Bölgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bölgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2017 Pazartesi

İRAN’IN NÜKLEER ENERJİ POLİTİKASI: KÜRESEL VE BÖLGESEL BİR TEHDİT Mİ? BÖLÜM 2



İRAN’IN NÜKLEER ENERJİ POLİTİKASI: KÜRESEL VE BÖLGESEL BİR TEHDİT Mİ? BÖLÜM 2


        İran’a yönelik yaptırımlar, ilk olarak BM Güvenlik Konseyi 1696 sayılı kararıyla uygulanmıstır. Bu karar bir uyarı niteliğindedir. Ancak 23 Aralık 2006 tarihli 1737 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı beraberinde yaptırımları da getirmistir. Krizin baslangıç asamasından beri ağır yaptırımları destekleyen ABD, İngiltere ve Fransa da bu kararı desteklemektedir. Rusya ve Çin’in vetosu nedeniyle ancak uyarı niteliğinde kararlar çıkarabilen ABD 2006 tarihli kararla Rusya’yı da ikna etmistir ancak Dran’da Rusya’nın o dönemde yapımına devam ettiği Busehr Tesisleri yaptırımlar içerisine dahil edilememistir. Karar, nükleer teknolojileri kapsamakta faaliyetlerin durdurulup askıya alınmasını, Ek Protokolün İran Meclisi’nde onaylanmasını ve İran’ın IAEA ile isbirliğine gitmesi gerektiğini öngörmektedir. Bu kararda askeri harekat seçeneği Rusya ve Çin vetosu nedeniyle yoktur. BM’nin uyarıları dikkate almazsa yeni 
yaptırımlar uygulayacaklarını belirten kararını Ahmedinejad yok saymıs ve nükleer faaliyetlere devam edecekleri mesajını vermistir.52 

24 Mart 2007 tarihli 1747 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı bir önceki karara göre daha etkilidir. Silah ambargosu, nükleer faaliyetlerle alakası olduğu tespit edilen çesitli kisi ve kurulusların malvarlıklarını dondurulması, tüm devletlere insani yardımlar dısında İran’la kredi, imtiyaz ve mali yardım anlasmaları yapılmamasını öngörmektedir. Bunun yanı sıra askeri yaptırımlar uzak ihtimal olarak görünmeye devam edilmektedir. İran’ın uyarılara uyması halinde yaptırımların kademeli olarak kaldırılacağı da öngörülmektedir.53 

3 Mart 2008 tarihli 1803 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı, İran’ın Güvenlik Konseyi’ni ve kararlarını ciddiye almaması üzerine alınmıstır. İngiltere ve Fransa İran’ın nükleer zenginlestirme faaliyetlerine son vermesi için 3 ay süre tanımıstır. Daha önceki kararla malvarlıkları ve hesapları dondurulan kisilerin listesi genisletilmistir. Bu kararla beraber İran ekonomisi kötüye gitmeye 
baslamıs ve Ahmedinejad iç ve dıs politikada yoğun elestirilere maruz kalmıstır. Bunun yanı sıra İran halkında da yaptırımların psikolojik etkileri belirginlesmeye baslamıstır.54 

27 Eylül 2008 tarihli 1835 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı bir önceki karardan farklı yenilikler içermemektedir. Gürcistan krizi sebebiyle Rusya’yı yeni yaptırımlar almak için ikna etmek zor olmustur. Ancak IAEA raporları ve yapılan görüsmeler sonrasında ABD ve Batılı devletler eski kararları içeren bir metin hazırlayarak Rusya’nın da onayını almıslardır. Bu karar ile beraber yenilik içermemesi nedeniyle İran’ın kazançlı olan taraf olduğu yorumları yapılmıstır. Batılı ülkeler açısından da bütünlük mesajları verebilmek adına bir hamle olduğu söylenebilir.55 

Obama, yönetime geldiği andan itibaren büyük umutlarla baslattığı diplomatik çabalardan 2009 yılı sonuna kadar bir sonuç elde edemeyince iyimser ve diplomasiyi ön planda tutan yaklasımını terk etmistir. İran’a yönelik siyasal baskıların arttırılmasına ve yaptırımlar uygulanmasına çalısmıstır. 17 Mayıs 2010’da, ABD’nin Çin’i ve Rusya’yı ikna etmeye çalıstığı dönemde, İran’ın, Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuk çabalarıyla, İran’ın düsük oranda zenginlestirilmis uranyumunun Türkiye’de depolanması ve bunun karsılığında Rusya ve Fransa’dan %20 oranında zenginlestirilmis uranyum almasına iliskin planı kabul ettiği açıklanmıstır. Ancak bu plan İran’ın zaman kazanmak için attığı taktik bir adım olarak görülmüs ve uygulanamamıstır. Ardından ABD Dısisleri Bakanı Hillary Clinton Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında Dran’a yeni yaptırımlar uygulanmasına yönelik anlasmaya varıldığını açıklamıstır. İlk kez 2010 yılında IAEA yetkilileri İran’ın nükleer silah üretmeye yönelik gizli faaliyetlerde bulunduğuna iliskin kanıtlara sahip olduklarını açıklaması nedeniyle Rusya ve Çin de yaptırım kararlarına karsı çıkmamıstır. ABD, Rusya’nın desteğini alabilmek için, İran ve Suriye’ye silah satan ve teknoloji transferinde bulunan dört Rus firmasına 1999’dan beri uyguladığı yaptırımları kaldırmıstır.56 

ABD’nin diplomatik çabalarından sonra Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri 9 Haziran 2010’da 1929 sayılı kararı kabul ederek bir dizi yaptırım uygulamaya baslamıstır. Sert ve kapsamlı kararlar içeren 1929 sayılı karar, İran’ı nükleer çalısmalarının denetlenmesi konusunda BM ile isbirliği yapmaya zorlamayı amaçlamaktadır. Bu karar ambargo niteliğinde olup, devletlerin İran’a silah satmalarını yasaklanmıs, İran’a nükleer malzeme gönderilmesinin önlenmesi için bir denetim sistemi kurulmus, İran’a giden gemilerin açık denizde durdurularak 
denetlenmesini öngörülmüs, İran’ın uluslararası bankacılık sistemi aracılığı ile nükleer programlarını finanse etmesini önleyecek önlemler getirilmis, yaptırımları denetleyecek ve uygulayacak bir komite kurulmustur. Böylece bu kararla İran’a yönelik yaptırımlar oldukça ağırlasmıstır. Bununla birlikte ABD, 1 Temmuz 2010’da İran’a yönelik kapsamlı bir yasa çıkararak tek taraflı olarak da bir dizi yaptırım uygulama kararı almıstır. Bu yasa İran petrolleri ile is yapan sahıslara ve sirketlere yöneliktir. ABD’nin bu kararıyla, Avrupa Birliği, Avustralya, Japonya, Güney Kore, Norveç ve Kanada da tek taraflı olarak İran’a yaptırım uygulama kararı almıstır. İran ile P5+1 ülkeleri arasında yaptırımların gölgesinde gerçeklestirilen ve Aralık 2010’da Cenevre’de, Ocak 2011’de de Dstanbul’da gerçeklestirilen görüsmelerden sonuç elde edilememistir. Dran, müzakerelere devam etmek için yaptırımların kaldırılmasını ve nükleer 
faaliyetlerin İran’ın doğal hakkı olduğunun kabul edilmesini dile getirmistir. IAEA’nın Kasım 2011’de İran’ın nükleer faaliyetlerinin sadece enerji üretmeye yönelik olmadığı yönündeki raporu iliskileri yeniden germistir.57 

P5+1 ile nükleer müzakerelerin sürdürülmesi uluslararası toplumun bir kararı olarak İran’a bildirilmis, İran ise uranyumu %20 oranında zenginlestirmek isteğinden vazgeçmeyeceğini dile getirmistir. 15 Nisan 2012’de P5+1 ülkeleriyle müzakereler İstanbul’da gerçeklestirilmistir. Daha sonraki müzakereler sırasıyla Bağdat, Moskova ve yeniden İstanbul’da yapılmıstır. İran, müzakerelerde Türkiye’nin, %20 oranında uranyum zenginlestirme isteğinden vazgeçmesi doğrultusundaki önerisini kabul etmemistir. ABD, 28 Haziran 2012’ye kadar ülkelere İran’dan petrol alımından vazgeçmeleri çağrısı yapmakla birlikte, AB’de 1 Temmuz 2012’den itibaren ambargoyu uygulayacağını duyurmustur. Hemen ardından Yunanistan, Dngiltere ve Fransa, petrol ithalini durdurmustur. 58 

AB, zaman içinde zengin enerji kaynaklarına sahip olan İran ile yakınlasmak istemistir. 21 Ekim 2003’te AB ile Dran, IAEK Ek Protokolü’nü imzalamak ve Meclisinde onay sürecini baslatmak, tüm zenginlestirme çalısmalarını da durdurmak yönünde anlasmıslardır. AB, bu bağlamda İran’ın nükleer enerji hakkını tanıyacaktır. Ancak Ahmedinejad’ın yeniden Cumhurbaskanı seçildikten sonra, nükleer faaliyetlerine tekrar baslayacağını açıklaması bu anlasmanın geçerli olmasına engel olmustur. Bu tarihten sonra, AB ve ABD’nin Dran’ın nükleer politikasına yönelik tutumları birbirine yaklasmaktadır. ABD’nin İran’la resmi diplomatik iliskiye girmemek için taleplerini AB aracılığıyla ilettiği söylenebilir. AB ise krizin diplomatik müzakereler yoluyla çözülebileceğine inandığını açıklamıstır. 

Son olarak Cenevre’de yapılan görüsmeler 24 Kasım 2013 tarihinde anlasma sağlanarak olumlu sonuç vermistir. İran ile P5+1 arasındaki, İran’ın nükleer programına iliskin müzakerelerde anlasmaya varılmıstır. Anlasmaya göre, İran zenginlestirilmis uranyum seviyesini % 5’te tutacaktır. Ayrıca İran artık ek zenginlestirme tesisleri insa etmeyeceğinin taahhüdünü vermistir. İran, önemli tesislerinin artık günlük olarak kontrol edilebileceğini ve ARAK tesislerinin de faaliyetlerinin durdurulacağını söylemistir. Karsılığında uluslararası alanda İran’a 
uygulanan yaptırımların hafifletileceği, anlasmanın sartlarına uyulması halinde 4.2 milyar dolarlık bir fonun kullanılabileceği açıklanmıstır. İran Dısisleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ise anlasmanın önemli bir ilk adım olduğunu ifade ederek kurulan komisyonla anlasmanın yürütülmesi için çaba sarf edileceğini söylemistir.59 

5. İran’ın Belli Baslı Dünya Aktörleriyle İliskileri 

5.1. İran-ABD İliskileri 


İran’ın dıs politikası ABD ve İsrail düsmanlığına dayanmaktadır. Ortadoğu’da bu iki devletin aleyhine dıs politikasını belirlemektedir. İran’daki dini çevre sık sık İsrail’in nükleer kapasitesine yönelik söylemlerde bulunmaktadır ancak İran’ın nükleer programının baska amaçları da vardır. Irak’ın isgalinden sonra nükleer güç çalısmalarının ve nükleer güç sahibi olmanın kendisine prestij ve caydırıcılık kazandırdığını anlamıstır. 60 ABD istihbarat birimleri, İran’ın ciddi sekilde nükleer silahlarla ilgilendiğini söylemektedirler ancak İran bu iddiaları 
reddetmektedir. İsrail’in elinde bulunan nükleer silahları büyük tehdit olarak gören İran, İsrail’in nükleer gücüne karsılık olarak bu konudaki çalısmalarını yoğunlastırdığını belirtmektedir.61 


İRAN NÜKLEER SANTRALLERİ

ABD’nin Orta Doğu’ya yakından ilgi duyması 2. Dünya Savası’ndan sonra baslamıstır. İlk dönemde ABD’nin bölge politikası, yeni kurulmus olan İsrail’in güvenliği ve bölgeye olası SSCB yayılmacılığının önüne geçebilmektir. Daha sonra bu amaçlara bölgedeki dost ve müttefik rejimlerin korunması, Orta Doğu petrollerinin bölgeden sorunsuz bir sekilde çıkarılması ve uluslararası pazarlara sorunsuz bir sekilde ulastırılması da eklenmistir. ABD, Soğuk Savas süresince izlediği SSCB’yi çevreleme politikası çerçevesinde güneyde İran’ı kullanmaktadır. Bu durum 1979’da İran İslam Devrimi’yle bozulmustur. Devrim’den sonra iktidara gelen İslami rejimi, ABD, “Ser Ekseni” olarak tanımlamıstır. İliskileri kötü etkileyen diğer bir olay da 4 Kasım 1979’da gerçeklesen rehineler krizidir. Irak-İran savasında Reagen’ın İran’a silah sattığının ortaya çıkmasıyla bilinen “Irangate” skandalı ve bunun etkileri de önemlidir. İran rejiminin her fırsatta ABD’ye kin ve öfke mesajları yollaması ikili iliskilerin gerilmesinde etkili olmustur. 62 

İran’ın reformist Cumhurbaskanı Muhammed Hatemi (1997-2005), Batı’yla diyalog yollarını aramaya çalısmıssa da 11 Eylül olayları ve Irak’ın isgali ABD-İran iliskilerini yeniden gerginlestirmistir. İran’ın 2002 yılında IAEA’nın bilgisi dısında Nükleer tesisler insa ettiğinin ortaya çıkması (Natanz ve Arak) ve bu tesislerde nükleer silah üretmeye basladığının iddia edilmesi iliskileri tehlikeli boyutlara tasımıstır. Yine aynı dönemdeki ABD’nin Irak’ta denetimi ele alamaması, Büyük Orta Doğu Projesi ve Kuzey Afrika Projesi’nde İran’ın ABD’ye engel teskil etmesi iliskileri olumsuz etkilemistir.63 

Hatemi döneminde İran’ın Avrupa ile iliskilerinde kısmen düzelme olduğu söylenebilir. Ancak ABD ile böyle bir düzelme olmamıstır. 11 Eylül sonrası, ABD Baskanı George W. Bush, İran’ı Irak ve Kuzey Kore ile birlikte “ser ekseni” ve “ Haydut Devletler ” listesinde tanımlamıstır. 

Buna karsın İran, etki alanını kullanarak Hizbullah ve benzeri yapılar aracılığıyla İsrail ve ABD karsıtı eylemlere desteğini arttırmıstır.64 

ABD’nin İran iliskileri açısından önemli bir etken de, Büyük Ortadoğu Projesi açısından önem tasıyan İsrail faktörüdür. 
İsrail Saddam’ın devrilmesinden sonra İran’ı birincil düsman ilan etmistir. Ayrıca İran’ın BM daimi üyeleri olan Çin ve Rusya ile hem siyasi hem ticari iliskileri, 
sahip olduğu enerji kaynakları ve jeopolitik kaynakları ikili iliskilerin önemli unsurlarıdır.65 

14 Ağustos 2002 tarihinde Ulusal Direnis Örgütü ve Halkın Mücahitleri Örgütü66 eski üyesi olan Alireza Jafarzadeh, Washington D.C.’de yapılan basın toplantısında, Natanz ve Arak tesislerinde gizli nükleer projeleri açıklayan bir konusma yapmıstır. Bu açıklamalar, ABD için bir delil olmus ve İran’ı nükleer silah üretmekle suçlamıstır. ABD, İran’ın bu gizli yürüttüğü faaliyetlerin ortaya çıkmasından sonra İran’dan, ani denetime imkan verecek ek sözlesmenin meclis onayından geçirilmesini ve bütün uranyum zenginlestirme faaliyetlerinin durdurulmasını istemistir.67 
Bu asamadan itibaren IAEA devreye girmistir. İran daha önce bahsedildiği gibi IAEA’yı zamanında bilgilendirmediğinden NPT’yi kısmen ihlal etmistir. Bu durum büyük bir krize yol açmıstır. ABD’nin de “ Şer Ekseni ” veya “ Haydut Devlet ” olarak tanımladığı devletlerdeki temel hedefi her türlü uranyum zenginlestirme faaliyetlerinin durdurulmasıdır. İran nükleer krizi salt uluslararası bir sorun olmaktan ziyade ABD-İran düsmanlığına dönüsmüstür. 

İki ülke arasında doğrudan diyalog sağlanamaması da gerginliği tırmandırmıstır. Bush hükümeti, her defasında İran’ın uranyum zenginlestirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını, aksi takdirde ekonomik yaptırım veya askeri müdahale seçeneklerinin uygulanmak üzere hazır tutulduğunu dile getirmistir. Ancak Irak isgalindeki basarısızlık ve bunun basta ABD halkı olmak üzere tüm dünyadaki yankıları askeri müdahale konusunun rafa kaldırılmasına neden olmustur. Krizin baslangıcından itibaren ABD’nin istediği, konunun IAEA tarafından değil BM Güvenlik Konseyi’nce değerlendirilmesidir. Konuyu Güvenlik Konseyi’ne tasımak yaptırım uygulayabilmek anlamında önemlidir. Çünkü Irak operasyonunda uluslararası normlara uyulmamıs ve büyük tepki çekilmistir. Ancak sorun Konsey’e tasınmıs olmasına rağmen somut bir yaptırım kararı çıkarılamamıs ve çözüm hep ileri bir tarihe ertelenmistir. 

Kriz sürecinde bir diğer önemli unsur da İran’ın Mayıs 2003’te ABD’ye sunduğu müzakere paketidir. Taraflar burada önerilerin kendi taraflarından yapılmadığını savunurlar. İran, Hamas ve İslami Cihad örgütlerine sağladığı desteği kesmeyi, İsrail’e karsı yaptıkları saldırılar için onlara baskı kurmayı ve Hizbullah’ın silahsızlanarak siyasi bir parti haline dönüsümüne destek vermeyi kabul etmistir. Nükleer programları konusunda da, istenilen tüm güvenceleri vereceğini, Ek Protokolü imzalayacağını ve hatta ABD’nin programa dahil olmasını da 
önermistir. Irak konusunda da bağımsız bir hükümet kurulması için ABD ile isbirliğine gideceğini söylemistir. Ayrıca Beyrut Deklarasyonu’nu onaylayacağını taahhüt etmistir ki bu İsrail’i tanımak anlamına gelmektedir. Bunların karsılığında İran’ın istediği, Halkın Mücahitleri Örgütü’nün tasfiye edilmesi, ser ekseni ülkelerinin arasından çıkarılmak, ABD ile devam eden düsmanlığa son vermek, iç islerine müdahalelerin önüne geçmek, nükleer teknolojiden faydalanma hakkının tanınması ve İran’ın güvenliğine saygı duyulmasıdır.68 
İran’ın bu tavizlerine rağmen dönemin neo-conservative yöneticileri Rumsfeld ve Cheney bu önerilere yanasmamıstır. 
Nükleer teknolojiler anlamında elle tutulur bir gelisim gösteremediği döneminde İran’ın vermis olduğu bu kadar tavize rağmen ABD bu fırsatı değerlendirmemis, Bush iktidarı birçok Amerikan siyasetçi tarafından elestirilmistir. 

İki devlet arasındaki müzakere çabalarında ilk resmi çağrı Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi Baskanı Abdülaziz El Hekim’den gelmistir. Bu çağrı Irak’taki sorunların çözümü ve istikrarın sağlanması için yapılmıs ve İran Hükümetinden de destek görmüstür. O dönemde İran ve ABD’nin diğer konularda da müzakere edebileceği konusu gündeme gelmis ancak dönemin İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alireza Asefi “ABD’nin ülkemize yönelik bakıs açısı değismediği sürece diğer konularda kendileriyle müzakere masasına oturmamız mümkün 
değildir.” yanıtını vermistir.69 

İki ülkenin bu görüslere rağmen müzakere masasına oturacak olması olumlu bir gelismedir. Ancak belirlenen tarihte bu görüsmeler yapılamamıstır. 
Bu dönemde 2005 Cumhurbaskanlığı seçimlerini kazanan, radikal kanattan Mahmud Ahmedinejad tarafından ABD Baskanı Bush’a gönderilen bir mektup ile iliskiler farklı bir boyuta tasınmıstır. Mektup, ABD-İran iliskilerine pek fazla değinmemis daha çok tarihi, felsefi, dini ve tavsiye niteliğinde görüsleri içermektedir. Buna rağmen yıllardır süregelen tabuların yıkılması yolunda 
önemli bir adımdır.70 Ahmedinejad’ın Mektubundan önce müzakerelerin sadece Irak konusunda olacağını dile getiren Bush Hükümeti, aniden tutum değistirerek ortaya koyacağı sartın yerine getirilmesi halinde İran ile nükleer kriz konusunda müzakere masasında oturacağını söylemistir. 

Bu açıklamayı yaparak ABD İran ile nükleer enerji konusunda müzakere yapması yönündeki baskıları dindireceğini düsünmüstür. ABD’ye göre İran yapılan teklifi kabul etse de, etmese de kazançlı çıkan taraf ABD olacaktır. Bu teklifin yapılmasında amaç orta yol aradığını söyleyerek, Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in desteğini kazanacak ortak bir zemin olusturmaktır. Bunun yanı sıra, Kasım 2006’da ABD’de yapılan ara seçimlerde temsilciler meclisinde çoğunluğu kazanan Demokratlar, müzakere sürecinin hızlanmasına katkı sağlamıslardır.71 

Güvenlik Konseyi 2006, 2007 ve 2008 yıllarında İran ile ilgili çesitli kararlar almıstır. İran’ın nükleer faaliyetlerini derhal durdurması, diğer devletlerin İran’a uranyum zenginlestirme faaliyetlerine katkı sağlayacak her türlü teçhizatın transferine engel olması, yabancı devletlerin ve kurumların insani amaçlar dısında İran’a mali yardım ve kredi vermemesi gibi hükümler öngörülmüstür. İran’ın nükleer silah ürettiğinin resmi bir kanıtı olmamasına rağmen alınan kararlara uymaması ve uranyum zenginlestirme faaliyetlerine devam etme çabalarına karsın, Güvenlik Konseyi’nden giderek ağırlasan kararlar çıkmaya devam etmistir. Ancak Çin ve Rusya’nın muhalefetiyle karsılasmamak için kullanılan dil yumusak ifadeleri içermistir. 

Dolayısıyla ABD ilgili kararlar ile beklentilerini elde edememistir. Bunun üzerine İran üzerindeki baskılarını arttırmıstır. Ancak bölgede müttefik Arap ülkelerini ve İsrail’i silahlandırarak İran’ı izole etmeye yönelik bir politika izlemesi, İran’a dayattığı ön sartlarda ısrarcı olmaya devam etmesi, İran’a karsı askeri müdahale gerçeklestirileceğine yönelik duyumların sürekli olarak gündeme gelmesi nedenleriyle Barack Obama’nın Baskan seçildiği Ocak 2009 itibariyle sorununun çözümüne dair bir gelisme olmamıstır. 72 

Obama ile birlikte İran politikasının uygulanmasında Çin ve Rusya faktörü belirginlesmeye baslamıstır. Özellikle Rusya, nükleer tesis insası, teknolojik ve askeri destek konularında İran’a yardım etmekte, kovansiyonel silahların satılmasında İran’ı iyi bir pazar olarak görmektedir. Rusya ayrıca, İran sorununu ABD ile iliskilerinde bir koz olarak kullanmaktadır. NATO’nun füze kalkanları kurması ve Rusya’nın nüfuz alanına doğru genislemesi konularında ABD’yi caydırmak için İran’a S-300 füzeleri satmakla tehdit etmistir. 
Ancak, BM Güvenlik Konseyi veto hakkıyla İran’a yaptırımları uzunca süre engelleyen Rusya, İran’ın müzakerelerde uzlasmaz bir tavır sergilemesi ve nükleer silah üretme yönündeki bulguların ortaya çıkmasıyla 2010 yılından itibaren ABD politikalarına muhalefet etmeyi bırakmıstır.73 

Obama, ABD’nin Ortadoğu politikasında değisiklik vaadiyle basa gelmis, İran politikasını da bu sekilde değerlendirmistir. Göreve geldikten sonra öncelikle İran ile iliskileri düzeltmek için çaba gösteren ve diplomasiye öncelik veren Obama yönetimi, bu çabalarına Tahran rejiminden karsılık alamaması üzerine, tak taraflı olarak ve müttefikleri vasıtasıyla yaptırımlar uygulayarak, Güvenlik Konseyi’nde yaptırım kararları alarak ve İran yönetimini müzakere masasına oturtmaya çalısmıstır. Obama, Bush yönetiminin aksine, Ocak 2009’da İran ile nükleer kriz hakkında görüsmek için ön kosul koymayacağını açıklamıstır. Ayrıca, Bush’tan farklı olarak, İran’ı müzakere masasına oturmaya zorlamak için tek taraflı olarak uyguladığı yaptırımların süresini uzatmakla birlikte, ilave yaptırımlar uygulanması ve askeri güç seçeneğinin ön plana çıkarılmasını tercih etmemistir. Bunun yerine diplomatik yollara öncelik vermistir. İran’da ise, 2009 yılında yapılan seçimler sonrasında iç politikada yasanan olaylarla tepkiler toplayan Ahmedinejad, dıs politikada da yasayacağı olumsuzlukların kendi yönetimini etkileyeceği endisesiyle, Batı ile görüsme masasına oturma kararı almıs, bu bağlamda 5+1 ülkeleriyle (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere + Almanya) görüsme önerisinde bulunmustur. 
Ancak bunun bir taviz olarak algılanmaması için uranyum zenginlestirme konusunu görüsmelerin kapsamı dısında bırakmıstır. 

Obama yönetimi ise bu görüsmelere olumlu yanıt vermistir.74 

İran, 2009 Ekim ayında Cenevre’de yapılan görüsmelerde İran’ın elindeki düsük oranda zenginlestirilmis uranyumu üçüncü bir ülkeye (Rusya ve/veya Fransa’ya) isleyip yakıta dönüstürmesi için göndermesini ve bunun karsılığında nükleer reaktörlerinde kullanacağı yakıt almasını öngören anlasmayı kabul etmistir.75 ABD ve İran yetkililerinin doğrudan temasa geçmelerini sağlayan Cenevre görüsmeleri, karsılıklı güvenin sağlanması açısından da olumlu olmustur. Ancak İran siyasetinde yasanan yoğun tartısmalar nedeniyle muhaliflerin baskısı 
altında kalan Ahmedinejad, anlasmanın yerine getirilmesi asamasında farklı bir tutum sergilemis, anlasmanın uygulanmasında İran’a daha fazla garantiler sağlayan farklı alternatifler önermistir. Bu görüsmelerden bir hafta önce 25 Eylül 2009’da, ABD, Fransa ve İngiltere İran’ın Kum kenti civarında yeni bir nükleer tesis insa ettiğini açıklamıslar ve bu tesisin BM denetimine açılması 
çağrısında bulunmuslardır. Cenevre görüsmelerinden istenen sonucu alamayan ABD bu konunun üzerine giderek IAEA’nın İran’ı kınamasını sağlamıstır. İran’ı destekleyen Rusya ve Çin’in söz konusu kınamaya onay vermesi, kınamanın hiçbir yaptırım içermemesine rağmen, konunun BM Güvenlik Konseyi’ne gelmesi durumunda bu ülkelerin desteğinin alınmasını kolaylastırabileceği için ABD açısından basarı olarak nitelendirilebilir.76 

Obama yönetimi büyük umutlarla yürüttüğü diplomatik çabalardan 2009 yılı sonuna kadar istediği sonuçları elde edemeyince ilk baslardaki iyimser ve diplomasiyi ön planda tutan yaklasımını terk etmistir. İran’a yönelik siyasal baskıların arttırılmasına ve yaptırımlar uygulanmasına çalısmıstır.77 Devam eden görüsmeler sonunda daha önce bahsedildiği gibi 24 Kasım 2013 tarihinde anlasma sağlanmıstır. Dolayısıyla ABD-İran iliskilerinde daha ılımlı bir sürece girildiği söylenebilir. 

5.2. İran-AB İlişkileri 

Avrupa ülkeleri arasında İran ile ilk olarak İngiltere ilgilenmeye baslamıstır. Daha çok petrolün küresel seviyede önem kazanmasından sonra baslayan İngiltere ile o dönemdeki rakibi Rusya’nın İran üzerindeki zenginliklerin elde edilmesi konusundaki rekabeti yirminci yüzyılın ortalarına kadar sürmüstür. İkinci Dünya Savası sonrasında İngiltere’nin yerini ABD almıs ve Sah yönetimiyle beraber uyumlu bir politika izleyerek, İran’ın petrol kaynakları üzerinde büyük etki sahibi olmustur. 1979 Devrimi’yle ise bu durum tersine dönmüs, taraflar birbirini birincil düsman ilan etmistir. Soğuk Savas sırasında, ABD’nin İran yönetimi ile olan yakın iliskileri göreli olarak Avrupa’nın siyasi iliskilerde daha geri planda kalmasına neden olmustur. Ancak Avrupa ülkelerinin İran ile kapsamlı ticari iliskileri ve ekonomik menfaatleri bulunmaktadır. Dkili ticari iliskilerin geçmisi, milattan önce 380 yıllarına kadar götürülebilir. İpek yolu güzergâhını kontrol eden önemli bir ülke olan İran’la olan ticari iliskiler, günümüzde İran Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmadığından 2002 yılında baslatılan ticari müzakereler T.C.A. (Trade and Cooperation Agreement) platformunda yürütülmektedir. Tarafların ticari iliskileri İran’ın nükleer çalısmaları gerekçe gösterilerek BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kısıtlama kararları nedeniyle olumsuz etkilenmistir. AB’nin BM kararlarına uygun olarak, basta petrol ambargosu olmak üzere aldığı tedbirler ticari iliskilerin beklenen seviyenin altında kalmasına neden olmustur. 2012 itibariyle AB, İran’ın toplam ihracatının üçte birini yaptığı en büyük ticaret ortağıdır. AB’nin İran’a ihracat hacmi 11,3 milyar Euro iken İran’dan yaptığı ithalat 14,5 milyar Euro civarındadır. İran aynı zamanda AB için önemli bir fosil enerji tedarikçisi konumundadır. AB’nin enerji tedarikçileri arasında altıncı sıradadır. AB’nin İran’la dıs ticaretinin yüzde 90’ını enerji ürünlerini kapsamaktadır.78 

Reform yanlısı olarak bilinen Muhammed Hatemi’nin 1997 yılının Ağustos ayında Cumhurbaskanlığı görevine gelmesinin ardından AB-İran iliskilerinde yeni bir döneme girilmistir. AB, 1998 yılının Subat ayında karsılıklı çıkarları sağlayacak ve İran’la iliskileri yeniden düzenleyecek kapsamlı diyalog (comprehensive dialogue) sürecini baslatmıstır. 1999’ların sonuna gelindiğinde, enerji, ticaret ve yatırım konularını masaya yatırmak üzere çalısma grupları olusturulmus, kitle imha silahları gibi hassas konular, diyalog sürecinde olusturulan bu platformda konusulmustur.79 

İran’ın nükleer çalısmalar yaptığı ilk olarak, rejim muhalifi olarak bilinen ve terörist örgüt olarak tanınan Ulusal Direnis Konseyi’nin (National Council of Resistance), açıklaması ile gündeme gelmistir. Benzer bilgilerin uluslararası kamuoyunda yer alması üzerine olusan baskıyla IAEA, bazı arastırmalarda bulunarak, İran’ın nükleer çalısmalarda bulunduğunu 2003 yılında resmi olarak tespit ve teyit etmistir. Bunun üzerine Tahran, uranyum zenginlestirme konusuna bazı ilerlemeler kaydettiğini kabul etmistir. Bu kabul, İran’ın 1980’lerin ortalarından sonra gizli olarak nükleer çalısmalar yürüttüğünü de göstermistir. Tüm bu gelismelerin ardından, Batılı birçok uzman arasında İran’ın nükleer çalısmalarını enerji üretmek için değil nükleer silah üretmek için yaptığına dair görüsler yaygınlasmıstır.80 Dıs politika olusturma konusunda sürekli elestirilen AB, 2002 yılının Aralık ayında İran’la Ticaret ve Ortaklık Anlasması için müzakerelere baslamıstır. Bununla birlikte Fransa gibi ülkeler İran’ın IAEA ile ek protokol imzalamasını talep etmislerdir. İran’ın bu öneriyi reddetmesi üzerine, Komisyon’da karsı çıkanlar olmasına rağmen, AB, 2003 yılının Haziran ayında İran’la Ticaret ve Ortaklık Anlasması’nın imzalanması için baslayan görüsmeleri askıya almıstır.81 

2003 ile ABD baskanlık seçimlerine kadar olan dönemde İran’la müzakereler, Fransa, Almanya ve İngiltere temsilcilerinden olusan üç kisilik bir heyet ile yürütüldüğünden, dönem AB/3 dönemi olarak veya zorlayıcı diplomasi dönemi olarak ifade edilmektedir. 82 AB/3, sürekli olarak Çin, Rusya Federasyonu ve ABD gibi küresel anlamda basat aktörlerle İran’ın uluslararası sisteme uyum sağlaması arayısı içinde olmustur. AB bu politikalarla İran’ın nükleer programının seffaflastırılmasının sağlanmasını ve İran’ın kendi basına sivil amaçlar dısında kullanılabilecek nükleer tesislere sahip olma ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçlamıstır. Müzakereler sürerken, Ahmedinejad daha göreve baslar baslamaz, siyasi çizgisine uyumlu olarak, İran’ın kendi nükleer yakıtını üretme hakkı olduğunu, bu hakkın uranyum zenginlestirmeyi de kapsadığını açıklamıstır. Bu açıklamanın ardından müzakerelerin eskisi gibi yürümeyeceği belli olmustur. Bu yaklasımı İran’ın AB tarafından 5 Ağustos’ta yapılan son öneriyi de kabul etmemesi desteklemistir. İran öneriyi ret etmekle kalmamıs, uranyum zenginlestirme sürecini tekrar baslatmıstır. Bunun üzerine AB de müzakere sürecini durdurmus, gerekçe olarak İran’ın uranyum dönüstüreceğine yönelik açıklamasını göstermistir.83 

Devam eden süreçte, IAEA ve İran, geçmiste yasanan sorunları asmak üzere yeni bir eylem planı gelistirmislerdir. ABD kabul etmese de, Fransa ve İngiltere, bu planı desteklemistir. 
Sonuçta İran ve IAEA 2007 yılının Ağustos ayı ile 2008 yılının Nisan ayı arasında çözülmek üzere yedi sorun için bir zaman tablosu üzerinde anlasmaya varmıslardır. Bu anlasma sonrasında 

ABD tarafından elestirilen El Baradei, 2007 yılının Eylül ayında yapılan IAEA yönetim kurulu toplantısını AB desteği alamadığı gerekçesi ile terk etmistir. Kriz sadece AB, ABD ve İran arasındaki olaylarla sekillenmemistir. İsrail’in Suriye’nin sözde nükleer tesislerine yönelik, 2007 yılının Eylül ayının basında icra ettiği hava saldırısının İran’a uyarı olduğuna yönelik yorumlar yapılmıstır. Bu arada İran’a yönelik politikalar konusunda AB içinde görüs ayrılıkları yeniden gündeme gelmistir. Avusturya, AB’nin daha yumusak bir yaklasım sergilemesini talep etmesine rağmen, Fransa ve Hollanda bu görüse karsı çıkmıslardır. Nükleer çalısmalarına son vermek amacıyla İran’la görüsmeleri 2003 ile 2005 arasında AB/3 aracılığıyla yürüten AB 2006 sonrasında sürece Rusya, Çin ve ABD’yi de (5+1) dahil etmis olmasına ve bu dönemde tek taraflı olarak ağır yaptırımlar uygulanmasını gündeme getirmesine rağmen, sürece baslarken belirlediği 
hedefe yine ulasamamıstır.84 

2012 yılının ortasında 15 ay ara verilen görüsmelere yeniden baslanmıs, Haziran ayında Moskova’da yapılan görüsmelerde, İran’ın karsısında, masada bu defa AB Dıs İliskiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ında aralarında bulunduğu 5+1 yer almıstır.85 Cenevre’de yapılan görüsmeler 24 Kasım 2013 tarihinde anlasma sağlanarak olumlu sonuç vermistir. İran ile P5+1 arasındaki, İran’ın nükleer programına iliskin müzakerelerde anlasmaya varılmıstır.86 Bu tarihten sonra İran’ın ABD gibi AB’yle de iliskilerinin yeni bir sürece girdiği söylenebilir. 

5.3. İran-Rusya-Çin İliskileri; 

İran’ın izlediği nükleer enerji politikasının bir tarafında Batılı güçler varken, diğer tarafında ise yakın müttefik olan Çin ve Rusya gibi ülkeler vardır. Birçok Batılı güç, İran’ın barısçıl amaçlı olduğu iddia edilen nükleer enerji isteğine karsı çıkarken, Rusya ve Çin gibi bazı ülkeler İran’ı kendi çıkarları doğrultusunda desteklemektedir. 11 Eylül saldırıları ABD’ye terörle mücadele söylemi altında bir taraftan dünyanın çesitli bölgelerinde askeri operasyonlar yürütme imkânı verirken, diğer taraftan ABD'nin birçok ülkeyle yakın isbirliği içine girmesine de imkân sağlamıstır.87 Bölgelerinde artan ABD nüfuzundan ötürü, hem İran hem de Rusya rahatsızlıklarını zaman zaman dile getirmektedir. Bununla birlikte, Rusya ve İran arasındaki ikili iliskiler 8 Ocak 1995 tarihinde Moskova’da imzalanan nükleer isbirliği antlasmasına bağlı olarak İran’ın nükleer programının desteklenmesi sonucu artmıstır.88 

İran’ın, ABD ve AB ile yasadığı sorunlar nedeniyle Rusya ile olan iliskisine ihtiyacı, Rusya’nın bu iliskiye olan ihtiyacından daha fazladır. Bölgede İran’ın etkinliğini Rusya denetlemekte hatta sınırlamaktadır. İran, oyunun kurallarını Rusya’nın belirlemesini çoğunlukla kabullenmekte, basta Türkiye olmak üzere, bölge ülkelerinin etkisinin sınırlandırılması ve kontrol altında tutulması konusunda Rusya ile benzer politikalar izlemektedir.89 Rusya Federasyonu, ABD ve İsrail önderliğinde uzun yıllardır devam eden baskılara rağmen, İran’a nükleer enerji alanında destek verme fikrinden vazgeçmemistir. Çünkü Rusya Federasyonu’nun Soğuk Savas döneminde olduğu gibi güneyden kusatılması ihtimali, Rusya için rahatsız edicidir.90 

Çin ise hızla büyüyen bir dev olup en hızlı sanayilesen ülkelerin basında gelmektedir. 

  2050’de dünyanın en büyük sanayisine sahip ülkesi olacağı tahmin edilmektedir. Dünyadaki üçüncü nükleer güç olmayı basaran Çin, 1996’da Mashad-Tejen demiryolu bağlantısının açılmasıyla, Türkmenistan üzerinden İran’a bağlanmıstır. İki ülke arasındaki enerji isbirliği 2004 yılında baslamıstır. Çin, İran ile 100 milyar dolar değerinde 25 yıllık bir petrol ve doğal gaz 
antlasması imzalamıstır. Günümüzde İran, Çin’in petrol ihtiyacının yaklasık olarak %17’sini karsılamaktadır. Ayrıca Çin’in, İran’a füze teknolojisi materyalleri verdiğine dair bazı belgeler de ortaya çıkarılmıstır. Çin ve Rusya ikilisi, İran’a karsı yaptırım kararlarının uygun olmadığını iddia ederek ayak direten ülkeler olmuslardır. Bunun etkisiyle İran’a karsı uluslararası yaptırım kararların hafiflemesinde büyük rol oynamıslardır. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi İran için önemli bir avantaj olmustur. Her iki ülkenin Ortadoğu’da ABD etkisinin yayılmasından rahatsızlık duyduğu ve İran’a bu nedenle destek verdiği söylenebilir. Bölgede Batı etkisinin sınırlandırılması hem Çin’in hem de Rusya’nın çıkarlarına uygun olduğu için ittifak kurdukları söze eklenebilir. 91 

Söz konusu ittifaka Kuzey Kore’de dahil edilebilir. Kuzey Kore, Batı ile sorunlu iliskilere sahip bir diğer ülke olarak Rusya ve Çin gibi İran ile dostane iliskilere sahiptir. 

Son olarak Venezüella’nın Chavez’in kisiliğinde bütünlesen “Anti-Amerikanizm” kültürü, Ahmedinejad’ın durusunu “ Devrimci Duruş ” olarak değerlendirmis ve İran’ı öncelikli konumda tutmustur. 

Sonuçta 
Çin, Rusya, Kore, Venezüella gibi devletler İran’ı ve Suriye’yi de yanlarına alarak bölgesel çıkarlarını koruma politikası izlemislerdir. 
Bu nedenle Batı için “öteki” kabul edilen bir İran bu ülkeler için bir müttefik sayılabilir.92 

5.4. İran-Bölge Ülkeleri İlişkileri 

Türkiye ve İran zaman zaman bölgede rekabete girseler de komsu olmaları sebebiyle iyi iliskiler kurma gayretindedir. Nükleer program konusunda her iki ülke birbirine kuskuyla yaklasmaktadır. İran Türkiye’nin kurulduğu günden bugüne kadar Batı blokunda yer alması sebebiyle Türkiye’ye karsı mesafeli ve kuskulu yaklasmaktadır. Türkiye’nin İran’a yönelik politikası ise ABD ve İsrail’in gölgesinde gerçeklesmektedir. Türkiye’nin İran politikası daha çok müttefiki ABD ve AB’nin İran politikasına ve baskılarına nasıl tavır alacağı konusunda olmustur. 
Türkiye bir yandan İran’ı kaybetmek istememekte, diğer yandan ABD ile bir gerginlik yasamak istememektedir. Bu da oldukça zordur. Türkiye konumu itibariyle çok boyutlu bir politika izlemek ve taraflardan birini seçmeye zorlanmamak durumundadır. Taraflardan birini seçmeye zorlanmak Türkiye için “ya bizimlesin, ya da karsı tarafla” gibi keskin politikanın uygulaması olur ve gerek ekonomik anlamda gerekse de politik ve güvenlik açısından sorunlar yaratabilir. Bu açıdan bakıldığında, İran Türkiye iliskileri isbirliği ve çatısmayı aynı anda içinde barındırır. İran açısından ikili iliskiler Türkiye’nin ABD ile askeri bağları sebebiyle tehlikeye düsmektedir. 

Bununla birlikte, Türkiye ve ABD’nin İran nükleer programına yönelik tavırları farklılasmaktadır. Türkiye İran’a yönelik sürdürülen zorlayıcı ekonomik yaptırımlara, baskılara ve askeri güç kullanımına karsıdır. Çünkü bütün bunlar İran’ın uzlasmacı bir politika gelistirmesi önünde engeldir. Türkiye bu sorunun ancak ikna yoluyla çözüme kavusabileceğini, güç kullanmanın isi daha da zor bir hale getireceğini savunmaktadır. Türkiye diplomatik çözümden yanadır ve ABD ile İran arasında arabulucu rol oynamak istemektedir. Türkiye askeri 
müdahaleye de son derece karsıdır. Bir askeri müdahalenin İran’ın nükleer çalısmalarını durdurmayacağını yalnızca erteleyeceğini iddia etmekte ve bu durumun bütün İranlıları rejimin arkasında birlesmeye yol açacağını öngörmektedir. Türkiye İran’ın nükleer enerjiye sahip olma hakkının bulunduğuna inanmaktadır. Kasım 2009’da IAEA’nın ikinci gizli zenginlestirme 
faaliyeti sebebiyle aldığı karara çekimser yönde oy kullanmıstır. Türkiye’nin bu kararı ABD’nin İran’ı yalnızlastırma politikasına karsı yapılmıs siyasi bir darbe olarak görülmüstür. Türkiye 

İran’a yönelik ılımlı tavrını Brezilya ve Türkiye ile imzaladığı takas anlasması ile somutlaştırmıstır. Ancak bu anlasma ne ABD, AB ne de İsrail için tatmin edici olmamıştır 93 

İsrail, nükleer güce sahip bir İran devletini kendi güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak kabul etmekte ve İran’a yönelik askeri müdahale seçeneğini sıklıkla gündeme getirmektedir. 

Örneğin, 2005 yılında dönemin İsrail Basbakanı Ariel Sharon, nükleer silahlara sahip bir İran’ı asla kabul etmeyeceklerini belirterek, İsrail’in bu olasılığa karsı her türlü hazırlığı yaptığını söylemistir. Aynı sekilde İsrail Genelkurmay Baskanı Dan Halutz, İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini yok etmesinin mümkün olduğunu iddia ederek bu yönde hazırlıklar olduğu imasında bulunmustur. İsrail hava kuvvetlerinin Haziran 2008’de uzun menzilli uçuslarla İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırının provasını yaptığı da bilinmektedir. Yakın dönemde çıkan bazı istihbarat raporları da İsrailli yetkililerin İran’ın nükleer tesislerine düzenlenecek bir hava operasyonu senaryosunu yeniden ciddi bir sekilde değerlendirdiğini ortaya koymustur.94 

İsrailli yetkililer İran’a karsı kendilerini savunma hakları olduğunu uluslararası kamuoyu önünde yüksek bir sesle dile getirmektedirler. Bu sekilde olası bir operasyonun mesruiyet zeminini hazırlamaya çalısmaktadırlar. Son olarak, İsrail Basbakanı Netanyahu 16 Eylül’de bir Amerikan televizyonunda yaptığı konusmasın da, İran’ın nükleer programında nihai amacına yaklastığını vurgulayarak Tahran’ı çok geç olmadan durdurmak gerektiği mesajını vermistir. İran’ın altı ay içinde nükleer silah üretmek için ihtiyaç duyduğu malzemelerin %90’ını üretmis olacağını iddia eden Netanyahu, Amerikan hükümetini İran konusunda “kırmızı çizgileri” kesin olarak çizmeye çağırmıstır. İsrail’in uluslar arası kamuyu olusturma çabasına İran’ın tepkisi ise gecikmemistir. İran Devrim Muhafızları komutanı Mohammad Ali Jafari, İsrail’in İran’a saldırmaya kalkısması halinde bunun İsrail’in sonu olacağını iddia etmistir.95 Ancak İsrail ile İran arasında bir savas olasılığı var mıdır sorusunun cevabı: simdilik bir olasılığın görünmediğidir. 

ABD hem iç hem de dıs politika dinamikleri gereği mevcut durumun devamından yanadır. İsrail’in İran’a yönelik savas tehditleri de inandırıcı tehdit asamasında kaldığı sürece, ABD’nin İran üzerindeki baskı ve izolasyon politikasını dolaylı olarak desteklemektedir. Obama ve Netanyahu yönetimleri arasında son dönemde yasanan görüs ayrılıkları, ABD ve İsrail’in ortak çıkarlarının İran’ın bölgedeki etkisini sınırlamaktan geçtiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.96 

   İran nükleer Çalısmalarının yansıma bulduğu önemli bölgesel aktörlerden biri de Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan ve İran rekabet halinde birer ülke konumundadır. Bunun sebebi Suudi Arabistan’daki Sii nüfus ile bölgesel nüfuz alanlarıdır. Ek olarak Suudiler genelde Batı yanlısı politikalar izlerken, İran, Rusya ve Çin yanlısı politikalar izlemektedir. Bu durum iki ülke arasındaki rekabeti daha da artırmaktadır. Müslüman birer ülke olmalarına karsın Suudi Arabistan’daki Vahhabilik inancı ile İran’daki Siilik inancı birbirine zıttır; ki bu da iki ülke arasındaki rekabeti arttırıcı niteliktedir. İran, Suudi Arabistan’ı ABD ile sıcak iliskileri, İsrail politikalarına karsı etkisiz tutumu ve petrol politikaları nedeni ile elestirirken; Suudi Arabistan ise İran’ı teröre destek vermek ve Sii-Fars yayılmacılık politikası gütmekle suçlamaktadır.97 

Bazı kaynaklara göre Suudi Arabistan yönetimi ABD’ye birçok kez İran’a askeri müdahale yapması yönünde telkinlerde bulunmustur. Bölgenin bir diğer önemli aktörü de Suriye’dir. Suriye de Batı karsıtı durusuyla dikkati çekmektedir. Suriye, günümüzde yasadığı iç karısıklığa rağmen 1979 devriminden beri İran’ın en yakın müttefiklerinden biridir. Bunda her iki ülkenin de Batı karsıtı 
durusu, İsrail’in varlığını tanımamaları, her ikisinin de aynı din grubundan yönetimlere sahip olması etkili olmustur. Humeyni yönetimini Arap ülkelerinden ilk tanıyan ülke Suriye’dir. Suriye, İran-Irak Savası sırasında da İran’ı desteklemistir. İki ülke Hizbullah’a destek konusunda da aynı kutupta yer almaktadır. Beklendiği gibi, Suriye’de Arap Baharı kaynaklı protesto gösteriler baslayınca, İranlı yetkililer Esad iktidarını desteklediklerini beyan etmislerdir.98 

6. Sonuç 

Enerji sorunu, günümüz devletlerinin çözmekte en çok zorlandığı sorunlardan biridir. Özellikle nükleer enerji; ekonomik olduğu kadar, askeri ve politik boyutu da olan bir enerji çesidi olarak büyük bir rekabet alanı yaratmaktadır. İran’ın yasamakta olduğu problemi, mevcut düzenin bozulmasını istemeyen çevrelerin endiseleri olarak da yorumlayabiliriz. Sürekli güç dengelerinin değistiği dünya devletler düzeninde, İran’ın nükleer programının baslatılmasında teknik destek sağlayan ABD ve diğer batılı devletler, bugün İran’ın nükleer faaliyetlerini 
durdurmak için azami gayret sarf etmektedirler. Batı, İran’ın uluslararası hukukun kendisine verdiği bir hak olan uranyumu %20 zenginlestirme hakkını anılan sebeplerden dolayı kullandırmak istememektedir. İran günümüzde uranyumu yaklasık %3 düzeyinde zenginlestirmis durumdadır. Bu konuda daha yüksek oranlar da ifade edilmektedir. Nükleer yakıt olarak kullanmak üzere %20 oranında zenginlestireceğini de duyurmustur. Ancak 24 Kasım 2013 tarihinde yapılan anlasmayla İran zenginlestirilmis uranyum seviyesini % 5’te tutacağı 
taahhüdünde bulunmustur. Ayrıca İran artık ek zenginlestirme tesisleri insa etmeyeceğinin taahhüdünü vermistir. Bununla birlikte bölgede ve uluslararası ortamda var olan çekisme ve kutuplasma, İran’ın jeopolitik konumunu gündeme getirmekte ve önemini arttırmaktadır. Bir tarafta Rusya’nın, diğer tarafta ABD’nin bası çektiği uluslararası gergin ortamın ve Ortadoğu’da İran’ın Suudi Arabistan gibi merkez ülke olma yolunda çekistiği ve İsrail gibi birbirlerinin varlıklarını kendileri için tehlike gören güçlerin olması nedeniyle, ileriki günlerde İran tarafından nükleer enerji konusu yeniden gündeme getirilebilir. Dolayısıyla bu ılıman ortam tersine dönebilir. Bu bağlamda tarafların birbiriyle gelecekte olan iliskileri değisen konjonktürel ortamda olumlu veya olumsuz etkilenebilecektir. 

BU BÖLÜM DİPNOTLARI ;

51 Zafer Akbas, Adem Bas, a.g.m., s.32. 
52 Arzu Califer Ekinci, İran Nükleer Krizi, Ankara:USAK Yayınları,2009 ,s.114 117. 
53 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 123-125 
54 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 152-157 
55 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 164-167 
56 Gökhan Telatar, “Barack Obama Yönetiminin İran’ın Nükleer Faaliyetlerine Yönelik Politikası”, Akademik Ortadoğu, Cilt: 7, Sayı: 13, 2012, s. 64-66 
57 Gökhan Telatar, a.g.m., s.66 
58 Zafer Akbas, a.g.e. s.34 
59 Anadolu Ajansı, “Dran ile anlasma sağlandı”, http://www.aa.com.tr/tr/s/255269--iran-ile-anlasma-saglandi, erisim 
tarihi 07.09.2014 
60 Brzezinski, Z., Gates, R.M., a.g.e., s.42. 
61 Ramazan Özey, a.g.e., s.318. 
62 Tayyar Arı, Geçmisten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savas ve Diplomasi, Alfa Yayınları, 2007, İstanbul, s.551 
63 Talha Köse, a.g.e., s. 15. 
64 Talha Köse, a.g.e., s. 16 
65 Giray Saynur Bozkurt, “11 Eylül Sonrası Amerikan-İran İliskileri”, Satranç Tahtasında İran “Nükleer Program”, 
Editörler: Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı A.,İstanbul, Tasam Yayınları, 2007, s. 85. 
66 Sürgündeki Rejim karsıtı direnis gruplarıdır. Sol eğilimlidir ve rejim tarafından dıslanmıstır. AB ve ABD tarafından terörist grup ilan edilmislerdir. 
67 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s.42. 
68 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 290. 
69 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 297 
70 Arzu Califer Ekinci, a.g.m., s. 297 
71 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 326. 
72 Gökhan Telatar, a.g.e., s. 58-59. 
73 Gökhan Telatar, a.g.m., s.59 
74 Gökhan Telatar, a.g.e., s. 63-64 
75 Gökhan Telatar, a.g.m., s.64 
76 Gökhan Telatar, a.g.m., s.64 
77 Gökhan Telatar, a.g.e., s. 64-66 
78 M. Hakan Keskin, Nükleer Krizde AB’nin İran Politikaları: Tarihsel ve Güncel Bir Perspektif, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt: 9, Sayı: 34, 2013, s. 90-91 
79 M. Hakan Keskin, a.g.m., s. 91 
80 Mark Fitzpatrick, “Assessing Iran’s Nuclear Programme”, Survival, Vol. 48, No. 3, Autumn 2006, ss. 5-26, s. 15 
81 Tom Sauer, “Struggling on the World Scene: An Over-ambitious EU versus a Committed Iran”, European 
Security, Vol. 17, No. 2-3, ss. 273-293, Haziran-Eylül 2008, s. 275 
82 Arzu Califer Ekinci, a.g.e., s. 218 
83 M. Hakan Keskin, a.g.e., s. 97-100 
84 M. Hakan Keskin, a.g.e., s. 100-109 
85 M. Hakan Keskin, a.g.e., s. 110 
86 Anadolu Ajansı, “Dran ile anlasma sağlandı”, http://www.aa.com.tr/tr/s/255269--iran-ile-anlasma-saglandi, erisim tarihi 07.09.2014 
87 Erhan Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İliskiler, Cilt:1, Sayı:3, Güz 2004, s. 143 
88 Zafer Akbas, Adem Bas, a.g.e., s.36-37 
89 Atay Akdevelioğlu, “İran İslam Cumhuriyeti’nin Orta Asya ve Azerbaycan Politikaları”, Uluslararası İliskiler, Cilt:1, Sayı:2, Yaz 2004, s. 142 
90 Zafer Akbas, Adem Bas, a.g.e., s. 37 
91 Zafer Akbas, Adem Bas, a.g.m., s. 37 
92 Zafer Akbas, Adem Bas, a.g.e., s. 38 
93 Yeliz Yazan, “ İran Nükleer Programı, Muhtemel Senaryolar ve Türkiye’nin Denge Politikası Çabaları”, II. 
Bölgesel Sorunlar ve Türkiye Sempozyumu, 1-2 Ekim 2012, s. 92 
94 Tolga Demiryol, “Ekonomik Yaptırımlar, Güç Tehdidi ve İç Politika: İran Nükleer Krizi Bağlamında İsrail-ABD 
İliskileri”, Ortadoğu Analiz, Kasım 2012, cilt:4, sayı:47, ss. 67-76, s.68 
95 Tolga Demiryol, a.g.e., s. 69 
96 Tolga Demiryol, a.g.e., s. 75 
97 Ünal Gündoğan, “1979 İran İslam Devrimi’nin Orta Doğu Dengelerine Etkisi”, Orta Doğu Analiz, Cilt:3, No:30, Haziran 2011, s. 69 
98 Zafer Akbas, Adem Bas, a.g.e., s.39 

KAYNAKÇA; 

A.J. Goldschimdt, D. Lawrence, Kısa Ortadoğu Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul, Kasım 2011 
Ali Serdar Erdurmaz, A.S., Orta Doğu’daki Kitle İmha Silahları, Silahların Kontrolü ve Türkiye, Ümit Yayıncılık, Ankara 2003. 
Arzu Celalifer Ekinci, İran Nükleer Krizi, USAK Yayınları, Ankara, 2009. 
Atay Akdevelioğlu, “İran İslam Cumhuriyeti’nin Orta Asya ve Azerbaycan Politikaları”, Uluslararası İliskiler, Cilt:1, Sayı:2, Yaz 2004 Barıs Doster, “Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası”, Ortadoğu Analiz, Cilt No:4, Sayı:44, 2012. 
Barıs Sinkaya, “İran İslam Cumhuriyeti’nde Yapı ve Yönetim”, Ortadoğu Siyasetinde İran, Türel Yılmaz, Mehmet Sahin (ed.), Barıs Yayınları, Ankara, 2011. 
Barıs Sinkaya, “İran’da Asker-Siyaset İliskileri ve Devrim Muhafızlarının Yükselisi”, Ortadoğu Siyasetinde İran, Türel Yılmaz, Mehmet Sahin (ed.), Barıs Yayınları, Ankara, 2011. 
Cenap Çakmak, “İran-Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Kurumu (UAEK) İliskileri”, Satranç Tahtasında İran “Nükleer Program”, Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı (ed.), Tasam Yayınları, İstanbul, 2007. 
Emre İseri, “Ya İran Nükleer Programı Enerji İçinse? Türkiye’nin Enerji Güvenliğine Yansımaları”, Ortadoğu Analiz, Haziran 2012, Cilt: 4, Sayı: 42, s. 55-66 
Erdem Denk, E., “Bir Kitle İmha Silahı Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına Yönelik Çabalar”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt:66, Sayı:3, 2011. 
Evren İsbilen, Nükleer Satranç: Dran ve Nükleer Silahlanma Politikası, İstanbul, Ozan Yayıncılık, 2009. 
Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dıs Politika Analizi, Der Yayınları, Eylül 2012. 
Ferhat Pirinççi, “ Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanma”, Uluslararası İliskilere Giris: Tarih, Teori, Kavram ve Konular, Saban Kardas, Ali Balcı (ed.), Küre Yayınları, İstanbul, 2014, ss. 375-384 
Giray Saynur Bozkurt, “11 Eylül Sonrası Amerikan-İran İliskileri”, Satranç Tahtasında İran “Nükleer Program”, Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı (ed.), Tasam Yayınları, İstanbul, 2007. 
Gonca Oğuz Gök, “Türk Amerikan İliskileri Ekseninde İran’ın Nükleer Faaliyetleri”, Ortadoğu Siyasetinde İran, Türel Yılmaz, Mehmet Sahin (ed.), Barıs Yayınları, Ankara, 2011 
Gökhan Telatar, “Barack Obama Yönetiminin İran’ın Nükleer Faaliyetlerine Yönelik Politikası”, Akademik Ortadoğu, Cilt: 7, Sayı: 13, 2012, s.53-79 
http://www.un.org/en/conf/npt/2005/npttreaty.html, erisim tarihi 07.09.2014 Iran”, European Security, Vol:17, No: 2-3, Haziran-Eylül 2008, s. 273-293. 
M. Hakan Keskin, Nükleer Krizde AB’nin İran Politikaları: Tarihsel ve Güncel Bir Perspektif, Uluslararası Hukuk ve Politika, 2013, Cilt: 9, Sayı: 34, s.87-118. 
M.G., Roskin, N.O., Berry, Uluslararası İliskiler UD’nin Yeni Dünyası, Adres Yayınları, Ankara 2014 
Martin Fitzpatrick, “Assessing Iran’s Nuclear Programme”, Survival, Vol:48, No: 3, Autumn 2006, s. 5-26 
Martin Griffiths, et. al., Uluslararası İliskilerde Temel Kavramlar, Nobel Yayıncılık, Ankara 2013. 
Milliyet, Dıs Haber, “ İran “sarı pasta”yı üretti”, 06.12.2010, 
www.milliyet.com.tr/iran-sarı-pasta-uretti/dunya/haberdetay/06.12.2010/1322651/default.htm, erisim tarihi 07.09.2014 
Murat Saraçlı, “İran’da Azınlıklar”, Ortadoğu Siyasetinde İran, Türel Yılmaz, Mehmet Sahin (ed.), Barıs Yayınları, Ankara, 2011. 
Mustafa Balbay, İran Raporu, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2007. 
Mustafa Kibaroğlu, “İran Bir Nükleer Güç mü Olmak İstiyor ?”, Avrasya Dosyası İran Özel Sayısı, Cilt 5, No 3, 1999, s. 271-282 
Mustafa Kibaroğlu, “İran’ın Nükleer Programı ve Türkiye”, 10 Temmuz 2013, 
http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2447:rann-nuekleer-program-ve-tuerkiye&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150 , Erisim Tarihi 10.09.2014 
Ramazan Özey, Küresel Silahlanma Dünyanın Silah Depoları, Aktif Yayınevi, İstanbul 2007 
S. Hürsoy, H.H. Orhon, “Modern Dünya Sisteminde Sermaye Birikimi ve İran’ın Enerji Politikaları”, Ege Stratejik Arastırmalar Dergisi, Cilt:3, Sayı:2, 2012, s.63-89 
Salih Özgür, Geleceğe Yönelen Tehdit Kitle İmha Silahları, IQ Kültür ve Sanat Yayıncılık, İstanbul 2006. 
Scott D. Sagan, “Why Do States Build Nuclear Weapons?: Three Models in Search of a Bomb”, International Security, Cilt:21, Sayı:3, 1996-1997 
Talha Köse, İran Nükleer Programı ve Ortadoğu Siyaseti: Güç Dengeleri ve Diplomasinin İmkanları, Seta Yayınları III, Ankara, Ağustos 2008 
Tayyar Arı, Geçmisten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savas ve Diplomasi, Alfa Yayınları, İstanbul, 2007. 
Tolga Demiryol, Ekonomik Yaptırımlar, Güç Tehdidi ve İç Politika: Dran Nükleer Krizi Bağlamında İsrail-ABD İliskileri, Ortadoğu Analiz, Kasım 2012, cilt:4, sayı:47, s. 67-76. 
Tom Sauer, “Struggling on the World Scene: An Over-ambitious EU versus a Committed 
Türel Yılmaz, “İran’da Unutulmus Bir Toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri”, Ortadoğu Siyasetinde İran, Türel Yılmaz, Mehmet Sahin (ed.), Barıs Yayınları, Ankara, 2011 
Ünal Gündoğan, “1979 İran İslam Devrimi’nin Orta Doğu Dengelerine Etkisi”, Orta Doğu Analiz, Cilt 3, No 30, Haziran 2011. 
William L. Cleaveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Mehmet Harmancı (çev.), Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008. 
Yavuz Cankara, Yeni Oyun İran’ın Nükleer Politikası, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2005. 
Yeliz Yazan, “İran Nükleer Programı, Muhtemel Senaryolar ve Türkiye’nin Denge Politikası Çabaları”, II. Bölgesel Sorunlar ve Türkiye Sempozyumu, 1-2 Ekim 2012 
Zafer Akbas ve Adem Bas, “İran'ın Nükleer Enerji Politikası ve Yansımaları”, History Studies, Cilt:5, Sayı: 2, Mart 2013, s. 21-44 
Zafer Akbas, Irak Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye, Barıs Kitap, Ankara, 2011 
Zbigniew Brzezinski ve R.M. Gates, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayıncılık, İstanbul, 2004. 


***

25 Ocak 2017 Çarşamba

Lübnan’ın İç Dinamikleri ve Bölgesel Sistematikle Etkileşimi



 Lübnan’ın İç Dinamikleri ve Bölgesel Sistematikle Etkileşimi 



Oytun Orhan 
ORSAM Ortadoğu Uzmanı 

1. Lübnan’da Sosyal ve Siyasal Yapı 

Lübnan’da 18’den fazla dinsel topluluk bulunmaktadır. Dolayısıyla Lübnan’da yaşam çoğulculuk üzerine kurulmuştur. 

Ancak ülkedeki bu çoğulculuk daha çok düşmanlık içeren ve hatta bazen çatışmacı bir nitelik taşımaktadır. Ülkede ortaya çıkan birçok anlaşmazlık ülkenin farklı mezhep grupları ve önde gelen aileleri arasındaki çatışmaların siyasal yansıması şeklindedir. Lübnan siyasal sisteminin temel belirleyici unsuru “ Zaim ” adı verilen güçlü ailelerdir. Bu aileler ülkede köklü feodal geleneklere sahiptir ve siyasal arenada belirleyici rol oynamaktadır. Siyasal partilerin oluşumunda da, ekonomik ve siyasal çıkarlar ekseninde bölünmüş bu aileler en önemli unsurdur. 

Lübnan’daki farklı dinî grupların siyasal alana yönelmiş talepleri bulunmamakta dır. Her grubun kendi yaşam alanı mevcuttur. Hristiyanlar, Şiiler, Sünniler ve diğer grupların dinlerini özgürce yaşama hakları bulunmaktadır. Ancak ülkenin hakim aileleri arasındaki rekabetin mezhepsel ayrımlar şeklinde yansıması, siyasal yapının da bu çerçevede şekillenmesine neden olmaktadır. Siyasal, sosyal ve ekonomik taleplerin mezhep temelinde ifade ediliyor olması da ülkede bir ulusal bilincin, Lübnanlı kimliğinin oluşmasına engel olmuştur. 1930’lu yıllar da, ülke genelindeki birçok politikacı bu ailelerin temsilcileriydi. Bu sistem veraset yoluyla devam ettiğinden aynı ailelerin temsilcileri günümüzde de önemli siyasal roller üstlenmektedir. Dolayısıyla siyasal veraset geleneği ve mezhep ayrımına dayalı yapılanma, ülkede siyasal temsil sorununu da şekillendirmekte dir. 


Bugünkü siyasal yapılanma, Lübnan’da iç savaşı sonlandıran 1989 Taif Antlaşması’yla belirlenmiştir. Buna göre, iktidar dağılımı mezhepsel ayrım temelinde gerçekleşmektedir. Devlet başkanlığı, başbakanlık, meclis başkanlığı, milletvekilliği, bakanlıklar, üst düzey bürokratlar tamamen bu ayrıma bağlı olarak paylaşılmaktadır. 

2. 1975-1990 Lübnan İç Savaşı Sonrası Güç Dengeleri 

a. İç Savaş Sonrası Lübnan Politikasının Baş Aktörü: Suriye 


İlk olarak, 1976 yılında Lübnan’da ortaya çıkan çatışmalara müdahale için Lübnanlı Hristiyanlar tarafından güvenliği sağlaması için ülkeye çağrılan Suriye askerleri, iç savaşın sona ermesinden sonra da bu ülkeden çekilmemiştir. Suriye’nin Lübnan’daki varlığı uzun yıllar boyunca hem Arap devletleri, hem İsrail, hem de batı tarafından onaylanmıştır. İç savaş sonrasında, Suriye askerleri ülkede farklı mezhepsel kesimler ve silahlı gruplar arasında en önemli istikrar unsuru olarak görülmüştür. Ancak 2000 yılında İsrail’in Güney Lübnan ’dan çekilmesi ve ABD’nin politikasının değişmesi, daha sonra Irak Savaşı gibi gelişmeler, Suriye’nin Lübnan’daki varlığının da sorgulanmasını gündeme getirmiştir. 

Suriye, 1990’lar boyunca Lübnan’la imzaladığı birçok antlaşmayla bu ülkeyi siyasî, askerî ve ekonomik anlamda tamamen kendisine bağlamıştır. 

Bu süreç, Suriye’nin Lübnan’da tam hakimiyet sağlamasıyla sonuçlanmış ve Lübnanlı bir muhalifin sözleriyle “Suriye istihbarat örgütü, Lübnan’da gerçek güç haline gelmiş ve tüm politik girişimleri etkisiz bırakmıştır.” Suriye’nin Lübnan’daki varlığı, sadece bir askerî varlık olmanın ötesinde, tüm Lübnan toplumsal yaşamını etkileme potansiyeline sahip bir nitelik taşımaktadır. Beyrut hükümetini çoğu zaman “atamış”, ulusal medyayı tamamen sindirmiştir. Ülkedeki “Suriyeleşme” süreci, çeşitli sektörlerde çalışan bir milyonun üzerindeki Suriyeli işçinin varlığıyla pekişmiştir. 

b. Şiiler 

Lübnan’ın en yüksek nüfus oranına sahip toplumsal grubunu Şiiler oluşturmakta dır. Ülke nüfusunun yüzde 30’luk bir dilimini oluşturan Şiiler ekonomik açıdan geri kalmış bir topluluktur. İç savaştan sonra Lübnan’da en ciddi değişim geçiren topluluk Şiiler olmuştur. Şiiler ülkede üç temel örgüt tarafından temsil edilmektedir. Lübnan Yüksek Şii İslam Konseyi, Emel ve Hizbullah partileri. Şii İslam Konseyi’nin önemli bir siyasal gücü bulunmamakta dır ve tamamen İran-Suriye etkisi altındadır. Emel Hareketi çok ciddi bir tabana sahip olmamakla birlikte, liderleri Nebih Berri’nin Meclis Başkanı olması nedeniyle bazı önemli noktaları ele geçirebilmiştir. Şii örgütler içinde en etkili olanı ise Hizbullah’tır. 

Hizbullah, ulusal ordu dahil Lübnan’ın en disiplinli, güçlü ve örgütlü silahlı grubu konumundadır. İran ve Suriye’den destek alan Hizbullah, İsrail’in Güney 
Lübnan’ı işgali sonrasında, bu ülkeye karşı yürüttüğü mücadele sayesinde büyük güç kazanmıştır. Dolayısıyla Lübnanlı Şiiler denince Hizbullah örgütü ön plana çıkmaktadır. Hizbullah, ülkede istikrarın sağlanması ve güvenlik anlamında “olmazsa olmaz” bir konumdadır. Marunilerin aksine, Hizbullah tek ulusal güç ve İsrail’e karşı direnişin bedelini ödeyen taraf olarak görülmektedir. 1990’ların başında ortaya çıkan yeni bölgesel koşullar, Hizbullah’ı pragmatik bir tavra yöneltmiştir. Örgütün bu tavrı İran ve Suriye tarafından da desteklenmiştir. 1992 ve 1996 meclis seçimlerine katılan Hizbullah, meclise temsilci göndermeye başlamıştır. Hizbullah, aynı zamanda ülkede okul ve hastane ağını kontrol ederek sosyal bir işlev de üstlenmektedir. Lübnan’da Hizbullah’ın yerini ve kapasitesini anlamak için “ Devlet İçinde Devlet ” tanımlaması yapılabilir. 

Bu konumu, Hizbullah’ın, Suriye’nin ülkeden çekildiği dönemde ön plana çıkmasına neden olmuştur. Hizbullah, ülkede bundan sonraki dönemde 
yapılacak tüm düzenlemelerde hiçbir tarafın göz ardı edemeyeceği önemli bir aktör durumundadır. Hem İsrail’e karşı yürüttüğü mücadele, hem de Suriye 
yanlısı tutumu nedeniyle ABD tarafından ülke içindeki bu güçlü konumu kırılmaya çalışılacaktır. Bu doğrultuda, Hizbullah’ın bir siyasallaşma süreci 
içine sokulması gündemdedir. Bu yöndeki ilk adım olarak ABD, Hizbullah’tan silahsızlanmasını talep etmektedir. 

c. Suriye’nin Varlığına Muhalif Kesimler 

Hariri suikastının en önemli sonucu, birçok farklı grubu mezhep ayrımına bakmaksızın bir araya getirmesi olmuştur. Bir yandan farklı muhalif grupların 
birleşmesini, diğer yandan da halk tabanında bu kampın desteklenmesini sağlamıştır. Suikast sonrası düzenlenen Suriye karşıtı gösterilere bakıldığında, 
Şii grupların temsilcileri hariç tüm grupların bir araya geldiği görülmektedir. 
İç savaş sonrası Suriye varlığının geleneksel muhalif kesimi Hristiyan Maruniler olmuştur. Lübnan’ın nüfus oranı açısından en büyük ikinci grubunu yaklaşık yüzde 23 ile Maruniler oluşturmaktadır. Maruniler de Arap kökenli olup Hristiyanlığın Katolik mezhebindendir. Maruniler iç savaş öncesinde çok daha etkin bir konumdayken, savaş sonrasında siyasal alandan dışlanmış ve güçlerini önemli oranda kaybetmişlerdir. Buna karşılık Lübnan’ın ticari ve finansal gücünün önemli bir kısmını ellerinde bulundurmaktadırlar. 

İç savaşı sonlandıran Taif Antlaşması, Marunilerden seçilen devlet başkanının yetkilerini azaltmış ve Sünni Müslüman olması gereken başbakanın yetkilerini artırmıştır. İki kurum arasında güç dengelerinde ortaya çıkan bu değişim, Marunilerin kendilerini siyasal alandan dışlanmış hissetmesine neden olmuştur. Marunilerin en büyük eksikliği bir liderdir. Daha önceki devlet başkanı Haravi ve şimdiki Emil Lahud, her zaman Suriye’ye yakın olmuşlardır. Bu nedenle Maruniler siyasal alanda temsil edilmedikleri, çıkarlarının korunmadığı düşüncesi içindedirler. 

Önemli Maruni liderlerin çoğu Fransa’da sürgünde yaşamaktadır. 

Maruniler arasında belli konularda fikir ayrılıkları olsa da, Suriye’nin varlığının sona erdirilmesi konusunda ortak görüşe sahiptirler. Bu nedenle, güçlerini 
birleştirmek amacıyla Suriye’nin varlığına son verilmesi temelinde 2001 yılında “Kuvet Şevan” adı altında birleşmişlerdir. Bunun yanında, Suriye yanlısı Maruniler de bulunmaktadır. Bunlar genel olarak Suriye’nin varlığından ekonomik ve siyasal çıkar sağlayan eski milis liderleri, ticari elitler ve geleneksel 
politikacılardır. Şu anki Devlet Başkanı Lahud ile kabinenin ve meclisin Hristiyan üyelerinin çoğu bu gruptadır. 

Ülkenin üçüncü büyük grubunu oluşturan Sünniler, Hariri suikastı sonrası muhalif kampa katılmışlardır. Bu kesim genel olarak Lübnan’ın demokratik 
parlamenter kimliğinin korunmasından yana bir tutum içinde olmuştur. Sünniler iç savaştan belli bir güç kaybına uğramış olarak çıkmış olsalar da, zamanla etkinliklerini geri kazanmışlardır. 1992 yılında başbakanlığa getirilen Refik Hariri, Sünni toplumunun en etkili lideri konumundaydı. Bir yandan Suriye ile dengeli ilişkiler yürütmüş olan Hariri, ticari ve kişisel bağları sayesinde bölgede ve Batı’da saygınlığı olan bir kişiydi. 

O dönemde muhalif cephede yer alan bir diğer kesim de Dürzîlerdir. Lübnan tarihinde önemli roller üstlenmiş olan Dürzîlerin genel nüfusa oranı yüzde 
6’dır. Özellikle Şuf ve Dağlık Lübnan bölgelerinde önemli güce sahiptirler. Şu anda Dürzîlerin lideri konumundaki Velit Canpolat, sürekli değişen ittifaklar 
içine girmiş, değişik siyasal pozisyonlar almıştır. Kendi adına başarılı sayılabilecek bir yol takip eden Canpolat, böylece temsil ettiği grubun potansiyelinin üzerinde bir konum elde etmiştir. Muhalefet cephesine geçmeden önce ABD ve İsrail politikalarına eleştirel yaklaşan Canpolat, Hizbullah’la da 
iyi ilişkiler içinde olmuştur. 

3. Suriye’nin Çekilmesi, İsrail-Lübnan “Savaşı” ve Yeni Dengeler 

Lübnan’da 2005 yılında gerçekleşen Meclis seçimleri Hariri suikastının gölgesi altında gerçekleşmişti. O dönemin temel ayrışımı Suriye’nin Lübnan’daki 
askeri varlığının sona erdirilmesi veya sürdürülmesi konusundaydı. Sünni kesim dışında da destek bulan ve halkın çoğunluğu tarafından sevilen Hariri’nin 
öldürülmesinin arkasında Suriye olduğu inancı iç savaş yıllarından beri ülkede bulunan Suriye askerlerinin geri çekilmesi konusunda Lübnan halkının 
büyük çoğunluğunu birleştirmişti. Uluslararası baskılar ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ile devam eden süreç Suriye’nin 2005 yılının Nisan ayında Lübnan’dan askerlerini çekmesi ile sonuçlanmıştı. Böylece Lübnan 2005 yılının Mayıs ayında gerçekleşen Meclis seçimlerine, iç savaş sona erdikten sonra ilk kez Suriye vesayeti olmadan giriyordu. Seçim bir anlamda Suriye’nin Lübnan’daki varlığını savunanlar ile karşı olanlar arasındaki yarışa dönüşmüştü. 14 Mart 2005 tarihinde düzenlenen gösterilerden adını alan 14 Mart İttifakı Lübnan’daki Suriye vesayetine son verilmesini savunuyordu. Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri başında bulunduğu Gelecek Hareketi’nin önderlik ettiği ittifakta, Dürzî toplumu temsil eden ve Velit Canpolat’ın lideri olduğu İlerici Sosyalist Parti ve Hıristiyanların desteklediği Lübnanlı Güçler ile Ketaib gibi partiler bulunuyordu. Yine 8 Mart 2005’te düzenlenen gösteriden adını alan 8 Mart İttifakı ise Hizbullah önderliğinde, Emel, Mişel Aoun’un Bağımsız Vatansever Hareketi ve Suriye tarafından desteklenen Suriye Ulusal Sosyalist Parti gibi gruplardan oluşuyordu. (İttifakların detaylı açılımı Tablo 3’te verilmiştir). Bu ittifak Suriye’nin askeri varlığının devamını, Lübnan’ın istikrarı ve İsrail’e karşı direniş açısından savunan partilerden oluşuyordu. Suikastın yarattığı duygusal ortam ve halkın çoğunluğunun Suriye’nin etkinliğine son verilmesi noktasında birleşmesiyle seçim 14 Mart Bloğu’nun kesin zaferi ile sonuçlanmıştı. 14 
Mart’ın kazandığı 72 sandalyeye karşılık 8 Mart 56 milletvekilliği kazanabilmişti. 2005 Lübnan seçimlerinin sonuçları, bölgesel ölçekte İran ve Suriye açısından yenilgi anlamı taşıyordu. Buna karşılık, 14 Mart İttifakını destekleyen Suudi Arabistan, bölgede İran etkinliğinin sınırlanması açısından önemli bir başarı kazandığını düşünüyordu. Yoğun uluslararası baskı ve seçimlerde 14 Mart İttifakının kazandığı zafer Suriye’nin Lübnan’da yaklaşık 30 yıldır bulunan askeri varlığını geri çekmesi ile sonuçlanmıştı. 

Seçimlerden yaklaşık bir yıl sonra Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırması ve sonrasında İsrail’in sert karşılığı ile patlak veren II. Lübnan Savaşı, bir kez 
daha Lübnan’daki güç dengelerinin değişmesine neden oldu. 

Savaşın başında Şiiler dahil olmak üzere Lübnanlıların büyük çoğunluğu ülkeyi gereksiz, maliyetli ve haksız bir savaşa sürüklediği için Hizbullah’a kızıyordu. İsrail de aynen bu düşünceyle halkın Hizbullah’a karşı dönmesini umuyordu. Fakat bu strateji geri tepti. İsrail’in savaş stratejisi bunda en büyük etkendi. İsrail, Hizbullah yerine tüm ülkeyi yok etmeye girişince savaş başındaki görüşler tersine dönmeye başladı. İsrail Hava Kuvvetleri, savaş sırasında yaklaşık bir milyon Güney Lübnanlı ve Güney Beyrutlu Şii’nin evlerinden sürülmesine neden oldu. Şii bölgelerin dışındaki yerleri de bombaladı. 

Sivillere yönelik çok yoğun saldırılar gerçekleştirdi. Ülke ekonomik anlamda çökertildi (4 milyar dolara yakın olduğu belirtilmektedir), altyapıya (yollar, 
iletişim, enerji ve su altyapısı) büyük zararlar verdi. Her geçen gün somut kayıplarla karşılaşan halkın İsrail’e nefreti artmaya başladı. Hatta Şiiler dışındaki 
mezhepler arasında da Hizbullah’ı, direnişi destekleyenler çoğaldı. Lübnan’daki Hizb-ul Tahrir ve Hizb-ul Tevhit gibi örgütlü Sünni hareketler direnişe destek vermeye başladı. Hizbullah’ın asker kaçırma eylemini, o sırada büyük baskı altında olan Filistinlileri ve HAMAS’ı rahatlatmak amacıyla düzenlemiş olması da, Sünnilerin sempatiyle yaklaşmasına neden oldu. 

Savaş Hizbullah’ın gücünü ve popülaritesini sadece Lübnan’da değil tüm Arap dünyasında artırmış ve İsrail’e karşı mücadele edebilecek tek Arap gücü 
olduğunu göstermiştir. Nasrallah daha önceki açıklamalarında, İsrail bir tehdit olmaktan çıkmadıkça ya da Lübnan’ı ve Lübnanlıları koruyacak güçlü, yeterli ve adil bir devlet mekanizması oluşturulmadıkça direniş ve silah bırakma meselesine çözüm getirilemeyeceğini söylüyordu. Savaş iki açıdan da 
Hizbullah’ın pozisyonunu desteklemiştir. Öncelikle savaşla birlikte İsrail tehdidinin varlığı ve boyutu görülmüştür ve bu da Hizbullah’ı güçlendirmiştir. 
Diğer açıdan Lübnan devletinin, ordusunun zayıflığı açıkça görülmüştür. 

Hizbullah, yeniden inşa sürecinde İran finansmanı ile aktif rol almış, bu konuda 
da hükümeti geride bırakmıştır. Evleri, işleri yıkılan insanlara yeniden inşa için 10.000’er dolar verilmiştir. “Rüşvetle kirlenmiş, etkisiz hükümete” karşı Hizbullah’ın çabaları halkın gözünde popülaritesini artırmıştır. Hizbullah’ın yardımlarına karşılık ABD, Lübnan’a sadece 230 milyon dolarlık yardımda bulunmuştur. Bu da savaşın yaklaşık dört milyar dolarlık zararını karşılamaktan çok uzak bir rakamdır. Ayrıca bu paraların hükümet tarafından etkin biçimde kullanılamaması da Hizbullah’ı güçlendirmiştir. Her ne kadar askerî kayıplar verse de ve Güney Lübnan’daki stratejik konumunu kaybetmiş olsa da, Hizbullah’ın siyasi ve psikolojik bir zafer kazandığı kesindir. 

Buna karşılık savaş, Suriye karşıtı cepheyi (14 Mart Koalisyonu) zayıflatmıştır. ABD’nin savaş sırasındaki tutumu ve hükümetin ABD’ye ılımlı yaklaşımı, 
halkı bu cepheden soğutmuştur. Bunun da ötesinde savaş, ülkedeki tüm gruplara hükümet ve ordunun ülkeyi dış tehditlere karşı koruma kapasitesine sahip olmadığını göstermiştir. Özellikle Şiiler, savaş sırasındaki icraatlarından dolayı hükümete son derece kızgındır. Hükümet, Güney Lübnan’ı boşaltma ve 
evlerinden çıkmak zorunda kalanlara yardım etme konusunda çok az çaba sarf etmiştir. Lübnan’da İngilizce yayımlanan Daily Star gazetesinde çıkan bir yazıda Hizbullah ve hükümetin savaş performansları kıyaslanırken şu ifadeler kullanılmakta dır: “ Hizbullah’ın insanı hayrete düşüren hızlı, etkin çalışması 
ve profesyonelliğine karşı, etkisiz ve rüşvete bulanmış siyasal sınıf ”. 

-Savaş sonrası ortamda Lübnan halkı ve siyaseti temel olarak ikiye bölünmüştür. Bir taraf 14 Mart Koalisyonu olarak bilinen gruptur. Adını Hariri suikastı sonrasında halkın sokaklara döküldüğü tarihten almaktadır. Diğer cephede, Hizbullah ve işbirliği yaptığı Mişel Aoun’un “Özgür Milliyetçi Hareketi” (ÖMH) bulunmaktadır. 

14 Mart Koalisyonu çok genel olarak; Sünniler, Dürziler ve Hristiyanların çoğunluğundan oluşmaktadır. Bu grup şu anda iktidardadır. Temel yaklaşımları şu şekilde özetlenebilir: Suriye ve İran karşıtlığı, Batı özellikle ABD yanlılığı, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını savunma, 1701 nolu BM kararına tam bağlılık, Uluslararası Barış Gücü’yle işbirliği. Saad Hariri ve Fuat Sinyora liderliğindeki kesim Batı’yla beraber Sünni Arap rejimlerinin de desteğini arkasına almış durumdadır. 

14 Mart koalisyonunun en güçlü grubu, Saad Hariri liderliğindeki Sünniler ve “Gelecek Hareketi”dir. Hariri’nin özellikle Suudi Arabistan’la yakın ilişkilerinin 
bulunması, Şiilerin arasında “Suudi kraliyet ailesinin vekili” olarak görülmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Hariri ve Sünnilere çok mesafelidirler. 

Suudi Arabistan’ın Irak, Afganistan ve Pakistan’da Şiilere karşı Sünni İslamcı radikalizmi desteklemesi, Hariri’nin Lübnan’daki radikal Sünni İslamcılarla yakın ilişkisi Hariri/Suudi eksenine olan güvensizliği pekiştirmektedir. 

Hristiyanlar ise ikiye bölünmüş durumdadır. Bir taraf Samir Geagea liderliğindeki “Lübnanlı Güçler”i desteklemektedir. Bunlar 14 Mart Koalisyonu içinde yer almaktadır. Diğer taraf Mişel Aoun’un lider-liğindeki ÖMH’yi desteklemektedir. Bu hareket muhalefet cephesi içindedir. 

Muhalefet temel olarak Hizbullah liderliğindeki Şiilerin ve Hristiyanların bir kısmının desteklediği ÖMH’den oluşmaktadır. Hristiyanların hepsi Suriye karşıtı değildir. Beyrut Araştırma ve Enformasyon Merkezi’nin yaptığı kamuoyu araştırmasına göre Hristiyanların yüzde ellisi Sinyora Hükümetinin meşruiyetini kaybettiğini düşünmektedir. Hristiyanlar arasında ülkenin Sünni/Suudi etkisinin artmasından çekinenler vardır. Aoun’un Hizbullah’la işbirliğinin altında yatan biraz da bu ortak kaygılardır. Yine aynı araştırmaya göre Hristiyanların çoğu (yüzde 77) Aoun’un Hizbullah’la işbirliği arayışlarını desteklemektedir. Mişel Aoun’un tabanını hükümetten rahatsız, Sünni/Suudi etkinliğinden çekinen Hristiyanlar oluşturmaktadır. Bu cephe İran ve Suriye tarafından desteklenmektedir. Şubat 2006’da Aoun ve Nasrallah, Hariri’nin siyasal gücünü zayıflatmak için bir anlaşma imzalamıştır. 

Mişel Aoun’un muhalefet cephesinde yer alması Hizbullah’a muhalefetin sadece Şiilerden oluşmadığını göstermek ve Suriye tarafından desteklendiği 
iddialarını çürütmek için fırsat vermektedir. 

Savaşın Hizbullah’ın zaferi ile sonuçlanmasının Lübnan iç politikası ve bölgesel açıdan önemli sonuçları oldu. Hizbullah o savaşa kadar hem içeri hem de 
dışarıdan silah bırakması yönünde yoğun baskı altındaydı. Uzun yıllar Güney Lübnan’da İsrail’e karşı silahlı mücadeleyi başarı ile yürütmüş örgüt Lübnan’da bazı kesimler tarafından istikrarsızlık unsuru olarak görülmeye başlamıştı. Suriye’nin askerlerini çekmesi, 2005 seçimlerini 14 Mart’ın kazanması hep Hizbullah aleyhine gelişmelerdi. Bütün bunlara Birleşmiş Milletler kararları ve artan ABD baskısı da eklenmekteydi. İkinci Lübnan Savaşı bu süreci tersine çevirdi. Her şeyden önce Hizbullah bir kez daha Lübnan halkının gözünde kahraman ve İsrail’e karşı Lübnan’ı koruyabilecek tek ulusal güç olarak görülmeye başlandı. Kendine güveni artan örgüt dışarıda kazandığı zaferin etkisiyle içerde rakipleri karşısındaki pozisyonunu güçlendirdi. Hizbullah kazandığı “askeri zaferi siyasi bir zafere dönüştürmek” için hükümet üzerindeki baskıları yoğunlaştırmaya başladı. Aralık 2006 tarihinde, Hizbullah önderliğindeki 8 Mart, hükümeti istifaya zorlamak ve erken genel seçim kararı alınması için hükümet binasının hemen yanı başında oturma eylemleri başlattı. Sivil gösterileri kabinedeki Şii bakanların istifası izledi. Muhalefet çok önemli bir topluluğun temsil edilmediği gerekçesiyle hükümetin geçersiz olduğu savını dile getirmeye başladı. Aylar boyu süren gösteriler Lübnan Devlet Başkanı’nın bir türlü seçilememesi ile yeni bir aşamaya ulaştı. 1 yıla yakın devam eden kriz zaman zaman küçük çaplı çatışmaları da beraberinde getiriyordu. Kamplaşmanın arttığı, tam bir siyasal çıkmazın yaşandığı sürecin son ve şiddetli ayağı 2008 yılının Mayıs ayı içinde yaşandı. Lübnan Hükümeti, 5 Mayıs tarihinde gerçekleştirdiği uzun toplantının sonucunda iki karar aldı. Bunlar, Hizbullah’ın devletten ayrı kendine ait iletişim sisteminin kaldırılması ve Beyrut havaalanı güvenlik şefinin görevinden alınmasıydı. Hizbullah’ın kararlara itirazı ile baş gösteren ve 7 Mayıs olayları olarak bilinen kriz örgütün çok kısa süre içinde 
Batı Beyrut’u işgal etmesi ve Saad Hariri’nin evini kuşatması ile sonuçlandı. Birçok ülkenin arabuluculuğu ile krize Doha’da varılan uzlaşı ile çözüm üretildi. Doha uzlaşısı ile taraflar; Genelkurmay eski Başkanı Mişel Süleyman’ın Devlet Başkanı seçilmesi, yeni hükümetin kurularak muhalefete 11 koltuk verilmesi (Muhalefet böylece hükümetin kararlarını veto edebilmek için yeterli sayıya ulaşmış oluyordu), seçim sisteminde bazı ufak değişiklikler yapılması ve ülkenin barışçı bir ortamda seçimlere götürülmesi konusunda anlaşıyordu. Muhalefete 11 bakanlık verilmesi kararı, bir yılı aşkın süre devam eden siyasi krizin kilit konularından birini oluşturuyordu. Siyasi tepkiler ve sivil eylemler aracılığı ile amacına ulaşamayan Hizbullah güç yoluyla ülkede yeni bir düzenin kurulması önündeki yolu açmış oluyordu. 

Doha uzlaşısı ile ülke bir anda rahatlamış, seçimlere barışçı bir ortamda girilmesini sağlamıştır. Lübnan her zaman dış gelişmelere aşırı duyarlı 
olmuştur. Bu süreçte sadece ülke içi gruplar değil tüm bölgesel aktörler sorumlu davranarak Lübnan istikrarına katkıda bulunmuştur. Bölgesel gerilimin 
yumuşamış olması Lübnan’ın rahatlamasına neden olmuştur. Obama’nın seçilmesi ile Ortadoğu’da esen yeni hava, Suriye-Suudi Arabistan gerginliğinin 
karşılıklı üst düzey ziyaretlerle yumuşaması Lübnan’ı doğruda etkilemiştir. Lübnan işte böyle bir ortam içinde Haziran 2009 meclis seçimlerine girmiştir. 

4. Lübnan Seçim Sistemi ve 2009 Parlamento Seçim Sonuçlarının Değerlendirilmesi 


a. Lübnan Seçim Sistemine İlişkin Teknik Veriler 

Lübnan anayasasına göre 21 yaş ve üzeri her Lübnan vatandaşı seçimlerde oy kullanma hakkına sahiptir. 

Meclis 4 yıllık görev süresi için seçilmektedir. 128 kişilik Meclis, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında eşit olarak paylaştırılmış durumdadır. 

Müslümanlar ve Hıristiyanlar da kendi içinde toplam 11 ayrı mezhebe bölünmüştür. Mezhepler siyasal sistemde kendilerine ayrılan kotalar ile temsil 
edilmektedir. (Bu dağılım Tablo 1’de ayrıntılı olarak verilmiştir). Meclis koltukları mezheplere göre dağıtılmakla birlikte seçmenler genel seçim hakkı çerçevesinde oy kullanmaktadır. Bu hak gereği her seçmen kendi seçim bölgesine ayrılan tüm mezhep koltukları için oy verebilmektedir. Dolayısıyla örneğin bir seçim bölgesindeki Hıristiyan aday Sünniler ya da Şiilerin de desteğine ihtiyaç duyabilmektedir. Seçim ittifakları bu yüzden büyük önem taşımaktadır. 


Tablo 1 – Meclis’te Mezheplere Ayrılan Kotalar 

Lübnan’da parlamenter demokrasilerde olduğu gibi güçlü partiler bulunmamak tadır. Parti olarak adlandırılan grupların çoğu sadece o bölgenin önde gelen bir isminin liderliğinde oluşturulan aday listelerinden ibarettir ve ilgili seçimle sınırlı olabilmektedir. Bu aday listeleri yerel ya da ulusal düzeyde ittifaklara dâhil olarak seçimlere girmektedir. Son iki seçime 14 Mart ve 8 Mart İttifakları şeklinde giren partiler ilgili seçim bölgesindeki kotalara göre aday listeleri oluşturmaktadır. Seçmenler bu aday listelerine oy vermektedir. 

Bir seçim bölgesinde hangi adayların en çok oyu aldığı önemli olmakla birlikte bazı durumlarda belirleyici olamayabilmektedir. Seçim bölgesi için mezhep kotaları oluşturulduğu için her bir mezhepten adayların kendi arasında en çok oyu alanları meclise girebilmektedir. Örneğin bir seçim bölgesinde 2 Şii, 1 Sünni koltuğu için 5 Şii ve 3 Sünni adayın yarıştığı varsayılacak olunursa, 5 Şii adayın kendi arasında en fazla oy alan 2 aday Meclis’e Şii kotasından girmektedir. Diğer Sünni koltuk için 3 aday arasında en fazla oyu alan bir kişi girecektir. Şii adaylar içinde Meclis’e giremeyen diğer 3 aday Sünniler 

arasında en fazla oy alan adaydan daha fazla oy almış olsa dahi Meclis’e 1 Sünni aday girmektedir. 

Lübnan’da daha önce yapılan seçimler dört hafta sonunda dört ayrı bölgede düzenleniyordu. Bu sistemin en büyük zaafı ittifakların bir önceki hafta 
gerçekleşen seçim sonuçlarına göre o hafta içinde yeniden değişmesine neden olması idi. Bahsedilen sıkıntıyı önlemek için 7 Haziran Meclis seçimi ilk 
kez tek günde tamamlanmıştır. 

Lübnan’da 5 vilayet kendi içinde 26 seçim bölgesine ayrılmıştır. Vilayetlerin toplam sandalye sayıları ve bu sandalyelerin mezheplere göre dağılımı Tablo 
2’de verilmiştir. 


Tablo 2 – Meclis’in Eyalet ve Mezheplere Göre Dağılımı 


b. Lübnan Seçim Sonuçları Değerlendirmesi 

7 Haziran 2009 tarihinde gerçekleşen Lübnan Meclis seçimlerinde 587 aday 128 sandalye için yarışmıştır. Toplam 3.257.224 kayıtlı seçmen yer almış, yaklaşık 1.760.000 Lübnanlı seçimlerde oy kullanmış, katılım yüzde 54 civarında olmuştur. Seçimler, gerginlik beklentisinin aksine sakin, demokratik bir ortamda gerçeklemiştir. Seçimlere Avrupa Birliği, Carter Center ve NDI’nın (National Democratic Institute for International Affairs) yanı sıra ulusal olarak gözlemci gönderen tek ülke Türkiye olmuştur. Bütün gözlemci grupları tarafından başarılı bulunan seçimlerin sonuçlarını etkileyebilecek tek sorun; seçimden önce kampanya döneminde, partilerine oy verilmesi karşılığı teklif edilen paralar ve yine yurt dışında yaşayan Lübnan vatandaşlarının tüm masraflarının karşılanarak oy kullanmaları için ülkeye getirilmeleri olmuştur. Bu şekilde oy kullananların sayısının 150 bin civarında olduğu ve bunun büyük çoğunluğunu 14 Mart İttifakı’nı desteklemek üzere ülkeye getirildiği ifade edilmektedir. Lübnan’ın büyük bölümünde esasen seçim sonuçları önceden belli idi. Şiilerin, Sünnilerin ve Dürzî’lerin güçlü oldukları bölgelerde kendi adaylarını çıkaracakları biliniyordu. Hatta rakip ittifakın aday çıkarmaması nedeniyle kesin sonuçların belli olduğu yerler bile bulunmaktaydı. Seçimin kaderi açısından önem taşıyan kritik bazı bölgelerde (Zahle, Baabda, Metn ve Beyrut 1 gibi) oyların dağılımı genel sonucu da etkileyecekti. Dolayısıyla iddia edildiği miktarda seçmen bu kritik bölgelere taşınmış ise seçim sonuçlarının az da olsa manipüle edilmiş olma ihtimali bulunmaktadır. 

Seçim öncesi beklenti Hizbullah liderliğindeki 8 Mart İttifakı’nın az farkla da olsa zafer kazanacağı yönündeydi. Ancak beklenenin aksine seçimler neredeyse bir önceki Meclis’in aynısı bir dağılım yarattı. Önceki Meclis’te 14 Mart İttifakı’nın 72’ye 56’lık üstünlüğüne karşı son seçimler yine 14 Mart’ın 71’e 57’lik üstünlük kurmasını sağlamıştır. 

Seçime giren ittifakları oluşturan parti ve hareketleri, kazanılan sandalye sayıları detaylı olarak Tablo 3’te bulunabilir. 




Tablo – 3 Lübnan Seçim Sonuçlarına Göre İttifakların Kazandığı Milletvekili Sayıları 

2008 yılında gerçekleşen 7 Mayıs olayları seçimin kaderini etkilemesi açısından büyük öneme sahiptir. Batı Beyrut’un işgali ve Saad Hariri’nin evinin kuşatılması, Hizbullah’ın talep edip de alamadığı tavizleri güç yoluyla almasına imkân tanımasına karşılık, Şiiler dışında kalan kesimlerin gözündeki meşruiyetini olumsuz etkilemiştir. Hizbullah’ın II. Lübnan Savaşı’nda İsrail’e karşı başarılı direnişi halkın büyük çoğunluğunun örgüt etrafında bütünleşmesine neden olmuştu. Lübnan’da İsrail karşıtlığı o kadar güçlü bir olgu ki, Hizbullah silahlarını İsrail’e karşı kullandığı oranda birleştirici olmakta, silahları meşruiyet kazanmaktadır. Ancak aynı oranda tersi yönde etkiyi 7 Mayıs olayları yaratmıştır. Silahların halka dönmesi, var olan mezhepsel kutuplaşmayı körüklemiş, Şii olmayanların kimliklerini hatırlamalarına neden olmuştur. Hizbullah, silah bırakması yönündeki baskılar karşısında silahların İsrail’e karşı ülkeyi koruma amaçlı olduğunu ve hiçbir zaman Lübnan halkına karşı kullanmayacağını savunuyordu. 7 Mayıs olayları ile bir anda Batı Beyrut’u işgal eden örgüt, özellikle Sünniler gözünde inandırıcılığını yitirmiştir. Bu uzun vadeli etkinin yanı sıra, seçimlerde 8 Mart’ın beklenen başarıyı sergileyememesinde 7 Mayıs olayları önemli bir etken olmuştur. 8 Mart İttifakı’nın Hizbullah ve Emel adayları Şiilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde beklendiği gibi milletvekilliklerini kazanmıştır. Sünniler de çoğunluk oldukları bölgelerde 14 Mart’ı desteklemiştir. 
Ancak seçim sonuçları açısından belirleyici olan Hıristiyan oyları olmuştur. Çünkü Hıristiyanları temsil eden partiler iki ittifak içinde dağılmış durumdadır. 

Hıristiyan oylarının etkili olduğu bölgelerde 8 Mart beklediği başarıyı elde edememiş tir. Muhtemelen Batı Beyrut’un işgali Hıristiyan seçmenlerin oylarının 14 Mart’a kaymasına, Sünniler ve diğer mezheplerin bu ittifak etrafında seferber olmalarına neden olmuştur. 

7 Haziran 2009 tarihinde gerçekleşen Lübnan parlamento seçiminin üzerinden 5 ay geçtikten sonra Gelecek Hareketi lideri Saad Hariri Başbakanlığında bir hükümet kurulabilmiştir. Ulusal uzlaşı hükümetinde 8 Mart İttifakı olarak bilinen muhalefetten de bakanlar yer almıştır. Dağılım şu şekilde belirlenmişti. 

Seçimden zaferle ayrılan 14 Mart İttifakı’na 15, 8 Mart İttifakı’na 10 bakanlık verilmesi ve Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın geriye kalan 5 bakanlık koltuğunu belirlemesi konusunda uzlaşılmıştı. Ancak daha sonra muhalefetin 10 bakanı ile birlikte Mişel Süleyman’ın kotasından bakanlar kuruluna giren bir bakan istifa etmiştir. 11 bakanın istifası ile Lübnan Anayasasına göre uzlaşı hükümeti düşmüştür. Bu süreci takiben Hizbullah’ın adayı olarak Sünni milletvekili Necip Mikati liderliğinde yeni bir hükümet kurulmuştur. 

Dürzi lider Canpolat ve partisinin taraf değiştirerek 8 Mart Grubunu desteklemesi parlamentodaki dengeleri Hizbullah lehine değiştirmiş böylece Mikati hükümeti güvenoyu alabilmiştir. 

**