK ile mücadele eden Türk subaylarının ve polislerinin yargılanacağına dair bir uzlaşma yaptığını ve bu uzlaşmanın hakem devletin kasasına imzalanarak girdiği anlaşılmaktadır. Anlaşılan MİT müsteşarını sorgulamak isteyen savcılar bu belgelere ulaşmışlardır. 
Önümüzdeki aylarda Türk Ordusuna ve subaylarına yönelik çok kapsamlı yargılama ve tutuklama davalarının geldiği anlaşılmaktadır. 

http://www.21yyte.org/ adresinden 
06.12.2013 18:07  tarihinde indirilmiştir

.***

23 Ekim 2017 Pazartesi

Diren Tayyip Diren


Diren Tayyip Diren 



EMİN ÇÖLAŞAN
Sözcü Gazetesi 


05 OCAK 2014



Sevgili Okuyucularım, Türkiye Cumhuriyeti'nin ne durumlara düşürüldüğünü, hangi kafaların elinde kaldığını hep birlikte bazen gülerek, ama çoğu zaman da 
utanarak izliyoruz.
Meclis Başkanı Çıkmış ortaya “ Yargının bağımsızlığı ölmüştür. Koyduğumuz kuralları önce kendimiz çiğniyoruz ” diyor. Olanları henüz anlamış!
Başbakan Yardımcısı “ Şeyini Şey ettiğimin şeyi ” Bülent Arınç çıkmış piyasaya, 
Tayyip'in Milletvekili ve Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan'la dalga geçiyor: “ Hem Milletvekili olacaksın, hem de aşdanışman olacaksın. Bu iki görevi devam 
ettiremez” diyor.
Bozuk bir saat bile günde iki kez doğruyu gösterir ya!.. Bülent bazen doğruları söylüyor.
Tayyip'in oğlu Bilal'i savcılık çağırıyor, arkadaş takmıyor ve ifade vermeye gitmiyor.
Tayyip sürekli çığırtkanlık yapıyor:
“Türkiye'nin olağanüstü kalkınmasını hazmedemeyen iç ve dış çevreler bize komplo kurdu.”
Diyelim ki onlar komplo kurdu, peki senin Meclis Başkanın, Başbakan Yardımcın da o komplonun içinde mi?

* * * * *

Son MİT olayını izledik. Suriye'ye giden bir TIR'ın silah ve cephane yüklü olduğu ortaya çıktı. Savcı olaya el koydu, İçişleri Bakanlığı ve Hatay Valiliği arama yapılmasını önledi.
TIR'da MİT'çiler vardı, onlar da jandarma ve polise arama yaptırmadılar. “Bu 
TIR'da devlet sırrı var, dokunamazsınız” dediler. Dosya arama yapmak isteyen savcıdan alındı, TIR Suriye'ye giriş yaptı.
Bunlar olurken İçişleri Bakanı “Kamyonda Türkmenlere gönderilen gıda yardımı vardı. Herkes işine baksın” dedi. Türkmenler kendilerine öyle bir yardım 
gelmediğini söylediler.

Gümrük Bakanı dün bu TIR'ın sınırımızdan çıkmadığını iddia etti!
Uçtu uçtu TIR uçtu!

Silah ve cephane yüklü TIR, Suriye'de Esad'a karşı vuruşan şeriatçı örgütlere 
gidiyordu. İnsanlar birbirini öldürsün diye bugüne kadar böyle yüzlercesi 
gönderilmişti. Bu sefer İsrail olaya el koydu, ihbarını yaptı ve işi açığa 
çıkardı.

Son yolsuzluklar nedeniyle görevden alınan eski Bakan Zafer Çağlayan'ın, birkaç ay önce o meşhur İranlı Rıza da yanında olduğu halde, onun özel jeti ile aile boyu Mekke'ye gidip umre ziyareti yaptıkları belgelendi. Bir yanda ortada 
yüzlerce trilyon vurgun parası dönerken, birileri o adamın uçağı ile umreye gitmiş.

Allah kabul etsin.
Mutlaka eder! Yeter ki sen diren Tayyip!

* * * * *



Bütün bu olanlar sonrasında Tayyip'in sinir sistemi iyice çöktü, rahatsızlandı. 
Her gün feryat etmesinin bir yararını şu dakikaya kadar göremedi. Son çare olarak dün yandaş gazetecileri çağırıp derdini onlara anlattı ama artık çok geç.
Dış basını izliyor musunuz? Tayyip Türkiye dışında tam anlamıyla topal ördek oldu. Düne kadar emirlerini almaktan onur duyduğu ABD ve AB bile artık Tayyip'i 
açıktan eleştiriyor, kınıyor, alay ediyor.

Bu şahsın şimdi tek avuntusu var:
“Esas olan sandıktır. Kararı milletimiz verir.”
Yeri gelmişken kendisine bir soru sorayım:
2009 yılında yapılan yerel seçimleri Adana'da, Türkiye'nin dördüncü büyük ilinde  MHP'den Aytaç Durak kazandı. Tayyip Adana'yı kaybetmişti, bu durum midesine oturdu.
Aytaç Durak hemen ardından yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı. Üzerine müfettişler salındı, davalar açıldı ve Aytaç 
Durak hepsinden aklandı.
Ama görevine iade edilmiyor! İşte sandıktan çıkmanınsonucu!
Sandıktan Tayyip çıkmışsa, ölünceye kadar konuşur. Ama başkaları çıkmışsa, diktatör kimliği ile sandığı hiçe sayar, yakıp yıkar, milletin tercihine karşı 
saygısızlık sergiler! Bu işleri iyi bilir.

* * * * * *

Bir süre önce yazdığım bir yazıda “Lağım henüz patlamadı ama sızıntı yapıyor” demiştim.

Lağım artık Patladı.

Etrafı pis kokular sardı, her taraf pisliğe bulandı. Lağım evinizde patlarsa çare bulursunuz. Usta getirip boruları açtırırsınız.
Ama ülkede patladığında ne yapacaksınız?
Lağımı patlatanlar iş başında! Son derece pişkin, aymaz… Sırıtıyorlar, suçu başkalarının üzerine atıyorlar!
Bir ülke düşünün, yargısı teslim alınmış, bağımsızlığı elden gitmiş. Bunu Cemil 
Çiçek söylüyor.
Bir ülke düşünün, Tayyip-Fethullah-Apo üçlüsü yönetiyor. Şimdi kavga ilk ikisinin arasında. Düne kadar aynı yolun yolcusuydular, işin içine dershane 
kavgası, para kavgası girince dostluk mostluk kalmadı.
Üçüncüsü ise İmralı'da pusuda bekliyor. “Geçici olarak gündemden düştüm ama yine çıkarım” diyor.
Bu çapsız iktidarın yönetiminde Türkiye Cumhuriyeti'nin içine düşürüldüğü durum içler acısıdır. Soygun, vurgun, ayakkabı kutuları, hırsızların jetleriyle 
yapılan Hac ve umre gezileri, Allah-Peygamber-Kuran feryatlarının arkasına saklanan yolsuzluklar…

Bir şey değil, dış dünyaya bile rezil olduk.

Allah belalarını verecek.

İlker Başbuğ'un kitabı

Sevgili Okuyucularım, Necdet Bey'den önce Genelkurmay Başkanlığı makamında oturmakta olan İlker Başbuğ günün birinde tutuklandı, özel mahkemede yargılandı ve müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Gerekçesi: Silahlı terör örgütü kurma ve yönetme, Türkiye Cumhuriyeti 
Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs!
Bir Genelkurmay Başkanı düşünün, yargı kararıyla terörist ilan edilmiştir. Aynen öteki Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, subaylar, siyasetçiler, rektörler, 
üniversite hocaları, gazeteciler gibi!..

Başbuğ bugün itibariyle tam iki yıldır hapishanede.

Ergenekon davasında kararlar 5 Ağustos günü açıklandı, gerekçeli kararlar aradan beş ay geçmesine karşın henüz ortada yok.

* * * * * *

İlker Paşa'nın hapishanede yazdığı kitap önceki gün elime geçti ve bir gecede okudum.

Suçlamalara Karşı Gerçekler ” (Kaynak Yayınları.)
Kitabın kapağında Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözü:

 “Düşmanlarımız herkesten Evvel subayları öldürür.”

İlker Başbuğ, kitabında tutuklanma öncesinde ve sonrasında yaşadıklarını anlatıyor.

Mahkeme tarafından nasıl tutuklandı, cezaevinde neler yaşadı, mahkemede neler oldu…
Ayrıca pek çok belge açıklıyor, gülünç davanın perde arkasını anlatıyor.
Bir Genelkurmay Başkanı düşünün ki Ergenekon terör örgütünü (!) kurmuş ve yönetmiş, Tayyip hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmiştir!
Emrinde 600 bin kişilik ordu vardı. Bunu yapacak olsaydı, karşısında bir değil bin Tayyip olsa direnmesi mümkün olur muydu?
Yargıyı siyasete alet ettiler, hukuku çiğnediler. İlker Paşa'yla birlikte bütün 

Balyoz ve Ergenekon tutsaklarına buradan saygılarımı iletiyorum, bu kitabı mutlaka okumanızı öneriyorum.


http://www.sozcu.com.tr/2014/yazarlar/emin-colasan/diren-tayyip-diren-436046/




25 Eylül 2017 Pazartesi

Sn. İlker Başbuğ ile “Terör Örgütlerinin Sonu” Adlı kitabı ve güncel “Kürt Meselesi” üzerine söyleşi



Sn. İlker Başbuğ ile “Terör Örgütlerinin Sonu” Adlı kitabı ve güncel “Kürt Meselesi” üzerine söyleşi


08. 08. 2011
Milliyet Gazetesi

7 ve 8 Ağustos 2011
Bodrum 26 Temmuz, 2011

Kandil varken Terör bitmez

PKK kanlı eylemlerini son dönemde yine devlete, hükümete meydan okurcasına artırdı. Silvan’da halkımızın büyük infialine yol açan hain PKK saldırısı üzerine yaptığı açıklamada Başbakan Erdoğan ülkemizde bir Kürt sorunu olmadığı hususundaki görüşünü tekrarlarken, bundan sonra terörle mücadelede çok daha farklı stratejiler uygulanacağını da vurguladı. Bunun ardından polis özel harekat timlerinin terörle mücadelede yeniden rol almalarına ilişkin hükümet kararı açıklandı.

Azan şiddet ortamında Demokratik Toplum Kurultayı’nın (DTK) Diyarbakır’da özerklik ilan etmesi, Türk kamuoyunun büyük bölümünde PKK’nın demokratik özerklik etiketi altında bağımsız Kürt devletini Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı izlenimini pekiştirdi.

İşte bütün bu konuları, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, “Terör Örgütlerinin Sonu” adlı kitabı yeni yayımlanmış bulunan emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral. İlker Başbuğ’la bu söyleşi çerçevesinde sorguladı ve çarpıcı analizler ve cevaplar aldı.

Türkiye’de Ayrımcılık yok

Ş. Elekdağ: “Terör Örgütlerinin Sonu” başlıklı kitabınızla yakın ilgisi nedeniyle önce PKK’nın Silvan saldırısı bağlamında Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamada vurguladığı şu iki hususa değinmemizin yararlı olacağını düşünüyorum. Birincisi, Başbakan, “Bu ülkede artık Kürt sorunu yoktur PKK sorunu vardır, Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunları vardır” diyerek sorunun özüne yeni bakış açısını vurguladı. İkincisi de “Bundan sonraki süreç çok daha farklı stratejilerle ve uygulamalarla kendini gösterecektir. Amacımız terörü minimize etmek olacaktır” demek suretiyle terörle mücadelede değişik bir stratejik yaklaşımın benimseneceğini belirtti.

Başbakanın bu ifadelerini nasıl yorumluyorsunuz?

İlker Başbuğ: “ Kürt sorunu yoktur ” ifadesi, hatırlıyorsanız seçim döneminde de Sayın Başbakan tarafından kullanıldı. Kitabımın bir bölümünde ben de bu konuya değiniyorum. Burada hemfikiriz. Esasında bu konuya ilişkin görüşlerimi kitabımda detaylı anlatmaya çalıştım. Türkiye’de şu anda, altını çiziyorum, bir Kürt sorunu olduğu kanaatinde değilim. Niye böyle bir sonuca ulaşıyorum? Bir ülkede etnik farklılıklar olabilir. Bugün dünyadaki ülkelerin büyük bölümünde çok homojen, tek etnisiteye dayanan bir millet yok zaten. Bu ülkelerde etnik farklılıklar olduğunu görüyoruz. Etnik farklılıkların olması demek orada ille bir etnik sorun olduğu anlamına gelmez.

Hangi alanda kısıtlama var?

Etnisiteye dayalı bir sorun var dediğiniz zaman, o ülkede o etnik gruba karşı ayrımcılığın yapılmış olması gereklidir. Kürt kökenli vatandaşlarımız Türkiye’de her yere dağılmış durumda. Yerleşim alanlarında en ufak bir kısıtlama yok.  Peki, eğitimde bir sınırlama var mı? Belirli bir etnik gruptan olanın şuraya giremeyeceği hususunda bir ayrımcılık var mı? Eğitimdeki fırsat eşitliği ayrı konu, bütün vatandaşlarımız için ayrı bir olay. İş alanlarında ayrımcılık var mı? Bugün biz devlet ihalelerinden tutun bütün diğer iş alanlarında bir ayrımcılık yapıyor muyuz? Bunların olduğunu söylemek gerçekten mümkün değil Türkiye’de.

Bazı ülkelerde ise bu farklılıkları görüyoruz. Madem ki konuyu Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunları açısından ele alıyoruz. Ben bu alanda hiçbir ayrımcılığın olduğu kanaatinde değilim bugün.

‘ Kürt sorunu ’ yoktur

Ş. Elekdağ: Yapılan anketlerde, Kürt vatandaşlarımız, kimliklerinin ve dillerinin tanınması konusunda yaşadıkları sorunları, Kürt kimliğini açıklayan kişilerin devlet kademelerinde yükselmede karşılaştıkları zorlukları ayrımcılık olarak belirtiyorlar…

İ. Başbuğ: Ciddi bir konu bu. Bunun üzerinde, yetkililerin herkesin dikkatli olması lazım. Şimdi Türkiye’de bu konuda münferit olaylar olmuş olabilir. Kürt etnik kökenli vatandaşlarımız sadece Güneydoğu veya Doğu Anadolu’da mı yaşıyor? Hayır her yerde yaşıyor. İzmir’de de yaşıyor İstanbul’da da yaşıyor Bursa’da da yaşıyor. Önemli olan buralarda yaşayan vatandaşlarımız diğerleri tarafından bir farklı muameleye ayrımcılığa tutuluyor mu, tutulmuyor mu? Ben bunu soruyorum.

en tutulduğu kanaatinde değilim. Ama bu konuda da hassas olunması dikkatli olunması düşüncesini taşıyorum. Münferit olayları bir kenarda tutuyoruz. Tamam ama, bu terör olayları bu şekilde devam ederse, yarın bu ayrımcı düşünceler genele giderse Türkiye için esasa ciddi tehlikeler ve risk budur. Dolayısıyla ben de Sayın Başbakan’la aynı kanaatteyim. Kürt sorunu yoktur. Var dediğiniz zaman İstanbul’da yaşayan Kürt vatandaşımızın da sorunu olması lazım. Oradaki sosyal hayatı, yaşantısı içinde bir sorunu olması lazım.

Ş. Elekdağ: Başbakan Erdoğan’ın, terörle mücadelede farklı stratejiler uygulanacağı hususundaki beyanına gelirsek…

İ. Başbuğ: Ben doğrusu, Sayın Başbakan’ın bu beyanıyla neyi kastettiği hususunda yorum yapamam. Aslıdan bu soruyu kendisine yöneltmek lazım. Farklı stratejiler ve uygulamalar ne olacak açıkçası ben bilemiyorum.

Terör tamamen bitmez

Ş. Elekdağ: Bundan önce terörle pazarlığa da yer veren bir strateji uygulandı, bundan böyle terörle etkili bir mücadele stratejisi yürüteceğiz anlamına gelmez mi bu ifadeler?

İ. Başbuğ: Ben o konunun yorumunu yapmak istemiyorum. Çünkü cümle çok genel bir cümle. Bu bakımdan yapacağımız yorum yanıltıcı olabilir. Ama Sayın Başbakan’ın son cümlesi, yani amacın terörü minimize etmek olduğu hususuna gelince, bunda aynı noktadayız tabii ki. Hatta biz şu terimi kullanmayı daha tercih ediyoruz: Terör örgütlerini marjinalize etmek. Yani bir terör örgütü ile karşı karşıyaysanız, terör örgütünü tamamen ortadan kaldırmak biraz ütopik -gerçekçi olmayan – bir yaklaşım oluyor. Bugün stratejilerin, terör örgütlerinin marjinalize edilmesine dayanması lazım… Mesela bir DHKPC’yi buna örnek olarak gösterebilirsiniz. Terör örgütlüğünü devam ettiriyor mu ettiriyor ama marjinalize olmuş bir terör örgütüdür. Dolayısıyla elbette hepimiz arzu eder ki terör örgütünü tamamen ortadan kaldıralım… Ama gerçekçi olmak istiyorsak marjinalize etmek gibi bir hedef koymamız lazım. Burada örgütü marjinalize ederken terör eylemlerini de minimize edeceksiniz. Bu amaç doğrudur, bu amaca aynen katılıyorum…

Polis şehirde mücadele eder

Ş. Elekdağ: Şimdi terörle mücadelede polise etkin rol verilmesi söz konusu. Bu amaçla 15 bin mevcutlu özel harekat timleri oluşturulması hususunda çalışma yapıldığı açıklandı. PKK ile mücadelede arazide ve dağda polis özel harekat birliklerinin devreye sokulması beklenen sonuçları verir mi?

İ. Başbuğ: Bu önemli bir konu. PKK terör örgütü ile diğer terör örgütlerini veya terörle mücadeleyi aynı noktada görürseniz yanılırız. Örneğin bugün İsrail’de ve diğer ülkeler de terör olayları var. Mücadelenin nasıl yapılacağını saptamak için terör örgütünün yapısına, nasıl örgütlendiğine ve terör eylemlerini hangi alanlarda icra ettiğine bakmamız lazım.

PKK terör örgütüne baktığımız zaman, kırsal alanda, yani dağda bayırda eylemler yapmak için organize olmuş ve eğitilmiş bir terör örgütü olduğunu görüyoruz. Şehirlerde ve meskun yerlerde bazen taşeron kullanıyor, çünkü kendisi örgüt olarak yerleşim yerlerinde eylem yapmak üzere örgütlenmiş ve eğitilmiş örgüt değil. Bu durumda terörle mücadele edenlerin de kuvvet yapılarını örgütün niteliklerine göre düzenlemeleri zorunlu. Şehirlerde mücadelede asli unsur elbette polis, polisin yetmediği yerde de jandarma olacaktır. Kırsaldaki terörle mücadele ise farklı. Kırsal alanda ve dağlık arazideki terörle mücadeleyi silahlı kuvvetler dışında hiçbir kuvvet yapamaz. Bu biraz komik olur.

Organizasyon, eğitim farklı

Birincisi, kırsal alanda ve dağda yapacağınız mücadele için ona uygun organizasyonunuz olması lazım, artı eğitim konusu var. Ayrıca, “emir-komuta-kontrol” en önemli konulardan birisi. Kilometrelerce alana dağılıyorsunuz. Böylesine bir alanda “emir-komuta-muhabe-re” konusu çok önemli. Silahlı kuvvetlerin muhaberesi ile mukayese edemezsiniz.

İkincisi, kırsal alanda gerektiği zaman ağır silahlar kullanıyorsunuz. Türk kamuoyunda yanlış bir inanç var onu da düzelteyim. Bizim terörle mücadele, tankları kullandığımızı sanıyorlar, bu çok komik. Oralara tank çıkaramazsınız. Orada en fazla insan veya hayvanlarla taşıdığınız malzemelerle harekat kabiliyetin sahip oluyorsunuz.

Dolayısıyla, kırsal alanda mücadele ancak orduyla yürütülebilir.

Ş. Elekdağ: Kırsal alanda ve dağda polis özel harekat timleriyle terörle mücadele yapılamaz diyorsunuz..

İ. Başbuğ: Nispeten yumuşak arazilerde, örneğin Diyarbakır, Mardin bölgesi gibi yerlerde, gerektiği zaman polis özel harekat timlerinden yararlanılabilir. Bu tür yumuşak arazilerde, silahlı kuvvetlerle birlikte polis özel harekat timleri de kullanılabilir. Ancak, “kırsal alandan silahlı kuvvetleri çekelim onun yerine polis özel harekatını götürelim” yaklaşımı, çok gerçekçi bir düşünce değil. Şimdi Güneydoğu Anadolu’yu biliyorsunuz. Terör örgütleri için ideal bir coğrafya. Böyle bir coğrafyada terör örgütlerini kontrol altında tutabilmeniz için alanı kontrol etmeniz lazım. Yüzde yüz bir kontrol mümkün değil ama belli yerleri elde bulundurmanız zorunlu.

1993 yılından beri strateji olarak alan kontrolüne önem verdik. Karakollar var, jandarma karakolları var, bunlar alan kontrolüne yardım ediyor. Ama bazı uzak yerlere birlikler yerleştirerek o alanı kontrol etmeye, dolayısıyla teröristlerin hareketlerini kısıtlamaya çalışıyoruz. Alanı tamamen boş bırakırsanız teröristlere büyük hareket olanağı sağlarsınız. Alan kontrolünü de ancak silahlı kuvvetler yapabilir.

Ş. Elekdağ: Yani, kırda ve dağlık arazide terörle mücadeleyi ordudan başkası yapamaz diyorsunuz…

İ. Başbuğ: Evet. Mesela Şırnak’ın biraz batısına giderseniz Küpeli dağı bloğu vardır. Bu çok geniş bir alan. Orada kritik üç dört yeri tutmanız lazım. Bu görevi oraya birlik konuşlandırarak yapacaksınız. Bunu ordunun dışında kimse yapamaz.

Terörle mücadeledeki iki temel

Ş. Elekdağ: Şimdi “Terör Örgütlerinin Sonu” adlı kitabınızı ele alalım. PKK terör örgütünün tasfiye edilmesi veya marjinal hale getirilmesini iki temel üzerine oturtmuşsunuz. Birincisi, Türkiye’de liberal demokrasinin tüm kurum ve unsurları ile eksiksiz uygulanması. İkincisi de terörle mücadelenin askeri yöntemleri de kapsayan bütüncül bir stratejik yaklaşımla yürütülmesi. Liberal demokrasi anlayışını izah eder misiniz? Bu sistemin uygulanması etnik gruplar arasında ayrılıkçılığın giderilmesine nasıl katkıda bulunacak ve söz konusu gruplar üzerinde nasıl kaynaştırıcı bir etki yapacaktır?

İlker Başbuğ: Bir ülkenin yapısında farklı gruplar olabilir, önemli olan bu gruplara karşı ayrımcı muamele olup olamadığıdır. Bu konuya değindik. Ben Türkiye’de ayrımcılık noktasında tehlikeli noktada olduğumuz kanaatinde değilim. O halde terörle mücadele ederken de en çok dikkat edilmesi gereken husus ayrımcılığın derinleşmemesidir.  Ülkelerde etnik ayrımcılığın derecesine göre çözümlerin farklı olduğunu görüyoruz. Literatüre baktığımızda dört çeşit çözüm görünüyor. Birincisi, etnik farklılıkların veya etnik ayrımcılığın çok derinleşmiş olduğu ve artık geriye dönüş olmayan bir noktada olan bir ülkenin durumu. Bu durumda çözüm bölünme oluyor. Türkiye bölünür mü ben o kanaatte değilim.

İkinci model, etnik demokrasi. Bu, biraz garip bir terim. Hem demokrasi, hem etnik… Ama bu model İsrail’de var. Etnik demokrasi, çoğunlukta olan etnik grubun ülkeye tam hakim olması.

Üçüncü model, biraz tuhaf bir isim “güç paylaşımı/partner demokrasi” uygulaması. İsviçre, Belçika, Kanada partner demokrasisiyle yönetiliyor. Buna İspanya’yı da örnek verebilirsiniz.

Dördüncü model, liberal demokrasidir. Ben düşünce olarak etnik farklılıkların oldukları ülkelerde liberal demokrasinin en uygun siyasal sistem olduğunu düşünüyorum. Nedir liberal demokrasi? Bir, vatandaşlık esasına dayalı ulusalcılık var. Sanki ulusalcı veya milliyetçi deyince etnik demokrasiyi kast ediyoruz sanılabilir. Öyle bir şey değil. Ulusalcılık iki türlü oluyor esasında. Bir vatandaşlık esaslı, bir de kültürel ulusalcılık var. Bizde, Cumhuriyet’in ilk dönemlerde kültürel ulusalcılık ağırlıklıdır, fakat sonradan Atatürk’ün vatandaşlık esasına dayalı ulusalcılığa kaydığını görüyoruz. Vatandaşlık kavramı sübjektif bir kavram. Siz diyorsunuz ki kendi irademle bu devlete vatandaşlık bağıyla bağlıyım. İsterseniz istediğiniz zaman bu iradenizi çekebilirsiniz. Vatandaşlık bağıyla bağlandığınız zaman hem haklarınız var hem sorumluluklarınız var. Bu esasen, Anayasanın 66. maddesine yer almış. Orada ne diyorduk 66. maddede…

Kandil varken terör bitmez

Ş. Elekdağ: Bu siyasi ortamda PKK nasıl etkisizleştirilecek?

İ.Başbuğ: PKK  4 aktörden oluşuyor. Birincisi, Kandil’deki silahlı kanat… Bu kanatta üçlü bir grup var, bunlar, Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan. İkinci aktör siyasi kanattır. Bu bağlamda Belçika’daki ana grup öne çıkıyor. Siyasi kanadın en büyük gücü ekonomiktir. Para kesilirse silahlı kanat zora girer. Üçüncü aktör, Türkiye’deki siyasi oluşum ve bazı sivil toplum örgütleridir. Dördüncü aktör ise, İmralı’dır. Bunların içinde en önemlisi, bana göre, silahlı kanattır. Silahlı kanadın oluru olmadan örgütün silah bırakması mümkün değildir. Silahlı kanat gerekirse Öcalan’ı dinlemeyebilir. Örgütü silah bırakmaya zorlayacaksanız PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını riske sokmanız zorunlu. Bu şartlarda örgüt silah bırakmaya gidebilir. Ancak, silahlı kanadı silah bırakmaya zorlarken, bu kanattaki yöneticilerin güvenliliğini düşünmeniz lazım. Terör örgütünün çökmesi için lider kadronun çökmesi lazım. Yoksa, örgüt şu anda koşulsuz silah bırakmaya pek yaklaşmaz.

Anadilde eğitim sorun olabilir

Ş. Elekdağ: Liberal demokrasi uygulayan ülke örneği olarak Güney Afrika’yı gösteriyorsunuz. Ancak, bu ülkede etnik grupların kimlikleri tanınıyor. Etnik grupların kendi ana dillerinde eğitim yapma ve kültüre sahip olma ayrıcalıkları var. Bu durumda Güney Afrika, Türkiye’ye örnek olabilir mi?

İlker Başbuğ: Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşların kültürel özgürlüklerini yaşamada bir sınırlamaları var mı? Artık bence kültürel özgürlüklerinin yaşanmasını engelleyen bir hususun bugün itibarıyla mevcut olmadığını söyleyebiliriz. Geçmiş dönemde bazı eksikliklerimiz hatalarımız olmuş olabilir. Etnik kimliği resmen tanıdığınız zaman o siyasal bölünme riskine gidebilir.

Güney Afrika’nın anayasasında resmen yer almış mı almamış mı bilmiyorum tanınmanın… Ana dillerini öğrenme konusunda Türkiye’de zaten bir sorun yok. Ana dilde eğitim çok tartışılıyor. Ama burada ben liberal demokrasinin prensibine sıkı bağlı kalmak kanaatindeyim ve devletin böyle bir yükümlülük taşıdığı  kanaatini taşımıyorum. Anadilde eğitim konusunun ikinci bir  perspektifi de var. Ana dilde eğitime,bu çocukların topluma entegrasyonuna ne kadar fayda sağlayıp sağlamayacağı noktasında da bakmanız lazım. Ana dilde eğitim görmüş bir öğrencinin topluma entegrasyonu bir sorun olmaz mı? Bence ciddi sorunlar olabilir. Devletin de böyle bir yükümlülüğü olduğuna ben inanmıyorum.

Tanımamak ret değildir

Ş. Elekdağ: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktü” diyor.

İ. Başbuğ: Ben bu devletin bu Cumhuriyetin bir vatandaşıyım. İstemiyorsanız bu bağı kesersiniz, burada sizi zorlayan bir nokta yok. İkinci prensip, bireyin özgürlükleri. Devlet, bireyin özgürlüklerinin önünü açacak. Özellikle bireyin kültürel özelliklerinin önünden engel olmaması lazım. Diğer bir prensip ise kolektif hakların olmaması. Kollektif hak dediğiniz siyasal hak kavramına gidiyor. Siyasal hak dediğiniz zaman liberal demokrasinin dışına çıkarsınız, üçüncü modele gücün paylaşımına gidersiniz. Devletin etnik farklı gruplara karşı tama anlamıyla tarafsız olması lazım. Türkiye’de bu çok ters bir noktada yorumlanıyor; etnik gruba bazı farklılıklar tanıyoruz deniyor ki bu çok yanlış. Bir gruba pozitif ayrımcılık yaparsanız, obür gruba haksızlık edersiniz. Dolayısıyla dil, din ve kültürel farklıların devlet tarafından resmen tanınması, bu konuların siyası konu haline dönüşmesine ve etnik sorunlar doğurmasına yol açar. Ayrı bir kültüre sahip olmanın hak olarak tanınması doğru değil.

Şunu da iyi anlamak lazım. Bir şeyin tanınmaması o olayın reddedilmesi anlamına gelmez. Tanımada resmiyet vardır. Ama tanınmama demek, reddetme anlamına da gelmiyor. Resmen tanımamakla birlikte kabul diyorsunuz. Farklı gruplara karşı tarafsız kalacaksınız. Devletin farklı etnik gruplara karşı hiç yükümlülüğü yoktur. Devlet, devlet olarak etnik farklı gruplara karşı farklılıklarından dolayı onlara bir yükümlülüğü yoktur. Devletin Kürtçe dersini devlet okullarında öğretme yükümlülüğü yoktur.

Etnik gruplar dört yana dağılmış durumda

Ş. Elekdağ: Yani, liberal demokraside, hiçbir şekilde ayrımcılık olmayacak, tüm vatandaşlar eşit hukuku paylaşacak, bireysel haklar sonuna kadar açılacak, devlet etnisiteye karşı tamamen tarafsız olacak ve etnisite siyasi bir malzeme olarak kullanılmayacak. Kitabınızda Güney Afrika’yı liberal demokrasiye model olarak gösteriyorsunuz. Bu nasıl oluyor?

İ. Başbuğ: Güney Afrika model olarak bugün ilginç bir örnek… Çok şiddetli bir etnik çatışma yaşayan ve etnik farklılıkların çok derinleştiği bu ülkeyi çözüme götüren olaylar nelerdir? Güney Afrika’nın bölünmesini engelleyen iki önemli neden vardır. Birincisi, ülkenin hiçbir bölgesinde bir grup tam çoğunluğa sahip değildir ve etnik grup mensupları ülkenin dört bir yönüne dağılmışlardır. İkincisi, ekonomi çok entegre olmuştur. Mandela diyor ki ülkeyi bölersek Güney Afrika’nın ekonomisini çökertiriz. Aynı şartlar Türkiye’de de mevcuttur ve Türkiye’nin bölünmezliğinin nedenlerin oluşturur.

“ Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile Milliyet için yaptığı söyleşinin bugün ikinci bölümünü yayımlıyoruz. Sohbetin bugünkü bölümünde, terör örgütüne yönelik sınır ötesi operasyonlar, Kuzey Irak’ın örgüte sağladığı avantaj, örgüt lideriyle görüşme, seçim barajı ve asimilasyon iddiaları ele alındı. “

Ş. Elekdağ: Kitabınızda Türk Silahlı Kuvvetlerinin PKK terörü ile mücadele başarılı olduğunu vurguluyorsunuz. Oysa, siyasi çevrelerce yapılan bazı açıklamalar, askerin PKK ile mücadelesinde başarılı olamadığı gibi bir algılamaya yol açmıştır. 2007 yılında siyasi iktidar tarafından “Askeri otoriteye, askeri olarak PKK’ya son verebilir misiniz?” sorusunun iletildiği ve bu soruya kesin olumlu karşılık alınmadığı belirtilmektedir. Bu doğru mu? Genelkurmayın verdiği yanıt iddia edilen şekilde oldu mu?

İ. Başbuğ: TSK’nin PKK terörüyle mücadelede başarılı olduğunu, kitabımda, Türkiye dışında yapılan bilimsel ve saygın  bir çalışmaya dayanarak da açıkladım. Bu çalışma, Amerika’daki RAND kuruluşunun Milli Savunma Araştırma Enstitüsü tarafından 2010 yılında yayınlanmıştır. Çalışmada dünyada yaşanılan 30 farklı terörle mücadele durumu ele alınmış ve bunlara iyi ve kötü uygulamaları gösteren kriterlere göre puan verilerek başarılı olunup olunmadığı saptanmıştır. Türkiye, 8 başarılı örnek arasında yer almıştır.  Türkiye’nin başarısını görmek için, terör örgütü lideri 90’lı yılların başında ne istiyordu, ne oldu, buna bakmak lazım.

Kaçırılan fırsatlar

Türkiye’nin yaptığı hata, terör eylemleri ne zaman ortadan kalktıysa, yetkililerin, belki asker de dahil, terörün son bulduğunu sanmaları. 1987’de bir sistem değişikliği ile olayı kaybettik. (Sn. Başbuğ, sıkıyönetimden OHAL’e geçilmesini kastediyor. Ş.E.). 1992’de Kuzey Irak harek?tı çok önemlidir. O zaman PKK’nın Kuzey Irak’taki güçlerini Osman Öcalan kontrol ediyordu ve TSK’ne karşı çok yanlış bir taktik uygulamıştı. Neredeyse mevzi savunma düzeni almıştı. Çatışmada örgüte büyük bir darbe vurduk. 1500 civarında terörist öldürüldüğü gibi, binlerin üzerinde bir terörist grubu da kaçtı ve Talabani’ye sığındı. Talabani’ye o zaman baskı yapıp sığınanları da geri alabilseydik, bugün çok farklı noktada olurduk.

Bir tarihi fırsat da 1999-2002 döneminde kaçırıldı. 1999’da yakaladığımız örgüt başının verdiği talimat üzerine Türkiye’deki teröristlerin hepsi Kuzey Irak’a çekilmiş ve eylemler bitmişti. İşte bu noktada Türkiye ne yapıp edip, PKK’yı Kuzey Irak’ta bitirecekti. Ama bunu yapamadı. 1999-2002 döneminde koalisyon hükümeti kendi iç sorunları nedeniyle bu soruna odaklanamadı.

Sorunlar bundan ibaret değildi. 1999’da Türkiye tüm dengesini bozan bir deprem geçirmiş, arkadan gelen ekonomik kriz de ülkeyi altüst etmişti. Bu arada Amerika’nın Irak harekatı hazırlıkları ortaya çıktı. Bu dönemde ben de TSK’da önemli görevlerdeydim. Hepimizin hatası var. O dönemin şartlarını iyi kullanamadık.

Kaçırdığımız diğer bir fırsat da 1 Mart tezkeresidir. Bence bu kaçırdığımız son fırsattır. Ben o düşüncedeyim. Silahlı kuvvetlerin büyük bölümü de aynı düşüncede. Siz bu hususta belki farklı düşüncelerde olabilirsiniz.

TSK üzerine düşeni yaptı

Ş. Elekdağ: Şimdi sormak istediğim, bu kaçırılan fırsatlardan sonra terörün nasıl biteceği…

İ. Başbuğ: Yanılmıyorsam Kara Kuvvetleri Komutanıydım, bana şu soruyu yönelttiler: “Siz mücadelede başarılıyız diyorsunuz… Terör niye bitmiyor?” Benim yanıtım TSK’nin bu hususta kendi üzerine düşen görevi yaptığı, ancak iki kritik alanda gerekli önlemler başarıyla uygulanamadığı takdirde sonuç alınamayacağı merkezinde oldu.

Birinci, kritik alan terör örgütüne katılım sorunudur. Türkiye Cumhuriyeti devleti kurumları ve kuruluşlarıyla PKK terör örgütüne katılımlarını kontrol etmeli, katılımı asgari seviyeye indirmeli. Devlet bu konuda başarılı olmuş mudur? Maalesef başarısızdır.

İkinci kritik alan, dağdan çözülmeleri sağlayacak tedbirlerdir. Bu ikisini yaparak mücadeleye devam ederseniz, terör örgütünü marjinalize etmeniz mümkün olur… Peki terör örgütüne katılımları kontrol etmek silahlı kuvvetlerin görevi midir? Hayır, bu devletin görevidir.

24 Mayıs 1993’te Demirel başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda, OHAL bölgesinde terör örgütüne katılmış ama kan dökmemiş PKK’lıların teslim olmaları halinde haklarında kovuşturma yapılmayacağı hususunda bir karar alındı. Şimdi böyle bir karar zor çıkar…

Mücadele üç boyutla olmalı

Ş. Elekdağ: Peki, 2007’de Hükümetin “PKK’ya son verebilir misiniz?” sorusuna TSK’nin kesin bir olumlu yanıt veremediği yolundaki iddialara ne diyorsunuz?

İ. Başbuğ: Ben o dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olarak böyle bir sorunun muhatabı olmadım… Ne güvenlik alanındaki mücadele ile terör örgütlerini marjinalize edebilirsiniz, ne de güvenlik alanında mücadele etmeden sadece diğer önlemlerle örgütü etkisiz hale getirebilirsiniz. Bu mücadelenin güvenlik boyutu da olacak, sosyal boyutu da olacak, ekonomik boyutu da olacak, propaganda boyutu da olacak.

Ş. Elekdağ: Kitabınızda ülkemizde bir Kürt devleti kurulması tehlikesini ciddiye almayan bir algılamanın mevcudiyetinden bahsediyorsunuz ve bu umursamazlıktan şikayetçisiniz.

İ. Başbuğ: PKK kurulduğu zaman açıklanan deklarasyona baktığınız zaman 4 aşamalı hedeflerini görüyorsunuz. Kürt kimliğinin tanınmasının sağlanması birinci adımı oluşturuyor. Bu nedenle anayasal kimlik tanınmasının tehlikeli bir ilk adım olduğunun altını çiziyorum. Sonra özerk yapıya kavuşma ikinci adımı oluşturuyor. Bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ise üçüncü adımı teşkil ediyor. Dördüncü adımda ise, Irak, Türkiye Suriye ve İran’ı kapsayacak şekilde bir Kürdistan kurulması öngörülüyor. Bu hedefler PKK’nın manifestosunda mevcut.

Bugün birinci adımda taviz verirseniz, ikinci adımın gelmesini engelleyemezsiniz. Bu itibarla, ilk adımın doğru atılması lazım. Ben özellikle kimliğin tanınması konusunu önemsiyorum. Kimliği tanıdık derseniz, bunu ikinci adım takip edebilir ve süreç kontrolünüz dışına çıkabilir.

Kuzey Irak temizlenmeli

Ş. Elekdağ: PKK terör örgütünün gücünü Irak’ın kuzeyinde kendisine sağlanan güvenli bölgeden aldığının altını kitabınızda kalın çizgilerle çiziyorsunuz. Bu Türkiye’nin ulusal ve toprak bütünlüğüne bir tehdittir. Uluslar arası hukuk açısından topraklarındaki terör örgütünü etkisiz hale getirme sorumluluğu olan Irak bu yükümlülüğünü yerine getirmekten acizse Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK üstlerine karşı müdahale hakkı doğar. Kitabınızda Amerika’nın Afganistan’a El Kaide’ye güvenli bölge sağladığı nedeni ile müdahalede bulunduğunu vurguluyorsunuz. Bölgesel güç iddiasında olan Türkiye neden bu hakkını kullanamıyor?

İ. Başbuğ: Tabi işin ana noktasına gidersek, Türkiye’nin PKK’yı marjinalize edebilmesi için olmazsa olmaz şart, Kuzey Irak’taki PKK varlığını ortadan kaldırması veya azaltmasıdır.

PKK 1982’den beri Irak’ın kuzeyinde güvenli bölgelere sahip bulunuyor. Güvenli bölgeler iki kategoride oluyor. Birincisi, gönülsüz güvenlikli bölge. Bu kategoride yerel otorite, örgütün lojistik ikmaline engel olabilir ve eylemlerine kısıtlamalar getirebilir. Buna gönülsüz güvenli bölge deniliyor. Gönüllü güvenli bölgeler denilen ikinci kategoride ise terör örgütü bölgeden lojistik destek alıyor. Hareketlerine kısıtlama yok.

Güvenli bölgelere sahip 52 terör örgütünden 23’ü amaçlarına ulaşırken, güvenli bölgelere sahip olmayan 29 örgütten ancak 3’ünün başarı sağlayabildiği görülüyor. Altı çizilmesi gereken husus, bir terör örgütünün gönüllü güvenli bölgeye sahip olmasının ona büyük avantaj sağladığıdır.

Bu konuda istediğinizi yaptırmak sizin gücünüze bağlı, karşı tarafı zorlarsanız tabii ki yapabilir. Türkiye’nin bu konuda ne gücü vardır? Öncelikle ekonomik gücü var. Ekonomik gücümüzü daha çok kullanabilirsiniz bu açıdan.

Irak’a operasyona engel yok

Ş. Elekdağ: 2008’de Sayın Babacan Dışişleri bakanıyken Türkiye’nin dört talebini Irak Dışişleri’ne, Barzani’ye iletilmek üzere belirtti. Bu talepler, Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetiminin PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmesini, terör örgütünün ele başlarından birkaçının Türkiye’ye teslim edilmesini, PKK kamplarının tecrit edilmesini ve örgüte lojistik desteğin kesilmesini kapsıyordu. Barzani, bunların hiçbirini yerine getirmedi. Barzani göz göre PKK’yı besliyor… Diğer taraftan, PKK’nın Kuzey Irak’taki eylem gücünü ve kapasitesini muhafaza ettiği sürece, Türkiye’nin  terör sorununa sivil alanda barışçıl, demokratik, ekonomik ve sosyal çözüm önerileri uygulamaya çalışsa bile bunlardan sonuç alamayacağı muhakkak…

İlker Başbuğ: Irak’ın kuzeyindeki PKK kamplarını marjinalize edemeden terör sorununu istediğiniz noktaya getiremezsiniz. Bunu nasıl yapacaksınız? Kuzey Irak’a operasyonlar yapabilirsiniz. En son 2008’de yaptık. Irak’ın kuzeyine yapacağınız operasyonlara engel var mı? Ben çok engel olduğu kanaatinde değilim.

Ş. Elekdağ: Amerika Birleşik Devletleri?

İ. Başbuğ: Şartlar el veriyorsa Amerika Birleşik Devletleri’nin buna karşı çıkması söz konusu değil. Önemli olan orada operasyon yapmaktan ziyade, operasyon sonrasında bölgede köklü bir çözüme ulaşmak için ne kadar zaman kalacağınız… Bir operasyon yaptınız ve bölgede 2-3 ay kaldınız, sonra tekrar geri çekildiniz. Bu şekilde hareket örgüte darbe vurur ama sizi istediğiniz amaca götürmez. O zaman, maksimum hedefe ulaşmak için Irak’ın kuzeyinde güvenli bölgeyi tam kontrol ederek uzun süreler kalmak durumundasınız. Ancak, uzun kalmayı uluslar arası konjonktürde nasıl sağlayacaksınız?

En temel soru budur. O zaman bunun tek çaresi, ya Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte yapacaksınız, ya da bu sorunu Kuzey Irak yönetimi ile birlikte düşünmeniz lazım.

İstifaların nedeni veda mesajında var

Ş. Elekdağ: Söyleşimizin konusu “Terör Örgütlerinin Sonu” başlıklı kitabınızdı. Ancak, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Koşaner ile üç kuvvet komutanının emekliliklerini istemeleri Türkiye’nin olduğu kadar dünya gündeminde de geniş tartışmalara yol açtı. Bu konuya temas etmezsek, bu önemli olayı, tabir caizse, ıskalamış olacaktık. Bu olay hakkında emekli Genel Kurmay Başkanı olarak görüşleriniz nedir?

İ. Başbuğ: Elbette bu durum bizler için de üzücü olmuştur. Ancak, birlikte görev yaptığım ve kendilerini yakinen tanıdığım değerli komutan arkadaşlarımın aldıkları bu karara saygı duymak zorundayız. Genelkurmay Başkanı Org. Sn. Işık Koşaner, Türk Silahlı Kuvvetlerine yayımlamış olduğu veda mesajında almak mecburiyetinde kaldıkları kararın nedenlerini açık şekilde ortaya koymuştur. Veda mesajında ortaya konulan düşüncelere ve nedenlere aynen katıldığımı da ifade etmek isterim.

Örgüt lideriyle görüşme yapmak riskli bir konu

Ş.Elekdağ: Kitabınızda, terör örgütü liderinin yakalanması sürecinin iyi yönetilebilmesinin terörün marjinalize edilmesine yol açtığını belirtiyorsunuz. Türkiye bu süreci iyi yönetebildi mi?

İ. Başbuğ: Bir felsefe profesörü olan Peru’daki terör örgütünün lideri Guzman yakalandıktan sonra kafes içinde pijama gibi hapishane kıyafetiyle Şili’de dolaştırıldı. Bu şekilde terör örgütü liderinin halkın ve destekçilerinin gözünde kredibilitesinin düşürülmesi istendi. Sonra, Guzman’a bir açıklama yaptırıldı. Açıklamada Guzman, silahla mücadelenin hedefine ulaşamayacağını belirterek silah bırakması için örgüte yalvardı. Guzman hapishanede iken örgütle teması da tamamen kesildi. Guzman’ın yerine geçenler örgütü ayakta tutamadılar. 1994’e gelindiğinde örgüt çökmüştü.

Türkiye aynı şeyleri yapabildi mi? Öcalan yakalandıktan sonra PKK’ya çağrıda bulundu ve Türkiye’den Irak’ın kuzeyine geçmelerini istedi ve örgüt bunu uyguladı.

Devletin, devletin organlarının, bazı kurumlarının örgüt lideriyle görüşme yapması da çok riskli bir konu. Bu siyasi karardır, yani siyasi otorite kararı alır ve riskini de kabul eder. Başarı sağlar veya sağlayamaz, o ayrı bir tartışma konusu. Fakat önemli olan, prensip olarak görüşmenin çok gizli yürütülmesidir. Kamuoyuna yansıtıldığı zaman, taviz verdiğiniz anlamı çıkar ve olay kontrol dışına çıkabilir. İstatistikler şunu gösteriyor. Görüşme sürecini iyi ve gizli bir şekilde yürütürseniz eylemlerde bir azalma sağlanabiliyor.

Amerika’ya açık olacak, avantaj tanıyacaksınız

Ş. Elekdağ: Türkiye’nin Kuzey Irak’ta operasyon yapmasına ABD’nin karşı çıkmasının söz konusu olamayacağını söylediniz. Bu beni şaşırttı. Çünkü, ABD, resmen TSK’nin kuzey Irak’a kara harekatı yapmasını engelliyor.

İ. Başbuğ: Aslında bu soru işin en çarpıcı noktası. Amerika’yı benden daha iyi tanıyorsunuz. Ama benim de naçizane görevim esnasında edindiğim izlenimlerim var. Amerikalılar samimidir. Kafalarında ne varsa, hedeflerini, amaçlarını, doğrudan ortaya koyarlar. Biz böyle düşünüyoruz derler. Artı, bir konuda düşüncelerinizi rasyonel olarak anlatırsanız onları ikna edebilirsiniz. Bu benim kanaatim. Amerikalılarla çalışmak daha kolaydır. Ama, siz de samimi olacaksınız, açık olacaksınız, onlara da bir avantaj tanıyacaksınız bir adım atarken…

2008 operasyonu üzücüydü

Ş. Elekdağ: Kitabınızda, bu silahlı kanadın  yaşamasına, faaliyetini devam ettirmesine yaralarını sarmasına yardım eden en önemli unsurun Kuzey Irak’taki güvenli bölge olduğunu tekrar tekrar belirtiyorsunuz. Güvenli bölgeyi sağlayan da Kürt Bölgesel Yönetimi. Bölgesel Yönetim Türkiye’ye karşı bunu yaparken kime güveniyor? Amerika’ya… NATO müttefikimiz Amerika’nın en azından Kürt Bölgesel Yönetimi üzerine gerekli baskıyı yapması lazım. Amerika bunların yapılması için gerekli olan baskıyı maalesef Barzani’ye uygulamıyor. Çünkü Amerika PKK’yı hâlâ Ortadoğu stratejisi çerçevesinde kullanacağı bir araç olarak görüyor.

İ. Başbuğ: Ben pek o kanaatte değilim.

Ş. Elekdağ: 2008 başında Türkiye Kuzey Irak’a başarılı bir kara harekatı yaptı. Fakat daha sonuna gelmeden Amerikan Savunma Bakanı Gates, Türkiye’ye “Artık bunu kesin” demeye başladı.

İ. Başbuğ: Siz daha yetkilisiniz mesleki olarak. Ülkelerin dış politikasını milli menfaatler yönlendirir. Ülkelerin ulusal menfaatleri de aynı noktada olmaz. Özellikle 2008’den itibaren, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ve Irak’daki ulusal menfaatleri çerçevesinde rasyonel olarak bu bölgeye baktığımız zaman, Amerika’nın artık bölgede PKK’nın fazla rolünün kalmadığını düşündüğünü söyleyebiliriz. Sözünü ettiğiniz 2008’deki operasyon aslında bizim için üzücüydü. Gerçekte bu kış operasyonu dünyada hiçbir ordunun başaramayacağı bir operasyondu. Amacı belliydi, hedefine ulaştı ama bir iletişim felaketi ile karşı karşıya kaldık.

Ş. Elekdağ: Peki, Amerikan yönetiminin bu konuda bu kadar telaşlanmasının sebebi nedir?

İ. Başbuğ: Muhtemelen Kürt Bölgesel Yönetimi’nin talepleri oldu…

Harekâta katılsak kuzeyde olacaktık

Ş. Elekdağ: “Eğer Türkiye, ABD’nin 2003’te Irak’a yaptığı harekatta Amerika’nın yanında yer alabilseydi, PKK’yı marjinalize edebileceğimiz fırsatlar elimize geçecekti” dediniz. Ancak, Amerika’nın yanında yer olsaydık Amerika’nın saplandığı batağa saplanmayacak mıydık? Bizim bu bataktan kurtulmamız Amerika’dan daha zor olamaz mıydı? Ayrıca, Amerikalılar Türk askerine dar bir arazi şeridi veriyordu…

İ. Başbuğ: Amerika ile görüşmeler olduğu sırada ben Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı idim. Ama tabii bu sürecin biz de içindeydik. Biz bu bağlamda Amerikalılarla hemen hemen bir anlaşma noktasına gelmiştik. Eğer o anlaşma geçseydi olacak tablo şuydu: Türkiye-Irak sınırında biz bir hat çizdik. PKK’nın kullandığı bütün güvenli bölgeler bu hattın kuzeyinde kalıyordu. Amerikalılarla bu konuda da hem fikir olmuştuk. TSK bu bölgeye girecekti. Hiçbir birliğimizin kalkıp Saddam ordusu ile çatışması da söz konusu değildi. Bize bırakılan bölgede PKK vardı ve biz buranın kontrolünü sağlayacaktık. Burada tamamen biz PKK ile mücadele edecektik.

Sonradan hatırlayacaksınız ikinci bir tezkere geldi. Irak’a bir tugay yollayacağız denildi. Ama istemediler. İşte gönderilseydi, o tugaylar fiili çatışmaya gireceklerdi. Ancak ilk yapılan sözünü ettiğim anlaşmada böyle bir şey yoktu.

Seçim barajı düşürülmeli

Ş. Elekdağ: Kitabınızda Türkiye’nin karşılaşabileceği en büyük tehlikenin terörle mücadelenin uluslararası zeminde tartışma konusu haline getirilmesi olduğunu belirtiyor bunun önlenmesi için “Türkiye’de siyasal temsil hakkının tam olarak sağlanması ve korunmasına özen göstermelidir” diyorsunuz. Bunu açar mısınız?

İ. Başbuğ: Siyasal temsil hakkı çok önemli. Olmadığı zaman çok ciddi bir uluslar arası sorun haline dönüşebilir olay… Türkiye’de siyasal temsil var. Ancak, barajın artık düşürülmesi lazım. Bu barajla Türkiye’nin önümüzdeki genel seçimlere girebileceğini ben tahmin etmiyorum. Baraj düşmezse bu konu çok tartışma konusu olur. Uluslararası konuya dönüşmesi çok tehlikeli bir olay. Libya olayı kötü bir örnek örnek.

Türkiye’de asimilasyon politikası uygulanmadı

Ş. Elekdağ: Kitabınızda Türkiye’nin Kürt vatandaşlarımıza asimilasyon politikası uygulamadığını, bütün yapılanın ikincil kimliklerin, birincil kimliğe dönüşmesinin önlenmesi olduğunu belirtiyorsunuz bunu izah eder misiniz?

İ. Başbuğ: Ben bu konuda Profesör Metin Heper’nin görüşleri ile aynı paraleldeyim. Biliyorsunuz Heper’in “Devlet ve Kürtler” adlı bir kitabı var. Bu asimilasyon konusunu orada inceler ve  Türkiye’de Osmanlı dönemi de dahil bir asimilasyon politikası uygulanmadığı sonucuna varır. Ama önemli olan, bireylerin ikincil kültürel kimliklerinin birincil kimliğe baskı yoluyla dönüştürülmemesi.

Bu bazı dönemlerde ülkemizde yaşanmış. İşte o zaman yönetimler, belki o dönemler haklı nedenlerle -şimdi tenkit edebiliriz ama- bazı kısıtlamalar koymuşlar. Örneğin zorunlu göçe başvurulmuş. Ancak, olay bittikten sonra göç ettirilenler eski yerlerine dönmüşler.

Gerçekten bir asimilasyon politikası olsa, o göç edenlerin terk ettikleri yerlere dönmelerine izin verilir mi? Dolayısıyla bir asimilasyon politikası olduğu kanaatini ben de taşımıyorum.

Ş. Elekdağ: Asimilasyon konusundaki duyarlılık ve iddialar yoğun biçimde süregeliyor…

İ. Başbuğ: Geçmişte o günkü şartlar altında yapılması gereken şeyler yapılmıştır. Onlara fazla takılmasak daha iyi olur diye düşünüyorum

https://sukruelekdag.wordpress.com/2011/08/08/sn-ilker-basbug-ile-%E2%80%9Cteror-orgutlerinin-sonu%E2%80%9D-adli-kitabi-ve-guncel-kurt-meselesi-uzerinesoylesi/#more-953

24 Eylül 2017 Pazar

ABD konusunda iki farklı görüş

ABD konusunda iki farklı görüş



Fikret Bila
12 08 2011
Milliyet Gazetesi 09 Ağustos 2011 Şükrü Elekdağ’ın bir önceki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’la yaptığı söyleşide ABD’nin PKK’ya bakışı konusu da önemli yer tutuyor. ABD’nin tutumu ve rolü konusunda Başbuğ ile Elekdağ farklı düşünüyorlar.
Elekdağ, “ABD’nin, PKK’yı hâlâ Ortadoğu stratejisi çerçevesinde kullanacağı bir araç olarak gördüğünü” düşünüyor ve “Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’nin PKK’ya güvenli bölge sağlarken ABD’ye güvendiğini” vurguluyor. Elekdağ, “Türkiye’de sokaktaki insan da bu gerçeği kavramış durumda, ‘ABD isterse bu iş bugün sona erer’ diyor sokaktaki insan” diyerek, bu görüşünü dile getiriyor.

Başbuğ ise Elekdağ’ın bu sözlerine karşılık, “Ben o kanaatte değilim” diyor.

2008’deki sınır ötesi harekât

Elekdağ, sözlerine dayanak olarak şöyle devam ediyor: “2008 yılı başında Türkiye, Kuzey Irak’a başarılı bir kara harekâtı yaptı. Fakat daha sonuna gelmeden Amerikan Savunma Bakanı Gates, Türkiye’ye ‘artık bunu kesin’ demeye başladı. O harekâttan birkaç gün sonra 4 Mart 2008’de Pentagon’da yapılan basın toplantısında gazeteciler, Korgeneral Odierno’ya sordu: ‘Türklere Kuzey Irak’a kara harekâtı yaptırmıyordunuz. Bu sefer neden izin verdiniz?’ Odierno’nun cevabı mealen şöyle oldu: ‘Biz istiyoruz ki Türkiye bu işi barış yoluyla, PKK ile görüşerek halletsin. Türkiye ile görüşmelere ikna olması için ara sıra PKK’nın burnunun sürtünmesi gerekiyor. 

Kara operasyonuna izin vermemizin nedeni budur’. Bundan bir gün sonra Merkezi Kuvvetler Komutanı Oramiral Fallen, ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komisyonu’nda yaptığı açıklamada aynı şeyleri söyledi. 

Bu söylediklerim bizdeki siyasi iktidar tarafından kabul edilmedi ama bunlar ABD’de kayıt altına alınmış hususlar. Amerika’nın Ortadoğu stratejisi perspektifinde Türkiye’ye belli şeyleri kabul ettirmek için PKK’yı kullanmak istediği inancı var bende. Siz uzun seneler çok önemli makamlarda bulundunuz, Amerika’nın Ortadoğu stratejilerini yakından biliyorsunuz. 

Ben de Amerika ile Türkiye’nin ilişkilerinin iyi olması için yıllarını harcamış bir insanım. Fakat belirttiğim bu gerekçeleri gözden kaçırmamak lazım. Siz biraz önce şunu söylediniz: Amerika, Irak’tan çekildiği zaman arkasında bölünmemiş, istikrar içinde bir ülke bırakmak istiyor; ülkenin bir Kürt-Arap savaşının pençesine düşmesini istemiyor. Sizin, bu ortamda Türkiye’nin ağırlığını koyacağı ve böylece barış ve istikrarın sağlanmasında etkili olacağı beklentiniz var. Söylediklerinizden şu sonucu çıkarıyorum: Mademki Amerika, Irak’ın istikrar ve huzuru için Türkiye’ye muhtaç, bu noktada bir al-ver çerçevesinde bu PKK sorunu da bitirilecek. Esasında hepimizin arzusu bu.”

Başbuğ, Elekdağ’a, “Özellikle 2008’den itibaren ABD’nin Ortadoğu ve Irak’taki ulusal menfaatleri çerçevesinde rasyonel olarak bu bölgeye baktığımız zaman, ABD’nin artık bölgede PKK’nın fazla rolü kalmadığını düşündüğünü söyleyebiliriz” yanıtı verdikten sonra 2008 yılındaki kara harekâtında bir iletişim felaketi yaşandığını söyleyerek, şu detayları veriyor:

28 Şubat günü Türkiye’de bulunan ABD Milli Savunma Bakanı bana, TSK’nın kısa sürede Irak’tan geri çekilmesinin beklendiğini söyledi. Aslında kitabımın 91. sayfasında da belirttiğim gibi operasyonu icra eden birliklerin plan dahilinde geri çekilmesine 27 Şubat Çarşamba akşamı başlanmıştı. Yani Gates basına o konuşmayı yaparken bizim komando tugayının unsurları Türkiye’ye girmişti. İlk çekilmeyi gerçekleştiren 3. Komando Tugayı’nın ilk unsurları 28 Şubat Perşembe günü saat 7’den itibaren esasen Türkiye’ye dönmüştü. 

Gates, 28 Şubat öğle vakti yaptığı basın toplantısındaki açıklamasını yaparken operasyona katılan ana unsurlar Türkiye’ye dönmüştü.”

1 Mart tezkeresi

Başbuğ ile Elekdağ’ın farklı görüşte oldukları bir diğer konu da ünlü 1 Mart tezkeresi. Elekdağ, 2003’te Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a girmesinin yol açacağı olumsuz sonuçlara vurgu yapıyor, Başbuğ ise Türkiye’nin bu tezkereyi reddederek, PKK’yı marjinalize etmek açısından önemli bir fırsat kaçırdığı görüşünü dile getiriyor.

Elekdağ, şöyle soruyor:

“ Benim işaret etmek istediğim husus, Türkiye, ABD Hava Kuvvetleri’ne havaalanları tahsis ediyordu. Bu havaalanlarına anlaşmaya göre 250 ABD uçağı konuşlanacak ve bunlar geceli gündüzlü Irak’ı bombardıman edecekti. Sivil zayiat hakkında Amerikan kaynaklarının verdikleri rakamlar korkunç. Türkiye bu katliama ortak olacaktı. Bunun bölge halkının hafızasından silinmeyecek siyasi sonuçlarını düşünebiliyor musunuz?”

Başbuğ, şu yanıtı veriyor:

“Ama özellikle ABD kuvvetlerine lojistik destek Türkiye üzerinden sağlandı. Hangi hareket tarzı ulusal menfaatlerimize uygundu? ABD ile birlikte hareket etseydik, bugün PKK olayı acaba nerede olurdu? Bugün ‘PKK sorunu en önemli sorunumuz’ diyoruz. Bakınız Bush’un Karar Noktaları adlı kitabını okudunuz mu? Kitabın 250. sayfasında şöyle bir konuşma var: (Nisan 2003’te Milli Güvenlik Konseyi toplantısında, Bağdat’ta neler oluyor, niçin bu bölgedeki yağmalama faaliyetleri durdurulamıyor, diye sorduğumda, cevap şu oldu: Bağdat’ta kuvvet yetersizliği var, Türkiye’nin kararından dolayı, Bağdat’ı kurtaran birliklerin bir kısmı kuzeydoğuya, Irak’ın kuzeyine gönderildi. Yetersizliğin nedenlerinden biri budur.)”
https://sukruelekdag.wordpress.com/2011/08/12/abd-konusunda-iki-farkli-gorus/

24 Şubat 2016 Çarşamba

BİR MEKTUBA CEVAP


BİR  MEKTUBA  CEVAP


AYDINLIK GELECEK Hareketi] Re: Sayın Serdar Ant'ın eleştirisi için bir açıklama + Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a açık mektup No: 2

"Çanakkale İl Başkanı" imzalı bu yazı Zuhat Uzun isimli kişiden gelmiş. Oysa İşçi Partisi web sitesinde Çanakkale İl Başkanı olarak görünen isim Zuhat Yokuş...  İkisi aynı kişi midir, bilmiyorum. Öncelikle bu konunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü " Çanakkale İl Başkanı " şeklinde imza atıldığına göre, Ali Serdar Bolat gibi kendi adına değil, İşçi Partisi adına konuşuyor bu Zuhat Uzun! 


Kendisine yanıtım şudur: SAÇMALAMAYIN... 

Kimse adına, herhangi bir örgüt, oluşum ya da hareket adına konuşmuyorum. Sadece " Serdar Ant " olarak düşüncelerimi söylüyorum. Hiçbir örgüt, hareket ya da oluşumla da ilgim yoktur! Zuhat Uzun (ya da Yokuş) falcı mıdır ki, benim "İbrani Temizliği"  projesine sahip olduğumu ya da böyle bir açılıma olumlu baktığımı imâ edebiliyor. Benim bu konuda olumlu görüş bildiren tek bir satırımı, tek bir yazımı göstersin, ben bütün söylediklerimi geri almaya hazırımAma bunu yapamazsa, bu ithamından ötürü bir en azından bir düzeltme yapması gerekir. Hodri meydan! İşçi Partisi İl Başkanlığı, böyle ağzından çıkanı kulağı duymayan sorumsuzlara teslim edilmemeli!
İkincisi, bu orduyu düşmana teslim edecekmişiz! Bu birincisinden de aşağılık bir karalama... Bugüne kadar gerek sanal ortamda, gerek gerçek hayatta yazdığım yazılarda ordumuzun ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ne taşeron kılınmasına, NATO  üyeliğinin yarattığı askeri bağımlılığa dikkat çekmeye çalıştım, bunu eleştirdim. Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında yazdığım her yazıda, yüksek rütbeli komutanların söyledikleri ile ilgili kaynakları gösterdim. Zaten kimsenin bir şey sakladığı da yok! Adamlar açık açık ABD'ci, AB'ci olduklarını ilan ediyorlar! Harp Okulları'nın ya da Harp Akademileri'nin açılışlarında ya da Kuvvet Komutanlıkları'nın devir teslim törenlerinde ABD'ye, AB'ye, küreselleşmeye övgüler dizen ben değilim, Zuhat Uzun'un alkışladığı bugünkü NATO Paşalarıdır! ABD, bana değil, eski Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'a " Üstün Hizmet Madalyası " verdi! Hizmet Madalyası, hizmet edene verilir! Ben, 30 sene Türk ordusuna şerefle hizmet etmiş bir askerin oğluyum. Benim babama ABD hizmet madalyası takmadı! Ama ABD'den hizmet madalyası alıp emekli olanlara, emekliliklerinde " Altıncı yıldızı " TÜSİAD takıyor! Onun için Zuhat Uzun gibilerinden bu konuda nasihat dinlemeye hiç ihtiyacım yok!
Kısacası sapla samanı birbirine karıştırmayın, egolarınızın esiri olmayın. Mustafa Kemal'in tam bağımsızlık ülküsünü, " Ya istiklal ya Ölüm" kararlılığını paylaşan, " Özgürlük ve bağımsızlık benim Karakterimdir " diyebilen ve bunu sadece söylemi ile değil eylemi ile de gösterebilen tek bir orgeneral, korgeneral, tümgeneral gösteremezsiniz! Bu komutanların tümü, sanki yeminliymiş gibi bağımsızlık sözünü bile ağzına almazlar!
Onun için mesnetsiz iddiaları, göz boyamaya yönelik laf salatasını bırakın. Benim bunlara karnım tok kardeşim...
Serdar Ant 
Binnur Zuhat Yokuş Uzun İP Kars adayıydınız, NE zaman Çanakkale il 
başkanı oldunuz bilmiyorum. Ama şayet "Bu orduyu düşmana teslim edin, 
yenisinin kuruluşunu da sizden bekleriz. Bu arada sizin de İbrani 
temizliği projeniz var mı?" Mesajını yazan siz iseniz ve Çanakkale İl 
başkanı sıfatıyla bunu yazmışsanız bir Çanakkaleli olarak buna en 
fazla üzülecek kişilerden biri benim. 

Binnur Hanım; Genel başkanınız  D.Perinçek ve nice aydınımızı Ergenekon süsüyle içeri atan gladyonun sponsorunun kim olduğunu sanıyorsunuz acaba. Rockefellerler başta birkaç Siyonist global şirketin olduğun bilmeden mi İP'ye il başkanı seçildiniz? Üstelik emperyalizmin tek yenildiği il olan Çanakkale'ye. 
Keşke bu  dediğinizi yapabilecek bir siyasi iktidar olabilse de 
Siyonist zulmünün dünya egemenliği kalksa.Siz bu bakış açısıyla Tarih 
Vakfının Çanakkale şubesiyle,dolaylı yoldan savunduğunuz İbrani  kökenli Siyonist katillerin sponsorluğunda Çanakkale sokaklarında Yahudi eserleri arayıp tarih bulduk diye halkımıza yutturursunuz. 

Ben Yahudi düşmanı değilim, ülkeme düşmanlık yapanın düşmanıyım. Bu 
babamın oğlu olsa da böyledir. Bu düşüncenizin İP'nin genel politikası 
olduğunu da düşünmüyorum. Ama öğrenmek için de gerekli yerlere 
soracağım. Dünyanın başının belası silah devi ABD'nin sadece 
göstermelik bir dev olduğu, asıl patronların Siyonist Yahudiler 
olduğunu ne zaman anlayacaksınız. Türkiye'nin ayrılıkçı kürt,global 
İbrani kökenli Siyonist çeteler,yeşil ihanetin kıskacında olduğunu 
anlayamadan mı İP gibi bir partiden siyasete girdiniz.Bu talihsiz mesajınıza lütfen açıklık getiriniz. 
Saygılar. 
Levent Kalem 

*****


Emperyalizmin dini imanı mı var ? Bu tür söylemleri hedef saptırma olarak görüyorum .Her kim uygularsa uygulasın sorun emperyalist politikalardır.İbrani temizliği bu gurupta açıkça ifade edildi. Kendimizi hak etmediğimiz  nitelemelere maruz bırakmayalım . Uzun zamandır Çanakkale il Başkanıyım .Eşim Çanakkaleli  .Ben aslen Karslı olduğumdan  bu seçimde memleketimi tercih ettim. Soyadlarımın ikisi de bana ait.Öyle  ufak hesaplarım olmaz. Selamlar
ZUHAT UZUN 
> Date: Tue, 23 Sep 2008 06:33:13 -0700


****

Sayın SERDAR Bolat, Sizin niyetinizi bu olabilir ve bu mektubu yazarken partili kimliğinizi ayrı tutma konusunda özen göstermiş olabilirsiniz. Ama siyasal eylem sürecinde bu ikisinin birbirinden ayrılması, kitleler tarafından net bir şekilde anlaşılmayabilir. Ama asıl önemli olan nokta şudur: İşçi Partisi de en kısa zamanda sizin birey olarak benimsediğiniz bu tutumu almalıdır artık. Benim özellikle vurgulamak istediğim budur. Selamlarımla,Serdar
 21 Eylül 2008 Pazar 23:12 tarihinde Ali Serdar Bolat <serdarbo...@superonline.com> yazdı: 
Sayın Ant,
 Eleştirileriniz faydalı oluyor.
 Ancak "İşçi Partisi böyle açık mektuplarla durumu idare edemez artık." sözleriniz yanlış anlamaya dayanıyor. Ben bu açık mektupları parti adına değil, şahsım adına yapıyorum.
 Parti adına yapsa idim adımın altına ilçe başkanı ünvanımı yazardım.
 Selamlar 
https://groups.google.com/forum/#!msg/aydinlik-gelecek-hareketi/GROFfk6HzNA/9wkEn3bXC0UJ

Kemal Simsek 
25 09 2008
Re: [AYDINLIK GELECEK Hareketi] Re: Sayın Serdar Ant'ın eleştirisi için bir açıklama + Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a açık mektup No: 2
Değerli Cüneyt Itır Arkadaşım
 
Sizi sadece bu beyaz ekrana düşen sözcüklerinizle tanıyorum ama en az 2-3 yıldır da biliyorum.
 
Güzel bir insansınız.
 
Yüreğiniz bu halk ve bu ülke için atıyor, sevginiz yüksek.
 
Herşeyi yeniden düşünecek aklınız ve cesaretiniz var.
 
Bu toprakların değerleri üzerinden yükselecek gerçekten halkın olan emekten aydınlıktan yana siyasi düşünce ve örgütte
sizler önden giden olacaksınız, buna eminim.
 
Bugünlerde güç topluyoruz, akıl bilgi topluyoruz, zamana ihtiyacımız var ve zaman bize çalışıyor.
 
Biliyorum gidişat hızla çok kötüye. Ne kadar derine iterlerse itsinler, oradan karanlığı yırtar çıkarız.
 
Bizim mecazi anlamda nefesimiz güçlüdür. Bunca sene "su altına itildik" dayandık.
 
Değerli arkadaşlarım,
 
Özellikle 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi yüzlerce ilericiyi, yurtseveri, devrimciyi biçerken, öldürürken, sakat bırakırken, büyük sıkıntılara sokarken, hayatını karartırken BU ÜLKEYE VE HALKA YÜKSEK SEVGİNİN GEREĞİNİ YAPAN HALK ÇOCUKLARINA bunların reva görülmesini KENDİ ORDUSUNDAN TEMİZLENMESİNİ normal karşılayıp BU ÜLKEYİ HALKI İÇERİDEKİ BİR AVUÇ ŞEBEKE MENSUBU İLE DÜNYA YAHUDİ PARTİSİNE TESLİM EDENLERİN AYIKLANMASINA karşı çıkanların, ne solla ne de insanlıkla ilgisi olabilir.
 
Bu ülkede devrimi, ilericilik unsurları taşısada İbrani egemen yapılar içindeki siyasi partiler yapamaz. Ola ki başardıkları ancak REFORM ya da RESTORASYON olarak tanımlanabilir yani eski düzenin iyileştirilerek yeniden sürdürülmesi...
 
Bu sözüm diğerlerinin yanısıra İşçi Partisi için de geçerlidir, Türkiye Komünist Partisi için de...
 
Hele bu özel dönemde, bana Tuncay Özkan ve arkadaşlarının, İşçi Partisi yönetiminin, ta geçmişten bu yana TKP yöneticilerin kimlerden oluştuğunu analiz ettirmeyin, sevgili dostlarım. Kullanılan sloganları, seçilen kavramları... Gereğinden çok abartılıp öne çıkarılanları, hiç adı bile anılmayanları...
 
İlgili kişiler ne dediğimi anlıyorlar.
 
Son 6 senedir herşeyi ama herşeyi yeniden düşünüyorum, sorguluyorum, araştırıyorum...
 
Daha önceki çıkarsamalarımdaki ? işaretlerini azaltıyorum, tabi yeni ? işaretleri oluşuyor ama büyük resim bu 6 sene öncesinden çok daha net...Hala çok az bilgim olduğunu düşünerek, çok okumam ve araştırmam gerektiğini düşünsem de...
 
Sizi döne döne, HERŞEYİ AMA HERŞEYİ YENİDEN KENDİ AKLINIZLA DÜŞÜNÜN, SORGULAYIN VE ARAŞTIRIN diyorum dostlarım...
 
Etrafta ciddiye alınacak çıkarsama ve değerleme yapanların sayısı çok ama çok az...
 
Konuşmalarımızın ağırlık noktası, şu bu parti ya da hükümetin ya da emperyalistlerin ne kadar kötü olduğunu, şu ya da bu bilgiyle ortaya koymak olmamalıdır. Bunları hep biliyoruz.
 
YENİ BİR TÜRKİYE kurmalıyız. O yeni Türkiye'nin somut görüntüsünü ortaya çıkarmalıyız. Ve o Türkiye'yi kimlerle nasıl kuracağımızı konuşmalıyız.
 
Bunun için hummalı bir çalışma içine girmeliyiz. SANAL KÜTÜPHANE, SANAL FORUM ALANI, İNTERNET GAZETESİ ve diğerleri (SÖZLÜK ÇALIŞMAM dahil) bunun için kullanılacak araçlardır. Bilgi işlemin sağladığı olanaklardan en iyi şekilde yararlanmalıyız.
 
Tabii ki kafamda genel anlamda, çerçevesi genel hatları ile çizilmiş, devrimci programın kaba ön hali olarak düşünülebilecek değerlendirmeler var. Bunlar hakkında ipucu verecek değerlendirmelerim de oldu. Ama bunu hep birlikte büyük bir çalışma ile ortaya çıkarmak gerekiyor. Bu konuda ileride yeniden düşüncelerimi paylaşacağım.
 
İçten Sevgilerimle
Kemal Şimşek
 
 *****
Değerli Binnur Zuhat Uzun
 
Bu grup içinde bu konuda yeterince söz söylendi. Daha önce de dediğim üzere, sizinki bilindik İbrani özsavunma tepkisi.
 
Ortadan kaldırılacak olan İbrani ayrımcı cemiyetçilik anlayışıdır, İbraniler değildir.
 
Yeni ortaçağ düzeninde emperyalizmin kullandığı din vardır, imanı yoktur. Yeni Ortaçağ düzeni de eskisi gibi semboller üzerinden yürür.
 
Eğer bu ülkede, su üstündekilerin tümü İbrani ise, siz bunu çok çalışmalarına, çok akıllı olmalarına, biraz da dayanışmalarına bağlayabilirsiniz. Biz İbrani ayrımcılık anlayışı diyoruz ve tepemizdeki şebekeyi bu özelliğin bir araya getirdiğini, ülkemizde İsrail'in kendi ülkesinden daha güçlü olmasının nedeninin bu olduğunu söylüyoruz.
 
İşçi Partisinde yönetim kadrosuna kimler nasıl seçiliyor konusuna, bu özel günlerde girmeyeceğim.
 
Bu konuda görüşlerimi doğrudan genel başkanınıza ilettim. Bu da yeterlidir.
Kendisinin bu durumu aşma yanlısı olduğu izlenimi edindiğim için, yanılıyor olabilirim, İP'ne olumlu bakıyorum.
 
Bu ülkede, başka ülkelerde olan biten konusu ayrı, İbrani ayrımcı cemiyetçiliği vardır, zenginler sınıfı ve çevresi büyük çoğunlukla İbranilerden oluşur, sözde sol değerleri İbraniler tekeline aldığı için, zavallı halkımıza başka değerleri sahiplenmek kalmıştır.
 
İbrani egemen anlayış, halksızdır, halkı nesne olarak görür, çeşitli kademelerde bir bilen İbraniler, zavallı halkı bilinçlendirip iktidara gelinecektir. İktidarda iken neleri nasıl yapılacağı konusundan ziyade, bugünkü iktidarın, emperyalistlerin ne kadar kötü olumsuz oldukları anlatılır durur.
 
Halkımız birkaç yüze kelime ile konuşuyor diye yerilirken, bu arkadaşlarımız da istendiğinde listeleyebileceğim ve içi boş ama hoş birkaç yüz kavram üzerinden halkı etkilemeye güya bilinç aşılamaya çalışır.
 
İçimizdeki dışımızdaki İsrail'e, zenginler sınıfına ve çevresine, şebekeye karşı olmayan ne ANTİ EMPERYALİSTTİR ne de SOLCU...
 
Vasat İbranilerin kolay ezberlebilen laf ebeliği ile parti yönetimleri doldurmaları, düşün peşimize demeleri, kırk yıldır dinmeyen bir akıldışılıktır bu ülkede.
 
En iyi ekonomi profesörlerini içinde barındıran partide, son devlet müdahalelerini sosyalizmle karıştırabilme, döviz kurları çıkarsa Türk şirketleri yabancıların eline geçer diyebilme (Koç'ların ağzı), Koçlar sabancılar da zavallı küresel emperyalizm onların da mülklerine el koyacak diyebilecek kadar sığ ve sağ düşünceler ifade edilebilmiştir. İktidara gelindiğinde izlenecek ekonomi siyasetlerini, partinin üst yönetimindekiler bile bilmemektedirler, muhtemelen çoğu işte Atatürk dönemindeki gibi karma ekonomi diyecektir, bugünün koşulları ona uygun ise bunu CHP yapar, devrimci bir partiye ne gerek var sorusunun yanıtı boştadır.
 
Bir sonraki seçimlerde yine yüzde biri bulmayan oy alındığında,
Osman Pamukoğlu'nun partisini ya da Tuncay Özkan'ın partisini ABD'nin kurdurduğunu ve oylarınızı çaldığını, zaten seçimlerin önemli de olmadığını, seçimlerden önce ise barajı aştığınızı söylersiniz.
 
6 yıldır İşçi Partisi yönetimi ile bir şekilde ilgileniyorum. Düşüncelerimi paylaşıyorum.
 
Bu İşçi Partisi'ne açık mektubumdur.
 
Sonuçta ortaya çıkarılacak olan yeni bir partidir. Bunu biz kuracağız, bugün ya da yarın. Siz de varsanız, kapımız açık.
Yoksa sizin yolunuz açık olsun.
 
Bu ülkede emekten aydınlıktan yana, ülkesini halkını seven, bu ülkede bağımsız başı dik onurlu insanca her tür ayrımcılığın dışlandığı düzende yaşamak isteyenlerin sayısı onmilyonlardır, birkaç on bin değil.
 
Her tür ayrımcılığın dışlanmasına, ortadan kaldırılmasına Hitler suçlaması ile yanıt vermek ancak gerici siyonistlerin ağzı olabilir.
İP yönetiminde bu ağızla konuşanları görmek yadırgatıcı. Toptancı yahudi düşmanlığı yapanları haklı çıkarıyorsunuz.
 
Bilginize
Kemal Şimşek
 
 
...