Prof.Dr. Sait YILMAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr. Sait YILMAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2019 Cumartesi

Alternatif Analiz..

Alternatif Analiz.. 

Prof.Dr. Sait YILMAZ 
07 Aralık 2019 



Sizi Bekleyen Asıl Tehlike; 
Göremediğiniz, 
Bilmediğimiz, 
Anlayamadığınız dır.. 



 Giriş 

 Sıra gene bir (Akademik) istihbarat makalesine geldi. Bu sefer, alanla ilgili literatüre yeni bir kavram eklemek gayretindeyiz; ‘bilinmeyen bilinmeyenler’. 

Bu makaleyi tetikleyen ise geçenlerde NATO’nun yeni çalışmalarını incelerken dikkatimi çeken bir şey oldu. NATO dünyayı anlayamıyor, operasyon sahasında kendini nelerin beklediğini yani harekât ortamını öngöremiyor ve bunun çaresini bulmak için yeni bir analiz yöntemini test ediyor; Alternatif Analiz (AltA). AltA, sadece karar verme sürecine daha fazla katkıyı değil, çoklu bakış 
açılarını yakalayarak, operasyonel resmin daha iyi anlaşılmasını da hedefliyor. Kanımca, bu da çözüm değil çünkü sorun artık bulmacanın daha çok parçasını bir araya getirmek değil, Sorun, ‘bilinmeyen bilinmeyenleri’ yani aklımızdan geçmeyen, varlığından haberdar olmadığımız bilinmeyenleri yakalamakla ilgili. Geçmişte analiz, gerçeğin bir versiyonunu yakalamaya çalışır, bulmacanın yerine oturan parçalarından yani mevcut bilgi ve veriler ile tahminlere dayanırdı. Her zaman bilinmeyenler çoğunlukta olduğundan; siz, işe yaradığı tam belli olmayan bilgilerden bir tahmini gerçek daha doğrusu bir hikâye yazardınız. Örneğin 
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya saldıracağı hikâyesi, her iki tarafın da işine yarayan, en çok sevilen analiz idi. Ama içinde yaşanan yani güvenlik sorunlarının hem genişlediği hem de derinleştiği dünyada bilinmeyenler öyle çok genişledi ki, komplo teorileri popüler oldu. Özetle analizcinin asıl sorunu; bilinmeyen bilinmeyenler yani bulmacanın hiç göremediğimiz bölümleri. Bu makalede, istihbarat analizcisi ile sohbete devam edeceğiz ama önce analiz ve analizcinin işi ile ilgili sizlere özet bir bilgi verelim. 

 Analiz ve Analizci.. 

İstihbarat analizcisinin bilgi yığını içinde doğru resmi oluşturması yaratıcılık ister. 
Dört analitik kural, düşünmeye yardım eder1. İlk kural “Bütün, parçaların toplamıdır” der. 
Önce parçalara ayrı ayrı bakmalı ve ilişkili olanları birbirine eklemelidir. İkinci kurala göre; ‘Davranışlar tekrar eder ve gelecekteki davranış muhtemelen geçmişe benzer olacaktır’. Bu yüzden, geçmişteki trendler ile gelecek arasında ilişki kurulmalıdır. Üçüncü kural; ‘Eylemler ve sonuçları arasında açık ve tanımlanabilir neden-sonuç ilişkisi vardır’. Analizci, ilk sonuçlara götürecek basit neden zincirleri aramalı ve bulmalıdır. Son kural ise ‘Girdi ve çıktı arasında orantılılık olduğunu’ söyler. Küçük eylem küçük sonuç veya etkilere yol açar, 
büyüğü ise büyük olanlara. Bu da analizcinin önemli olanları ayırt etmesine yardım eder. En büyük zorluk birinci kuralda yaşanır çünkü makro davranışları belirlemek, bağlantı kurmak için önemlidir. Yaratıcılığın temel sırrı “farklı düşünmek” ancak bu mistik ya da artist tipi düşünmek değildir. Daha çok yeni dünya koşullarına uygun olguları dikkatlice bulup, değerlendiren, hayati ve temel bir yetenektir. Analizcinin en büyük zorluklarından birisi trendleri oluşturma zorluğudur. Çünkü çağımızın pek çok önemli alanı 10-15 senelik bir gelişme alanına yani geçmişe sahiptir. Pek çok alan ise henüz keşfedilmemiştir. İstihbarat eski alanlarda daha iyi çalışır. Analizcinin işini başarı ile yapabilmesi için; belirli analitik vasıtaları kullanmalı, rakip ve çevre hakkında anlayışı geliştirecek tanımlama, açıklama, değerlendirme ve öngörü yeteneklerine sahip olmalıdır2. Bu da profesyonellik gerektirir yani işini iyi bilmelidir. 

 İstihbarat, bilim gibi hipotezlerle çalışır ve doğasında yanılma payı çoktur. Hangi metodu kullanırsanız kullanın hatalardan kaçınmak zordur. Alanla ilgili bilim insanlarından Loch Johnson’a göre analiz, karmaşık bir iştir. Genellikle belirsizlik, şüphe, tartışma ve yarım cevaplar ile yürütülen bir sürecin sonunda eksik bilgiler ve sıcak tartışmalar ile şekillenir 3. 
Analizci genellikle aşağıdaki 12 mantık hatasından bir ya da bir kaçını yapabilir; 

- Rakibin kendisi gibi düşündüğünü sanmak, 
- (Bilmediği şeyler hakkında) yanlış veya hatalı varsayımlar, 
- Daha uzman gözüken kişinin doğru düşündüğünü farz etmek, 
- Hatalı etki-sonuç ilişkisi kurmak, 
- Gerçekler ve kanıtlardan ziyade önyargılara, duygulara ve özel çıkarlara göre değerlendirmek (ad hominem), 
- Faraziye ile sonucu aynı düşünme hatası, 
- Aşırı basitleştirme ile ciddi sonuçları kavrayamama, 
- Küçük kanıtlarla genelleştirme yapma, 
- Bir olayın takip eden diğer olayın nedeni olduğunu düşünmek, 
- Pek çok seçenek olma ihtimali varken bunları bir ya da ikiye indirerek diğerlerini dikkate almamak, 
- Bir konudan çıkarılan sonucu, belirli bir benzerlikten dolayı diğer bir konuya da uygulamak, 
- Önceki faraziyelerini bir kenara bırakıp düşüncelerinde ani değişiklikler yapmak. 

İstihbarat analizcisinin mahareti birçok veri arasından doğru noktaları birleştirmek, anlamlı hale getirmek yani istihbaratı üretmektir. Bunun için tümden gelen, tümevarım, dışa çekim’in dâhil olduğu bilimsel bir metot içinde hipotezlerini test edecektir. Analizci, gelen bilgi yığını içinden gerçekleri, hipotezleri ve teorisini çıkarabilmesi için sosyal bilimler metodolojilerine aşina olmalıdır. Ayrıca, ulusal güvenlik için önemli olan uluslararası davranış ve eğilimleri sezecek, belirli zaman diliminde artan veya eksilen değişimleri 
tanımlayacak bir kabiliyette olmalıdır 4. Analizci, genellikle üç aşamada işini yapmaya çalışır; mümkün olduğu kadar okumak, problemle ilgili cevap bulmaya çalışmak ve mümkün olduğu kadar düzenli bir şekilde yazıya dökmek 5. 

İstihbarat analizi her zaman gelişmiş ve yapılandırılmış metotlar ile yapılmamaktadır. 
Kullanılan klasik analiz teknikleri arasında istihbarat kültürlerine göre değişkendir. Örneğin Çin istihbaratı; Mikro Ölçekleri Karşılaştırma Tekniği, Veri Daraltma Yöntemi, Ajan 
Çarpıştırması Yöntemi gibi teknikler kullanır6. Batılı servisler ise daha çok; Matris Bağlantı 
(Link) Analizi, Hipotezlerin Karşılaştırmalı Analizi, T Matrisi Analizi, Olasılık Ağacı, Fayda Ağacı ve Matrisi, Bilinenler-Bilinmeyenler-Varsayımlar, Akıl Yürütme Zinciri, “Sebebe Ait Akış Diyagramı gibi pek çok teknik kullanır7. Şekil 1’de bazı örnekler görülmektedir. 


Şekil 1: Geleneksel Analiz Teknikleri 

 Analizcinin mahareti; doğru noktalar arasında bağlantı kurmak, önemli bilgi/veriyi ayırt edebilmek, daha da önemlisi bilinmeyenleri tespit etmek ve bilinmeyen bilinmeyenleri öngörebilmektir. Bu ise anlama seviyesi ile ilgilidir. Anlama, sadece çok okumak değil tecrübe yolu ile de kişinin bilgi ve yetenek kazanmasıdır. Böylece, doğruluğu kanıtlanmış bilgi kapasitesi ile harekete geçme imkânı verir, dünyaya nasıl bakacağımızı söyler. İstihbarat, harekete geçmek için işlenmiş bilgi üretir. Bilgi, statik bir sürece sahip iken anlayış dinamik bir sürece sahiptir. Elde edilen bilgiler en sonunda bize avantaj sağlayacak ‘anlama’ya dönüşür ve anlamayı kullanarak düşünür, plan yapar, hızlı karar verir ve rakiplerimizden daha iyi oluruz. Anlayış ve istihbarat arasında güçlü bir ilişki vardır. Anlayışın veri ve bilgiden temel farkı idrak yeteneği olan birinin aklında oluşmasıdır. Anlama ise problemi çözmek için öngörü ve kanı kazandırır. Anlayış, karar vermemize ve durum içinde reaksiyon göstermemize yardım eder. Bilgi piramidinin en üstünde olan üst akıl (bilgelik) ise istihbaratın ihtiyaç duyduğu yaratıcılığa yardımcı olabilir8. Bunun için de anlama seviyesinin 
yüksek olması kadar geniş bir alana yayılması gerekir. Bu anlamanın yaratılması çok disiplinli çalışmaları yani istihbaratçıların akademisyenler ve teknoloji uzmanları ile çalışmasını zorunlu kılmıştır. Amerikan istihbaratının son yıllarda kullandığı “işbirlikçi istihbarat” ve “sözsüz anlama” gibi kavramlar 9, anlama için dünya genelinde farklı kültürlerden beyinlerden istifade etmeyi öngörmektedir. 

 Alternatif Analiz.. AltA

 NATO’ya göre; günümüzün dünyasının süratle değişen ve geçmişte benzeri olmayan siyasi, stratejik ve operasyonel ortamında; kurumlar daha iyi uygulanacak planlar, politikalar ve prosedürler geliştirmek zorundadır. Karar vericilerin bu ortam içinde geniş bir görüş açısı sağlaması ve bağımsız eleştirel düşünce ile yaklaşması gereklidir. Alternatif Analiz (AltA), karar vericiler için bağımsız eleştirel düşünme ve alternatif perspektifler sağlayan ve bu 
yönde geniş bir uygulama alanı olan kabiliyet olarak düşünülmüştür. NATO tarafından geliştirilen bu kabiliyet, karar verme süreçlerine entegre edilerek farklı bir yöntemle anlama kabiliyeti sağlayacaktır. Genel olarak AltA’nın, yaratıcı çözümler ile riskleri azaltacağı ve fırsatları artıracağı beklenmektedir. AltA; daha doğru karar vermek için tasarlanmış bağımsız, eleştirel düşünce ve alternatif perspektif uygulanmasıdır. Buradaki “bağımsız” kelimesi düşünmemize etki eden diğerlerinin etkisi ve kontrolünden uzak olmak anlamındadır. Eleştirel düşünce ise bilginin konseptleştirilmesi, işlenmesi, analizi, sentezi ve değerlendirilmesin de entelektüel olarak disipline edilmiş süreçtir. Alternatif perspektif ise duruma, probleme veya gerçeğe farklı bir zihniyet, kültürel çerçeve veya değer ve inanç 
yapısı ile bakma sonucu ortaya çıkacaktır. 


Tablo 1: AltA Teknikleri ve Uygulanması 

Kaynak: NATO Alternative Analysis Handbook, Second Edition – December 2017. 


 AltA daha iyi kararlar vermek için problemlere farklı bir yolla bakma kabiliyeti olarak hazırlandı. Amacı, yenilikçiliği ve yaratıcılığı geliştirmek, diğer yandan anlamayı genişletmektir. AltA tekniklerinin amacı ön yargılarla mücadele etmektir. Çünkü analizci değerlendirme yaparken önceki bilgileri ve inançlarının etkisinde bilinçli ya da bilinçsiz şekilde pek çok ön yargı çerçevesinde ilerler10. AltA, mevcut süreçleri zenginleştiren analiz tekniklerinden oluşur. Ancak bu teknikler içlerinde sanayi, istihbarat ve akademik dünyadan en iyi pratiklere hâkim kişilerin oluşturduğu gruplar tarafından test edilir. NATO için yararlı 
olacağı düşülen seçilmiş AltA teknikleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır (Tablo 1); 

- Yapısal teknikler (gerçekleri, problemleri ve fikirleri tanımlamak ve organize etmek için); düşünce haritası, konsept haritası ve kıymetli resimler. 

 - Yaratıcı teknikler (yeni düşünce ve tahayyülleri geliştirmek amacıyla); beyin fırtınası, karşı beyin fırtınası, yazılı beyin fırtınası, yıldızyağmuru, altı şapkalı düşünme ve yaratıcı kombinasyonlar. 

 - Teşhis teknikleri (problem teşhisi veya alternatif perspektiflerin test edilmesi için); SWOT, PMI (artılar, eksiler, ilginç noktalar), beş niçin, temel varsayımlar, bilginin kalitesinin kontrolü, dışarıdan düşünme, vekil rakip/rol oyunu, alternatif gelecekler. 

 - Meydan okuma teknikleri (zıt veya rakip düşüncelerin test edilmesi amacıyla); Şeytanın Avukatlığı, A Timi/B Timi Analizi, pre-mortem (ölüm öncesi) analizi, ya olursa analizi. 

 AltA uygulamasının hazırlık döneminde önce analizin amacı, beklenen ürün çeşidi, katılımcılar, muhtemel sorun sahaları ve uygulanacak sürece karar verilir. Daha sonra analizin yapılacağı oda hazırlanır, gündem belirlenir, kurallar ortaya konur. Alternatif analizi için daha hazırlık döneminde tartışmaların nasıl yönlendirileceği, ürünün nasıl ortaya çıkarılacağının belirlenmesi önemlidir. Analizci grubun bir araya gelmesi ile uygulama başlar; sorular sorulur, notlar (genellikle tahtaya yazarak) alınır, grubun enerjisini kaybetmemesine dikkat 
edilir. Her tekniğin uygulaması ve yönetimi farklıdır. Öte yandan katılımcıların farklı görüş ve kişiliklerinin idaresi önemlidir. Sonunda ortak görüşe oy birliği ya da bir gündem belirlenerek ulaşılır. Tam bir sonuçtan ziyade yüzde 80 civarında soruların cevaplanmış olması yeterli görülebilir. Nihai sonuç, başlangıçta tespit ettiğiniz soruların cevaplarını tartışırken farklı bakış açılarına sahip katılımcıların üzerinde anlaştığı konular veya yeni bir çalışma programı şeklinde ortaya çıkabilir. Ortaya çıkan ürün, bir eylem listesidir ve her eylem zamanlaması ile uygulama programının bir parçası olur. Analiz yöneticisi, nihayetinde her şeyin gözden geçirildiğine ve her konuda ne yapılacağına karar verildiğine emin olmalıdır. 

 Analiz için grup kurmak kolay iş değildir. AltA yöneticisi, beklenen çıktıya ve 
tartışma için ayrılan sürelere odaklanmalıdır. Her zaman istenen sonuçlara ulaşılamayabilir ama sorunlu pek çok konunun tartışılması sağlanmış olur. Katılımcıların nitelikleri kadar onlara sunduğunuz bilgiler hatta çok küçük bir bilgi kırıntısı dahi sonuca etki edebilir. Bu kişilere rehberlik etmek, tartışmaları yönlendirirken bağımsız düşünmeyi teşvik etmek kadar nelerin sonuca etki edecek değerde olduğunu da belirlemek önemlidir. Bu yüzden, başkalarına 
söz vermeden önce her katılımcıdan istenen katkıyı almaya dikkat edilmelidir. Tartışma uzadıkça grubun enerjisi düşebileceğinden analiz programını doğal bir ritim içinde sürüklemek ve sonucu alacak şekilde programı düzenlemek gereklidir. Toplantı dâhilinde sürekli olarak süreç ve kapsam dengelenmeli, tarafsız bir tartışma ortamı sağlanmalı, bunu bozan davranışlar önlenmelidir. 

Bu ise sabırlı olmayı, ön yargılı olmamayı ve olumlu olmayı zorunlu kılar. Analiz programının her toplantısından elde edilen iyi sonuçları tespit ederken, işe yaramayanların diğer oturumları etkilemesinin önüne geçilmelidir. 

 Bilinmeyen bilinmeyenler.. 

 İstihbarat analizinde ilk adım hangi bilginin analiz edileceğine karar vermektir11. Dört çeşit bilgi söz konusudur; açık, gizli, sahte ve henüz sır olan bilgiler. Bütün bunlar bulmacanın birer parçasını oluşturur ama istihbarat bulmacaları, kareli bulmacalar gibi doğru cevabı bulduğumuzdan emin olduğumuz bir form değildir. Analiz; açık bilgilerin toplanması, gizli bilgilerin ortaya çıkarılması ve sahte veya yanlış bilgilerin tanımlanması ve ayıklanması 
ile istihbarat kullanıcılarına istenen bilginin sağlandığı, diğer yandan hala cevaplanması gereken veya çözülememiş bilgilerin tespit edilerek resmi yetkililerin uyarıldığı bir süreçtir. Bir analizci normal olarak analizci üç tür kavram üzerine yoğunlaşır12; 

- Bilinebilir ve bilinenler (gerçekler), 
- Bilinebilir ve bilinmeyenler (gizli, sırlar), 
- Bilinemeyenler (gizem, kehanet). 

Bu makale ile listeye yeni bir madde ekliyoruz; 

- Bilinmeyen bilinmeyenler (hiç akla gelmeyenler). 

 Soğuk Savaş döneminde bilgilerin az olduğu bir dünya vardı ve istihbaratçının işi gizlileri bulmaktı. Bugün teknolojilerin getirdiği bilgi çokluğu sadece gizli olanı bulmayı değil, bütün kaynakları kullanarak dünyayı çok iyi anlamayı gerektiriyor13. Yakın gelecekte Ortadoğu ya da Afganistan’da neler olacağı bugünün trendleri ortaya koyamayacağız “bilinemeyenler” kategorisine girer. Bizim bahsettiğimiz ise yeni bir kavram kategorisidir; “bilinmeyen bilinmeyenler (BB)”. 

 Bilinmeyen bilmeyenler, henüz ne olduğundan beri haberimizin olmadığı, daha önce hiç görmediklerimiz, bilmediklerimizdir. Örneğin 1950’lerde uzaya gitmeden önce insanoğlunu orada neyin beklediği BB idi. Nitekim BB kavramını ilk defa dile getiren uzay bilimcileri oldular. Çünkü uzay çalışmaları için geçmişte olduğu gibi bugün de hala pek çok BB vardır. Yani ancak uzayın derinliklerine gittiğimizde farkına varmaya başlayacağımız yeni ortam ve tehditler. Başımıza geldiğinde “O neydi?” diyeceğimiz, şimdiden tedbir getiremeyeceğimiz bilinmeyen bilinmeyenler. BB’ler kehanet ya da gizem değil, ne olduğu ve 
nasıl ortaya çıkacağı henüz bilinmeyen bilinmedik durumlar ve tehditlerdir. 

İstihbarat analizcisine dönersek aşağıdaki örnekler öncesinde hep birer BB idi; 

- M.S.374’de Hunların Avrupa’ya başlattığı saldırılar, 
- 1492’de Amerika kıtasının bulunması ve 16. Yüzyıla kadar dünyanın düz olduğunun sanılması, 
- 19. Yüzyılda elektriğin icadı ve sosyal hayatı değiştirmesi, 
- Petrolün bulunması ile motorlu taşıt yapımının mümkün olması, 
- II. Dünya Savaşı döneminde nükleer silahların geliştirilmesi, 
- 1989’da internet ve klonlamanın ortaya çıkışı, 
- 2003’te Amerikan askerlerini “Irak El Kaidesi”nin beklediği, 
- 2014’de Suriye ve Irak’ta IŞİD’in ortaya çıkışı. 

 Sizi bekleyen asıl tehlike; göremediğiniz, bilmediğiniz, anlayamadığınızdır. İşte bu, bilinmeyen bilinmeyendir. Örneğin Ortadoğu’da IŞİD’in yerini neyin alacağı, yeni aktörlerin kimler olacağı, İran parçalanırsa yerine kimlerin dolacağı da birer BB’dir. Gelecekte petrol yerine geçecek yeni bir enerji kaynağının bulunması, yeni bir dünya bulunması, toptan bir yok olmaya neden olacak bir salgın hastalık ya da felaketin yaşanması da birer BB’dir. 
İşte bütün bu örnekler; sadece ulusal istihbarat servislerini değil, başta NATO gibi güvenlik örgütleri olmak üzere uluslararası teşkilatları da BB’ler konusunda özel çalışmalar yapmaya zorluyor. NATO, Afganistan’da olduğu gibi göremediği, anlayamadığı, bilmediği bir düşmanla savaşarak kazanma şansı olmadığını biliyor. NATO, dünyayı AltA ile anlamaya çalışıyor ama bu BB’leri yakalamak için çözüm değil. 

 İstihbarat servisleri son yıllarda veri analizindeki gelişmeler ile anlama seviyesini artırmaya çalışıyor. Ancak, veri tabanında o kadar fazla veri var ki, herhangi bir analizcinin hepsini değerlendirmesi imkânsızdır. Bunu denese bile çok bilgi olduğu için verinin içinde ne olduğunu gösterecek tutarlı bir resim ortaya çıkarmaları fazlasıyla zor. Öte yandan uygulanan veri madenciliği teknolojileri bazı sorunlarla doludur. İstihbarat analizcisi kendisini sonuca 
götürecek bir yol arar ama veri madenciliği ona genellikle bir kara kutu bırakır14. Makinenin sağladıkları ilişki ağları, istatistik model gibi bilgiler izlenmeyi sağlayan bir sonuç vermez. 

Güçlü bir istatistiksel model ortaya çıkması için veri madenciliği programının büyük bir bilgi bankasına ihtiyacı vardır. Çünkü istihbaratı üretmek için sonucun arkasındaki kaynak ve gerekçe önemlidir. Teknolojinin ürettiği veri madenciliği size sadece bir hesap izlemesi verir belki bu teknoloji zamanla (örneğin yapay zekâ uygulamaları ile) daha yararlı bir hale getirilebilir. 

İstihbarat analizcisi için diğer bir sorun alanı dezenformasyondur. Analizci, hatalı değerlendirmeye yol açabilecek sahte bilginin tespitini yapabilmelidir. Her gün uluslararası işlerle meşgul biri bir problemi çözecekse elinde belirli miktarda gerçek veri olmalıdır. Böylece bilgi toplayarak yığın yapmaktansa ihtiyaç duyduğumuz gerçekler için bir süzgeç bulmuş oluruz15. Veriler oradadır ve bir düzen içine girmesi için algılanmalı ve anlamlı bir şekilde açıklanmalıdır16. Büyük bir bilgi yığını içinde bağlantılar ve uyumluluklar görmek, büyük bir saman yığını içinde iğne aramak zorundasınızdır ve bunun için hazır bir mekanizma da yoktur. Hele küresel terör ortamında samanlar birden iğneye dönüşüyorsa durum çok çetrefillidir. Aynı problemler bulmaca çözme veya mozaik yöntemlerini de kullanırken de geçerlidir. Örneğin ortada 33 bin tane veri/kanıt olduğu halde, Amerikan istihbaratı 11 Eylül saldırılarının olacağı BB’sini göremedi. 

 Sonuç.. 

 İstihbarat analizcilerinin işi hep elde edilen bilgi, haber, data, olgu vb. verileri 
toplayıp, sınıflandırıp, işleyip, analiz edip, anlamlı sonuçlara ulaşmak oldu. Analizcinin işi dev bir bulmacayı çözmek, sonunda bütün ilgili gerçeklerin içinde açıklanabileceği bir resim anlatmaktır17 ama çağımızın asıl meselesi BB’leri bulmaktır. Analizci resme baktığı zaman sadece bir manzara görür ama anlama kabiliyeti yüksek olan analizci resimde saklı olan asıl tehlikeyi yani kaplanı fark eder. İşte bu BB’dir. Analizi derinleştirmek için diğer bir yöntem analiz türünü değiştirmek; veri (kanıt) bağımlı analiz yerine kavram (hipotez) bağımlı) 
analizleri tercih etmek olabilir. Nitekim bazı istihbarat teşkilleri artık kaynağa dayalı çalışmaktan vazgeçiyor. 

CIA’nın denemeye başladığı çözüm ise kaynak ve analizciyi bir araya getirmek oldu. 

Bunu önce terörle savaşta denediler şimdi diğer alanlara da yayıyorlar. 
Diğer yandan yenilenmiş bir analiz süreci ile analizciler ve kullanıcıları arasındaki iletişimin daha etkili hale getirilmesine çalışılıyor. Bütün bunlar, daha çok operasyonel amaçlı yani ‘istihbarata dayalı operasyon’ mottosunun gerekleri olarak düşünülüyor yani BB’yi bulmaktan daha da uzaklaşılıyor. Bu yüzden, mikro konulara odaklanıyor; dünyayı anlayamıyor, göremedikleri, anlayamadık ları bir ortamda çalışıyorlar. Anlamak için yanlış yöntemler 
seçiyorlar; samanlıkta kaybolan iğneyi, dışarıda arıyorlar. BB’yi bulmak ayrı bir uzmanlık işi olmalı, daha basit teknikler kullanılmalıdır. Zaten zorluk, basit olanı bulmaktır. Bunun için de düşüncelerimiz var. 

Merak etmeye devam edin. 

DİPNOTLAR;

1 Josh Kerbel, The U.S. Intelligence Community's Creativity Challenge, Defense Intelligence Agency, (October 13, 2014). 
2 Stephen Marrin, Improving Intelligence Analysis, Bridging the Gap Between Scholarship and Practice, Routledge, (New York, 2011). ibid, (2011), 1. 
3 Loch K. Johnson, Analysis for a New Age, Intelligence and National Security 11, No.4 (October 1996), 661. 
4 Mark V. Kauppi, Counterterrorism Analysis 101, Defence Intelligence Journal, Vol.11, No.1, (Winter 2002), 47. 
5 David Brooks, The Elephantiasis of Reason, The Atlantic Monthly 29, No.1 (Jan-Feb 2003), 34-35. 
6 Çin istihbaratı için bakınız; Sait Yılmaz, Çin İstihbaratı, Sait Yılmaz (Edt.), İstihbarat Dünyası, Kripto Yayınları, (Ankara, 2014), 
7 Bakınız; Sait Yılmaz, Temel İstihbarat Toplama-Analiz-Operasyonlar, Kripto Yayınları, (Ankara, 2018), Ek-II. 
8 Russell L. Ackoff, From Data to Wisdom, Journal of Applied Systems Analysis, Volume 16, 1989, 3-9. 
9 Bakınız; Sait Yılmaz, İşbirlikçi İstihbarat ve Küresel Kaplama, academia.eu.tr, (19 Mayıs 2018). 
10 NATO Alternative Analysis Handbook, Second Edition – December 2017. 
11 Yılmaz, a.g.e., (2018), 179 
12 Jack Davis, Tensions in Analyst-Policymaker Relations: Opinions, Facts, and Evidence, Kent Center Occasional Papers, Volume 2, Number 2, (January 2003). 
13 Gregory Treverton, Reshaping National Intelligence for an Age of Information, RAND Corporation, (California, 2003), 13. 
14 Laura K. Bate, Can American Intelligence Leverage the Data-Mining Revolution? National Interest, (May 21, 2014). 
15 Roger Hillsman Jr., Intelligence and Policy-Making in Foreign Affairs, World Politics, No.3, (April 1953), 13. 
16 Jeffrey R.Cooper, Curing Analytic Pathologies: Pathways to Improved Intelligence Analysis, Center for the Study of Intelligence Monograp,. CIA, (December 2005), 26. 
17 Hillsman Jr., ibid, (April 1953), 3. 



***

9 Mart 2019 Cumartesi

ÜÇ KERE BÜYÜK HERMES İDRİS PEYGAMBER, BÖLÜM 6

ÜÇ KERE BÜYÜK HERMES İDRİS PEYGAMBER, BÖLÜM 6





 İslam’da Hermetizmin gerileyişi 

10. yüzyılın başlarından itibaren Mutezile’nin aşırı görülen akılcılığı ile Selefiye’nin ihtiyaca cevap vermeyen koyu muhafazakârlığı arasında mutedil bir yöntem benimseyen Sünni kelam ekolleri İslam’da etkinlik kazanmaya başlamıştır. Sünnî İslâm’ın Bâtınîlere bakışı gayet açıktır. Abbasi halifesinin sarıldığı Gazâli’ye göre Bâtınîler, gizli teşkilatları içinde istediklerini yapmakta ancak dışa karşı takiyyeyi ileri sürmektedirler. Bâtınî olduğunu ifade eden kişi mürted sayılır, dinden çıkmıştır, bu yüzden onun fıkhî hükmü kâfirden daha 
ağırdır, katli vaciptir72. Gazâliye göre Bâtınîlere aman verilmemeli, şiddetle cezalandırılmalı ve takibata uğratılmalıdır. Felsefeye ve yarattığı kuşkuların iman üzerindeki ‘yıkıcı’ etkisine köklü eleştiriler yöneltmiş olan Gazali (1059-1111) (gençliğinde kapsamlı bir felsefe öğrenimi görmüş olmasına rağmen73) felsefede zayıftı. Öte yandan felsefe ile din birbirine karıştırmıştır. Gazzalî hayatının büyük bir kısmını girdiği tasavvuf yolunda çalışmakla geçirmişti. Gazzali'ye göre mutasavvıflar İlâhî sırlara erişmek için bilginlerin yazdıkları kitapları okumaya muhtaç değildiler. Allah’a kavuşmak için hakikî yol dünya ile bütün alâkayı kesmektir74. Öyle ki kalpte aile, çocuk, mal, vatan ve ilim gibi şeylerin varlığı ile yokluğu eş düzeyde (müsavi) olmalıdır. Yaptığı bazı hatalardan dolayı Gazzalî’ye gerek zamanında ve gerekse daha sonraki asırlarda itiraz edenler olmuştur. Fikirlerinde daima çelişkilere rastlamak mümkündür. 

Hermetizm’in düşüşün aşamalarını şu şekilde sıralayabiliriz; (1) Ulemanın yükselişi. (2) Felsefenin gerileyişi. (3) Hermetizmin gerileyişi. Hilafet kurumu, sınırlar büyük bir hızla genişleyen ve farklı etnik grup ve dinsel arka planlardan gelen halkları bünyesine katan heterojen bir imparatorlukta hiçbir zaman tam bir merkezi denetim sağlayabilmiş değildi. Ortaçağ İslam egemenlik alanında iktidar odakları çeşitlilik göstermekteydi. Ancak, Haçlı Seferlerinin yaklaştığı ve İsmailiye’nin muhalif akımların ideolojisi haline gelmesi, Abbasi halifelerinin daha dogmacı, sorgulamayan bir İslam anlayışına yani Sünni tercihe götürür. 

Bu daha sonra din uğruna savaşların ve sorgulamadan itaatin meşrulaştırıcı aracı olacaktır. Sünni ulemanın yükselişi ve dinsel yaşam üzerinde denetim makamı niteliği kazanışı, (Grek kökenli) bilim ve felsefe okullarına yöneltilen eleştirilerin yoğunlaşmasına, bunların gözden düşmesine ve savunucularının resmi makamların da onayıyla kovuşturulmasına ve cezalandırılmasına yol açmıştır. 

Bu tepki kuşkusuz sadece felsefeye değil, aynı zamanda Sufizm ve Şia’ya bağlanan radikal çıkışları da bu tepki gösterildi. Felsefi eğilimlerinden ötürü 
önemli İslami düşünürler Rafızîlik75 suçlamaları ile karşı karşıya kalacaklardır. 

Grek kökenli felsefe ve bilimlere yöneltilen eleştirilerin başında, “insanları kuşkuya sevk ederek imanı zayıflattıkları” gelmekte, bu konuda sık sık ayet ve hadislere başvurulmaktadır. Dindar Müslümanlardan imanı için tehlikeli olacağı gerekçesiyle, bu ilimlerden uzak durmaları beklenmekteydi. Peygamber’in Tanrı’ya “kendisini yararsız ilimlerden uzak tutması” yolundaki duası sık sık anılırdı. Peygamber’in ilim arayışının yalnızca dinsel konulara inhisar ettirilmesi ve hiçbir şekilde spekülatif ilimlere (akliyat) uygulanmaması gerektiğine ilişkin hadisler kullanıldı. Hanbeli imamı Teymiyye, ilm’den yalnızca Peygamber’den kaynaklanan bilgiyi anlamaktaydı. Bunun dışındaki her şeyi, aynı adı taşısa dahi yararsız ya da ilim dışı olarak görmekteydi76. 

 Felsefe ve diyalektik üzerine yapıtlarla ün salan Reyy Kütüphanesi 1053’te ve Şapur Kütüphanesi 1054’te ulemanın girişimleriyle yakılacaktır77. Kütüphaneler kontrol edilmekte, insanlar Rafızi kitaplar bulundurma suçlamasıyla kovuşturulmaktadır. Bu dönemden sonra artık dünya tarihine etki edecek Türk-İslam filozofları ve bilim adamları çıkmayacak, İslam dünyasında bilimin altın çağı sona erecektir. Sünni ulemanın İslam’ı geleneksizleştirme ya da 
geleneği İslamlaştırma yolundaki tüm çabalarına karşın, Hermetik gelenek bulabildiği boşluklardan su yüzüne çıkmaya çalışmıştır. İdris’i Türk-İslam inancında Hızır-İlyas ile bağlantılandıran bir yaklaşım da söz konusudur78. Evliya Çelebi, 17. yüzyılda ele aldığı Seyahatnamesi’nde Osmanlı esnaf ve zanaat örgütlenmeleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde 
durur ve her bir zanaatın bağlandığı ‘Pir’in adını verir. “Pirleri Cibril-i Emindir ki, Cennetten ilk defa olarak divit ve kalemi Hazret-i İdris’e götürüp yazıcılara ve terzilere pir etmiştir79.” 

 HERMETİZM VE TÜRKLER 

Batınilik ve Türkler.. 

 Türkler Maveraünnehir ve İran’a yerleşmeden önce ve sonra Budist, Mazdek, Mani din Zerdüşt ve Hıristiyanlığın yayınları ve telkinleri altında kaldılar. Bâtıni inançlar en fazla Türkmen boyları arasında rağbet görmekteydi. “Bâtıniler” eski Türk dininde mevcut olan bir takım inançlar ile Şia-i Batıniyye arasındaki benzerlikleri kullanarak büyük istifade köprüleri oluşturdular. İslam’ın şer’i hükümleri arasında yer almakta olan namaz, oruç ve bunlara benzer ibadet şekillerin henüz İslamiyet’e yeni girmiş olan göçebe Türk kabileleri tarafından 
ifası ve diğer bazı meselelerin Türkmen toplulukları tarafından idraki hemen hemen imkânsız gözüküyordu. Onlar, eski dinleri olan Şamaniliğin akideleriyle Kam – Ozanların etkisi altında yaşamlarını sürdürmekteydiler80. 

 12. yüzyılın sonlarında Yusuf Hemedani’nin öğretilerinin tesiriyle, iki büyük tarikat ortaya çıkmıştı. Hoca Ahmed Yesevi Türkistan’ın birçok şehirlerinde zaviyeler açmak suretiyle kendi adıyla anılan tarikatı kurdu. 13. yüzyılın başlarında Yesevilik Siriderya, Suğud ve Maveraünnehir sınırlarına yerleşmişti. Yeseviler, Eski Türk Şamanilerini taklit ettikleri gibi, aslen İran kökenli tarikat ve inançlar da Acem ayinlerini ihya etmekteydiler. Bu tasavvufi akımlar, gerek İslam’ın dini ruhundan doğan tarikat ve gerekse kökleri Hindistan’a 
dayanan Panteizmin bir uzantısı olarak, temelde hepsi tasavvufu doğuran yabancı unsurlara bağlı Arap olmayan İslami inanç sistemleriydi. Şi.a-i Bâtıniye’den ayrılan ikinci önemli tarikat ise 13. yüzyıl ortalarında Yesevilik’ten ayrılarak Maveraünnehir ve Suğud ülkelerine nüfuz etmeğe uğraşan “Nakşibendiyye” idi. Yesevi ve Nakşî dervişleri Maveraünnehir’den 
Anadolu Selçukluları’nın hâkim oldukları ülkelere kadar yayılmışlardı. 

Hermes/İdris’in katkısı sadece Hermetik/Bâtıni ilimlerle sınırlı değildir. O, farklı bir düzlemde seküler zanaatların kurucusu ve pir’idir. 10. ve 11. yüzyıldan itibaren yaygınlaşan sufi tarikatlar, esnaf-zanaatkâr kesimlere bir ideolojik çerçeve sağlamışa benzemektedir. Pirler, tedricen formel dinsel eğitimi tekellerine alan kast-benzeri statü gruplarına dönüşmüş, Ortodoks ulemayla da karşıtlık içindeydi. Sufiler de yetke konumlarını akraba grupları içinde aktarma eğilimi göstermekle birlikte şeyhler, âlim elitin çocukları değildi, aksine daha aşağı, emekçi sınıflardan gelmekteydiler. Halk içinden çıkıyor ve kudretlerini dışsal eğitimden değil, Bâtıni arayışla kazanıyorlardı; mertebeleri, resmi orunları ve yayınlarıyla değil, kişisel karizmalarıyla tanınmaktaydılar81. Tarikatlarla emekçi örgütleri arasındaki örtüşme, örgütsel yapılarındaki benzerliklerle de kolaylaşmaktadır; erginleme, gizlilik, kişiselleşmiş ahit bağları, uzmanlaşmanın hiyerarşisinin üst basamaklarına tırmanmayı sağlayışı vb. “Sufi rehberliğinde, lonca ve kulüpler, kent halkına meşruiyetini yitirmiş merkezi yönetimi 
dengeleyen, kimi zaman da ona başkaldıran kutsallaşmış bir toplumsal dünya 
sağlamaktaydı82”. 

Bâtınî düşünce Osmanlı döneminde de zaman zaman reaksiyon göstermiş, yönetim de bu eğilimde olanları bazen sürgüne göndermiş, bazen de sınır boylarına yerleştirerek sefer durumlarında yararlanmıştır. Devletin Vehhabilik ve İsmailiye gibi mezhepleri tanımadığı, hoş görmediği, buna karşılık, Dürzilik ve Yezidilik gibi inanışları İslam inanışı dışında gördüğü halde, idari yönden sabır gösterip, eritme ve sakinleştirme yoluna gittiği biliniyor. 

Tarikatlar için de benzer bir tutum söz konusudur. Hurufilik hoş görülmemiş ve 15. yüzyılda mensupları takip, hapis ve idam edilmiş; Ticanilik hareketi İslam akidesine aykırı görülmemiş ve fakat resmen tanınıp himaye görmemiştir. Tanınmayan ve tasdik edilmeyen tarikatlar veya buna mensup olanların tekke kurumları devletçe yasak edilir, dergâh ve tekkeleri kapatılırdı. 

Tanzimat dönemi bürokratları II. Mahmut devrinin aksine Bektaşilik ve Melamilikle uğraşmak yerine zamanla bu tarikatların rehabilitasyonunu sağladılar. Genelde bütün tarikatlar üzerinde gözetleme, denetim ve sınırlayıcı bir mekanizma geliştirdiler83. 

 Batınilik ve Tasavvuf.. 

 Yeni Eflatuncu filozofların etkileri kuşaktan kuşağa yayılarak sürdü. Onların 
görüşlerinden etkilenen birçok kişi ve mezhep oldu. Filozoflar bu akıma Tasavvuf, kendilerine de Sufi adını verdiler. Tasavvufa Helenistik etkiler Hâkim Tirmizi’den sonra Farabi’nin getirdiği yenilikler sayesinde girmeye başlamıştır. Şii ve Sünni mutasavvıfları birbirleriyle karıştırmamağa özen göstermek gerekir. Büyük Moğol istilasının başladığı devirlerde Batın’iyye, Zeyd’iyye, İmam’iyye, İsna.Aşer’iyye ve Ghulat-i Şi.a’dan müteşekkil fırkalar Mısır, Şam, Irak, Arap ve Acem, Azerbaycan, Faris ve Horasan ülkelerine yayılmışlardı 84. 

Cengiz Orduları’nın Harezm ülkelerine doğru hareket etmeğe başladıklarında ise bu mezheplerin mensupları da Cengiz Ordularının önünden kaçarak Orta 
Asya’dan batıya doğru göç etmek zorunda kalmışlardı. Cengiz ve Hulagu ordularının takibinden kaçan Şii unsurlar, Mısır, Şam, Irak, İran, Azerbaycan, Faris ve Horasan kıt’alarına yayıldılar. Şiiliğe giren pek çok Türkmen da’ileri Oğuz aşiretleriyle birlikte batıya doğru ilerlemekteydiler. Bu Türkmenler Selçuklulara karşı hudut muhafaza bekçiliği yapmaları maksadıyla İlhanlılar tarafından vazifelendirilmişlerdi. 

Şii âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğolların himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar. O yüzyıllarda, Selçuklular zamanında faaliyet gösteren en etkin Tasavvufi-Bâtıni-Tarikat mensupları Melameti, Kalenderi ve Haydari’den oluşmaktaydı. 

Bu Bâtıni-Tarikat temsilcileri daha ziyade göçebeler arasında barınan ve halka hitap etmekle görevli olan “Babalar” idi.” Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olan Kösedağ yenilgisi (1243) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğolların denetim alanı içerisine girdi. İşte bu fetret devrinde, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtıniye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak faaliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler. Anadolu’nun her tarafında Şii ve Batıni-Alevi babalar tarafından zaviyeler açılmaktaydı. 

 Çeşitli Türk kabileleri Anadolu’ya göç etmeğe başladıklarında özellikle de Anadolu Selçukluları’nın en debdebeli devri olan Büyük Âlaeddin Keykubad’ın iktidarına rast gelen zaman dilimi içerisinde Anadolu’da Şiilik bir hayli ilerlemiş ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in saltanatının başlangıcında Babailer ayaklanması patlak vermiş ve Hacı Bektaş da bu arada çok kuvvetli nüfuz sahibi bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştı. O devirlerde Anadolu’daki Bektaşi nüfuzunun en hâkim bulunduğu yerler arasında Ankara, Sivas, Konya, Kayseri, Kırşehir ve güneye doğru yayılmış olan Türkmen Aşiretleri’nin yerleşmiş oldukları vilayetlerdi. 
Anadolu’da Alevi, Bektaşi, Kızılbaş, Dazalak, Hurufi, Rum abdalları, Kalenderiler, 
Melamiye, Haydariye, Camiye, Şemsiye, Edhemiye gibi Bâtıni kolları birbirleri ardından ortaya çıktıkları gibi bütün bu çeşitli yolların dini hükümlerdeki ihtilaflarına rağmen kendi aralarında “Bâtınilik” konusunda ortak bir zeminde birleşmekteydiler. 

 Bâtınîliğin tarihteki önemli isimleri arasında85: Hallac’ı Mansur, Hasan Sabah, Baba İlyas, Şeyh Bedreddin, Osmanlı döneminde, Pir Sultan, Hacı Bektaş Veli sayılabilir. Bunlardan Hasan Sabah ve H. Bektaş Veli dışındakiler öldürüldü. Mansur’a göre evren yaratılmamış, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrıdan fışkırmıştı. “Kendini bilen Tanrıyı bilir, kendini seven Tanrıyı sever” diyen Mansur, Sünni otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da 
taşlanarak öldürülmüştür. Mansur‘un inancı uğuruna ölümü seçmesi sufiler arasında derin izler bırakmış ve onun ölümü ile sufi akım içine kapanacağına, yükselmiştir86. Batıni görüşün geniş kitlelerce tanınmasına ve sevilmesine ön ayak olan bir başka sufi de, düşüncelerini şiire döken ve rubaileri nesilden nesile halen söylenmekte olan Ömer Hayyam’dır (1050-1122). Sanatkâr ruhlu Hayyam, diğer Sufilerden daha farklı bir yaşam seçti. Hayyam’ın dörtlükler 
şeklinde yazdığı rubailerden aşağıda olanı görüşlerini özetlemektedir87; 

Dün özledim de seni coştum birden bire, 
Çıktım, senin yerin dedikleri göklere. 
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan, 
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende. 

Osmanlı ve Batınilik.. 

 Anadolu’da oluşan “Anadolu Alevîliği” Bâtıni kökenlidir. Başta ilk Osmanlılar olmak üzere gaza yapan Türkmenler arasında egemen anlayış Sünni dinsel esaslara aykırı, buna pek itibar etmeyen ve eski gelenekleri sürdüren anlayıştı. 8. ve 11. yüzyıl arasında karşılaştıkları Müslümanlaşma baskısına boyun eğmiş Türkmenler, kendi inançlarını bırakmayarak karma (heterodoks) bir dinsel sentez sergilemişlerdi88. Göçebe demokrasisi içinde, daha sonra 

Kızılbaş adı altında toplanacak Bâtınilik, Anadolu’da en yaygın inanç konumundadır. Tüm 13. yüzyıl Anadolu Türkmenleri eski kavmi geleneklerine Müslümanlık cilası boyanmış basit bir şekli içinde, eski Türk şamanlarının haricen İslamlaşmış devamından başka bir şey olmayan Alevi ve heterodoks Türkmen babalarının nüfusu altında idi89. Yunus Emre, Taptuk Emre, Hacı Bektaş, Sarı Saltuk, Barak Baba ve nihayet Baba İlyas ve İshak gibi Türkmen  şeyhlerinin (baba) anladığı İslamiyet, Türk Şamanizmi ve Batınilik vb. inanışların halka kadar inmiş geniş tasavvufi düşüncelerinden oluşuyordu90. Osmanlının gazayı kendi iktidarı ve fetihleri için meşrulaştırma ihtiyacı halkın boyun eğen tebaalar haline getirilmesi için Sünnileştirilmesini (veya Sünniliğin halkın tebaalaştırılması için kullanılmasını) gerektirdi. 

   Özgürlük, eşitlik, ortaklaşacılık, adalet, kardeşlik, kadın-erkek eşitliği, mülkiyetin reddi, Bâtıni düşüncenin kaynaklarıdır. Bu hali ile Bâtınilik, Doğu’nun ilk sosyalizmidir. Anadolu’daki Batıni görüşün temel inanışlarından bazıları şu şekilde sıralanabilir91; 

(1) Ahiret yoktur. 

(2) Yeniden dirilme, yargı günü yoktur. 

(3) Cennet, insanın dünyayı gönlünce yaşamasıdır. 

(4) Cehennem, insanın dünyada çektiği acıların toplamıdır. 

(5) Akıl, insanı insan eden temel koşuldur. 

(6) İnsan, sadece gücü ve emeği ile erdemli olur. 

(7) Bütün insanlar kardeştir. 

(8) İnsanda tanrısal bir güç vardır. 

Bâtıni ve özgürlükçü kimliği ile Şeyh Bedrettin, Osmanlı karşısında adaletin 
savunulmasının bayraktarı olmuş siyasal bir bilge idi. Büyük Türk gizemcisi Şeyh Bedrettin (1337-1420) şunları söylemektedir; “Her bilgi, kendi aşamasında haktır. Gerçek halka daha işin başında söylenirse ya yollarını sapıtırlar ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak (gerçek), ortalama bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirlerine alıştırılabilirler. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır. 92”. 

 Son olarak Yunus Emre’nin sözlerini hatırlayalım; 

 Cennet Cennet dedikleri 

 Birkaç köşkle birkaç huri, 

 İsteyene ver sen anı, 

 Bana seni gerek seni. 

 Günümüzde, Bâtınilik Teşkilatı’nın parçalarını oluşturan, gizli bir cephe taşıyarak İslam itikatları arasında yaşamlarını hala çeşitli yörelerde farklı isimler altında idame ettiren ve “Bâtıniler” (Şi.a-i Batın’iyye) adı altında sınıflandırılan mezhepler, Hindistan, Afganistan, İran, Türkistan, Arabistan, Yemen, Irak, Suriye ve Anadolu’da yaşamaktadırlar. Türkiye, hudutlarından sürülerek dışarıya çıkarılmış olan gizli tarikat ve mezheplerin üyeleri diğer ülkelere yerleşmişlerdir. 93. 


SONUÇ 

 Hermetizmin ana sorunu, Hermes’e ithaf edilen çeşitli geleneklerin asla aynı çatı altında toplanamaması, diğer taraftan bazı geleneklerin yanılgıya düşerek Hermes’e bağlı olmayan farklı geleneklere yönelmeleridir. Hermes’in hikâyesinden haberdar olmamız hem bize hakikat (Tanrı) bilgisine ulaşmamızda rehberlik etmeye çalışan İdris’in hala gizli olan bilimlerinin yeniden çalışılmasına hem de onun mirasının binlerce yıldır dinler üzerinde bıraktığı izler üzerinden yaşanan tüm sapmaların köklerini anlamamız ve nihayet tekrar akıla 
başvurmamız açısından önem taşıyor. En eski bilgiler, Âdem’in oğulları tarafından, “içerdikleri doğal sanat konularıyla beraber, iki levha üzerine, Hiyeroglif denilen şifreli yazıyla işlenerek gömülmüştü. Hiyeroglif yani şekillerle yazı, yazı Tanrısı Hermes’in işi idi. Bu yazı hem insanlar hem de hayvanlar tarafından okunabiliyordu. Eşsiz bilgelik öğretilerini basit ve kolay anlaşılır ifadelerle değil bilmecesel şekillerle, karartılmış sözlerle aktarmak eski 
bir Mısır geleneğiydi. 

Kur’an’da belirtildiğine göre, Hz.Adem ve Hz.İdris’e verilen sahifeler ile Tevrat, İncil ve Kur’an öz itibariyle birbirinden farklı değildir. Allah, içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı indirmiş (el-Maide 5/44), Meryem oğlu İsa Tevrat’ı tasdik ederek gelmiş, ayrıca bir nur, yol gösterici ve müttakilere öğüt olarak İncil’i getirmiştir (el-Maide 5/46). Hz.Muhammed de kendinden öncekileri tasdik eden Kur’an’ı tebliğ etmiştir (Al-i İmran 3/3; el-Maide 5/48). Allah’ın dininin son halkası olan İslam, önceki peygamberleri ve onların getirdiği ilahi mesajları kabul etmekte, peygamberler arasında ayırım yapmamayı Allah’ın 
dininin temel şartı saymaktadır. Kur’an’da birçok peygamberin ismi ve nitelikleri sayıldıktan sonra “İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy!” denilmektedir (el-Enam 6/90). Bugün, hangi metinlerin ve bilgeliğin Hermetik-Âdem geleneğine ait olduğu veya olmadığı, yazıların özüne ulaşabilmesi ancak dış kabuğu delmeye çalışan uygun anahtarların kullanılmasıyla anlaşılabilir. 
Hermetik bilgi kurtuluşa giden en eski bilgi, bir şekilde Tufandan kurtulmayı başaranların erdemidir. 

 Şimdi bu kitap nerede? Günümüze dek ününü koruyan Hermes’in (Toth) kitabı, en gizemli kitaplardan biri ve belki de bir sütunun altında, bilinmeyen bir yerde tekrar ortaya çıkmayı bekliyor. Konuyla ilgili değişik antik efsaneler vardır. Josephus Flavius’a göre Âdem’in torunları ve Set’in oğulları bu eski bilgileri iki sütun üzerine kazımışlar; ilki yangından etkilenmemesi için pişmiş tuğla, öteki Tufanda zarar görmemesi için taşa yazılmıştır. Taş olanı tufandan kurtulmuş olup, günümüzde Suriye’de bulunmaktadır94. 

Atlantis’ten başlayıp Mısır’a uzanan, Truva’yla belki de Türkiye’de birçok bölgeyle bağlantısı olan Hermes’in öğretisi hala gizemli uykusunda, kumların altında yatıyor olabilir. Sais, Nil’in taşması, batan kıtalardan gelen çamurlu sularla tahrip olmuş ve terk edilmişti. Bugün sırlar kumların altında, belki de bir gün tekrar keşfedileceği parlak ışıklı bir zamanı ve güneş kalpli insanları bekliyor. Hermetik metinlerin yazarlarından Asklepios, bugünleri görmüş ve şöyle demişti; 

 “Ey Mısır! Gelecek kuşaklara senden hatıra olarak sadece inanılmaz masallar kalacak ve seninle ilgili olarak geriye taşlara oyulmuş kelimelerden başka bir şey kalmayacaktır. 
Ancak, bunlar bile, yüzyıllar boyunca seni ölümsüzleştirmeye yetecektir 95.” 



BÖLÜM DİPNOTLARI;

72 İmam-ı Gazâli, Bâtınîliğin İçyüzü, Çev.: A.İlhan, Diyanet Vakfı Yayınları, (Ankara 1993), 34. 
73 Corbin, a.g.e., (1986), 180-181. 
74 İbrahim A. Çubukçu, Gazzali ve Batinilik, A.Ü. îlâhlyat Fakültesi Resimli Posta Matbaası, (Ankara, 1964), 4. 
75 Rafızîlik, geniş anlamda Sünni mezhebinin din anlayışını, kurallarını benimsemeyen, Hz. Muhammed'den sonra yerine Ali'nin geçmesi gerektiğini ileri süren düşüncedir. 
76 Ignaz Goldziher, The Attitude of Orthodox Islam Toward the ‘Ancient Sciences’, Studies in Islam, M.I. Swartz (Ed.) Oxford University Press, (New York, 1981), 186-187. 
77 Ali Mazaheri, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışı, Varlık Yayınları, (İstanbul, 1973), 185. 
78 Ahmet Yaşar Ocak, İslam-Türk İnanışlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, (Ankara, 1985), 74. 
79 Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi II, Z.Danışman (Ed.), Zuhuri Danışman Yayınevi, (İstanbul, 1966), 271. 
80 İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Ötüken Neşriyet, (İstanbul, 2014), 88. 
81 Charles Lindholm, The Islamic Middle East, An Historical Antropology, Blackell Publications, (London, 1996), 189. 
82 Lindholm, a.g.e., (1996), 191. 
83 İlber Ortaylı, Nevzat Yalçıntaş, Mümtaz’er Türköne, Türkler ve İslamiyet, Yakamoz Yayınları, (İstanbul, 2008), 67. 
84 Mehmet Fuat Köprülüzade, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Alfa Yayıncılık, (İstanbul, 2016), 14. 
85 Yusuf Ziya Bahadınlı, Alevîlik ve İslâm Fanatizmi, İnsancıl Yayınları, (2009), 56. 
86 Cihangir Gener, Ezoterik – Bâtıni Doktrinler Tarihi, IX. Bölüm, Yurt Kitap Yayın, (2007), 31. 
87 Ahmet Ateş, Gazzalî'nin «Batmîlerin Belini Kıran Deliller» i, «Kitab Kavasım al-Batınîye», İlâhiyat Fakültesi Dergisi, C.III, Sayı: 1-2, (Ankara 1954). 
88 Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, Literatür Yayınları, Literatür Yayınları, (İstanbul, 2018), 45. 
89 Fuat Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Türk Tarih Kurumu, (Ankara, 1984), 47. 
90 Osman Turan, Selçuk Türkiyesi Din Tarihine Dair Bir Kaynak, F.Köprülü Armağanı, (İstanbul, 1953). 
91 Yusuf Ziya Bahadınlı, Anadolu Aleviliği-Bâtınilik ve İslam Fanatizmi, Yazılama Yayınevi, (2014), 65. 
92 Öner, Necati, Tanzimattan sonra Türkiye'de İlim ve Mantık Anlayışı, İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.V., Sayı: I-IV, (Ankara 1958). 
93 Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, Timaş Yayınları, (İstanbul, 2016), 176. 
94 Ebeling, a.g.e., (2017), 10. 
95 Clement Salaman, Asclepius: A Secret Discourse of Hermes Trismegistus, Bristol Classical Press, (2007), 4. 


KAYNAK;

https://www.academia.edu/37554926/%C3%9C%C3%A7_kere_b%C3%BCy%C3%BCk_Hermes_%C4%B0dris_peygamber_


***

ÜÇ KERE BÜYÜK HERMES İDRİS PEYGAMBER, BÖLÜM 5

ÜÇ KERE BÜYÜK HERMES İDRİS PEYGAMBER, BÖLÜM 5





Müslümanlar, özellikle Şam ve Mısır’ın fetihlerinden sonra Hermetik felsefeyle yüz yüze geldiler. Hâkim İslami Meşşai ekolünün yanında –ki İbn Sina ile zirvesine ulaşır- böylesi başka ekoller de bulunmaktaydı. 8. yüzyıldan itibaren Yeni-Pythagorasçı ve Hermetik felsefe bazı çevrelerde yayılmaya başladı. “Büyük ve küçük âlem (mikrokozmos ile makrokozmos) arasındaki karşılıklı uyum doktrini”, bir çok tasavvuf kitapta, özellikle de İbn Arabi’nin Füsusu’l-Hikem ve Fütuhatu’l-Mekkiyye’sinde rastlanılan bir husustur. Ancak bu doktrinin aslı evrenseldir; Kur’an’da, hadislerde ve Hz.Ali’nin sözlerinde de açık bir şekilde 
geçmektedir63. Ayrıca, Hermetizmin beraberinde bulunan astroloji ve ilm-i simya, tasavvufun –özellikle bazı ekollerinde- en yüksek düzeyde bütünleşmişti. Tasavvufun herkese açık olmayan, sadece ehline açık olan iç bilgileriyle Hermetizmin gizliciliği bazı açılardan benzeşmektedir64. Müslüman filozoflar Hermes’i ya da İdris’i, hikmetin (Sophia) kaynağı, filozofların ve bilgelerin ilki olarak görüyorlar ve ona “Ebu’l-Hukema (Bilgelerin Atası)” unvanını veriyorlardı 65. 


Şekil: Hermes’in İdris’e Dönüşümü ve Okullar 




Arapların Aristoteles’e bağlılığı ve Grek felsefesi hakkındaki bilgisi Nasturici 
Suriyelilerden gelmektedir. Bununla birlikte Arapların Aristoteles’i Yeni Platoncu bir görüntü içindeydi. Tek dikkate değer Arap Filozofu olan Al Kindi’nin (Ölümü 873) Aristoteles ilgili çevirisi Arapların Aristoteles ile ilgili düşüncelerine yüzyıllar süren karışıklık getirdi. 

Bu dönemde Sünni dogmaların mistik ve alegorik yorumunda çok ileri gidilmişti ve az çok Yeni-Platoncu idi66. Biri İran’dan iki İslam filozofu özellikle dikkat gerektirir. Biri daha çok İslamlar arasında ün kazanan İbni Sina, diğeri Hıristiyanlar arasında daha çok tanınan İbni Rüşt idi. Tahran’da yaşayan ve tıp alanında ileri gitmesine rağmen felsefe alanında daha çok ün kazanan İbni Sina (980-1037), Yeni Platonculuğun en önemli temsilcilerinden biridir. İbni 
Sina’nın ilaçlar konusundaki çalışmaları Hermetik simya kaynaklarına dayanır. İslam dünyasının öbür ucunda, Cordoba’da yaşayan İbni Rüşt (1126-1198) ise pek çok kez felsefe yolu ile imanı sarsmakla suçlandı. İbni Rüşt, Arapların Aristoteles’in Yeni Platoncu eğilimini düzeltmeye çalıştı. Onun görüşleri Hıristiyan filozoflarına kaynak teşkil etti ve Batı felsefesi için daha önemli hale geldi. 

Farabi (872-950), uzlaştırmacı bir düşünürdü. Aristoteles ile Platon’un düşüncelerinin uyuşabileceğini düşündü. Aynı zamanda ilahi din ile felsefenin de uyuştuğu kanaatindeydi. Farabi’nin akıllar teorisi, ilk varlıktan ilk aklın sudürü ve zuhurundan sonra aşamalı bir sıra dizisi içerisinde meydana gelen, her akılda tekrarlanan ve her defasında yeni bir akıl üçlüsünün doğuşuna, yeni bir ruh ve âlem meydana gelmesine yol açan üçlü çile doldurma ve kendinden geçmeyle, onuncu akla varan bir süreçtir. İlk ilahi özler, Aristoteles’te feleki tanrılar iken Farabi’de soyut akıllardır. Onuncu akıl, “akl-ı faal”dir. İbni Sina, Farabi’nin 
akıllar görüşünü izler. Onuncu akıl, artık başka bir müstakil akıl ve nefs meydana getirme gücüne sahip değildir. Farabi ve İbni Sina, bu akıldan çoğaltılmış bir varlık meydana getirirler67. İbni Rüşt’e göre, Tanrı’nın varlığını akıl vahiyden bağımsız olarak bulabilirdi. 

Ancak katı Sünni El Gazali, ‘Filozofların Yıkımı’ adlı kitabında bu görüşlere karşı gelerek bütün zorunlu doğrulukların Kur’an’da bulunduğunu, vahiyden bağımsız düşüncenin gerekli olmadığını savunuyordu. Bununla beraber, filozoflara göre Kur’an’ın her metni 70 ya da 700 türlü yoruma açıktı ve sözel (lafzi) anlamı yalnızca cahil halk içindi. 

 Tarikatlar ve Hermetizm etkisi.. 

Hz. Muhammed 632 yılında öldüğünde henüz İslam inancı şekillenmemişti. İslam, insanları dinsel ortaklık temelinde belli derecede kaynaştırdı ise de kabilesel ve sınıfsal çelişkiler kaybolmadı, yavaş yavaş gittikçe şiddetlendi. Bu İslam dinindeki çeşitli akımlarda bölünmelerde ve mezheplerde yansımasını buldu. Ebubekir’in taraftarlarına göre; Hz. Muhammed’in Tanrı ile ilişkisi eşsiz ve nihaiydi; halifenin başlıca görevi, Hz. Muhammed’in vahiylerini ve inşa ettiklerini muhafaza etmekti. Bunlar “gelenek ve konsensüs halkı” anlamında ‘Sünni’ oldular. Ali’nin taraftarlarına (Şii veya Alevi) göre; İslam toplumunun 
yönetimi, aynı zamanda ezoterik bir unsur içeren ruhani bir görevdi. Müslümanlar Hz. Muhammed’in vahiyleriyle doğru ilişkiye ancak, dinin gizli “içsel” anlamlarının mutemetleri olan Peygamber’in ve Ali’nin soyundan gelen ruhani eğilimli bireylerin kılavuzluğunda girebilirlerdi. 

 Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır’da Müslümanların ilk işi İskenderiye 
okulunu dağıtmak ve bu okulca asırlar boyunca toplanmış olan İskenderiye kitaplığını yakmak oldu. Sünnetin yasallığını kabul eden Sünnilik tek bir akım olarak kalmadı. 8. ve 9. yüzyıllarda Mutezile akımı ortaya çıktı. Mutezileler, Müslüman dini öğretiyi rasyonel ruhta yorumlamaya, Tanrının adilliğini ve insanda özgür iradenin varlığını kanıtlamaya çalıştılar. 

Kur’an’ı Allah’ın yarattığı değil insanlarca yazılan bir kitap olarak kabul ettiler68. Bu mezhebin ortaya çıktığı dönemde, kendi zayıflayan iktidarları için dayanak arayan bazı halifeler (9. yüzyıl) Mutezileleri destekliyorlardı. 

Tarikat hareketi tarihsel olarak Sufizm ile bağlantılıdır. Bu anlayış başlangıçta tanrı ile konuşmak için hayatın sofu yolu anlamında idi. 7. ve 8. yüzyıllarda İslam’da mistik özellikler taşıyan Sufizm akımı ortaya çıktı. Sufizm, Şia’nın bağrından çıkmakla birlikte Sünniler arasına da sızdı. Sufiler, dış ibadete çok önem vermiyorlar gerçek Tanrı kavrayışını, Tanrı ile mistik kaynaşmayı arıyorlardı. Sufilerin bazıları Panteist (Tanrı tüm dünyadadır, tüm dünya 
tanrının bir tezahürü ya da duygusudur) dünya görüşüne sahiptiler. Zamanla Sufist öğretinin taraftarları başlarındaki şeyh ya da insanlar ile memleket memleket dolaşan derviş (keşiş) tarikatlarını oluşturmaya başladılar. Bu tarikatlar Sünnilerde de Şiilerde de yasal kabul ediliyordu. 

 Bâtınilik ve İsmailiye Tarikatı 

İslam kültürel çerçevesinde Hermetik gelenekler, birbirinden farklı iktisadi-siyasal konumlarına bağlı olarak, farklı anlam ve yorumlar yüklendikleri üç kesim içinde boy göstermektedir69; 

(1) Grek-Helenistik felsefenin etki alanına girdiği ölçüde saray ve çevresi. 
(2) Muhalif Bâtıni entelektüel çevreler. 
(3) Popüler İslam alanı. 


 Bâtınîlik; İslam’da Kur'an Ayetlerinin görünür anlamlarının dışında, daha derinde gerçek anlamları bulunduğu inancı, ayetleri buna göre yorumlayan akımdır. Bâtıniler, temelde aynı noktadan hareket etmekle beraber çok değişik sistemler kurmuşlardır. Tarihte en iyi bilinen örnekleri İsmaililer, Bektaşiler ve daha yakın zamanda ortaya çıkan Bahailer’dir. 12. yüzyıldan sonra İran, Horasan, Hindistan ve Türkistan yörelerine dağılan Bâtıniler çeşitli kollar oluşturdular. Etkinlikleri bazı tasavvuf akımları içinde devam etti, özellikle 
Kalenderilik, Hayderilik, Melamilik, Hurufilik, Safevilik ve Bektaşilik gibi tarikatları etkiledi. Batınilik daha sonraki yüzyıllarda Dürzilik, Nusayrilik, Babilik, Bahailik ve Kadıyanilik akımlarının içinde de etkili oldu. Bâtınîlik üzerine yapılmış, yeterli ölçüde ciddi araştırmalardan yoksunuz. Konuyla ilgili kaynakların büyük bir kısmı ise zaten bu düşüncenin karşısında olanlar tarafından ortaya konulmuştur. Bâtınilik esasında içine kapalı bir yapı sergilediğinden, söz konusu kaynaklardaki bilgiler de tutarlılıktan ve objektiflikten uzaktır. 

Bâtıni anlayışa göre Kur’an’ın açık anlamı dışında yedi gizli anlamı vardır. Onlara 
göre Kur’an Tanrı sözü değildir; Tanrı’nın peygambere verdiği üstün akıldan doğmuştur, insanlığı kurtaracak olan bu üstün akıldır. Halk, ancak üstün bir akıl aracılığı ile aydınlanır. Bu akıl, imamdır. İmam, üstün aklı ile teviller yapar (gizliği çözer) ve gerçeğe ulaşır. Büyük kurtarıcı, yani ‘büyük akıl’, bir gün gelecek olan Mehdi’dir. Kur’an’ın dış yüzü (zahiri) olduğu gibi iç yüzü de (Batıni) vardır. Kur’an’ın ve buyruklarla yapılmaması emredilen şeylerin batınını bilen, bu anlayış seviyesine ulaşan kişiden zahirine riayet lüzumu kalkar; artık ona, ibadetin lüzumu yoktur kanaatini gütmek ve buna inanmak, Batıniliktir70. Batınilik, umumi bir tabirdir; bu inancı benimseyen kişilere, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar Batıni, yollarına Batınilik (Batıniyye) denir. 

8. yüzyıldan itibaren Bâtıniliği İsmailiyye temsil etmeye başladı; bir yandan da Mehdi inancı yeni yeni Bâtıni fırkaların ortaya çıkmasına neden oldu. İsmaililik, Emevi ve Abbasi döneminde ayaklanma hareketlerinin genel ideolojik çerçevesini oluşturdu71. İsmaililer, Batın’da gizli olan hakikatin Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın ortak ve hakiki mesajını içerdiğini düşünmektedirler. Her bir dinin dışsal yani zahiri yasaları ise değişen zamanın gereklerine uyarlanma arasından başka bir şey değildir. Gnostik bir düşünce sistemidir ve devri vahiy tarihi kavrayışı ve Gnostik kozmoloji doktriniyle ayırt edilmektedir. Bâtıni inançları pek çok tarikata da girmiş, tasavvufa tesir etmiştir. Bâtınîler bütün görüşleri itibarı ile olmasa da zaman zaman çeşitli kolları ile tarikatları da etkileyerek tasavvufa sirayet 
etmiştir. Özellikle şiir yoluyla davalarını gündeme getirmeleri, edebiyattaki yansımaları açısından önemlidir. 

BU BÖLÜM DİPNOTLARI;

63 Seyyed Hossein Nasr, İslamic Life and Thought, States University of New York Press, (Albany, 1981), 109. 
64 “Hak, halka açıklanmaz. Açıklanırsa, ya yollarını sapıtırlar ya da o Hakk’ı söyleyeni suçlarlar. Hak ve halk birbirlerine yavaş yavaş alıştırılabilirler. Ama tabii ki halk Hakk’a alıştırılacaktır.” Cemil Yener, Şeyh Bedrettin Simavnavi, Varidat, Milenyum Yayınları, (İstanbul, 2009), 15. 
65 Şihabüddin Sühreverdi, Hikmetu’l-İşrak, İz Yayıncılık, (2010), 10, 157-158. 
66 Betrand Russell, Batı Felsefesi, Orta Çağ, 7.Baskı, Say Yayınları, (İstanbul, 2000), 145. 
67 Kılıç, a.g.e., (2017), 197. 
68 Sergei Aleksandrovich Tokarev, Dünya Halkalarının Dinler Tarihi, Ozan Yayıncılık, Çev.Rauf Aksungur, (İstanbul, 2006), 586. 
69 Özbudun, a.g.e., (2015), 277. 
70 Abdülbaki Gölpınarlı, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, İnkılâp Kitabevi, 3. Baskı, (İstanbul, 1997), 116. 
71 Farhad Daftary, A Short History of İsmailis. Traditions of a Muslim Community, Edinburg University Press, (Edinburg, 1998), 51-57. 


6 CI BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***