Fatma Sibel Yüksek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatma Sibel Yüksek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2019 Pazar

Reis'ine Fazla Güvenenler İçin İbret Hikayesi,

Reis'ine Fazla Güvenenler İçin İbret Hikayesi : 



Ali Fuat Yılmazer

Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
2017--0-3-


Hırslı ve davasına bağlı bir adamdı, cemaat ve parti büyüklerine güveni tamdı. Genç bir polis olarak başladığı meslek kariyerinde devletin ve memuriyetin değil paralel iradelerin emirlerini uygulayarak adım adım ilerledi.

Sakin yükselişten, büyüklerinin övgülerinden memnundu ama kendisini daha kısa sürede, daha yüksek makamlara lâyık görüyordu. Bunun, büyük bir "devlet operasyonunda" önemli bir pozisyon yakalayarak gerçekleşebileceğini biliyordu.

Beklediği fırsat "Ergenekon" adı altında zuhur etti. "Eski devletin" kalıntılarına hukuksal bir dava görünümü altında son verilecekti. Kirli, çok kirli adamlar lazımdı. Rüşvetçi savcılar, işkenceci polisler, kariyer için her şeyi yapabilecek hakimler, kalemini ve vicdanını satmaya hazır gazeteciler..

Bu önemli operasyonu Reis'in " Bizzat yöneteceği" söylendi. Talimatlar direkt ondan gelecekti. Sıraya giren hakimler, savcılar, polisler, gazeteciler oldu ancak Ali Fuat Müdür hiç telaş etmedi, kendi şansından emindi çünkü. Böyle önemli bir görevde Reis'e sadece cemaat referansta bulunabileceğini biliyordu. Sessizce bekledi. Büyükleri Reis'e çıkıp, "Efendim elimizde çok yetenekli, bize çok bağlı bir polis var, adı Ali Fuat Yılmazer. Delil toplama ve tutuklatma işini siz ona bırakın" dediler.

Bu referanstan sonra İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürlüğüne getirildi. Zaten sıradan bir polis memuruydu, gerçek istihbarat ile bir işi yoktu.Onun görevi istihbaratın yerine geçecek sahte bilgi, belge ve iddiaları toplayıp savcıları yönlendirmekti. Savcılara da "Ali Fuat'tan gelen malzemeleri sorgusuz sualsiz dosyaya koyacaksınız" talimatı çoktan verilmişti.

Savcıların kendisinden emir beklediğini gören küçük memur Ali Fuat coştukça coştu. Hele de kendisine "Çalışmalarından Reis bire bir haberdar, senden çok memnun" denildiğinde; baskın yaptırdığı evlerde bulduğu düğün davetiyelerini bile basına ve savcılara "örgüt delili" diye dikte etmeye başladı.

Reis'e kendisi hakkında gerçekten çok iyi referanslar gidiyordu. Reis kendisini takdir ettikçe, onun da Reis'e olan saygı ve bağlılığı artıyordu. Artık her şeyi yapmaya hazırdı, her şeyi!

Bir gün, Reis'le tanışma vaktinin geldiği, artık ona doğrudan bilgi vereceği söylendi. O gece uyuyamadı. Artık gözünde İçişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı canlanıyordu. Sabah erken elinde bir dosya ile Atatürk Havalimanı'nın VİP salonuna dikildi. Bazı gazeteciler de bu önemli buluşmayı görüntülesinler diye önceden haberdar edildi. Reis geldi, bu küçük memura büyük bir ilgi gösterdi, ihsanlarda bulundu,VİP salonuna alıp baş başa görüştü..

Havaalalanı buluşmaları rutine dönüştü. Ali Fuat artık Başbakan'ı bizzat bilgilendiriyor, hatta kimlerin tutuklanmasının "isabetli olacağı" konusunda tavsiyede bile bulunabiliyordu.

Küçük memur Ali Fuat'ın bu önlenmeyen (önlenemeyen değil) yükselişi, kısa sürede etkilerini havalimanı sınırları dışında da göstermeye başladı. Artık amirlerine kafa tutuyor, Emniyet müdürünü, valiyi, savcıyı azarlıyor, mesleki hiyerarşiyi hatırlatacak olanları Başbakan ile olan şahsi bağlarını öne sürerek susturuyordu. Kendi ekibini kurdu, atamalar, görevlendirmeler yaptı. İstanbul Emniyeti bir şube müdürünün emrine verilmişti, bir dediği iki edilmiyordu.

Binlerce sahte delil üretti, yüzlerce hayat kararttı. İftiralar altında ölenler, ağır hastalıklara yakalananlar, ailesi dağılanlar, ocağı sönenler oldu. Küçük memur Ali Fuat, bu insanlık suçlarını yükselişinin ayak sesleri olarak gördü. Kazandığı ikramiyeleri çocuklarının kursağından gönül rahatlığıyla geçirdi.

Gel zaman git zaman devran döndü, eski çamlar bardak oldu. Kendisini Reis'e refere edenlere bundan sonra hain muamelesi yapılmasına karar verildi. Dört yıl boyunca karşılıklı yenilen kilolarca hurmanın faturası Ali Fuat'ın hesabına yazıldı.

İnanamadı; olamazdı, birileri Reis'e mutlaka yanlış bilgi veriyor, kendisini onun gözünden düşürmeye çalışıyordu. Telaşla Reis'e ulaşmaya çalıştı ama kendisine en alt düzeyde bir muhatap dahi bulamadı. Telefonlarına çıkılmadı, randevu taleplerine cevap verilmedi.

Reis bunu neden yapıyordu?

Kendisi bir görev adamıydı. Reis istesin, bugün "hain" ilan edilen eski ağabeyleri için de delil üretir, onların da tutuklanmasını sağlardı oysa..

Feryatları duyulmadı. Bir sabah, bir zamanlar kendisine koridorda selam duran genç polisler eve gelip ters kelepçe ile derdest ettiler Ali Fuat Müdürü. Vaktiyle azarladığı savcılardan biri tutuklama talep etti, gönderdiği sahte delillerle asker, gazeteci, politikacı tutuklamış hakimlerden biri de tutuklayıverdi. Hem de terör örgütü mensubu olmaktan!

Tam üç yıldır bir zamanlar kimlerin gönderileceğinin listesini yaptığı ceza evinde olup bitenleri düşünüyor. Başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyor. Geleni giden, arayanı, sahip çıkanı yok. Avukat bulmakta bile zorlanıyor. Daha kaç yıl bu şekilde yatacağı, suçlamaların altından nasıl kalkacağı belli değil.

Bitmedi. Sadece kendisini bu soğuk betona gömmekle kalmadılar. Emekli maaşına, mal varlığına, parasına puluna da el koyup geride bıraktığı ailesini açlığa mahkum ettiler.

O da yetmedi, son bir hamleyle can evinden vurdular ve binbir zorlukla okullarını bitirip babalarına destek olmaya çalışan iki kızını da tutukladılar.

Şimdi hücresinde düşünüreken biliyor ki bu kadarını kendisine hayatlarını kararttığı Ergenekon ve Balyoz sanıkları bile yapmazdı. Suçun şahsiliği ilkesine sadık kalırlar, hiç değilse çoluk çocuğuna ilişmezlerdi.

Kızların tutuklanmasına en kadim dostları bile sessiz kaldı. Sıradan bir gazete haberi olarak geçiştirildi. Yine biz Ergenekon sanıklarının vicdanı rahat durmadı, tepki gösterdik, sosyal medyada itiraz sesleri yükselttik, "Bu kadarı fazla, çocukların ne suçu var" dedik..

Netice..

Makam,mevki ve para için vicdanını satan, sadece kendi hayatını değil, çoluk çocuğunun hayatını da cehenneme atar.

Evet, ilahi adalet zalimleri birbirine kırdırarak da olsa, kendi düzenini mutlaka hakim kılar.

Önünde veya Sonunda..

NOT: Bu ibret hikayesinin İdris Naim Şahin; Ahmet Davutoğlu, Efkan Ala, Bülent Arınç, Ekrem Dumanlı vs. versiyonları da mevcuttur.

http://acikistihbarat.com/Haberler/10633-Haberler-Reis


*************

21 Ocak 2017 Cumartesi

Meral Akşener Ne Yapabilir?



Meral Akşener Ne Yapabilir?



Fatma Sibel Yüksek 
Açık İstihbarat
06.06..2016


Öncelikle bizim gibi MHP'nin üyesi veya seçmeni olmayıp da bu partinin içinde olup bitenlerle yakından ilgilenen insanların durumuna açıklık getirelim. Zira, MHP cenahından "Amacınız nedir?", kendi cenahımızdan da "Sana mı kaldı, 12 Eylül öncesi binlerce yurtseverin kanına girmiş bir partinin geleceği için endişelenmek?" diyenler var..

Allah'tan her hangi bir gücü temsil edecek konumumuz yok. Düz vatandaş, işsiz gazeteci ve AKP mağduruyuz. Bu karanlığı delme umudu nerede belirirse oraya koşuyoruz. 

Bazı CHP'liler bu umudu HDP'de görmedi mi? Bu partinin barajı aşmasının siyasetteki düğümü çözeceğini hesaplayıp emanet oy vermedi mi? 

Bir şey dedik mi?

Biz de şimdi siyasetteki dengeler değişebilir umuduyla Türk milliyetçilerine destek veriyoruz.  CHP seçmeni olarak nasılsa bir çeşit 'sandık jokerine' dönmüşüz; şehit cenazeleri ortadayken HDP'ye destek verecek değildik.

MHP'lilerin merakını gidermeye gelince:

Partinizin Anadolu ve yoksul kesimlerdeki tabanı AKP tarafından esir alınamamış olsaydı, bugün siyasette dengeler bambaşka olacaktı. Bu tablonun bir numaralı sorumlusu, genel başkan olarak elbette Devlet Bahçeli'dir. MHP, Devlet Bahçeli'nin yanlış, ketum, anti demokratik, halkla sıfır temas ve kibirli politikaları yüzünden baraj altı sınırına gelmiş, kitlesini AKP'ye emanet vermekte beis görmemiştir. Keşke her parti kendi tabanına sahip çıkabilse, siyasetin merkezi erimeseydi de böyle temelsiz ve orantısız bir despotizmle yaşamak zorunda kalmasaydık. MHP'de bugün yaşananların darısı CHP'nin, Vatan Partisi'nin, hatta AKP'nin başına olsun.

Temiz siyaset ve gerçek demokrasi isteyen kamuoyu açısından MHP'de olup bitenler son derece değerlidir. Öz be öz parti tabanı gidişata el koymuştur. Yöntem tamamen demokratik, etik ve yasaldır. Son seçimde alınan büyük yenilginin ardından teşkilatlar şapkayı öne koymuş ve Türkiye'nin çok kritik bir noktada olduğu bu tarihi dönemecin Devlet Bahçeli gibi adamlarla aşılamayacağına karar vermiştir. Haklıdırlar ve kendilerine saygı duyulması gerekir. 

" Paralelci ", " FETO'cu " gibi AKP ağzıyla yapılan Mesnetsiz suçlamalar, Bahçeli ve yanındaki Balgat kalesi cengâverlerini daha da suçlu duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz.

" Bahçeli'yle alıp veremediğiniz nedir,kendisine karşı açılan bu isyan bayrağına Atatürkçüler olarak neden destek veriyorsunuz? " diyen MHP'li arkadaşlar bize haksızlık yapmasın. 

Devlet Bey'in nereden bulup getirdiğini bilmediğimiz Ekmeleddin İhsanoğlu'na bile sırf Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilemesin diye sorgusuz sualsiz oy vermedik mi?

Gelinen noktada, siyasetteki tıkanıklığı açacak, ülkenin üstüne bir karabasan gibi çöken AKP'nin nicel gücünü kıracak olan tek umut MHP'nin AKP'ye kaptırdığı tabanını  kendisine çekerek yeniden güç kazanması. Desteğini yüzde 20-25'lere çıkarmış bir MHP, bütün siyaset matematiğinin tepeden tırnağa değişmesi demek çünkü.

Genel başkan adaylarının kim olduğu, kurtuluş umudunu MHP'deki değişime bağlamış olan kamuoyu açısından önem taşımıyor. Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Sinan Oğan, üçü de değerli isimlerdir ve MHP genel başkanlığına yakışırlar. (Koray Aydın'ı ayrı tutuyoruz; kamuoyunun bu isme güveni yok).

Ancak, tabanın ve toplumun teveccühü açısından Meral Akşener'in bir adım önde gittiği görülüyor. Yıllar sonra ilk kez bir siyasetçi, gönüllü kitleleri miting alanına çekti. Bindirilmiş kıtalar değil bu insanlar. Devletin otobüsü, vapuru, kumanyası ile değil, kendi imkanlarıyla koşuyorlar.

Akşener'in kadın olması bir başka artı. Toplum, her şeyi berbat edip ülkeyi batma noktasına getiren erkek siyasetçilere karşı kadınlara bir şans vermek istiyor. Açık sözlü, cesur ve mücadeleci kadınlara güven duyuluyor; siyasette bu karakter yükseliyor.

Hem mütedeyyin Anadolu insanının, hem de kentlerdeki 'modern' Türk insanının tepki duymayacağı bir duruş ve kimliği var Akşener'in. Başörtülü yaşlı teyze ve genç kızlara da, bizim gibi kedi seven kentli bayanlara da dokunabiliyor. AKP iktidarında birbirinden uzaklaştırılmış bu iki kesimi Meral Hanım yeniden buluşturup kucaklaştırabilir gibi görünüyor.Halkın değişik kesimleriyle de teması ahenkli. Bu önemli niteliklere ek olarak devleti tanıyor ve siyaset tecrübesi var.

Peki her şey güllük gülistanlık mı? 

Toplumun ve MHP tabanının desteği ve de rüzgârı almış olmak başarı için yeterli mi? Siyaset deryasının kara deliklerinde yitip gitme tehlikesi hiç mi yok?

Meral Akşener veya üzerinde uzlaşma sağlanacak ikinci bir ismin MHP'nin direksiyonuna geçmesinden daha zor olan, ondan sonraki süreç.

Örneğin,  mevcut MHP yönetimine duyulan tepkinin analizi iyi yapıldı mı? 

İktidar pastasından uzun süredir pay alamayanların öfkesi mi, yoksa kurtuluşu adil ve demokratik bir düzende arayan idealistler mi?

Tepkinin ana karakteri, uzun süredir iktidar olamayışın getirdiği pasta "mağduriyeti" ise, pey akçesi dağıtmak için siyasetin bilinen çamurlu yollarına girilecek ve kısa sürede yozlaşma kaçınılmaz olacaktır.

Yok tepkinin ana karakteri, ülkeyi fabrika ayarlarına döndürmek isteyen bir idealizm ise, bu beklentiye yönelik politikalar uygulandığında; bu kez de "Kadrolar ihmal edildi, parti solcuların istilâsına uğradı" gibi homurdanmalar başlayacaktır.

MHP'de bugünlerde yaşananlar, biraz da " Kadro partisi "nden kitle partisine geçişin sancılarıdır ve MHP gibi " Törelerle " yönetilmeyi içselleştirmiş bir partide böyle bir süreç hiç de dikensiz gül bahçesi değildir.

Şu anda hedef, parti yönetimini Balgat kliğinden kurtarmak olduğu için yukarıda işaret edilen noktalar "orta vadeli" tehlikeler olarak bir müddet yok sayılabilir.

O zaman gelelim yakın, hem de çok yakın vadeli tehlikelere...

AKP'nin önümüzdeki aylarda başvuracağı strateji aşağı yukarı belli oldu.  

Recep Tayyip Erdoğan, ardından kovalamaya başlayan Zarraf davasının da etkisiyle "devlet başkanı" olmak için çok acele etmektedir. İktidar partisini bu hedefe kilitlemeyi siyaseten mantıklı bulmayanlar, Ahmet Davutoğlu ile birlikte süpürülmüştür. AKP'de Tayyip Erdoğan'ın isteklerine direnecek hiç bir dinamik yoktur. Hâl böyle olunca, Saray'da hazırlanan takvim 15 Haziran itibarıyla işlemeye başlayacak demektir.

Bu takvim uyarınca öncelikle Meclis'in 1 Temmuz'da tatil edilmeyip mesaiye devam etmesi sağlanacak, çeşitli yasama faaliyetleri görüntüsünün arkasında Anayasa değişikliğini referanduma götürmek için gerekli olan 14 adet milletvekili arayışına girilecektir. Daha açık deyişle, " Vekil pazarı " kurulacaktır. Bu vesileyle Türk siyasetinin sıcak yaz ortasında yeni " Fırıldak Kubi'lerle " tanışması olasıdır...

Bütün gayretlere rağmen On dört vekil şartının tamamlanamayacağı anlaşılırsa, Eylül-Ekim ayları gibi erken seçim kararı alınacak ve AKP'nin tek başına referandum sayısına ulaşması hedeflenecektir.Böyle bir seçimde rüşvetten teröre bütün kirli silahların cepheye sürüleceği unutulmamalıdır.

Peki, böyle kritik bir  seçime kadar MHP binasının anahtarı Devlet Bahçeli'nin elinden alınamazsa ne olacak?

Acaba Sayın Akşener, " Üst kurul delegemiz ne derse o olacak " derken, bu noktada barutunun biteceğini ve imza vermiş delegelerin "yuvaya" dönmeye başlayacağını mı ilan ediyor, yoksa kafasında bir B planı var mı?

Birinci seçeneğin kapısı "ölüme" açıldığına göre, B planı var diye tahmin ediyoruz...

Örneğin böyle bir durumda, yeni bir parti kurmak tercih edilmek istenmediğine, tercih edilse bile  yetişmeyeceğine göre bağımsız aday mı olunacak? Bunun için hazırlık var mı? Daha da önemlisi para var mı? 

Ortada bir para varsa bunun kaynağı da açıklanmak ve şaibelere meydan vermemek gerekiyor.


Netice itibarıyla MHP'nin seçime iki parça olarak gitmesi,  Devlet Bahçeli kadar olmasa da Meral Akşener'e de bir fatura çıkaracaktır.

Baraj altı kalmış bir MHP ile Meclis'te gurup kuracak sayıya ulaşamamış bir " Bağımsızlar " kümesine bir de kapatılmış HDP'yi eklediğimizde, AKP'nin değil referandum sayısı, anayasayı değiştirecek sayıya bile rahatça ulaşması kaçınılmazdır.

Böyle bir Tabloyu hiç bir mazeret örtemez...


Allah hepimizin yardımcısı olsun..


http://acikistihbarat.com/Haberler/10598-Haberler-Meral%20Ak%C5%9Fener%20Ne%20Yapabilir?%20-%20Fatma%20Sibel%20Y%C3%BCksek%20-%20A%C3%A7%C4%B1k%20%C4%B0stihbarat

****









23 Ekim 2016 Pazar

Erdoğan Neden Abdülhamid Olamaz?




Erdoğan Neden Abdülhamid Olamaz?


Fatma Sibel Yüksek/ Açık İstihbarat

Tarih:28/08/2013 
Türü:İç Politika 



Abdülhamid olmak için, Olanı dağıtmak değil, dağılmakta olan vatanı bir arada tutmak gerekir;
Abdülhamid olmak için, Önüne gelenin elini öpmek değil, daha 8 yaşındayken babası Abdülmecid'in İngiliz sefirinin elini öpmesi isteğine karşı koymak gerekir..

Sen böyle bir Abdülhamid ol, biz Zindanlarında seve seve yatalım...
***************************
Recep Tayyip Erdoğan'ın,iktidarının son dönemlerinde kendisine bir "padişah" edası vermeye çalışması toplumun gözünden kaçmıyor.
Bakanları "Vezirleri" , bürokrasiyi "Mabeyini" gibi görmek; bir talimatıyla toplumun şekilleneceğini zannetmek..Öfke, belâgat ve celâdetin etkili bir yönetim tarzı olduğuna inanmak;
işi giderek adına vakfıyeler, ibadethaneler,mâbetler yaptırmaya kadar götürme girişimleri, böyle bir yönelimin açık örnekleri olarak dikkat çekiyor.
Özel hayatında ve yakın çevresi ile ilişkilerinde daha ne tür davranışlar sergilediğini ise bilmiyoruz. Gelen haberler ve kulaktan kulağa yayılan şayialar, iyi- kötü demokrasi görmüş bir toplumu irkiltecek nitelikte.
Böyle bir kişilik eğilimi, heveslisine "Padişahlık" efekti kazandırır mı bilemiyoruz. Bildiğimiz, bu tuhaf davranışın şu anda kendisine tapınanlarda korku, tapınmayanlarda ise mizah duygusu yarattığı. İnsan, mizah dergilerine ne kadar sık konu olursa, padişahlık hayalinin o kadar suya düşmesi kaçınılmazdır..
Tayyip Erdoğan'a padişahlık şehveti nasıl zerkedildi?
Tarih okuduğunu ve kendisini oradaki şahsiyetlerle bütünleştirdiğini sanmıyoruz; daha doğrusu tarih filan okumadığını iyi biliyoruz. Ancak belli ki arka planda, Tayyip Bey'in padişahlık düşlerini besleyen,diri tutan etkiler var.
Bu etkilerden birisinin, kendisine vâdedilmiş olan "İslam âlemi liderliği" olduğu tahmin edilebilir. Büyük Ortadoğu Projesi, Tayyip Bey'in zannettiği gibi hakikât olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti vilayetlerden ve 'hinterland' dan müteşekkil federe bir Osmanlı mülkü; kendisi de hem bu mülkün hem de İslam aleminin sözüm ona yegâne lideri olacaktı!
Oysa Büyük Ortadoğu Projesi, ortadoğuyu paylaşma planının adıydı, sadece bir araçtı. "İslam alemi liderliği" gibi yaftalar ise bu plana tuzlukla koşanlara verilmiş içi boş rüşvetten başka bir şey değildi.
Tayyip Bey eğer tarih okusaydı, Osmanlı padişahlarının halifelik makamınını düvel-i muazama'nın planları içinde ve desteğiyle değil, aksine düvel-i muazzama'ya rağmen edindiklerini, dahası "düvel-i muazzama"nın bizzat Osmanlı'nın kendisi olduğunu bilirdi.
Halifelik, İmparatorluğun yıkılma döneminde bile II. Abdülhamid tarafından Batılı devletlere karşı güçlü bir koz olarak cansiperâne elde tutuldu. Osmanlı hazinesi tamtakırken, açlık çeken İstanbul halkı boş tencere ve tavalarla Yıldız Sarayı önünde nümayiş yaparken, Arap vilayetlerine yatırım yapmanın sebebi buydu.
Bu tarihi gerçeklerden habersiz olan Erdoğan, şimdi hayallerinin yıkılmasının öfkesini nereden çıkaracağını bilemiyor. Kendisine "İslam alemi liderliği" vâdedenlere karşı yürüttüğü yel değirmeni savaşınıı, kamuoyuna "Büyük devletlere kafa tutan, onurlu lider" diye yutturmaya çalışıyor.
Tekrar göze girme fırsatı çıktığında ise- Suriye'ye müdahale ihtimalinin belirmesi gibi- kafa tutan lider tiplemesini anında terkedip, "Biz de varız" diyerek koşturuyor.
Tayyip Erdoğan tarih okumuyor ama belli ki tarihi yanlış okuyan birileri, bu muhteris bünyeden epeyce post çıkarmak istiyor.
Mısır ve Suriye üzerinden kendisine "halifelik" rüyası gördürüyorlar. Zihninin arkasında bir "imparatorluk toprağı" illüzyonu yaratıp, davayı bu kadar aşırılıkla sahiplenmesini sağlıyorlar.
Oysa tekrar söyleyelim ki Sultan Abdülhamid halifelik makamını, bu postu Mekke'ye aldırmak isteyen İngilizlere karşı dahiyane siyasi taktiklerle ayakta tutmuştu. Balkan yenilgisinden sonra İmparatorluğun merkezini Arap vilayetlerine kaydırmak istemiş, bu yolda halifeliği de, İslam kültürünü de, cemaat ve tarikatları da, dini eğitimi de devletin bekası için bir araç olarak kullanmıştı.
Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan'ın ipleri batı istihbaratlarının elinde olan halifelik rüyası ile Osmanlı padişahlarının gerçek halifeliği arasında hiç bir tarihi, siyasi, ahlaki bağlantı yoktur.
Buraya şuradan gelmiştik: Birileri, tarih bilgisi olmayan fakat imparatorluk hırsları olan Tayyip Erdoğan'ın egosu üzerinden emperyal planlarını yıllarca yürüttü. Tayyip Bey'in arıza yaptığı tek nokta, kendisine verilen sözlerin tutulmayacağını hissettiği noktadır.
Bunu hissettiğinde tehditkâr bir havaya bürünüyor, esip gürlemeye; Türklerin, Kürtlerin ve İslam aleminin kudretli lideri pozları kesmeye başlıyor.
Peki kendisine bu misyonları ve düşleri aşılayanlar,bu numaralardan etkileniyorlar mı? Asla!
Şimdi de Türkiye'nin AB ile bağları tarihte hiç olmadığı kadar kopmuşken, Arap coğrafyası bu derece karışmışken, Tayyip Bey'in tanımadığı, okumadığı, siyasetine vakıf olmadığı bir Abdülhamid karakterine, -daha doğrusu Abdülhamid karikatürüne- bürünmeye çalıştığını görüyoruz.
Güya Mısır vilayetini savunuyor...Güya Suriye vilayetinin başına musallat olan zalim şeyhe savaş açarak buradaki tebasını kolluyor, güya "Ey Birleşmiş Milletler" diyerek düvel-i muazzama'ya kafa tutuyor!
Düvel-i muazzama, Suriye'ye müdahale kararı alınca da, daha dün "Ortadoğunun kanını ve petrolünü içtiler" dediğine bakmadan, heyecanla "Biz de varız!" diye atılıyor..
Birileri belli ki, Rumeli eyaletlerini birer birer kaybeden Osmanlı'nın yüzünü Arap coğrafyasına dönmek zorunda kaldığı tarihi dönemlerle; Avrupa Birliği ile ipleri koparan Tayyip Bey idaresinin umudu Mısır'a ve Ortadoğu'da çıkacak bir karışıklıktan post kapmaya bağlamasını mukayese edip, "tarihin tekerrürü" olarak göstermeye çalışıyor..
Ortaya gerçek bir Abdülhamid çıkamayacağı için de tarih sahnesine karikatürünü sürüyorlar..
Tayyip Erdoğan'ı sözümona "Abdülhamidleştirme" planı alttan alta sinsi bir biçimde örülüyor. Tarihimizin en zeki, en stratejik ve taktiksel düşünen, en kurt ve de en tartışmalı imparatoruna hiç olmadık bir vücutta yeniden hayat verilmek isteniyor...
Bunun kamuoyununun gözünden kaçan küçük işaretleri var. Örneğin, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan, geçen gün "27 Ağustos1908 yılı bugun Abdulhamid Han'ın çılgın projesi, Hicaz Demiryolu hizmete girdi. Hızlı demiryolu da bizlere nasip olur inşaallah" şeklinde bir tweet attı. (Türkiye Cumhuriyet Başbakanlığı Özel Kalem Müdürü'nün tweetlerini genellikle Arapça attığına dikkat çekelim)
Bu tweet'e takipçilerinden "Devletin hasta adam olmadığı imajı vermesi açısından da çok önemlidir..Hicaz demiryolu hızlı tren hattı, kutsal topraklara anadoluyu bir daha kopmamalı üzere birbirine bağlarşeklinde mukabelede bulunanlar oldu...
Hicaz demiryolu, bu yazının kapsamını çok aşacak bir konudur ancak, Kalem-i Mahsusa'nın tweet'i akıllardan geçen "çılgın projeleri" göstermesi bakımından ilginçtir.
Şimdilik şunu söyleyelim; Hicaz demiryolu inşa etmek kim, siz kim? Sultan Hamid, Hicaz demiryolunu inşa ederken, Basra'dan Hindistan'a kadar olan bir hat üzerinde imparatorluğun egemenliğini korumaya çalışıyordu, hem de devletin en güçsüz düştüğü şartlarda! Daha da önemlisi, bunu imparatorluğun kendi toprakları üzerinde, halifelik postuna sığınarak ve de İngilizlere karşı yapıyordu..
Siz Washington'dan izin alacaksınız da, NATO'dan onay çıkacak da, Bağdat'taki ABD'li garnizon kumandanı başınıza çuval geçirmeyecek de..Hicaz Demiryolu inşâ edeceksiniz öyle mi?
Burnunuzun dibinde işgal edilen Irak'a terörist kovalamak için bile giremediniz; şimdi de Barzani'nin özel izniyle giriş çıkış yapıyorsunuz..Kaldı ki size binlerce kilometre demiryolu inşâ ettirecekler, öyle mi?
Tayyip Bey'i "Abdülhamidleştirme" projesi kapsamında, ileride heybeden çıkarılabilecek bir diğer turp da Ayasofya'nın ibadete açılması, daha doğrusu ortalığa böyle bir tehdidin savrulması olabilir.
Bunu da nereden anladık? Hatırlayın, Gezi Parkı olaylarının ilk günlerinde, Tayyip Bey yaptığı mitinglerden birinde, kalabalıktan "Ayasofya cami olsun" diye seslenilmesi üzerine, "Merak etmeyin o da olacak" demişti..
Yapabileceğinden değil, böyle bir konu üzerinde spekülasyon yaparak siyasi prim elde edecek. Ayasofya, cami yapılacaktı da 11 yıl niye beklendi?
İşin kötüsü, böyle tehlikeli ve kafa karıştırıcı gündem maddeleri karşısında Atatürkçü, laik,solcu vs. kesimin tuzağa düşme riski yüksektir. Ayasofya'nın cami yapılması veya Hızlı Hicaz Demiryolu salvosuna, eldeki ilk "ilerici" ezberlerle tepki gösterilecek, Erdoğan "gericilikle" suçlanacak, "Araplara hizmet ediyor" klişesi altında ekmeğine yağ sürülecektir.
Oysa gerçek Kemalistlerin, "Yapmazsan namertsin" demesi ve seccadeyi alıp Tayyip Bey ve avanesinden önce Ayasofya'da namaza dikilmesi lazımdır..
Emperyalist devletlere rağmen, Hicaz Demiryolu inşa edecek olan da Kemalistler tarafından alnından öpülmelidir..
Ama yapamaz, yapmaz; kimse merak etmesin. Sadece ortalığa hafif esanslı kokular yayıp, bundan siyasi rant elde etmeye çalışıyor..
Bu konuların daha çok su kaldıracağı kesin.
Muhteşem Yüzyıl dizisinin terzileri, Tayyip Bey'e evde ayna karşısında giymesi için istedikleri kadar Abdülhamid kıyafeti dikebilirler..
Abdülhamid olmak için, verilen her hediyeyi yutmak değil kimisini kabul etmeyecek, kimisini de devletin envanterine kaydettirecek bir ahlâka sahip olmak gerekir;
Abdülhamid olmak için, şehzadelerin gemicik sahibi olmaması, büyük şirketlere ortak yapılmaması, damatların medya şirketlerinin başına getirilmemesi gerekir;
Abdülhamid olmak için az konuşmak, saygınlığını korumak; çene düşmesi hastalığına tutulmamak gerekir;
Yılda 120 kez dış devletlere yüz sürme hevesine kapılmamak, yerinde oturmayı bilmek gerekir;
Abdülhamid olmak için İslamı da, halifeliği de, Arapça eğitimi de "amaç" değil, devletin bekası için "araç" olarak görmek gerekir.
Abdülhamid olmak için yedi cihanla satranç oynayacak zekâya, kılıç gibi taktik ve stratejiye, mangal gibi kompleksizliğe sahip olmak gerekir...
Ve de en önemlisi, Abdülhamid olmak için düvel-i muazzama'nın ortadoğu bayisi değil, tam tersine düvel-i muazzama'ya rağmen ayakta durabilen devlet adamı olmak gerekir.
Sen böyle bir Abdülhamid ol, biz zindanlarında seve seve yatalım...
Fatma Sibel Yüksek-
www.acikistihbarat.com
twitter.com/fasibel


..

8 Nisan 2016 Cuma

Hakan Fidan Gerçekten İsrail'in Hedefinde mi? Yoksa Yeni Bir İktidar Oyunu mu Oynanıyor?



Hakan Fidan Gerçekten İsrail'in Hedefinde mi? Yoksa Yeni Bir İktidar Oyunu mu Oynanıyor?



Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
Tarih:20/10/2013  
Türü:İç Politika 



Eğer, Hakan Fidan " Türkiye'nin Putin'i " olarak yakın gelecek projeksiyonlarına sokulmuşsa;

Tayyip Erdoğan'ın " Sağlık Durumu " sanıldığından ciddi demektir.

Öyledir çünkü, Putin benzetmesi kadar kritik bir benzetme yapabilen hiç kimse, böyle bir " Medyedev hatasına " düşmez..


****

Bayram gündeminde arada kaynayan çok önemli bir konu var. Amerikan ve İsrail basınında aniden MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı hedef alan makaleler yayımlanması ve bu yayınlara mal bulmuş mağribi gibi atlayan Tayyip Erdoğan medyasının, (dikkat edin, "yandaş medya" demiyorum, zira konuya balıklama dalan tek medya kesimi, Tayyip Erdoğan'a bağlı olanlar. Cemaat medyası ile Abdullah Gül'e yakın kalemler konudan uzak durdu) "Tayyip Erdoğan'ı yedirmeyiz" kampanyasına benzer bir "Hakan Fidan'ı yedirmeyiz" kampanyası başlatmaya yönelmesi.

Neler oldu, kısaca hatırlayalım:

Kurban bayramının üçüncü günü, yani 17 Ekim 2013'te Washington Post gazetesinde yayımlanan bir makalede, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın İran yetkililerine, "İsrail hesabına çalışan bir grup İranlı ajanın listesini ilettiği" yazıldı.

Makalenin yazarı tanıdık bir isimdi: Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “one minute” çıkışını yaptığı panelin moderatörü olan gazeteci David İgnatius.

Bu, Hakan Fidan'ı İsrail'in hedefi haline getirecek bir bilgiydi ki zaten Tayyip Erdoğan'ın çevresi de Fidan'ın "İsrail'in hedefi" olarak nam salmasından nedense her zaman pek hoşnuttular..

Başbakan'ın maaşlı danışmanları bayram-seyran demeyip hemen twitter'ın başına koştular ve Amerikan basınında pek de bir ağırlığı olmadığı anlaşılan bu köşe yazarının iddiasına karşı salvo atışları başlattılar.

Örneğin, Erdoğan'ın danışmanlarından Mustafa Varank'a göre bu bir "psikolojik harp" işaretiydi. "Hükümete ve istihbarata karşı uluslararası psikolojik harp harekâtından önümüzdeki uzun seçim döneminde vazife çıkaranlar mutlaka olacaktı"..

Olayı Gezi direnişine bağlama fırsatını da hebâ etmeyen Varank, şöyle dedi:

" Sonbahar sıcak geçecekti ya hani? Baktılar olmuyor, hükümetin ve istihbaratın itibarına yönelik uluslararası kampanyaya hız verdiler"

" İsminin açıklanmasını istemeyen" bir başka istihbarat yetkilisi de Turkish Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin'e konuşmakta gecikmedi:

“ Bu medya kampanyasını, arkasında İsrail kaynaklı bir çabanın bulunduğu bir saldırı olarak görüyoruz.."

Hakan Fidan'ın İsrail'i "ne kadar rahatsız eden" bir MİT Müsteşarı olduğu konusunda bu makale bile fazlasıyla malzeme değeri taşırken, yeni bir kazan kaynatmak arzusuyla tutuşanlara altın tepside bir 'fırsat' da ertesi gün “The Jewish Press” adlı, sanı pek de duyulmadık Kudüs kaynaklı bir internet sitesi tarafından sunuldu.

Sitede, İgnatius'un yazısının yorumlandığı bir "analizde" şu inanılmaz cümleler kuruldu:

“Amerikalılara göre, burada suçlanması gereken 50 yılık işbirliğinin ardından Türkiye’nin bunu yapmayacağını düşünmüş olan MOSSAD. Bu da demek oluyor ki, MOSSAD naif davranmış olabilir.Bir sabah arabasında özel bir sürprizi hak eden varsa o da Türkiye istihbarat şefi Hakan Fidan’dır.”

MİT Müsteşarı açıkça ölümle tehdit ediliyordu. Bunu yapmamış ve "yapmayacak" olan bir MOSSAD'ın 'zafiyetinden' söz ediliyordu! Hem de isminde açıkça "Jewish" kelimesi geçen bir yayın tarafından!.. Ve de İsrail'in sessizliği eşliğinde?

Erdoğan'ın medyadaki ekibi, sakin geçen bayram tatilinin mahmurluğundan hemen sıyrıldı. Şantajın hedefi MİT Müsteşarı'ndan çok "bizzat Başbakan Erdoğan'ın kendisiydi." Sabah, Meydan, Star, Akşam gibi Erdoğan'ın doğrudan kontrölünde olan gazeteler ve yazarları, İsrail'in sözüm ona "Hakan Fidan'ı yeme operasyonunun" birer ucundan heyecanla tuttular.

Cemaat medyasının sessizliği ise doğrusu dikkate şâyandı. "Sessiz kalmakla" suçlanmasına fırsat kalmadan, Sabah gazetesinin Erdoğan için farklı bir şeyler yapmak arzusu ile yanıp tutuşan yazarı Sevilay Yükselir tarafından "suç işlemekle" suçlandılar. Yükselir, makaleyi "yorumsuz" haberleştiren Today's Zaman gazetesinin, Fidan'ın tehdit edilmesinde 'aracılık' yaptığını iddia ederek, bu gazete hakkında yasal soruşturma yapılması gerektiğini savundu.

Today's Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş'in Yükselir'e yanıtı ise doğrusu Ulusal Kanal'ın üslûbunu aratmadı:

"Yahu elinizde kulağı kocaman, eli her yere ulaşan istihbari örgütler var. Varsa bir ilinti çık erkekçe ortaya koy. Yoksa iftira atma. Ayıp. danışmanını, yalakasını, yardakçısını, hokkabazını niye sahaya sürüyorsunuz?Devlet de sizsiniz, yargı da! Buyrun…”

24 saat içerisinde saman alevi gibi büyüyen olayı, bir adım öteye taşıyan "ulusalcı medya" ise ilginç bir iddia ortaya attı. Yurt gazetesi yazarı Ali Ekber Ertürk'ün haberine göre Tayyip Erdoğan, kendisinden sonra başbakanlığa Hakan Fidan'ı hazırlıyordu!

Bu manşetten sonra, şu soruyu sormanın zamanı gelmiş bulunuyor:

Tayyip Erdoğan, "veliaht" olarak Hakan Fidan'ı işaret ediyorsa, ABD ve İsrail medyasında aniden beliren Hakan Fidan haberlerinin "arkasındaki güç, İsrail değil bizzat Erdoğan ve MİT'in kendisi olmasın?"

Bu sorunun haklılığını düşündüren bir başka haber, bugün (20.10.2013) Cumhuriyet gazetesinden geldi. Mikrofonu parti içine uzatan gazetenin deneyimli AKP muhabiri Erdem Gül, AKP'lilerin olayı Hakan Fidan'ı tutuklama girişimi olan 7 Şubat sürecinin "devamı" olarak gördüklerini belirttikten sonra şu bilgileri aktardı:

" 2014’teki kritik seçim süreci de gözetilerek asıl olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hedef alındığı değerlendirmeleri yapılıyor. AKP’de cemaate yakın medyanın Fidan tartışmasında büyük bir suskunluk sergilediğine de vurgu yapılıyor.

AKP’liler, olayın Türkiye’nin bölgedeki dış politikasına ve iç politikada da özellikle 2014’teki Köşk seçimlerine yönelik beklentilerle sahneye konulduğunun altını çiziyor.

Hedef Fidan değil Erdoğan: Operasyon Fidan üzerinden yürütülüyor ama asıl hedef doğrudan Başbakan Erdoğan. Hedef artık parti değil Başbakan’ın kendisi ve siyasi geleceği."

Erdem Gül'ün haberindeki en çarpıcı unsur kuşkusuz, AKP'liler tarafından yapılan şu değerlendirmeydi:

"Bu operasyon, özellikle İsrail patenti nedeniyle ters tepiyor. Amaç Fidan’ı yıpratmak ama tam tersi oluyor. Fidan İsrail’in hedefinde olduğu sürece içeride kazanacaktır. Bir süreden beri Erdoğan sonrası olası Başbakanlık ya da parti liderliği tabanda güçlenen isimlerde değişiklik yaşanıyor. Bir sene önce yapılan tüm anketlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dışında en çok destek Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na çıkıyordu. Ancak bu olaylar Fidan’ın tabanda güçlenmesine neden oluyor. Yapılacak olası başbakan adayı anketlerinde Fidan’ın Davutoğlu’nun üstünde destek bulması şaşırtıcı olmaz. Üstelik AKP Grubu içinde Fidan’ı bizzat tanıyan milletvekili sayısı parmakla gösterilecek kadar az.." (Haberin tamamı için: http://cumhuriyet.com.tr/?hn=447822&kn=7&ka=4&kb=7 )

Amaç, AKP tabanındaki "İsrail karşıtlığı" üzerinden yeni bir "lider adayı"parlatmaksa, ABD ve İsrail medyasında peşpeşe sürüme sokulan bu iki yazının arkasında Erdoğan ve MİT'in olduğunu neden düşünmeyelim?

Hem de "Erdoğan sonrası" için yapılan parti içi anketlerde, "yüksek oylar alan" Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu'na güzel bir cevap olmaz mı bu?

"Hakan Fidan'ın İsrail'in çıkarlarıyla çatıştığı masalına kim inanır? Erdoğan ve MİT, Suriye olayında açıkça İsrail'in eline oynamadılar mı?" sorusunu sormayı aklından geçirenler varsa bundan vazgeçsin, zira bu tür "tenâkuzlara" AKP'liler nasılsa zerre kadar kafa yormaz. ..

Gelelim, Hakan Fidan'ın ismi etrafında koparılan bütün bu gürültünün en "bomba" tarafına..

Bu bomba, bizzat AKP tarafından derin operasyonlarda kullanılan Milat isimli gazete tarafından patlatıldı.

İsa Tatlıcan imzalı yazıda "Türkiye'den bir Putin çıkar mı?" sorusu sorulduktan sonra, şu ilginç fikirler gündeme getirildi:

" Rusya Devlet Başkanı Putin, uzun yıllar Rusya iç istihbarat servisi başkanlığı ve Rusya'nın Polütbüro'su olarak adlandırılan Rusya Güvenli Konseyi sekreterliğini yürütmüştü. Hakan Fidan'ın hızlı yükselişini yorumlayan bazı çevreler son dönemde 'Türkiye'den de bir Putin neden çıkmasın' söylemini ciddi ciddi dillendirmeye başlamıştı. Hatta Fatih Altaylı bu söylemi bir adım ileriye taşıyarak 'Çankaya'ya hazırlanan Erdoğan'ın Başbakan adayı Hakan Fidan' iddiasını köşesine taşımıştı.

Hakan Fidan'ın siyasi duruşu benzemese de bürokrasideki yükselişini Putin'e benzeten ve siyasetin önemli aktörlerinden biri olacağını iddia eden köşe yazarları artık sadece Fatih Altaylı ile sınırlı değil.

Siyasette süprizleri seven Başbakan Erdoğan'ın kritik yurtdışı gezilerinde sürekli yanında bulunan 'sır küpü' Hakan Fidan'ı Başbakanlığa taşır mı?

Bu soruyu önümüzdeki dönemde daha sık soracağımızı düşünüyorum. Hakan Fidan'ın bürokrasideki yükselişini siyasete taşıyabileceğini düşünen ve bizim gibi bu soruyu soran çevreler şimdiden ön kesmeye çalışıyor olabilir."

Aynı argüman, ilginç bir şekilde, yine deneyimli bir AKP muhabiri olan Ali Ekber Ertürk'ün Yurt gazetesindeki haberine ise şu şekilde yansıyordu:

"Hakan Fidan, teknokrat bir bürokrat olarak, siyasi konularda çok deneyimli bir isim değil. Bu da kabinesinde teknokrat isimlere ağırlık veren Erdoğan için önemli bir ayrıntı. Erdoğan, 'siyasi imajı ön planda' olan isimlerden çok teknokrat yönüyle öne çıkan isimlere daha çok güveniyor. Hakan Fidan'ın da öteden beri birlikte çalıştığı ve kendisini, genç yaşında makamların en yükseklerine çıkaran Erdoğan'ın 'güvenini sarsacak'bir isim olmadığı belirtiliyor. Üstelik, kendisine en zor döneminde 'yedirmem'diyerek sahip çıkan, bu uğurda Cemaat'le bile zıtlaşmayı göze alan Erdoğan'a Fidan'ın ihanet etmesi beklenmiyor."

Şimdiki soru da şu:

Neden Medyedev değil de Putin ?

Normal şartlarda, Tayyip Erdoğan'ın kendisi Köşk'e çıkıp, arkasında da Hakan Fidan'ı bırakmak istiyorsa, bu durumda " Putin " in Erdoğan, Fidan'ın da " Medyedev " olması gerekmiyor mu?

Bir operasyon aygıtı olarak piyasaya sürülmüş olan Milat gazetesinin böyle bir benzetme yanlışına düşmesi olası mı?

Eğer, " Türkiye'nin Putini " Hakan Fidan olacaksa, Tayyip Erdoğan nerede yer alacak?

Milat gazetesinin böyle bir teşbih hatasına düşmeyeceğini bilerek ve de madem spekülasyon serbest, biz de deriz ki:

Eğer, Hakan Fidan " Türkiye'nin Putin'i " olarak yakın gelecek projeksiyonlarına sokulmuşsa;

Tayyip Erdoğan'ın " Sağlık Durumu" sanıldığından ciddi demektir.

Öyledir çünkü, Putin benzetmesi kadar kritik bir benzetme yapabilen hiç kimse, böyle bir " Medyedev hatasına " düşmez..

Hakan Fidan'dan bir Putin profili çıkar mı bilemeyiz, ancak her konuda bol bol hata yapma lüksüne sahip olan "devletimizin", siyasi emanetçilik konusunda sıfır hataya sahip olduğunu hatırlatırız. MHP'nin Türkeş'ten sonra Devlet Bahçeli'ye 'emanet edilmesi' özellikle hatırlanmalıdır.

Bu tecrübenin ışığı altında, abartılı " Putin" benzetmelerinin aksine,"mûnis devlet memurları" da çıkabilir projenin altından..

Son bir not olarak, Hakan Fidan planlarından Tayyip Erdoğan'ın da haberdar olduğunu ve bunları desteklediğini anlamaktayız.

Çevresinde Hakan Fidan'dan başka güvendiği kimse kalmadı zira..

www.acikistihbarat.com
twitter.com/fasibel


http://acikistihbarat.com/Sayfalar/haberdetay.aspx?id=10424

..

5 Nisan 2016 Salı

Güneydoğuda Yaşananlara Dair "Ulusalcı" Bir Bakış



Güneydoğuda Yaşananlara Dair "Ulusalcı" Bir Bakış 


Güneydoğuda Yaşananlara Dair " Ulusalcı " Bir Bakış  

Fatma Sibel Yüksek 

Açık İstihbarat

Tarih:10/02/2016 
İç Politika 






Bizim kardeşliğimizi, CIA destekli 12 Eylül faşizmi ve PKK bozdu.
Biz, “devletimizin” yanlışları ve suçlarıyla hesaplaşmaya her zaman hazırız. Bakın, milyonlarca Türk, Kenan Evren’in mezarına tükürdü; cenazesine gidip “Hakkımı helal etmiyorum” diye haykırdı.
Peki siz aynısını yapabilecek misiniz?
Abdullah Öcalan gibi bir katilin suratına tükürebilecek misiniz?

10.02.2016



Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına tanıklık etmiş olan Cahit Uçuk’un Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Bir imparatorluk Çökerken” adlı anılarını okurken , en büyük felaketlerin yaşandığı devirlerde bile insan psikolojisinin  kendi küçük gettosuna çekilip,  şu koca dünyanın başka dramlarından uzak olmayı bir mutluluk sebebi saydığını düşündüm.

1911 doğumlu Cahit Uçuk, o devrin az sayıdaki kadın yazarından biri olarak, çöküşün günlük yaşama yansıyışlarına yoğunlaşmış. Siyasi arka plan oldukça sınırlı ancak büyük Balkan göçü, İstanbul’un işgali gibi olayları sıradan bir insanın gözünden  acı ve aynı zamanda keyifli, zengin bir dille yazmış. Belki de sırf siyasi etkenleri irdeleyen kitaplardan çok daha etkili bir anı-roman.

İmparatorluk bir iskambil kulesi gibi dağılırken, İstanbul’da süpürge tohumundan yapılmış ekmek bile bulunamazken, insanlar aşık olabiliyor, misafirliğe gidiyor, müzikli geceler düzenleyip sigara tüttürebiliyor..

Bu tavır, duyarsızlık mı, yoksa hayatın gerçeği mi?

O yıllarda bilgi edinmenin zorlukları hesaba katıldığında, “duyarsızlık” diyebilmek elbette çok zor ancak bugün, yaşanan her şeyden anında haberdar olup da normal bir hayat sürebilmek, vücudu ayakta tutabilse de ruhlarımızda beliren ağır yıpranmanın tedavisi maalesef yok...

Gözümüzün önünde (üstelik devletimizin de şehvetli katılımıyla) parçalanan Suriye’nin çocukları, her gün küçük bedenleriyle üçer beşer kıyılarımıza vuruyor. Köşe başlarında avuç açan göçmenler, her gün evimize ağır bir vicdan sınavı ile dönmemize neden oluyor...

Güneydoğu kan ağlıyor. Cesedi evinin önünde altı gün bekleyen kadın, on yaşındaki kız çocuğunun buzdolabına konulan ölüsü, kapısının önünde vurulmuş yatan kadının kanlı terlikleri..

Ve şehitler, şehitler, şehitler..

Melek yüzlüsü, yoksulu, annesinin bir taneciği, arkadaşlarının kıymetlisi, sevgilisinin gözünün nuru, okulunun yıldızı...

Bunlar ruhlarımızda açılmış çok ağır yaralardır...
Ama biz ne yapıyoruz? 
Sosyal medyada caps paylaşıyoruz, yarışma programları izliyor, alışveriş yapıyor , yaz tatilimizi planlıyoruz...

Peki, böyle yaşamamanın alternatifi ne? 

Evden dışarı çıkmamak, banyo yapmamak veya bir pompalı edinip Diyarbakır’a doğru yola çıkmak mı?

Alternatif  maalesef yok!

Ama belki de şunu yapabiliriz:
Doğruyu yanlıştan ayırma yetimizi ortaya koyup ortak bir vicdan yaratabiliriz..
Ama bunu yaparken, birinci kural samimiyet olmalı. 
Elmalarla armutlar ayrı sepetlere konulmalı. Devlet, terör, asker, şehit, terörist, sivil vatandaş vs. kavramları birbirine karışmamalı...
Bunca yıldır Kürt ve Türk kanı döken ölüm makinaları susturulacaksa, bunun taraflarının kim olduğuna bakılmamalı..

“Devlet içindeki çeteler yıllarca bu kandan beslendi ama PKK beslenmedi” 
derseniz, konuşulacak hiç bir şey kalmaz.

“Bu kadar kirli bir savaşın içinde yoğrulmuş devlet, karşımıza birer suçlu olarak ama  PKK, ‘insanlık değerleriyle yüklü bir özgürlük savaşçısı olarak’ çıktı”
derseniz bu kanın durmasını samimiyetle istemiyorsunuz demektir.

“Çözüm süreci” dediğiniz büyük aldatmacada AKP ile birlikte bunu yaptınız. Devleti ve orduyu suçlu ilan ederken, teröristleri kutsadınız.

Bakın, sonuç ne oldu?

Bütün uydurma davalar çöktü, devletin içindeki ihanet adacıklarının dimdik ayakta durduğu ortaya çıktı. 

Öcalan’ın bir sahtekâr, PKK’nın beş paralık bir terör örgütü olduğu bir kez daha kanıtlandı. AKP gibi kökü dışarıda bir Amerikancı-İslamcı-Faşist şebekenin ipiyle kuyulara inilemeyeceği görüldü... 
“Çözüm süreci”,  yüz yıllık doğu sorununun en çok kan dökülen, terörün en fazla azdığı ve devletin en vahşileştiği, İsviçre bankalarındaki gizli hesapların en fazla kabardığı dönemlerden biri olarak tarihe geçti. 

Hepinizi tebrik ederiz! 
Şimdi oturup “Biz nerede hata yaptık?” sorusunu kendinize soracağınıza, ezberlerinize sarılıp devleti, ulusalcıları, “faşist” dediğiniz Türk milliyetçilerini, Atatürkçüleri, askerleri vs. suçluyorsunuz.

Bütün politikaları büyük bir fiyaskoyla, daha da kötüsü  kanla bertaraf olmuş AKP’ye, bırakın olup bitenlerin hesabını sormayı, hiç utanıp sıkılmadan yeni muhataplar öneriliyor.Hiç bir şey olmamış gibi, kalındığı yerden devam edilmesi telkin eyleniyor.. 
Oysa o suçladıklarınız, Mustafa Kemal’in çizdiği vatandaşlık tanımı çerçevesinde, eşit ve barış içinde  bir arada yaşamaktan başka neyi savunmuşlardı? Bunun dışındaki bütün yolların çıkmaz sokak olduğunu anlamak için tutuklanma sırasının Can Dündar’lara, siyasi linç sırasının Bülent Arınç’lara, Selahattin Demirtaş’lara, işten atılma sırasının Gülay Göktürk’lere gelmesi mi gerekiyordu?
Pek sıkı fıkıydınız? 

Hani bağırsaklar temizleniyordu?..Hani ceberrut devleti el birliğiyle tarihin çöplüğüne gömüyordunuz? 
Bazı Kürtçülerin ve liberalciklerin olup bitenlerden hiç ders çıkarmadığı anlaşılıyor. Gezi olaylarında sokağa dökülen bizler, güneydoğuda bunca kan akarken neden sessiz kalıyor muşuz?  
Bir kere Gezi ile şu an güneydoğuda yaşananların birbiriyle en ufak ilişkisi yok. 

Gezi, AKP’nin ihanetlerine karşı çoğunluğunu Atatürkçü yurtseverlerin oluşturduğu meşru bir kitlesel tepkiydi. 

Gezi günlerinde “çözüm sürecine” zarar gelmesin diye AKP’nin yanında saf tutanların, “Gezi bir darbe girişimidir” diyenlerlerin, güneydoğuda olay çıkarmamaya söz verip tomaların batıya götürülmesininin pazarlığını yapanların, bugün “Neden ses çıkarmıyorsunuz” deme hakları yoktur. 
Ayrıca neye ses çıkarmalıyız? 
Karşımızda “Evet, PKK’nın kanlı bir terör örgütü olduğunu anladık” diyen mi var ki? 
Aksine, şehit kanı döken katilleri, paça sıkışınca “masum sivil” ilan edip dağa sağ salim göndermek isteyenler var. 

Hem de bizden almayı umdukları destekle! 
Şu soruların cevabını verdiniz mi ki bu ülkenini namuslu çoğunluğundan destek istiyorsunuz:

Örneğin, “ Yaralı sivillerin ölmesine göz yumuluyor ” dediğiniz o bodrumlara sıkışanlar tam olarak kimdir? 

Neden sıkıştılar? 

Bir şekilde olayların ortasında kalmış masum siviller ise güvenlik güçlerinin bütün çağrılarına rağmen ellerine beyaz bir bez alıp neden dışarı çıkmıyorlar? 
Ambulanslara kim ve neden ateş açıyor?
Yok sivil değil de güvenlik güçleriyle çatışmaya giren PKK militanları, sizin deyiminizle “ Gerilla ” iseler, sivilleri salıverip kendileri neden çatışmaya devam etmiyor veya teslim olmayı kabul etmiyorlar? 
Hani onlara “ Asker ” muamelesi yapıp savaş hukuku uygulamalıydık?
Bizim askerlerimiz mübarek üniformaları içinde şehit olurken, bu nasıl “ asker olmak” ki, masum sivilleri kendine kalkan yapıp aralarına gizleniliyor? Kadın etekliği giyinerek hendekler kazılıyor?
Neymiş? 

Bunları sormamalıymışız..” Ama ”sız, “ Fakat ”sız destek vermeliymişiz..
Orada “insan” ölüyormuş..

Devletin kendini ve vatandaşlarını savunma hakkını bir yana bırakıp, aslında “ Masum birer sivil ” olan teröristlerin kılına zarar gelmemesi için siper olmalıymışız.. 
Yine on iki yıl işbirliği yaptığınız AKP’ye dua edin ki, size hâlâ kıyak geçebiliyor. Bu çağrıları örneğin “ Demokrasinin Beşiği ” İngiltere’de yapsanız, teröre destek suçundan derhal tutuklanırdınız..
Bayanlar ve beyler, son günlerin moda deyimiyle, gelin “Aklımızla alay etmeyin”. 

Bize çikolata ambalajı içinde PKK zehirini yedirmeye çalışmayın.. 
Sizin istediğiniz gibi bölücü ifadelerle konuşacak olursak, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan Türkler’e, terör ve uyuşturucu şebekesi PKK’yı “masum muhatap” olarak kabul ettiremezsiniz. 

Aklınız varsa, şehitlerimizin üstüne bir bardak kanlı su içmemizi bekleyemezsiniz. Bakın, bütün milli değerleri ayaklar altına almaya ant içmiş AKP’ye bile bunu kabul ettiremediniz... 
Olmadı. Doğu Perinçek eğer yaşlılıktan ve Silivri’de fazladan yatmaktan saçmalamıyorsa, Tayyip Erdoğan “hatalarını anladı ve milli devletten yana saf mı tuttu”, yoksa her kılığa girebilen şeytani bünye kendine yeni bir elbise mi buldu bilemeyiz ama 
Olmadı.


Devleti suçlu ilan edip PKK’yı kutsadıkça olmayacak da..
“O zaman kan dökmeye devam ederiz” mi diyorsunuz? 
Siz bilirsiniz... 
Yüz yıldır olduğu gibi yine zararlı çıkarsınız..
Siz minik liberaller ve yüreği pıt pıt atan aydıncıklar, siz de bize ezberlenmiş romantizmlerle gelmeyin.
Siz önce “Yetmez ama evet”in hesabını verin. Atatürkçüler, ulusalcılar binbir iftira altında cezaevlerinde yatarken, AKP ile siz fındık kırıyordunuz..
Demagojileriniz biter bitmez “Peki çözümün ne?” sorusunu patlattığınızı duyar gibiyiz..
Çözüm, 93 yıl önce bulundu ve halen geçerlidir: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı altında eşit ve kardeşçe yaşamak. Bu toprakların Türk yurdu olduğunu ve öyle kalacağını kabul etmek..
Kabul edemiyorsanız, bölgenin diğer coğrafyalarında yaşayan Kürtler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı altında yaşayan Kürtlerin durumunu karşılaştırın ve tercihinizi ona göre yapın. 
Bizim kardeşliğimizi, CIA destekli 12 Eylül faşizmi ve PKK bozdu.
Biz, “devletimizin” yanlışları ve suçlarıyla hesaplaşmaya her zaman hazırız. Bakın, milyonlarca Türk, Kenan Evren’in mezarına tükürdü; cenazesine gidip “Hakkımı helal etmiyorum” diye haykırdı.
Peki siz aynısını yapabilecek misiniz? 

Abdullah Öcalan gibi bir katilin suratına tükürebilecek misiniz?
PKK’nın da tıpkı 12 Eylül çetesi ve devletin içine çöreklenmiş faşist cuntalar gibi  CIA ve MOSSAD destekli kanlı bir terör ve uyuşturucu örgütü olduğunu kabul edecek misiniz?
 Çözümün PKK’yı sırtınızdan atmak olduğunu görebilecek misiniz?
Göremez ve kabul edemez iseniz bu  bataklıkta çırpınmaya devam edersiniz...

Biz Kürt kardeşlerimizi bu bataklıkta yaşamaya asla layık görmüyoruz...


..