Hüseyin KURT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin KURT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2018 Çarşamba

YETKİ KANUNU ve MİLLET İRADESİ,

YETKİ KANUNU ve MİLLET İRADESİ,

YETKİ KANUNU ve MİLLET İRADESİ

Seçimler baskın olunca alelacele uyum adına düzenlemeler yakmak gerekiyor.
Zaman o kadar dar ki; Neredeyse yasalarda geçen “Başbakan” ibaresi metinlerde bul-değiştir yapılarak “ Cumhurbaşkanı” yapılıyor.

Referandumdan bugüne geçen 12 aylık süreyi meclis iradesinde değerlendiremediğimiz gibi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” için gereken uyum değişiklikleri kanun yerine KHK düzenlemeleri ile 1 aya sıkıştırılarak yapılacak.
Bu durum referandum sonrası mecliste ihmal edilen düzenlemeleri çıkarma yetkisini meclis iradesinden alarak OHAL’de KHK’lar ile bürokratlara devretmektir.

Demokrasi ve millet iradesi adına sakıncalı bir durumdur.

“Parlamenter Hükümet Sistemi yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” dediğimiz ve dünyada bir örneği daha olmayan bu sistemi daha tartışamadan, neler getirip neler götüreceğini mecliste taraflarından dinleyemeden bir KHK ile düzenlemeler toptan çözülecek.
Hal bu ki; Dünya tarihinde ihtilaller, devrimler, savaşlar, iç çatışmalar olmadan değişmemiş rejimi referandum ve devamında seçimlerle değiştirecek olan Türkiye Cumhuriyeti, devamında bir kaos ve karmaşa yaşamamak adına uyum ile ilgili düzenlemeleri KHK yerine mecliste kanunlar ile yapmalıydı.
Rejim değişikliği ile mecliste bulunan milletvekillerinin bir nevi “encümen” durumuna dönüşeceği bu düzende devlet yapısından da birçok değişikler olacak.
Bu değişiklikler ile ilgili olarak Başbakan tarafından TBMM’ye 08.05.2018’de sunulan “6771 sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanun Tasarısı” içerisinde birçok işaret ve izleri barındırıyor.
Yasa tasarısıyla, yasama yetkisinin, yani Meclis İçtüzüğünü ve kanuni düzenlemeleri yapma yetkisinin, Anayasa’nın 7. maddesi ile çelişecek bir şekilde Hükümete devri istenmekte.
Sadece kanuni düzenlemeler değil, buna bağlı kararnameler de mecliste tartışılamayacak, denetlenemeyecek, gerekli düzeltmeleri önerip değiştirtemeyecek ve yasalaştırılamayacak.
Özetle; Böylesi bir süreçte “kervanı yolda düzmek” misali aceleye getirilmiş ve üzerinden “millet iradesi” olan meclis yerine hataya ve yanıltmaya açık “bürokratlar iradesinde” düzenlemeler yapmak çok doğru ve sağlıklı bir yöntem değil.
Nihayetinde bürokratlar iradesinde yapılacak olan düzenlemeler anayasa dışı bir yol olarak değerlendirilebilir.

***
Bakanlar Kurulu'na verilen yetkiyle Meclis çoğunluğu hangi partide olursa olsun Cumhurbaşkanı’nın atadığı bakanlar KHK çıkarabilecek.
Yetki kanunundaki bu durum Anayasa’nın “Yasama yetkisi (kanun yapma yetkisi) Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” denildiği 7. maddesi ile çelişiyor.

***
Peki, bu düzenlemeler ile devletin idari yapısında görünen muhtemel değişiklikler neler;
Öncelikle adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen yeni rejim ile devlet yeniden yapılandırılacağında mutabık kalmak gerek.
Bu kapsamda 8 Mayıs 2018 itibariyle gönderdiği yetki kanunu tasarısıyla hem uyum yasalarını hem de bakanlıkları ve bakanlık bağlı ilgili/ilişkili kuruluşları yeniden yapılandırarak görev, yetki ve sorumluluklarını belirleyecek.
Burada önemli bir nokta var;
Bu yetkinin yürürlük tarihi, Cumhurbaşkanı’nın 24 Haziran’da seçilip yemin ederek görevine başlayacağı tarihe kadar geçerli olacak.
Kamu kurum ve kuruluşları yetki kanunu ile beraber “Ee! Biz ne olacağız” düşünüp duruyor. Öyle ki kamu çalışanları kurumunun ne olacağını düşünmekten iş yapamaz hale gelmiş. 
Kurumları ve çalışanları biraz rahatlatalım o zaman!..

Kulislere Göre Görünen o ki;

Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü MTA kapanacak ve Enerji Bakanlığı’nın Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile birleşecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür ve Turizm olarak ayrılacak. Muhtemelen Kültür ve Vakıflar bir arada yeni bir yapı tesis edilecek
 Başbakanlığa bağlı; Atatürk Kültür Dil Tarih Yüksek Kurumu Kültür tarafına bağlanacak yine ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü de bu bakanlık ile ilişkilendirilecek.

Avrupa Birliği Bakanlığı kaldırılarak Dışişleri Bakanlığı ile birleştirilecek.
Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Gençlik kısmı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlanacak. Spor Genel Müdürlüğü’de Spor Bakanlığının ana hizmet birimi olacak. Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü Milli Eğitim veya Aile Bakanlığı’na bağlanması tartışılıyor.
Hazine Müsteşarlığı’nın da Ekonomi Bakanlığı ile birleştirilmesi konuşuluyor.

Burası Önemli;

Belediyeler bağlı oldukları İçişleri Bakanlığı’ndan alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na aktarılacak. Bu arada bakanlığın adına yetki alanından dolayı Yerel Hizmetler gibi bir ilave yapılabilir.
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığından alınarak muhtemelen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlanacak veya yeni bir bakanlık tesis edilecek.
Bu değişiklik ses getirir;

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Sosyal Güvenlik yani SGK tarafı eskiden olduğu gibi Sağlık Bakanlığı’na bağlanacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının “Sosyal Politikalar” kısmının Çalışma Bakanlığı’na bağlanması konuşuluyor.
Bir değişim de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde görünüyor;
DSİ, bağımsız bir genel müdürlük olmayacak. Büyük bir ihtimalle Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ana hizmet birimi olacak. Taşra teşkilatı ise muhtemelen Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na devredilecek.
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da yeniden yapılandırılıyor; Bakanlığın “Gıda” birimi ve görevleri Sağlık Bakanlığı’na bağlanıyor. 
Maliye'nin bürokrasi üzenindeki etkisi kırılacak ve Maliye Bakanlığı yeniden yapılanacak. Maliye Bakanlığı’na bağlı Milli Emlak Genel Müdürlüğü de bakanlık bünyesinden ayrılıyor.
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı – TİKA, Dışişleri Bakanlığı’na bağlanacak.
Kalkınma Bakanlığı, Kalkınma Müsteşarlığı olarak Cumhurbaşkanlığı’na bağlanacak ve makro planlamalar ve bütçe buradan yönetilecek.
Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü kaldırılıyor.
Başbakanlık’taki personel ise kazanılmış haklarına dokunulmadan diğer kurumlara nakledilecek.

Bürokraside genel müdür ve üstü personel hükümetle gelip hükümetle gidecek. Bakanlığa bağlı ve ilgili kuruluşların başkan ve genel müdürleri de süreyle atanacak ve mevcut başkan ve genel müdürlerin görevleri sona erecek. Üst derece kadrolara yapılacak atamalarda 12 yıl hizmet şartı da kaldırılıyor.
Genel müdür altındaki kadrolar süreli olmayacak. Süreli görevlere üst kademe tazminatı geliyor. Süreli görevler, ilgili Bakanın teklifi ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile atanacak. Diğer görevler atamalar ise ilgili bakanın onayı ile olacak.
Halen görev yapan genel müdür ve üstü personelin görevleri sona erecek ve bu bir personel bir defaya mahsus olmak üzere şahsa bağlı kadroya atanacaklar.
Ve olası birçok idari ve yapısal düzenlemeler…
Tüm bu düzenlemeler geniş bir uzlaşı tabanında yapılması gerek. Hatta memur sendikalarının da görüşleri alınarak çalışmalar yapılmalı. Nihayetinde sendikalar açısından bakanlıkların ve hizmetlerin değişmesi sendikaların hizmet kollarının da değişmesine ve dolaysıyla üye sayılarının değişmesine neden olacaktır.

***
Bu yetki kanunu “Kamunun yeniden yapılanması ve personel rejimi”yle ilgili düzenlemeye de dolaylı olarak yetki veriyor.  Yeni sistemde kamuda çalışan 3 milyon 500 bin kamu çalışanın 657’ye tabi 2 milyon 430 bin memur sözleşmeli yapılarak “memur güvencesi” kalkıyor.
Başbakan’ın TV’de canlı yayında “kamuda çalışanlar sözleşmeli personel olacak” demesinden sonra memur sendikalarının “bu 1 Nisan şakası olsa gerek” diyerek karşı çıktığı bu uygulama kamu çalışanları ve sendikaları rahatsız ediyor.

Artık memurluk meslek olmaktan da çıkmış oluyor.

Özetle;

“Hoşgeldin siyasi devlet memurluğu!..” da diyebiliriz…

***
Tabi ki bunlar birer öngörü!..

Bu öngörülere sahip olmak için devletin yapısını biraz bilir ve yetki kanun tasarısının maddelerini yorumlarsanız karşınıza bazı doğrular çıkıyor.
Bu düzenleme ile en azından yetki ve idari açıdan birbirine girmiş bakanlık ve bağlı kuruluşların sevk idaresi devlet nezdinde daha yönetilebilir bir hal alacak görünüyor.
Ama verimlilik ve idari açıdan neler getirip neler götüreceğini de takip etmek gerek.

Son bir Not;

Devlet tecrübesine sahip kamu kurum ve kuruluşlarını “görev ve yetkileri birleştireceğiz” diyerek, devlet ve kurumsal hafızayı da yıpratacak ve devlette esas olan sürekliliği sekteye uğratacak hamlelerden de uzak durmak gerek.
Yetki kanunu ile bakanlıkları belirleyelim. Bağlı ilgili ve ilişkili kurumları ve yeniden yapılanmaları 24 Haziran sonra TBMM’de uzlaşma ile çıkartalım. Çünkü devlet yapısındaki bu temek değişiklikler Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini belirleyecek.

Kötü bir örnek verecek olursak;

Kısa süre önce bir gecede OHAL’de KHK ile tütün ve alkollü ürünlerin denetimi ve kontrolü Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu - TAPDK yetkileri Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’da bağlı bir üst kurul iken bir kısmı tarım bakanlığına diğer bir kısmı da Sağlık Bakanlığı’na yedirildi. Şimdi ise çok ciddi bir yetki ve otorite boşluğu var. Bu nedenle bağlı ve ilgili kuruluşları bakanlıklara ve ana hizmet birimlerine yedirmek maharet olmadığı gibi asıl olan kurumları çakışabilir hale getirerek devlette esas olan devamlılığı sağlamaktır.
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın, kurumları yaşat ki devlet sürekli olsun.”

Hüseyin KURT


***

4 Aralık 2018 Salı

YETKİ KANUNU ve MİLLET İRADESİ


YETKİ KANUNU ve MİLLET İRADESİ.,


Hüseyin KURT


Seçimler baskın olunca alelacele uyum adına düzenlemeler yakmak gerekiyor.
Zaman o kadar dar ki; Neredeyse yasalarda geçen “Başbakan” ibaresi metinlerde bul-değiştir yapılarak “Cumhurbaşkanı” yapılıyor.
Referandumdan bugüne geçen 12 aylık süreyi meclis iradesinde değerlendiremediğimiz gibi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” için gereken uyum değişiklikleri kanun yerine KHK düzenlemeleri ile 1 aya sıkıştırılarak yapılacak.
Bu durum referandum sonrası mecliste ihmal edilen düzenlemeleri çıkarma yetkisini meclis iradesinden alarak OHAL’de KHK’lar ile bürokratlara devretmektir.

Demokrasi ve millet iradesi adına sakıncalı bir durumdur.
Parlamenter Hükümet Sistemi yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” dediğimiz ve dünyada bir örneği daha olmayan bu sistemi daha tartışamadan, neler getirip neler götüreceğini mecliste taraflarından dinleyemeden bir KHK ile düzenlemeler toptan çözülecek.
Hal bu ki; Dünya tarihinde ihtilaller, devrimler, savaşlar, iç çatışmalar olmadan değişmemiş rejimi referandum ve devamında seçimlerle değiştirecek olan Türkiye Cumhuriyeti, devamında bir kaos ve karmaşa yaşamamak adına uyum ile ilgili düzenlemeleri KHK yerine mecliste kanunlar ile yapmalıydı.
Rejim değişikliği ile mecliste bulunan milletvekillerinin bir nevi “encümen” durumuna dönüşeceği bu düzende devlet yapısından da birçok değişikler olacak.
Bu değişiklikler ile ilgili olarak Başbakan tarafından TBMM’ye 08.05.2018’de sunulan “6771 sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanun Tasarısı” içerisinde birçok işaret ve izleri barındırıyor.
Yasa tasarısıyla, yasama yetkisinin, yani Meclis İçtüzüğünü ve kanuni düzenlemeleri yapma yetkisinin, Anayasa’nın 7. maddesi ile çelişecek bir şekilde Hükümete devri istenmekte.
Sadece kanuni düzenlemeler değil, buna bağlı kararnameler de mecliste tartışılamayacak, denetlenemeyecek, gerekli düzeltmeleri önerip değiştirtemeyecek ve yasalaştırılamayacak.

Özetle; Böylesi bir süreçte “kervanı yolda düzmek” misali aceleye getirilmiş ve üzerinden “millet iradesi” olan meclis yerine hataya ve yanıltmaya açık “bürokratlar iradesinde” düzenlemeler yapmak çok doğru ve sağlıklı bir yöntem değil.

Nihayetinde bürokratlar iradesinde yapılacak olan düzenlemeler anayasa dışı bir yol olarak değerlendirilebilir.
***
Bakanlar Kurulu'na verilen yetkiyle Meclis çoğunluğu hangi partide olursa olsun Cumhurbaşkanı’nın atadığı bakanlar KHK çıkarabilecek.

Yetki kanunundaki bu durum Anayasa’nın “Yasama yetkisi (kanun yapma yetkisi) Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” denildiği 7. maddesi ile çelişiyor.
***
Peki, bu düzenlemeler ile devletin idari yapısında görünen muhtemel değişiklikler neler;
Öncelikle adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen yeni rejim ile devlet yeniden yapılandırılacağında mutabık kalmak gerek.
Bu kapsamda 8 Mayıs 2018 itibariyle gönderdiği yetki kanunu tasarısıyla hem uyum yasalarını hem de bakanlıkları ve bakanlık bağlı ilgili/ilişkili kuruluşları yeniden yapılandırarak görev, yetki ve sorumluluklarını belirleyecek.
Burada önemli bir nokta var;
Bu yetkinin yürürlük tarihi, Cumhurbaşkanı’nın 24 Haziran’da seçilip yemin ederek görevine başlayacağı tarihe kadar geçerli olacak.
Kamu kurum ve kuruluşları yetki kanunu ile beraber “Ee! Biz ne olacağız” düşünüp duruyor. Öyle ki kamu çalışanları kurumunun ne olacağını düşünmekten iş yapamaz hale gelmiş.
Kurumları ve çalışanları biraz rahatlatalım o zaman!..
Kulislere göre görünen o ki;

Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü MTA kapanacak ve Enerji Bakanlığı’nın Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile birleşecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür ve Turizm olarak ayrılacak. Muhtemelen Kültür ve Vakıflar bir arada yeni bir yapı tesis edilecek
 Başbakanlığa bağlı; Atatürk Kültür Dil Tarih Yüksek Kurumu Kültür tarafına bağlanacak yine ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü de bu bakanlık ile ilişkilendirilecek.
Avrupa Birliği Bakanlığı kaldırılarak Dışişleri Bakanlığı ile birleştirilecek.
Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Gençlik kısmı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlanacak. Spor Genel Müdürlüğü’de Spor Bakanlığının ana hizmet birimi olacak. Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü Milli Eğitim veya Aile Bakanlığı’na bağlanması tartışılıyor.
Hazine Müsteşarlığı’nın da Ekonomi Bakanlığı ile birleştirilmesi konuşuluyor.
Burası önemli;
Belediyeler bağlı oldukları İçişleri Bakanlığı’ndan alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na aktarılacak. Bu arada bakanlığın adına yetki alanından dolayı Yerel Hizmetler gibi bir ilave yapılabilir.
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığından alınarak muhtemelen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlanacak veya yeni bir bakanlık tesis edilecek.
Bu değişiklik ses getirir;
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Sosyal Güvenlik yani SGK tarafı eskiden olduğu gibi Sağlık Bakanlığı’na bağlanacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının “Sosyal Politikalar” kısmının Çalışma Bakanlığı’na bağlanması konuşuluyor.

Bir değişim de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde görünüyor;
DSİ, bağımsız bir genel müdürlük olmayacak. Büyük bir ihtimalle Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ana hizmet birimi olacak. Taşra teşkilatı ise muhtemelen Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na devredilecek.
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da yeniden yapılandırılıyor; Bakanlığın “Gıda” birimi ve görevleri Sağlık Bakanlığı’na bağlanıyor.
Maliye'nin bürokrasi üzenindeki etkisi kırılacak ve Maliye Bakanlığı yeniden yapılanacak. Maliye Bakanlığı’na bağlı Milli Emlak Genel Müdürlüğü de bakanlık bünyesinden ayrılıyor.
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı – TİKA, Dışişleri Bakanlığı’na bağlanacak.
Kalkınma Bakanlığı, Kalkınma Müsteşarlığı olarak Cumhurbaşkanlığı’na bağlanacak ve makro planlamalar ve bütçe buradan yönetilecek.
Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü kaldırılıyor.
Başbakanlık’taki personel ise kazanılmış haklarına dokunulmadan diğer kurumlara nakledilecek.
Bürokraside genel müdür ve üstü personel hükümetle gelip hükümetle gidecek. Bakanlığa bağlı ve ilgili kuruluşların başkan ve genel müdürleri de süreyle atanacak ve mevcut başkan ve genel müdürlerin görevleri sona erecek. Üst derece kadrolara yapılacak atamalarda 12 yıl hizmet şartı da kaldırılıyor.
Genel müdür altındaki kadrolar süreli olmayacak. Süreli görevlere üst kademe tazminatı geliyor. Süreli görevler, ilgili Bakanın teklifi ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile atanacak. Diğer görevler atamalar ise ilgili bakanın onayı ile olacak.
Halen görev yapan genel müdür ve üstü personelin görevleri sona erecek ve bu bir personel bir defaya mahsus olmak üzere şahsa bağlı kadroya atanacaklar.
Ve olası birçok idari ve yapısal düzenlemeler…
Tüm bu düzenlemeler geniş bir uzlaşı tabanında yapılması gerek. Hatta memur sendikalarının da görüşleri alınarak çalışmalar yapılmalı. Nihayetinde sendikalar açısından bakanlıkların ve hizmetlerin değişmesi sendikaların hizmet kollarının da değişmesine ve dolaysıyla üye sayılarının değişmesine neden olacaktır.
***
Bu yetki kanunu “Kamunun yeniden yapılanması ve personel rejimi”yle ilgili düzenlemeye de dolaylı olarak yetki veriyor.  Yeni sistemde kamuda çalışan 3 milyon 500 bin kamu çalışanın 657’ye tabi 2 milyon 430 bin memur sözleşmeli yapılarak “memur güvencesi” kalkıyor.
Başbakan’ın TV’de canlı yayında “kamuda çalışanlar sözleşmeli personel olacak” demesinden sonra memur sendikalarının “bu 1 Nisan şakası olsa gerek” diyerek karşı çıktığı bu uygulama kamu çalışanları ve sendikaları rahatsız ediyor.
Artık memurluk meslek olmaktan da çıkmış oluyor.
Özetle;

Hoşgeldin siyasi devlet memurluğu!..” da diyebiliriz…

***
Tabi ki bunlar birer öngörü!..

Bu öngörülere sahip olmak için devletin yapısını biraz bilir ve yetki kanun tasarısının maddelerini yorumlarsanız karşınıza bazı doğrular çıkıyor.
Bu düzenleme ile en azından yetki ve idari açıdan birbirine girmiş bakanlık ve bağlı kuruluşların sevk idaresi devlet nezdinde daha yönetilebilir bir hal alacak görünüyor.
Ama verimlilik ve idari açıdan neler getirip neler götüreceğini de takip etmek gerek.

Son bir not;

Devlet tecrübesine sahip kamu kurum ve kuruluşlarını “görev ve yetkileri birleştireceğiz” diyerek, devlet ve kurumsal hafızayı da yıpratacak ve devlette esas olan sürekliliği sekteye uğratacak hamlelerden de uzak durmak gerek.
Yetki kanunu ile bakanlıkları belirleyelim. Bağlı ilgili ve ilişkili kurumları ve yeniden yapılanmaları 24 Haziran sonra TBMM’de uzlaşma ile çıkartalım. Çünkü devlet yapısındaki bu temek değişiklikler Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini belirleyecek.

Kötü bir örnek verecek olursak;

Kısa süre önce bir gecede OHAL’de KHK ile tütün ve alkollü ürünlerin denetimi ve kontrolü Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu - TAPDK yetkileri Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’da bağlı bir üst kurul iken bir kısmı tarım bakanlığına diğer bir kısmı da Sağlık Bakanlığı’na yedirildi. Şimdi ise çok ciddi bir yetki ve otorite boşluğu var. Bu nedenle bağlı ve ilgili kuruluşları bakanlıklara ve ana hizmet birimlerine yedirmek maharet olmadığı gibi asıl olan kurumları çakışabilir hale getirerek devlette esas olan devamlılığı sağlamaktır.
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın, kurumları yaşat ki devlet sürekli olsun.

Hüseyin KURT

***

28 Temmuz 2018 Cumartesi

19 MAYIS’IN 100. YILI ve PONTUSCULAR,




19 MAYIS’IN 100. YILI ve PONTUSCULAR,


Hüseyin KURT

Karadeniz’de Pontus kalıntıları rahat durmuyor.

19. Yüzyılın ortalarında Yunan bağımsızlık hareketiyle ortaya çıkmış ve Megalo İdea'nın bir uzantısı olarak Doğu Karadeniz kıyılarında Pontus adı altında sözde bir Yunan – Rum devleti kurulması amacı çerçevesinde pontusculuğu yeniden gündeme getirme derdinde.

Bu amaçla sözde Ermeni soykırımı iddialarından sonra Karadeniz bölgesini Pontus hayaline hazırlamaya çalışan Rum çetecilerin zulmünden bölge insanını kurtarmak üzere Atatürk'ün Samsun'a çıktığı 19 Mayıs 1919’un 100. yılı olan 19 Mayıs 2019’u da sözde “Pontus soykırımı günü” olarak yedekte tutulmaktadır.
Hatta 100. yıla Yunanistan başta olmak üzere tüm dünyadaki Rum lobileri ile ciddi hazırlıkları da var! Bu hazırlıklara küreselciler de finansman sağlayarak ellerini ovuşturuyor.
Rumların sözde “pontus rum soykırımı” iddiası ile uluslararası camiada gündem yaratmak amaçlı 19 Mayıs 2019 tarihini sonuna kadar kullanmak isteyecekler.
Rumlar, 1990’lı yılların başında bu konuda hareketlenmiş ve 1994’de Yunanistan Parlamentosu sözde Pontus Soykırımını resmen tanımıştı.
Rumlar, ABD’nin birçok eyalette de sözde soykırım konusunda çalışma yapmış ve yerel meclislerden karar çıkartmayı başarmışlardı.
Rumların, Birleşmiş Milletler’e 1998’de yaptıkları başvuru ise şuan için sonuçsuz kalmış durumda.
Pontuscuların, Karadeniz kıyısında ve Kızılırmak’ın doğu illeri olan Samsun, Giresun, Tokat, Ordu, Amasya, Trabzon, Rize ve Gümüşhane illerini bu anlamda bir propaganda alanı olarak gördükleri beyanlarında ve açıklamalarında görülmektedir.

***
1600’lü yıllarda padişahın fermanı ile “Ya dininizi ya dilinizi değiştireceksiniz!..” emri yollanmasını ve sonrasında Rumların Karadeniz içinde dillerini ve dinlerini değiştirdiği tezinden yola çıkan Pontuscular özellikle sosyal medya olmak üzere gençler üzerinden yapılanma peşindedir.
Sadece gençler değil, bunların arasında Yunanistan ve Rumlar ile irtibatlı olan birçok kişinin çocukları da yurtdışı bursları ile Kıbrıs veya Kıbrıs üzerinden Yunanistan’da burslu olarak öğrenim görenler ve bu rum burslarıyla eğitim görüp geri dönenlerde bu işin içindedir.
Ayrıca Pontuscuların Yunanistan gezisine giden yönetici ve siyasileri bilerek veya bilmeyerek sözde Pontus bayrağının altında çektirdikleri fotoğraflar ve verdikleri pozlarda bilinen bir gerçektir.
Bugün Karadeniz bölgesinde hortlatılmaya çalışılan pontusculuk her ne kadar “Post Modern Pontusculuk” şeklinde yürütülmek istense de finansörleri batılı ve küreselci güçler ve yerel işbirlikçi uzantılarıdır.
Pontus’un merkezi her ne kadar Trabzon ve Rize olarak tarihteki yerini alsa da sözde Pontus Milli Meclisi tarafından Paris’te bastırılan ve Samsun Metropolithanesi’nde ele geçirilmiş bir sözde Pontus’un yeni yapılanma haritasında durum farklı!..
Haritadaki sözde pontus cumhuriyeti’nin merkezinin Samsun olduğu, sınırlarının Batum’un kuzeyinden, İnebolu’nun batısına kadar uzanan Karadeniz sahilleriyle Rize, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Tokat, Amasya, Çorum ve kısmen Erzurum’u kapsadığı unutulmamalıdır!

***
Sözde Pontus soykırımı yalanını hem Vatikan hem Fener Rum Patrikhanesi hem de ABD’nin desteklediği unutulmamalıdır. Küresel güçlerin ve batının Karadeniz üzerindeki hedeflerinin temelinde Ortadoğu gibi yine enerji politikaları ve güç savaşları yatmaktadır.
Küreselcilerin, emperyalistlerin hedefi Ortadoğu’dan sonra en geniş enerji yatakları Kafkasya ve Orta Asya’dadır. Hazar bölgesi ve Orta Asya’ya egemen olmak isteyen bir küresel gücün Karadeniz’i kontrolü altında tutması gerekir.
ABD’nin başta olduğu yapının sözde pontus devleti’nin canlandırılmasına destek vermesinin ve sözde pontus soykırımı’nı tanımasının nedeni, Doğu Karadeniz bölgesine olan ilgisiyle doğrudan ilişkilidir. ABD, Doğu Karadeniz’de canlandırılacak pontusculuk üzerinden sözde pontus devleti ile hem Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanmayı hem de Doğu Avrupa ülkelerini Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtarmayı planlamaktadır.

Oyun büyüktür!

Bu oyunu sahneye koyanlar yine Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) zihniyetinde olanlar ve uzantılarıdır.
BOP zihniyetliler sadece pontusculuğu değil Lazcılık ve Hemşenciliğin de geçmişte olduğu gibi günümüzde Güney Rusya, Kafkasya ve Anadolu coğrafyası üzerinde oynayan büyük oyunun bir parçasıdır.

***
Tüm bu bilgiler ve notlar doğrultusunda küreselcilerin üzere Atatürk'ün Samsun'a çıktığı 19 Mayıs 1919’un 100. Yılı olan 19 Mayıs 2019 tarihini bir başlangıç, güçlenme, yeniden gündeme getirme ve hortlatma tarihi olarak kullanacağı açıkça görülmektedir.
Bu anlamda 19 Mayıs’ın 100. Yılını Samsun ve bölge adına bir fırsat olarak gördüğümüz gibi bir savunma hattı/tarihi olarak da görmemiz gerekmektedir.
Durum gösteriyor ki tüm kurum ve kuruluşlar 19 Mayıs’ın 100. yılına sıkı hazırlanması bir etkinlikten öte mecburi bir durum haline gelmiştir.

Hüseyin KURT

https://www.academia.edu/36456778/19_MAYIS_IN_100._YILI_ve_PONTUSCULAR


***

27 Kasım 2017 Pazartesi

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK BÖLÜM 4


OTORİTEYE BOYUN EĞMEK  BÖLÜM 4


OTORİTEYE BOYUN EĞMEK #7 – BEŞ MAYMUN
 
Toplum…
 
Kendi koyduğu veya Yaradan’ın emrettiği kurallar dahilinde yaşayan insanlar…
 
Bazen de kendi kendilerine farkında olmadan oluşturdukları davranışlar var…
 
Mahalle baskısı, sürü psikolojisi veya “sosyal öğrenme”…
 
Adı ne olursa olsun, profesyonelce bazen de doğal olarak insanı insan yapan değerlerden birisi olan “sorgulama/muhakeme” yeteneğini sıfırlatan durumlar, baskılar, dayatmalar, güdülemeler, telkinler ile yaşıyoruz, yaşatılıyoruz…
 
***
 
Bu konu ile ilgili 1967 yılında bir deney yapılmış…
 
Beş maymun deneyi…
 
Ortaya bir merdiven ve tepesine de iple bağlı bir salkım muz asılı bir kafese beş maymun koymuşlar.
 
Her bir maymun merdivene çıkıp muza ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkmışlar…
 
Maymunlar için bir tarafta en çok sevdikleri muz, diğer tarafta en nefret ettikleri ve korktukları su…
 
Her maymun aynı denemeye giriştiğinde buz gibi soğuk su ile ıslatılmış…
 
Bütün maymunlar bu denemeler sonunda ıslanmayı tecrübe etmişler…
 
Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanmış…
 
Bu sefer suyu kapatıp, maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koymuşlar…
 
Yeni maymunun ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olmuş…
 
Fakat diğer dört maymun buna izin vermeyerek ve yeni maymunu ıslanmasını önlemek amaçlı dövmüşler….
 
Daha sonra ilk ıslanmış maymunlardan biri daha kafesten alınır ve yerine yeni bir maymun konulmuş…
 
Yeni ikinci maymunda muzu almak için merdivene ilk yaptığı atakta diğer maymunlar tarafından dayak yemiş…
 
Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ise ilk yeni maymun olmuş…
 
İlk ıslanan maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir…
 
Üçüncü yeni gelen maymunda ilk atağında cezalandırılmış…
 
İlk yeni gelen iki maymunun sonradan geleni niye dövdükleri konusunda bir fikirleri yok ama yine de dövmüşler.
 
Son olarak da kafesteki ilk ıslanan gruptan son maymun olan dördüncü ve beşinci de değiştirilmiş…
 
Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbir maymun merdivene yaklaşıp muzları almak için hamle yapamamış.
 
***
 
Buna “ Organizasyonel/toplumsal negatif öğrenme ” deniliyor…
 
Yaşamın içindeki durumları ve olayları muhakeme edin, toplumda zaman içerisinde oluşmuş/oluşturulmuş her genel kanı/algı doğru değildir…
 
İnsanı insan yapan değer Yaradan tarafından bizlere bahşedilen “akıl” dır…
 
Aklınızı kullanın!..
 
Kullanmazsanız; Yaradan’a karşı gelir,
 
Hayatınızdan memnun olmaya başlar, kurulu düzenin kuru kuruya en ateşli savunucusu olur,
 
Doğruyu yapmaya çalışanlara kendinizce “deli gibi” bakmaya başlar,
 
Düzeni değiştirip doğruları yapmak isteyenlere en çok ve en iştahla siz engel olursunuz…
 

Hüseyin KURT


***
SİYASET,HABER, 19 MAYIS ÜNİVERSİTASİASCH DENEYİHüseyin KURTMİLGRAM DENEYİOTORİTEYE BOYUN EĞMEKSAMSUN



OTORİTEYE BOYUN EĞMEK 8 – 

CAHİL CESARETİ ve KENDİNİ BİLMEK
 
 
Cehalet ve Cesaret… Bir araya geldiğinde iş tamam(!)
 
“ Üstünlük yanılsaması ” veya “ Özgüven zehirlenmesi ” ile içlerinde patlamalar yaşayanlar var toplumda…
 
Halk dili ile bu duruma “cahil cesareti” veya “ haddini bilmemek ” diyoruz…
 
Cahilin kendinden emin, bilgi insanların sürekli şüphe içerisinde olması durumu…
 
Bulgulara göre “cehalet, gerçek bilginin aksine, kişinin kendine olan öz güveni arttırıcı etkiye sahip”…
 
Bu nedenledir ki; bazen çok okumuş, deneyimli kişiler ve iş bilenler doğru zamanı kaçırır iken, daha az bilgiye sahip olan kişiler doğru çözümü ve rüzgarı daha önceden yakalayabilirler.
 
Bu noktada nitelikli ve niteliksiz insan kavramı ortaya çıkıyor… Kişilerin yaptıkları işler noktasında niteliksiz olmalarından kaynaklanan ortak özellikleri şu şekilde;

· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar…
 
Dunning-Kruger Sendromu:

 Bu noktada David Dunning ve Justin Kruger’e 2000 yılında “Ig Nobel(!)” ödülü kazandıran teorilerini ispatlamak amaçlı bir test uygularlar…
 Cornell Üniversitesi'nden 45 öğrenci teste katılır ve çeşitli sorular sorarlar. Ardından öğrencilerden testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini isterler.
 Testte en başarısız olanların ( sorulara sadece %10 ve daha az doğru cevap verenlerin ), testin % 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar %70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıkar.
 Testte en iyilerin ( sorulara en az %90 oranında doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların %70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görülür.
 
Sonuç; “Cehalet kişiye, bilgiden daha fazla güven verir”
 
***
 
Kariyer noktasında “yetersizlik ve haddini bilmeme” karışımı çoğu zaman karşı koyulmaz bir itici güç oluyor. oluştur
Niteliksiz olmasına rağmen öz güven patlaması yaşayan “yetersiz”, kendisini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayanlar, bir süre sonra tüm makamları kendisine “hak” olarak görmeye başlıyor…
Bu esnada, gerçekten bilgili, yetenekli ve nitelikli insanlar ise çalışma hayatında “fazla mütevazi” davranarak kendilerine haksızlık ederek öne çıkmıyorlar.
Yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmadıkları gibi kıymetlerinin bilinmesini bekliyorlar. Kendi iç dünyalarında içten içe kırılmalar ile daha da geriye çekiliyorlar. Bu kişiler muhtemelen üstleri tarafından da "ihtiras eksikliği" ile suçlanıyorlar.
 
Sonuçta, “kifayetsiz muhterisler” her zaman ve her yerde daha hızlı yükseliyorlar ve daha yukarılara çıkıyorlar…
 
Etrafınıza bir bakın, bakalım bu insanları iş çevresinde, cemiyet hayatında, aile içerisinde, siyasi çevrelerde, tv programlarında fark edebilecek misiniz?
 
***
 
Fark edemediniz mi? 

O zaman bu insanları nasıl tanıyabileceğiniz ile ilgili sizlere bazı ipuçları!..
 
· Her şeyi en iyi kendilerinin bildiklerini iddia ederler.
· Bilgiyi ve eğitimi aşağılama eğilimindedirler.
· Bu kişiler çok gürültü patırtı çıkarır, bu gürültü içerisinde çok iş yaptığı havası estirmeye bayılırlar.
· Her şeyi kendisi halletmek isterler.
· Her şeye hazırlıklıymış gibi davranmaya bayılırlar.
· Üstlerine karşı saygıda asla kusur etmezler ama altındakileri ezme konusunda üstlerine yoktur.
· Bugün beyaz dediğine yarın siyah der, ama demediğini iddia ederler.
· Başarısız olması halinde, başarısızlığını hiç yaşanmamış hale getirmeye çalışırlar.
· Kendi doğrularının, düşünce ve eylemlerinin doğruluğuna kati olarak inanırlar.
· Herkesin gördüğü, şahit olduğu bir şeyi inkar edebilir, mesele sizi buna inandırabilmektir.
 
Halen daha bu kişileri tanımlayamadınız mı? O zaman kendinize bir bakın…
 
***
 
Bu Konuda söylenmiş birçok özlü söz var;
 Konfüçyüs; “Gerçek bilgi insanın cehaletini öğrenmesidir”
 Shakespeare; “Ancak ahmaklar her şeyi bildiğini düşünür”
 
Ünlü filozof Bertrand Russell; “Dünyanın en büyük sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.” 
 
Anadolu’nun bilge ozanı Yunus Emre ise; “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır” demiş…
 
Vurgu hep aynı…
 
Bu konuyu araştırırken okuduğum bir makalede güzel bir örnek vardı;
 
“George W. Bush, döneminde, ABD yönetimini Irak Savaşı konusunda uyaran, sosyologlara, tarihçilere, aydınlara ve güvenlik uzmanlarına adeta düşmanca davranıldı. Entelektüeller ve üniversiteler aşağılandı. 'Vatan haini' kavramının ABD tarihinde en çok kullanıldığı dönemlerden biri oldu. Bush, karar almak için çok şey bilmeye gerek olmadığını, kararları 'yüreğiyle (gut)' aldığını söylemekten çekinmedi. İlahi ve tarihi bir misyon yüklenmiş, yüzyılda bir gelecek bir lider gibi görüyordu kendisini. Kifayetsizliğinin, yetersizliğinin farkında bile değildi. Ama, işte kifayetsiz muhterislere has o özgüvenle kendini yığınlara cüretkarca pazarlamayı becerdi. Texaslı maço yürüyüşü, tavrı, söylemi, meydan okuyuşu, hamaseti ve kilise dilini çok iyi kullanması Amerikan halkının yarısının 2004'te onu bir kez daha başkan seçmesine yetti.”
 
***
 
Üniversitelerin yüzyıllarca kapılarına kazıdıkları şu söz son söz olsun; “kendini bil”


Hüseyin KURT


*****

Hüseyin Kurt 
ÖZGEÇMİŞİ;

Samsun Ondokuz Mayis University, Ziraat Fakültesi,  
Samsun 
1976 yılında Samsun İli Bafra İlçesinde doğdu. İlkokulu Yörükler Beldesi, Orta ve Lise Öğrenimini Samsun merkezde tamamladıktan sonra 1999 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun oldu. 
Vatani görevini 2001 yılında Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığında Teğmen olarak tamamlayan Kurt, 2003 – 2007 yılları arasında Tarım Bakanlığına bağlı Danışman olarak görev yaptı. 
2007 yılında Kamu görevinden ayrılarak, Turizm ve Bilişim Sektöründe faaliyet gösteren aile şirketlerinin başına geçti. 
Gerek eğitim hayatı gerekse iş hayatında birçok sivil toplum kuruluşu ve meslek odalarında aktif görev alan Kurt, halen Samsun Ticaret ve Sanayi Odası Meclis ve Divan Üyeliği, Türkiye Odalar Borsalar Birliği (TOBB) bünyesinde Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) Fikri, Sınai Mülkiyet Hakları ve ARGE Teknik Komitesi Komite üyeliği, Samsun Ticaret ve Sanayi Odası Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği, Samsun Girişimci ve Sanayici İş Adamları Derneği (SAGİD) Genel Sekreterliği, Türkiye Bilişim Derneği Samsun Bölge Başkan Yardımcılığı görevlerini yürütmekte olup, bu anlamda 19 Mayıs Üniversitesinde Girişimcilik, Siyasal Pazarlama ve Siyasal İletişim, E-Ticaret, UMEM Projesi kapsamında meslek liselerinde bilişim ve girişimcilik, kamuda bilgi güvenliği ve bilişim suçları ile ilgili çeşitli seminer ve eğitimler verdi. 
Tarım, Kobilerde Teknoloji, Siyasal İletişim, Sosyal Medya ve Yatırım danışmanlıkları da yapan Kurt’un bu alanlarda yerel, yaygın ve internet medyasında yayımlanmış yazı ve makaleleri bulunmaktadır. 
Dalış, doğa sporları ve fotoğrafçılık ile de amatör olarak ilgilenen Kurt, evli olup İngilizce bilmektedir.

Address: Samsun / Turkey



***

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK BÖLÜM 3


          OTORİTEYE BOYUN EĞMEK  BÖLÜM 3

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK #5

Kitle… Kitle davranışı… Kitle psikolojisi… Kalabalık…

Kitle; çok sayıda insanın bir arada olması durumu…

Bir insan topluluğunun kitle sayılabilmesi için; heterojen yani birbirinden farklı kişilik yapısında, geniş tabana yayılmış, anonim olması gerekir…

Son dönemde, kitle ve kitle davranışı, toplumsal mühendislerinin ve siyasal iletişim danışmanlarının toplum üzerinde uyguladıkları “asimetrik psikolojik harp” tekniklerindeki ve yaptıkları hesaplamalarındaki ana değişkenlerdendir.

Kitle davranışı ise; kitleyi oluşturan insanların aynı yer/ortam ve zamanda, aynı şekilde yoğun ve duygusal nitelikte, çoğunlukla aniden ortaya çıkan ve kontrolsüz biçimde gelişen, sosyal normları ihlal eden ortak davranışlar olarak tanımlanıyor.

Kitle davranışlarının ortaya çıkması için insanların coğrafi/fiziki olarak birbirine yakın olması, birbirini doğrudan etkilemesi, ya da aralarında bir tür iletişim olması gerekmez.

Bu noktada iletişim çağının temelini oluşturan medyanın/internetin ve son dönemde sosyal medyanın bunda belli bir rol oynadığı varsayılıyor.

***

Kitle davranışları üzerine ilk bilimsel çalışmalar 1895 yılında toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla öne çıkan Fransız Gustave Le Bon tarafından gerçekleştirilmiş.

Le Bon kitleler üzerinde yaptığı incelemelerde, kalabalık içerisinde insanların uygar/bilinçli kişilik yapısının ortadan kalkma ve bunun yerine ilkel ve vahşi içgüdülerin ortaya çıkma eğiliminin yüksek olduğu tespitinde bulunmuş.

Le Bon’ a göre; “ Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, işgüçleri, karakterleri yahut zekaları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektif ruh aşılar.”

Yani kitleyi oluşturan bireylerin her biri tek başınayken hissedeceği, düşüneceği ve davranacağından farklı şekilde bu ortak kitle bilinci çerçevesinde hisseder, düşünür ve davranır.

Le Bon kitleleşme sürecini 3 psikolojik mekanizmayla açıklamaktadır;

_ Anonimlik…
_ Bulama&
_ Kolay yönlendirilebilirlik… (Telkine yatkınlık)

***

_ Anonimlik; kitle içindeki birey çoğunluğun sayı üstünlüğünden dolayı bireyin sorumluluk duygusunun ortadan kalkması, kişinin bireysel eylemlerinden dolayı kendini sorumlu hissetmemesidir. Kitleler isimsiz (anonim) ve dolayısıyla sorumsuz oldukları için, bireyleri daima, her yerde kontrol edici rol oynayan sorumluluk duygularından tamamen uzaklaştırır ve onları içgüdülerine daha kolay teslim eder.

_ Bula_ma; Bir toplulukta her duygu, her davranış, yayılmacı özelliğe sahiptir. Hem o derece yayılmacıdır ki, birey, kişisel çıkarını topluluğun çıkarına kolayca feda eder. Bu davranış/fedakarlık hali aslında insan doğasına ters olmakla birlikte ancak bir kitleye dahil olduğunda meydana gelen şaşkınlık verici bir olaydır.

Kitlede ortaya çıkan duygu ve davranışlar hızla ve kontrolsüz bir biçimde kitle içerisinde yayılması ve herkesin bu duygu ve davranışlara göre hareket etmeye başlar. Bulaşma görüşüne göre kitledeki bireyler birbirlerinin duygu ve davranışlarını sürekli olarak taklit ederler.
Le Bon, bu durumu; “Gözlenmesi kolay fakat açıklanması zor olarak nitelediği bulaşma olgusunu, hipnotik bir olay” olarak görmüştür.

_ Kolay yönlendirilebilirlik (Telkine yatkınlık) ise; kitle içinde kişisel bilinçlerini yitirmiş durumda olan bireylerin, kitlede lider konumda olan veya etkileme gücü yüksek olan kişi ya da kişiler tarafından kolayca ikna edilebilir ve yönlendirilebilir hale gelmesidir.

Kitle içindeki birey, bilincini yitirdiğinden, hipnozdakine benzer durumda herhangi bir telkine açık hale gelir.

***

Bu 3 Psikolojik Mekanizmayla hareket eden kalabalıkların duyguları abartılmış ve basittir.
Hoşgörü, rasyonel düşünce ve yargı güçleri yoktur. Hiçbir davranış önceden düşünülmediği için ani, dengesiz, mantıksız ve ilkel davranışlar sergilerler.

***

Sosyolojiye merakı olanlar için “Kitleler Psikolojisi” kitabını tavsiye ederim.
İnternette .PDF dosyası olarak ta www.bit.ly/kitleler-psikolojisi adresinden indirebilirsiniz.

***

Kendisini yaşadığı modern toplumun bir üyesi olarak gören birey, kendisini toplumda özgün bir kişilik olarak görür ve toplum içinde bencil, saldırgan, sabit fikirli ve dürtüsel hareket ederek, kitleler ile koşulsuz şartsız hareket etmekten sakınır.

Ancak bir kitleye katılan birey; kişisel kimliğini yitirir, kitlenin isimsiz bir üyesi haline gelir ve davranışlarındaki sınırlamaların etkisi azalır.

Sonuçta davranışlarını kontrol etme ve mantıksal düşünme becerileri azalan bireyin bencil, saldırgan, sabit fikirli olma ve dürtüsel hareket etme eğilimi artar.

Böylece birey içinde bulunduğu kitlenin davranışlarından dolayı kişisel sorumluluk duymaz ve davranışlarının toplum tarafından nasıl karşılanacağı umursamaz hale gelir.

***

Allahû Tealâ kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim (En’âm / 116)’de buyuruyor ki;  

“Eğer Ülkedeki, yeryüzündeki insanların çoğunluğunun düşüncelerine, inançlarına ve uygulamalarına uyarsan, onlar, seni başına buyruk hale getirerek, Allah yolundan uzaklaşmana, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihine imkân sağlarlar. Onlar kesinlikle, ilme, delile dayanmayan zanlarına uyarlar ve onlar kesinkes yalan-yanlış saçmalarlar.”

***

Milli duygulara sahip, sorumluluk sahibi, toplumsal olaylara duyarlı, bencil olmayan, doğru-yanlış humakemesi yapabilen, sabit fikirli olmayan bir toplum, bir nesil dileğiyle…

Hüseyin KURT
****

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK #6

Öğrenilmiş Çaresizlik…

Toplumda birçok birey hayatı boyunca sayısız başarısızlığa uğrar.

Birey, ne yaparsa yapsın hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını düşünür…

Bir süre sonra olaylar/durumlar karşısında bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybeder…

Önceki denemeler karşısındaki başarısız sonuçları, kendini sınırlayacak şekilde yanlış yorumlar.

Buna; “ Öğrenilmiş çaresizlik…” deniliyor…

***

“ Öğrenilmiş Çaresizlik ” kavramını ortaya atan Martin Seligman, teorisini şöyle özetliyor; "Ne zamanki bir kişi, yaptığı hiçbir şeyin bir fark yaratamayacağına inanırsa, çaresizliği ve hiçbir şey yapmamayı öğrenecektir"…

Öğrenilmiş çaresizliğe, köpeklerle yapılan deneylerin yanı sıra diğer örnek durum “fil hikayesi” dir…

Şöyle ki;

Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlar… Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir… Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz…

Yıllar geçer, fil kocaman olur… Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık… Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz…

O özgür olamayacağına inanmıştır, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır.

***
Anlaşılıyor ki; “ Korkular, insanlara korkulan şeylerden daha fazla zarar verir…”

Çaresizlik ile ilgili iki durum karşımıza çıkıyor; “gerçek çaresizlik ve sahte çaresizlik…”

Hayatta bazen maruz kalınan gerçek çaresizlikler ile öğrenilmiş çaresizlik durumu aynı şey değildir. Gerçekten çaresiz olmadığınız halde, çaresiz olduğunuzu sanarak, çözebileceğimiz bir sorunumuzu çözmek için hiçbir şey yapmadığımızda “öğrenilmiş çaresizlik” yaşıyorsunuz demektir.

Çaresizlik duygusu yaşayanlar: "Gerçekten çaresiz durumda mıyım, yoksa çaresiz olduğumu mu düşünüyorum?” diye düşünmeli…

Öğrenilmiş çaresizliğin birey üzerinde “aklı, istekleri ve duyguları” zayıflatmasına izin vermemeli…

Öncelikle, ihtimallerin tümünü gözden geçirmeden asla, "Kurtuluş yolu yok!" dememeli...

***

İnsan denemekten neden korkar?

Kaybetmekten korktuğu için!

Çaresizliği öğrenmiş kişiler sürekli olarak, " Bir kez daha başarısızlığa uğramamak için ne yapmalıyım?" sorusuna cevap ararlar…

Çoğu zaman vardıkları sonuç; " Hiçbir şey yapmamak! " tır…

Ama unutmamak gerekir ki; “ hiçbir şey yapmamak uzun vadede en büyük başarısızlık nedenidir ”

***

Ne olursa olsun geçmişteki başarısız sonuçlara takılıp kalmayın.

Eğer bizi yaradan Allah, bu sınav dünyasında sürekli geçmişimize bakarak yaşamamızı isteseydi, sanırım gözlerimiz ensemizde yaratırdı!..

Geçmişteki başarısızlıkları ne unutun, ne de büyütün…

Geçmişin kötü deneyimlerinin geleceğinizi şekillendirmesine asla izin vermeyin.

Hüseyin KURT

Öğrenilmiş çaresizlik için video #1 : http://youtu.be/w4aXy6KezII

Öğrenilmiş çaresizlik için video #2 : http://youtu.be/JV1lKXm5czM 




***

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK BÖLÜM 2


OTORİTEYE BOYUN EĞMEK  BÖLÜM 2


OTORİTEYE BOYUN EĞMEK #3

“ Otorite ” ve “ Çevre/Çoğunluk etkisi ”…

Asch deneyi bize; bilinçli ve sistematik olarak uygulanan çevre/çoğunluk baskısının her ne eğitim seviyesinde olursa olsun,  irade sahibi bir bireyin iradesi dışında grup baskısı ile beyaz a siyah dedirtebileceğini göstermiştir.
Milgram deneyi ise; Otorite, temsil eden makam tarafından bilinçli ve sistematik olarak uyguladığında, bireylerin otoriteye boyun eğmek ve güvenmek eğilimi çok güçlü olduğu, verilen talimatları yerine getirmek uğruna bütün kişiliklerini ahlaki değerlerini ve iradelerini kolayca terk edebildiklerini ortaya çıkarmıştır.

***
Toplumda bireyin yaşam içerisindeki hür iradesini gösterebilmesi için, muhakeme yeteneğini yani, kendince yargılama, etraflıca düşünme, karşılaştırma/kıyaslama, analiz etme yeteneklerini geliştirmesini desteklemek ve bu doğrultuda telkinlerde bulunmak gerek.
Günümüzde her birey yaşam içerisinde karşılaştığı psikolojik baskıları ve yaşadıkları mobbing i en aza indirmek için bireyler seviyesine indirgemiş “psikolojik harp teknikleri”ni ve “karşı psikolojik harp” tekniklerini öğrenmeli ve yaşamı içerisinde gerektiğinde uygulamalıdır.
Psikolojik Harp teknikleri; hedef kitlenin olan bireyin duygu, düşünce ve davranışlarını, kendi amaçları doğrultusunda etkilemek ve değiştirmek amacıyla yapılan planlı propaganda çalışmaları bütünüdür.
Günümüzde psikolojik harp tekniklerinin en hızlı karşılık bulduğu mecra “siyaset kurumu” olarak karşımıza çıkmaktadır. 

***
Hür irade sahibi bir neslin yetiştirilmesi için; yaşamda, işte, beşeri ilişkilerde, siyasal alanda ve küresel güçlerin toplumlar üzerindeki psikolojik harp teknikleri ile mücadelede “sağlam ve irade sahibi bireyler” yetiştirmek en önemli milli meselelerimizden birisi olmalıdır. 
Bu meselelerin çözümü için, milli duygularla;
Medya ve sosyal medya üzerinden oluşturulan suni gündemleri ve anlamsız magazin haberi çıkışlarını,
Dünya ve ülke gündemini farklı bir yöne hızlı şekilde değiştirecek olayları ve durumları,

Otorite veya güç figürleri tarafından ilan edilen olayları, durumları ve kişileri,

Post-modern görüşleri ve popüler kültür öğelerini sorgulamayı,

Kendimiz/çevremizi bağımsız analiz etmeyi öğrenirsek, sürü psikolojisinden daha az etkilenmelerini sağlayacak duygusal/psikolojik olgunluğa erişmelerini sağlayarak daha fazla “hür irade sahibi Türk Evlatları” yetiştirebilir, topluma önderlik etmelerini sağlayabiliriz.
Hür irade sahibi bir Türkiye dileğiyle…

Hüseyin KURT


****

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK #4


“Otoriteye Boyun Eğmek” diye başladık…
Şimdi de yeni bir deney örneği verelim; 
“Stanford Hapishane Deneyi…”
“Otoriter-güç etkisi” de diyebiliriz…
"Denetimsiz güç, güç değildir"  tezinin psikolojik ispatı gibi…
Belki de “Bu dünyada bizlere verilmiş rolleri mi oynuyoruz” sorusunun da cevabı…
Ya da; “Bu sınav dünyasında insanlığın GÜÇ ile sınavı…” 
Deneyi psikoloji profesörü Zimbardo hazırlamış. Amaç. ‘Bireylerin/grupların eline otoriter güç veya gücü uygulama yetkisi geçtiğinde verilen yetkilerin üzerlerindeki etkileri”ni ölçmek…
Hatta bu deneyin daha sonra filmi de yapılmış ve büyük ses getirmişti…

“ Das Experiment ”… Türkçe adıyla 2001 yapımı “Deney” filmi…

Deney için, Üniversitesi’nin bodrum katına kameralarla sürekli izlenilebilecek bir hapishane ortamı oluşturulmuş.
12 mahkum ve 12 gardiyan olmak üzere 24 kişi rastgele seçilmiş, daha önce adli kaydı olmayan, sağlıklı, akıllı, orta sınıf erkeklerden oluşan bir grup oluşturulmuş.
Katılımcılara, bunun bir deney olduğu, mahkum ya da gardiyan olma durumunun tamamen bir rol olduğu söylenmiş.
Gerçekçi olabilmesi için de mahkum rolünü oynayan 12 katılımcı evlerinden, değişik suçlar adı altında polisler tarafından gözaltına alınmış… Mahkum kıyafetleri giydirilip hücrelerine yerleştirilerek mahkumların başına kadın çorabı geçirilmiş.
Gardiyan rolünde olanlar ise tek tip üniforma giyip, aynalı gözlük takıp düdük ve cop taşımaları istenmiş. Cop verilirken de, fiziksel anlamda hiçbir ceza uygulamamaları gerektiği de kendilerine hatırlatılmış.
Zimbardo, oynadıkları role tamamen adapte olmalarını istediği gardiyanlara güçlü olanın onlar olduklarını ve düzeni sağlamaktan da yine onların sorumlu olduğunu söylemiş fakat bunu nasıl gerçekleştirecekleri konusunda bilgi vermemiş.

DENEY KONTROLDEN ÇIKIYOR

Deneyde sorunların ortaya çıkması çok uzun sürmemiş. Bir süre sonra gardiyanlardan birisinde ilk ciddi değişim gözlenmiş. Gardiyan yerdeki mahkumların kimi zaman sırtına basmaya ve üzerlerine oturmaya başlamış.

Ertesi gün mahkumlar başlarındaki çorapları çıkarmış, üniformalarındaki numaraları sökmüş ve yataklarından yaptıkları bariyerler ile kendilerini hücrelerine kapatmışlar.

Mahkumların aynı zamanda küfür etmeleri ve lanet okumaları, gardiyanları oldukça kızdırmış. İsyanı başlatan mahkumlara hücre cezası, taciz ve gözdağı vermeye başlamışlar.
Devam eden günlerde olayların dozu girerek artmış…

Sonuç itibariyle, yapay hapishane kısa bir sürede gerçek bir cezaevini andırmaya başlamış ve deney süresince gardiyanlar o kadar saldırgan tavırlar sergilemişler ki 2 haftalık deney 6. gününde sonlandırılmak zorunda kalmış.

DENEYLE İLGİLİ İLGİNÇ DETAYLAR

Üç ayrı Gardiyan tipi oluşmuş: 

Hapishane kurallarının dışına çıkmayanlar,
Mahkumlara kötü davranmayı kendine adet edinenler
Mahkumlara iyi davrananlar…

Mahkumların ilk andan itibaren ezilmiş/pasif bir tavır sergiledikleri görülürken, gardiyanlar giderek daha da agresifleşmişler.
İsyan, gardiyanlar arasındaki dayanışmayı arttırmış ve gardiyanlar, mahkumları sürekli sorun yaratan kişiler olarak görmeye başlamış.
İsyanı bastırabilmek ve hapishaneyi kontrol altında tutabilmek için, gardiyanlar kendi aralarında işbirliğine gitmeye ve ücret almayacak olmalarına rağmen fazla mesai yapmaya karar vermişler.
Gardiyanlar, hapishanenin mikrofon ve kameralarla gözlem altında olduğunu bilmediklerinden, hapishane yöneticilerinin onları görmediğini zannettikleri durumlarda çok daha acımasız olmuşlar.
Deneyin erken sona erdirilmesi mahkumları çok sevindirirken, gardiyanları üzmüş.

***
Eğitim seviyesi ve geçmişi ne olursa olsun insanlara en yapılmayacak işleri dahi yaptırmanın mümkün olduğu, deneklere gardiyan ve mahkum şeklindeki görev dağıtımının rastgele yapılmış olmasına rağmen gardiyanların empati kurma yeteneklerini kullanmamaları çok ilginç bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

***
Sonuç olarak; Hepimiz yaşamın dinamikleri içerisinde bizlere yüklemiş olan rolleri oynuyoruz…
Stephen King’in yayınladığı ve sinemaya uyarlanan “Yeşil Yol” filminde bir gardiyanın sözleri ile yazımı bitirmek istiyorum;
“Kıyamet gününde, Allah'ın karşısında dururken bana neden onun gerçek kullarından birini öldürdüğümü sorarsa ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu? Bu benim işimdi mi diyeceğim?”
Bu rolleri oynarken insani değerlerimizi kaybetmememiz dileğiyle…

Zimbardo Stanford Hapishanesi deneyi video linki; www.bit.ly/zimbardodeney 
 

Hüseyin KURT




***

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK BÖLÜM 1

OTORİTEYE BOYUN EĞMEK  BÖLÜM 1


Otorite; Erk… Yetki… Söz geçirme faktörü… Kanuni güç… Siyasi ve idari güç…

Otoriteye boyun Eğmek; İtaat etmek… 

***

II. Dünya savaşı sonrası özellikle Hitler Almanya’sında yaşanan olaylardan sonra toplumsal olayları incelemek amaçlı yapılan deneyler ve araştırmalar sonucu insanların büyük çoğunluğunun otorite karşısında istenilen her şeyi yapmaya ikna edilebildiğini göstermiştir.
Bu deneylerden en önemlileri sonuçları itibariyle Asch ve Milgram deneyleridir. Bu deneylerde özellikle “otorite” ve “çevre/çoğunluk etkisi” vurgusunun öne çıktığı söylenebilir.
Bu deneyler; çoğu zaman, belirli şartlar yerine getirildiğinde kişilerin eğitim seviyelerinden bağımsız olarak, insan düşüncelerinin ne denli kolay bir şekilde etki altına alınabildiğini göstermektedir.
Çoğunluk psikolojisini ve otoriteye karşı tutumları anlamak açısından bu deneyler önemlidir.

ASCH DENEYİ;

Asch deneyinde; Polonya asıllı sosyal psikolog Solomon Asch, insanların çoğunluğa uyum gösterme adına kendi doğru bildiklerinden ne derece taviz verebileceklerini ölçmek istemiş.
Deneye katılacak olan kişilere bir göz muayenesine/testine girecekleri söylenmiş.

***
Deneklere gösterilen kartların birincisinde, tek bir çizgi bulunuyordu.

Deneklerin yapması gereken, ikinci karttaki üç çizgiden hangisinin birinci karttaki çizgi ile aynı uzunlukta olduğunu bulmaktı.
Son derece basit olan bu deney sorusu, aynı oda içerisinde yan yana oturan ve genellikle 8 ila 10 kişiden oluşan gruplara aynı anda soruluyor, her kart ikilisinin gösterilmesinin ardından deneklerden sırayla sesli olarak yanıt vermeleri isteniyordu.
Ancak gerçekte, Asch Deneyi'nde yer alan her denek grubunda, deneklerin biri dışındaki herkes deney ekibindendi ve dolayısıyla ortada aslında sadece tek bir denek vardı.
Deney başladığında deney ekibindeki sözde denekler, (önceden planlandığı şekilde) ilk birkaç soruya doğru yanıt veriyor, ancak takip eden sorularda hep birlikte aynı yanlış cevabı vermeye başlıyorlardı.
Asıl denek her zaman sonuncu olarak cevap veriyor ve diğer grup elemanlarının verdiği cevapları duyuyordu.
Böylece, herkesin aynı yanlış cevabı verdiği durumlarda, deneklerin ne kadarının sıra kendilerine geldiğinde gözleri önündeki gerçeği dile getirmeyip çoğunluğa uyum gösterecekleri ölçülmek isteniyordu.

***
ASCH DENEYİNİN SONUCU;

Deneklerin %74'ü, gerçekleştirilen deneylerde en az bir kez çoğunluğa uyarak yanlış cevap vermeyi tercih ederken, %28'i ise, deneylerin yarıdan fazlasında yanlış cevaba iştirak etti. 
Yani deneklerin önemli bir yüzdesi, sadece ve sadece çoğunluk, tersi istikamette görüş belirttiği için, çok net bir şekilde gördükleri, ölçebildikleri bir gerçeği inkar yoluna gitmişlerdi.

SONUÇLARI KONTROL DENEYLERİ

Profesör Asch, değişik kontrol deneyleriyle çıkan sonucun nedenlerini analiz etmek istedi.
Bu kontrol deneylerinin birinde, gruba “doğru yanıt veren” bir kişi daha dahil edildi. Bu kişi yine gerçek denekten önce cevabını sesli olarak verdi.
Kendisinden önce sadece bir kişinin çoğunluktan ayrıldığını gören denekler, çok büyük bir çoğunlukla (%95) doğru yanıt vermeye başladılar.
Bu durum, çoğunluğun otoritesinin tek bir kişiyle dahi kırılabileceği yönünde ipuçları vermekteydi.
Bu sonuçlara göre, çevreye/gruba uyum eğiliminde belirleyici olan unsurlardan birinin de, insanın tek başına karar alıp uygulama konusundaki yetersizliği olduğu ortaya çıkıyordu. 
Şöyle ki; insan, belli konularda duruşunu sergilemek, tavrını ortaya koyabilme adına rol modellerine ihtiyaç duymakta, küçük de olsa belli bir muhalif grup oluşmadan kendi başına doğru bildiklerini uygulamakta zorlanmaktaydı.
Bir diğer kontrol deneyinde ise, denekten “salona geç geldiği” kasıtlı olarak mazeret gösterilerek yanıtlarını yazılı olarak vermesi istendi. Diğerlerinin aksine sesli yanıt vermeyen ve dolayısıyla herkesin içinde farklı bir yanıt vermek zorunda kalmayacak olan deneklerde çoğunluğa uyma eğilimi %66 oranında azaldı.

SONUÇ

Profesör Asch, bu sonuçlar karşısında, topluma hakim olan çoğunluğa uyma eğiliminin, zeki ve iyi niyetli insanlara beyaza siyah dedirtecek kadar güçlü olduğunu söyledi. Asch'a göre, bu durum, eğitim sistemi ve de topluma hakim değerler adına kaygı verici nitelikteydi.

***
Bireyler her zaman karar verme süreçlerinde guruba uyum sağlama potansiyelindedir.
Kendi düşünceleri grubun düşüncesi yanında etkisiz kaldığını düşünerek, karar verme sürecinde sırf uyum sağlamak adına tıpkı bir sürü psikolojisi gibi yanlışta olsa grubun kararına katılırlar.
Birey, çevre/grup içerisinde ters bir şey söylediğinde yadırganacağını düşünerek tedirgin olma durumunu normal hayatında sıkça yaşamaktadır.
Asch deneyinin videosunu izlemek için internet adresi; 
www.bit.ly/aschdeneyi 
 
Toplumda çıkıntılık yapmamak için uyum sağlamada kültür, gelenek ve çevre/toplum baskısı devreye giriyor.
Çünkü insan toplu halde hareket ederken yüzeysel düşünür ve herkesin söylediğini tekrar etmek kolayına gelir..

***

Kendi kararlarınızı kendiniz verme dileğiyle…

Yarın “Milgram, otorite deneyi”…

Hüseyin KURT
https://omu.academia.edu/HuseyinKurt


****


OTORİTEYE BOYUN EĞMEK #2


Dünkü yazımda Asch deneyini ve sonuçlarını aktarmaya çalışmıştım.

Asch deneyinde; Bireyler her zaman karar verme süreçlerinde guruba uyum sağlama potansiyelinde olduğu ve kişinin toplu halde hareket ederken yüzeysel düşündüğü ve herkesin söylediğini tekrar etmek kolayına geldiği sonucunu görmüştük.
“Otorite” deneylerinde sonuçları itibariyle Milgram deneyi önemlidir.

***
MİLGRAM DENEYİ: “OTORİTEYE “HAYIR” DİYEMEMEK…”

Yale Üniversitesi Psikoloji bölümünde çalışan Stanley Milgram,  meşhur Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın mahkemesinden üç ay sonra şu soruyu sorar;
“Nazi Almanyası’nda yaşanan soykırıma aktif olarak katılan binlerce kimse yaptıkları korkunç şeyin ne kadar bilincindeydi? Bu kötülükleri bilerek, isteyerek ve farkında olarak mı yapmışlardı, yoksa toplu bir ahlaki değişim ile kendi değer yargılarını görmezden gelerek otoritenin isteği doğrultusunda sadece emirleri mi uyguladılar?”
Milgram deneyi, insanların otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde hazır olduklarını ölçme amacını taşır.

DENEY

Farklı eğitim düzeyinden ve farklı milletlerden 20-50 yaş aralığında denekler seçilir. Eğitim seviyesi İlkokuldan doktora seviyesine kadar hepsi bulunmaktadır. Ve belli bir para alarak bu deneye katılmaktadırlar.
Katılımcılara deneyin sonucunu etkilememesi için deneyin “cezanın öğrenmedeki etkileri” üzerine olduğu söylenir ve deneyin asıl amacı katılımcılara deney tamamlandıktan belli bir süre sonra açıklanır.
Deney başlamadan önce, diğer bir katılımcının da var olduğu, aralarında kura ile bir “öğretmen” ve bir “öğrenci” seçileceği açıklandı.
Seçim kura ile yapılacak, kura da “öğrenci” ve “öğretmen” yazan iki kağıdın katılımcıların seçimi ile yapılacaktı. Ancak ikinci katılımcı, deney grubunun elemanıydı ve her iki kağıtta da “öğretmen” yazıyordu.
Dolayısıyla gerçek katılımcının öğretmen rolünde olması kaçınılmazdı.
“Öğrenci” ile “öğretmen” birbirinin sesini duyabileceği ancak birbirini göremeyeceği farklı odalarda yer aldılar. Deneyin asıl amacında otoriter figürünü temsil eden, özellikle sert ve disiplinli görünen deney gözlemcisi, deney boyunca katılımcının (öğretmenin) yanında kaldı.
Deney başlamadan önce katılımcıya, öğrencinin çekeceği acıyı öngörebilmesi için 45 voltluk bir elektro şok uygulandı.

CEZA: VÜCUDA VERİLEN ELEKTRO ŞOK

Deney boyunca, öğretmen öğrenciye öğrenmesi için sözcük eşleşmeleri listesini bildirdi.
Bu sözcük eşleşmeleri; Gökyüzü-Mavi, Hayvan-Vahşi, Limon-Sarı… vb.
Sözcüklerden ilkini söyleyip eşleşen sözcüğü hatırlayıp hatırlamadığını sorarak kontrol edip, her yanlış cevapta ceza olarak öğretmen, öğrenciye, bağlı olduğu makine ile her seferinde artan miktarda elektroşok uyguladı.
Öğretmene yüksek voltajda elektroşokun ölüm riski taşıdığı belirtiliyordu. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu.
İşbirlikçi denek gerçek denekten ayrıldığı zaman, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyordu, bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu.
Yüksek voltaj seviyelerine ulaşılması durumunda öğrencinin ne tepki vereceği de belirlenmişti. 120 voltta öğrenci durumundan şikayetçi olmaya başlayacak, 150 voltta deneyden ayrılmayı talep edecek, 285 voltta ise acı içinde çığlık attıktan sonra sesi kesilecekti. Dolayısıyla, diğer odadaki denek öğretmenin o noktadan sonra öğrenciye ne olduğunu bilmesi mümkün olmayacaktı.

DEVAM EMRİNİN VERİLMESİ.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sert gözlemci tarafından aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuldu:

1. Lütfen devam edin. 
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor. 
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli. 
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”. 
Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyor, tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

300 VOLTTAN ÖNCE BIRAKAN OLMADI,

Milgram’ın ilk deney dizisinde katılımcıların % 65’inin deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorguladı, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylediler. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. 
Neden vazgeçmedikleri sorulduğunda ise (çok az bir kısmı haricinde) “Ne bileyim, bir bildikleri vardır diye düşündüm” türünde yanıtlar vermişlerdi.

SIRADAN İNSAN YOK ETME MAKİNASININ PARÇASI OLABİLİYOR,

Milgram, deney sonuçlarını şöyle değerlendirdi; “Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü.”

***
İnsanların yarattıkları vahşetin ne şekillerde akla uydurulduğu (kendince haklı mazeretler ürettiği) konusunda özellikle dikkat çekiciydi:
Denekler, kendilerini deneyi uygulayan otoritenin bir aracısı olarak gördükleri için, olan bitenden sorumlu olmadıklarını düşündüler.
Denekler, olan bitene kişisel olmayan bir nitelik addettiler. “Deney” kişisellikle ilgisi olmayan bir güce sahip olan müstakil bir varlık haline geldi. Deney devam etmeliydi. Denek, bu noktada, deneyin insan icadı olduğu gerçeğini görmemeye başladı.
Denek öğretmenlerin çoğu, denek öğrencilere verdikleri acıyı akla uydurabilmek için, öğrencileri algılayış şekillerini değiştirdiler. Öğrencileri değersiz ve elektrik verilmeyi hak edecek aptal kişiler olarak görmeye başladılar.

***

“Her ne kadar soykırım gibi karmaşık toplumsal davranışları laboratuvar koşullarında elde edilen bilgilerle açıklamak zor olsa da bu tür çalışmalar insanların beklenmedik davranışlarını anlamada önemlidir.”
Milgram deneyleri, insanların otoriteye boyun eğmek ve güvenmek eğilimi o kadar güçlü ki, verilen talimatları yerine getirmek uğruna bütün kişiliklerini ahlaki değerlerini ve olumlu iradelerini kolayca terk edebiliyor olduklarını ortaya çıkarmaktadır.
Ahlaki değerlerimizi ve her Türk bireyinin iradesini, bir araya gelindiğinde oluşan gerçek Milli İradenin terk edilmemesi dileğiyle…

Milgram deneyinin videosunu izlemek için internet adresi; www.bit.ly/milgramdeney 

Hüseyin KURT



***