Prof. Dr. Mehmet Can etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Mehmet Can etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2020 Salı

KOSOVA BAĞIMSIZLIĞI Domino Etkisi Olur Mu?

KOSOVA BAĞIMSIZLIĞI Domino Etkisi Olur Mu? 


Prof. Dr. Mehmet Can
Yarınlar İçin Düşünce 
mcan@ius.edu.ba 



10 Aralıkta bitmesi beklenen Priştina-Belgrad görüşmeleri, Rusya’nın Sırbistan’a arka çıkması ve Kosovalıların tam bağımsızlıktan daha az bir şeye razı olmamalı yüzünden 28 Kasım Çarşamba günü Avusturya’nın Baden kentinde kesildi. 26-28 Kasım 2008 tarihleri arasında Baden’de Rusya, ABD, AB üçlüsünün gözetiminde yapılan görüşmeler, başarısızlıkla sonuçlandı. Sırplar, Kosova’ya Sırbistan sınırları içinde geniş bir muhtariyetten daha fazlasına razı olmazken, Kosovalılar, tam bağımsızlıktan daha azına razı olmadılar. 

Bu noktaya gelinceye kadar Kasım başlarında Sırpların ulusalcı Başbakanı Vojislav Kostunica, “Kosova’yı ve (Bosna-Hersek’in icnde yarı bağımsız) Sırp Cumhuriyetini muhafaza etmek, şu anda devlet ve ulus politikalarımızın en önemlisidir.” Diyerek, Kosova için Republica Sirpska’yı bir manivela olarak kullanabileceklerini ihsas etti. Bilindiği gibi 1992-1995 Bosna savaşımnda Sırbistan, Sırp ordusu haline getirdiği Yugoslav Halk ordusunun Slovenya ve Mekadonya’dan geri çektiği birliklerini Bosna-Hersek’e konuçlandırmış ve bu birliklerin Bosnalı Müslümanlara yönelttiği 
saldırılara her turlu personel ve lojistik desteği sağlamıştı. 

Avrupa Birliği Sırbistan’a bir havuç yetiştirmekte gecikmedi. 6 Kasım 2008’de Sırbistan’ın saldırgan geçmişi ile alakasını zayıflattığına dair bir ilerleme raporu uzerine Sırbistan’la Stabilizasyon ve İşbirliği anlaşması imzaladı. Imzaladı ama Sırbistan Başbakan Yardımcısı Bozidar Djelic “Kosovaya karşılık AB üyeliği asla kabul edilemez. Sırbistan bunu asla kabul etmez.13” Demekten de geri durmadı. Avrupa Birliği içinden bazı politikcılar, AB havucu olmaksızın Kosova’yı kaybeder se, Sırplarda ulusalcılık geri döner ve bu, Balkanlarda bir kara delik oluşturur diyorlar. 

10 Aralık 2007 Pazartesi günü AB’li diplomatlar, bağımsızlığa doğru gitse de Kosova’nın Sırpları ve Rusları kızdıracak bir adım atmamaları için tedbirleri konuştular. Yeni hükümeti kurmaya çalışan HashimThaci, onlara ABD ve AB ile birlikte hareket edeceğine dair söz verdi. 

RUSYA’NIN KOSOVA İLE DENENMESİ 

Putin Amerikanın Irak başta olmak üzere karşılaştığı zorluklardan ve bazen şantaja dönüşen etkili enerji politikasından cesaret alarak Sovyetler Birliğinin çöküşünü izleyen bu on yıl boyunca kaybettiği zemini yeniden kazanmaya çalışıyor. Rusya içinde ise otoriter bir yönetim sürdürüyor. 

Putin, 2007 Şubatında Münih’te ABD’yi ağır bir dille suçladı. 

Şimdi Kosova bağımsızlığı vasıtasıyla ABD ve Avrupa, Rusya’nın sabrını ölçmek için yeni bir fırsat elde etmiş bulunuyorlar. 

1999’da ABD önderliğinde NATO, 78 gün boyunca Sırp mevzilerini bombalamış ve Sırp birliklerini Kosova’dan geri püskürtmüştü. Ancak Birleşmiş Milletlerden çıkan karar, Rusya’nın Kabul edebileceği bir şekle sokulma zorunluluğundan, Kosova’nın Sırp sınırlarına dahil olduğunu kabul ediyordu. Kosova’nın yönetimine Birleşmiş Milletler müzaheret edecek ve güvenliğini de NATO sağlayacaktı. 

Geçtiğimiz dokuz yıl boyunca Kosova ve Belgrad’da sinirler gerilirken, ABD ve AB Kosova’nın nihai statüsüne fazla önem vermemişlerdi. 26 Mart 2007’de Birleşmiş Milletler Özel Temsilcisi, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Kosova için çözüm içeren raporunu sundu ama, Rusya veto edeceğini ihsas ettiğinden gündeme alınamadı. 

Plan Kosova’ya denetimli bağımsızlık getirirken, Kosova’da kalacak Sırp azınlığa da geniş özgürlükler ve güvenceler getiriyordu. Sırbistan planı şiddetle reddetti. 

Putin, Sırbistan’ın Kabul etmeyeceği hiç bir çözümü desteklemeyeceğini söyleyerek başta Almanya ve Amerika olmak üzere Batılıları köşeye sıkıştırma imkanını kaçırmadı14. Amerika’nın yapabileceği tek şey Rusya’ya Ahtisaari planının önünü keserse, doğacak karmaşadan Rusya’nın sorumlu olacağını 
ve Rusya’nın Batı ile diğer ilişkilerinin bundan etkileneceğini hatırlatmak oldu. 
Rusya ise, Birleşmiş Milletlerin, ilgili ülkenin oluru alınmaksızın uluslar arası bir sınırı değiştirme hakkının olmadığından emin görünüyor.. Batılılar ise 1999’da Rusya’nın da onayı ile Kosova’nın geleceğini belirleme yetkisinin Birleşmiş Milletlere verildiğini savunuyorlar. 
Şimdi her kes şu sorunun yanıtını merak ediyor: Rusya geri adım atarak Kosova’nın bağımsızlığına onay vermesi beklenemeyeceğine göre, Balkanlarda yeni bir savaş olası mı? Bu soruyu rahatlıkla hayır diye yanıtlayabiliriz. 

Rusya Doğu Avrupa’daki itibarı için Sırbistan’ıa arka çıkıyor ama, Sırp kamuoyu bu arkaya çok fazla dayanmak istemiyor. Avrupa’da kimse Rusya’nın ABD ile rekabet edebildiği eski gunleri geri getirebileceğine inanmıyor. Sırplar bilhassa Avrupa Birliği için müzakere gunlerini beklerlerken, ulusalcılık damarlarını okşasa da Rusya ile daha uzun bir yolculuğa çıkmaya arzulu görünmüyorlar. 

Sırpların bu iki yüzlü politikalarına fazla yaslanmak istemeyen, Rusya alana başka domino taşları sıralamaktan da geri kalmıyor. 30 Mayıs 2007 G8 toplantısından hemen önce yaptığı açıklamada Rusya, Ahtisaari Planının, Gürcistan’ın Ossetia ve Abkhazia bölgelerinde de ayrılma eğilimlerine örneklik yapacağını ileri sürdü. Bilindiği gibi Rusya bu iki bölümdeki ayrilikçiların destekçisi. 

Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, sağda, Mayıs 2007’de Almanya’nın Potsdam kentinde yapılan G8 toplantısı öncesinde Rus meslekdaşı Sergey Lavrov’a hoşgeldin diyor. Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Kasım içinde, Güney Kıbrıs’ın AB’nin Kosova bağımsızlığını tanıma kararını deleceğini açıklamasından sonra Kıbrıs’a yaptığı iki günlük ziyaret sırasında gazetecilere Kosova bağımsızlığını tanımaya hazırlanan ülkeler için “Sonuçlarını büyük bir 
dikkatle degerlendirsinler, bu eylemleri ile uluslararası yasaları ihlal etmiş olacaklar. 
Bu Balkanlarda ve Dünyanın başka yerlerinde zincir reksiyonuna neden olacaktır.” Diyerek Kıbrıs’ı da domino taşları arasına yerleştirdi. 
Müzakerelerin çıkmaza girdiğinin resmen kabul edildiği 28 Kasım günü Sırbistan’ın Batılılara kuvvet kullanmayacağı sözü vermesi bunun açık kanıtıdır. Öte yandan Aralık ortasında Kosova’daki NATO birliklerinin komutanına, Roma’daki NATO üssünden emir beklemeden her türlü kargaşayı önleme etme yetkisinin verilmesi de tek yanlı bağımsızlık ilan edecek Kosova’ya muhtemel bir Sırp askeri mudahelesini olanaksız kılıyor zaten. Muhtemel domino etkisinin diğer ayağı Bosna-Hersek içindeki Republika Sirpska’nın durumu da farklı değil. Kasım başında o da Bosna’daki diğer ortakları Hırvat ve Boşnaklarla birlikte Stabilizasyon ve İşbirliği anlaşması anlaşması imzalayanlardan. RS Başbakanı Milorad Dodik, 7 
Aralık 2007’de Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadic ile yaptığı görüşmede, RS’te toplumun düzenini olumsuz etkileyecek hiçbir girişimde bulunmayacaklarını, ancak RS olarak Kosova’nın tek yanlı bağımsızlık ilanını tanımayacaklarını, Bosna-Hersekteki Boşnak ve Hırvat ortaklarının da bu yönde davranacaklarını tahmin ettiğini söyleyerek, Rusya’nın domino etkisi tehditlerinin asılsılığına dair işaretler verdi. RS Başbakanı Milorad Dodik, (Sağda) 7 Aralık 2007’de Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadic ile Hükümet kurma çalışmalarıyla meşgul, bir zamanların Kosova Kurtuluş Ordusu komutanı Haşim Taci de görüşmelerden sonuç alınamamasından üzüntü duyduğunu, ancak bu sefer şidde kullanılmayacağını ve açık çatışma yaşanmayacağını söyledi. 

Kosova'nın Arnavut Demokratik Partisi lideri Hashim Thaci, solda, Cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu, Viyana yakınındaki Badende, Aralık 28, 2007’de bir basın toplantısında, (AP). Baden’de 26-28 Kasım 2007 tarihlerinde yapılan son tur görüşmelerin ikinci günündeSırbistan Başbakanı Vojislav Kostunica basın açıklamasında , Kosova’nın geleceğinin tek taraflı olarak Arnavut çoğunluk ve onun Batılı destekcileri tarafından belirlenemeyeceğini, Sırpların sadece BM 
Güvenlik konseyi kararlarına itibar edeceğini açıkladı. Bunun dışındaki her çözüm, uluslar arası yasaya ve Birleşmiş Milletlere karşı işlenmiş bir suçtur. Diye devam etti. 
Sırbistan BAşbakanı Vojislav Kostunica, solda, Cumhurbaşkanı Boris Tadic 
Viyana yakınındaki Badende, Aralık 27, 2007’de bir basın toplantısında, (AP). 
Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Larov ise, Bu meselenin kendine özgü ıve bağımsızlığın kaçınılmaz olduğunu kabul etmemiz mümkün değildir. Kosova’nın bir an önce bağımsızlık ilanından yana olanlardan çoğunun , böyle bir şeyin bölgeye ne getireceğini görmeya başladıkları anlaşılıyor. 

İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero (Solda), Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy (Ortada) ve Başbakan Gordon Brown, Bruksel’de Aralık 14, 2007’de Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinin girişinde 
bir gazeteyi inceliyorlar. Her zaman aykırı bir sesle AB liderliğine yakıştığının düşündüğü bir tutum takınan Fransa da Kosova konusunda hizaya girmiş görünüyor. 30 Kasımnda Amerikanın Sesine düşen açıklamasında Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de Fransa’nın Kosova bağımsızlığını 
destekleyeceğini söylüyor 15. 

RUSYANIN AYAĞI AVRUPA’DAN KESİLİYOR MU? 

Rusya anlaşılan bunlarla yaranamadı. Avrupa’yı dikensiz gül bahçesi haline getirip istediği gibi kullanmak isteyen Amerika, Rusya’nın Avrupa’daki son dayanaklarını 
da yok etme peşinde. 

Demir perde indiğinden beri Amerika’ya karşı bir müşteri devler, bir müttefik, ya da gerçek bir dost gibi davranmadığı doğrudur ama dünyanın iki süper kutbundan biri olmaktan, sıradan bir büyük devlet olmaya düşmüş Rusya, ABD’nin “terörle savaş”ına gönülden destek verdiği yetmiyormuş gibi, Afganistan ve Irak işgallerine de seyirci kalmıştı. 
Rusya’da Glastnost ve izleyen reformlar döneminde Rus yasama organlarınca yapılan düzenlemelerle düzenin çağa uyumlu hale getirildiğine dair bir kanı yaygınken, Amerikalılar bu değişimi Reagan’ın kazandığı soğuk savaşa bağladılar. Aslında Sovyet Lideri Mikhael Gorbachev, Rusya Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin ve onları izleyenler Rusya’da savaş kaybedenler olarak değil, ülkelerini reformlarla güçlendirenler olarak anılıyorlar16. 

Anlaşılan 2000’lerin başında ele geçirdiği tek süper devlet olma imtiyazını yirmi birinci yüzyılda da sürdürmeye kararlı Amerika, kendine yakın güçlü rakip istememektedir. Büyün Satranç Tahtası’nda ‘nin de söylediği gibi, Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve uzak doğunun her birini bir diğerine karşı kolayca kullanılabileceği bir güç dengesi bu amaca daha uygun görünmektedir 17. 
Muhakkak olan bir şey varsa, Rusya’nın Avrupa’ya uzanan kolu budandıktan sonra sıra onun Orta Asya’ya uzanan koluna gelmiştir. Daha şimdiden Putin’in Orta Asya destekli enerji politikalarını şantaj olarak niteleyen ABD, Rusya’nın Çin ile birlikte Orta Asya petrol zengini devletlerini yeni bir nüfuz alanında, Şangay Beşlisi’nde toplama çabalarını endişe ile izlemektedir. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’dan oluşan beşli grup, sınır sorunları üzerinde anlaştı. Haziran 2007’de yapılan zirveye Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov da gözlemci olarak katıldı. 

KREMLİN, MOSKOVA. 

Rusya Federasyonu Hükümeti ile, Kazakistan ve Turkmenistan Hükümetleri arasında Trans-Hazar gaz boruhattı işbirliği anlaşmasının imza töreni. Aralık 20, 2007. Kosova meselesinde dünya, Amerika’nın “ben yaptım oldu”suyla karşı karşıya kalacaktır. 

Müslüman bir toplumun Müslüman olmayan bir devletten bağımsızlığını kazanması hoşumuza gitse de, bu kanun tanımazlığın bir gün bize de çatabileceğini akıldan çıkarmamalıyız. 

MİLLİYETÇİ SIRPLAR ŞAŞKIN 

The Jerusalem Post’ta Yahudi yazar Caroline B Glick 13 Kasım tarihli “Islam ve Ulus Deflet” başlıklı yazısında “Bu gün ABD ve AB, bir Filistin devleti ve bir de Kosovada bir bağımsız devlet inşasıyla meşguller” diyor18. 1999 NATO bombardımanını gerçekleştiren NATO uçaklarını “dindaşlarını bombalayan kafirler” olarak nitelendiren diğer bir Yahudi yazar gibi Glick de Kosova’da biHirstiyanlardan kurtarılmış bir Müslüman devlet kurma gayretleri nedeniyle AB ve ABD’yi kınıyor. 

Milliyetçi sırplar da Hıristiyan kardeşlerinin Kosova’nın kopmasına katkılarından şaşkınlık duyuyor. 1389’da Avrupa’yı Müslüman saldırganlardan kurtarmak isterken hayatını Kosova Savaşı’nda veren Sırp Kralı Lazar’ı hatırlatıyorlar. 

Ve Batılıları vefasızlıkla suçluyorlar. 

SON DURUM 

Belgrad’da bir otobüsün üstüne çizilmiş resimde Kosova, Sırbistan’ın parçaso olarak resmedilmiş. 
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 19 Aralık 2007’de Kosova için yaptığı son toplantısında Kosovar Cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu ve Sırbistan Başbakanı Vojislav Kostunica yaptıkları konuşmalarda taleplerini birbirlerine yaklaştıramadılar ve toplantı bir karar alınamadan dağıldı. 

Başbakan Kostunica Belgrad’ın askeri güç kullanım ayağı kısa olmak üzere, Kosova’nın tek yanlı bağımsızlık ilanını engellemek için her türlü vasıtayı kullanacağını, Avrupa Birliği ve Amerika’nın Kosova’nın bağımsızlık ilanını desteklemelerinin sonucu değiştirmeyeceğini söyledi. “Yasadışı bir şeyi, bir ülkenin ya da birkaç ülkenin yapması onu yasadışı olmaktan çıkarmaz. Dolayısı ile Kosova’nın tek başına bağımsızlık ilanı ile onu, koordineli olarak ilan etmesi farksızdır. Serbistan böyle bir kararı BM Kararı açısından değerlendirecektir. 

Bu durumda BM Kararını çiğneyen ülkelerin karşısına Sırbistan, bu kararın bekçisi olarak dikilecektir. BM Güvenlik Konseyi Kosova meselesini çözme gücüne sahiptir. 
Güvenlik konseyini dolanmaya yönelik her girişim, uluslararası yasanın ihlali olarak görülmelidir.” Diye sürdürdü 19. 
İngiltere’nin BM’deki Büyükelçisi Sir John Sawers, “19 Aralık 2007 Güvenlik Konseyi toplantısının karar alınamadan kapanması, Kosova meselesinin BM Güvenlik Konseyinde çözülemeyeceğini göstermiştir. Iki yıllık görüşme süreci de, iki tarafı birbirine yaklaştıramammıştır. Hatta Amerika, Avrupa Birliği ve Rusya’dan oluşan Kosova üçlüsünün tarafsız-statü önerisi de Belgrad tarafından 
şiddetle reddedilmiştir. Birleşik Krallık’ın görüşüne gore Kosova’nın statüsü meselesini halletmenin zamanı gelmiştir. Bunu Güvenlik Konseyi’nde yapmayı isterdik. Ancak 1244 Sayılı Güvenlik Konseyi Kararı’nın harekete geçmek için gerekli yetkiyi verdiğine kaniyiz.” Dedi. Sawers’e göre Kosova’ya denetimli bağımsızlık veren Ahtisaari planı, ilerlemeye en uygun plan idi. Kosova Cumhurbaşkanı Sejdiu da NATO ve Birleşmiş Milletlerle işbirliği halinde ilerleyeceklerini ve Sırbistan’ın dostluk elini tutmaya devam edeceklerini bildirdi. 
Amerika’nın BM Büyükelçisi Zalmay Khalilzad da toplantıdan sonra Rus meslekdaşı Churkin’i Ahtisaari planı üzerinde bir kere daha düşünmeye davet etti. “Eğer Rusya bu konudaki tutumunu değiştirmezse, Amerika, Avrupalılar ve diğerleri bu planı uygulamak üzere harekete geçeceklerdir.” Diye uyardı. Güvenlik Konseyi’nin Avrupalı üyeleri Fransa, İngiltere, Slovakya, İtalya, Belçika ve Almanya adına 
konuşan Belçikanın BM Büyükelçisi Johan Verbeke, BM Güvenlik KOnseyindeki son tartışmanın iki taraf arasında egemenlik konusundaki ayrılığın kaldırılamadığını gösterdiğini söyledi. "Bu yada başka bir formatta görüşmeleri sürdürmek durumu değiştirmeyeceği bellidir. Şu andaki durumu daha fazla sürdürmek mümkün değildir. AB, Kosova’nın statüsünü belirleme işinde önderlik etmeye hazırdır. 

AB ve ABD, Kosova’da olanların başka yerler için emsal teşkil etmeyeceğinde hemfikirdir.” Dedi. 
Ancak Rusya’nın BM Büyükelçisi Vitaly Churkin, “Kosova’nın BM üyeleri için ne manaya geldiğini siz bu çatı altında çalışanlar tarafından çok iyi bilindiğinden eminim. Bu nedenle bizim inancımız odur ki, maalesef işler yasal mecrasından bir kere çıktı mı, bir kere tek yanlı eylemler istikametine yöneldi mi, uluslararası sisteme ve uluslararası yasalara şok dalgaları olarak arka arkaya çarpar durur.” Dedi. 
Son gün yapılan konuşmalar konusunda çok iyimser olduğunu ve bu duygularında da yalnız olmadığını ekledi. Ancak Kosova’nın tek yanlı bağımsızlık ilanını tanımayacakları konusunda kararları kesindi. 
Güvenlik Konseyi’nde veto hakları olan Çin ve Rusya, Kosova’nın geleceğini belirleme görüşmelerinin sürdürülmesinden yana olduklarını ifade ettiler. Aralarında Endonezya, Kongo ve Ghana’nın da bulunduğu diğer Güvenlik konseyi üyeleri de aynı görüşü paylaşıyorlardı. 
Netice olarak Güvenlik konseyi üyeleri ABD ve AB’nin önünde, uluslararası yasalara bağlı kalarak yapabilecekleri bir hamle bırakmamış görünüyorlar. ABD, Afganistan ve Irak işgallerinde olduğu gibi BM kararlarını ve uluslararası hukuku hiçe sayan işlerinde AB’yi kullanmayı adet edindi. 
Bakalım bu sefer de aslında direksiyona hiç oturtmadığı AB ve NATO’yu, dünyaya bu suçunun esas fail olarak gösterebilecek mi? 

ASIL DOMİNO ETKİSİ MAKEDONYA’YA DOĞRU 

Geçen gün bir Bosna’lı meslekdaşım Tito’nun Türkiye politikasına örnek olarak şunu anlattı: 
Bosna’dan Yugoslavya dışına din eğitimi almaya gideceklerini, Bağdat, ya da Kahire gibi Arap şehirlerine gönderirdi. Onları Istanbul ve diğer Türkiye şehirlerine göndermekten özenle sakınırdı. 

Sebebini soranlara da “Araplar burada hiç bulunmadı” derdi 

Bu politikayı bu gün ABD’de dikkatle uyguluyor. Türkiye’yi Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki, mesela Irak’taki pis işlerinde yanında sürüklemek istiyor da, yönü Türkiye’ye dönmeye başlamış Balkanlardan özenle uzak tutuyor. 

Amerika ve Avrupa’nın Kosova politikasının başka bir ilginç özelliği ise, Kosovalı kimliğini sadece “etnik Arnavut”lukla tanımlaması. Oysa Kosova halkının asıl kimliği İslam kimliğidir. İslam kimliği öne çıkarıldığında, hemen yakınındaki Sancak, Karadağ ve Bosna ile çok sıcak ilişkiler geliştirerek Batı Balkanların stabilitesine önemli katkı yapabilecek olan bu insanlar, ırkları öne çıkarıldığı için 
“hedefimiz büyük Arnavutluk” diye bağırıyor. Asıl domino etkisi, Makedonya’nın da stabilitesini bozarak, Kosova, Makedonya, Arnavutluk üzerinde gerçekleşecek gibi görünüyor. 

Elimizde Osmanlı İmparatorluğu ile Sırbistan Krallığı arasında 1913 yılında imzalanmış bir anlaşmanın metni var. Anlaşmaya Osmanlı İmparatorluğu adına Hariciye Vekaleti, Siyasi İşler Dairesi Başkanı Ahmed Reşid Bey, Sırbistan Krallığı adına da mukabili Dragomir L. Stefanovic imza koymuş. Anlaşma, Murat Hudavendigar’ın türbesinden, Sırbistan’a terkedilen topraklarda yaşayan Müslümanların alternatif hukuk haklarına kadar bölge Müslümanlarının bütün önemli haklarını kapsıyor 20. Düstur, Cild 7, 20 Zilhicce 1330 – 5 Muharrem 1334. 

Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar tarih sahnesine Osmanlı İmparatorluğunun mirasını reddeden bir nevzuhur olarak çıkmışsa da, ürkiye Cumhuriyetinin dış politikasında son yıllarda gözlenen yeni açılımlar ışığında bu ve benzeri anlaşmaların verdiği haklar çerçevesinde Osmanlı Memaliki’nde günümüzde vukubulan gelişmelere müdahil olunabilir. 

Yarınlar İçin Düşünce okurları için, bahsettiğimiz anlaşmanın ayrıntılarını, gelecek yazılarımızdan bir ikisinin konusu yapabiliriz. 

DİPNOTLAR:

13 Pristina, Serbia (AFP), Aralık 10, 2007. 
14 R. Holbrooke, Russia’s Test in Kosovo, The Washington Post, Mart 13, 2007 
15 VOA News, Kasım 30, 2007. 
16 D. K. Simes, Losing Russia, Foreign Affairs, November/December 2007. 
17 Z. Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap Kitabevi, İstanbul 2005, ISBN No: 9751023270 
18 C. B. Glicks, Islam and the National State, The Jerusalem Post, November 13, 2007. 
19 Nikola Krastev, Radio Free Europe, Thursday, December 20, 2007 
20 Düstur, Cild 7, 20 Zilhicce 1330 – 5 Muharrem 1334. 

Yarınlar İçin Düşünce 
Yıl 3, Sayı:29 
Mart 2008. 


***

KOSOVADA Kİ TÜRKİYE VE KOSOVA NIN BAĞIMSIZLIĞI

KOSOVADA Kİ TÜRKİYE VE KOSOVA NIN BAĞIMSIZLIĞI 


Prof. Dr. Mehmet Can
Yarınlar İçin Düşünce 
mcan@ius.edu.ba 

Merkez bölgesinde Sultan Murad Han’ın Kosova Savaşı’nı kazandığı Kosova Ovası bulunan 10 bin kilometrekarelik bir bölgenin adı bu gün Kosova. Siyasi olarak, Karadağ’ın ayrılmasından sonra adı Sırbistan olan eski Yugoslav Federal Devleti Sırbistan’ın özel statülü bir eyaletiydi son zamanlara kadar. 

Kosova’yı 3000 yıl önce ilk iskan edenlerin Akdeniz kavimleri olduğuna inanılıyor. Son iki bin sene boyunca da bir çok göç dalgalarının son durağı oldu. Akınlarla bölgeye girip de yerleşip kalanlar arasında Hunlar, İskitler, İlliryalılar, Moğollar bile var. MS altıncı ve yedinci yüzyıllarda kuzeyden Slav kavimleri de indiler. Ancak Kosova’ya medeniyet kimliği veren gelişmeler, on birinci yüzyıldan itibaren, İslam tebliğcisi tarikatların bölgeye girmesiyle başladı. Medeniyet kimliği, 1389 Kosova Savaşı’ndan itibaren 1913’e kadar Osmanlı şemsiyesi altında geçen beş yüz yıla yakın dönemde kesinleşti. 

KOSOVA’DAKİ TÜRKİYE 

Müslümanların, çeşitli Hıristiyan mezheplerinin mensupları ile çeşitli oranlarda karışık olarak yaşadığı bu topraklarda, Müslüman olmayanların örf ve gelenekleri nde bile güçlü İslam ve Osmanlı etkisi vardır. 
Kosova’daki Türkiye’yi daha iyi anlatabilmek için, 
2007 Temmuzunda gerçekleştirdiğim Kosova gezimden anılar aktaracağım. 
Rojaye’nin tek otelindeki odamda sabah yedi gibi kalkıp hazırlanıyorum. Sekize doğru otelin müşteri kabulüne gidip ayrılacağımı söylüyorum. Ödemek istediğimde, ödendi diyorlar. 

Bu hiç hoşuma gitmiyor. Bunu muhakkak Rojaye Başİmamı Ernad Ramoviç yapmıştır. 
Sekizi bir hayli geçmişken Rojaye’li öğrencim Haris ve Ernad otelin lobisine geliyorlar. Anlaşılan Haris bu sefer arabayı ödünç alamamış. Yanlarında getirdikleri taksici, Karadağ Baş Müftüsü Rifat Feyzic’in ağabeyi Fadil Feyzic. İpek’e kıvrıla kıvrıla inen yolda ilerlerken bir yandan ta konuşmağa çalışıyoruz. Onun her seferinde “tamam abi” yerine “taman abi” demesi gülümsememe sebep olsa da “samo malo” Boşnakça’mla anlaşıyoruz. İşte İpek karşımızda seksen bin nüfusuyla ovanın ortasına yerleşmiş. İpek (Pec), cami ve Katolik kilisesi Biz İpek otobüs garajının önüne varmıştık ki, Prizren otobüsü çıkmaya çalışıyordu. Fadıl ile 
hemen vedalaşıp otobüse geçtim. Telefonum çalışmadığından mesajla Ernad’a ulaşıp Prizren’de Diyanet Koordinatörü Tevfik Hoca’nın imamlık yaptığı camiyi bir kere daha sordum. Sinan Paşa Camisi idi. Evlerde, iş yerlerinde sık sık Amerikan bayrağı ile, kırmızı üzerine siyah kartal Arnavutluk bayrağı yan yana asılmış duruyordu. 

Tito dönemini ulus devlet keyfini yaşayamadan bitirmiş Yugoslav Federasyonu insanları, toplumların medeniyet kimliklerine göre harmanlandığı bu post modern çağda, kimliklerini kavimlerine göre belirlemeyi seçiyorlar ne yazık ki. Otobüs bizim dolmuşlar gibi her yerde durup yolcu alıyor, yolcuları istedikleri yerde bırakıyordu. Buna rağmen İki saat sonra Prizren'deydik. Prizren'e yaklaşıncaya kadar geçtiğimiz kasaba ve şehirlerde sokak levhaları üç dilde Arnavutça, 
Sırpça, İngilizce Rr, Ul, Str yani Rrasar, Ulica, Street idi. Prizren'e yaklaşınca İngilizce’nin yerini Türkçe aldı Rr, Ul, Cad., Cadde Oldu. 

Para ödemek için en sona kalmıştım. Türkçe olarak Prizren'e geldik mi? diye sordum. Biraz şişmanca ellinin üzerindeki şoför tatlı Rumeli şivesiyle evet dedi. İpek-Prizren yol parası sadece üç Euro idi. Ama baktım şoför bana bir indirim yapmış. Beş Euroluk banknottan geriye iki buçuk Euro çevirmiş. Kosova, Sırbistan’a inat olsun diye Sırp Dinarını terk etmiş ve şimdiden Euroya 
geçmiş bile. Sinan Paşa Camisini de yine o tatlı şivesiyle tarif etti. 

Ön revakları 1922’de Sırplar tarafından topçu ateşiyle yıkılmış olan cami, 1615’lerin mirasıydı. Komünist rejim zamanında caminin bahçesine biçimsiz iş yerleri inşa edilmiş, şadırvanı da yıkılmıştı. Şadırvandan geride kalan dört kollu çeşmeden sürekli su akıyor. Buraya hala Şadırvan diyorlar. Öğle namazına daha yarım saatten fazla vardı. Camiye tırmanan dik taş merdiveni, caminin önünde sürekli akan çeşmeden doldurduğu suyla yıkayan otuzlarında biraz şişman 
Boşnak genç adama Metin Hocayı soruyorum. Az sonra gelir diyor. Abdest almak için terlik giyip yine aşağı iniyor ve o tek çeşmeden abdest alıyorum. 

Revakların yıkık sütunları üzerinde nefeslenmek için oturuyorum. Benden önce bir başka sütun parçası üzerine yerleşmiş olan ak saçlı, ak takkeli kişi merhaba diye takılıyor. “samo malo” Boşnakça’mla konuşuyoruz. Saraybosna nasıl diye soruyor. Burası gibi güzel diyorum. O itiraz ediyor.. Hayır burası güzel değil. Biraz ticaretin dışında iş güç yok. Sırplar bütün fabrikaları alıp gitti. Ben üç yıldır emekliyim. 

Kıt kanaat geçiniyoruz. Fakat gençler işsiz diye sürdürüyor konuşmayı. 

Türkiye’nin parasıyla revaklar restore edilirken şadırvanın da yeniden yapılacağını bir sure sonra Tika sorumlusu Metin Beyden öğreneceğim. 
Camiye girdiğimde altmışına yakın bir Prizren'li Türkiyeli turistlere camiyi anlatıyor. Tanışıyoruz. Turistler İstanbul’dan ama aslen Samsunlu. Namazı beklemeğe başlıyorum. Derken yanıma birisi oturuyor. Siz Bosna’dan gelen misafir olmalısınız. Benim adım Turan. Metin Hoca Tabura kadar gitti. Sizinle ilgilenmem için beni gönderdi, diye kendini tanıtıyor. 

Sinan Paşa Camii Prizren 

Namaz kıldıktan sonra Turan Bey ile birlikte hemen caminin karşısındaki kahveye oturup birer kahve söylüyoruz. Tevfik Bey’in yerine imamlık yapan Prizren Medresesi mezunu, Sinan Paşa Camisi Müezzini Amir Aliya da bizimle. Ona Üniversitemizi tanıtıyorum. Kapasitesine güveniyorsa, burslu okuyabileceğini söylüyorum. Anlaşılan fazla cesareti yok. Kahvelerimiz biterken Tevfik Bey’den telefon geliyor. Taburda işlerini bitirmişler. Onları az aşağıdaki kebapçıda, gölgeliklerin altına yerleşmiş buluyoruz. Bayrampaşa İlçesi Müftüsü, Bu 
Müftülükte çalışan Piriştine doğumlu “Arnavut Hoca”, Onlara eşlik eden Bayrampaşalı bir zat, Mitrovica Müftüsü Recep Luşta ve T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı Kosova Koordinatörü ve Sinan Paşa Camisi imamı M. Tevfik Yücesoy. 
Mitrovica Baş imamı bizim lisans sonrası programlarımızla ilgileniyor. Kendisini din sosyolojisi konusunda mastır ve doktora yapmaya davet ediyorum. Ücretini sorduğunda da senin için bedava diye cevaplıyorum. Gülüşüyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı Bayrampaşa ile Karadağ’ın başşehri Podgorica’yı kardeş şehir yapmış. Kafile Podgorica’ya hareket ederken biz de Emin Paşa Camisinin yolunu tutuyoruz. 

Tevfik Hoca öğle namazını kılarken biz de Sultan Murat Kız Kur’an Kursu’nda dinleniyoruz. 

Akşam burada bir sohbet yapacağız. Cami avlusuna inşa edilmiş Erkek Kur’an kursunda, kurs yöneticisi Ahmet Hoca ile tanışıyoruz. Onun ikram ettiği karpuzu yerken o, faaliyetlerini anlatıyor. 

İstanbul’da Süleyman Efendi Kursları’ndan yetişmiş, aynı usul üzere Belçika’da yirmi yıl öğrenci, hafız yetiştirmiş, o işi öğrencilerine devrederek Prizren’e yerleşmiş. 

Burada yıkılan köy camilerinin onarımı, köylerden öğrenci toplayıp bu kursta hafız yetiştirmek, Prizren Medresesinin öğrencilerine yurt sağlayıp akşam kurslarıyla derslerine yardımcı olmak gibi faaliyetleri var. İçinde oturduğumuz dört katlı kurs binasının son iki katını da kendi ve Belçika’daki öğrencilerinin katkısıyla tamamlamış. Kitap çalışmaları da var. Gayretli bir insan. Gece benim yatmama ayrılan odadaki koliler dolusu kitapla Anadolu’dan Kosova ya ilim Türkçe olarak 
taşınıyor. Büyük hizmet. Ahmet Hoca mütevazi tavrıyla buranın çocuklarına kelime-I şahadet öğretiyoruz diyor. Gerçekten medeniyet kimliği olarak Müslümanlığı benimsemiş bu coğrafya insanında, bilhassa köylerde cehalet bu boyutlarda. 
İkindi namazı için yeniden Sinan Paşaya gitmeye hazırlanırken Tevfik Hoca’dan Tika sorumlusu Metin Bey’i aramasını rica ediyorum. Namaz arkası yine caminin karşısındaki kahvelerden birinde Metin Bey ile tanışıyoruz. 

Metin Bey Prizren’in, genelde Kosova’nın yüksek öğrenim durumunu ve sorunlarını çok iyi özetledi. 

Bölgede Türkçe çok yaygın olduğu için lise mezunları Türkiye’nin bölge kontenjanlarından yararlanarak Türkiye üniversitelerine kolayca yerleşebiliyorlar. 
Eğitim ücretsiz olduğu gibi, Türkiye’de geçimlerini sağlayacak kadar burs da alıyorlar. 
Bölgede işsizlik oranı çok yüksek. Ailelerin pek azı çocuklarını para ödeyerek okutma imkanına sahip. Buna göre International University of Sarajevo daha bir sure bölgeden yüzde yüz burslu, yetenekli öğrenci Kabul etme politikasını sürdürmek zorunda. 
Saat yedi civarında Tevfik Bey’in ofisinden Kur’an Kursuna, akşamki sohbetten sonra dağıtılmak üzere, TC Diyanet İşlerinin hazırlattığı, çocuklara yönelik Türkçe kitaplar sevk edeceğiz. Metin Bey üç katlı evin en üst katında eşi ve Meryem adlı kızlarıyla oturuyor. Orta katta bir yandan internetten postama bakarken bir yandan da evden ikram edilen pasta ve meşrubatla ilgileniyorum. 

Kitaplar Turan Bey’in arabasıyla Kursa yollanırken ben de akşam namazı için Sinan Paşa’ya çıkıyorum. 

Akşam namazından sonra Emin Paşa camisi avlusundaki Kur’an Kursu’nun yolunu tutuyoruz. 

Kursun giriş katındaki sohbet salonu dolmuş. Tevfik Bey bir giriş yaparak sözü bana veriyor. 
Ben konuşmamı, gayrimüslimlerle karışık yaşayan Müslümanların problemlerine odaklıyorum. 
Müslümanlar için yakın yüzdelerle karışık yaşam teşvik edilmemiştir. Gayrimüslim çoğunluk içinde azınlık olan Müslümanların hicret etmesi gerekir. Ama burası bir zamanlar darül İslam idi. Yeniden darulislam olma umudu vardır diye kalmayı seçmişseniz, kendinizi ağır bir imtihanla da karşı karşıya getirmiş olursunuz. 
Aynı sosyal ortamı paylaştığınız gayrimüslimlerin inançlarını paylaşmanız gerekmez. 

Gayrimüslimlerle aranızdaki coğrafi sınırlar kalkmış olabilir, ancak kalplerinizdeki sınırlar asla kalkmamalıdır. Gayrimüslimlerle ilişkilerimiz, Kur’ani çerçevede olmalıdır. 
İçinde yaşadığınız devletlerden şu üç hakkı muhakkak talep etmelisiniz: 

1. İnancınızı bütün kurumlarıyla bir başınıza, ya da toplu olarak yaşamak hakkı. 
2. Çocuklarınızı kendi inançlarınıza ve medeniyet kimliğinize uygun olarak eğitme hakkı. 
3. Nikah, boşanma, miras ve benzeri hukuki meselelerinizi İslam Şeriatına uygun olarak halledebilmeniz için alternatif İslam hukuku ve şeriat mahkemeleri. 

Osmanlı Millet Sistemi ile, karşılıkları İmparatorluk içinde yaşayan bütün gayrimüslimlere tanınmış olan bu hakları muhakkak bizi yöneten devletlerden talep etmeliyiz. Daha sonra coğrafi sınırlar kalktıktan sonra kalplerdeki sınırları muhafaza edemeyen Bosnalı Müslümanların başına gelenleri, 1992-1995 Bosna harbinin sahnelerini anlatıyorum. İyi bir örnek oluşturuyor. 
Konuşmamın son kısmında bütün Balkanlarda Osmanlı mirası İslam Medeniyetinin yenden doğuş sürecine girdiğini, Üniversitemizin, Diyanet Teşkilatımızın, Tika’nın ve diğer bütün hizmet kurumlarının burada bu doğuma şahitlik ve ebelik etmek için bulunduklarını hatırlatıyorum. 

Toplantı çok etkili bir hava içinde sonuçlanıyor. 

Bu arada yatsı namazı okunduğu için Emin Paşa camiine geçiyoruz. Caminin Şam’da on dört yıl eğitim almış hafız hocası güzel sesiyle okuduğu ayetlerle namazı kıldırıyor. Namazdan sonra Kur’an Kursu’nda bana ayrılan odaya geçiyorum. Kurs öğrencilerinden biri, tepsi içinde peynir-ekmek, bisküvi ve meşrubat getiriyor. Uyumayacaksam Ahmet Hocanın beni ziyaret etmek 
istediğini söylüyor. Buyursun diyorum. Gece on bire doğru Ahmet Hoca geliyor. Kitap yazmakla meşgul olduğu için aşağıdaki sohbete katılamamış. Bence o insanlarla karşımda aynı hizada durmak istemedi. Ama neyse.. Geç vakte 
kadar hizmetleri anlatıyor. Allah razı olsun çok gayretli bir insan. Kelime-I Şahadet öğretmekten hafız yetiştirmeye kadar Süleyman Efendinin şanına layık bir yöntemle her türlü öğretim hizmetine koşuyor. Köy camilerini onartıyor, köylerden öğrenci topluyor. Veda ettiğinde saat yarımı biraz geçmiş.. 
Sabah namazına yine Emin Paşa Camiine iniyorum. Namazdan sonra pek yatamıyorum. 
Yol hatıralarımı toparlıyorum. Saat yediye doğru aşağı inip Tevfik Bey’i bekleyeceğim. 
Prizren’de Emin Paşa Camisi yanında Murat Paşa Hamamı Cami şadırvanında Abdest tazelemeyi bitiriyordum ki, Tevfik hoca cami kapısından girdi. Turan 
Beyi de alıp birlikte kahvaltı edeceğiz. Tevfik Bey bir pastane ismi söyledi. Turan Bey bu fikri fazla beğenmedi ama yine de gittik. Burada sadece birer kahve içebildik. Pastane çok güzel bir yerde. 

Savaştan sonra buranın sahibi, tapuyu üç kopya yaptırarak burayı üç kişiye ayrı ayrı kelepir fiyatına satmış. Sonra bunlardan biri diğer ikisinin paralarını ödeyerek yere sahip olduğunda fiyat da yerini bulmuş. 
Tevfik ile burada vedalaşıyoruz. O uğraşlarına dönerken biz de Turan Bey’in yazmacı dükkanına yöneliyoruz. Bu arada bazılarının başında gördüğüm yarım yumurta kabuğu biçimindeki keçe Arnavut külahlarından satın almak istediğimi söylüyorum. Turan Bey, komşumda var diyor. Külah beş Euro. Turan Beyin yanında para ödemek imkansız. 

Oradan çıkıp bir Boşnak börekçiye giriyoruz bir yandan ısmarladığımız “sirnice” peynirli böreği yerken bir yandan da Turan Bey’in Saraybosna’da 1972’de yaptığı askerliğin anılarını dinliyorum. 
Yugoslav Halk Ordusu’nu Sırp ordusunu dönüştürme çalışmaları daha Tito’nun sağlığında başlamış ve hız kazanmış. 
Saat dokuza yaklaşırken Üsküp otobüsünü karşılamak için caddeye çıkıyoruz. Priştine, Belgrad otobüslerinden sonra Üsküp otobüsü görünüyor. Otobüs yarı dolu. Prizren-Üsküp sadece dokuz Euro. 

KOSOVA BAĞIMSIZLIĞINDA SON PERDE 

1690 ve 1789 Sırp göçleri bölgede uzun süreden beri devam eden Sırp çoğunluğunu sona erdirmişti. Kosova yirminci yüzyıla %90 Müslüman Arnavut çoğunluğuyla girdi. 1920’deki yeniden kolonileştirme çabalarıyla Sırp nüfus arttıysa da Arnavut nüfusundaki hızlı artış ve 1960’da yaşanan yeni Sırp göçü Sırp nüfusunu 1990’larda %15’lerde tuttu. 1999’da 100 000 Sırp daha bölgeyi terk etti. 
1912 Balkan Savaşı sırasında Sırbistan ve Karadağ tarafından işgal edilen Kosova, 1913 Londra Konferansı’nda Sırbistan ve Karadağ’a bırakıldı. Kosova önce bölüşüldü, sonra iki dünya savaşı arasında Yugoslav Krallığı’nın parçası yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1946’da Josip Broz Tito başkanlığında kurulan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin parçası sayıldı. 1974 Yugoslav anayasasında Voyvodina ile birlikte Kosova muhtar eyalet statüsü kazandı.Tito 1980’de 
ölünceye kadar ülkeyi, dört federal cumhuriyet ve iki muhtar eyaletten oluşan bir komünist devletle yönetti. 
1986’da Sırbistan Komünist Partisi’nin başına geçen ve aynı yıl cumhurbaşkanı seçilen Slobodan Miloseviç Kosova Eyaleti’ni sahiplendiği gibi, 1989’da otonomiyi ilga etti, bölgeye, Müslümanları sivil haklardan, eğitimden ve ekonomik hayata katılmaktan alıkoyan ayırımcı bir rejim oturttu. 

Slobodan Miloseviç Yugoslavya Federasyon Parlamentosu’nda Müslümanları, ayrılmaya kalktıkları halde yok etmekle tehdit ederken. 

Yollar ayrılmadan önce Yugoslav Halk Ordusu, Sırp Ordusuna dönüştürülmüş, Slovenya ve Makedonya’dan boşaltılan Sırp egemen birlikler, Bosna-Hersek’te konuşlandırılmıştı. Savaş çıktığında dünya, bu Sırp birliklerinin Bosna-Hersek’li Sırplara ait olduğuna dair bir kandırmaca yaşadı. Le heigh Adalet Divanı’ndaki son mahkeme sırasında bile bu yalan aşılamadı. 

Slobodan Miloseviç 1995’te savaşı bitiren Dayton Barış Anlaşması’nı imzaladı ama Kosova bölgesinde 1998’e kadar Sırplarla Müslümanlar arasındaki çatışmalar durmadı. 1998-1999 kışında rahatsızlıklar had safhaya vardı. 

Müslüman Kosovalılar gizli Kosova Kurtuluş Ordusu (KLA) etrafında örgütlendiler. KLA ile Sırp polisi ve güvenlik güçleri arasında 1998 başlarında çıkan savaş kısa zamanda bütün Kosova’ya yayıldı. KLA’nın başlangıçtaki yerel başarıları devam  edemedi ve yazın genel taarruza geçen Sırp ordusu 300 000 Müslüman’ı evsiz bıraktı. 
NATO, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına dayanarak şiddetin durdurulmasını ve ateşkes ilan edilmesini istedi. ABD temsilcisi Richard Holbrooke Miloseviç ile Kosova’daki Yugoslav güvenlik güçleri varlığını azaltması, OSCE gözlemcilerinin bölgeye girmesine izin vermesi ve NATO hava kontrol uçuşlarını kabul etmesi konusunda pazarlığa oturdu. 1999 Şubatında Fransa’da Rambouillet’teki görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanınca Sırbistan, KLA’nın 
yanı sıra NATO ile de karşı karşıya geldi. 
NATO, 1999 24 Martında BM onayı olmaksızın Sırbistan’ı bombalamağa başladı. 78 gün süren bombardıman süresince 10 Haziran 1999’a kadar yaklaşık bir milyon Kosovalı mülteci olarak yollara düştü. Aslında bunlar Sırplar tarafından silah zoruyla evlerini terke mecbur edilenlerdi. UNMIK, KLA hükümetini 2000 başlarında ortak bir yönetim oluşturmaya ikna etti. 2000 Ekimindeki belediye seçimlerinde Rugova’nın LDA’sı Hashim Thaci’nin Kosova Demokratik Partisini (PDK) süpürdü attı. Üç ay süren belirsizlik 2001 Kasımındaki genel seçimlerle sona erdi. 

Seçimlerden koalisyon çıktı ve İbrahim Rugova Cumhurbaşkanı, PDK adayı Bajram Rexhepi başbakan oldu. 

2002 Nisanından itibaren UNMIK, Kosovalıları tek yanlı bağımsızlık ilanından vaz geçirmeğe uğraştı. 2003’te tesis edilen Temas Gurubu Kosovalılara, etnik guruplar arasında güvenli bir ortam oluşturabildikleri takdirde nihai statünün belirlenmesi işlemlerine 2005 ortalarında başlanabileceği sözü verildi 5. 2004 Martında Müslüman Arnavut isyancıların Sırplara ve UNMIK birliklerine saldırmalarıyla 
tansiyon yükseldi. Sırpların bir Arnavut çocuğunu boğduğu hakkındaki asılsız suçlama, Mitroviça’da çatışmaya neden oldu. İki gün süren isyanda 19 kişi öldü, 900 kişi yaralandı. KFOR ve UNMIK’in müdahaleleri başarısız kaldı ve bilhassa Sırplar nezdinde güvenirliklerine zarar verdi. Üç yıldan beri şiddet hareketlerinin yeniden yaşanmayacağına dair oluşturulmuş güven duygusu ve bir dereceye kadar kazanılmış bağımsızlık büyük yara aldı 6. 

2005 Ekiminde Birleşmiş Milletler Özel Temsilcisi Kai Eide, daha fazla gecikmeden bir yarar sağlanamayacağı sonucuna vardı 7 ve Genel Sekreter, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari’yi anlaşmaya önderlik etmek üzere görevlendirdi 8. 2006 Şubatından Eylülüne kadar Ahtisaari’nin ofisi (UNOSEK) Kosova ve Sırp müzakere heyetlerini Viyana’da doğrudan görüştürme işiyle uğraştı9. Her iki başkente uzman gurupları gönderdi 10. 

Sırbistan’ın 21 Ocak 2007 seçimlerinin sonuçlanmasını beklemek için verilen bir aradan sonra, Ahtisaari 2 Şubatta Özet Teklif’ini Piriştine ve Belgrat’a sundu. Her iki tarafla Viyana’da yürütülen ek müzakerelerden sonra, 10 Martta görüşmeler resmen kesildi. Ahtisaari planı şimdi BM  Güvenlik Konseyi’nde görüşülmeyi bekliyor. Gündeme alınması halinde Rusya tarafından veto edileceği anlaşıldığından da bekleyiş sürüyor 11. 

Bu arada Fransa, Almanya, İtalya, Rusya, İngiltere ve Amerika’dan oluşan “Temas Gurubu” , Priştine ile Belgrad arasında, Ağustos 2007’nin ikinci haftasından itibaren dört aylık bir müzakere süreci başlattı. Önümüzdeki 10 Aralıkta sona erecek müzakerelerden bir sonuç çıkacak gibi görünmüyor. Sırplar Kosova üzerindeki egemenlikten ödün vermezken, Kosovalılar bağımsızlıktan daha az bir şeye razı değiller. 
Türkiye Yazımızın ikinci kısmında anlattığımız Kosova’nın statüsünü belirleyen aktörlerle, birinci kısımda söz ettiğimiz Kosova’daki Türkiye arasındaki çelişki okuyucumuzun dikkatini çekmiş olmalıdır. 

Ortadoğu’daki politikalarında Türkiye’yi stratejik ortak olarak yanından ayırmak istemeyen Amerika, ortağını Balkanlardaki Müslüman topluluklarla ilgili meselelerden uzak tutmağa özen göstermektedir. AB ise, Balkanlardaki anlaşmazlıkları ırk temeline dayalı olarak çözme gayretindedir. Oysa Balkan topluluklarının kimliklerini belirleyen faktörler arasında Türk dili ve Müslümanlık çok daha önemli bir role sahiptir. 

Hem KLA ve hem de NLA, başlangıçtaki Büyük Arnavutluk yanlısı politikalarından uzaklaşıp, Kosovalıların ve Makedonyalıların kendi öz meseleleri ile ilgilenmeye başladıklarında daha büyük bir halk desteğine kavuşmuşlardır12. Bu da bölgede İslam kimliğinin, Arnavut kimliğinden daha önce geldiğini göstermektedir. Gezi gözlemlerimiz de Osmanlı kültür mirasının, Türkçe’nin ve Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını açıkça ortaya koymuştur. 

Post modern çağda, toplumların medeniyet kimliklerine göre kendilerini yeniden tanımladıklarını görmezden gelen, Kosovalıları sadece etnik Arnavutlar olarak gören politikalar başarısızlığa mahkumdur. Türkiye ABD ve AB ile karşılaştığı platformlarda bunu ısrarla anlatmalıdır. Avrupa ve ABD, İslam’ı kendisi ile kolay uzlaşabilecek bir Protestanlığa zorlamak yerine, İslam’ın orijinal hali ile bir arada yaşama kültürünü geliştirmeğe çalışmalı, Müslüman topluluklar üzerindeki 
politikalarında bu boyutu hesaba katmaktan korkmamalıdır. 

Kosova’nın nihai statüsünü belirleyen çabalara, Türkiye sadece KFOR ya da BM Barış Gücü’ne vereceği askerle değil, Kosovalılarla olan Medeniyet akrabalığı, Kosova’daki kültürel varlığı nedeniyle de müdahil olmalıdır. Kosova’da kalıcı barış, Türkiye’nin katkısıyla mümkündür. 

DİPNOTLAR:

5 Kosovo’s Ethnic Dilemma: The Need for Civic Contract, Europe Report No: 143, 28 May 2003. 
6 Bridging Kosovo’s Mitroviça Divide, Europe Report No: 165, 13 September 2005. 
7 The Report of the Special Envoy of the Secretary General on Kosova’s Future Status, 
8 Kosovo Status: Delay is Risky, Europe Report No: 177, 10 November 2006. 
9 Kosovo’s Status: Difficult Months Ahead, Europe Briefing No: 45, 20 December 2006. 
10 UNOSEK documentation of the Kosovo status talks, February 2006-March 2007, 
11 Breaking the Kosovo Stalemate, Europe’s Responsibility, Europe Report No:182, 21 August 2007. 
12 Pan-Albanism: How Big a Threat to Balkan Stability? Europe Report No: 153, 25 February 2004. 

Yarınlar İçin Düşünce 
Yıl 3, Sayı:27 
Ocak 2008. 


***

Türkiye AB’ye Sığar mı?

Türkiye AB’ye Sığar mı? 



Prof. Dr. Mehmet Can
Yarınlar İçin Düşünce 
mcan@ius.edu.ba 


Ankara Anlaşmasının imza töreni Türkiye, 1959 yılında oluşum halindeki Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile yakın iş birliği içinde olmak isteyen ilk ülkelerden biridir. Bu ortaklık, 12 Eylül 1963 yılında, Ankara Anlaşması çerçevesinde gerçekleşti. 

Ankara Anlaşmasının temel amacı Türkiye ve AET ülkelerindeki yaşam standartlarının hızlandırılmış ekonomik gelişme, ticaretin düzenli genişlemesi Türkiye ekonomisi ile topluluk ekonomisi arasındaki farklılıkların giderilmesi sayesinde iyileştirilmesini sürekli kılmak, “Gümrük Birliği’nin” oluşturularak Türkiye’nin AET ülkeleri ile kısıtlama olmadan mal ve tarımsal ürün ticareti yapabilmesine imkan vermekti. 


AB -Türkiye İlişkilerinde Anahtar Kilometre Taşları 1987 Türkiye 14 Nisan’da tam üyelik başvurusunu sundu. 
1999 Türkiye ve AB arasında “Gümrük Birliği”, üç yıllık müzakereden sonra, 1 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Avrupa Konseyi, Komisyonun Türkiye hakkındaki ikinci Düzenli Raporundaki tavsiyelerine uyarak Aralık ayındaki Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye AB üyeliği için aday ülke statüsünü verdi. 

2000 Avrupa Konseyi 8 Mart tarihinde Türkiye’nin AB katılım süreci için bir yol haritası sağlayan 
“AB - Türkiye Katılım Ortaklığı”nı kabul etti. 19 Mart’ta Türk Hükümeti, Katılım Ortaklığını yansıtan, Müktesebatın Üstlenilmesi için Ulusal Programı (NPAA) kabul etti. 2001 Eylül ayındaki Kopenhag Zirvesinde, Avrupa Konseyi, şimdilerde “Katılım Öncesi Malî Yardım Aracı” olarak geçen mekanizma vasıtasıyla malî desteği kayda değer şekilde arttırmaya karar verdi. 

2004 Avrupa Konseyi 17 Aralık’ta Türkiye ile üyelik görüşmelerini başlatmaya karar verdi. 

2005 Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 3 Ekim’de, müktesebatla uyumun analitik incelemesi olan “Tarama Süreci”yle 35 başlık altında başladı. Aralık’ta, Konsey Türkiye için yeni katılım ortaklığı belgesini kabul etti. 
2006 Kasım’da, Avrupa Komisyonu Türkiye ile katılım müzakereleri hakkında Konsey’e ilerleme raporunu sundu. 
Gelinen Nokta Nedir? 
Tarama toplantılarının, Ekim 2006’da sona ermesinin ardından Komisyon, her bir fasılla ilgili tarama raporunu hazırladı. 
Müzakere edilecek ilk fasıl olan 25. numaralı Bilim ve Araştırma Faslı açıldı ve 12 Haziran 2006 tarihinde geçici olarak kapandı. 
KKTC: Anan planına EVET. 
Kasım 2006’da, Avrupa Birliği malların serbest dolaşımı ile ilgili kısıtlamalar konusunda taşıdığı endişeleri dile getirdi. Avrupa Birliği Konseyi 14–15 Aralık 2006 tarihinde Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yönelik kısıtlamaları bağlamında sekiz başlıkta müzakereleri askıya alma kararını aldı: 

 1. Fasıl Malların serbest dolaşımı 
 3. Fasıl İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi 
 9. Fasıl Mali hizmetler 
 11. Fasıl Tarım ve kırsal kalkınma 
 13. Fasıl Balıkçılık 
 14. Fasıl Ulaştırma politikası 
 29. Fasıl Gümrük Birliği 
 30. Fasıl Dış İlişkiler 

Bunun yanı sıra Türkiye’nin AB-Türkiye Ortaklık Anlaşması Ek Protokolü kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde hiçbir faslın geçici olarak kapatılmayacağı kararı da alındı. 

Ancak bu, müzakere sürecinin tıkandığı anlamına gelmiyor. Ocak 2007’den itibaren müzakereler askıya alınmamış, fasıllar bağlamında yeniden rayına oturmuştur. 

Girişimcilik ve Sanayi Politikası başlıklı 20. Fasıl Mart 2007 sonunda müzakerelere açılmıştır. 
Türkiye'nin Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerine son olarak İstatistik başlıklı 18. Faslın ve Mali Kontrol başlıklı 32. Faslın müzakereye açılmasıyla devam edilmektedir. 
AB, Türkiye’nin Üyeliği konusunda Bölünüyor 
AB, iki büyük Avrupa ülkesi Almanya ve Fransa’da son iki yılda seçilmiş iki yeni liderle, zaman zaman çatışmaya ve rekabete yol açabilecek yeni bir yola girdi. 

Bu serüven Avrupa’yı ve geleceğini özellikle ilgilendirirken, Türkiye’yi de derinden etkileyebilecek bir kavşak noktasına getirecek. Çünkü her iki lider de bir şekilde “Türkiye’nin AB’de yeri yok” dediler. 

Nicolas Sarkozy 

Sarkozy, Angela Merkel’in açık etmekten çekindiği hedefi gerçekleştirecek lider olmaya oldukça hevesli ve kendinden emin. Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasına destek veren eski Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder’in aksine Merkel, Türkiye’ye tam üyelik değil imtiyazlı ortaklık verilmesinden yana. 

Angela Merkel 

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Merkel’in Hristiyan Demokrat Birlik’i (CDU) ile Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in Sosyal Demokrat Partililer’i (SPD) arasında kurulan koalisyon, Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda farklı yaklaşım lara sahip. “Pacta sunt servanda (Ahde vefa) Avrupa zemininde geçerli olan ilkedir” diyor Steinmeier, Fransız devletinin sayısız onayını taşıyan onlarca belgeye rağmen, bu ülkenin Avrupa İşleri Bakanı Jeanne Pierre Jouyet Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine ehil olmadığını söylüyor. Le Figaro'ya konuşan Jouyet, hükümeti nin Avrupa'nın sınırlarının belirlenmesini tartışmak üzere yıl sonundan önce bir akil adamlar heyeti toplanmasını isteyeceğini söylüyor. 
Sarkozy ve Merkel ilk Avrupalı lider değiller. Onlardan önce Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel, Türkiye'nin üyeliğine karşıydı. Türkiye'nin tartışıldığı ve Schüssel'in de ciddi muhalefet ettiği bir noktada kendisine açıkça şu söylenmiş: Elinde bu süreci durdurmak için her imkan var. Açıkça çık ve Türkiye'yi durdur. Bugün Türkiye'nin AB süreci devam ettiğine göre, gözlerimizi doğal olarak Türkiye'nin üyeliğini destekleyenlere çeviriyoruz. 

İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband Türk mukabili Ali Babacan ile son Türkiye ziyaretinde, Türkiye’de 61. hükümetin kurulmasından sonra başkent Ankara'yı ziyaret eden ilk yabancı konuk olan İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband, "Türkiye'nin Avrupa'nın geleceği için hayati önem taşıdığını" belirtti. Türkiye AB için bir sınavdır diyen Miliband, Daily Telegraph gazetesine yazdığı makalede, "Avrupa ile Asya arasındaki mesafeyi kapatmak, ortak insani değerlerin dini 
farkları gölgede bıraktığını göstermek için Türkiye'den daha önemli bir ülke yok" dedi. David Miliband, Türkiye'nin AB üyesi olarak üzerine düşen rolü oynaması, ortak projelerde yer alması ve ortak değerleri desteklemesi halinde, Türkiye, İngiltere ve Avrupa için kazancın çok büyük olacağını vurguladı. 

İtalya Dışişleri Bakanı Massimo D’Alema, Türkiye’nin AB’ye girmesinin, "dinler savaşı" çağrısı yapanlara karşı "en iyi cevap" olacağını belirtiyor. 

Massimo D’Alema 

Massimo D’Alema, Bari’de Eylül 2007 içinde, Balkanları konu alan bir seminerde yaptığı konuşmada, "Uygarlıklar çatışması tarihinde trajik bir günü hatırladığımız bugün, dinler savaşı çağrısı yapanlara verilecek en iyi cevabın, Türkiye gibi Müslüman ve demokratik büyük bir ülkenin AB bünyesinde olması olduğunu düşünüyorum" dedi. 

D’Alema, Türkiye’nin AB’ye girmesinin, "insan haklarına bağlılık, ortak kalkınma projesi ve demokratik değerlerin ortak kabulü çerçevesinde farklı dinler ve uygarlıkları paylaşma imkanını" yansıtacağını kaydetti. 
ABD, İsrail ve Yahudi Kuruluşları Türkiye’nin AB Üyeliğini Destekliyor Bir yandan AB’nin, ABD’nin Avrupa üzerinde etkisini dengelemek için kurulduğu söylenir ken,  ABD’nin, bölgedeki stratejik ortağı Türkiye’nin AB’ye alınması için, AB siyasi liderlerini öfkelendirecek şekilde ve siyasi incelikten yoksun baskı uygulaması çoğu kişiye çelişkili gelmiştir. 

ABD resmi politikasından başka, bu politikaların oluşturulmasında önemli ağırlığa sahip Amerikan Yahudi düşünce kuruluşları da Türkiye’nin AB’ye alınması için fikir üretir ve lobi yaparlar. 

Morton Abramowitz 

Turgut Özal döneminde Amerika'nın Ankara büyükelçisi olan Morton Abramowitz, 5 Eylül 2007’de Amerika'nın Sesi Türkçe bölümüne Türkiye'nin Amerika, İsrail ve Avrupa Birliği'yle ilişkilerini değerlendirdi. Büyük Ortadoğu Projesini şekillendiren ve Amerika’nın yirmi birinci yüzyılda da dünyanın tek süper gücü kalmasının koşulları belirleyen dokümanı hazırlayan American Century Foundation adlı Yahudi düşünce kuruluşu uzmanlarından emekli Büyükelçi Abramowitz, bundan sonraki siyasi dönemin iyi değerlendirilmesi durumunda, Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda önemli mesafe alacağını söyledi. 

Ezher Weizmann 

1999 yılı içinde Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinden hemen sonra İsrail cumhurbaşkanı Ezher Weizmann kendisiyle yapılan söyleşide bir Türk gazeteciye, Türkiye’nin AB Gümrük Birliği’ne girmesi için neden lobi yaptıklarını şöyle açıklıyordu: 
_ Bu bizim ilk çabamız değildir. Türkiye Cumhuriyet’inin, ilk yıllarından itibaren bir Avrupalı devlet olması için daima çaba göstermişizdir. Bir Müslüman ülkenin Avrupalı olabileceğini İslam dünyasına göstermek çok önemlidir. 

Jeokültürel Alanlar Açısından Bakılınca 

Bir toplumun kültürel değerlerini ve medeniyet kimliğini paylaşan insanlardan oluşan nesneye, o toplumun jeokültürel alanı denir. Bu alanın fiziksel sınırları olmaz.1 

Türkiye'nin Sınırları ve Büyüklüğü 

Jeokültürel yaklaşıma göre Türkiye jeokültürel alanı üç kanattan oluşur: Birinci kanat, Osmanlı İmparatorluğu’nun en geniş sınırlara sahip olduğu zamanki coğrafyada bu gün yaşayan insanlardır. İkinci kanat, birinciye dahil olmayan, fakat Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan Müslüman toplumlar, üçüncü kanat ise, ilk iki kanat dışında kalan bütün Müslümanlardır. 

Şunları birer stratejik kayıt olarak ortaya koymak şarttır:2 

• Türkiye'nin jeokültürel gücü jeoekonomik gücünden daha büyüktür. 
• Türkiye'nin jeoekonomik gücü jeopolitik gücünden daha büyüktür. 
• Türkiye'nin jeopolitik gücü coğrafi/idari/siyasi Türkiye'nin gücünden daha büyüktür. 
• Gerçek Türkiye, öz coğrafyası değil, jeokültürel havzasıdır. 
• Gerçek Türkiye, öz coğrafyası kadar küçük değildir; aksine, jeokültürel havzası kadar büyüktür. 
• Gerçek Türkiye'nin sınırları fiziksel olmayan jeokültürel sınırlarıdır. 

Türkiye'nin sınırları ve büyüklüğü ancak ve ancak jeokültürel değerine bakarak anlaşılabilir. AB ile ilişkiler için strateji oluştururken varolan tüm değerler hesaba katılacaksa, burada en büyük açılımı sağlayan jeokültürel değerlerin dikkate alınması gerekir. 

Türkiye'nin jeokültürel alanı 

Osmanlı kuruluş stratejisi jeokültürel bir stratejik aklın ürünüdür ve bu akıl jeopolitiği jeokültüre göre yerli yerine oturtmuştur. 
Yahudilik Jeokültürel Alandır Jeokültürün ne işe yaradığını, neler başarabileceğini ve nelere kadir olduğunu anlamak için İsrail'e bakmak yeterlidir. Modern dönem devletlerinden biri olan İsrail bir jeokültürel stratejiyle devlet olabilmiştir. Yahudiler, altı bin yılı aşan sürgüne ve dünyanın dört bir yanına dağılmışlığa 
rağmen, sıkı sıkıya sarıldıkları ve asla vazgeçmedikleri kültürel değerlerini stratejik düzeyde ele almışlar, jeokültürden hareketle jeopolitik değer üreterek çok güçlü bir jeokültürel alan kurmuşlardır. 
İsrail devletinin kuruluşunda 'dış güçlerin' desteği olmasaydı Yahudiler hiçbir şey yapamazdı denilebilir. 

Ancak, katkı sağlayanları katkı sağlamaya iten sebepler incelendiğinde, o etki taşının altında Yahudi jeokültür alanının olduğu görülecektir.3 
AB, Hıristiyan Avrupa Jeokültürel Alanının Gereksinimidir AB, Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan itibaren Hıristiyan Avrupa Jeokültürel Alanının Gereksinimidir. Uluslar arası Siyonist politika, kendi jeokültürel alanı için tehlikeli bulduğu 
Türkiye’yi jeokültürel alanının dışına çıkararak AB’ye kapatıp etkisizleştirme politikası izlemektedir. AB politikacılarının Türkiye yanlıları arasında Türkiye’nin jeopolitik olarak AB'ye lazım olduğuna samimiyetle inananlar küçük bir azınlıktır. Yahudi Jeokültürel gücünün Avrupa halkı üzerindeki etkisi sınırlı olsa da, Türkiye’nin AB’ye girmesine kesin karşıt olan siyasilerin iktidar yollarını daraltabilmektedir. 

Wolfgang Schüssel 

Avusturya Başbakanı Schüssel'in Türkiye’ye muhalefette pasifleşmesi, hatta siyasetten silinmesi, Merkel’in dikkatli politikası bunu göstermektedir. Sarkozy şu anda Hıristiyan Avrupa Jeokültürel alanının liderliğine oynayan hiperaktif bir yaramaz rolündedir. Çok geçmeden sosyalist rakibi Segolene Royal ile arasının kapanmakta olduğunu görerek o da uysallaşacaktır. 

Maria-Segolene Royal 

Türkiye’nin AB’ye Girişi Süreci, İki Jeokültürel Alanın Karşılaşmasıdır AB sürecinde yaşadığımız yarım yüzyıllık sorunun özünde, jeopolitik olarak AB'ye lazım olan 
Türkiye'nin jeokültürel olarak AB jeokültürüyle uyumsuz olması, daha doğrusu baskın konumda olması yatmaktadır. Türkiye jeokültürü AB için bir tehdittir ve AB jeokültürü bu meydan okumayı karşılayabilecek güçte değildir. Bu yüzden karşılıklı olarak yaşanan jeopolitik gereksinim, jeokültür söz konusu olduğunda anlamsızlaşmaktadır. 
Osmanlı İmparatorluğunun Millet Sistemi ile başardığı gibi, iki jeokültür havzasının bazı coğrafya bölgelerinde birbirine girmiş olarak yaşamaları mümkündür. 
Bu iç içe yaşam her iki kültürün şu üç hakkı desteklemesiyle mümkün olmaktadır:4 

 Kültür guruplarının kendi kültür ve medeniyetlerini kurumlarıyla birlikte yaşama özgürlüğü, 
 Ebeveynin çocuklarını kendi kültür ve medeniyet kimliklerine göre yetiştirme özgürlüğü, 
 Kültürlerinin şeriatına göre hüküm veren alternatif hukuka sahip olma hakkı. 
Türkiye’nin kültür alanının belirleyici medeniyeti, bu hakları desteklemektedir, 
Medine Vesikası ve Osmanlı Millet Sistemi ile tarihte pratiğe dökmüştür. 
Türkiye ve AB Ülkelerinin Demokrasileri Birlikte Yaşamayı Destekleyecek Olgunlukta Değildir Türkiye’nin ve etkilendiği Batı’nın hala kuvvetle etkisinde bulundukları Allah’sız Aydınlanma felsefesi ve onun desteklediği laiklik ve sekülerlik, demokrasilerinin bu üç temel insan hakkını destekleyecek şekilde genişlemelerinin önündeki en büyük engeldir. 

Post modern dönemin organizasyonlarından artık hizmetlerini halklara, onların inançlarını kaale almadan değil, inançlarının gereklerine uygun olarak götürmeleri beklenmektedir. 
Aslında yarım asır önce ilan edilen ve AB ülkelerinin hepsi tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 18. ve 26. maddeleriyle yukarıdaki üç temel haktan ilk ikisini biraz utangaçça da olsa desteklediği ve üçüncü hak, birincinin mantıksal sonucu olduğu halde Kıta demokrasilerinin bu hakları destekleme başarıları çok alt düzeylerde kalmıştır. Cumhurbaşkanı olmadan önce Sarkozy’nin başında bulunduğu komisyon ise, hazırladığı raporla Fransa’yı bu hakların desteklenmesi konusunda çok gerilere itmiştir. 

Brüksel’de 11 Eylül 2007’de yaşanan “Avrupa’da İslam’ın Gelişmesini Durdurun” eylemi, Avrupa halklarının önemli bir kısmının bilinçlerinin nasıl şekillendiğini göstermesi bakımından ibret vericidir. 

Avrupa’nın İslamlaşmasını durdurun 

Türkiye’nin 1982 anayasasında inanç özgürlüğü T.C. Anayasası Madde 24. – Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. 
maddesinde ifadesini bulmakta, ve açıkça görüldüğü gibi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesindeki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir. 

Orijinal hali “free practice” olan “uygulama” unsurunu, yani inancın şeriatını yaşama hakkını içermemektedir. Esefle görüyoruz ki yeni “Sivil Anayasa” taslağı da bu hususta 1982 anayasasından daha öteye gidememektedir. 

Çocuklarının eğitimi konusunda ebeveyni tek tayin edici kabul eden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 26. Maddesi 26/3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır. 
İse hem TC Anayasasında ve hem de AB ülkelerinin yasalarında açıkça ihlal edilmekte ve bu yetki devlete verilmektedir. 

İki jeokültür alanına mensup bireylerin birlikte yaşamalarının olmazsa olmazı olan alternatif hukuka ise hem TC ve hem de Avrupa Anayasası kapalıdır. 

Dünya globalleşme ile küçük bir köy haline gelirken, laiklik ve sekülerlik post modern dönem insanının taleplerinin gerisinde kalmıştır. Türkiye ve Avrupa demokrasileri bir başka kültür havzasının insanları ile bu küçük köyde bir arada yaşamayı başarmak için muhakkak demokrasilerini insanların inanç ve kültürlerinden doğan yaşam şekillerini destekleyecek şekilde geliştirmelidirler. Türkiye de zaruri anayasal açılımları yaptıktan sonra bu husus, AB-Türkiye 
müzakere masasında yakın gelecekte “Ankara Kriteri” olarak yerini almalıdır. 
AB Müktesebatı Azınlık Dilleri Konusunda Türkiye’nin Önündedir İnanç özgürlüğü nü desteklemek açısından aynı ölçüde özürlü olsalar da, AB Müktesebatı, azınlık  dilleri konusunda Türkiye’nin önündedir. Avrupa Azınlık Dilleri Sözleşmesi, bu dillerde yazılı, görüntülü, sesli her türlü yayına sınırsız serbestlik tanıdığı halde Türkiye’nin yasal çerçevesi, tercüme edilmek şartıyla haftada kırk dakika görüntülü yayından ve özel dil kurslarından öteye geçememiştir. 


Anadilde eğitim konusunda AB müktesebatı, Katalonya örneğinde olduğu kadar ileri gittiği halde, TC Anayasası geçilmez bir duvar örmüştür. Ne yazık ki, yeni Sivil Anayasa taslağında da bu konuda bir açılım görülmüyor. Türkiye-AB üyelik müzakereleri sırasında bu dosyaya da sıra gelecektir. 

Türkiye AB’ye Girmese De 

Yukarıdaki tespitlerden anlaşıldığına göre Türkiye’nin Kültür alanı, onun AB kültür alanına dahil olmasına imkan vermeyecek adar büyük ve temel felsefe bakımından farklıdır. Batı demokrasileri ise, AB’nin, Türkiye Başbakanı Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın dediği gibi “medeniyetlerin bir arada yaşadığı”, kültür havzalarının üst üste bindiği bir organizasyon olmasını destekleyecek kadar gelişmiş değillerdir. 
Ancak Batı demokrasileri Türkiye’nin AB içindeki varlığını desteklemek için olmasa bile, Avrupa’da yaşayan ve sayıları hızla yirmi milyona yaklaşan yerli, ya da göçmen Avrupalı Müslüman’a karşı uyguladıkları asimilasyon politikalarının ve kültürel soykırım suçlarının ortaya çıkardığı problemlerin üstesinden gelmek için muhakkak kendilerini yenilemeli, laiklik veya sekülerlik takıntılarını bir tarafa bırakıp, hiç olmazsa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ifadesini bulan insan hak ve özgürlüklerini tatminkar şekilde destekleyecek açılımları yapabilmelidirler. 

Terry Davis 

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Terry Davis Brüksel’de 11 Eylül 2007’de yaşanan “Avrupa’da İslam’ın Gelişmesini Durdurun” eylemi için “Avrupa değerleri gerçekten tehdit altında, ancak tehdit İslam’dan değil, dar kafalılıktan geliyor” dese de, AB üyesi ülkelerin asimilasyon politikaları, vatandaşlık ve göçmen yasaları, asıl tehdidi Avrupa demokrasilerinin dar kafalılığının oluşturduğu gerçeğini saklaya mıyor. Diğer taftan Türkiye bir yandan yeni “Sivil Anayasa”sını, Türkiye insanının yukarıda sıraladığımız üç temel hakkını destekleyecek şekilde yeniden yazıp kendi evini düzene sokarken, diğer yandan AB müzakere sürecinden bağımsız olarak, AB ülkelerinde kendi jeokültür havzasının parçaları olan Müslüman toplulukların yaşam zorlukları ile yakından ilgilenmelidir. Mesela Almanya’da ve Fransa’da vatandaşlık almanın şartı “en üst düzeyde Almanlaşmak, Fransızlaşmak”, yani 
asimilasyondur. Asimilasyon, yirmi birinci yüzyılda, başta Fransa ve Almanya olmak üzere bütün Avrupa’da, dünyanın gözü önünde işlenmekte olan bir “kültürel soykırım”dır. Türkiye kendini bu konuda kusurlu olmaktan çıkardıktan sonra, bu derin insan hakları ihlallerini durdurmak için derhal teşebbüste bulunmalıdır. 

Yazar ve Üniversitesi International University of Sarajevo Hakkında 
Profesör Doktor Mehmet Can, Saraybosna’da International University of Sarajevo’da öğretim üyesidir. 
International University of Sarajevo’nun Saraybosna’da inşaatı devam eden yeni kampüsü International University of Sarajevo, Sanat ve Sosyal Bilimler, Ekonomi ve Yönetim Bilimleri, Mühendislik ve Fen Bilimleri Fakültelerinin on dört programın da lisans ve lisansüstü düzeyde eğitim vererek, bölge meselelerini anlamaya ve çözüm üretmeye yönelik bilimsel araştırmalara ev sahipliği yaparak, Sokulu Mehmet Paşa’nın güney doğu Bosna’da Drina nehri üzerine yaptırdığı köprünün misyonunun bilgi çağı karşılığını üslenmektedir. 

Drina Köprüsü 

Drina Köprüsü’nden geçen ticaret yolu Doğu’nun değerli dokumalarını Batı pazarlarına ulaştırarak Bosna’ya zenginlik getirdi, International University of Sarajevo başta olmak üzere Bosna’ya yapılan kültür yatırımları da İslam’ın irfan ve hikmetini Batı’ya ulaştırarak, Batı’nın bu gün içinde bulunduğu medeniyet bunalımına derman taşıyacaktır. Üniversite hakkında ayrıntılı bilgiye 
http://www.ius.edu.ba    

Adresinden ulaşılabilir. 

Yarınlar İçin Düşünce 
Yıl 3, Sayı:25 
Kasım 2007. 


DİPNOTLAR;

1 Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür, İz Yayıncılık, 1993. 
2 Mustafa Şen, Dış siyasette stratejik ters çevirme harekatı, 
   http://www.yenisafak.com.tr/yorum/?c=12&i=20032 
3 Zbigniev Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap Kitabevi, 2005. 
4 Mustafa Özel, İsrail barış yapamaz!, 06.08.2006, 
   http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=1019&y=MustafaOzel 


***