BÖLÜM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BÖLÜM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2016 Perşembe

Kıbrıs'ta Neler Oluyor? BÖLÜM 2


Kıbrıs'ta Neler Oluyor? BÖLÜM 2



Kıbrıs'ta Neler Oluyor? -2-

Yazar: Gözde Kılıç Yaşın


Avro-Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkan ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı Gözde Kılıç Yaşın' ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümüdür:


AFASAM: Rum kesimi ile müzakereler hususunda KKTC'nin etkisi ne boyuttadır?

GÖZDE KILIÇ YAŞIN: 

Bu sorunun cevabı olan ve olması gereken şeklinde verilmeli. Olan anlamında 2002-2003 ile başlayan süreçte Kıbrıs Türkü'nün gerçek arzusunun dışında bir yöne zorlandığını net bir şekilde söyleyebiliriz. İlk sorunuzdaki Kıbrıs Türkü'nün "bu söylemden sonra bakış açısında bir değişim oldu mu?" ifadesine sirayet eden "Kıbrıs Türkü, Türkiye'yi istemez" algısı bu dönemde yapılan büyük toplum mühendisliği çalışmasının bir izidir. Hem Türkiye'de hem Kıbrıs'ta iki aynı soydan halkın birbirini "öteki" görmesine dönük kapsamlı bir çalışma özellikle basın ve medya yoluyla başarılı bir operasyon olarak gerçekleştirildi. Bir tarafta "Türkiye'nin esiri yapılmak" diğer tarafta "Nankör" söylemleriyle bir zemin oluşturulmak istendi. Burada belki Mehmet Ali Talat'ın "İlk renkli devrimi sessiz şekilde biz yaptık" mealindeki sözlerini hatırlamak ve arka planını tahayyül etmek öte yandan da tüm o renkli devrimlerin yaşandığı coğrafyalarda nasıl da bir seçim dönemi içerisinde ibrenin tekrar eski yerine döndüğünü yeniden anımsamak yerinde olacaktır. Buraya kadarki sözlerimle "olan" üzerindeki gerçeği yansıtmayan "algı"yı vurgulamak için söylüyorum. 2004 Annan referandumu sonuçlarının da Türkiye'ye yansıtıldığı gibi "Türklerin bir AB pasaportuna Türkiye'yi sattığı" yorumuyla değerlendirilmesi çok büyük bir haksızlıktır. Ne var ki hala daha bu söylemi kullananlar var. 

Ancak o "evet"lerin arkasında Rumlarla bir arada yaşamayı yeniden denemek isteyen kesimin –toplamdaki payları için yüzde 10 diyebiliriz- azınlıkta kaldığını; çoğunluğu "Türkiye'nin AB üyeliği için üzerinize düşeni yapın" telkinlerinin etkisinde kalanların oluşturduğunu söylemek gerekir

Bu "evet"lerde demin bahsettiğim Ada'dan sürüleceklerin de yüzde 65 oranında payının olması yani kendilerini Türkiye'nin proje ve planların uygulayıcısı olarak gören 74 sonrası adaya yerleşmiş Türklerin de "evet" oyu kullanması zaten başlı başına önemli bir veridir. – Referandum oylarının bölgelere göre dökümü, hem yerli Türklerde hem 74 sonrası gelen Türklerde yüzde 65 "evet" çıktığını yine iki kesimden de eşit oranda "hayır" oyunun bulunduğunu göstermektedir.

- Öte yandan Ada'da AB, ABD ve Sorosçu kuruluşların –para dağıtma dahil- yoğun propaganda ve dezenformasyon çalışmasının yanında Türkiye'den önemli yetkililerin de "Rumların "hayır" diyeceğine eminiz, "evet"inizle yeni bir sayfa açılacak", "Türkiye'nin AB üyeliğinin önünü açabilirsiniz ve bunu borçlusunuz", "evet çıkmazsa yapacağımızı bilirsiniz" tehdit ve vaatlerinin de etkili olduğunu ifade edebiliriz. 

Hatta Türkiye'den gelen telkinlerin tüm diğer faktörlere göre 3-4 kat etkili olduğu bilinmektedir. Buna bir de dönemin Genel Kurmay Başkanı'nın planı destekleyen açıklaması eklenirse yüzde 35 "hayır" diyenlerin "hayır"ının anlamı, çok daha net bir şekilde gözler önüne serilmektedir. 2004 sonrası döneme gelelim hemen. Bu süreç gerek Türkiye'de gerekse KKTC'deki yönetimde nedense bir hayal kırıklığı dönemi olmuştur. Ne AB vaatlerini gerçekleştirmiştir, ne "evet"ten umulan değişim yaşanılabilmiştir. 2008'de yeniden başlayan müzakerelerin yönetimi ise eskiden bu yana Rumlarla birleşmeyi savunan ve o dönemin Cumhurbaşkanı olan Mehmet Ali Talat da olmuştur. Bu dönemde Talat'ın herhangi bir yöne zorlandığını söyleyebilmeyi mümkün kılacak hiçbir veri elimizde bulunmuyor. Ankara ve Talat'ın gayet uyumlu hareket ettiği bir dönem söz konusu olmuştur. Hatta 50-60 yıllık kazanımların bir anda yok edilmesi anlamına gelen "tek devlet, tek temsiliyet ve tek vatandaşlık" kriterlerini kabul ettiğinde dahi Talat durdurulmamış, eleştirilmemiş aksine desteklenmiştir. Nitekim artık bu görevden ayrılmış Talat'ın da bu dönem için eleştirisi sadece müzakerelerdeki muhatabı Rum lider Hristofyas'a dönük olmuştur. Talat yarı yolda bırakılmışlık hissini sadece AKEL Genel Başkanı Hristofyas nedeniyle hissetmiş ve bu konudaki şaşkınlığını ve hayal kırıklığını da ifade etmiştir. Nitekim KKTC'deki yeni Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde o güne dek görüştükleri ve üzerinde uzlaştıkları noktaları garanti altına almak için bir metin hazırlamak bir yana ortak basın açıklamasına dahi muhatabını ikna edememiştir. Aksi gibi Hristofyas üzerinde uzlaşı sağlanan noktaların pek az olduğunu söyleyivermiştir. Bu dönemin Kıbrıs Türkü ve Türkiye'nin 'devlet politikası' açısından faydası, "ellerine güç geçirseler yani iktidara gelseler tüm kaderi değiştirip, Rumlarla yeniden tek devlet çatısı altında birleşebileceklerine inanan" ve açıkçası her zaman azınlıkta kalan kesimin çözümsüzlüğünün sebebinin gerçekte Rum devlet anlayışı olduğunu anlamasıdır. Derviş Eroğlu'nun Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonraki dönemde ise Ankara'nın Talat dönemi yaklaşımının sürdürüleceğini yapılan açıklamalarla uluslararası kamuoyuna vaat ettiği ve KKTC Yönetimi'ne de bir anlamda dikte ettiği düşüncesi ağır basmaktadır. 
Bu dönem için KKTC'de yapılan yorumların en çarpıcısı, "imzanın şahine attırılarak" oy tabanı çok daha geniş olan UBP'nin destekçilerinin de anlaşmayı kabul etmeme ihtimalinin ortadan kaldırılmak istendiği yönündeydi. 
Son dönemi Eroğlu'nun gerçekte müzakereleri sürdürmeyi çok da istemeyen bir duruşunun olduğu, sonuca inanmadığı ancak son dakikaya kadar görüşmeleri "istekli imiş gibi" sürdürdüğü ve süreci ileri taşımaya yarayacak yeni tekliflerle masaya oturduğu şeklinde özetleyebiliriz. Bu dönemin belirleyici olan yönlerinden biri, UBP'yi destekleyen medya ve basın organlarının ve yazarlarının Eroğlu döneminde müzakerelerin ayrıntılarına ilişkin eleştirilerinin belirgin şekilde azaldığıdır. 

Kısacası Talat döneminde Türkiye'nin Talat'ın istek ve önerilerine tabi olduğu bir algı; Eroğlu döneminde de tersine Eroğlu'nun Türkiye'nin istek ve planlarına tabi olduğu yönünde bir algı mevcuttur

Gerçekte ise hem bunlar hem tersi geçerli olsa gerek çünkü KKTC heyetleri ikinci bir müzakereyi bir anlamda Türkiye ile yürüterek rotayı birlikte hazırlamaya çalışmaktadır. Ancak kesin gibi gözüken her iki dönemde de "Türkiye'ye rağmen" herhangi bir adım atılmamaktadır. Sorunuzun "olması gereken" yanı ise KKTC'nin kendi kaderini tayin açısından daha fazla "tek başına karar verir" izlenimi vermesi gerektiğidir.

AFASAM: Türkiye Kıbrıs konusunda nasıl bir çözüm istemektedir? KKTC'nin bağımsız bir devlet olarak tanınması Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki etkisini azaltacak mıdır?

GÖZDE KILIÇ YAŞIN: Bu sorunun cevabı çok zor. Hatta cevabı yok dahi denilebilir. Aslında 2002'ye dek ilerleme sağlanamıyorsa da elde edilmiş hakların kaybedilmemesi yönünde bir politika izlenmekteydi. Uzun vadede ise pes eden taraf olmadıkça değişen konjonktürle birlikte kazanılacağını düşünenler vardı. Sonradan "statükoculuk" gibi gerçek durumu tam anlamıyla yansıtmayan bir terimle ifade edilen bu dönemde aslında özellikle rahmetli Denktaş'ın olağanüstü çabasıyla önemli kazanımlar elde edildiği, BM rapor ve kağıtlarına bunların yerleştirildiği ve sonraki görüşmeler açısından bağlayıcılık kazandıran yeni haklar ya da mevcut anayasal hakları -60 Anayasası- garanti altına alan bir hukuk yaratılmıştır. Denktaş'ın samimi niyetinin KKTC'nin tanınmışlığını sağlamak olduğu kesindir. 

Ancak 2002 sürecinde bir politika değişikliğine gidilmiş ve daha büyük kartlarla, daha büyük riskler alınarak daha büyük bir oyuna girişilmiştir. 

Bu dönemde 2004 referandumunda Türklerin yüzde 65 oranında "evet" demesiyle ise beklenen iyileşmenin sağlanamaması bir tarafa Annan'ın referandum sonuçlarına ilişkin raporunda da açık bir dille ifade ettiği "Kıbrıslı Türkler ayrı devlet kurma kararlılıklarından vazgeçmiştir" mealindeki yorum uluslararası kamuoyuna referandumun temel sonucu olarak lanse edilmiştir. 

Bu da aynı dönemde Kosova'nın bağımsızlık ile KKTC'nin durumu arasında benzerlik kuran açıklamaları bıçak gibi kesmiştir. Bu anlamda Türkiye'nin o daha büyük oyununun ilk aşamasında aslında önemli bir kayıp yaşandığı ancak telafi edilemez boyutta olmadığı söylenebilir.

2004'de her iki taraftan da çıkacak güçlü bir "hayır"ın iki devletli formülü zorlayacağına şüphe yok. 

Ancak bugün her halükarda yeniden önemli bir fırsat yakalanmıştır. Türkiye, müzakerelerin sonuçsuz devamını kabul etmeyeceğini çok güçlü bir şekilde ifade etti. Hem fırsatın avantaja çevrilmesi bakımından hem de Türkiye'nin bölgesel güç konumu nedeniyle "söylediğini yapan" devlet imajını güçlendirmesi açısından bu dönem çok önemli. Şahsi kanaatim Ankara'nın adım adım KKTC'nin varlığını güçlendirmek yönünde bir politika izleyeceği yönünde. Şu an bunun görünür adımları KKTC'nin –ancak Kuzey Kıbrıs nitelemesiyle- ekonomik anlamda güçlendirilmesi girişimleridir. Hem adaya borularla su taşınması, hem fiberkablolarla elektrik taşınması hem de petrol kuyuları ve petrol dolum tesisi inşası ile gerek altyapı gerekse de diğer alanlarda yapılan yatırım, verme kararı aldığınız bir yere yapılmaz. 

Öte yandan mülkiyet konusunun da adım adım çözülmekte olduğunu görüyoruz. Bu konuda yakın döneme dek mülkiyet sorunu büyük ölçüde Rum lehine çözülüyordu çünkü Rumlar AİHM'e gidiyordu

Şimdi ise eleştirilecek bazı yönleri olmakla birlikte KKTC'deki Taşınmaz Mal Komisyonu yoluyla mülkiyet sorunu büyük ölçüde çözülmektedir.Her ne kadar AİHM'in verdiği tazminat miktarlarından daha azına karar veriliyor olmasa da ve Türkiye'yi işgalci kabul eden AİHM kararlarını bertaraf etmiyorsa da Türk tarafının inisiyatifiyle ve takas formülünü de devreye sokarak bu en önemli sorun çözülmektedir. Nitekim iki kesim arasındaki birleşme olacaksa da bölünmüşlük kesinleşecekse de bu gerçekten de çözülmesi gereken bir sorundur. Bu sorun çözüldüğünde ise belki de müzakere edecek herhangi bir şey de kalmayacaktır. Maraş konusunda da önemli bir takım hazırlıklar gözlemlenmekte olduğunu ekleyerek sürecin doğru yönetilirse çağa aykırı şekilde birleşmeyi dayatan zihniyette değişim yaratılmasının mümkün olabileceği söyleyebiliriz. Bu noktada Türkiye'de görev yapmış eski bir ABD Büyükelçisi'nin 2007 tarihli bir makalesine atıf yapmak isterim.

Makalede Türkiye'ye Kuzey Kıbrıs'ın ekonomik olarak güçlendirilmesi ve ardından Türkiye'ye ilhak ve Rumlarla birleşmek dahil tüm seçenekleri içeren bir referandumun yapılması ve sonuçlarının da derhal BM'ye bildirilmesi öneriliyordu. 

Buna Mehmet Ali Talat'ın kendisiyle yaptığımız bir televizyon programında yine 2007'de kendisinin yaptırdığı bir kamuoyu yoklamasında iki ayrı devlet formülünü destekleyenlerin oranının yüzde 85'e ulaşmasını nasıl değerlendirdiğini sorduğumda "2004 referandumunda da bağımsızlık seçeneği bulunsaydı, o günde yüzde 85 oranında bu seçenek tercih edilirdi" sözünü ekliyorum. Dolayısıyla aslında şeker hazır ve un kavrulmuş, helva yapımının tamamlanmasına da az kalmış. Ancak bu yürünen yolun sonunda ismi değişmiş bir Kıbrıs Türk Devleti'nin söz konusu olabileceğini de eklemek gerekir.

KKTC'nin tanınması durumunda Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki etkisinin azalacağı yönündeki endişe geçmişten bu yana dile getirilir. Ancak bence İngiliz CommonWealth'İnden çok daha güçlü bir Türk Common Wealt'inin yaratılması durumunda sadece Kıbrıs Türklerinin değil Balkanlardan Kafkaslara ve belki daha da doğuya uzanan geniş bir alanda endişelerin tümünün fırsata çevrilmesi söz konusu olabilir. 

Burada kullanılacak diplomasi dili gerçekten de çok önemli, Kıbrıs Türkü'ne Türkiye'ye tabi küçük bir devletçik muamelesi yapıp, onun siyasi desteğeihtiyacı olduğunda ise umarsamazlık olarak adlandırılacak bir tutuma girilirse Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde olduğu gibi sorunlar, şüpheler, güven bunalımları ve aşamalı soğumalar yaşanabilir. 

Bunun ötesinde KKTC'nin tanınmasını sağlamakla Türkiye'nin Kıbrıs'ın genelinde sahip olduğu haklardan vazgeçmiş ve Ada'nın yarısını Yunanistan'a vermiş sayılacağını dile getiren kesimlerde bulunmaktadır. Ama bence kullanılamayan haklardansa deniz egemenlik alanlarınızı güvenceye alan yeni bir Türk devleti daha önemlidir. 
Her ne kadar Türkiye'nin Garantörlüğü kağıt üzerinde Kıbrıslı Türkler üzerinde değilse de Kıbrıslı Türklerin en başından bu yana Türkiye'nin bu adımını beklemekte olduğunu da buna ilave etmek gerekir.

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2012/09/25/6777/kibrista-neler-oluyor-2

..


Kıbrıs'ta Neler Oluyor? BÖLÜM 1




Kıbrıs'ta Neler Oluyor? BÖLÜM 1

Yazar: Gözde Kılıç Yaşın

Avro-Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkan ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı Gözde Kılıç Yaşın'la yaptığı söyleşinin ilk bölümüdür:


AFASAM Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakareci Egemen Bağış'ın "Gerekirse Kıbrıs'ı Türkiye'ye bağlarız" açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu söylem Türkiye'de ve Kıbrıs Türklerinde nasıl karşılandı? Kıbrıs Türklerinin bu söylemden sonra bakış açılarında bir değişme oldu mu sizce?

GÖZDE KILIÇ YAŞIN: Egemen Bağış'ın açıklaması, gerçekten de çok ciddi ve bir yanıyla riskli bir yanıyla büyük bir sorumluluk doğuran bir yanıyla da "eh nihayet!" olarak tanımlanabilecek bir açıklamaydı. Ancak biliyoruz ki bu açıklama, öncesinde ve sonrasında bazı adımları da gerektirir. Bu adımların atıldığına ilişkin herhangi bir emareden bahsetmek şimdilik mümkün değil. Kesin olan ise bu güne dek Türk tarafı aleyhine işleyen sürecin bundan sonra lehe dönüştürülmesi açısından önemli bir fırsat döneminin söz konusu olduğudur. Sırasıyla gidilirse bu açıklama bir ilhak anlamına gelmektedir. İlhak için uygun bir zeminin Kıbrıs'ta oluşturulduğu söylenemez.

Türkiye'nin Kıbrıs politikası bu anlamda soru işaretleriyle dolu ve dışarıdan bakıldığında1974 Mutlu Barış Harekatı'ndan sonra Türkiye, Kıbrıs'ta ne yapmak istediğini bilemiyor izlenimi oluşmaktadır. Uluslararası konferansların kulis arkalarında hep şöyle sözler duyarız: "Tamam Türkiye'yi destekleyelim ama ne istiyorsunuz; KKTC ilan edildi ama birleşmek üzere ilan edildiği açıklandı." Dolayısıyla esasen uluslararası konjonktür KKTC'nin ayrı bir devlet olarak tanınması için uygun bir dönemde ancak açıkça söylemek gerekirse en son dönem açısından 2003'den bu yana hem KKTC'den yükselen ses özellikle Batı'ya "Türkler Rumlarla aynı devlet çatısı altında yaşamak istiyor" şeklinde lanse ediliyor hem de Türkiye açıkça birleşmeyi desteklediğini deklare ediyor.
Şunu söylemek istiyorum, yaklaşık son 10 yıldır birleşmeyi zorlayan yeni bir uluslararası baskının bir parçası olmayı tercih eden Türkiye'nin bir anda "ilhak" seçeneğini gündeme getirmesi çok da "tutarlı" algılanmayacaktır. Ancak zaten Egemen Bağış ilhak seçeneğini, iki liderin uzlaşarak birleşeceği, uzlaşarak ayrılacağı ve iki devlet formülüne gidebileceği gibi iki seçeneğin yanında üçüncü bir opsiyon olarak kullanmıştır. Hatta açıklamasında "gönlümüzden geçen budur" ifadesiyle Ankara'nın tercihinin ve hedefinin iki devletin tek bir çatı altında birleşmesi, olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle de 10 yıllık yeni Kıbrıs yaklaşımında önemli bir değişim olmadığı ortadadır. Ancak aynı zamanda hükümet temsilcilerinin çeşitli zamanlarda Temmuz'a dek çözümün bulunmaması durumunda Türkiye'nin müzakerelerin belirsiz bir zaman takvimiyle sonsuza dek sürmesine izin vermeyeceği ve B Planı'nı devreye sokacağı açıklamaları, bana kalırsa sözünün arkasında durmayı gerektirecek ciddiyette yapılmıştır. Bu nedenle Bağış'ın açıklamasının üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen Türkiye'nin milad olarak belirlediği Temmuz ayına ulaşılmış olduğuna göre o gün ifade edilen tüm seçeneklerin artık masada sayılamayacağını –çünkü teorik olarak liderlerin uzlaşması beklentisi artık söz konusu değildir ve müzakerelere Türkiye'nin tanıdığı süre sona ermiştir- ancak ilhak seçeneğinin tartışılabilir olduğunu kabul etmek gerekir.
Türkiye'de açıklamaya tepki gösterenler liberal kesimde genel olarak Bağış'ın sözleri nedeniyle AB ile işlerin biraz daha zora gireceği yönündeydi. Daha milliyetçi olarak tarif edebileceğimiz kesimin de açıklamaya şüpheyle yaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak gerçek anlamda tartışılmadığını, biraz duymazdan gelindiğini, açıklamayı tamamlayıcı adımların beklendiğini, bir yalanma ya da düzeltme geleceğinin düşünüldüğünü ifade edebiliriz.

Ancak açıklamanın tamamı zaten düzgün bir şekilde tüm seçeneklerin mümkün olabileceğini ifade etmekteydi ve Türkiye'nin bu seçeneklere eşit mesafede olmaktan ziyade "birleşme" formülüne yakın olduğunu belirtmekteydi. 

Ancak basında ilk defa bir yetkilinin ağzından yüksek sesle ifade edilmiş olması nedeniyle "ilhak" seçeneği ön plana çıkarıldı. Bu nedenle düzeltme yapılması gerekli olmayan bir açıklamada "seçmeli" ancak kısa bir tartışma söz konusu olmuştu. KKTC'de de aynı şekilde kısa ve şüpheli bir dalgalanma yarattığı ancak yine şüpheyle yaklaşıldığını gözlemledik.

Kimilerinin "ilhak" projesinin zaten Milli Selamet Partisi'nin ajandasında bulunan bir plan olduğunu ve yine aynı tabandan sayılabilecek biri tarafından yeniden gündeme getirildiğini söylediklerini gördük

Kimilerinin açıklamanın diğer noktalarına odaklandığını, kimilerinin ise "neden gerçekleşemeyeceğini" açıklamaya giriştiğini gördük. Bazı kesimler, açıklamanın Kıbrıslı Türkleri gerçek anlamda ilgilendiren bir yanı olmadığını ve müzakere sürecini hızlandırmak gayesiyle Rumları harekete geçirmek için bir nevi "sünnetçi korkutması" olduğunu ve gerçek niyeti ifade etmediğini dile getirdi. Kimilerine göre ise Kıbrıs raporunu hazırlamakta olan Ban Ki Moon'a bir mesaj gayesi güdülmekteydi. Ancak genel olarak bu seçeneğe ve yaklaşıma mesafeli durulduğunu söyleyebiliriz. Gerek Türkiye'de gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bu açıklama üzerine tartışmalar çok da uzamamış ve sanki bıçakla kesilmiş gibi aniden durmuştur. 

Asıl önemli konu olan bu görüşün Egemen Bağış'ın kişisel görüşü mü yoksa Türkiye Hükümeti'nin üzerinde düşündüğü bir formül mü olduğu ve KKTC liderleriyle istişare edilip edilmediği gibi noktalar ise muallak kalmıştır. Bunun ötesini tarif edebilmek için bazı analizleri gündeme getirmek gerekir. 

Öncelikle 1974 sonrasında hiçbir dönemde Kıbrıslı Türklerin ilhak projesi için hazırlanmadığını, hep "en iyi ihtimal" olarak tanınmanın gündemde tutulduğunu ancak yıllar içerisinde bir nevi "öğrenilmiş çaresizlik" tutumunun halkın ruhuna işlediğini ve tanınmaya dair ümitlerin her geçen yıl azaldığını söylemek mümkün.

Dolayısıyla ilhak seçeneğine ilişkin zemin uluslararası kamuoyunda olduğu gibi Kıbrıslı Türkler arasında da yaratılmamıştır. Bu anlamda bir örnek kabilinde –arkasında her ne kadar farklı nedenler de bulunuyorsa da- trafikteki İngiliz sisteminin değiştirilmemesi, elektrik anahtarlarının hala İngiliz tipi üç girişli üretilmesi ve yeni binalarda da bu sistemin kullanılması, Post Office ibaresinin dahi değiştirilmemesini sayabiliriz. Yani eğer bir ilhak projesi gündemde ya da hiç değilse sumen altında tutuluyor olsaydı, eski dönemin bittiğini ve yeni dönemin vazgeçilmez olduğunu vurgulayacak ve ufak ayrıntılarda Türkiye ile aynılaştıracak değişikliklere gidilmesi bir yöntem olarak düşünülebilirdi. Bu ne rahmetli Denktaş dahil herhangi bir Kıbrıs lideri tarafından gerçekleştirilmiştir ne de Türkiye'deki yönetim tarafından herhangi bir dönemde istenilmiştir. Önemsiz bir ayrıntı gibi durmaktaysa da bana kalırsa önemli bir psikolojik unsurdur.

Kıbrıs Türkleri her daim kaderlerini Türkiye ile bir tutmuştur ancak aynı zamanda Rumlardan tamamen farklı oldukları bilinçlerini korurken Türkiye ile aynılaşmaktan da bir şekilde endişe duymuşlardır. 

Bunda pek çok etken söz konusu olabilir ama özellikle Türkiye'den oraya ilk yerleştirilen ya da yerleşen kesimlerin arasında düşük eğitim ve suça meyilli olmak gibi özellikler etkili olmuştur. Algılardan yola çıkarsak Türkiye'nin istemediği, bu nedenle çok da iyi olmayan kişilerin Kıbrıs'a gönderildiğine ilişkin bir düşünce belirleyici olmuştur. Bunun haricinde ada insanı olmanın getirdiği bir dış etkenlerden ve değiştirilmekten korunma, kendi kimliğini koruma gibi faktörler ve burada tamamının analizi mümkün olmayan farklı sebepler de bulunmaktadır. Ancak bu noktada "ilhak" seçeneğini olumsuz karşılayan ve istemeyen kesim dediğimizde, yerli Kıbrıslı Türkler ile 1974 sonrasında Ada'ya yerleşen ve artık"Kıbrıslı" olan Türklerin birbirine eşit oranda bu kesim içerisinde yer aldığını vurgulamak gerekir. Tıpkı Annan Planı referandumunda esasen Ada'dan atılacak ve asla "-Birleşik- Kıbrıs Cumhuriyeti" vatandaşı yapılmayacak olmalarına rağmen 1974 sonrası yerleşen Türklerin daha yüksek oranda "evet"i oylaması gibi bir durum söz konusudur. Bu nedenle de "ilhak" seçeneğini hayata geçirecek bir kitleden neden bahsedilemeyeceğini izah edebilmek için çok daha derinlikli sosyolojik ve psikolojik analizlerin siyasi analizleri desteklemesi gerekir.

Yine konuyu netleştirmek adına belirtmek gerekir ki, Türkiye'yi her koşulda tek seçenek ve vazgeçilmez hami olarak gören ve Türkiye'ye canı gönülden bağlı olan kesimler için dahi –ki bu kesimin oranı UBP, DP ve birkaç küçük partinin oy toplamına eşit sayılabilir ve bu da bu partilerin en kötü günlerinde yine de yüzde 55'i aşar- ayrı bir devlet olarak "tanınma", ilhak'tan yeğdir. 

Son dönemde Türkiye'deki hükümetten gelen Kıbrıs Türklerini tabiri caizse aşağılayan ifadelerin de bu tercihe yönelecek olanların oranını arttırdığı kesindir.
İlhak seçeneğinden bahsedip de uluslararası hukuktaki yerinden bahsetmemek olmaz. Bu noktada öncelikle belirtilmesi gereken Garantörlük Anlaşması'nın Türkiye'yi Kıbrıslı Türklere karşı değil esasen -lafzi okumada- Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devamını sağlamak konusunda yükümlendirdiğidir. 

Bunun anlamı Türkiye'nin Garantörlük Hakkı ile elde ettiği yeni bir düzen kurma hakkı değil, Londra ve Zürih Anlaşmaları'nın yarattığı devletin ayakta kalmasını sağlama yükümlülüğüdür. 

BU anlamda Türkiye'nin "ilhak"tan bahsetmesi, Garantörlük Hakkı'nı zedeleyen bir yaklaşımdır ve zaten Garantörlük Hakkı'nın tamamen kaldırılmasını ön koşul olarak dayatan Rum Kesimi'nin ekmeğine de yağ sürmektedir. Ancak hemen belirtilmeli ki bir anlamda İsmet İnönü'nün ifade ettiği "Yeni bir dünya kurulur Türkiye de orada yerini alır" sözündeki gibi bir dönem söz konusudur ve bu nedenle zaten Türkiye'nin üye olmadığı bir birliğe Rumların girmesiyle, İsrail'le petrol aramasıyla, Fransa'ya üs sözü vermesiyle, Doğu Akdeniz ülkeleriyle imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmalarıyla ve en başında Türklere dönük delilli soykırım girişimiyle delik deşik yapılmış Londra ve Zürih Anlaşmalarından doğan yükümlülüklerin de askıya alınabileceğini düşünmek mümkün. Burada ise Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nın devreye girmesi zaten her koşulda kaçınılmazdır ve bu anlamda KKTC'deki zeminin "ilhak" sonucuna hazır olmaması, bu seçeneği devre dışı bırakacaktır.

Eklemek isterim ki, ayrı bir devlet olarak tanınma için gereken her türlü girişimin, isteniyorsa ilhak için koşulların ve en önemlisi bunları hayata geçirmek adına Kendi Kaderini Tayin Hakkı referandumunun Kıbrıslı Türklerce yapılması, kesinlikle daha etkili sonuçlar getirecektir. Uluslararası hukukun her zaman adil işlemeyen açmazlarına takılmamak adına Türkiye'nin de tercihini bu yönde kullanması akıllıca olacaktır. Tıpkı Kosova-Arnavutluk ilişkisi gibi bir ilişkiden bahsediyorum ve Türkiye'nin bu adımları Kıbrıslı Türklerin kendilerine bırakmasının ya da en azından böyle bir izlenimin yaratılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim Kıbrıs'ta bunun savaşını vermeye hazır ancak Türkiye'yi çiğnemek istemeyen ve Türkiye'nin –kendilerince- anlaşılmayan planlarını sekteye uğratmak istemeyen ciddi bir kesimin var olduğu da kesindir.
Jack Straw'ın Bağış'ın açıklamasından bir gün önce "Herhangi bir ilerleme yokluğunda uluslararası toplum adada kuzey ve güney olarak bölünmeyi desteklemeli"yönündeki sözleri de mutlaka bir anlam dahilinde dikkate alınmalı. Ancak bu açıklamalarda Rumları müzakereye zorlama niyetinin bulunma ihtimali de göz ardı edilmemeli. Ancak açıklamaların gerçek niyet ve hedefi her ne olursa olsun gelinen noktada özellikle uluslararası konjonktürün yeni şekillenmesinin KKTC'nin tanınmasını kolaylaştıran pek çok faktörü içerdiğinin de unutulmaması gerektiğini vurgulamak isterim.

Her türlü seçenek için ise esas olan iradedir. Bu irade de kuşkusuz Kıbrıslı Türklerin iradesi olacaktır. 

Ancak açıklamayı bütünlüklü değerlendirmek gerekirse Türkiye'nin şu anda ilhak seçeneği gibi bir alternatif üzerinde çalışmadığı kanısındayım. Ankara'nın B Planı'nı devreye soktuğunu söylemek için de henüz erken ancak kesin olan birleşmenin gerçekleşmediği noktada Türkiye'nin "devlet politikası" olarak tercih edeceği yön, KKTC'nin varlığını -belki Kuzey Kıbrıs gibi yeni bir isimle- pekiştirmek olacaktır.

AFASAM: Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecinde Kıbrıs çok önemli bir konumda yer almıştır. Size göre son dönem Türk Dış Politikasını göz önüne alarak değerlendirdiğimizde bundan sonraki süreçte dış politikada Kıbrısın yeri nasıl bir konumda olacaktır?


GÖZDE KILIÇ YAŞIN: 

Türkiye'nin AB üyelik sürecinde Kıbrıs'ın önemli bir yeri olduğu bir aldatmacaydı. Bugün zaten anlaşılıyor ki Türkiye'nin AB politikası da aslında üye yapılmayacağının bilinciyle Batı'dan kopmadan ve Gümrük Birliği Anlaşması'ndan doğan ancak alınamayan hakları mümkün mertebe işler kılmak noktasındadır. Kıbrıs'In bu konuda bir bahane olduğu o dönemde de çok yazılıp-çizilmişti ve ben Kıbrıs meselesinin AB'nin istekleri doğrultusunda çözüldüğünde Türkiye'nin AB üyelik sürecinin kolaylaşacağına inandığını söyleyenlerin o dönemde de bunun hiç de böyle olmadığını bildiğini düşünüyorum. Hani gerçekten buna inanıyorlardıysa da şimdi Almanya ve Fransa'nın tavrı başta olmak üzere işin hiç de öyle olmadığını ispatlayan pek çok delille artık "bahane" sözcüğünün anlamını öğrendikleri kesin.

AB ile ilişkiler zaten uzun süre önce dondu ve canlandırmak da faydasız gibi görünüyor. Kesin olan Kıbrıs'ın gerçek bir engel olmadığı. 

Türk Dış Politikası'nın ise Orta Doğu'ya ve özel olarak Suriye'ye odaklandığını gözlemlemek mümkün. Ancak Kıbrıs'ın yeni dönemde önemsizleştiğini söylemek imkansız. Aksine Kıbrıs bu politikaların ağırlık noktasıdır. Çünkü Suriye meselesi de dahil olmak üzere Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesinde Doğu Akdeniz egemenlik paylaşımı savaşının payı reddedilemez. Kıbrıs devreden çıkması ise Türkiye'nin Doğu Akdeniz egemenlik mücadelesinde önemli bir dayanağının ayağının altından çekilmesi demektir. 

Daha açık bir ifadeyle Doğu Akdeniz'de istikrarı hedefliyorsak ve özellikle deniz egemenlik haklarımızı heba etmek istemiyorsak Birleşik Kıbrıs için müzakereleri zorlamanın bir mantığı bulunmuyor. Özellikle 2003'de tırmandırılan ve destekleyenlerce de eleştirenlerce de zaman zaman "ver-kurtul" ibaresiyle özetlenen Kıbrıs/KKTC yaklaşımı bugünün koşullarına son derece uyumsuz görünüyor. Aynı şekilde, aynı dönemde Mehmet Ali Talat'ın dillendirdiği "Kıbrıs'ın hiçbir stratejik önemi yok" ifadesinin yanlışlığı da anlamamakta en çok direnenlerce de artık net şekilde görülüyor.
Vurgulamak isterim ki Kıbrıs, çevresinde petrol ve doğalgaz yatakları bulunmasaydı da Türkiye için önemlidir. Ancak bugün sadece enerji kaynakları bakımından değil Orta Doğu'nun yeniden şekillendirilmesi ve Doğu Akdeniz paylaşımı savaşında "en uzun sahildar devlet olan Türkiye'nin" denize çıkışının baki kalması bakımından da Kıbrıs'taki Türk varlığının önemi açıktır. 

Türkiye gibi "bölgesel güç" olduğundan bahsedilen bir devletin öncelikle deniz egemenlik sahalarındaki haklarını koruyabilmesi beklenir ve bu da KKTC'nin kaderi ile son derece ilişkilidir. 

Ankara'nın da bunun bilincinde olduğu kesin. Gerek petrol dolum tesisleri inşası gerek açılan iki adet petrol kuyusu gerek Kıbrıs-Türkiye arasındaki sahada yapılan sismik çalışmalar gerekse de Başbakan Erdoğan'ın 2011'deki Mutlu Barış Harekatı kutlamaları için yaptığı KKTC ziyaretinde ifade ettiği "Bundan sonra Karpaz, Güzelyurt ve Maraş"ın verilmesi söz konusu değildir, o Annan Planı'nda kaldı" açıklaması ve bu açıklamanın gerçek ve samimi bir ifade olduğunu ispatlarcasına Güzelyurt ve Karpaz'da yapılan yatırımlar ve Maraş'taki Türk Vakıf mallarına ilişkin arka plan çalışmaları bu bilincin tezahürüdür. Dolayısıyla yeni kargaşa döneminde Türk Dış Politikası'nda Kıbrıs'ın önemi düne göre daha da artmıştır. Şahsi kanaatim –belki de iyimser bir beklentidir- Kıbrıs'ın yüzeyde müzakere söylemi olsa da derinde müzakere harici konularla ele alınacağı ancak bunların yüksek sesle ifade edilmeyeceği ve bundan sonra zamanın Kıbrıs Türkü lehine de işleyeceği yönündedir. Burada ayrıntılarından bahsetmenin uygun olmayacağını düşündüğüm bazı gelişmelerin de kanaatimi desteklediğini söylemekle yetinmek isterim.


Ropörtaj:  2 Cİ  BÖLÜMLE DEVAM EDECEKTİR

http://afasam.org/tr/featured/21-yuzyil-turkiye-enstitusu-kibris-uzmani-gozde-kilic-yasin-ile-kibris-uzerine-roportaj-/


..

20 Ekim 2015 Salı

ALTERNATİF ENERJİ NAKİL HATLARI ARAYIŞI AZERBAYCAN ENERJİ POLİTİKASI: BÖLÜM 2





ALTERNATİF ENERJİ NAKİL HATLARI ARAYIŞI  AZERBAYCAN ENERJİ POLİTİKASI:
BÖLÜM 2



    Azerbaycan Enerji Politikası: Alternatif Enerji Nakil Hatları Arayışı Konsorsiyumda yer alan şirketler kendi aralarında çok uluslu Azerbaycan Uluslararası Petrol Şirketi ni oluşturdular (AIOC). 14

Daha sonra SOCAR, kendi payından % 5 hissesini TPAO ya devretmiştir. 15 Diğer % 5 ini ise İran ın Milli Petrol Şirketi ne devretmeyi amaçlıyordu. Haydar Aliyev bu politikası ile bölgede etkin olan tüm devletlerle ilişkileri pekiştirmeyi, aynı zamanda da onları kendi aralarında dengelemeyi amaçlıyordu. Ancak, Amerikan yönetiminin itirazları üzerine Azerbaycan bu payı İran a devretmekten vazgeçti. Bunun yerine İran şirketi, Şahdeniz yatağının işletilmesi için oluşturulacak konsorsiyumdan pay aldı. 16 Azerbaycan Asrın Antlaşması nın imzalanmasından önce kendi payından % 10 luk bir hissesini Rusya nın Lukoil şirketine devretmiştir. Fakat Lukoil in AIOC ta yer almasına rağmen, Rusya mevcut durumu hiç bir şekilde kabul etmeyi düşünmüyordu. Başbakanlık görevini üstlemiş olan Suret Hüseynov Elçibey den sonra bu kez de Aliyev e karşı darbe girişiminde bulundu. Bunun üzerine devlet televizyonunda konuşma yapan Aliyev darbede Rusya nın parmağı olduğuna işaret ederek halkı darbe girişiminin önüne geçmesi için Cumhurbaşkanlığı Sarayı nın önünde toplanmaya çağırdı. Çok geçmeden binlerce kişi Cumhurbaşkanlığı Sarayı nın önünde toplanarak, bir tür canlı set kurarak darbe girişimi engelledi. 17
Diğer taraftan ise, Azerbaycan Batılı enerji şirketleri ile Asrın Antlaşması nı imzalayarak, bu şirketleri temsil eden hükümetlerin dikkatlerini bölgeye çekmek konusunda başarılı oldu. Azerbaycan süreç içinde bağımsızlık konumunu güçlendirerek enerji kaynaklarının kapasitesini kullanarak, denge politikasının oluşturulmasına adım adım ilerlemekteydi.

2. Alternatif Ulaşım Koridorlarının Oluşturulması

2.1 Erken Petrol ve Nakil Yolları
 ‘’ Asrın Antlaşmasının imzalanması ve Batılı enerji şirketlerinin Azerbaycan da petrol yataklarını işletme sürecinin başlaması ile tüm sorunlar çözülmüş olmuyordu. Azerbaycan ın, dış güçlerin bölgedeki etkinliklerini dengelemesi için önündeki en önemli engellerden bir diğeri ise, üretilecek petrolün dünya pazarlarına ulaştırılması için gereken yolların belirlenmesiydi.

14 Azerbaijan International Oil Company of Azerbaijan Republic.
15 Günün Olayları, Haber Kazanı, 12 Nisan 1995, (http://www.haberkazani.com/kazandan-12- nisan-1995-gundemi.html).
16 Thomas De Waal, The Caucasus, An Introduction, ss. 172-173. 17 Svante Cornell, Azerbaijan since Independence, ss. 85-86. 133

Azerbaycan ın açık denizlere çıkışının olmaması, petrolün dünya pazarlarına taşınması için oluşturulacak olan ulaşım koridorlarının komşu devletlerin arazileri üzerinden geçirilmesini öngörüyordu. Bu durumda Azerbaycan için en etkin ve verimli ulaşım türü, petrolün boru hatları ile taşınması olacaktı. Azerbaycan da Sovyetler Birliği döneminden kalan bir petrol boru hattı mevcut idi. Sözkonusu boru hattı Bakü deki petrol yataklarının Rusya daki boru hattı sistemi ile bağlantısını oluşturuyordu. Bu boru hattı şebekesi vasıtası ile, petrol Rusya nın Novorossiysk Limanı üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılabilirdi. Bakü-Novorossiyk petrol boru hattının uzunluğu 1.347 km, yıllık taşıma kapasitesi ise 6 milyon ton idi. Petrol Novorossiysk limanından Karadeniz üzerinden Akdeniz e tankerlerle taşınacaktı. Asrın Antlaşması nın imzalanmasını engelleyemeyen Rusya, Azeri-Çırak- Güneşli yataklarında üretilecek petrolün kendi arazisi üzerinden nakledilmesini arzuluyordu. Bu yol vasıtası ile Rusya Azerbaycan petrolünün dünya pazarlarına ulaşımını kendi kontrolü altına alacağını düşünüyordu. Nitekim, 1997 yılının sonlarına doğru Çırak yatağından erken petrol olarak adlandırılan üretilen ilk petrolün nakli için yılda en az 5 milyon ton kapasiteli petrol boru hattına ihtiyaç duyulmaktaydı. 18
Azeri-Çırak-Güneşli yataklarından mevcut altyapıdan yararlanarak ve büyük yatırım talebi olmadan üretilecek petrol için erken petrol tanımı yapılmaktaydı. Sözkonusu yataklardan asıl petrolün üretiminin ise ancak 2005 yılında gerçekleşmesi bekleniyordu. Oysa ki, Sovetler Birliği nin dağılmasından sonra ciddi ekonomik sorunlarla yüzleşen Azerbaycan bu kadar uzun bir süre bekleyemezdi ve acil olarak sorunların çözümlenmesi için bir gelire ihtiyaç duymaktaydı. Görüldüğü gibi, Bakü-Novorossyisk petrol boru hattının kapasitesi üretilecek erken petrolün taşınması için yeterli idi. Fakat, bu durumda erken petrolün nakli bütünüyle Rusya nın iradesine bırakılacaktı. Bu ise, bağımsızlıktan sonra Güney Kafkasya daki Rusya etkisini azaltmaya çalışan Azerbaycan için kabul edilemez bir durumdu. Aynı zamanda erken petrolü taşıyacak koridor, büyük ölçüde sonradan üretilecek petrolün ihraç edileceği boru hattının güzergahı nı da belirlemiş olacaktı. Oysaki, hem Azerbaycan hükümeti, hem de konsorsiyumda yer alan Batılı enerji şirketleri, tüm petrolün Rusya nın arazisi üzerinden taşınmasını uygun bir tercih olarak görmüyorlardı.


18 İlham Aliyev, Kaspiyskaya Neft Azerbaycana (Azerbaycan ın Hazar daki Petrolü), (Moskova: İzvestiya, 2003), ss. 125-127.

Diğer taraftan, erken petrol için Rusya dışında bir ulaşım koridorunun oluşturulması, bu ülke tarafından ciddi tepkilerin ve neticede karşı eylemlerin gerçekleştirilmesine neden olabilirdi. Kendi hükümetlerinin siyasi desteklerini henüz yanlarına alamayan Batılı enerji şirketleri için bu tür bir senaryo istenilmeyen bir gelişme idi. Bu yüzden, Azerbaycan hükümeti ve konsorsiyum üyeleri erken petrolün nakli için aynı anda iki ulaşım koridorunun oluşturulmasının uygun olacağını kabul etmişlerdi. Yaşanan bu gelişmeler neticesinde Bakü-Novorossiysk petrol boru hattı ile beraber, Gürcistan üzerinden Karadeniz e ulaştırılacak ikinci bir hat olan Bakü- Supsa petrol boru hattının inşasına karar verilmiştir. Uzunluğu 917 km olacak bu boru hattının yıllık taşıma kapasitesi 5.5-6 milyon ton olacaktı ve Novorossiysk`a giden boru hattında olduğu gibi, Supsa ya ulaşacak petrol de tankerlerle Karadeniz üzerinden Akdeniz limanlarına ulaştırılacaktı. 19
Bakü-Supsa nın inşaatı tamamlandıktan sonra, ilk defa olarak eski bir Sovyetler Birliği cumhuriyeti, kendi enerji kaynaklarını Rusya güzergahının dışında dünya pazarlarına ulaştırabilme imkanına sahip oldu. 20
Bakü-Supsa boru hattının inşaatı, Azerbaycan ın enerji kaynaklarının dünya pazarlarına ulaşımı açısından alternatif yollarının oluşturulmasında ilk somut adım olmuştur. Bu durumda A- zerbaycan, eski Sovyet cumhuriyetlerine kıyasla Rusya dan daha bağımsız bir dış politika ve enerji politikası yürütmeye imkan bulmuştur. Kendi konumunu pekiştirmek açısından tercih edilen söz konusu politika Azerbaycan ın ileride de takip edeceği temel politikayı oluşturacaktı. Nitekim, asıl ihraç için yapılacak petrol boru hattının yapımında da, Rusya ya alternatif güzergahlar üzerinde kurulması için yollar aranmaya başlanmıştır.

2.2. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı ve Alternatifleri
Her ne kadar erken petrol ün dünya pazarlarına ulaştırılması için güzergahlar belirlense ve inşa olunsa da, esas ihraç boru hattının nereden geçeceği sorusu henüz gündemde değildi. Zamanla Azeri-Çırak-Güneşli yataklarından üretilecek petrolün hacmi artacaktı.

19 Rovshan Ibrahimov, Azerbaijan Energy Strategy and the Importance of Diversification of Exported Transport Routes, Journal of Qafqaz University, Sayı: 29, 2010, s. 25. 20 Rovshan Ibrahimov, Azerbaijan: Happiness is the Availability of Export Corridors, USAK Web Site, 30 Ağustos 2008, (http://www.usak.org.tr/en/makale.asp?id=552). 135
Bakü-Supsa ve Bakü-Novorossiyk boru hatlarının toplam taşıma kapasiteleri 11 milyon tondu. Oysa ki, 2005 yılından itibaren Azerbaycan 20 milyon ton petrol ihraç edecekti. Rusya ise kuzey güzergahı olan Bakü-Novorossiysk boru hattının kapasitesini geliştirerek kullanılmasında ısrarlıydı. Oysa, Azerbaycan ın ve konsorsiyuma üye olan Batılı şirketlerin alternatif güzergah arayış politikası ile bu durum zıtlık oluşturmaktaydı. Politik açıdan bu güzergah, Azerbaycan ın tekrar Rusya nın etki alanı altına girmesi demekti. Ancak, Azerbaycan ın geleceğe yönelik kalkınma perspektifi kendi enerji kaynaklarının işletilmesine bağlı olduğu için, bu durumda bağımlılık daha kalıcı olurdu. Politik etkenler olmasa bile, kuzey güzergahının diğer eksiklikleri de mevcuttu. Novorossiyk Limanı ndan taşınan petrolün tankerlerle Karadeniz den Akdeniz e ulaştırılması için İstanbul un bulunduğu Türk boğazlarından geçmesi gerekiyordu. Oysa ki bu kadar yüksek miktarda petrolü boğazlardan geçirmek mümkün gözükmemekteydi. Çünkü boğazların yıllık petrol taşıma kapasitesi yaklaşık 200 milyon ton olarak belirlenmişti. Boğazların genişliği yer yer 600 metreye kadar düştüğü için daha fazla petrolün taşınması durumunda İstanbul un güvenliği tehdit altında olacaktı. Yalnızca 1 Mayıs 1982 ile 18 Eylül 1994 tarihleri arasında boğazlarda 210 a yakın farklı ağırlıklarda kaza meydana gelmiştir. Azerbaycan petrolünün hacmi artınca onu boğazlardan taşımak daha da zorlaşacaktı. Çünkü, Novorossiyk limanından Azerbaycan petrolünün dışında, Rusya kendi petrolünü ve Kazak petrolünü de taşımaktaydı. Bu ise, boğazların taşıma kapasitesini ciddi şekilde aşmaktaydı. 21
Bu yüzden asıl ihraç boru hattının boğazların dışında başka bir güzergahtan geçmesi gerektiği konusunda bir fikir birliği oluştu. Bu boru hattı ise Akdeniz e direkt olarak uzanacak olan Bakü-Tiflis-Ceyhan olmalıydı. Sonuç olarak, söz konusu boru hattının kurulması kararı alındı. B-T-C boru hattının inşaası konusunda oluşturulan konsorsiyuma dahil olan şirketler ve onların hisseleri şu şekilde belirlenmişti:
BP (% 30.01),
SO- CAR (% 25),
Statoil (% 8.71),
Chevron (% 8.90),
TPAO (% 6.53),
ENI (5%),
TotalFinaElf (% 5),
Itochu (% 3.40),
ConocoPhilips (% 2.5),
 Inpex (% 2.5) ve
Amerada Hess (% 2.36). 22

Uzunluğu 1.730 km olan bu boru hattının yapımına 2002 yılında başlandı ve 2005 te tamamlandı. Günümüzde, B-T-C boru hattından 2010 yılında rekor seviyesine ulaşarak, yaklaşık 50 milyon ton petrol ihraç edilmiştir. Bu ise Azeri-Çırak-Güneşli yataklarından üretilen petrolün neredeyse tamamını oluşturmaktadır.

21 Rovshan Ibrahimov, Azerbaijan: Happiness is the Availability of Export Corridors.
22 Bakı-Tbilisi-Ceyhan Əsas İxrac Boru Kəməri, Azərbaycan Respublikası Dövlət Neft Fondu, (http://www.oilfund.az/az_az/layiheler/baki-tbilisi-ceyhan-esas-ixrac-boru-kemeri.asp). 136

Bu da, Azerbaycan da üretilen petrolün genel olarak tek bir güzergahtan dünya pazarlarına ihraç edildiğini göstermektedir. Bu durum belli başlı bazı sorunlara neden olabilirdi. B-T-C ye alternatif güzergah bulunmasının gerekliliği, özellikle Ağustos 2008 de kendi aktüalitesini ortaya koymuştur. Türkiye de boru hattında patlama yaşanması ve Gürcistan da devam eden beş günlük savaş Azerbaycan petrolünün B-T-C den taşınmasını tümüyle durdurdu. 23
Neticede, kimse bu durumun bir daha tekrarlanmayacağını garanti edemezdi. Bu yüzden Azerbaycan için kendi konumunu koruması ve sağlamlaştırması ve bunun için de B-T-C`ye bir alternatif hat araması gerektiği anlaşıldı. B-T-C ye alternatif güzergahlardan ilki olarak Ukrayna nın Karadeniz sahilinde bulunan Odessa Limanı ndan Brody şehrine kadar uzanan petrol boru hattı gündeme geldi. İlk başta bu boru hattı Hazar Denizi havzası devletlerinde üretilecek petrolün Avrupa pazarlarına taşınması için projelendirilmişti. Ancak düşünülenler farklı nedenlerle gerçekleşmedi ve bu boru hattından Rusya petrolü ters yönde Karadeniz e nakledilmeye başlandı. Odessa-Brody boru hattı ile Azerbaycan ve Kazakistan da üretilen petrolü Avrupa pazarlarına ulaştırmak mümkündür. Hatta, bu boru hattının Polonya nın Gdansk şehrine kadar uzatılması düşünülmektedir. Çünkü burada petrolü işletebilecek rafineler bulunmaktadır. 24 
Bu rafinelerde yıllık olarak yaklaşık 6-7 milyon ton petrol işletmek mümkündür. 25
Diğer taraftan Azerbaycan petrolünü almak konusunda Ukrayna da istekli görülmektedir. Ukrayna yıllık olarak 5 milyon ton petrol alma imkanlarını araştırmaktadır. Bu petrolün Ukrayna nın rafinelerinde işletilmesi öngörülmüştür. 26
Bununla birlikte Azerbaycan da Ukrayna pazarlarına kendi petrolünü ihraç etmek konusunda isteklidir. SOCAR bu ülkede kendi markası altında bir dizi akaryakıt  doldurma istasyonu açmıştır ve bunların sayısını artırmayı planlamaktadır.


23 Neft Dorojaet Posle Vzrıva na Nefteprovode Baku-Tbilisi-Djeyhan ( Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattındaki Patlamadan Sonra Petrolün Fiyatı Yükseliyor ), 11 Ağustos 2008, (http:// tbu.com.ua/news/neft_dorojaet_posle_vzryva_na_nefteprovode_baku_tbilisi_djeihan.html).

24 Rovshan Ibrahimov, Energy Security Summit in Kiev and Expectations, Turkish Weekly, 12 Temmuz 2008, (http://www.turkishweekly.net/columnist/2939/energy-security-summit-in-kievand-expectations.html).

25 F. Asim, Nefteprovod Odessa-Brody-Plotsk Jdet Uglevodorodı (Odessa-Brody-Plotsk Petrol Boru Hattı Hidrokarbon Kaynaklarını Bekliyor), Zerkalo, 20 Ağustos 2008, (http://www.zerkalo. az/rubric.php?id=35283).

26 Vasiliy Kashin, Obratnıy Avers. Konflikt Y. Timoshenko s V. Yushenko ne Dal Zapolnit Trubu Odessa-Brody Kaspiyskoy Neftyu (Ters Bakış: Y. Timoşenko ile V. Yuşenko Arasındaki Anlaşmazlık Odessa-Brody Boru Hattını Hazar Petrolü İle Doldurmaya İzin Vermedi), CentralAsia.ru, 18 Temmuz 2008, (http://www.centrasia.ru/newsa.php?st=1216361040). 137

Ayrıca SOCAR Ukrayna dışında Romanya da da Ukrayna dakinin benzeri 300 istasyon açmayı düşündüğü için, 27 Azerbaycan petrolünün bu yönde ihraç olasılığı artmaktadır. Büyük hissesi SOCAR ın mülkiyetinde bulunan PETKİM şirketinin nezdinde İzmir de yeni rafinerinin inşaatı tamamlanıncaya kadar, Azerbaycan kendi petrolünü Ukrayna rafinelerinde işletmeyi düşünebilir. Azerbaycan bu güzergahın geliştirilmesinde istekli gözükmektedir. Bu istikamet alternatif bir güzergahın oluşturulmasına imkan sağlamakla beraber, Karadeniz e kıyısı olan devletlere petrolün ve hazır mamullerin ihracına imkan sağlayacaktır. Nitekim Azerbaycan Karadeniz ülkeleri ile bu konuda geniş çaplı partnerlik ilişkileri geliştirmektedir. Azerbaycan`ın petrol ihracı için Türkiye ye alternatif bir güzergah araştırmasının bir diğer nedeni de enerji gibi Azerbaycan için hayati öneme sahip bir hususta ülkenin kendi kaderini tek bir transit ülkenin ellerine bırakmama isteğidir. Nitekim bölgesel enerji koridoru rolünü üstlemeye çalışan Türkiye, Azerbaycan doğalgazını Azerbaycan dan düşük fiyatlarla alarak, daha sonra Avrupa pazarlarına dünya piyasası fiyatları üzerinden satmayı düşünmekteydi. Fiyat farkı bir kaç kata ulaştığından dolayı Azerbaycan bu duruma olumsuz bakmaktaydı. Rusya ya yönelik alternatif arayış nedeni tamamen politik kaygılardan kaynaklanan Azerbaycan ın Türkiye güzergahına alternatifler aramasının nedeni ise tamamen ekonomik nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Azerbaycan hem petrol, hem de doğalgazın ihracı için yeni yollar bulunması konusundaki arayışını aktif bir şekilde yürütmektedir.

3. Azerbaycan Doğalgazının Üretilmesi ve Onun Dünya Pazarlarına İhracı İçin Aranan Yollar

4 Haziran 1996 da Azerbaycan bir kaç Batı enerji şirketi ile Şahdeniz yatağının işletilmesi amacı ile üretim paylaşımı sözleşmesi imzaladı. Oluşturulan konsorsiyuma
SOCAR (% 10),
BP (% 25.5),
Statoil (% 25.5),
İran ın Milli Enerji Şirketi (% 10),
Rus-İtalyan ortaklığı LUKAgip NV (% 10) ve
TPAO (% 9) ile dahil olmuşlardı.
Şahdeniz yatağı Hazar Denizi nde, Bakü den 70 km uzaklıkta güney-batı da bulunan ve toplam alanı 860 km 2 olan bir yataktır. Şahdeniz yatağında büyük bir doğalgaz rezervi bulununca, bunun dünya pazarlarına ulaştırılması için gerekli boru hattının oluşturulması gereksinimi oluştu.


27 H.E, GNKAR Okroet v Rumınii Okolo 300 Benzokolonok (SOCAR Romanya da Yaklaşık Olarak 300 Adet Benzin İstasyonu Açacak), 1 News.az, 02 Nisan 2011, (http://www.1news.az/ economy/oil_n_gas/20110402124523008.html).

Bu amaçla 2006 yılında Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattının inşaatı tamamlanmıştır. Aynı yıl doğalgaz Türkiye pazarlarına ulaşmaya başlamıştır. Azerbaycan kendi doğalgazını Türkiye üzerinden Doğu ve Merkezi Avrupa ülkelerine de ihraç etmeyi amaçlamaktaydı. Bununla ilgili olarak Yunanistan ve Bulgaristan la bazı görüşmeler de yapılmıştır. Oysa bu durum Türkiye nin kendi enerji politikasında yaptığı bazı değişimler nedeni ile bir dizi handikapla karşılaştı. Daha önce belirtildiği gibi, Türkiye bölgede enerji ithalatı ve ihracatı açısından bir terminal rolünü üstlenerek hem politik, hemde ekonomik açıdan bazı imkanlar sağlamayı amaçlamaktaydı. Azerbaycan doğalgazını satın alan Türkiye, onu Avrupa pazarlarına kendisi ihraç etmeyi planlıyordu. Durum böyle olurca, 2008 de Azerbaycan ile Türkiye arasında doğalgaz konusunda fikir ayrılığı oluştu. 28 Bu fikir ayrılığından dolayı, Azerbaycan Şahdeniz yatağının işletilmesinin İkinci Aşaması nı bir kaç defa ertelemek zorunda kaldı. Bunun dışında Azerbaycan yeni doğalgaz yatakları keşf etti, Aralık 2010 da, SOCAR şirketi kendi imkanları ile Umid yatağında 200-300 milyar m 3 doğalgaz buldu. 29 Umid yatağı ile birlikte Babek yatağında da SOCAR tarafından araştırma çalışmaları başlatıldı. Bu yatakta Umid te bulunan doğalgazın iki katı gaz olduğu öngörülmüştür. 30 Bunlara ek olarak Apşeron yatağında yaklaşık olarak 300 milyar м 3 doğalgazın bulunulması beklenilmektedir. Azeri-Çırak-Güneşli yatağından da gaz çıkarılmaktadır ve buradaki toplam hacim 500 milyar м 3 dür. Bunun için de Azerbaycan, Türkiye güzergahına olan bağımlılığı azaltmak için farklı alternatifler arayışına girdi. Alternatiflerden bir diğeri ise, 27 Mart 2009 tarihinde Rusya ile imzalanan ve bu ülkeye doğalgazın ihracını öngören memorandumla oluşturuldu. Azerbaycan ile Rusya arasında Sovyet döneminden kalmış ve uzunluğu 200 km olan Bakü- Novo Filya doğalgaz boru hattı mevcuttur.


28 Rövşən İbrahimov, Azərbaycan ilə Türkiyə Arasında Enerji Sahəsində Əməkdaşlıq: Mövcud Vəziyyət və Gələcək Perspektivlər, Analitik Baxış, Sayı: 4, Eylül-Ekim 2010, s. 20.
29 H.E., SOCAR Zayavila ob Otkrıtii Krupnogo Gazovogo Mestorojdeniya Umid v Azerbaycane (SOCAR Azerbaycan da Umid Adında Büyük Bir Doğalgaz Yatağının Açıldığını Bildirdi), 1 News.az, 24 Kasım 2010, (http://www.1news.az/economy/oil_n_gas/20101124043856510. html).
30 Alena Salayeva, Mestorojdeniye «Babek» vdvoe bolshe «Umid» ( Babek Maden Yatağı Umid ten İki Kat Büyük), 1 News.az, 25 Kasım 2010, (http://www.1news.az/economy/oil_n_ gas/20101125105006328.html).


Azerbaycan söz konusu boru hattının kapasitesini kullanarak Ocak 2010 dan itibaren Rusya ya doğalgaz ihracatını başlattı. 31 İlk aşamada taraflar Azerbaycan dan Rusya ya 500 milyon m 3 doğalgazın ihraç edilmesi konusunda anlaşmaya vardı. Daha sonra Eylül 2010 da Rusya devlet başkanı Dmitri Medvedev in Bakü ye resmi ziyareti sırasında, daha önce imzalanmış memoranduma ek olarak bir anlaşma daha imzalandı. Buna göre Azerbaycan dan Rusya ya ihraç edilen doğalgazın miktarının 2 milyar metre küpe kadar artırılması ömgörüldü. Bu miktarın gelecekte artırılabileceği konusunda da taraflar arasında ön anlaşmaya varıldı. 32 Nitekim, bir yıl sonra bu miktar 3 milyar metre küpe kadar çıkarıldı. Rusya nın yanısıra Azerbaycan ile güney komşusu olan İran arasında varılan anlaşmaya göre Azerbaycan gazı İran a da ihraç edilmeye başlandı. Ocak 2011 de imzalanan anlaşmaya göre, Azerbaycan İran a 1 milyar m 3 gaz ihraç etme kararı aldı. Rusya ile olan antlaşmada olduğu gibi, İran ile olan antlaşmada da miktarın daha sonra yapılacak müzakereler vasıtasıyla sağlanacak anlaşmaya göre artırılması mümkün olacaktı. 33 İran a ihraç edilen doğalgazın karşılığında, Azerbaycan ile toprak bağlantısı olmayan İran dan Nahçıvan2a gaz ulaştırılmaktadır. Dolayısıyla İran a gaz ihracatı ekonomik sebeplerden daha çok jeopolitik önem taşımaktadır. Öte yandan, İran a karşı uygulanan uluslararası yaptırımlar nedeniyle bu ülkeye ihraç edilen doğalgazın miktarında artış beklenilmemektedir. Azerbaycan ın komşuları ile yaptığı bu anlaşmalar kendi doğalgazının dünya pazarlarına ihracı açısından yeni alternatif yolların oluşturulması hususunda önem taşımaktadır. Bu durumda 2012 yılında, Azerbaycan yaklaşık 4 milyar m 3 doğalgazı Rusya ve İran a ihraç etme imkanına sahip olacaktır. Buna rağmen ekonomik açıdan bu iki güzergah Azerbaycan a kısmi bir rahatlık verse de, bağımsızlıktan bu yana politik açıdan Rusya ya bağımlılığı minimuma indirme siyasetini yürüten Azerbaycan için Kuzey güzergahın önceliğinden söz etmek oldukça zordur.

31 Rovshan Ibrahimov, Nabucco as a Chess Game: Azerbaijan s Next Move, Turkish Weekly, 12 Eylül 2009, (http://www.turkishweekly.net/columnist/3135/nabucco-as-a-chess-gameazerbaijan).
32 Rovshan Ibrahimov, Vizit Medvedeva v Baku Dan Novoy Tradisii i İnteresı v Gazovom Sektore (Medvedev in Bakü Ziyareti Yeni Geleneğin Haracı ve Gaz Sektöründeki Çıkarlar), 1 News.az, 08 Eylül 2010, (http://www.1news.az/authors/ribrahimov/20100908025800033.html).
33 Zulfugar Agayev & Ladane Nasseri, Azerbaijan Signs Gas Supply Contract with Iran Before EU Visit, Bloomberg News, 12 Ocak 2011, (http://www.bloomberg.com/news/2011-01-12/ azerbaijan-signs-gas-supply-contract-with-iran-before-eu-visit.html). 140

Böyle olsa bile, Bakü-Novo Filya doğalgaz boru hattının kapasitesi sadece 5 milyar m 3 olduğu için, doğalgazın üretiminde ciddi bir artış beklenen Azerbaycan için Rusya istikameti alternatifler arasında gözükmemektedir. Aynı durum İran için de söz konusudur. Uluslararası yaptırımların uygulandığı İran, Azerbaycan gazının bu ülke üzerinden Avrupa pazarlarına taşınması için zaten istenilen bir güzergah değildir.
Nitekim bu istikametin kullanılmasında Şahdeniz yatağının işletilmesi için kurulan konsorsiyuma üye olan şirketler ve onların hükümetleri de isteksizdir. Bu durumda Azerbaycan, Şahdeniz yatağının işletilmesinin ikinci aşamasında ve diğer yataklardan üretilecek doğalgazın ihracı için yeni alternatifler arayışına girmişti. Bu arayışlardan en önemlisi ise, 14 Eylül 2010 da Bakü de üç devlet Azerbaycan, Gürcistan ve Romanya devlet başkanları ile Macaristan başbakanının katılımıyla imzalanan memorandum olmuştur. Bu memoranduma göre bu üç devlet Karadeniz üzerinden Gürcistanın
Kulevi terminalinden Romanya nın Kostanza Limanı na doğalgazın taşınmasının olasılıklarını incelemek için ortak bir şirket kurdular. Azerbaijan, Georgia, Romania Interconnection (AGRI) adını taşıyan bu projeye esasen, Romanya limanına Azerbaycan da üretilmiş gazın sıvılaştırılmış veya sıkıştırılmış halinin ihraç olanakları araştırılacaktır. İlk araştırmalara göre, söz konusu projenin maliyetinin 4 ile 6 milyar Euro arasında değişiklik gösterebileceği belirlenmiştir. Projenin fizibilite çalışmaları başlatılmış ve bunun rekabete dayanabilirliği araştırılmaktadır. AGRI projesinin ortaya çıkmasının temel sebebi, Azerbaycan doğalgazının Avrupa pazarlarına ulaştırılması konusunda batı istikametinde yeni bir alternatif ulaşım yolu oluşturulmak istenmesidir. 34
Bununla da Azerbaycan tek yönlü ihraç güzergahının kendisine getirebileceği ekonomik kayıplardan yana kendisini sigortalamak istemektedir. 35
Projenin gerçekleşmesinin Azerbaycan açısından bir diğer önemi ise, ülkeye sadece alternatif güzergah temin etmeyecek, aynı zamanda ihraç ettiği ürün açısından da alternatifler önermiş olacaktır. Sıvılaştırılmış ya da sıkıştırılmış gazın piyasaya sürülmesi durumunda, yeni pazarlara çıkma olasılığı da artacaktır. Çünkü boru hatları ile doğalgazın dağıtılması yalnız şebekenin ulaştığı yere kadar mümkündür, oysa ki diğer türlü gazı farklı şekilde nihai müşteriye ulaştırmak mümkün olacaktır. Bu ise Azerbaycan a doğalgaz dahil, enerji kaynaklarının ihracatında sürdürülebilirliği ve istikrarı temin etme konusunda yardımcı olacaktır.
34 Ariz Hüseynov, AGRI: Cənub Qaz Dəhlizindəki Layihələrdən Biri Kimi, Gün.az Azərbaycan Həbərləri, 08 Kasım 2012, (http://www.gun.az/ariz_huseynov/55526)
35 Rovshan Ibrahimov, Proekt AGRİ - Alternativnıy Transportnıy Koridor v Evropu (AGRİ Projesi: Avrupa ya Alternatif Ulaşım Koridoru), 1 News.az, 13 Ekim 2010, (http:// www.1news. az/analytics/20101013014748562.html). 141
Azerbaycan ın Şahdeniz 2 yatağından üretecek doğalgazın ihraç edilmesi için öngördüğü bir diğer önemli proje ise TANAP tır (Transanatolian pipeline). 26 Haziran 2012 de Türkiye ile Azerbaycan arasında her ne kadar bu boru hattının inşası Türkiye toprakları üzerinde düşünülse ve alternatif güzergah gibi kabul edilmese de, bu proje Azerbaycan a doğalgazın ihracatında yeni imkanlar temin edecek ve olası riskleri azaltacaktır. 36
Azerbaycan ın TANAP projesinin gerçekleştirme isteği ve Türkiye ekonomisine diğer alanlara yapılan yatırımlar aslında iki ülke arasında karşılıklı bağımlılık oluşturma çabalarıdır. Bununla da, Azerbaycan Türkiye nin enerji politikasında olası değişimlerin kendini olumsuz etkilemesini engellemeyi hedeflemektedir. TANAP boru hattı ile Türkiye ve Merkezi ve Doğu Avrupa devletlerine yıllık yaklaşık 17 milyar metre küp miktarında gazın ihracatı öngörülmektedir. 37
TANAP projesini gerçekleştirecek konsorsiyuma Azerbaycan ın devlet petrol şirketi SOCAR % 80, Türkiye nin BOTAŞ ve TPAO şirketleri ise her biri % 5 ve % 15 pay alarak katılmışlardır. Daha sonra SOCAR şirketi kendi payından % 29 unu BP, TOTAL ve Statoil şirketlerine teklif etmiştir. 38
Bunun temel sebebi SOCAR, Şahdeniz yatağını işletecek konsorsiyumun üyelerini bu projeye katılmasını temin etmek isteğidir. Bununla hem jeopolitik ve mali riskler azaltılacak, hem de projenin gerçekleşme olasılığı artacaktır. Ayrıca şirketler de Şahdeniz de üretilecek doğalgazın dünya pazarlarına sorunsuz bir şekilde ulaşması arzusundadır ve olası risklerin azaltılmasında aktif olarak yer alacaklardır. 39
Aynı zamanda SOCAR projede esas katılımcı olmak arzusundadır ve payların % 51 ini kendisinde bulundurmak istemektedir. Azerbaycan, uyguladığı bu yeni politika ile alternatif enerji ulaşım koridorlarının geliştirilmesinde bir yenilik oluşturmuş oldu. Şimdiye kadar, alternatifler coğrafi çeşitlilik açısından değerlendiriliyor ve haritada farklı güzergahlar aranıyordu. Fakat Azerbaycan ın bulunduğu coğrafi konumunun kısıtlılığı fazla arayış olasılığı tanımamaktadır. Bu yüzden, yeni güzergahlar geleneksel ulaşım koridorlarının üzerinde yerleşse  de, kullanılan yöntem transit ülkelerle ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılığın oluşturulması olmuştur. Bu tür bir stratejinin geliştirilmesi aynı zamanda Avrupa pazarları açısından Azerbaycan ın konumunu güçlendirmektedir.


36 Daha ayrıntılı bilgi için bkz., Michael J. G. Main, Rovshan Ibrahimov, Fevzi Bilgin, Linking the Caspian to Europe: Repercussions of the Trans-Anatolian Pipeline, Rethink Paper, Sayı: 6, Rethink Institute, Washington DC, Ekim 2012, (http://www.rethinkinstitute.org/files/ Linking%20the%20Caspian%20to%20Europe.pdf).
37 Gulmira Rzayeva & Theodorus G. R. Tsakiris, Strategic Imperative: Azerbaijani Gas Strategy and the EU`s Southern Corridor, SAM Review, Bakü, Sayı: 5, Temmuz 2002, s. 17.
38 ARDNŞ BP, Statoil və Total Şirkətlərinə TANAP Layihəsində 29 Faiz Pay Təklif Edib, Salam News Agency, 09 Eylül 2012, ( http://ru.salamnews.org/az/news/read/29495/ ardnsh-ldquobprdquo-statoil-ve-total-shirketlerine-tanap-layihesinde-29-faiz-pay-teklif-edib/)
39 Radu Dudau, The Shah Deniz End Game & the Plight of the Southern Corridor, Caucasus International, Cilt: 2, Sayı: 2, Yaz 2012, ss. 103-104. 142
Uzun vadede, doğalgaz ihracatçısı gibi, Şahdeniz yatağından Avrupa daki tüketiciye kadar oluşan değer zincirinde yer edinmeye çalışmaktadır. 40
Bu durumda bölgesel aktör gibi hareket etmek için altyapı oluşturmakta ve bu rolü üstlenme hazırlıkları gerçekleştirmektedir. Sonuç Zengin enerji kaynaklarına sahip olan devletler, kendi gelirlerini maksimize etmek arzusundadırlar. Bunun için sahip oldukları petrolü ve doğalgazı en yüksek kar marjları ile satmaya çalışmaktadırlar. Yüksek marjlı kar elde etmek için ise enerjinin istikrarlı ve ekonomik açıdan iyi durumda olan alıcılara satılmasının gerekliliğinin yanı sıra, sürdürülebilir ulaşım sistemine sahip olmak da gerekmektedir. Fiyatı ve istikrarlı arzı etkileyen en önemli etkenlerden bir diğeri ise, enerji kaynaklarının dünya pazarlarına ulaştırılması için birden çok ve çeşitli transit koridorlara sahip olunmasıdır. Böylece pazarlardaki ani değişim veya istikrarsızlık karşısında enerji arz eden devletin riskini azaltma imkanı sağlanması ile birlikte, gelirlerin de sabitlenmesi temin edilmiş olacaktır. Alternatif nakil yolları imkanının mevcut olması sadece ekonomik açıdan değil, aynı zamanda siyasi açıdan da bazı avantajlar sağlamaktadır. Farklı transit yollara sahip olma imkanı komşu devletlerin ihracatçı devlet üzerinde baskı politikalarını uygulama imkanından yoksun bırakmaktadır. Özellikle bu durum, açık denizlere çıkışı olmayan devletler için daha büyük bir önem arz etmektedir. Bu durumda enerji kaynaklarını dünya pazarlarına birden fazla koridordan ihraç eden devlet daha gevşek politika takip etme imkanına sahiptir. Böyle olunca, ülkenin enerji arz güvenliği temin edilmekte ve ihracatçı devlet güvenliğinin artması nedeniyle daha tarafsız ve bağımsız politika uygulama imkanına sahip olmaktadır. Yukarıda bahsi geçen varsayımlar Azerbaycan için de geçerlidir. Bağımsızlığını elde ettikten sonra kendi ulusal çıkarları doğrultusunda enerji politikasını oluşturan Azerbaycan, alternatif ihraç koridorlarının oluşturulması açısından büyük başarılar elde etmiştir. Alternatif ihraç yollarının oluşturulmasını kendi enerji politikasının temel ilkesi olarak kabul eden Azerbaycan, bu konuda aşamalı bir gelişme kaydetmiştir.

40 Gulmira Rzayeva, TANAP-Hazar Gazını Avrupa`ya Taşıyan Atılım Projesi, Hazar Raporu, Hazar Strateji Enstitüsü, Ekim-Aralık 2012, Sayı: 1, s. 10.


Enerji konusunda komşularıyla ikili ilişkilere sahip olan Azerbaycan’ın birden fazla ve çeşitli ihraç koridorlarına sahip olması, daha esnek bir dış politika izlemesine imkan vermiş ve  küresel ve bölgesel aktörlerle ilişkilerinde bağımsız hareket edebilme olanağı sağlamıştır.

KAYNAKÇA
Agayev, Zulfugar & Nasseri, Ladane, “Azerbaijan Signs Gas Supply Contract with Iran Before EU Visit”, Bloomberg News,
Aliyev, İlham, Kaspiyskaya Neft Azerbaycana (Azerbaycan’ın Hazar’daki Petrolü), (Moskova: İzvestiya, 2003).
Asim,  F.,  “Nefteprovod  Odessa-Brody-Plotsk  Jdet  Uglevodorodı”  (Odessa-Brody-Plotsk Petrol Boru Hattı Hidrokarbon Kaynaklarını Bekliyor), Zerka-lo, 20 Ağustos 2008, ( http://www.zerkalo.az/rubric.php?id=35283 ).
Dudau, Radu, “The Shah Deniz End Game & The Plight of the Southern Corridor”, Caucasus International, Cilt: 2, Sayı: 2, Yaz 2012.
Hüseynov, Ariz, “AGRI: Cnub Qaz Dhlizindəki Layihələrdən Biri Kimi”, Gün.az Azərbaycan H
əbərləri, 08 Kasım 2012, ( http://www.gun.az/Ariz_Huseynov/55526 ).
İbrahimov,  Rövşən,  “Azərbaycan  ilə  Türkiyə  Arasında  Enerji  Sah
əsindəƏməkdaşlıq: Mövcud Vəziyyət və Gələcək Perspektivlər”,

Analitik Baxış,
Sayı: 4, Eylül-Ekim 2010.
Ibrahimov, Rovshan, “Azerbaijan Energy Strategy and the Importance of Diversification of Exported Transport Routes”, Journal of Qafqaz University, Sayı: 29, 2010.Ibrahimov, Rovshan, “Azerbaijan: Happiness is the Availability of Export Corri-dors”,
USAK Web Site, 30 Ağustos 2008, (http://www.usak.org.tr/EN/makale.asp?id=552).
Ibrahimov,  Rovshan,  “Energy  Security  Summit  in  Kiev  and  Expectations”, Turkish  Weekly,  12  Temmuz  2008,  (http://www.turkishweekly.net/colum-nist/2939/energy-security-summit-in-kiev-and-expectations.html).
Ibrahimov, Rovshan, “Nabucco as a Chess Game: Azerbaijan’s Next Move”,
Turkish Weekly, 12 Eylül 2009, (http://www.turkishweekly.net/columnist/3135/nabucco-as-a-chess-game-azerbaijan).
Ibrahimov, Rovshan, “Proekt AGRİ - Alternativnıy Transportnıy Koridor v Evropu” (AGRİ Projesi: Avrupa’ya Alternatif Ulaşım Koridoru),
1 News.az, 13 Ekim 2010, (http:// www.1news.az/analytics/20101013014748562.html).
Rovshan İBRAHİMOV146
Ibrahimov, Rovshan, “Proekt AGRİ- Alternativnıy Transportnıy Koridor v Evropu” (AGRİ Projesi: Avrupa’ya Alternatif Ulaşım Koridoru),
1 News.az, 13 Ekim 2010, (http:// www.1news.az/analytics/20101013014748562.html).
Ibrahimov, Rovshan, “Visit Klinton v Baku Vosstanovlenie Status-Kvo ili Novie Tendensii?”
(Clinton’ın Bakü Ziyareti: Statükonun Yenilenmesi veya Yeni Eğilimler?),
1 News.az, 20 Temmuz 2010, (http://www.1news.az/authors/ribrahimov/20100720115209746.html).
Ibrahimov, Rovshan, “Vizit Medvedeva v Baku – Dan Novoy Tradisii i İnteresı v
Gazovom Sektore” (Medvedev’in Bakü Ziyareti – Yeni Geleneğin Haracı ve Gaz Sektöründeki Çıkarlar),
1 News.az, 08 Eylül 2010, (http://www.1news.az/authors/ribrahimov/20100908025800033.html).
Main, Michael J. G.; Ibrahimov, Rovshan; Bilgin, Fevzi, “Linking the Caspian to Europe: Repercussions of the Trans-Anatolian Pipeline”, Rethink Paper, Sayı: 6, Rethink Institute, Washington DC, Ekim, 2012, (http://www.rethinkinstitute.org/files/Linking%20the%20Caspian%20to%20Europe.pdf).
Poluxov, Elxan, “Kontrakt Veka” (Problema v İstoricheskoy Reprospektive)” (Yüzyılın Antlaşması” (Tarihsel Geriye Bakıştaki Problem), Kavkazskie Regionalnıe İssledovaniya, Cilt: 2, Sayı: 1, 1997, (http://poli.vub.ac.be/publi/crs/rus/R02-005.html).
Rzayev, Farid, “907-ya Popravka: İstoriya i Perspektivı” (907. Düzeltme: Tarih ve Perspektifler),
Tsentralnaia Azia i Kavkaz, No. 3 (4), 1999, (http://www.ca-c.org/journal/cac-041999/st_21_rzayev.shtml).
Rzayeva, Gulmira, “TANAP-Hazar Gazını Avrupa`ya Taşıyan Atılım Projesi”,
Hazar Raporu, Hazar Strateji Enstitüsü, Ekim-Aralık, 2012.
Rzayeva, Gulmira & Tsakiris, Theodorus G. R., “Strategic Imperative: Azerbaijani Gas Strategy and the EU`s Southern Corridor”,
SAM Review, Bakü, Sayı: 5, Temmuz 2002.Sagheb, Nasser & Javadi, Masoud, “Azerbaijan’s “Contract of the Century” Finally Signed with Western Oil Consortium”, Azerbaijan International, Cilt: 2, Sayı: 4, 1994.
Salayeva, Alena, “Mestorojdeniye «Babek» vdvoe bolshe «Umid»” (“Babek”
Maden Yatağı “Umid”ten İki Kat Büyük), 1 News.az, 25 Kasım 2010, (http://www.1news.az/economy/oil_n_gas/20101125105006328.html).
Azerbaycan Enerji Politikası: Alternatif Enerji Nakil Hatları Arayışı 147
Shoroxov, Vladislav, “Energoresursı Azerbaycana: Politicheskaya Stabilnost i
Regionalnıe Otnosheniya” (Azerbaycan’ın Enerji Kaynakları: Siyasal İstikrar  ve  Bölgesel  İlişkiler),  (
http://poli.vub.ac.be/publi/crs/caucasus/shorok-hov.htm).
Shorokhov, Vladislav, “Energy Resources of Azerbaijan: Political Stability and
Regional  Relations”, Caucasian Regional Studies,  Cilt:  1,  Sayı:  1,  1996, (http://poli.vub.ac.be/publi/crs/eng/0101-04.htm).
Svante  Cornell, Azerbaijan  since  Independence,  (Washington:  M.E.  Sharpe, 2011).
Turan, Fatih, “Türkiye-Тürk Cumhuriyetleri Ticari ve Ekonomik İlişkileri Hakkında Değerlendirme”,
Dış Ticaret Dergisi, Ocak 2002. Vine, Steve Le, The Oil and the Glory: The Pursuit of Empire and Fortune on the Caspian Sea, (New York: Random House, 2007).
Waal, Thomas De, The Caucasus: An Introduction, (Oxford University, 2010).“ARDNŞ “BP”, “Statoil” və
 “Total” Şirkətlərinə TANAP Layihəsində 29 Faiz Pay Təklif Edib”, Salam News Agency, 09 Eylül 2012,  (http://ru.salamnews.org/az/news/read/29495/ardnsh-ldquobprdquo-statoil-ve-total-shirketlerine-tanap-layihesinde-29-faiz-pay-teklif-edib/).
 “Ayaz Mütəllibov”, Biografiya Bankı, (http://adam.az/index.php?option=com_sobi2&sobi2Task=sobi2Details&sobi2Id=27&Itemid=63).
“Bakı-Tbilisi-Ceyhan Əsas  İxrac  Boru  Kəməri”, Azərbaycan  Respublikası Dövlət Neft Fondu, (http://www.oilfund.az/az_AZ/layiheler/baki-tbilisi-ceyhan-esas-ixrac-boru-kemeri.asp).
“Bitva za Rınok” (Pazar İçin Savaş), Caspian Energy, Sayı: 5, Eylül-Ekim 2004.  “GNKAR Okroet v Rumınii Okolo 300 Benzokolonok” (SOCAR Romanya’da
Yaklaşık Olarak 300 Adet Benzin İstasyonu Açacak), 1 News.az, 02 Nisan
2011, (http://www.1news.az/economy/oil_n_gas/20110402124523008.html).
“Günün Olayları”, Haber Kazanı, 12 Nisan 1995, (http://www.haberkazani.com/kazandan-12-nisan-1995-gundemi.html).
“Neft  Dorojaet  Posle  Vzrıva  na  Nefteprovode  Baku-Tbilisi-Djeyhan”  (“Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattındaki Patlamadan Sonra Petrolün Fiyatı Yükseliyor”), 11 Ağustos 2008, (http://tbu.com.ua/news/neft_dorojaet_posle_vzryva_na_nefteprovode_baku_tbilisi_djeihan.html).



..
..

13 Ekim 2015 Salı

SURİYE’DEKİ ETNİK VE DİNİ YAPININ SİYASİ YAPININ OLUŞMASINDAKİ ROLÜ BÖLÜM 3




SURİYE’DEKİ ETNİK VE DİNİ YAPININ SİYASİ YAPININ OLUŞMASINDAKİ ROLÜ
BÖLÜM 3 



Prof. Dr. Salih AKDEMİR* 
AVRASYA DOSYASI 



IV. Hafız Esat Dönemi [1970- ] 

A. Genel düşünceler 

Bağımsızlıktan bu yana Suriye’de sürekli bir şekilde istikrarsızlığın hüküm sürdüğüne tanık olmuştuk. Ancak, Hafız Esat’ın iktidara gelmesiyle 
birlikte artık askeri darbelerin gerçekleşmemesi yüzünden, ülkede, ileride değineceğimiz bazı çatışmalar dışında, sükun egemen olmuştur. Hiç kuşkusuz ki, bunda en büyük başarı, Silahlı Kuvvetler üzerinde Suriye’de kendisine gelinince kadar hiç kimsenin gerçekleştiremediği bir denetim ve kontrol mekanizması gerçekleştiren Hafız Esat’a aittir. Hafız Esat, 1971 yılında Devlet başkanı olmuştur. Bu, Suriye tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir; çünkü, ondan önce, azınlıklar önemli mevkilere gelseler bile, Devlet başkanı, daima Sünnilerden 
oluyordu. 

40 Bu konuda bkz; ; Ömer Faruk Abdullah, a.g.e., s.54-55. 
41 Bu konuda bkz; Nicolas van Dam, a.g.e., s. 62-74, çev., s.111-128. 


Devlet Başkanı Hafız Esat’ın dönemi ve izlediği siyaseti iyi anlayabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir takım hususlar vardır; öyle ki, bunlar bilinmeden bu konuda başarılı değerlendirmeler yapmak mümkün değildir. Şimdi söz konusu hususları gözden geçirelim. 

Bağımsızlığın kazanılmasından, Hafız Esad’ın 1970 yılında iktidarı ele geçirmesine kadar geçen süreye Suriye iç siyaseti bakımından son derece önemli olan başlıca dört ana gelişme damgasını vurmuştur. Bu gelişmeleri, Daniel Pipes’in42 de yardımıyla başlıca dört aşamada incelemek mümkündür: 

1946-1958 Pan-Arabizm’in Ağırlıklı Siyaseti 
1958-1961 Pan-Arabizm Konusundaki Hayal Kırıklığı 
1963-1966 Suriye Üzerinde Vurgu 
1970-2000 Pan-Siriyanizme Dönüş 

Suriye siyasetine damgasını vuran bu dört safha iyi bilinmeden, bugün Suriye üzerinde başarılı bir değerlendirmek yapmak mümkün değildir. Bu bakımdan, söz konusu safhalar üzerinde durmak istiyoruz. 

1. Suriye siyasetinde Pan-Arabizm öğretisinin egemen olması [1946-1958] 
Bilindiği gibi, Pan-Arabizm, Arap milliyetçiliği ideolojisi, İngilizler tarafından, Ortadoğu’nun Osmanlı Devletinin elinden çıkarılması için kullanılmıştı. Birinci dünya savaşında uğradıkları hayal kırıklığına rağmen, Araplar, hala bu ideolojinin büyüsünden kurtulamamışlardı. Bu yüzden İngilizler, bu ideolojiyi, Fransa’nın bölgedeki nüfuzunu azaltmak ve hatta onu oradan uzaklaştırmak için kullanmaya devam etmişlerdir. Suriye’nin bağımsızlığa kavuşmasında, Arap milliyetçiliğinin çok önemli rolü oynadığı açıktır; çünkü emperyalist bir güce karşı, ülkeyi korumak ve savunmak söz konusudur. Nitekim, başarılı da olunmuştur. Suriye’de Arap milliyetçiliğini ilk defa sistemli bir hareket 
haline getiren Ba’s Partisi olmuştur. Şimdi kısaca bu parti ile ilgili vermek istiyoruz. 

a. Ba’s Partisi: 

Suriye’de Arap milliyetçiliğini savunan görüşler, 1940’lı yıllarda, Müslüman kardeşler teşkilatı ile aynı zamanda ortaya çıkmışlardır. Arap milliyetçiliğinin temelleri, ilk kez, İskenderunlu bir Nusayri olan Zeki Arsuzi ile Şam Grek Ortodokslarından Mişel Eflak ve yine Şam’lı Sünni bir Müslüman olan Selahaddin el- Bitar tarafından atılmıştır. Daniel Pipes, a.g.e., s. 150. 


Her üçü de öğretmen olan bu üç teorisyen görüşlerini öğrencilerine anlatıyorlardı. Zeki Arsuzi, başlattığı bu fikir akımına "el-Ba’s el-Arabi" adını vermişti. Daha sonraları, 1943 yılından itibaren, Mişel Eflak ile Selahaddin el-Bitar da bu ismi kullanmaya başlamışlardır. Nihayet 1944 yılında Ba’s 
Partisi’ni kurmaya muvaffak olmuşlardır.43 Başlangıçta birbirlerinden ayrı hareket eden Zeki Arsuzi ile Mişel Eflak ve Bitar, 1947 yılında yapılan ilk parti kongresinde bir araya gelmişler ve Partinin tüzüğünü oluşturan metin üzerinde anlaşmışlardır. Bu tüzüğün bazı temel ilkeleri şunlardır: 

1. Arap ulusu bir ve özgür bir ulustur. 
2. Her ne kadar Ba’s Partisi, Şam’da kurulmuş ise de o bütün Arap ulusuna aittir. 
3. Ba’s Partisi, sosyalizmi Arap milliyetçiliğinden kaynaklanan sosyalist ve ulusçu bir partidir. 
4. Ba’s Partisi Sosyalist ve seküler bir partidir. 

Ba’s Partisin için sosyalist ve seküler bir parti olması üzerinde ısrarla durmak gerekir. Ba’s Partisinin, içinde özellikle dini ve etnik azınlıkların yoğunlaştığı bir parti olmasında onun bu yönü egemen olmuştur; çünkü, Suriye’nin çoğunluğunu ve zengin tebasını oluşturan Sünnilerin, böyle bir partiye ilgi göstermeleri zaten beklenemezdi. Sünni kültür, her şeyden önce, dini toplum hayatından çıkarmayı amaçlayan bir kurum gibi sunulan Sekülarizm ideolojsini doğası gereği benimseyemezdi. Zengin tabakayı oluşturanların, bölüşmeyi amaçlayan bir sosyalizmi kabul etmeleri de düşünülemezdi. Oysa, yönetimde ve sosyal hayatta dini inançları dikkate almayan Sekülarizm, Sünnileri, inançlarından dolayı 
başlarında sürekli olarak bir baskı unsuru olarak gören dini azınlıklar için, bulunmaz bir fırsattı. Sünnilere göre toplumun fakir kesimini oluşturan azınlıkların, zenginliğin adil bir biçimde dağıtılmasını amaçlayan Sosyalizm öğretisini de kolayca özümsemelerine şaşmamak gerekir. 

Bu yüzden azınlıklar, kısa zamanda Ba’s Partisini doldurmuşlardır. 

Daha önce, Sünnilerin, ordu konusunda da azınlıklara göre isteksiz olduklarını görmüştük. İşte Sünnilerin, ordu konusunda olduğu kadar parti konusunda da pasif davranmaları, belli bir zaman sonra, ülke yönetimini azınlıklara teslim etmelerine yol açmıştır. 

Başlangıçta, Ba’s Partisi’nin Suriye’nin siyasi hayatında pek de etkin olmadığını görüyoruz. Ancak, 1954 yılından itibaren durumun Ba’s Partisi lehine değiştiğine tanık oluyoruz; çünkü, 1954 yılının Eylül ayında, seçimler yapılmıştır. 

43 Ba’s Partisi hakkında bkz; David Roberts, a.g.e., s. 7-77. 

Bu seçimlerde, Ba’s Partisi, 142 kişiden oluşan mecliste 17 sandalye kazanmıştır. Bu tarihten itibaren, Ba’s Partisi artık Suriye tarihinde etkin bir 
rol oynamaya başlamıştır. Bazı çevreler, bu darbede Ba’s Partisinin de parmağı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ba’s Partisi, daha öncede gördüğümüz gibi, 1958 ila 1961 yıllarında, hiçbir varlık gösterememiştir; çünkü, o zamanlar, Nasır’ın isteğiyle kendini dağıtmıştı. 

2. Pan-Arabizm konusundaki hayal kırıklığı: [1958-1961] 

Arapların, Büyük Arap Devleti özlemi, kısa bir müddet için de olsa, gerçekleşme imkanı bulmuştu. Ancak, elde edilen sonuçlar, çok acı olmuştur; öyle ki, birleşme için önceleri, Nasır’a yalvaranlar, ondan kurtulmak için, Suriye’de darbe yapmak zorunda kalmışlardı. Bu tecrübeden geriye kalan, Pan-Arabizm konusunda ortaya çıkan hayal kırıklığı olmuştur. Bu tecrübe, başta Ba’s Partisi olmak üzere, herkesi derinden etkilemiştir. Bu etkilenmenin sonucu olarak, Ba’s Partisinde köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Bu yüzden, o, artık Neo-Ba’s olarak adlandırılmıştır. 

3. Suriye üzerinde vurgu [1963-1966]: 

Mısır ile olan birlikteliğe son verilmesi ile birlikte, Ba’s Partisinin, 1962 Mayıs’ında dağılan üyelerini yeniden topladığını ve kendini yeniden tesis ettiğini görüyoruz. Bundan böyle ülkenin yönetiminde en önemli rolü oynayacak olan Parti, 1963 yılından itibaren eskisinden farklı yeni bir yapıya kavuşmuştur. 

b. Neo-Ba’s: 

8 Mart 1963 darbesi ile iktidara gelen Ba’s Partisi, içindeki farklı yapılanmalardan dolayı, iki gruba ayrılmıştı. Pan- Arabizmi savunan eski Ba’sçılar ile Arap milliyetçiliği yerine Suriye milliyetçiğini savunanlar. Partide, Sünniler, Partinin kuruluş amacı olan Arap milliyetçiliğine ağırlık verirlerken, özellikle dini azınlıklar, Arap milliyetçiliği yerine Suriye’yi ön plana çıkarmayı yeğliyorlardı. Gerekçeleri ise hazırdı. Mısır ile gerçekleştirilen birliktelik, Suriye’de hiç kimseyi memnun etmemişti. Birliktelik, özgürlük ve güç değil, Mısır’ın hegemonyasını getirmişti. Bundan daha da önemlisi, bu birliktelik, Suriyelilerin, "Ortak bir Arap Devleti" ideallerini de yok etmişti. Partide ve Silahlı Kuvvetlerde üstünlüğü ele geçirmiş olan azınlıklar ise Pan-Arabizm’e özellikle karşı çıkıyorlardı; çünkü, onlar için Pan-Arabizm, Sünni egemenliği ve baskısı ile aynı anlama geliyordu. Bu yüzden onlar, bundan böyle, Pan-Arabizm yerine, söylemlerinde, Suriye üzerinde yoğunlaşacaklardır. 

Özellikle 1963 darbesinden sonra, gerek Parti de gerekse Silahlı Kuvvetlerde üstünlüğü ele geçiren azınlıklar,Sünnileri iktidardan uzaklaştırmaya 
muvaffak olmuşlardır. 1970 yılında Hafız Esat’ın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, Suriye’de yönetim tamamen Alevilerin eline geçmiştir. Bundan böyle, ülkenin siyasetini belirleyecek olan Esat olacaktır. Onunla birlikte, "Büyük Suriye" ideali, artık ülkenin iç ve dış siyasetini belirleyen en büyük etken olacaktır. 

4. Pan-Siriyanizme dönüş [1970- ]: 

Aslında, bu ideoloji, dayanağını Manda öncesi, Biladu’ş-Şam’ından almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Biladu’ş-Şam, bu günkü Suriye’den başka, İsrail, Ürdün, Filistin ve Lübnan’ı da içeriyordu 


Bu yüzden, Suriye, her zaman bu toprakları kendi toprakları görmüştür. Ancak, emperyalistlerin, ülkeyi kendi çıkarlarına göre parçalamaları, Biladu’ş-Şam hayalinin önünde en büyük engel olmuştur. Ancak, Suriye, bu ülkeler içinde kendini en güçlü gördüğü için, emperyalistlerin oyunları sonucu elinden çıkmış olan bu toprakları, eskiden olduğu gibi, yeniden Şam’a bağlamanın kendi işi olduğunu düşünmektedir. Büyük Suriye özlemi, Esat döneminde, her zamankinden daha fazla bir biçimde kendini hissettirmektedir. 

Bu özlemin bir sonucu olarak, Hafız Esat’ın yaptığı politik konuşmalarda ve yayınladığı haritalarda "Büyük Suriye" gündeme getirilmiştir. 
Gerçekten de, ülkede yayınlanan resmi haritalarda, Hatay’ da dahil olmak üzere, Lübnan, Filistin, İsrail ve Ürdün Suriye sınırları içinde gösterilmektedir 


İşte Başkan Hafız Esat ve diğer hükümet yetkilileri, fırsat buldukça, bu büyük Suriye siyasetinin bir sonucu olarak, bu ülkelerin Suriye ile bir olduğunu söylemekten geri kalmamışlardır. 

Büyük Suriye idealini ilk defa siyasi bir hareket haline getiren Antun Sa’ada olmuştur. Antun Sa’ada, bu amaçla, 1932 yılında Suriye Sosyalist Halk Partisini (SSNP) kurmuştur. Sa’ada, Arap dünyasının, bir değil, bir çok ulus olduğunu vurguluyordu. Şu halde, Suriye Suriyelilerindir; Suriyeliler de tam bir ulustur. Büyük Suriye bir ulustur; Araplar ise değildir. Bu yüzden Suriye’nin, bir Arap devleti ile bağlantısı yoktur.44 

Kurulduğu ve sonraki dönemlerde, Suriye Sosyalist Halk Partisi, ülkede Ba’s Partisinin etkisiyle, Pan-Arabizm egemen olduğu için, siyasi alanda pek etkili olamamıştır. Ancak Hafız Esat’ın iktidara gelmesiyle, Partinin görüşleri ülkenin siyasetini belirlemeye başlamıştır. Bir parti yetkilisi bu hususu şöyle ifade etmektedir: 

44 Bu konuda bkz; Daniel Pipes, a.g.e., s. 41. 


"Biz, Ekselansları, Suriye Devlet Başkanı Sayın Hafız Esat’ın, birçok kez, Lübnan’ın ve Suriye’nin bir parçası olduğunu açıkladıklarını unutamayız. 
Biz inanıyoruz ve inanmamız da gerekir ki, o, (bu konuda) ciddi olduğunun bütün delillerini vermiştir. Bu şu anlama gelmektedir: Onun Lübnan’a olan ilgisi, son derece gerçek bir ilgidir. Ancak o, oyunu son derece tedbirli ve akıllı bir biçimde oynamaktadır."45 

Ancak, Hafız Esat, Pan-Arabizm ideolojisini de siyaset jargonundan tam anlamıyla çıkarmış değildir. Yeri geldikçe bu ideolojiyi de kullanmaktan geri kalmamaktadır; çünkü Arap dünyası ile bağlarını koparmak istememektedir. Sonuç olarak, Hafız Esat her iki ideolojiyi de yerine göre ustalıklı kullanmasını bilmektedir. 

Hafız Esat’ın, "Büyük Suriye" siyaseti, araştırmacılarında dikkatini çekmiştir. Bu konuda, en düzenli çalışma, Daniel Pipes’ e aittir. Yazar, "Greater Syria - The History of an Ambition" başlıklı monografisinde, konuyu ayrıntılı bir biçimde ele almıştır Araştırmacı, sonuç bölümünde, konu ile ilgili şu çarpıcı görüşlere yer vermektedir: 

"Hafız Esat’ın, Pan-Arabizm ile Pan-Siriyanizm’i birleştirmesi, Ba’s Partisi ile Suriye Sosyalist Halk Partisinden her birinin yapmak istediklerini yansıtmaktadır. Değişiklik süreci, 1961 yılının sonlarına doğru, her iki partinin önemli başarısızlıklar ile karşı karşıya kaldıkları zaman başlamıştır. 1961 yılının Eylül ayında, "B.A.C."’nin bozulması, Ba’s Partisinin itibarını düşürmüştür; üç ay sonra da Suriye Sosyalist Halk Partisi, Lübnan hükümetinin devrilmesi teşebbüsünde çok kötü bir şekilde başarısızlığa uğramıştır. Bu olaylar, garip bir biçimde her iki partiyi etkilemiş ve birbirlerinin ideolojilerinin unsurlarını benimsemeye zorlamıştır. Böylece Ba’s Partisi, Neo-Ba’s olmuş ve bundan böyle artık Suriye’ye saygı göstermeye başlamıştır; zamanla da, Pan-Arabizm programını terk ederek Pan-Siriyanizm’e yönelmiştir. Suriye Sosyalist Halk Partisine gelince, o da, başarısızlıklarını, Pan-Arabizm örtüsüne sığınarak örtmeye çalışmıştır. Bu karşılıklı etkileşimler, önemli sayıda Suriye Sosyalist Halk 
Partisi üyesinin Ba’s Partisine katılmasıyla zirveye ulaşmıştır.46 Esat döneminde, Neo-Ba’s, neredeyse, Suriye Sosyalist Halk Partisinden ayırt edilemez bir hale gelmiştir. David Roberts’e göre, "Ba’s PSS’den ayrılmış ve hatta onu yasaklamıştır; ama mesajını da sessizce özümsemiştir."47 

Laurent ve Annie ise, "Suriye hükümetinin, Pan- Arabizmi, bir zamanlar Suriye Sosyalist Halk Partisi tarafından gündeme getirilmiş olan Pan-Siriyan politikasını izlemek için, Pan-Arabizmi bir araç olarak kullandığını" ifade etmektedirler.48 

45 A.g.e., s.115. 
46 Elizabeth Picard, L’évolution recente du Parti populaire syrien a la lumiere des éditorioux de Shawqi Khairallah dans Al-Thawra, Maghreb-Macherek, October-December 1977, s.76. 
47 David Roberts, a.g.e., s. 15. 

Tuhaf bir biçimde Ba’s Partisi ile Suriye Sosyalist Halk Partisi, aynalarda kendileri yerine birbirlerini görür hale gelmişlerdir. Suriye Sosyalist Halk Partisi, kendi temel öğretilerini korumakla birlikte örtü olarak Pan-Arabizmi benimserken, Ba’s Partisi, Suriye Sosyalist Halk Partisine uygun bir konumu benimsediği halde asli öğretisini koruduğunu iddia etmektedir. Suriye Sosyalist Halk Partisi, Ba’s gibi 
konuşmakta, Ba’s ise Suriye Sosyalist Halk Partisi gibi hareket etmektedir. Ne olursa olsun, bu davranış biçiminde bir tutarlılık söz konusu olmuştur; çünkü her iki parti de Sirianiz hedeflerini, Pan-Arabizm retoriği için izlemeyi yararlı görmüşlerdir."49 

Bununla birlikte, Hafız Esat döneminden itibaren Pan-Siriyanizmin ülke siyasetinde bu denli önemli rol oynamasına rağmen, Suriye konusundaki araştırmalarıyla tanınan Moshe Ma’oz ve Avner Yaniv gibi bazı araştırmacılar, "Büyük Suriye" projesinin Esatın, operasyonel hedefleri arasında olmadığını göstermeğe özen göstermektedirler.50 

Gerek genel olarak Suriye siyasi tarihini gerekse Hafız Esat dönemini iyice anlamamıza yardımcı olacağına inandığımız gerekli bilgileri verdikten sonra, Hafız Esat yönetimine karşı yöneltilen Sünni başkaldırıları incelemeye çalışalım. 

B. Hafız Esat yönetimine karşı Sünni başkaldırılar: 

Asırlar boyu Sünnilerin egemen olduğu bir ülkede, Alevi mezhebine mensup birinin Devlet başkanı olması, ilk defa yaşanan bir olay idi. Sünnilerin asırlardır küçümsedikleri ve hatta bazen sapık olarak bile algıladıkları bir mezhebe mensup biri kendilerini yönetmek için ülkenin başına geçmiş bulunuyordu. Gerçi, Hafız Esat’tan önce, azınlıklara mensup olanlar, ülke yönetiminde son derece önemli görevlere getirilmişlerdi ve söz sahibi olmuşlardı ama hiçbir zaman devlet başkanı olmamışlardı. Asırlardır yönetmeye alışmış olan Sünniler, hem de 
azınlıklardan biri tarafından yönetilmeyi içlerine bir türlü sindirememişlerdi. Bu yüzden, özellikle, Müslüman Kardeşler teşkilatı, Hafız Esat aleyhinde kampanya lar başlatmışlardır. Hafız Esat başlangıçta, konumunu güçlendirmek için, Müslüman Kardeşler’e yumuşak davranmaya çalışmıştır. 

48 Laurent Chabry and Annie Chabry, Politique et minorités au Proche-Orient, Paris: Maisonneuveand Larouse, 1984, s. 166-167. 
49 Daniel Pipes, a.g.e., s. 192-193. 
50 Moshe Ma’oz, Avner Yaniv, Syria under Assad, New York, 1986, s. 251-253. 


Hafız Esat döneminde ilk şiddetli tepki, Halk Meclisi’nin1973 yılında İslam dininden bir söz etmeyen Anayasayı kabul etmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Esat halkın tepkisini gidermek için, Anayasaya devlet başkanın Müslüman olması gerektiğini bildiren bir madde ilave ettirmiştir. 

Hafız Esat, bu maddeyi ilave ettirmekle, Müslüman olduğunu resmen ilan etmiş oluyordu. 1974 yılında Umre yaparak Sünniler nazarında konumunu güçlendirmeye çalışıyordu. Hatta, Cuma namazlarını camilerde kılmaktan bile geri kalmıyordu.51 Buna rağmen, Müslüman kardeşler yine de Esat yönetimine karşı eleştirilerini yürütüyorlardı. 

Ancak 1979 yılından itibaren tepkilerin giderek sertleştiğini ve silahlı eylemlere dönüştüğüne tanık oluyoruz. Genelde silahlı eylemlere karşı olan Müslüman Kardeşler, artık kendilerini "Mucahidun" mücahitler olarak nitelemeye başlamışlardır. 

a. Mücahitler: 

Kendilerini mücahitler olarak tanıtan bu grup, gizlice bastıkları "el-Nezir" adlı gazetede 21 Eylül 1979 yılında yayınlanan "Mücahitler: Kimdir ve ne istiyorlar?" başlıklı yazıda, kimliklerini ve amaçlarını şöyle açıklıyorlardı: 

"Üç yıl önce, kesin söylemek gerekirse 8 Şubat 1976’da52 Allah adına ilk kurşun sıkılarak kapıları açılan örgütlü Cihad [Kutsal Savaş] meyvelerini vermeye başladı. Bu ilk kurşun, zulüm ve terör yüzünden uzun süredir çekilen acıların bir sonucuydu. Suriye hapishaneleri [Sünni] Müslümanlar ile doluydu. Baskı ve tiranlığın Zebanileri mahallelere, okullara ve üniversitelere saldırdılar. Temel haklar ve özgürlükler ayaklar altında çiğnendi. 

Zulmün, [Sünni] Müslümanlar ve özellikle de İslâm dini üzerinde yoğunlaşmaya başlamasıyla sıkıntılar doruğa çıktı: Camiler harab edildi; din bilginleri tutuklandı; eğitici programlar yasaklandı; İslâm Hukuku Okulları kapatıldı; ateist ve bölücü bilgiler yayımlandı; Parti içinde mezhebe dayalı hakimiyet giderek arttı; silahlı kuvvetlerin psikolojik ve askeri açıdan zayıflatılması planlandı. Ülke parça parça Yahudilere ezici çoğunluğun zararına, bir avuç insan kanun dışı yollardan zengin edildi. 
[İsrail’e] teslim edildi; [Alevi] mezhepçi Partinin askeri kanadının, düzenli ordunun yerini almasına göz yumuldu; ülkenin zenginlikleri, yolsuzluk, kaçakçılık, kuşku uyandıran işlemler yoluyla yağmalandı; 

51 Hafız Esat’ın kendisini Müslüman göstermek için gösterdigi çabalar hakkında bkz; Mordechai Kedar, In Search of Legitimacy: Asad’s Islamic Image in the Syrian Official Press, Moshe Ma’oz, Joseph Ginat ve Onn Winckler tarafından yayınlanmış olan "Modern Syria- from Ottoman Rule to Pivotal Role in the Middle East"’ de, Portlan, Oregon, 1999, s.17-32. 
52 Al-Ahram, 13 fiubat 1976’da, Hama’daki Güvenlik Birimlerinin başı, Binbaşı Muhammed Ghurrah’ın öldürüldügünü bildirdi. 

Suriye’nin modern tarihinde, Hafız Esat ve onun kanun tanımaz çetesinin yönetimi altında bu gün tanık olunan despotizme, entellektüel ve idari ahlaksızlığa tanık olunmadı. Bu nedenle gaflet uykusundan uyandırılıp hırs ve onur harekete geçirilmeli ve şöyle haykırılmalıdır: "Allah uludur; Haydi Cihad’a": "Kendileriyle savaşılan müminlere savaşma izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir. Ve şüphesiz Allah onlara zafer vermeye elbette ki kadirdir." [22 el-Hacc, 39] 

Mücahitler, Allah’a, Rabbleri, İslâm’a dinleri ve efendimiz Hazreti Muhammed’e (sav) Allah’ın peygamberi ve elçisi olarak inanan genç kimselerdir. Onlar, dinlerini ve halklarını tiranlıktan, dinsizlikten, adaletsizlikten ve zulümden kurtarmak, "Tek bir Tanrı vardır; O da Allah’tır" sözlerini haykırabilmek ve Yüce Şeriat’ı, bütün insanların ve özellikle de Suriye halkının kanunu kılmak için canlarını feda ediyorlar. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için çeşitli yolları denediler. (Ama başarılı olamadılar); bu yüzden geriye sadece Cihat kalmaktadır."53 

Açıkça görüleceği üzere, Mücahitler, Hafız yönetiminin açıkça kafir olduğunu ve yıkılması gerektiğini haykırıyorlardı. Amaçları, toplumu yönetime karşı ayaklandırmaktı. Bu yüzden, 16 Haziran 1979’da Halep’teki topçu okuluna silahlı saldırı düzenlediler. Saldırıda en az 32 öğrenci öldürülmüş ve 54 kişi de yaralanmıştı. Öldürülenlerin çoğu Alevi idi. Mücahitlerin saldırıları devam etti. Ancak 26 Haziran 1980 yılında Hafız Esat’ a suikast düzenlemeleri, bardağı taşıran son damla olmuştur. Alevi subaylar, suikasttan kıl payı kurtulan Hafız Esat’ın intikamını çok acı bir şekilde almaya karar verdiler. Ertesi gün, Binbaşı Muin Nazif, Rıfat Esat komutasındaki Savunma Birlikleri’ne bağlı iki birime helikopterle Palmira Hapishanesi’ne gidip orada tutuklu bulanan Müslüman Kardeşler’e mensup olan bütün tutukluları öldürme emrini verdi. O gün 550 
tutuklu acımasızca öldürüldü.54 Ancak, Müslüman Kardeşler’e karşı girişilen bu zulüm, onları rejime karşı koymaktan alıkoymak şöyle dursun, daha da güçlenmelerini sağlamış oldu. Çünkü, 1980’lerin sonlarına doğru, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere, bir çok Sünni muhalif grupların rejime karşı "Suriye İslam Cephesi"’ni oluşturmuşlardır. 

b. Suriye İslam Cephesi: 

Cephe, 1980 yılının Kasım ayında yayınladığı bildiride, hareketleri ve amaçları ile ilgili bilgiler veriyordu.55 Müslüman Kardeşlerin liderlerinden olan Said Havva, Ali el-Beyanuni ve Adnan es-Saadededin’in imzalarını taşıyan bildiri, Alevilere de özel bir çağrıda bulunuyordu: 


53 Nicolas van Dam, a.g.e., s.89-90, çev., s.148-149. 
54 A.g.e., s. 105-106, çev., s. 175-176. 
55 Bu konuda genifl bilgi için bkz; ; Ömer Faruk Abdullah, a.g.e., s. 139-177. 


"Eli kamçılı Hafız Esat ile kasap playboy kardeşinin mensubu olduğu Alevi cemaatinin, trajik sona gelinmeden olumlu katkıda bulunacaklarını 
umuyoruz. Cemaatin vicdanına seslenerek, onları muhasebelerini yapmaya çağırıyoruz. Onları bu çıkmaza sürükleyen çarpık unsurların kılavuzluğunu reddettiklerini görmekten mutluluk duyarız; bunu bütün samimiyetimizle söylüyoruz. Bunu yapmak için hala yeterli zamanları vardır. Halkımız dönmek isteyenleri kabul edecek kadar yüce gönüllüdür. 


Sorunları çözmek için mutlaka şiddete başvurulması gerekmediğine yürekten inanıyoruz. Tam tersine,bu tür sorunların yapıcı diyalog ve karşılıklı güven ortamında çözülmesi son derece doğaldır. Ne var ki, eğer bir taraf diğerini gözardı etmekte ve onunla diyaloga girmemekte ısrar ederse, güç kullanmaktan başka yapılacak ne kalır? 

Yönetimin artık dönülmez bir noktaya geldiğine inanıyoruz. Topyekûn bir yenilenmeyi mümkün görmüyoruz. Bu nedenle, hilekarlıkla ve sözünde durmamakla tanınanlara ateşkes yapılmayacağını, silahların bırakılmayacağını ve onlar ile görüşmeye oturulmayacağını ilan ediyoruz. Her türlü tehlikeye ve engele rağmen, bu baskıcı yönetim devrilip gidene kadar yolumuza devam edeceğiz."56 

Bildiri, daha sonraki bölümlerinde(s.18, par.,11), bütün dini ve etnik azınlıkların haklarını garanti altına alacağını ama Silahlı Kuvvetlerin mezhepçi yapısından kurtarılması gerektiğini (s. 43-44) de belirtmeyi ihmal etmiyordu.57 Yine bildiride, kapalı olarakda olsa, kilit görevlerde bulunan Aleviler’in ve diğer azınlıkların yerlerini Sünniler’e terk edecekleri ima ediliyordu. Alevilerin böyle bir çağrıya olumlu bakmaları saflık olurdu. Bu yüzden, Nikolas van Dam’ın58 da belirttiği gibi, "yönetime muhalif olan Aleviler de dahil, Ba’sçı olsun ya da olmasın bütün Aleviler ve diğer dini azınlık mensuplarının bu öneriyi reddetmesi kaçınılmazdı. Müslüman Kardeşler’in Aleviler’i ayrım gözetmeksizin 
öldürmeye devam etmesi göz önüne alınırsa, önerilen "yapıcı" diyalogun samimiyetten yoksun olduğu sonucuna varılabilir."59 

56 Bkz; Bayan al - Thawra al-Islamiya fi Suriyah ve MinhacuhaI, s.11-12. Zikreden: Nikolas van Dam, a.g.e., s. 107, çev., s. 176-177. 
57 Bu konudaki degerlendirmeler için, bkz; ; Ömer Faruk Abdullah, a.g.e., s. 171-173 ; Nikolas van Dam, a.g.e., s. 107-108, çev., s. 177. 
58 A.g.e., s. 108, çev., s. 177-178. 
59 16 Aralık 1980’de Müslüman Kardeşlerden olan Mücahitler, Devlet Başkanı Hafız Esat’ın doktoru oldugunu sandıkları Dr. Yusuf Sa’igh’e Şam’daki kliniginde suikast düzenlenmiştir. Bakınız, Talas, Mir’at Hayati, 19481958, s. 627. 


Şu halde çarpışma kaçınılmazdı; nitekim öyle de oldu. Mücahitler, ülkenin çeşitli yerlerinde şiddet eylemlerinde ve silahlı ve bombalı saldırılarda bulundular. Ancak asıl karşılaşma, Hama’da gerçekleşecekti. Gerçekten de yakın tarihte eşine rastlamayan bir katliam, 2-28 Şubat tarihleri arasında Hama’da gerçekleşmiştir. Hükümet birlikleri tarafından Hama’da kuşatıldıklarının farkına varan Mücahitler, karşı atağa geçerek şehri ellerine geçirmişler ve orada ellerine geçirdikleri bir çok yöneticiyi öldürmüşlerdi. Mücahitlerden kesin olarak kurtulmaya kararlı olan Hafız Esat, korkunç cinayetler işlenmesi pahasına, şehri ağır bir bombardımana tutarak yerle bir etmiştir. Çeşitli kaynakların verdikleri bilgilere göre, bu katliam esnasında 5 ila 25 bin arasında değişen insan öldürülmüştür. Hama katliamından sonra, Mücahitler, bir daha kayda değer eylem gerçekleştirememişlerdi. Böylece Hafız Esat önünde duran en önemli engeli ortadan kaldırmış bulunuyordu. 

V. Hafız Esat sonrası Suriye üzerine projeksiyonlar 

A. Genel olarak: 

Suriye ve Hafız Esat ile ilgili araştırma yapan hemen bütün araştırmacıların ele almaktan kendilerini alıkoyamadıkları konulardan biri de kuşkusuz, Hafız Esat sonrası Suriye’dir. Aslında bu konu, sadece bir akademik özenti ve merak sonucu gündeme gelen bir konu değildir; çünkü, Suriye’nin ve dolayısıyla Ortadoğu’nun geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir. Hafız Esat’ın yönetimi ile ilgili olarak olumlu ya da olumsuz ne söylenirse söylensin, şurası yadsınmaz bir gerçektir ki, o, Suriye’de ve hatta bölgede uzun bir müddet istikrar unsuru olmuştur. Bazıları, onun istikrarı sağlamasındaki başarısını doğrudan onun kişiliğine bağlarlarken, bazıları da bunda dış güçlerin gizli parmağını görmek istemişlerdir. 

Öyle görünüyor ki, Aleviler, ele geçirdikleri iktidardan uzaklaşmayı istememektedirler. Bunda, iktidarın nimetlerinden yararlanmanın sağladığı refah düzeyi de en önemli etkenlerden biridir. Önceleri, ülkenin en fakir ve eğitim bakımından en geri kalmış kesimini oluşturan Alevilerin, özellikle iktidara gelmelerinden sonra, konumlarının değiştiğine tanık oluyoruz: Artık Aleviler, hemen her alanda ülkenin seçkinleri arasında yerlerini almışlardır. Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, onlar, çoğunluğun kendilerini azınlık hem de sapık 
bir azınlık olarak görmelerinden rahatsız olmaktadırlar. Bu yüzden, geçmişte olduğunun aksine, özellikle son zamanlarda kendilerinin de Müslüman olduklarını göstermeye ayrı bir önem verdiklerini görüyoruz. 

Bunda Müslüman Kardeşler’in, kendilerini, dinsiz, kafir olarak tanıtmaya çalışmaları rol oynamıştır. Önceleri, kendileri aleyhinde söylenenlere ve yazılanlara pek aldırış etmeyen Alevilerin, son zamanlarda beklenmedik bir biçimde kendilerini savunmaya geçmeleri, içinde bulundukları refah düzeyine alışmaları ve onu terk etmek istememeleri ile açıklanabilir. Önceleri, toplumun çoğunluğundan uzak olarak yaşamaya alıştıkları için, kendileri hakkında söylenenler onları pek ilgilendirmiyordu. Şimdi, onlar, toplumdan soyutlanmış olan bir cemaat değil, Ülkeyi yöneten bir cemaattir. Bağımsızlık döneminde Sünni hükümete bağlanmamak için savaşmayı göze alan bir cemaat, 
şimdi, asırlarca, kendini yönetmiş ve hatta zaman zaman inançlarından dolayı kendine baskı uygulamış olan Sünnileri yönetmekte ve eskiden olduğu gibi ondan ayrılmayı düşünmemektedir. Bu bakımdan Aleviler, Sünniler arasında, kendilerine meşru bir zemin aramaktadırlar. Aslında bu yaklaşım, bize göre, olumlu bir yaklaşımdır ve dolayısıyla desteklenmesi gereken bir yaklaşımdır. Bazıları, bizim bu tavrımıza, söz konusu olan, "takiyye"dir, diyerek karşı çıkabilirler. Unutmamak gerekir ki, takiyyeler de bazen insanların gerçekleri görmesini sağlayabilir. Özellikle, alanımız bakımından son derece önemli olan bu gelişmelerden kısaca söz etmek yararlı olacaktır. Burada, Alevilerin inançları ile 
ilgili olarak yayınlanan iki araştırma üzerinde duracağız: 

• El-Alaviyyûn beyne’l-Ustura ve’l- Hakika [Efsane ve Gerçek Arasında Aleviler] 1980 yılında Lazkiye’li bir Alevi avukat olan Haşim Osman tarafından Beyrut’ta yayınlanan bu kitapta, Sünnileri Alevler hakkındaki olumsuz görüşlerine yanıt veriliyordu.60 Her ne kadar yazar, eserinde, Alevi karşıtı eserlere doğrudan atıfta bulunmuyorsa da, onlar tarafından ileri sürülen iddialara yanıt vermekte ve onları çürütmeye çalışmaktadır. Nikolas van Dam, bu eserin, radikal Sünni muhalefetin iftiralarına karşı "gayrı resmi karşılık" olarak nitelendiğini ifade etmektedir.61 

• Akidetuna ve Vaki’una; Nahnu el-Muslimun el-Ca’feriyyûn [İnancımız ve Gerçeğimiz; Biz, Ca’feri-Alevi Müslümanlarız] Bu eser, ilkinin aksine, Şeyh Abdurrahman el- Hayyir adlı bir Alevi otorite tarafından yazılmıştır ve Alevilerin dini ve statüsü konusunda resmi bir çalışma olarak kabul edilmiştir.62 Yazar, bu araştırmasında, Alevilerin Müslüman olmadıkları yolundaki iddialara şu yanıtı veriyordu: 

60 Genel olarak Sünnilerin Alevi karşıtı dini propagandası ve bu kitap hakkında bkz; Nikolas van Dam, a.g.e., s. 108- 109, çev., s. 178-180. 
61 Nikolas van Dam, a.g.e., s. 109, çev., s. 180. 
62 A.g.e., s. 109-110, çev., s. 180-181. 


"Yaklaşık yarım yüzyıllık bir dönem boyunca, hem Müslüman hem de Müslüman olmayanlar ile görüşmelerimde beni en çok şaşırtan ve hala şaşırtmaya da devam eden sahip oldukları yanlış düşüncelerdi. Bu düşünceleri, mezhepler arası kavgaların ve fanatizmin hakim olduğu dönemlerde yazılmış, düşmanların ve muhaliflerin sözlerine yer veren iftira yüklü kitaplardan edinmişlerdi. Kitapların içerdiği haksız suçlamalar, hiçbir sorgulama yapılmadan, sanki Kainatın Yaratıcısı Yüce Allah’ın sözleriymiş gibi kuşaktan kuşa aktarılmıştır. Bu yanlışlar, 
yazarların ve fırsatçıların hayal gücüyle daha da abartılmış, süslenmiş ve gülünç bir hal almıştır. Okuma yazması olmayan eğitimsiz Alevilerin sözleri ve eylemleri, bu günah dolu kitaplarda geçen iddialara kanıt olarak sunulmuştur. Dini inançlar yerine partizan ilkeleri koyan, saygın din bilginlerinin öğretileri yerine cehalet geleneği yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan yanlış bilgileri edinmiş genç kuşaktan deneyimsiz okul çocukları ve yeni yetmelerle yapılan konuşmalar da bunda rol oynamıştır. 

Bu uzun süre boyunca, edinilen yanlış bir kanı sürekli karşıma çıktı; hala da çıkıyor. Buna göre, Aleviler Müslüman değildir; onlar İslâm’ı tanımazlar ve kendilerini Şeriat hukukuna tabi görmezler...vb. Bu günah yüklü beyanlar dış düşman (sömürgecilik) ile el ele verip halkı bölen, sömüren ve birbirine kırdıran iç düşmanlar tarafından üretilmiştir. 

Ülkemizin zengin kaynaklarına el koymaya çalışan dış düşman, iç düşmanlara güvenip onunla işbirliği ederek, milletimiz, dilimiz, tarihimiz ve dinimizin getirdiği birliği bozmaya çalışmaktadır. 

Bir çok kere, bu haksız suçlamaları çürütmek için tartışmalara girmek ve Alevilerin Ca’feri mezhebine mensup Müslümanlar olduklarını ve kendilerine İslami bilgileri ve dini bilgileri uygulama yöntemlerini, Caferi mezhebinin gerçek kitaplarına- ki, bu kitaplar da asıl olarak On İki İmam Müslümanları’na dayanmaktadır- dayanarak öğreten değerli alimleri olduğunu delilleri ile ispatlamak zorunda kalıyordum ve hala da kalıyorum. 

Bu yüzden, bu kısa çalışmamı yayınlamayı, inanan ve Müslüman olan kardeşlerime, Arap kardeşlerime ve dahası insanlıktan dolayı kardeşlerime karşı, dini, milli ve sosyal bir görevim olarak görüyorum ve samimi olanların,bu çalışmamı geçtiğimiz yıllarda, Siyonistler, sömürgeciler, sapıklar ve sömürücüler tarafından bize karşı amaçlı olarak yaydırılan söylentilere kesin bir yanıt olarak göreceklerini umuyorum."63 

63 A.g.e., s. 110, çev., s. 181-182. 

Açıkça görüleceği üzere, Aleviler, Müslümanlıkları konusunda en ufak bir kuşkunun bile gündeme getirilmemesini arzu etmektedirler. Böyle bir yaklaşım, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, toplum içinde azınlık olarak, farklı olarak görülmeme arzusundan kaynaklanmaktadır. 
Hafız Esat, yönetimini kurarken, güven sorunu nedeniyle, bazen bir kısım Alevilere bile cephe almak zorunda kalmıştı; öyle ki, etrafını çok defa, kendi kabilesinden olan Aleviler ile çevirmişti. Onun bu yaklaşımını içinde bulunduğu koşullar ile açıklamak mümkündür. Ama Suriye toplumunun sadece Alevilerden oluşmadığı da bir vakıadır. Hafız Esat’ın yakın çalışma arkadaşları da onun gibi yaşlanmış durumdadırlar ve onlar da, bugün ya da yarın bu görevlerini gençlere terk etmek durumunda olacaklardır. Aleviler arasında da yeni-eski kuşak sorunu son derece önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Genç kuşak, eski kuşak gibi, sürekli olarak Sünni tehlikesi altında yaşamak isteyecekler 
midir? Yoksa, Sünniler ile birlikte el ele vererek Suriye’nin kalkınmasına çalışmayı mı isteyeceklerdir? Sonuçta bir kuşak çatışması yaşanacağı kaçınılmaz görünmektedir. Hafız Esat sonrası Suriye’sinde bu unsurun belirleyici bir unsur olarak karşımız çıkması beklenebilir. Şimdi de Suriye’nin geleceği ile ilgili önemli gördüğümüz bazı projeksiyonlardan kısaca söz edelim. 

B. Suriye’nin geleceği ile ilgili projeksiyonlar: Devlet Başkanı Hafız Esat, 13 Kasım1992 yılında "Time" dergisiyle yaptığı bir röportajda, halefinin kim olacağı sorusunu çok resmi bir şekilde yanıtlamıştı: 

"Benim halefim yoktur. Halefimin kim olacağı devlet kurumları, Anayasa ve Parti Örgütü tarafından belirlenecektir. Öyle sanıyorum ki, bu kurumlar köklü kurumlardır; çünkü 20, 22 yıllık deneyimleri vardır ve dolayısıyla bu sorununla başa çıkabilirler."64 

Aslında, Esat’ın 1994 yılında bir trafik kazasında ölen oğlunu yerine halef olarak seçeceği önemli yerlerde çok sık terennüm ediliyordu. 

Ancak oğlu Basil’in ölümüyle bu konu kapanmıştır. Esat’ın ikinci oğlu Beşir için de benzer şeyler söylenmektedir. Bir senaryoya göre, Alevi generaller, Devlet Başkanı’nın mirasını korumak ve Alevi saflarında baş gösterebilecek muhalefeti önlemek için, Beşir’i geçici bir süre birleştirici bir lider olarak kabul edebilirler. Öyle görünüyor ki, Esat sonrası Suriye’nin lideri kim olacağı sorununu hala gizemini korumaya devam etmektedir. Bu durum, ortaya bir çok senaryonun atılmasına neden olmuştur. Bu senaryolar içinde en kapsamlı ve çarpıcı olanlardan biri de, dini ve etnik azınlıklar konusundaki araştırmalarıyla temayüz etmiş olan Nikolas van Dam’ın sunmuş olduğu senaryodur. Nicolas, Suriye ile 
ilgili çeşitli senaryoları ve bu senaryolara yöneltilen eleştiriler inceledikten sonra, kendi senaryosunu şöyle sunmaktadır: 

A.g.e., s. 132, çev., s. 215. 


"Bu çalışmada sunulan bulgular göz önüne alındığında, geçmişte Sünni çoğunluğun ayrımcılığına maruz kalmış ve kendileri de çeşitli durumlarda Sünni halkın bir kesimini baskı altına almış olan Alevi azınlık mensuplarının hakim durumda olduğu bu günkü dar tabanlı totaliter rejimin, Sünni çoğunluğu da içine alan geniş tabanlı demokrasiye barışçı bir biçimde dönüşmesi çok zor görünmekte dir. Suriye’de, Alevi egemenliğindeki diktatörlükten demokrasiye dönüşüm, varolan baskıcı kurumların ortandan kaldırılması ve rejimin sunduğu imtiyazlardan vazgeçilmesini gerektirir. Sünni çoğunluk genel olarak Aleviler hakkındaki olumsuz önyargılarını korumaktadır. 

Sünnilerin Aleviler duyduğu kinin, Alevi egemenliğindeki diktatörlük yüzünden daha da arttığı bile söylenebilir. Bu şartlar altında, halen imtiyazlı konumda olan Alevi yöneticilerin, Sünnilerin egemen durumda olacağı demokratik (ya da daha diktatörsel ya da daha az baskıcı) bir rejimde kendilerine anlayışla yaklaşılacağı na güvenmelerini beklemek mantıklı olmaz. Benzer senaryolar, Alevilerin hakim durumda olduğu Ba’s rejiminin, direniş göstermeden, daha demokratik bir rejim adına bu günkü konumundan vazgeçmesini daha da imkansızlaştırmaktadır. 

Suriye’nin uzun süreli demokrasi deneyimine sahip olmaması yüzünden, demokratik bir rejim, Sünnilerin ya da başka bir grubun (bölgesel yada azınlık) diktatörlüğüne dönüşebilir ve yeni rejimin başına geçenler, daha önce kendilerini yöneten, baskı altında tutan Alevi liderlerden intikam almak isteyebilirler. 

Mezhepler arası önyargılar ve ayırımcılık, modern Suriye tarihinin kritik dönemlerinde Alevi olanlar ile olmayanlar arasında mezhep kutuplaşmasına, 
baskıya ve kanlı çatışmalara yol açmıştır. Gerçekte Suriye’nin hiç bir zaman tam anlamıyla Alevi Cemaati tarafından yönetildiği söylenemez. Üstelik çok sayıda Alevi, en az Alevi olmayanlar kadar, hatta bazen onlardan bile fazla, Alevi hakimiyetindeki Ba’s diktatörlüğünün baskısına maruz kalmıştır. Buna rağmen, daha önce de belirtildiği gibi, rejime muhalif olanlarda dahil olmak üzere çok sayıda Alevi, haklı nedenler ile olsun ya da olmasın, Sünni çoğunluk tarafında tehdit edildikleri intibaında oldukları için, kendilerini korumak için tek 
vücut olabilir."65 

Nikolas van Dam, a.g.e., s. 134-135, çev., s. 219. 


Bu senaryonun en çarpıcı yönü, bazı Alevilerin, Ba’s rejiminin diktatörlüğünden memnun olmasalar bile, Sünni tehdidi altında bulundukları için, istemeseler de kendilerinden olan iktidarı sonuna kadar desteklemeleridir. Bu senaryonun olumsuz yanı, ülkenin demokratikleşme yolunu kesin olarak tıkamasıdır; çünkü demokratikleşme olursa, çoğunluğu ellerinde bulunduran Sünniler derhal iktidarı ele geçirirler ve geçmişte olduğu gibi yine kendilerine baskı uygularlar. O halde, ne pahasına olursa olsun, Aleviler, kendilerini güvende hissetmek için iktidarda 
kalmak zorundadırlar. Çünkü Aleviler, David Roberts’in de açıkça ifade ettiği gibi, şimdiye kadar o kadar çok düşman edinmişler, o kadar çok kan davası güdecek insan yaratmışlardır ki, korkunç bir hesaplaşmadan korktukları için, iktidarın kendi ellerinden çıkmasına razı olacakları son derece kuşkuludur."66 Bazıları, bu senaryoya, Aleviler dışındaki, diğer dini ve etnik azınlıkları da dahil etmektedir ler. Çünkü, onlar da, Alevi egemenliğini, kökten dinci Sünni iktidarına tercih edeceklerdir. Şu halde, ülke, asla demokratikleşmeden, sürekli olarak, Aleviler tarafından yönetilmeye devam edecektir. Bu senaryonun gerçekleşmesi, Alevilerin, her ne pahasına olursa olsun, birlikteliklerini bozmamalarına bağlıdır. 

Bununla birlikte, Alevi birlikteliği, kişisel ihtiraslardan ya da başka nedenlerden dolayı bozulacak olursa, o zaman ne gibi bir durum ortaya çıkabilir? Başka bir senaryo da bu soruya söyle bir yanıt getirmektedir. 

Alevi subaylar, Alevi rakipleri karşındaki konumlarını güçlendirmek için, kendi cemaatleri dışında askeri ve siyasi destek arayabilirler. Sünni ya da diğer cemaatlerden olan askerler ve siyasiler, Alevi birlikteliğini bozmak için, onlar ile işbirliği yapabilirler. Bu ise, Alevi birlikteliğinin çözülmesi ve dağılması anlamına gelir. Böyle bir durumda, Alevi egemenliği, kanlı bir biçimde kolayca sona erdirilebilir.67 

Ülkenin geleceği ile ilgili sorunu, demokratik yoldan çözümlemeyi amaçlayan senaryo da eksik değildir. Böyle bir senaryoya göre, Alevi askerler ile Sünni burjuva kesimi arasında varolan ittifak daha da gelişip güçlenebilir. Bu durum da, zamanla, ülkede, çoğulculuğun ve demokrasinin yerleşmesine yol açabilir.68 Ancak, böyle bir senaryonun önündeki en büyük engel olarak, yolsuzluklar ve halkın büyük kısmının yaşadığı ekonomik zorluklar gösterilmektedir. Özellikle, Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra, Hafız Esat’ ın Amerika’nın başını çektiği 
yeni dünya düzenine katıldığını görüyoruz. Bunun en açık delili, 

66 David Roberts, a.g.e., s. 145. 
67 Bu konuda, bkz; Nikolas van Dam, a.g.e., s.132-134, çev., s. 216-217. 
68 Raymond Hinnebusch, State and Civil Society in Syria, The Middle East Journal, C., 47, No: 2, 1993, s. 256257; Raymond Hinnebusch, 
State, Civil Society and Political Change in Syria, A.R. Norton: Civil Society in The Middle East, C.,1, Leyden, 1995, s. 214-242. 


Kuveyt’i istilasından dolayı Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e karşı oluşturulan uluslararası güce Suriye’nin de katılmasıdır. Diğer taraftan, 
yine Suriye’nin Madrid Barış sürecine katılması ve sonuç olarak, İsrail ile barış anlaşması yapacak bir konuma gelmesi de aynı gerekçe ile izah edilebilir.69 Öyle görünüyor ki, Suriye, böyle bir siyaseti izlemekle, Ortadoğu’da siyasi gücünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Suriye’nin, dış siyasetinde meydana gelen bu değişiklik zorunlu olarak dış dünyaya açılmasını sağlamıştır. Son zamanlarda, az da olsa ekonomide görülen liberalleşme temayülleri, bu bağlamda algılanabilir. Bazıları ekonomide görülen liberalleşmemin demokratikleşmeye de yol açabileceğini ileri sürerlerken, bazıları da Suriye’nin özel konumundan dolayı, ekonomi alanındaki liberalleşmenin demokratikleşmeye yol açamayacağını ileri 
sürmüşlerdir.70 

Bize göre, Suriye, sorunlarını ancak demokratikleşme ile aşabilir. Ülkeyi, ancak demokratikleşme, daha ileri bir noktaya götürebilir. Demokratik çözüm yolu, Suriye’de azınlık olsun ya da olmasın, herkes için en ideal çözüm yoludur. İnsanlar ancak demokratik bir ülkede geleceklerine güvenle bakabilirler. Baskıcı ve totaliter rejimlerde hiç kimsenin yarına güvenle bakma lüksü olamaz. Demokratikleşme dışındaki bütün çözüm yolları, kan ve göz yaşından başka bir şey değildir. Bu bağlamda, Sa’d al-Din Ibrahim’in "al-Milal wa al-Nihal wa al-A’raq: Humum al-Aqalliyat fi al-Watan al-Arabi, = Arap Dünyasında Mezhep, Etnik Kimlik ve Azınlık Grupları, Kahire, 2. bas., 1994." 

Başlıklı araştırması özel bir önem arz etmektedir. Yazar, araştırmasında, Ortadoğu’da yaşayan azınlıkların durumlarını incelemekte ve durumları 
ile ilgili çözümler önermektedir. Ona göre, belirgin bir etnik çeşitlilik sergileyen ülkeler başta olmak üzere, günümüzde bütün Arap ülkelerinin karşı karşıya bulundukları çıkmazdan kurtulmalarının yegane yolu, sivil toplum, demokrasi ve fedaralizm’den geçmektedir. İbrahim, Sudan ve Irak’ta büyük etnik gruplar bulunduğu için, buraları için çözüm yolu olarak federalizmi önerirken, Suriye için, sivil toplum ve demokrasiyi önermektedir. Küreselleşen dünyamızda, sorunların, demokratikleşme dışında çözümlenebileceğini düşünmek çağımızın 
gerçeklerini görmezlikten başka bir şey değildir. 

69 Bu konuda bkz; Neil Quilliam, a.g.e., s. 155-240. 
70 Bu konuda bkz; Nikolas van Dam, a.g.e., s. 134, çev., s. 218. 

Sonuç ;

Araştırmamızın sonunda ulaştığımız sonuçları burada sırasıyla zikretmek istiyoruz: 


1. Bu günkü Suriye, halkı ve sınırları ile doğal bir ülke değildir; Çünkü, Birinci Dünya Savaşı’nda, emperyalist güçlerin çıkarlarını sağlamak için yaratılmış olan yapay bir devlettir. 
2. Ülkeyi Manda adıyla işgal eden Fransızlar, bölgede çıkarlarını sürdürebilmek için "böl ve yönet" siyasetini uygulamışlardır. Bu amaçla azınlıklardan yararlanmışlardır. 
3. İkinci Dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan Suriye’de, ülke siyasetini belirleyen güç her zaman ordu olmuştur. Ordunun yönetimde en etkin güç olması, darbelerin sıklaşmasın sonucunu doğurmuştur. 1946’dan 1963’e kadar on kadar başarılı ve bir o kadar da başarısız darbe yapılmıştır. 1963 yılına kadar ki darbeler, Sünniler tarafından gerçekleştirilirken, bu tarihten itibaren ki 
darbeler, azınlıklar tarafından gerçekleştirilmiştir. 
4. Sünniler, çok sık aralıklar ile gerçekleştirdikleri darbeler ile birbirlerini tasfiye ederlerken yerlerini dini ve etnik azınlıklara terk etmek zorunda kalmışlar ve böylece 1963 darbesinden itibaren azınlıkların orduda üstünlüğü sağlamalarına zemin hazırlamışlardır. 
5. 1970 yılında, Hafız Esat’ın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, Aleviler, ülke yönetimini tamamen ellerine geçirmişlerdir. Alevi iktidarını yıkmaya yönelik Sünni direnişler Hafız Esat’ın kuvvetleri tarafında etkisiz hale getirilmişlerdir. 
6. Hafız Esat’ın yönetime egemen olması ile ülke tarihinde ilk defa bu kadar uzun süren istikrar dönemi yaşanmıştır. 
7. Hafız Esat, Ba’s Partisinin Pan-Arabizm ideolojisi yerine “Büyük Suriye” idealini gerçekleştirmeyi amaçlayan Pan-Siriyanizm ideolojisine ağırlık vermiştir. Ancak Esat bunu Pan-Arabizm retoriği içinde ustaca yapmaktadır. 
8. Suriye, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Amerika’ nın başını çektiğin yeni dünya düzenine girmeyi başarmıştır. 

Böylece, bölgede etkin bir güç olmayı amaçlamaktadır. Ancak Hafız Esat’ ın yaşlanması, zorunlu olarak, kendisinde sonraki Suriye üzerinde çeşitli projeksiyonların yapılmasına neden olmaktadır. Temennimiz, Suriye’nin demokratik bir yapılanma içinde insanlık tarihinde kendine yaraşan yeri almasıdır. 



..