Sivas Davası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sivas Davası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2017 Cumartesi

28 ŞUBAT SÜRECİNİN HUKUKSAL - YARGISAL BOYUTU, BÖLÜM 9

28 ŞUBAT SÜRECİNİN HUKUKSAL - YARGISAL BOYUTU, BÖLÜM 9


 ANAYASA YARGISI/ANAYASA MAHKEMESİNİN TUTUMU 

Anayasa Mahkemesi, ilk kez 1960 darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası ile yargı sistemine girmiş, 1980 darbesinden sonra hazırlanan 1982 anayasa sı ile devam ettirilmiştir. Anayasa mahkemesi, her iki darbenin temel kurumların dan biri olup siyasallaşması, kuruluşu ile birlikte başlamaktadır. Kurulduğu günden bu güne Anayasa Mahkemesi, siyasi, ideolojik ve hukuka aykırı pek çok karara imza atmıştır. 

Anavatan Partisi tarafından çıkarılan Üniversitelerin Kuruluşu ile ilgili 2547 sayılı yasaya ek 16. maddenin iptaline ilişkin karar, Anayasa Mahkemesi'nin 
ideolojik kararlarına açık bir örnektir. 
Üniversitede okuyan kız öğrencilerin başörtüsü kullanıp kullanmayacağına ilişkin, 1989/2 sayılı kararmda; görevi gereği, sadece kanunu iptal etmekle kalmamış, 
anayasaya aykırı olarak, yeni bir uygulamaya yol açacak şekilde bir gerekçe hazırlamıştır. Nitekim üniversiteler kanununa ek 17. madde olarak eklenen ve 
"yasalara aykırı olmamak kaydıyla kılık kıyafet serbesttir" şeklindeki maddeyi iptal etmemesine karşın Ek 16. maddeye ilişkin kararının gerekçesine atif yaparak iptal etmediği kanuna, iptal edilmiş sonucu yüklemeye çalışmıştır. Anayasa'nın 153. maddesine aykırı olarak, yeni bir uygulamaya yol açacak nitelikte tasarrufta bulunmuştur. 

Kurulduğu tarihten itibaren, çok sayıda siyasi partinin kapatılmasına karar vererek ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünün ihlaline sebep olmuştur. 
Anayasa Mahkemesinin başkam (o dönemde H.T.) ve bir kısım üyeleri, 28 Şubat sürecinde açıkça yönlendirilmekte bir beis görmemişler, askeri brifinglere katıldıkları gibi, yönlendirenleri ayağa kalkarak alkışlayabilmişler dir. 

Refah Partisi Kapatma Davası 

Yüksek yargı organlarında görev yapan hâkimlere verilen "telkin, tavsiye ve dikte edici" brifingden on gün sonra, 20 Mayıs 1997'de iktidar ortağı olan 
Refah Partisi'nin kapatılmasına ilişkin dava, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş tarafından yargı tarihinde görülmemiş bir şekilde açılmıştır. 
Bugüne kadar gelen uygulamanın aksine başsavcı kapatma davasını, önce yazılı ve görsel basına yaptığı açıklama ile kamuoyuna duyurmuş, dava dilekçesini 
bundan sonra mahkemeye tevdi etmiştir. 
Böylelikle kamuoyu, ilk kez bir davayı mahkemesinden evvel öğrenmiştir. 

Refah Partisi'ni kapatmaya yönelik dava dilekçesi, Türk hukuk tarihinde eşi benzeri görülmeyen skandal niteleme ve hakaretlere örneklik ettiği gibi, yargılama sonunda verilen karar da bir o kadar tartışmalıdır. Hukuk tarihimizde ilk kez, 'hakaret', yüksek mahkemeler aracılığıyla hukuki zeminde meşru gibi kullamlmıştır. Militan demokrasiyi savunan başsavcı, Refah Partisi'ne oy vermiş 
olan milyonlarca insanı "kan emici vampirler" olarak nitelemiştir. Mahkeme heyeti de bu ve buna benzer nitelemeleri içeren dava dilekçesini kabul etmiş, daha da ötesi bu hakaretler karar metnine girmiştir. 

Refah Partisi hakkında açılan kapatma davası, 16.01.1998 tarihinde verilen 1997/1 E., 1998/1 K sayılı karar ile sonuçlandırılmış ve brifing toplantısında, brifingi veren askerleri ayakta alkışlayan yüksek yargı mensupları, ikiye karşı dokuz oyla Refah Partisi'ni kapatarak, brifingde alman talimatın gereğini yerine getirmişlerdir. 

Refah Partisi davasında yargı tarihimizdeki bir başka ilk daha yaşanmıştır. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Refah Partisi'nin Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine dayanarak kapatılması talebini incelerken Siyasi Partiler Yasasının 103. maddesinin kapatma kararı verilmesine engel olduğunu görmüş, ilk kez bu dava ile bu davanın hem davacısı, hem karar vereni konumuna gelmiştir. 

Siyasi Partiler Yasası'mn 103. maddesi, parti kapatılması için neden olarak gösterilen eylemlerin sorumlularının ceza mahkemelerinde yargılanarak hüküm giymelerini gerekli görür iken, Anayasa Mahkemesi davacı sıfatıyla Siyasi Partiler Yasası'nın "hüküm giyme" şartını içeren 103. maddesinin ikinci fıkrasının tümünün Anayasanın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptalini 
talep ederek kendisine de dava açmıştır. Bu dava sonunda yine kendisi mahkeme  yargılamayı yapan sıfatıyla, 09.01.1998 tarihinde dava konusu maddeyle ilgili olarak; 

Siyasi Partiler Yasası'mn 103. maddesinin ikinci fıkrasında, 101. maddenin (d) bendine göndermede bulunularak birinci fıkradaki "mihrak haline gelme" durumunun oluşması için öncelikle, parti üyelerinin bu fıkrada belirtilen söz ve eylemlerinden ötürü hüküm giymiş olmaları koşulunun aranması, 103. madde ile parti kapatma nedeni sayılan kimi yasak fiillerin Ceza Yasası'nda suç olmak tan çıkarılması nedeniyle yalnız 103. maddenin ilk fıkrasının uygulanmasını değil buna dayanak oluşturan Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının da uygulanmasını olanaksız hale getirmiştir." gerekçesiyle iptaline karar vermiştir.(Anayasa Mahkemesinin 12.12.2000 E: 2000/86, K: 2000/50 sayılı kararı) 

Anayasanın 153. maddesi gereğince "bir kanun, kanun hükmünde kararname veya iç tüzük ya da bunlann hükümleri, iptal kararlarının" ancak Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkacağı kuralını da atlayarak Siyasi Partiler Yasası'run 103. maddesinin ikinci fıkrasını iptal ettikten sonra iptal kararı Resmi Gazete'de yayımlanmadan Refah Partisi davasını da karara 
bağlamış ve 16.01.1998 tarihinde partinin kapatılmasına karar vermiştir. 

Oysa iptal edilen kural (103. madde) Resmi Gazete'de yayımlanmadığından, partinin kapatıldığı gün halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan bu kuralı yok sayarak hüküm verilmesi, 

Anayasa'nın 153. maddesinin yok sayılması anlamına gelmektedir. İptal kararı hukuki olarak boşluk doğurduğundan, TBMM'ne iptal edilen kuralın yerine yenisini koyması için süre ve imkân da tanınmamıştır. Anayasa Mahkemesi kendince Anayasa'ya aykınlığı gidermiş ve "bir tür yasa yaparak" "yeni bir uygulama" başlatmıştır. Anayasa'nın 69. maddesi çerçevesinde parti kapatılma usul ve esaslarının mutlaka "kanunla" düzenlenmesi mecburiyetine rağmen bu usul ve esaslar Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yetkisine de tecavüz edilmiştir. Davacısız iptal kararı ile de Anayasa Mahkemesi, Türk Yargı tarihinde davacı ile karar veren mahkemenin aynı kişilerde birleştiği bir olayı yaşatmıştır. 

Fazilet Partisi Kapatma Davası 

Refah Partisinin kapatılması davası Anayasa Mahkemesinde görülmekte iken 17 Aralık 1997 tarihinde Fazilet Partisi kurulmuştur. Yeni kurulan bu Parti, bağımsız milletvekillerinin de katılımıyla TBMM’de ana muhalefet partisi konumuna gelir. 

Söz konusu dönemde askerin hala rahatsız olduğu, irticanın hala ülkede birinci tehdit olmaya devam ettiği, sekiz yıllık eğitim kanunu dışında 28 Şubat 1997 tarihinde alınan MGK kararlarının uygulamaya konulmadığı, hükümetin türban yasağı konusunda tavizler verdiği ve kapatılan Refah Partisinin Fazilet Partisine dönüşmesine hükümetçe göz yumulduğu konuları sürekli gazeteler ve 
televizyonlarda işlenmekte, bir anlamda 28 Şubat sürecinin halen devam etmekte olduğu kanaati toplum üzerinde pekiştirilmektedir. 

İşte bu atmosfer içerisinde, Refah Partisinin 16 Ocak 1998 tarihinde kapatılması ve kararın 22.2.1998 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmasından yaklaşık bir yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra 7 Mayıs 1999 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu kez Fazilet Partisi hakkında kapatma davası açmıştır. 

İddianamede kapatma nedeni olarak temelde iki iddia ileri sürülmüştür. 

Birinci iddia Fazilet Partisi'nin, Refah Partisi'nin kapatılacağını anlayan yöneticileri tarafından kurdurulan hülle partisi olarak adlandırılabilecek bir parti olduğu, 147 milletvekili ile çok sayıda belediye başkanının Fazilet Partisi'ne geçmelerinin, bu milletvekillerinden bazılarının da Genel İdare Kurulu ve Disiplin Kurulu üyesi olmalarının kapatılan Refah Partisi'nin bir başka ad altında 
kurulduğunun kanıtı olduğu iddiasıdır. 

İkinci iddia ise Fazilet Partisinin laikliğe aykırı fiillerin "odağı haline geldiği" iddiasıdır. Bu iddiaya dayanak olarak, Fazilet Partisinin türbanlı bir milletvekilini aday göstererek seçilmesini sağlaması ve bu kişinin TBMM’de türbanlı olarak yemin ettirilmek istenmesi ile Fazilet Partisi yöneticilerinin çeşitli tarihlerde yaptıkları konuşmalarda türban yasağını eleştiren konuşmalar yapmaları gösterilmiştir. 

Partinin kapatılması davasının 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde Fazilet Partisinden milletvekili olarak seçilen Merve Kavakçı’nın 3 Mayıs 1999 tarihinde TBMM Genel Kurulunda türbanlı olarak yemin etmek istemesi olayından hemen sonra açılmış olması, Yargıtay Cumhuriyetbaşsavcısının bu olaya bir tepki olarak davayı açtığının en büyük kanıtıdır. Yargıtay Cumhuriyetbaşsavcılığının Merve Kavakçı olayına tepki olarak alelacele dava açtığı ve iddianamede parti kapatma için dayanılan nedenlerin yetersizliği Anayasa Mahkemesince de görülmüş ve Yargıtay Başsavcılığından soruşturmanın genişletilmesi talep edilmiş ve Yargıtay Başsavcılığı 5 Şubat 2001 tarihinde ek bir iddianame düzenlemek zorunda kalmıştır. 

Anayasa Mahkemesi 22 Haziran 2001 tarihinde verdiği kararında, Fazilet Partisinin kapatılan Refah Partisinin devamı olduğu iddiasını yerinde görmemekle birlikte, Fazilet Partisinin laiklik ilkesinin karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini kabul ederek, bu Partinin de kapatılmasına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi kararında aynen; 

“18 Nisan 1999 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinden sonra TBMM'ndeki yemin töreninde, Merve KAVAKÇI'nın ve onu seçim öncesinde, yemin töreni sırasında ve seçim sonrasındaki davranışları ve yaptığı açıklamalarla özel olarak destekleyen Nazlı ILICAK'ın sergiledikleri eylemlerin ve yaptıkları konuşmaların; Bekir SOBACI'nın türban ve başörtü yasağına direnen bu nedenle de İstanbul Çapa ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinden çıkarılan öğrencileri Ankara girişinden alarak basın toplantısı yaptırması, Meclis'e getirerek partileri ziyaretlerini sağlaması gibi yasalara aykırı eylemleri desteklemesi ve teşvik etmesinin; Ramazan YENİDEDE'nin resmî daireler ve okullarda konuya ilişkin yasa ve yönetmelikler gereği uygulanan türban veya başörtüsü yasağını zulüm ve zorbalık olarak göstererek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesinin; Mehmet SILAY'ın 1998 yılında yayınlanan "Parlamentodan Haber" adlı kitabında, dünya tarihinde milletlerin dini duyguları ve inançlarıyla savaşanların daima kaybettiklerini İran'da bunu deneyenlerin ya ülkeyi terkettikleri ya apoletlerinin söküldüğünü Cezayir'de Fransız çıkarlarına hizmet uğruna halka dayatanların ve 
zorbaların bu gün hiçbirisinin hayatta olmadığını belirterek halkı kamu görevlilerine karşı eyleme yöneltmesinin ve Fazilet Partisi'nin Genel Başkanı ile Milletvekillerinin ve kimi Partililerin davranışları ve çeşitli yer ve toplantılarda yaptıkları konuşmalarla mevzuata ve yargı kararlarına aykırı olduğu halde resmî daire ve okullarda türban veya başörtüsü takılmasını desteklemelerinin 
Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Fazilet Partisi'nin bir tepki göstermediği gibi benimsediği bu faaliyetlerin, Anayasa'nın 69. maddesi, Siyasî Partiler Yasası'nın 101. ve 103. maddeleri uyarınca odak olmaya esas alınacağı kuşkusuzdur.” denilmek suretiyle, türban yasağını eleştirmek dışında 
başkaca bir eylemleri bulunmayan Parti yöneticilerin sözleri davalı Partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğinin kanıtı olarak kabul edilmiştir. 

Kapatma davasına da konu olan eski Fazilet Partisi Milletvekili Merve KAVAKÇI için yapılan soruşturma süreci içerinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yükselin’in soruşturma süreci içerindeki eylem ve davranışları Ceza Muhakemeleri Kanunu dışında cerayan etmiştir. Özellikle gece yarısı şüpheli olduğunu iddia edilen Merve Kavakçı’nın evine refakatinde kolluk kuvvetlerinin alınması ile gidilmiş olması soruşturma evresinde rastlanılmış bir olay değildir. Bu davranış nedeni ile Merve Kavakçı’ya ait evinin önünde cumhuriyet savcısının beklediği anda milletvekili olduğuna dair yazının gelmiş olması dokunulmazlığının olduğunun anlaşılmış olması nedeni ile ifadesini almasından vazgeçtiği beyanıdan, yasal çerçevede değerlendirildiğinde mevzuata uygun olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca bu konuyla alakalı nuh Mete Yüksel hakkında da HSYK tarafından işlem başlatılmış olmasıda bu soruşturma sürecinin yasal çerçevede devam etmediğini göstermiştir. 

Merve KAVAKÇI, 19 Ekim 2012 tarihinde Komisyonumuza başörtüsü yasağıyla şekillenen bir hayatı olduğundan tıp eğitimini ikinci sınıfın sonunda bırakıp, eğitim amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek zorunda kaldığını; 28 Şubat postmodern darbesinin “Kavakçı olayı”nın hukuki ve ahlaki olmak üzere iki boyutunun olduğunu; Hukuki ayıbın, seçilmiş bir milletvekilinin ant içerek 
görev yapmasının bir dizi zorlama ve istisnai uygulamayı gündeme sokarak âdeta bir nefret suçunu legalize etmek gayesine odaklanarak engellenmesiyle alakalı; Ahlaki ayıbın ise, Millet Meclisi kürsüsünün yemin günü işgal edildiği andan başlayarak bugüne dek kendisine reva görülen uygulamalardan oluştuğunu ifade etmiştir. 

KAVAKÇI; 2 Mayıs 1999 tarihinde Mecliste yaşanan olayları; “millî irade kısmen yok sayıldığı, din ve ifade hürriyetinin engellendiği, kadınların üçte ikisinin başlarının örtülü olduğu bir ülkede temsil merkezinde kadın ayrımcılığı yapıldığı ve Silahlı Kuvvetler gölgesinde, DSP güçlerinin Meclis çatısı altında üstlendiği bir darbe olarak” nitelendirmiştir. Devlet’in darbecilerin etkisiyle kendisini ve ailesini “kendisinin inancı gereği başörtüsü taktığı” ve gerek okullarda gerekse kamu kurum ve kuruluşlarında Müslüman kadınların başörtüsü takmak istemeleri nedeniyle engellenmelerine yönelik bir mücadelenin içine girmesinden dolayı hedef gösterdiğini; kendisine ve yanında durma cesareti gösteren Nazlı Ilıcak gibi kişilere haddini bildirmeye kalkıştığını; şahsiyetini, millet nezdindeki itibarını zedelemek için uğraştığını iddia ederek, o günlerde kendisiyle aynı sıraları paylaşan bazı siyaset arkadaşlarının iktidarda olmasına rağmen başörtülü kadınlar için 28 Şubatın hâlâ devam ettiğini bu yolda partisinin kararıyla aday adayı olduğunu, ancak mücadelesini yalnız sürdürmek durumunda kaldığını, kendisinin yalnız bırakıldığını ifade etmiştir. 

KAVAKÇI, kendisine bir milletvekili olarak TBMM’nde yapılanların, İngiliz Parlamentosu’nda gündeme getirildiğini; o gün Mecliste örttüğü başörtüsünün Amerikan Kongresinde bir hafta boyunca “dini özgürlüklerin simgesi” olarak sergilendiğini; “Kavakçı Olayı”nın Kanada'nın Toronto şehrinde ilköğretim sisteminde bir hoşgörüsüzlük örneği olarak anlatıldığını; Parlamentolar 
arası Birliğin konuyu incelediğini, kendisini ve seçmeninin uğradığı hak ihlalini teyit ettiğini; 2007 senesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Kavakçı ve Türkiye” davasında Türkiye’nin seçme ve seçilme hakkını ihlal ettiğine hükmettiğini belirtmiştir. 

KAVAKÇI, 18 Nisanda Milletvekili seçildiğini ve İstanbul’daki YSK yetkililerinden mazbatasını aldığını, Meclise gelerek gerekli işlemleri sorunsuz yaptırdığını ve ant içip görevini yapmaya hazır olduğunu ancak o arada, Ecevit'ten Hüsamettin Özkan vasıtasıyla partinin ileri gelenlerine Meclis Genel Kurulu'na girmemesinin istendiğini ve bu andan itibaren “ Başörtüsünün ” bir sorun olarak kendini göstermeye başladığı ve sorunun kendisine “Mecliste gelip gideceği bir oda verilerek” çözülmeye çalışıldığını; Anayasa ve İç Tüzükte başı örtülü bir vekilin hakları konusunda Yemin töreniyle alakalı olarak herhangi bir kısıtlama getirilmemişken bariz bir baskı atmosferinin parti üzerinde etkili olduğunu; 1 Mayıs 1999 günü yani yemin töreninden bir gün önce Sayın Abdullah 
Gül, Salih Kapusuz ve Lütfü Esengün Beylerin evine gelerek "Yarın sabah gidip Meclis Başkanı Septioğlu'nun elini öpeceksin, eğer müsaade ederse yemin edeceksin, etmezse yemin etmeyeceksin" talebinde bulunduklarını; … aynı akşam kendisinin şahsi gayretleri sonucunda, Genel Başkan Recai Kutan’la, Cemil Çiçek Bey, Temel Karamollaoğlu Bey, Zeki Ünal ve Salih Kapusuz Beyler’in de kendisiyle beraber hazır bulundukları halde bir toplantı yaptıklarını; toplantıda Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın "Merve Hanım diğer milletvekilleriyle beraber saat 3’te Genel Kurula gelmeli" teklifinde bulunduğunda Cemil Çiçek’in "Bilmediğiniz şeyler var." diyerek karşı çıktığını; daha sonra edindiği bir bilginin Sayın Çiçek'in karşı çıkan sözlerine ışık tutar nitelikte olduğunu bu bilginin “Mart 2001 tarihinde Küba'nın başkenti Havana’da yapılan Parlamentolararası Birlik Toplantısında KAVAKÇI’nın milletvekilliği haklarının ihlalinin görüşüleceği, bu sebeple Parlamentolararası Birlik Başkanı tarafından kendisinin de davet Küba’ya edildiği, orada, Turhan Alçelik Bey ve rahmetli Bahri Zengin Beylerle karşılaştığı ve kendisine yemin törenimle alakalı olarak ‘Askeriyeden, Cumhurbaşkanı Demirel aracılığı ile parti başkanlığına yemin etmeniz halinde müdahale edileceği’ uyarısı yapıldığı, partinin de onun için kendisinin arkasında duramadığı. ” bilgisinin verildiğini ifade etmiştir. 

“Ecevit’in konuşmasıyla eş zamanlı olarak kendisinin de Mecliste bulundu sırada, Cumhurbaşkanı Demirel ülkenin nasyonal “Milli” televizyonu TRT’de kendisini fitne çıkarmakla suçladığını ve ajan provokatör olduğu iftirasını attığını; ertesi gün basının konu ile ilgili sorusunuysa “Devletin elinde herhâlde böyle bilgiler vardır.” diye cevapladı. Ancak, böyle bir bilgi veya belge yoktu. Bu, tamamen iftiraydı ve benim de ajan veya provokatör olmadığımı bilir demiştir. 

KAVAKÇI, “ Çifte Vatandaşlık ” ve milletvekilliğinden ileri gelen “ Özlük haklarını aldığı ” yolundaki iddialarına ise “Türkiye Cumhuriyeti çifte vatandaşlığı siyaseten ve hukuken teşvik eden bir ülke olmasına rağmen, sanki vatana ihanet etmişim gibi beni apar topar vatandaşlıktan çıkardı. Vatandaşlıktan çıkarılmam için kullanılan Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlık belgesi Houston 
Başkonsolosluğu tarafından Ankara’ya faks edilmiş bir bilgisayar çıktısından ibaret, herhangi bir resmî belge değil. Bu belge Bakanlar Kurulu tarafından resmî belge olarak kullanıldı. Sadece ilk maaşımı aldım. Bir milletvekiline tanınan özlük hakları bana tanınmadı. Bir de -Nuh Mete Yüksel'in evime yaptığı baskın sırasında olduğu gibi-dokunulmazlığım varmış gibi ve dolayısıyla da 
milletvekiliymişim gibi muamele gördüm.” diye açıklık getirmiştir. 

KAVAKÇI, kendisine; 2 Mayıs 99’da Meclis yemin töreninin hemen akabinde, Genel Kurula başörtümle girmemden dolayı DGM'de 312’nci maddeden, halkı din, dil, ırk, vicdan açısından bölmekten suçundan 312’nci maddeden soruşturma başlatıldığını ve Ankara’da Nuh Mete Yüksel tarafından bu soruşturma kapsamında evine gece baskını düzenlendiğini; Gerçek Hayat Dergisi'ne verdiğim bir röportajdan dolayı başörtüsü yasağını gündeme getirmek ve bunun bir kadın ayrımcılığı olduğunu ifade etmekten dolayı devletin manevi şahsiyetine hakaretten Şişli Savcılığınca bir soruşturma başlatıldığını, Refah Partisinde görevli olduğu yıllarda, Amerika’da “İslamic Society of North America” ve “İslamic Association for Palestine” tarafından düzenlenen toplantılara Refah 
Partisini temsilen katıldığı için 169’uncu Madde’den “teröre yataklık ve yardım etmekten” DGM’den soruşturma başlatıldığını ifade etmiş; Kızlarına da; kendisine TBMM’de yapılan linç ve had bildirme kampanyasının bir benzerinin kendi ilkokullarında yapıldığını ifade etmişt; 

“Dönemin Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı arasındaki yazışmaların, sözlü görüşmelerin, Cumhurbaşkanlığındaki gizli yazıların, telefon kayıtlarının, Genelkurmay Başkanlığı'nın Kozmik Odası'ndaki ilgili dokümanların, MGK kayıtlarının, dönemin ABD ve Türkiye arasındaki devletlerarası yazışma ve görüşmelerinin, telefon kayıtlarının, 
MİT, CIA, MOSSAD arasındaki sözlü ve yazılı kayıtların, dönemin YSK kayıtlarının ve medyanın tacizlerine örnek teşkil edebilecek, Uğur Dündar ve ekibinin dayısı Orhan Güngen’le yaptıkları telefon görüşmelerinin kayıtlarının ortaya çıkartılmasını” talep etmiştir. 


10 CU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..

28 ŞUBAT SÜRECİNİN HUKUKSAL - YARGISAL BOYUTU, BÖLÜM 8


28 ŞUBAT SÜRECİNİN HUKUKSAL - YARGISAL BOYUTU, BÖLÜM 8


YARGIYA PSİKOLOJİK AKTÖRLERİN ETKİSİ : MEDYA ÖRNEĞİ 

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun vereceği karar beklenirken, 6 Mayıs 1999 Cumartesi günü 28 Şubat kararlarını "TOPYEKÛN SAVAŞ" başlığı ile okuyucularına duyuran Hürriyet Gazetesi'nde "Danıştay'dan türbana geçit yok" başlıklı bir haber yayımlanıyordu. 

Haberin içeriğinde "..Danıştay İdari Dava Daireleri genel kurulu dün türban takan memurların kamu görevinden çıkarılmasına vize verdi" şeklinde bir karar verildiğinden bahsedilmekte, haberin devamında, "Danıştay'ın 'türbanlı memuru atın vizesi veren' kararı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde santral görevlisi olarak çalışan Z. Zeybel'in davasında alındığı" belirtilmekteydi. 
Kararın "örnek oluşturacağı" ve "kamuda çalışan tüm türbanlı kadın memurların idare tarafından işten çıkarılabileceği"ne imkân verdiği de belirtilmekteydi. Daha ötesi kararın "milletvekili olarak yasama görevine katılmak isteyen FP İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı ile ilgili tartışmayı da noktaladığı" belirtilmekteydi. 

Yargı tarafından verilen kararların, yazıldıktan sonra öncelikle ilgililerine tebliğ edilmesi gerekir. 1997 öncesi Türk yargısında mahkeme tarafından verilen bir kararın, gerek yazılmadan ve gerekse yazıldıktan sonra basına servis edilmesi, neredeyse gelenek haline gelmiştir. 

Sadece Hürriyet Gazetesi'nde "..Dün türban takan memurların kamu görevinden çıkarılmasına vize verdi" şeklinde verilen haber üzerine 10 Mayıs 1999 Pazartesi -yayından bir gün sonra- Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu kalemine yapılan başvuru ile 'haberde geçtiği şekilde bir karar verilip verilmediği' sorulmuş "sadece Danıştay Cumhuriyet savcısının itirazla ilgili 
olarak görüş bildirdiği" "henüz böyle bir karar verilmediği" belirtilmiştir. 

İdari Dava Daireleri Genel Kurulu üyelerini etkilemeye çalışan bir girişim, böylece deşifre olmuştu. Ancak bu girişimin kimler tarafından organize edildiği gizli kalmıştır. Bilinen bir şey varsa, o da, haberin Hürriyet Gazetesi'nde çıkması ve dosya incelemesine katılmış olan bir üyenin, Hürriyet Gazetesi'nin köşe yazarlarından birinin eşi olması idi. Bu durumda henüz yazılmamış, müzakeresi bile yapılmamış bir davarım kararı verilmiş gibi basına sızdırılması, mahkemeyi etkilemeye yönelik olduğu ve hâkimlere -nasıl karar vermeleri gerektiği konusunda- mesaj içerdiği açıktır. Karar verecek olan mahkeme üyelerinin de katıldığı-henüz karar verilmemiş bir dosya içeriğini ancak mahkeme 
üyeleri bilebileceğinden-bu kampanya ve yayınlardan sonra, davacı adına İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'na verilen 11 Mayıs 1999 tarihli dilekçe ile "incelemeyi yapacak hâkimler" reddedilmiştir. 

Reddi Hâkim dilekçesinde; "söz konusu haberin mahkeme kayıtlarındaki gerçeklerle örtüşmediği, olsa olsa bazı hâkimlerin şahsi düşüncelerini basına mahkeme kararı gibi sızdırmış olabilecekleri, sorumluluğu tespit edilenlerin davadan çekilmesi ya da alınması gerektiği" vurgulanmış, ".. henüz karar alınıp açıklanmamasına rağmen, karar verilmiş gibi gazetede haber çıkmasının birilerinin dışarıdan bu dosyaya müdahil olduğunu gösterdiği, Haberin muhtevasından da anlaşıldığına göre son günlerin güncel olaylarına yönelik sonuç çıkarma amacıyla dosya ile ilgilenildiği ve alınmayan kararın gazetede yayımlatıldığı" belirtilmiş, Henüz yazılmayan bir kararın gazetelere verilmesinin, kim tarafından yapılırsa yapılsın, tüm heyet üyelerini töhmet altında bıraktığı, 
en azından davacı yönünden 'bağımsız ve tarafsız' yargı ilkesinin zedelenmesine neden olduğu" dile getirilmiştir. "Karar yazılmadan hatta kurulun toplanarak karar verdiği, dosya üzerinde belli olmadan gazetelere bilgi vermek aynı zamanda ihsas-ı rey (konuya ilişkin görüşünü açıklama) mahiyetinde 
olduğu, bu nedenle İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun dava yönünden 'tarafsızlığı ve bağımsızlığının' zedelendiği, ...Bu itibarla haber konusunun gazeteye verilmesini temin eden kişi veya kişiler belli ise onları, belli değil ise karara katılan tüm hâkimler yönünden reddi hâkim talebinde" bulunulduğu belirtilmiştir. 

Davacının reddi hâkim ve sorumluların cezalandırılmasına yönelik dilekçesine karşılık İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından gönderilen 04.10.1999 tarihli yazıda "...davanın sonucunun tutanağa bağlanması ve bu tutanağın görüşmelere katılanlar tarafından imzalanmasının, kararın oluşması için yeterli bulunduğu" belirtilmiş, "heyetçe görüşme tamamlanıp tutanak imzalandıktan sonra bu karar sonucunun üçüncü kişilerce öğrenilmiş olmasının" mahsuru 
bulunmadığı belirtilerek, dilekçeler üzerine herhangi bir işlem yapılmasına gerek görülmemiştir. 
Dolayısıyla, davanın tarafı olan kişilere herhangi bir tutanak gösterilmeksizin, hâkimlerin aralarında konuştukları karar sonuçlarının davacı ya da davalının iradesine bırakılmaksızın "psikolojik savaşın bir unsuru olarak kullanılması" meşrulaştırılmıştır. 

İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından, Danıştay 8. Dairesi tarafından verilen ve "başörtülü olarak memuriyet görevi ifa eden" bayanların "kamu görevinden çıkarılmalarını hukuka aykırı bulan" karar iptal edilmiş, bundan sonra gerek ilk derece mahkemesi ve gerekse temyiz başvurusu sonucu Danıştay'a gelecek "başörtüsü ile ilgili davalarda nasıl davranılacağı" belirlenmiş ve 
verilecek kararın sınırları çizilmiştir. Nitekim bu karar yazıldığında, kamuoyuna "türbana son nokta", "türbanlı memur uyarısız atılacak" manşetleri ile duyurulmuştur. 

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun anılan kararında özet olarak "uyulması gereken kuralları biliyor olmasına rağmen, ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak biçiminde gerçekleşen davranışlarını ısrarlı bir biçimde sürdüren davacının" kamu görevinden çıkarılmasında "mevzuata aykırılık görülmemiştir'' denilmiş, davacının "kurumun huzur ve çalışma düzenini nasıl bozduğu" araştırılmadığı gibi, bu yönde bir araştırma yapma ihtiyacı hissedilmemiştir. 

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu karan doğrultusunda Danıştay 8. Daire, Z. Z.'in davasının esastan reddine karar vermiştir. İDDGK karannda belirtilen "uyulması gereken kuralları biliyor olmasına rağmen, ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak biçiminde gerçekleşen davranışlarını ısrarlı bir biçimde sürdürmek'' gerekçesi, 8. 
Dairesinin kararının da gerekçesi olmuştur. Bu gerekçe bundan sonra farklı amaçlar için kullanılmaya başlanmıştır. 

Danıştay 8. Dairesi ve İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun karar gerekçesi memuriyette çalışan bayanlar hakkında "kılık kıyafet nedeniyle "açılacak soruşturmalara da ilham kaynağı olmuştur. Memurlar hakkında "kılık kıyafet" nedeniyle açılacak soruşturmalarda, soruşturma raporunun nasıl hazırlanacağına ilişkin olarak şablon metin hazırlanmış ve bu metin amirlere, yeni bir bilgi notu olarak dağıtılmıştır. 

Muhakkiklerin dikkate alması için form şeklinde dağıtılan "bilgi notunda" raporlara yazılacak gerekçe ve sonuçta ne talep edileceği belirtilmiştir. Başörtülü memureler hakkında soruşturma yürüten soruşturmacılara dağıtılan bilgi notunda kısaca şöyle denilmektedir: "...Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun 07.05.1999 tarih ve 1999/229 Sayılı kararına göre, devlet 
memurlarının kılık kıyafet kurallarına uymak mecburiyetinde olduğu belirtilerek belirlenen kılık kıyafet hükümlerine aykırı davranmak fiilinin ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur ve sükûn ve çalışma düzenini bozmak şeklinde ortaya konulduğu ve bu suçun karşılığı da Devlet Memurları Kanu-nu'nun 125/E-a fıkrasına girdiği vurgulanmıştır. 

Devlet memuru bayanlar hakkında kılık kıyafet sebebiyle açılan soruşturmalarda, adli yönden yani adli suç olup olmadığı yönünden bir görüş belirtilmez iken, daha sonraları soruşturma raporunun teklifler bölümünde "Adli yönden" emirlere itaatsizlik anlamına gelen "TCK 526. maddeye göre yargılanmalarının gerektiği" de eklenmeye başlanmıştır. 

Bundan sonra Danıştay'da da hukuk kurallarına göre değil daha çok "ideolojik ve siyasi düşüncelere" göre karar verildiği kanaati yaygınlaşmıştır. 


YARGIDA NİYET OKUMA DÖNEMİ 

Yargı, etkilenmeye açık hale geldikten sonra hukuksuzluğun nerede duracağını kestirmek mümkün değildir. Özellikle idare mahkemelerinde, somut olgular ve hukukun dışında "devletin âli menfaatine" uygunluk kriteri ve davacının kafasının içinde varsayılan düşüncelere göre karar vermek, bu dönemde gerçekleşmiştir. 

Kılık kıyafeti nedeniyle devlet memurluğundan çıkarma cezası ile cezalandırılan Gebze 60. Yıl İlköğretim Okulu öğretmenlerinden K. S. işlemin iptali için Kocaeli İdare Mahkemesinde dava açmıştır. 

Kocaeli İdare Mahkemesi, davanın reddine dair kararında (09/03/2005 gün ve 
E:2004/2268, K:2005/278 sayılı kararı) davacının "niyetini nasıl okuduğunu" şu şekilde ifade etmektedir. 
"dava dosyasındaki belgelerin incelenmesinden ... davacının da aralarında bulunduğu personelle ilgili yapılan soruşturma sonucu düzenlenen rapor ile davacının başörtüsü takarak kılık kıyafet yönetmeliğine uymadığından disiplin cezası ile tecziye edilmiş olduğu, görevlerini yaparken izlenmesi için kuruma gidildiğinde türban üzeri peruk takarak görevlerini sürdükleri, peruklarının 
altında türbanlarının görüldüğünün, okul bahçesinde başlarını açmadıkları, binaya girince başlarını açtıkları kılık kıyafet konusunda samimi olmadıkları, bu davranışı sürdürmekte kararlı oldukları...Bu veriler ile soruşturma raporu ekindeki belgeler ışığında davacının uymak zorunda olduğu kuralları 
bilmediği veya bu konuda uyarılmadığı için değil kılık kıyafet yönetmeliğinde yer alan kuralları benimsemediği, görev mahallinde başı açık görev yapmayı kabul etmediği, mevzuatta yer alan kılık kıyafetle ilgili kurallara uygun davranma konusunda samimi olmadığı sonucuna varıldığı..." gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 

Mahkemenin açıklamasından davacı ve bahsi geçen diğer öğretmenlerin "binaya girince başlarını açtıkları" ancak "bahçede ya da okul dışında başörtüsü üzerine peruk kullandıkları" anlaşılmaktadır. 

Ne var ki, memurun içeri girerken başım açması yeterli olmamaktadır. Kişinin, "kılık kıyafet konusundaki kuralları benimsediğini ve başını açmada samimi olduğunu da ispat etmesi" de gerekmektedir. 

Mahkeme, adı geçen davacının, "kılık kıyafet yönetmeliğinde yer alan kuralları 
benimsemediği, kılık kıyafetle ilgili kurallara uygun davranma konusunda samimi olduğunu da ispat edemediği " sonucuna varmıştır. 

Artık kişilerin kafasında geçen düşüncelere göre karar verme dönemi de başlamış olmaktadır. 

Bu kararı verenlerin evrensel hukuk anlayışının ayrılmaz bir parçası olan "masumiyet ilkesi ya da beratı zimmet asıldır" suçluluğu müşahhas hukuk kurallarına uygun olarak mahkemece tespit edilene kadar suçsuzdur- kuralı hiç ilgilendirmemektedir. Çünkü dava konusu edilen davranışlann her nasıl olursa olsun cezalandırılması gerektiği yönündeki telkin bunu gerektirmektedir. 


9 CU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***

28 ŞUBAT SÜRECİNİN HUKUKSAL - YARGISAL BOYUTU, BÖLÜM 7

28 ŞUBAT SÜRECİNİN HUKUKSAL - YARGISAL BOYUTU, BÖLÜM 7



 ŞÜKRÜ KARATEPE DAVASI 

 Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı olarak 25/10/1996 tarihli basın toplantısında ve 10/11/1996 tarihli RP Kayseri İl Divan toplantısında yapmış olduğu konuşmalar nedeniyle “halkı din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” gerekçesiyle, KARATEPE hakkında, Kayseri Cumhuriyet 
Başsavcılığınca yürütülen iki soruşturma dosyasından da takipsizlik kararı verilmiştir. 

 Verilen bu takipsizlik kararlarına karşı, Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda yeri olmamasına ragmen ve kesinleşmiş bulunan takipsizlik kararı olduğu halde, Aydın Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin şikayetleri üzerine, yeniden dosya tanzim edilmiştir. Bu arada, Kayseri DGM kapatıldığından, soruşturma dosyası Ankara DGM’ye intikal etmiştir. Ankara DGM’de, TCK 312/2’inci ve 80’inci maddeleri gereğince, 25/07/1997 tarihinde kamu davası açılmış, TCK 312/2’inci 
ve 80’inci maddeleri gereğince cezalandırılması talep edilmiştir. 

 Yapılan yargılama sonucunda, Cumhuriyet Savcısı esas hakkındaki mütalaaında, üç kişilik uzmanlardan alınmış bilirkişi raporunda, suçun unsurların oluşmadığı belirtildiğinden bahisle, sanık Şükrü KARATEPE’nin beraatini talep etmiş, ancak Mahkeme 9/10/1997 tarihinde oybirliğiyle sanığın mahkumiyetine karar vermiştir. (Ankara 1 nolu DGM’nin 1997/163 esas 1997/176 karar sayısı) 

 Bunun üzerine sanık vekilliğince dosya Yargıtaya temyize gönderilmiş, dosya Yargıtay tarafından alışkın olunmayan bir süratle, 27 günde onanmıştır. 

Yargıya talimat, emir ve baskı : örnek davalar 

28 Şubat darbe sürecinde darbe zemininin oluşturulmasında yargıya yüklenen görevin yerine getirilmesi için yapılan brifingli yönlendirmelerin yanı sıra, darbecilere yönelik her türlü karşı çıkma, eleştiri, suçlama ve benzeri girişimleri önlemek için talimatlar gönderilmiş, savcılara gönderilen talimatlar âdeta otomatiğe bağlanmıştır. Orgeneral Çevik Bir imzalı yazılarla Cumhuriyet 
Savcılarına talimat verilmiş; daha sonra talimatın gereğinin yapılıp yapılmadığı hususunda bilgi verilmesi istenmiştir. 

Genel Kurmay Başkanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı tarafından 1996 yılında 75 adet,1997 yılında 125 adet, 1998 yılında 99 adet, 1999 yılında 47 adet, 2000 yılında 115 adet, 2001 yılında 105 adet, 2002 yılında 34 adet olmak üzere toplam 600 adet suç duyurusu yapılmış olup, Genel Kurmay Başkanlığının suç duyurusu sonucunda ilgili yerlerce (savcılık yada mahkeme) verilen kararlara karşı Genel Kurmay Başkanlığınca 6 adet dosya için itiraz edilmiş ve yargılama görevine ilişkin adeta talimat verilmiştir.(Adalet Bakanlığı Basın Bürosu verileri). Bu konuda Komisyonumuza intikal eden belgeler Ek’tedir.283 

Recep Tayyip Erdoğan/Şiir Davası: 

Yargıda, yargının politik suistimaline maruz kalan, hatta, "usul hükümlerini" yok sayan birçok uygulamaya rastlanmaktadır. Bunlardan biri de, Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde maruz kaldığı dava dosyasına yönelik uygulamadır. 
1997 postmodern darbesinin hedefindeki Refah Partisi'nin, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Siirt'te yaptığı açık hava toplantısında, halka hitap etmiş/konuşması içerisinde ünlü şairlerimizden birinin şiirinden " bir dörtlük " okumuştur. 

Terörist Semdin Sakık'ın ifadelerinden "Sahte Belge" üreterek Fazilet Partisi'ni kapatmak için "gerçek dışı gerekçe" hazırlayanlar, şiirde geçen " süngü, miğfer, asker..." gibi kelimelerden suç yaratmaya çalışmışlardır. Ne şiirde ve ne de konuşmanın bütününde herhangi bir suç veya suç kastı olmadığı halde, kamu davası açılması ve Diyarbakır 3 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde görülen 
davada Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türk ceza yasasının 312. maddesi gereğince 10 ay hapis ile cezalandırılması, yargı sistemimizin politik suistimale ne kadar açık olduğunu kanıtlamaktadır. 

Yargının politik suistimali, soruşturmayı yürüten ve kamu davası açan savcı ile 
mahkûmiyet kararı veren mahkemeyle sınırlı kalmamış, bu usulsüzlükler silsilesine Yargıtay da katılmıştır. Temyiz başvurusunu inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 23.09.1998 tarihinde yerel mahkeme kararının onaylamasıyla birlikte, dosya infaz savcılığına tevdi edilmiş, Recep Tayyip Erdoğan Pınarhisar cezaevine konulmuş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı da elinden 
alınmıştır. 

Cezanın infazından sonraki süreçte, Recep Tayyip Erdoğan'ın mahkûmiyetine gerekçe yapılan Türk Ceza Yasasının 312. maddesinde değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklik üzerine Recep Tayyip Erdoğan adına mahkûmiyet kararı veren Diyarbakır 3. Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvuruda bulunularak "mahkûmiyete esas kabul edilen eylemin suç olmaktan çıktığı" ve "bunun 
zorunlu sonucu olarak hükümlülük kararının adli sicil kaydından çıkartılmasına" karar verilmesi istenmiştir. Diyarbakır 3 no'lu DGM, "dosya üzerinde" yapılan inceleme sonunda, "yapılan değişikliğin eylemi suç olmaktan çıkarmadığı" gerekçesiyle başvuruyu reddetmiştir. 

Duruşma açılmaksızın, "dosya üzerinden" verilen kararların itiraza tabi olması nedeniyle Diyarbakır 3. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin "red" kararına itiraz edilmiş, itiraz üzerine dava dosyası, itirazı incelemekle yetkili (takip eden) Diyarbakır 4. Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderilmiştir. İtirazı inceleyen Diyarbakır 4. Devlet Güvenlik Mahkemesi, yasa değişikliğinin Recep 
Tayyip Erdoğan'ın mahkûmiyetine gerekçe kabul edilen eylemi "suç olmaktan çıkardığı" sonucuna vararak, "hükümlülük kaydının adli sicil kaydından silinmesine" karar vermiştir. 

Mahkemenin bu kararı kesin olduğundan, bu haliyle Yargıtay'ı ilgilendiren bir yönü bulunmamaktadır. Ancak bu davanın Yargıtay'a gidebilmesi, Adalet Bakanlığı'nın kanun yararına bozma isteğiyle mümkün olabilecek iken bu yola tevessül edilmemiş, yargı tarihinde eşine ender rastlanacak bir yöntemle dava dosyası Yargıtay'a getirtilmiştir. 

Yargıtay aşaması, bundan önceki aşamaları aratmayacak niteliktedir. Bu noktada yargıyı yönlendirenler hemen devreye girmişler, Yargıtay Başsavcısı Diyarbakır Savcısını telefonla arayarak Diyarbakır 4 no'lu DGM'nin Recep Tayyip Erdoğan lehine verdiği kararın dosyasının "acilen" ve "elden" Ankara'ya gönderilmesini istemiştir. Diyarbakır Başsavcılığı da hiyerarşik üstü olmayan Yargıtay Başsavcısinın telefon talimatını “emir" telakki ederek dosyayı acilen Yargıtay'a göndermiş ve darbe süreçlerinde yaşanabilecek bir işleme imza atmıştır. 

Dava dosyasının, hukuka uygun olmayan yöntemlerle Yargıtay'a getirten Yargıtay Başsavcısı, dosya ile ilgili tebliğnamesini (düşüncelerini) hazırlayarak Yargıtay Ceza Dairesi'ne vermiştir. İlgili daire, önüne hukuk dışı yollarla getirtilen dosyayı inceleyerek Diyarbakır mahkemelerinin incelemelerinin "duruşmasız yapıldığı" gerekçesiyle kararları "yok" saymış, bununla 
da yetinmeyerek, (yasal olarak esas mahkemesinin yerine karar verme yetkisi olmadığı halde) kararını yok saydığı mahkemenin yerine geçerek Diyarbakır 3 Nolu DGM'nin red mahiyetinde "aleyhe verdiği" kararını onaylamıştır. 

Bu müdahalede "hukuk sisteminin" zorunlu kıldığı usul atlanarak "hukukun üstünlüğü" ilkesi çiğnenmiştir. Adalet Bakanlığınca izlenen "yazılı emir" yoluyla Yargıtay incelemesine tabi tutulması imkânı olan dosya, olağanüstü şartlarda gerçekleşebilen yolla, doğrudan ve telefon talimatı ile ele geçirilerek, yargı dışı güçlerce amaçlanan sonuç elde edilmiş, aynı zamanda usul hükümleri de 
alt üst edilmiştir. 

Bu uygulama ile "hukuka güven" ilkesi ortadan kaldırılmış, "hukuk güvenliği" onu koruması gereken hâkimler ve savcılar eliyle örselenmiş, yok edilmiştir. Yargı tarihimizde ilk kez, Yargıtay, bu uygulama ile hukuk kurallarının öngördüğü şekilde değil, Yargıtay Başsavcılığının telefon emri ile bir dosyaya el koymuştur. Herkesin her zaman ihtiyacı olan "hukuk" Yargıtay Başsavcılığının ideolojik amacı uğruna feda edilmiş, tarafsız olması gereken yargı yıpratılmıştır. 

Onbaşı Kadir Sarmusak olayı/Köstebek Davası 

28 Şubat darbesinin simge yapılanması, Batı Çalışma Grubu'nu deşifre eden ve Sarmusak davası adıyla bilinen olayın Askeri Mahkemede yapılan yargılama sında, yargılamayı yapan mahkemenin başkanı Tuğamiral Mehmet Celayir'in haberde belirtilen gerekçelerle davadan çekilmesi gerektiğine ilişkin basında çıkan haber ve yorumlar, darbecileri kızdırmış olmalı ki Orgeneral Çevik 
Bir imzalı Bağcılar Savcısına talimat veren yazı savcılığa ulaşıyordu. 

27 Ekim 1997 tarih ve adli müşavirlik 7501-1106-97 sayılı, Bağcılar Cumhuriyet 
Başsavcılığı'na hitaben yazılan Akit Gazetesi'nin 2 Ekim 1997 tarihli nüshası hakkında "suç duyurusu " konulu Orgeneral Çevik Bir imzalı yazıda aynen şöyle deniyordu: "Onbaşı davasında skandal" başlıklan altında yayımlanan haberde özellikle "Türkiye'de askeriyenin içerisinde komünist olduğunuz zaman en üst kademeye terfi edebilirsiniz, fakat vatanı ve milleti koruyan birisi olduğunuz zaman odacı bile olamazsınız" şeklindeki ifadelerden "Türk silahlı kuvvetlerinde yasadışı faaliyetlerin korunduğu, vatan ve millet sevgisini ifade eden tutum ve davranışların onaylanmadığı gibi yakışıksız ve saçma iddia ve benzetmelerle Türk süahlı kuwetlerinin kamuoyundaki itibarım sarsmak istediğinden, haber yazının devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif amacıyla yazıldığı 
anlaşılmaktadır. Bu nedenle, başta Av. Necati Ceylan (haberde ismi geçen hukukçu) olmak üzere haber ve yazı sorumluları hakkında yasal işlem yapılmasını ve sonucundan genelkurmay başkanlığına bilgi verilmesini rica ederim." 

Resmi kurumlar arasında, kurumlar arası ilişkilerde protokol ve hiyerarşik kurallara en çok önem veren kurum askeri kurumlardır. Dolayısıyla; İdare içerisinde yer alan askeri yapının, yargı kurumuna karşı yazışmalarmdaki üslubu, yürütme-yargı ilişkisi açısından dikkate alınmalıdır. 
Yürütmenin herhangi bir biriminin, özellikle yargı kurumuna "rica etme" biçiminde istekte bulunması düşünülemez. Zira bu sözcük, resmi yazışmalarda, emir anlamına gelmektedir. Nitekim Orgeneral Çevik Bir de bunu yapıyor ve akit gazetesindeki haberle ilgili gerekli işlemin yapılmasını "rica ederek" emrediyor ve sonucunun da bildirilmesini istiyor. 

Cumhuriyet Savcılığı, mesajı almış olmalı ki, emrin gereğini yerine getirerek, 21.01.1998 tarihinde, derhal, 1998/ 1289-799 hz/Es. sayılı iddianameyi hazırlayarak, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde davayı açmıştır. 

Savcılığa "rica etmenin" gereği olarak, işlemin sonucunun da ilgiliye bildirilmesi 
gerekmektedir. Bu nedenle Bağcılar Cumhuriyet başsavcılığının yetkili Savcısı, Genelkurmay Başkanlığı'na hitaben, 19 Ocak 1998 tarihli cevabi yazısıyla, ricanın gereğinin yapıldığı bildirilmiştir. 

Yazı aynen şöyledir: "27 Ekim 1997 gün ve Ad. Müş. 7501-1106-97 sayılı yazınız ile gönderilen 02.10.1997 günlü Akit Gazetesi'nde... 'Onbaşı davasında skandal' başlıklı yazı ve haber için Akit Gazetesi sorumlu yazı işleri müdürü Murat Balıbey ve Necati Ceylan hakkında devletin askeri kuvvetlerini neşren/tahkir ve tezyif etmek suçundan fezleke düzenlenip Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Fezlekenin bir sureti ilişikte gönderilmiş olup, durum bilginize arz 
olunur Y. A. yetkili Cumhuriyet savcısı." 

Cevabi yazıda görüldüğü gibi, talimat ile açılması istenen dava açılmış, davanın açıldığı da talimat verenlere arz edilmiştir. 

Savcılara gönderdikleri talimatla emir verenler, talimatın ve görevin yerine getirilip getirilmediğini de titizlikle takip etmektedirler. Talimatın sonucunu bildirmeyen savcılar, telefonla aranarak emrin gereğini yerine getirip getirmediği sorulmakta, emri yerine getirmeyenler veya biraz geciktirenler, bazen ima ile bazen açıkça tehdit edilmektedir. 

Yargıya emir ve talimat içeren "Kişiye Özel" yazılar, İdare Mahkemeleri, Adli 
Mahkemeler ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri olmak üzere, tüm yargı alanını kapsayacak şekilde her mahkemeye gönderilmiştir. 

YARGIYA TEHDİT 

Hâkim ve savcılara talimat niteliği taşıyan, başka ilginç yöntemlere de rastlanmaktaydı: Hâkimlerin evinin yakınma bomba atılması. Amaç, hâkimlerin "işin ciddiyetini anlamaları" ve "hizaya gelmeleri"ydi. 

1999 yılına kadar doğu ve güneydoğuda hizmet veren Emekli Korgeneral Altay Tokat, Aktüel dergisine yaptığı açıklamada şöyle diyor; 

"Bakın benim zamanımda ben de bomba attırdım... 
-Nereye... 
-Bir iki kritik noktaya... 
-Siviller var mıydı orada? 
-Yok kimse yoktu. Boş yerlerdi. Benim meselem mesaj vermek. Batıdan gelen memurlar, hâkimler işin ciddiyetini anlamıyor.... 

Baktım sonradan işler sakinleşince işi basite almaya çalıştılar. Rastgele dolaşıyorlar, şunu bunu yapıyorlar. Onun üzerine şunlar bir hizaya gelsin diye evlerine yakın iki yere attırdım. Ondan sonra anladılar ki, çok dikkatli olmalılar... Öylece onları eğittim ben." 

Hâkimlerin hizaya gelmelerini isteyen kişinin amacı, anlaşıldığı kadarıyla yargılama esnasında karşısma gelen terör zanlılarına, kolluk kuvvetlerinin adalet anlayışıyla hareket etmeleriydi. 
Bu beklentinin, yargılamayı etkileme açısından yazdı talimattan bir farkı olmadığı açıktır. 

Yazılı talimatla veya evlerinin yakınına bir iki patlayıcı atarak hizaya getirilemeyen hâkim ve savcıların başka yolla saf dışı edilme imkânı da hazırdı: 
Soruşturma sonucu ihraç ya da yer değiştirme. 

Sağcı-solcu, dinci-laik her kesim tarafından taraflı davrandığına dair herhangi bir şikâyet olmayan bir Devlet Güvenlik Mahkemesi başkanı, bilinen yöntemlerle hizaya getirilemediğinden bu kez soruşturma ile haddi bildirmiştir. 

Hakkında "irticai görüşe sahip olduğu, yasa dışı Hizbullah örgütüne mensup kişiler hakkında açılan davalarda yanlı davrandığı, bu tür davalarda tutuklu sanıkları kısa sürede tahliye ettiği, mahkûmiyetlerine yönelik kanıtlar bulan masına ve cumhuriyet savcılarınm aksi mütalaalarına rağmen berat kararı verdiği" iddiasıyla soruşturma açılan hâkim, DGM başkanlığından alınarak, başka bir ile sürgün edilmiştir. 

Soruşturma gerekçelerinin detaylarına bakıldığında, hâkim aleyhine öne sürülen iddiaları insanın havsalası almıyor. İddialar, hukuk devletinde değil dikdatörlükte bile rastlanmayacak cinstendir. 

Hakkında soruşturma açılan hâkimin "... dosyada mevcut belge, bilgi ve tanık 
anlatımlarına göre daha önce .... Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı iken kızını'Fazilet Partisi ilçe başkanının oğlu ile evlendirdiği, diğer kızını .... Anadolu İmam Hatip Lisesine kaydettirdiği, ... iline geldiklerinde aynı partiye mensup belediye başkanının ve partililerin kendisini ziyaret ettikleri, evine sakallı, şalvarlı irticai kılıklı insanların geldiği ve bu tip insanlarla irtibat kurarak münasebetlerini 
sürdürdüğü, eşinin ve kız çocuklarının başını türban ile örttürdüğü, karısının çarşı ve pazara giderken kara çarşaf giydiği, lojman içinde erkek gördüklerinde arkalarını döndükleri ve verilen selamları almadıkları, sosyal ve beşeri münasebetlerden uzak durdukları, radikal İslamcı, siyasal İslamcı kişilerle ilgili davalarda, PKK örgütü mensuplarına ilişkin davalarda sanıklara sıcak davrandığı, onlara kolay sorular yönelttiği, hatta telkinde bulunduğu, onların sorularını 'evet efendim' şeklinde yanıtladığı, Aczimendi lideri Müslüm Gündüz'e 'Müslüm efendi' diye hitap ettiği, küçük çocuklara kuran kursu verilmesi ile ilgili davada meslektaşlarmm yanmda 'Camiye din dersi ve Kur'an-ı Kerim 
öğrenmeye gelenleri de mi cezalandıracağız' biçiminde sözler sarfettiği, yaşam tarzının bu düşünceleri doğruladığı için "görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısı uyandırdığı" gerekçesiyle cezalandırılması istenmiştir. 

Cezalandırma gerekçelerinden anlaşıldığı kadarıyla, hâkimlerin tarafsızlığından ve yargılamasından kimsenin şikâyetçi olmadığı anlaşılmaktadır. Esas gerekçe, 'hâkimleri hizaya getirmek isteyenlerin' bu hâkimlere güvenmemeleri ve "güven duygusunun sarsılması" dır. 

Soruşturma sonunda verilen karar gerekçelerinde, ileri sürülen iddiaların ve imamların tümünün gerçek olmadığı anlaşılmış ve "ceza verilmesine yer olmadığı" belirtilmiş ise de, bu yola başvuranlar bundan üzüntü veya utanç duymamışlardır. 

YARGIDA İRTİCA SORUŞTURMASI 

Yargıya müdahale, açılan davalann takibi ve hâkimlerin yönlendirilmesiyle sınırlı 
kalmamış, bütün yargı kurumuna ve her alanda yargıç ve savcılara yönelik soruşturmalara yönelmiştir. 1997 sürecinde Başbakanlık bünyesinde oluşturulan "Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu" tarafından toplanan bilgiler sonucu "tarikatlarla bağlantılarının olduğu, tarikat örgütlenme sinde rol aldıkları, kadın eli sıkmadıkları, harem-selamlık uyguladıkları" tespit edilen 40 
adli ve idari yargı hâkimi hakkında soruşturma açılmıştır. 

"Yargıda İrtica Soruşturması" olarak kamuoyuna duyurulan soruşturma furyasında Edirne, Malatya, Konya, Karabük, Erzurum, Elazığ ve Ağrı illerine müfettişler gönderilmiş, diğer il ve ilçelerde görev yapan hâkim ve savcılar hakkında, ilk aşamada sicil dosyaları üzerinde inceleme başlatılmıştır. 

Herhangi bir kişi ya da kurum, hukukun dışına çıktığında, bu hukuk ihlali makul ölçülerde kalmamakta, her nevi iddia ve söylem olağan hale gelmektedir. Aşağıda belirteceğimiz soruşturma örnekleri, hukuksuzluğun sınır tanımadığını göstermekte, yargıya müdahalenin hangi boyutlarda olduğuna işaret etmektedir. 

Adalet Bakanlığı, İstanbul Vergi ve İdare Mahkemesi'nde görevli bazı hâkimler hakkında soruşturma başlatmıştır. Soruşturma içeriği dehşet verici ve ancak bir darbe sürecinde yaşanabilecek türdendir. 

Adalet Başmüfettişleri İ.T ve M.K. tarafından imzalanmış "Adalet Başmüfettişliği" başlıklı yazıda aynen şöyle denilmektedir: 

"Sayın M. A. 

İstanbul 2. İdare Mahkemesi Üyesi 

Sosyal ve ailevi yaşantınız ile eşinizin benimsediği çağdaş olmayan giyim tarzı itibariyle, laiklik karşıtı düşüncelere yakınlık duyduğunuz hususunda kanaat uyandırdığınız ileri sürülmektedir. 
...savunmanızı iki nüsha olarak 3 gün içinde ... göndermenizi. .. rica ederiz" 
Diğer bir soruşturma örneğini oluşturan ve aynı başmüfettişler tarafından imzalanan Adalet Başmüfettişliği başlıklı soruşturma yazısıyla savunma istenen yazıdaki suç nitelemesi, taciz amacını açıkça ortaya koymaktadır. 

Soruşturma yazısı şöyledir: 

“Sayın A. G. 

İstanbul Vergi Mahkemesi Üyesi 

Sosyal ve ailevi yaşantınız ile eşinizin yakın zamana kadar benimsediği çağdaş olmayan giyim tarzı itibariyle, laiklik karşıtı düşüncelere yakınlık duyduğunuz hususunda kanaat uyandırdığınız, bu arada evinize gelen misafirleri haremlik-selamlık tabir edilen şekilde ağırladığınız ve keza dairedeki odanızda radyo ve teypten dini yayınlar ve ilahiler dmlediğirüz ileri sürüldüğünden, 

..savunmanızı iki nüsha olarak 3 gün içinde ... göndermenizi.. . rica ederiz” 

Başörtüsü yasağının uygulamaya konulması üzerine öğrenciler, bu yasağın kaldırılması için idare mahkemelerinde iptal davaları açarken; bunun yanında, kendilerini fakültelere almayan sorumlular hakkında suç duyurularında bulunmaya başlamışlardır. 

Yozgat Cumhuriyet Başsavcılığı, başörtülü olduğu için üniversiteye alınmayan 
öğrencilerin, Erciyes Üniversitesi rektörü ve diğer ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunması üzerine, soruşturma başlatmıştır. Üniversite rektörü ve diğer sorumlular hakkında soruşturma başlatan Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, hakkında disiplin soruşturması açılarak sürgün edilmiş, 
"başörtüsü yasağını uygulayanlar hakkında" soruşturma açmanın bedelini, başsavcı iken savcı olarak atanarak ödemiştir. 

Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nce, başsavcı Reşat Petek hakkında açılan soruşturma sonucu hazırlanan 08.03.1999 tarihli soruşturma raporu, soruşturmanın amacını çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.(Adalet Bakanlığı Verileri). 

Bakanlık makamına sunulan raporun giriş bölümünde soruşturmanın sebebi şöyle izah edilmektedir: 

"Genelkurmay Başkanlığı'nın 10.02.1999 tarih ve AD. MÜŞ.3590-88-99 C.G. Sayılı, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı'nın 26.11.1998 tarih ve 27306 sayılı 2.12.1998 tarih ve 27798 Sayılı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı'nın 16.10.1998 tarih ve 1878 sayılı" başvurulan üzerine başlatılan soruşturma raporunda; "..Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek'in Yozgat Cumhuriyet 
başsavcılığı görevini yürüttüğü sırada; Türbanlı öğrencilerin okula girişleri engellendikleri bahisle verilen şikâyet dilekçeleri üzerine, Erciyes Üniversitesi Rektörü Mehmet Şahin ile Yozgat Fen Edebiyat Fakültesi Dekan vekili Yunus Akçamur haklarında 2547 sayılı yasanın 53/c maddesinde "ceza soruşturma usulü" başlığı altında belirlenen görev ve yetki kurallarını göz ardı ederek hazırlık soruşturmasına girişip düzenlediği 03.12.1998 gün ve 1998/566 sayılı iddianame ile kamu davası açmak suretiyle görevini doğru ve tarafsız yapmadığı kanısını uyandırdığı" 

"Bazı öğrencilerin başörtüsü kullanmaları sebebiyle fakülteye alınmadıklarını ileri sürerek, Erciyes Üniversitesi rektörü ile Fen Edebiyat Fakültesi dekanı hakkında düzenledikleri şikâyet dilekçelerini, Yozgat Cumhuriyet Başsavcılığına vermeleri üzerine C. Başsavcısı Reşat Petek tarafından hazırlık soruşturmasına girişilip Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Yunus Akçamur'un davetiye ile çağrılarak Cumhuriyet Başsavcılığı makam odasında, rektör Mehmet Şahin için \ de 
Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığına talimat yazılması suretiyle sanık sıfatıyla savunmalarının alınması yoluna gidildiği, 

Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek tarafından düzenlenen 08.12.1998 gün ve 1998/566 sayılı iddianame ile "gayrı meşru olarak öğrencilerin fakülte binasına girmelerine engel olarak eğitim ve öğretim hürriyetini kısıtlamak ve bu konuda kanunsuz emir vermek" suçlarından sanık Mehmet Şahin'in Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 137, TCK/nun 64. maddesi delaletiyle 188/6 ve 251, sanık 
Yunus Akçamur'un işe TCK/nun 188/6', 251. maddeleri uyarınca cezalandırılma ları için Yozgat Asliye Ceza Mahkemesi'ne kamu davası açıldığı.. 

2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu'nun 53. maddesinin değişik c fıkrasının öğretim üyelerinin görevleri dolayısıyla ya da görevlerini yaptıkları sırada işledikleri ileri sürülen suçlarla ilgili özel soruşturma usulü benimsediği, anılan maddenin 7. bendinde ise ideoloji veya eğitim ve özgürlüğünü engelleyici suçlardan dolayı, Cumhuriyet Savcısına doğrudan 'kovuşturma' yapma yetkisi 
verildiği" belirtilmektedir. 

Raporun ilerleyen bölümlerinde savcı hakkındaki soruşturmanın amacı daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

"...Son yıllarda yüksek öğretim kurumlarında öğrenim gören kız öğrencilerin bir kısmının türbanlı olarak okullaragirmek suretiyle başlattıkları karşı koyma (H. T) eylemlerinin, gösterilen tepki biçimi ve davranışları destekleyen kişi ve kuruluşların artık tüm kamuoyunca bilinebilen temel amaçları da değerlendirilerek, art niyetsiz masum öğrenci istekleri olduğunun kabulüne imkân kalmadığı, bu eylemlerin inanç özgürlüğünün yasaklandığı görüntüsü altında teşkilatlı bir biçimde planlama ile laiklik ilkesinin yok edilip dini inanışların istismarına yönelik bulunduğu yolunda, giderek artan düşünce ve kaygılara sebebiyet verdiği, 

Devletin tüm kurum ve kuruluşlarında başlatılan ve uygulamaya geçirilen önlemlerin ışığı altında Yüksek Öğretim Kurulu'nun, Anayasa Mahkemesi'nih aldığı kararları da rehber alarak, okullardaki kılık kıyafet hususunda yapmış olduğu düzenlemelerin ülkeyi çağdaş ülkeler düzeyine yükseltmeyi ilke edinmiş bulunan üniversiteler ve bağlı bulunan fakülteler tarafından istikrarlı bir 
biçimde uygulanması sonucunda giderek başarıya ulaşmakta olduğu, Erciyes Üniversitesinin de bu gayeye yönelik bildirimlerinin Yozgat Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı tarafından uygulanması sırasında, genel tavır dışında türbanla okula girme istekleri geri çevrilen birkaç öğrencinin şikâyetinin öğrenim özgürlüğünün engellenmesi şeklinde değerlendirilemeyeceği, 

Olay tarihinde Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı olan Reşat Petek'in türbanlı olmaları sebebiyle okula alınmadıklarını ileri süren birkaç öğrencinin şikâyet dilekçeleri üzerine Anayasada ifadesini bulan Atatürk devrimlerine bağlı, laik ve demokratik hukuk devletinin temel ilkelerini uygulama görevini üstlenen bir Cumhuriyet Savcısı gibi hareket edip, evrakla ilgili kanun gereğini 
yapmak yerine, mesleki bilgi ve birikiminden beklenmeyecek şekilde soruşturmayı sürdürerek ilgililerin savunmalarını alıp, kamu davası açma yoluna gittiği, ...görevini doğru ve tarafsız yapmadığı kanaatini uyandırdığı...bu nedenle muahezesinin (cezalandırılmasının) gerektiği..." 
belirtilmektedir. 

Bu soruşturmanını ilginç olan diğer yönleri de şunlardır: 

Savcının "Özel soruşturma usulüne rağmen, ilgililerin sanık sıfatıyla savunmalarının alınması ve haklarında kamu davası açılmasında eylemin 53/ 7. fıkrada belirtilen hususları ihtiva ettiği sebebiyle doğrudan soruşturma yetkisi alanı içerisinde olduğu düşüncesiyle bu iddianameyi hazırladığı belirtilmekte, ancak savcının iddianamede belirttiği "suç nitelemesine" saygı göstermek ve 
ilgililerin mahkemede aldanmalarına imkân vermek yerine, iddianameyi hazırlayan savcıyı cezalandırma yoluna gitmenin hukuk devletinde yerinin neresi olduğu belirtilmemektedir. 

Soruşturma evrakı "öğrencilerin eğitim ve öğretim özgürlüğünün engellenmesi" halinde cumhuriyet savcısının "doğrudan soruşturma yapma yetkisi" bulunduğunu kabul etmesine rağmen 'Rektör' ve 'Dekan' hakkında yargılama süreci başlatılması darbe sürecinde getirilen "başörtüsü yasağını olumsuz etkileyecek bir girişim olarak değerlendirilmiş" ve başka savcıların da aynı yola 
tevessül etmelerini önlemek için üç koldan müdahale edilerek savcının cezalandırılması yoluna gidilmiştir. 

Soruşturma içeriği, baştan aşağı "hukuk devleti" anlayışını değil "kanun devleti" hatta "zorba devlet anlayışını yansıtmaktadır. Niyet okuma yöntemiyle elde edilebilecek olan "...kız öğrencilerin bir kısmının türbanlı olarak okullara girmek suretiyle başlattıkları karşı koyma eylemlerinin,.....bu eylemlerin inanç özgürlüğünün yasaklandığı görüntüsü altında teşkilatlı bir biçimde planlama ile laiklik ilkesinin yok edilip dini inanışların istismarına yönelik bulunduğu.." gibi 
suçlama ile hukuk devleti ilkelerine göre hareket eden bir savcıyı cezalandırmak, ancak zorba devlette olabilir. 

Cumhuriyet savcısı, egemen-yönlendirici ve yasadışı etkileyici gücün gösterdiği yönteme uymadığı zaman ".. Atatürk devrimlerine bağlı, laik ve demokratik hukuk devletinin temel ilkelerini uygulama görevini üstlenen bir Cumhuriyet savcısı gibi hareket" etmemekle itham edilmekte, ıslahı mümkün değilse, memuriyetten atılmaya kadar gidecek bir cezaya müstehak görülmektedir. Nihayet bu soruşturma nedeniyle Başsavcı Reşat Petek de İstanbul'a savcı olarak gönderilmiştir. 

Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı hakkındaki soruşturmaya benzer birçok soruşturma, başkaları hakkında da yapılmış, birçok savcı ya meslekten ihraç edilmiş ya da (kaldırılan bir ceza türü olarak) sürgün edilmiştir. Nitekim "Adalette Türban Sürprizi" başlığı ile verilen haberde, Adalet Bakanlığınca yapılan teklif üzerine Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunca "... türbanı engelleyenlere soruşturma açması nedeniyle kendisi hakkında soruşturma açılan Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı başta olmak üzere, Bursa Başsavcısı Hakkı Köylü ile Diyarbakır Başsavcısı Hasan Turan Yılmaz 'ın bu görevlerinden alınarak İstanbul'a düz savcı olarak gönderildikleri" basına yansımıştır. 


8 UNCU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,,

***