Baransel Mızrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Baransel Mızrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2017 Pazar

DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİNDE ÜRDÜN ÖRNEĞİ



 DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİNDE ÜRDÜN ÖRNEĞİ 


Baransel Mızrak 

Özet 

Ürdün Krallığı nın diğer Ortadoğu ülkelerine nazaran dinî gruplarla göreceli olarak ilginç bir ilişkisinin olduğunu söylemek mümkündür. Haşimi Krallığı ve dinî gruplar arasındaki münasebetler her zaman daha sakin bir hüviyete sahip olmuş ve birçok Ortadoğu ülkesinde müzmin bir sorun haline dönüşen çatışmacı ilişki, Ürdün yönetimi ve dinî gruplar arasında pek görülmemiştir. Din ve devlet ilişkileri bağlamında Ürdün de göze çarpan en önemli hareket Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketidir. 

Özellikle bir zamanlar İhvan la Ürdün ün iyi olan ilişkilerinin son dönemlerde neden kötüleşmeye yüz tuttuğunu ise incelemek gerekmektedir. İhvan ın yanında bazı Selefi gruplar da Ürdün deki devlet-din ilişkileri bağlamında bahsedilmesi ve ele alınması gereken önemli topluluklardandır. Ürdün deki gruplardan birçok açıdan ayrılan Selefiler, şüphesiz ülkedeki faal durumlarıyla da incelenmesi zaruri olan gruplardandır. Anahtar Kelimeler: Ortadoğu, Ürdün, Haşimi Krallığı, Müslüman Kardeşler, İhvan, Selefi Gruplar 

    Toplumsal Olarak Ürdün ve Din Devlet İlişkilerine Genel Bir Bakış Ürdün, bilindiği gibi sınırları Avrupa devletlerince çizilen ve komşuları ile doğal korunaklı çizgilere/ yapılara sahip olmayan bir ülkedir. Topraklarının büyük bir bölümü çöllerden müteşekkildir ve ekonomik olarak zayıf bir ülkedir. Ürdün de iki önemli topluluk yaşamaktadır. Bunlar Filistinliler ve Doğu Şeria da yaşamlarını sürdüren Ürdünlülerdir. Filistinlilerin nüfusu Ürdünlülerin nüfusunun yarısından fazladır ve Ürdün yönetimi Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanımıştır. Ancak etnik köken, dil ve din açısından ortak bir yapıda olsalar da Filistinlilerin Ürdün de ayrımcı bir muameleye tabi tutulduğu herkesin malumudur. Yani Filistinliler devlet kademelerinde Ürdünlülerin sahip olduğu haklardan istifade edememekte ve yüksek pozisyonlara atamaları yapılmamaktadır. Ürdünlüler daha çok resmî kurumlarda, yönetimde, kamuya ait sanayi kuruluşlarında ve askeriyede görevler üstlenirken, Filistinlilerin ise genellikle özel sektörde faal oldukları bilinmektedir. Bu uygulamanın Filistinlilerin Ürdün e fazla entegre olarak Filistin ile bağlarının kopmasını engellemek için yapıldığı yorumları da bulunmaktadır. 1 Ürdün ün resmî dini İslam dır. Ülkede ne kadar Müslüman veya Hristiyan olduğu konusunda kesin rakamlar bulunmamaktadır. Ancak nüfusun yaklaşık olarak %92 sinin Sünni Müslüman, %6 sının da Hristiyan olduğu belirtilmektedir. Bunların yanında nüfusun %2 sinden fazlasının da Şii, Dürzi ve Bahai olduğu tahmin edilmektedir. 2 

Ülkede, kamu düzeni ve ahlakını bozmadıkça diğer din mensuplarına da dinî özgürlüklerini yaşama hakkı verilmektedir. Anayasada kralın Müslüman olması, hükümetin de İslam hukukuna uygun hareket etmesi gerektiği belirtilmektedir. Belirlenmiş bu kurallara karşın ülkede hükümetin bazı uygulamalarının din özgürlüğünü engellediği yönünde iddialar söz konusudur. Buna örnek olarak da Müslümanların Hristiyanlığa geçişlerinin yasaklanmış olması gösterilmektedir. Ancak Ürdün de Müslümanlar ile Hristiyanlar huzur içinde yaşamakta ve çoğu kez birlikte hareket etmektedir. 3 

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından 2014 yılında yayımlanan Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu nda Ürdün de Müslüman ve Hristiyanların barış içerisinde yaşadıkları ancak resmî olarak tanınmayan dinlerin inanç sahipleri ile Müslümanlıktan diğer dinlere geçen insanların toplum ve devlet tarafından baskıya ve psikolojik şiddete uğradığı iddia edilmektedir. 4 Ürdün hükümeti ülkedeki Hristiyanların dinî inançlarını özgürce yaşadıklarını ifade etmektedir. Gerçekten de Ürdün deki Hristiyanlar yargı, yasama ve yürütme erkleri yanı sıra emniyette, orduda ve burada sayamadığımız başka birçok kurumda Müslümanlarla yan yana rahatlıkla çalışabilmekte; üniversitelerde iyi pozisyonlara gelebilmektedirler. Dürzilik ve Bahailik Ürdün de din olarak tanınmamakla birlikte nüfus olarak küçük bir grubu oluşturan bu kişilerin de dinî inançlarını yaşamasına karışılmamaktadır. Bu bağlamda Dürzilerin devlet kademelerinde ayrımcılığa maruz kalmakla birlikte toplumsal alanda ayrımcılıkla ilgili bir şikâyetlerinin olmadığı ifade edilmektedir. Bahailik inancına sahip olanların ise hem devlet hem de toplum tarafından rahatsız edici bir biçimde ayrımcılığa maruz kaldıkları söylenmektedir. Örneğin bu iki inanç mensuplarına verilen kimlik kartlarında dinî inanç kısmının boş bırakılmasının bu kişilerde rahatsızlığa neden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, Dürzi ve Bahai inancına sahip insanlara ait mahkemelerin olmadığı, bu yüzden de ailevi konular ve aile meseleleri ile ilgili kararların alınamadığı, bu tür davaların şeriat mahkemelerinde görüldüğü ifade edilmektedir. Bunun yanında bu inanç sahipleri Müslüman dinî liderlerin kendileri hakkındaki bazı söylemlerinden de büyük rahatsızlık duyduklarını, bu tür söylemlerin toplumsal hayatta kendilerine genel olarak tehdit veya hakaret olarak döndüğünü belirtmektedirler. Farklı din mensupları arasındaki evlilikler ne devletçe ne de toplumca hoş görülmekte ve onaylanmaktadır. Bu çiftler yaşadıkları baskı dolayısıyla yurt dışına göç etmektedir. 

Öte yandan Ürdün de, ateistler ve resmî olarak tanınmayan dinler haricinde, tüm din mensuplarının kendi mahkemeleri bulunmakta ve davaları bu mahkemelerde görülmektedir. Ayrıca Müslümanlar ve diğer inanç sahiplerinin dâhil olduğu davalara da şeriat mahkemeleri bakabilmektedir. 5 Camilerin yönetiminde söz sahibi olan devlet, kendisine karşı meydana gelebilecek muhalif hareketleri de bu sayede engelleyebilmektedir. Örneğin Mısır da camiler daha özerk bir yapıda hareket ederken Ürdün de tamamen devlet kontrolündedir. Vaiz, imam ve tüm din çalışanlarının memuriyete alınma süreçleri, tayinleri ve cuma hutbeleri, devletin kontrol ve denetimi altındadır. Bu önlemler şüphesiz din hizmetlerinde devletin etkin yönetimini ve bu gruplar arasında yönetime karşı oluşabilecek tehlikeleri bertaraf etme amacını taşımaktadır. 6 Ürdün ve Müslüman Kardeşlerin (İhvan) Altın Çağı Ürdün de devlet ve İhvan arasındaki ilişkiler çoğunlukla çatışmadan uzak bir seyir izlemiştir. 

Kral I. Abdullah ın 1945 yılında İhvan ın ofisinin açılışına katıldığı ve kendilerini tebrik ettiği bilinmektedir. Suriye ve Mısır daki durumun aksine Ürdün, şiddeti savunmayan bu tür barışçı grupları destekleyen vatandaşlarına izin vermiştir. Bölgedeki diğer İslami grupların aksine İhvan ın askerî bir kanadı yoktur ve Ürdün rejimine karşı olan şiddet hareketlerine de hiçbir zaman destek vermemiştir. Hatta 1970 lerde Filistin Kurtuluş Örgütü ve Haşimi Krallığı arasında vuku bulan ve Kara Eylül olarak anılan olayda dahi Filistinlilere karşı alınan sert önlemlerde İhvan, Ürdün rejiminin yanında durmuş ve rejimin devrilmesi için oluşturulan militan örgütlere katılım sağlamamıştır yıllarında İhvan ve devlet arasında çok sağlıklı ve karşılıklı çıkar temelinde kurulmuş bir ilişki görülmektedir. 

Hatta rejim, İhvan ın güvenilir bir müttefik olduğunu ve diğer gruplar gibi ülkenin güvenliği ve istikrarını zedeleyecek bir girişim içinde olmadığını açıklamıştır Arap-İsrail Savaşı Ürdün İhvanı için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu tarihten sonra İhvan ın siyasete katılma konusundaki eğiliminin arttığı, ayrıca Yahudi güçlerine karşı gönüllü birlikler oluşturarak mücadele ettiği gözlenmiştir. Mısır da 1952 Temmuz Devrimi sonrasında milliyetçi ve sol hareketlerin güç kazanmasının etkileri bir yıl sonra, 1953 yılında, Ürdün İhvan hareketini de yeni bir dönemece getirmiştir. Ürdün İhvanı bu süreçte farklı bir yapılanmaya gitmiş ve Mısır daki İhvan örneğini takip etmiştir. Ürdün İhvanı bu dönemde siyasal, ekonomik ve kültürel hayatta daha aktif bir şekilde yer alma kararı almıştır. Bu yeni anlayışa uygun olarak da Ürdün hükümetine başvurarak sadece hayırsever bir kuruluşu olarak değil aynı zamanda Genel İslami Meclisi olarak da kayıt başvurusunda bulunmuştur. 

İhvan ın bu talebi Ürdün hükümeti tarafından kabul edilmiştir. Önceki dönemlere nazaran siyasi hayatta daha aktif bir çizgi izlemeye başlayan İhvan, 1956 yılında parlamento seçimlerine katılmış ve ilk kez bir hareket olarak parlamentoda dört koltuk kazanmıştır. Bu dönemde rejim ve İhvan arasındaki ilişkiler iyi olmasına rağmen, bazı çevreler İhvan ın rejime karşı tehdit oluşturduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Çünkü İhvan ideolojisi bir yandan tümüyle Batı ya karşı çıkarken bir yandan da şeriatı devletin tek meşru yasal dayanağı olarak kabul etmektedir. Gerçekten de İhvan, rejimi İslami değerler sisteminden ve ahlaki değerlerden uzaklaşmakla itham etmekten çekinmemiş ve Britanya ile olan özel ilişkileri şiddetle eleştirmiştir. Bunun yanında 1955 Bağdat Paktı nı ve Ürdün ün bu pakta katılma ihtimalini de onaylamayarak eleştirel bir tutum sergilemiş, Britanya nın bıraktığı boşluğu ABD nin doldurma çabası olarak gördüğü Eisenhower projesine de karşı çıkmıştır. Tüm bunlara rağmen İhvan ile rejimin ilişkileri karşılıklı çıkar temelinde ilerlemiş ve 1950 ler ve 1960 larda olduğu gibi İhvan, zor zamanlarında hep rejimin yanında olmuştur. Buna mukabil, Mısır başta olmak üzere diğer Arap rejimlerinde baskı ve şiddete uğradığı dönemlerde Ürdün deki rejim de İhvan için önemli bir sığınma merkezi olmuştur. Burada bilhassa belirtmek gerekir ki İhvan, diğer partiler gibi bu dönemde siyaseten yasaklı olmayışından istifade ederek kazanım sağlamaya çalışmamış, çabalarını daha çok sosyal hayattaki etkisini geliştirmek ve çalışmalarını hayır işleri yapmak üzerine inşa etmiştir Arap-İsrail Savaşı nda da Cihat adlı birlikler kurarak işgalci İsrail güçlerine karşı büyük bir askerî direniş sergilemiştir. 

Ancak cihat deneyimi Filistinli direniş güçlerinin ülkeden çekilmesi ile sona ermiştir. Hareket, çabalarını yine öğrenci birlikleri, İslami hastaneler ve okullar inşa ederek sürdürmeye çalışmıştır yılında Ürdün de yaşanan büyük ekonomik buhran sırasında geniş çaplı sokak gösterileri olmuş ve Kral Hüseyin bu krizi parlamentoyu revize etme ve sivil reformlar yapma sözüyle yatıştırabilmiştir. İhvan kriz esnasında sokak gösterilerine katılım sağlamasa da mevcut ortam kendi siyasi gündemini ortaya koyma fırsatı vermiştir yılına gelindiğinde ise İhvan ın bir kolu olan Hamas ortaya çıkmıştır. 


Yukarıda da belirtildiği gibi Ürdün İhvanı ideolojik temelini ve organizasyon yapısını Mısır daki muadilinden almış ve Hasan el-benna nın öğretileri etrafında toplanmıştır. Seyyid el-kutub ise harekette birçok değişiklik ve düzenleme yapmak istemiş Allah ın hükümeti, 8 Cihat ve İslam ın Devrimci Karakteri gibi temalar üzerinden görüşlerini şekillendirmiştir. 9 Ancak hareket içerisinde iki farklı grup ortaya çıkmış ve el-benna taraftarı olan reformistlerle Kutub taraftarı olan radikaller arasında tartışmalar baş göstermiştir. Mısır daki bu tartışmalara tepkisiz kalmayan Ürdün İhvan ı da göreceli olarak rahat koşullarda olmasına rağmen bu tartışmalarda taraf olmuştur. 10 Ürdün de İhvan-devlet ilişkisi, Mısır daki İhvandevlet ilişkisinin aksine çok daha yakın olmuştur. Ürdün de İhvan ve devlet ortak çıkar alanı bulmuş ve Arap milliyetçiliği ve radikal İslam gibi tehditlere karşı Haşimi Krallığı ile birlikte hareket etmiştir. Bazı yazarlar ılımlı İslamcıların demokratik bir tutum sergileyerek daha fazla özgürlük kazandığını ve bunun onları baskıdan kurtardığını yazmıştır. 

Öte yandan bu durumun rejimin çıkarlarına aykırı olduğunu söyleyenler de olmuştur. Haşimi Krallığı ile İsrail arasındaki yakınlaşmadan sonra, devletin İhvan ile ilişkilerini yakın tutarak bu duruma sert tepki verebilecek diğer İslami grupların etkilerini hafifletmek istemiş olabileceğini savunlar da vardır. Ürdün de mevcut İslami hareketler arasında bir bütünlüğün olmadığı öteden beri bilinmektedir. Özellikle Filistin meselesinde bu ayrılık daha da fazla açığa çıkmaktadır. İhvan, benimsediği demokratik tutum sayesinde siyaset alanında geniş çaplı bir muhalefet etme imkânı bulmuştur. Bugün gelinen noktada İhvan ın siyasi olarak etkisinin azaltılmasının bu grubun radikalleşmesine yol açabileceğini söyleyenler de az değildir. 11 Bu konuda Wiktorowicz, Ürdün İhvanı nın monarşi içerisinde sadık muhalif pozisyonunu koruyarak gücünü artırdığını ve Haşimi Krallığı nın da muhalefeti yönlendirmede ve kendisine fazlaca eleştirel bir tutum takınan muhalif grupları marjinalleştirmede İhvan ı önemli bir araç olarak kullandığını ifade etmiştir. 

Bu sayede İhvan ın amaç ve organizasyonlarına katkı sağlayan yönetim, bunun karşılığında Haşimi Krallığı na karşı vuku bulacak karşı muhalefeti engelleyebilmek için İhvan desteğini elde etmiştir. 12 Haşimi Krallığı ile Ürdün İhvanı nın Bozulmaya Başlayan İlişkileri ve Bunun Olası Etkileri Haşimi Krallığı ve İhvan arasındaki ilişkilerin tamamen gerginleşmesi, Müslüman Kardeşlerin bir mensubu olan Mısır Devlet Başkanı Mursi nin darbe ile iktidardan düşürülmesi sonrasında Ürdün de de yönetimin İslamcılara karşı baskısını artmasıyla başlamıştır. Kral Abdullah, İslami hareketlere karşı olan antipatisi bir yana, İhvan a karşı yükselen genel baskıcı akıma ayak uydurmuştur. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen Haşimi Kralı, bu sayede ülkesindeki muhalefetin önemli bir ayağını oluşturan İhvan ı dize getirmek istemiştir. Bunun yanında Amman ın son dönemde ortaya çıkan yeni İhvan ile kendisine yakın eski İhvan ayrımını suistimal ederek bundan bir kazanım sağlama çabasında olduğu da dile getirilen görüşlerdendir. 13 Ancak İhvan a karşı bu kadar sert bir tutum içine girmiş olmasının Haşimi Kralı nı sıkıntıya sokması da ihtimaller arasındadır. Çünkü The New York Times ın bir haberine göre 6 milyonluk nüfusun yaklaşık %25-30 u İhvan ı desteklemektedir. İhvan, yönetimde Kral ın atadığı başbakanı değil halk tarafından seçilmiş bir başbakanı görmeyi arzu etmektedir. Bu arada 1989 yılında gayet şeffaf bir şekilde yönetildiği ifade 4

5 edilen parlamento seçimlerinde İhvan ın büyük bir başarı sağlayarak neredeyse parlamentodaki koltukların üçte birini kazandığını da belirtmek gerekmektedir. Bu tablonun ortaya çıkmasından sonra hükümet, seçim yasasını değiştirerek İslamcıların siyasi gücünü azaltacak önlemler almaya başlamıştır. Aradan geçen sürede İhvan bu duruma tepki olarak 2010 ve 2013 seçimlerini boykot etmiştir. İhvan ın faaliyetlerini engellemenin bu grubu daha da hırçınlaştırabileceği ve radikalizmi artırabileceği yönündeki endişeler ise bu süreçteki bir diğer risk unsurudur. 

Bilhassa DAEŞ ile mücadelede başka bir İslami grubun -ki bu grup toplumun önemli bir kesimi tarafından destekleniyorsa- ötekileştirilmesi, yeni bir radikal grubun ortaya çıkmasına ve Ürdün devletinin başına bela olmasına sebebiyet verebilir. 14 Keza hükümet yetkilileri yaklaşık Ürdünlünün DAEŞ saflarında savaştığını ve bu kişilerin geri dönerek Ürdün de saldırılar düzenlemesinden büyük endişe duyulduğunu ifade etmektedir. Bu arada yapılan başka bir araştırmaya göre Ürdün nüfusunun %10 u DAEŞ terör örgütüne olumlu bakmaktadır. 15 Dolayısıyla böyle bir risk varken kendi varlığına büyük bir tehdit oluşturmayan ve yeri geldiğinde Haşimi Krallığı ile birlikte hareket edebilen İhvan ın ötekileştirilmesi ve dışlanması pek de akıllıca görünmemektedir. Bunun yanında Ürdün ün İhvan a karşı takınacağı sert tavrın uluslararası alanda da çeşitli yansımaları olabilecektir. Böylesi bir durumda Ürdün ün de Mısır gibi insan hakları örgütlerinin yakın markajına girmesi ve baskıya uğraması ihtimal dâhilindedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi İhvan, Haşimi Krallığı na bir tehdit oluşturmamaktadır. Zira genç işsizlik oranının %28 in üstüne çıktığı, misafir ettiği büyük bir Suriyeli mülteci nüfusun getirdiği zorluklar ve büyük dış borç yükü altındaki Ürdün de, öncelikli gündem maddesi İhvan değil ekonomi olmalıdır. Ancak ne var ki tüm bu risklere rağmen Ürdün rejimi İhvan ı tehdit olarak görmekte ve ona karşı baskıcı politikalarından vazgeçmemektedir. 16 Ürdün deki Selefi Hareket Selefi hareket, diğer grupların aksine mantıki tartışma ve akıl yürütme metodunu tercih etmemekte ve akidenin esaslarının sadece Kur an ve sünnetten hareketle tayin ve tespit edilebileceğini savunmaktadır. Yani inanç esaslarının kaynağı naslar olmalı ve bunların delilleri de oradan çıkarılmalıdır. Bundan ötürü Selefiler Kur an ve sünnette yani nasta Allah ın sıfatları ve fiilleri ile alakalı hususları, mecazi anlamlarına bakmadan olduğu haliyle benimserler. 17 Günümüzde Selefilik, İhvan da görüldüğü gibi fikir ve eylem açısından homojen bir yapıda değildir. 

Bu nedenle kendi aralarında belli kriterler doğrultusunda tasnifinin yapılması zor görünmektedir. Esasen bakıldığında savundukları inanç ilkeleri ve kültürel atmosferin benzerlikler barındırdığı, ancak sosyal ve siyasal alanda bazı farklılıkları bulunduğu görülmektedir. Selefi akımları dört ana kategoride değerlendirmek mümkündür. 1. İlim ve daveti düstur edinmiş olanlar. Bu grup, insanları kendi ilkeleri doğrultusunda hareket etmeye davet eder ve dinî eğitim verir. Ayrıca her türlü siyasi katılıma da uzak durur. Akaid 18 üzerine yoğunlaşan Selefiler, akaid esaslarını bidat ve hurafelerden arındırır ve Mutezile, Haricilik ve Şiilik gibi inançları sapkın olarak kabul ederler. Tasavvufi akımlara karşı da mesafeli duran Selefiliğin bu kolu Suudi Arabistan bölgesinde yaygın olup Abdulaziz b. Baz ile Nasıruddin el-bani gibi isimlerin fikirleri etrafında vücut bulmuştur. 2. Siyasete ve siyasi partilere uzak duranlar. Bu Selefiler, yöneticilere itaat etmeyi kendilerine ilke edinmiştir. 

Ancak siyasete karşı sert ve uzak duruşlarının yanında, iktidara talip olan İslamcılara karşı iktidar ile saf tutarlar. Daha çok Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde varlık gösteren bu grubun etkisi Arap devrimleriyle azalmaya başlamıştır. 3. Bu Selefi grup daha çok cihatçı olarak anılmakta ve Arap dünyasındaki rejimleri alaşağı etmek için şiddet eylemlerine başvurmaktadır. Günümüzde bu Selefi grupları İslam dünyasındaki birçok eylemden sorumlu tutulmaktadır. 4. Daha ıslahatçı bir duruş sergileyenler. 

Bu gruptakiler sosyal ve siyasal meselelere daha yakın ve ılımlı bir yaklaşım sergilemekte ve Selefi 5

6 inanç ve ilkelerinin hayatın her alanında aktif bir biçimde savunulması gerektiğini düşünmektedirler. Bilhassa toplumsal ve siyasal değişimin tedrici ve barışçı bir biçimde olması gerektiğine inanırlar. Bu Selefi grubu Arap devrimleri öncesinde çok aktif olmamakla birlikte devrimler sonrasında birçok Arap ülkesinde siyasi partilere aktif bir biçimde katılmıştır. 19 Günümüzde Ürdün deki Selefi hareketin de yükseldiği görülmektedir. Bugün ülkenin hemen hemen bütün şehrinde Selefilere ait kitapçılar, derslikler ve faaliyetlerde artışlar gözlenmektedir. Ürdün deki Selefiler de İslamiyet in özünden gelen uygulamalara tabii olduklarını, doğrudan Peygamber in değiştirilmemiş uygulamalarını benimsediklerini ifade etmektedirler. Onların düşüncesine göre hayatın tüm alanı Kur an, sünnet ve hadisler etrafında şekillendirilmelidir. Ürdün deki Selefiler diğer İslami grupların aksine daha informal ağlarla hareket etmekte ve amaçlarına ulaşmada bu yöntemi kullanmaktadırlar. Selefilerin İhvan a karşı yaklaşımlarının nasıl olduğu ise herkes tarafından bilinmektedir. İhvan Selefilere nazaran Ürdün de akademik, sosyal ve siyasal alanda daha aktif bir profil sergilemektedir. Selefilerin artan etkinliğine rağmen İslam dünyasında öne çıkan ve birçok araştırmaya konu olan yapı İhvan dır. Ancak Selefilerin Ürdün de ulemada baskın bir rol oynadığını da belirtmek gerekmektedir. İslami öğretilerin toplumda yayılmasında talebeler ve İslam âlimleri önemli rol oynamakta, bu sayede birçok ağ kurularak İhvan ve diğer İslami grupların aksine propaganda yapılmaktadır. Selefiler kurdukları çalışma grupları, evlerde yaptıkları özel dersler ve diğer dinî aktivitelerle kendi düşüncelerinin yayılması için çalışmaktadır. İhvan ve diğer gruplar faaliyetlerini resmî yapılar üzerinden yürütürken Selefiler daha çok kişisel bağlarla kurdukları resmî olmayan yöntemlerle kendilerini anlatmaktadırlar. Bu durumun rejime tehdit oluşturup oluşturmadığı bir yana, bunlar sadece Ürdün de değil kurdukları sosyal bağlarla tüm Ortadoğu da birçok toplumu şekillendirmektedir. Selefilerin, kurdukları bu gayriresmî bağlarla, Ürdün yönetiminin baskı ve denetimlerini savuşturabilecekleri ve aktivizmlerini büyük ölçüde koruyabilecekleri düşünülmektedir. Ancak Ürdün, bu grupların oluşturabileceği tehdidi dikkate alarak Selefilerin faaliyetlerini olabildiğince engellemeye çalışmaktadır. 20 Ürdün deki Selefi grupların sayısı 1970 lerde Mısır, Lübnan ve Suriye gibi ülkelerde eğitim almaya giden Ürdünlülerin geri dönüşü ile birlikte gözle görülür bir biçimde artış göstermiştir da genç talebeler arasında hızla yayılan Selefilik hareketi Ürdün de önemli bir güç elde etmiştir. 

Özellikle Suriye de eğitim gördükten sonra Ürdün e dönen Muhammed Nasır el-din el-bani nin öğretileri bu hareketin gelişmesi ve yayılmasında oldukça etkili olmuştur yılında Afganistan savaşından dönen Selefi gruplar da Ürdün deki siyasi sisteme ve rejime karşı sert ve şiddet eğilimi yüksek bir yaklaşım içerisinde olmuşlardır. Bu gruplar savaşa katılarak sadece savaş deneyimi elde etmemiş, aynı zamanda Selefi düşüncesini de yayma fırsatı bulmuştur. Kendilerini cihatçı olarak niteleyen bu gruplar yeraltında örgütlenerek rejime karşı mücadele başlatmıştır. Ayrıca, Körfez Savaşı sırasında Suudi Arabistan ın yabancı askerleri ülkesine kabul etmesi, Selefilerin büyük tepkisini çekmiş, Selefiler bu dönemde çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir. Ürdünlü birçok yetkiliye suikast düzenlenmiş, Batı etkisini barındıran her şey Selefiler tarafından hedef alınmıştır. Arap dünyasında pek çok kişiyi etkileyen bu gruplar, peş peşe eylemler gerçekleştirmiştir. 21 Selefi gruplar içerisinde İbn-i Teymiye nin öğretileri etrafında toplanan cihatçı bir grup bulunmaktadır. Bu gruba göre İslami olmayan politikalar güden kâfir yöneticilere karşı cihat ilan edilmesi gerekmektedir. Bu düşünceye sahip Ürdünlü cihatçı gruplar da liberal politikaları ve İsrail ile barışı desteklemesinden ötürü Haşimi Krallığı nı inançsız ve kâfir olarak nitelendirmektedir. Bu bağlamda İslamiyet e uygun davranışlarda bulunmadığını ilan ettikleri Kral Hüseyin ve Haşimilere karşı şiddete başvurmak ve cihat etmek gerektiğini savunmaktadırlar. Öte yandan bu düşüncedeki Selefilere rağmen şiddete başvurmayan reformist Selefi guruplar, harekette daha etkin bir durumdadır. Ancak son dönemde cihatçı Selefilerin popülaritelerinin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Ürdün de cihatçı yayınların 1990 lar boyunca yaygınlaştığı dikkat çekmekte- 6

7 dir. Ürdün de bu yayınları dağıtan birçok Selefi, terörizm şüphesiyle tutuklanmıştır. Selefi militan gruplara katılım az olsa da cihatçı kişilerin sayısının artan bir seyir izlediği belirtilmektedir. Bu arada birçok Selefi grup İhvan ı örnek vererek rejim ile bağ kuran ve rejimle beraber bir siyasete dâhil olan yapıların o sistemin kölesi olduğunu, hiçbir zaman İslamiyet e hizmet edemeyeceklerini ve zamanla zayıflamaya mahkûm olduklarını belirtilmektedir. Özellikle cihatçı perspektife sahip Selefiler kendilerini sistemden tamamen soyutlamaktadır. Bilhassa 1989 yılı itibarıyla başlayan Ürdün demokratikleşmesinde dahi -İhvan ın aksine- Selefi gruplar resmî yapılar kurmaya sıcak bakmamışlardır. 22 Selefi grup üyesi birçok kişi rejim tarafından tutuklanmış, bu gruplara üye olanlar istihbarat servislerince sindirilmiştir. Bu uygulamalar sonuncunda Selefi gruplara üye pek çok kişinin bu yapılardan ayrılması sağlanmış, bu gruplara yeni katılımların önü bu şekilde alınmaya çalışılmıştır. Selefiliğin toplumda yayılmasında öğretmen-öğrenci ilişkisinin önemli rol oynadığının da ayrıca belirtilmesi gerekmektedir. Bu ikili ilişkiler hareketin yükselmesinde katalizör işlevi görmüş, Selefiler ideolojilerini ve öğretilerini bu yolla yayma imkânı bulmuştur. Her ne kadar ideolojilerinin yayılmasında ve Selefiliğin toplum içerisinde güçlenmesinde önemli bir yol kat etmiş olsalar da bu durum aynı zamanda birtakım yorum farklılıklarına ve kişisel rekabetlere yol açmış ve harekette bazı bölünmeler yaşanmıştır. 

Bugün Selefi düşüncenin yayılması için resmî olmayan yollarla camiler başta olmak üzere birçok yerde seminerler, konferanslar ve yayınlar yapılmaktadır. Bu bağlamda Selefiler, önemli propaganda merkezlerinden biri haline gelen camilerde, imkânları el verdikçe dinî eğitimlerle faaliyetlerine devam etmektedirler. Özellikle Suudi Arabistan ile bağları olan Selefiler, Ürdün dışındaki konferans ve seminerlere de katılım sağlamaktadır. Bu tür organizasyonalar Selefilerin kendi aralarında kurmuş oldukları bağlara uluslararası bir boyut katmaktadır. 23 Sonuç Ürdün, birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi, din ve devlet ilişkileri bağlamında münhasır bir yere sahiptir. Ülkenin sosyokültürel ve siyasi hayatında İhvan ve Selefi grupların önemli bir varlığının bulunması, Ürdün ülkesini daha iyi anlamak için bizleri bu grupları ayrıca incelemeye yönlendirmektedir. 

Örneğin günümüze kadar uzanan süreçte İhvan ın Ürdün yönetimi ile kurmuş olduğu yakınlığın yarattığı güç, bugün artık yavaş yavaş Haşimi Krallığı nda rahatsızlığa yol açmaktadır. Gün geçtikçe gerginleşen ilişkiler, özellikle Mısır da kısa süren İhvan yönetiminin darbeyle yıkılmasından sonra baskıya dönüşmüştür. Bu durum, bölgede İhvan a karşı oluşan baskıcı yönelimden Ürdün ün de faydalanmaya çalıştığını düşündürmektedir. Kaldı ki Ürdün İhvanı nın çatışmacı veya şiddet içeren eylemlerde bulunmadığı da herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bu durumda İhvan ın hızlı yükselişine dur demek isteyen yönetimin -hele ki Suriye krizinin yarattığı istikrarsızlık ortamında- aşırı tepki vermesi, bu grup içerisinden de radikal hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olabilecek bir tehlikeyi barındırmaktadır. Dolayısıyla hâlihazırdaki siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı daha da derinleştirecek ve ülkenin uğraştığı mülteci ve DAEŞ sorununa yeni bir sorun ekleyecek bu türden yaklaşımlar, Ürdün ü ciddi anlamda zor durumda bırakabilecek özelliktedir. Bu istikrarsızlık ortamında İhvan a karşı kısıtlayıcı inisiyatifler alsa da Ürdün ün kendisini -en azından şu süreçte- İhvan dan soyutlaması pek mantıklı bir seçenek gibi görünmemektedir. Hatta İhvan ile ilişkilerin iyileştirilmesi çok daha iyi bir alternatif olabilir. Ayrıca, Selefi grupların -İhvan dan farklı olarak- kendilerini çok ön planda tutmayışı ve faaliyetlerini genellikle perde arkasından yürütmeye çalışmaları da yönetim açısından önemli bir diğer çıkmazdır. Bu anlamda Selefilerin İhvan dan çok daha katı bir tutuma sahip olmaları ve yönetime karşı yaklaşımlarının da çok olumsuz olması, Haşimi Krallığı açısından oldukça ciddi bir sorundur. Ürdün deki toplumun radikal hareketlere sempatisinin her geçen gün daha da arttığı dikkate alındığında, bu tür toplulukların sayılarının artmaması için yönetimin bir girişimde bulunma olasılığı gayet yüksek görünmektedir. Kısaca, ülkedeki siyasi dengelerin ve tercihlerin İhvan ve Selefiler gibi dinî gruplar üzerinden büyük ölçüde değişkenlik gösterdiğini ve göstermeye devam edeceğini ileriki dönemler için de öngörmek çok zor değildir. 

Son Notlar 
1 Ertan Efegil, Mısır ve Ürdün ün Dış Politikalarını Şekillendiren Unsurlar, Cilt 5, Sayı 51, 2013, s World Directory of Minorities and Indigenous Peoples, Jordan, ( ). 

3 Jordan s Christians and Muslims March Together, The Tablet, 26 Ağustos 2014, news/1107/0/jordan-s-christians-and-muslims-march-together- ( ). 

4 Jordan, U.S. Secretary of State, documents/organization/ pdf ( ). 

5 Mohammed Abu-Nimer, Amal I. Khoury, Emily Welty, Unity in Diversity: Interfaith Dialogue in the Middle East, Washington D.C, United States Institute Of Peace Press, 2007, s Quintan Wiktorowicz, The Management of Islamic Activism: Salafis, the Muslim Brotherhood, and State Power in Jordan, Book Review, by Nader Sohrabi, Albany: State University of New York Press, Aaron Magid, The King and the Islamists-Jordan Cracks Down on the Muslim Brotherhoods, Foreign Affairs, May 3, 2016, jordan/ /king-and-islamist ( ). 

8 Hassan Abu Hanieh, From the perspective of Islamic Movements in Jordan, Friedrich-Ebert-Stiftung, 2008, Ürdün, s Müslüman Kardeşler ve Seyyid Kutup, Timetürk, , ( ). 

10 Hanieh, From the perspective..., s Ralf Hammerstein, Deliberalization in Jordan: The Roles of islamist and U.S.-EU Assistance in Stalled Democratization, Carola Hartmann Miles-Verlag Berlin, 2011, s Wiktorowicz, The Management of..., s Aaron Magid, ( ). 14 King Moves to Widen Outreach in Jordan, New York Times, Feb. 3, 2011, world/middleeast/04jordan.html?_r=3 ( ). 15 How Jordan Got Pulled Into the Fight Against ISIS, TIME, Feb. 26, 2015, ( ). 16 Aaron Magid, ( ). 17 Vecihi Sönmez, Selef Düşüncesinin Tarihi Arkaplanı ve Selefilik, Araşan Sosyal Bilimler Enstitüsü İlmi Dergisi 9-10, Bişkek 2010, s Yüce İslam dininde kesinlikle inanılan, tasdik edilen hususlar, konular ve esaslar manalarına gelmektedir. 19 Ramazan Yıldırım, Cemaatten Partiye Dönüşen Selefilik, SETA Analiz, Aralık 2013, Sayı 73, s Quintan Wiktorowicz, The Salafi Movement in Jordan, International Journal of Middle East Studies, Vol. 32, No. 2, May, 2000, s Wiktorowicz, The Salafi Movement in Jordan, s Wiktorowicz, The Salafi Movement in Jordan, s Wiktorowicz, The Salafi Movement in Jordan, 

 Kaynakça 

Abu-Nimer, Mohammed, Amal I. Khoury, Emily Welty. Unity in Diversity: Interfaith Dialogue in the Middle East, United States Institute Of Peace Press, Washington D.C, Abu Hanieh, Hassan. From the perspective of Islamic Movements in Jordan, Friedrich-Ebert-Stiftung, 2008, Ürdün. Efegil, Ertan. Mısır ve Ürdün ün Dış Politikalarını Şekillendiren Unsurlar, Cilt 5, Sayı 51, Hammerstein, Ralf. Deliberalization in Jordan: The Roles of Islamist and U.S.-EU Assistance in Stalled Democratization, Carola Hartmann Miles-Verlag Berlin, How Jordan Got Pulled Into the Fight Against ISIS, TIME, Feb. 26, Jordan s Christians and Muslims March Together, August 26, 2014, The Tablet. JORDAN, U.S. Secretary of State, documents/organization/ pdf King Moves to Widen Outreach in Jordan, New York Times, Feb. 3, Magid, Aaron. The King and the Islamists-Jordan Cracks Down on the Muslim Brotherhoods, Foreign Affairs, May 3, Müslüman Kardeşler ve Seyyid Kutup, TIMETURK, Magid, Aaron. Sönmez, Vecihi. Selef Düşüncesinin Tarihi Arkaplanı ve Selefilik, Araşan Sosyal Bilimler Enstitüsü İlmi Dergisi 9-10, Bişkek, Wiktorowicz, Quintan. The Salafi Movement in Jordan, International Journal of Middle East Studies, Vol. 32, No: 2, May, The Management of Islamic Activism: Salafis, the Muslim Brother-hood, and State Power in Jordan, Albany: State University of New York Press, The Management of Islamic Activism: Salafis, the Muslim Brotherhood, and State Power in Jordan, Book Review, by Nader Sohrabi, Albany: State University of New York Press, World Directory of Minorities and Indigenous Peoples, Jordan, Yıldırım, Ramazan. Cemaatten Partiye Dönüşen Selefilik, SETA Analiz, Aralık 2013, Sayı 73. 9

http://docplayer.biz.tr/40201796-Din-ve-devlet-iliskilerinde-urdun-ornegi.html


25 Şubat 2017 Cumartesi

KIBRIS PETROL İÇİNDEMİ YÜZÜYOR


KIBRIS PETROL İÇİNDEMİ YÜZÜYOR, ?


LEFKOŞA - Züleyha Karaman
21.09.2011

Rumların, Türkiye ve KKTC'nin tüm uyarılarına rağmen, petrol ve doğalgaz sondajına başlaması, petrol gerginliğini iyice tırmandırdı.


Rumların, Türkiye ve KKTC'nin tüm uyarılarına rağmen, petrol ve doğalgaz sondajına başlaması, petrol gerginliğini iyice tırmandırdı.

***




AA muhabirinin derlemesine göre, Adanın etrafını çevrelediği belirtilen zengin petrol yatakları, son yıllarda, devam eden Kıbrıs müzakerelerini de gölgeledi ve adadaki tansiyonu yükseltti. Rumların, sondaja başlamasıyla Ada'da yeni bir süreç başlamış oldu.

Noble Energy şirketinin üst düzey bir yetkilisine göre, Kıbrıs Rum kesimin tek yanlı parsellediği ''12. ve 3. parsel''deki yataklar ''çok büyük'' ve ''Bu iki Kıbrıs parselinde bulunan yataklar Avrupa'nın önümüzdeki 100 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek ölçüde.''

Kıbrıs Rum yönetimi 2003 yılında Mısır'la başladığı Doğu Akdeniz'de petrol ve doğalgaz arama anlaşmasına, 2007'de Lübnan, Suriye ve İsrail ile devam etti.
Hidrokarbon arama ruhsatı ihalelerine ilk olarak Şubat 2007'de başlayan Rum yönetimi, Doğu Akdeniz'i kendince parsellere ayırarak, uluslararası ihaleye çıktı.
Rum yönetimi, ''Afrodit'' adı verilen 12 parselde petrol ve doğalgaz arama ruhsatını, Amerikan menşeli Noble Energy şirketine verdi. Geçtiğimiz aylarda, petrol ve doğal gaz aranmasına, sözde ''bağımsızlık günü'' olan 1 Ekim'de başlanacağını duyuran Rum yönetimi, bu kararını öne alarak, sondaja 18 Eylül Pazar akşamı başladı. Rum radyosu, sondaja başlayan Noble Energy şirketinin platformunun üzerinde İsrail insansız casus uçaklarının uçuş yaptıklarını ve İsrail donanmasına ait gemilerin de platformun doğusunda görüldüklerini duyurdu.
Sondaj öncesi, İsrail'in ''Leviathan'' ismi verilen parselinde bulunan doğalgaz platformu 12. parsele taşındı.

Eski Rum bakan uyardı,

Rum yönetiminin 2003'de Mısır'la yaptığı anlaşmaya imza koyan, Kıbrıs Rum yönetimi eski dışişleri bakanlarından Nikos Rolandis de, Rum yönetimine, sözde 
''Münhasır Ekonomik Bölgesi'' (MEB) içerisinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarıyla ilgili Türkiye'nin uyarılarını dikkate alması çağrısı yaparak, 
'' Türkiye Dediğini Yapar '' dedi.

Atalay'dan Rumlara Çağrı


14-17 Eylül'de KKTC'yi ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay da Kıbrıs Rum tarafının Doğu Akdeniz'de doğalgaz ve petrol arama girişimlerinin ekonomik değil, siyasi bir manevra olduğunu belirterek, Kıbrıs Rum kesimini bu tür provokatif faaliyetlerden kaçınmaya çağırdı.



KIBRIS VE ENERJİ ,



Serdar ÖRNEK*1 
*Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İliskiler Bölümü Öğretim Üyesi 
Baransel MIZRAK**2 
**Kocaeli Üniversitesi, Siyasi Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi 


Giris 

Hiç süphesiz Kıbrıs adasının bulunmus olduğu coğrafi konumun getirmis olduğu stratejik kazanımlar birçok devletin dikkatini çekmistir. Bölgede olduğu söylenen doğalgaz rezervleri Kıbrıs adasının ehemmiyetini bir kat daha artırmıs ve AB, ABD ve Rusya gibi taraflar bu gelismeyi yakından takip etmistir. 

1960 anlasmalarıyla Türk ve Rum toplumlarının iradesine dayanan Kıbrıs devletinin Rum tarafının kendilerini adanın tek hakimi olarak görmesi ve düzen aleyhine girisimlerde bulunmasıyla bozulmustur. 50 yılı askın çözümsüz kalan Kıbrıs Sorununda Kıbrıs Rum kesimi, 1960 Londra-Zurih Anlasmalarıyla ortaya konulan “Sui-Generis” yapıya aykırı olmasına rağmen adanın tümünü temsil ettiği iddiasıyla Avrupa Birliğine girmistir. Sonrasında “Annan Planı” ortaya konulmus yine ada da iki toplumun iradesine dayanan bir devlet Rum tarafının vetosu nedeniyle kurulamamıstır. 

Kıbrıs adası ve çevresinde doğalgaz ve petrol olduğu yönündeki iddialar halihazırda ekonomik krizle boğusan Rum tarafında büyük bir heyecana yol açmıstır. Bizde bu çalısmamızda Rum tarafının adada henüz kapsamlı bir çözüm olmamasına rağmen tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölgeler (MEB) ilan etmesi ve bu bölgelerde doğal kaynak arama çalısmalarına baslamasından söz edeceğiz. Tabi ki bu ilan sonrasında tarafların hukuki değerlendirmelerine değindikten sonra Kıbrıs Rum Yönetiminin tek taraflı olarak bölgesindeki ülkelerde yaptığı MEB ve Kıta Sahanlığı sınırlandırma anlasmalarından ve buna Türkiye’nin verdiği tepkilerden bahsedilecektir. 

Çalısmamızın sonuç bölümünde ise Rum kesiminin tek taraflı olarak yaptığı girisimlerin ve tehditlerin Türkiye ve KKTC lehine nasıl döndürülebileceği hususunda çözüm önerilerinde bulunulacaktır. 

1) Münhasır Ekonomik Bölge Nedir? 

Birlesmis Milletler Deniz Hukuku Sözlesmesinin verdiği tanıma göre Münhasır Ekonomik Bölge, karasuların ölçülmeye baslandığı esas hat itibariyle 200 deniz milinin ötesine uzanmayan ve kıyı devletine, deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altındaki alanlarında birtakım hak ve yetkiler tanıyan deniz alanına denilmektedir. Yani MEB alanına sahip olan bir devlet sözlesmenin de belirttiği üzere deniz yatağı altında ve üstündeki sularda, deniz yataklarında ve toprak altında canlı ve cansız kaynakların arastırılması, isletilmesi, muhafazası ve yönetimi konularında, aynı sekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi bölgenin ekonomik anlamda isletilmesi ve arastırılmasına yönelik egemen haklara sahip olmaktadır3. Bu hakların yanında kıyı devleti yapay adaları da bu bölgede insa edebilmektedir. Ancak bu hak ve yetkilere rağmen bu bölge açık deniz gibi değerlendirilmekte diğer devlet gemileri bu alanda seyredebilmekte, uçak uçurabilmekte ve denizaltı kablo ve boru hatları döseyebilmektedir. Diğer devletlerin, kıyı devletinin yetkilerine herhangi bir zarar verilemeyeceği gibi, aynı sekilde kıyı devleti de diğer devletlerin kendi yetkilerini kullanabilmesinde aynı hassasiyeti göstermesi gerekmektedir. Aynı zamanda coğrafi açıdan elverissiz olan devletlerde, hakkaniyet çerçevesinde eğer doğal kaynaklarda yeterli hacim olursa bu kaynaklardan yararlanabilme hakkına sahiptir.4 

2) Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıs Adası Çevresindeki Faaliyetleri ve Türk Tarafının Tepkileri 

KKTC Genel Baskanı ve o dönemin Devlet Bakanı ve Basbakan Yardımcısı Serdar Denktas adanın etrafında dünyanın en zengin doğal kaynakları olduğu ve bu kaynakların AB ve ABD tarafından kontrol altına alınmak istediğini açıklamıstır. Bu Annan planı öncesinde açıklanmıs ve adada çözümü sağlayacak olan Annan Planına ilgili tarafların tam destek verdiğini ifade etmistir.5 Fakat Annan Planı da Rum tarafının vetosu nedeniyle kabul edilmemistir. Daha sonradan, 2003 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adanın çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalısmalarına baslamıstır. 2003 yılında Mısır ile MEB sınırlandırma anlasması imzalanmıs, 2007 yılında ise Lübnan ile MEB anlasmasına imza konulmustur. 
2010 yılında ise benzer bir anlasmayı İsrail ile Mavi Marmara baskınından sonra imzalamıstır. GKRY’nın Kıbrıs adasının etrafını tek taraflı olarak parsellere ayırmak suretiyle uluslararası ihaleye çıkardığı ve Afrodit olarak da isimlendirdiği 12. bölgede İsrail’e Delek Firması ve ABD’li Noble sirketi aracılığı ile doğal kaynak arama izni vermistir.6 

Mısır, Türkiye’nin tüm girisimlerine rağmen GKRY ile MEB sınırlandırmasını öngören anlasmayı 17 Subat 2003 yılında imzalamıstır. Mısır, ortay hat ele alınarak yapılan bu anlasma sonucunda bölgede önemli kayıplara uğradığı görülmüstür. Oysa Türkiye kıyıları esas alınarak yapılacak bir anlasma, Mısır’a 12.000 km2 daha fazla alan verecekti.7 Mısır’da Mübarek yönetiminin düsmesi sonrasında Mısır GKRY ile olan yaptığı bu anlasmayı hakkaniyete uygun olmadığı gerekçesiyle iptal etmistir. Prof. Dr. Ata Atun ise Rumlarla Mübarek döneminde yapılan anlasmanın iptal edilme sebebinin Mübarek tarafından Mısır hazinesinden çalınan paraların Rum bankalarında güvenli tutabilme karsılığında Rumlara adeta bu bölgeleri hibe ettiğini ve yeni yönetiminde uluslararası hukuka dayanarak bu yapılan anlasmayı iptal ettiğini söyleyecektir.8 

Lübnan ile de GKRY MEB anlasması imzalamayı basarmıs, bunun üzerine Türkiye Lübnan Büyükelçiliğine bir nota vererek mevcut anlasmanın Türkiye ve KKTC’nin mevcut hak ve menfaatlerini göz önüne almadığı ve GKRY yönetiminin adanın tümünü temsilen böyle bir girisimde bulunamayacağını belirtmis ve anlasmanın uygulanmamasını istemistir. 
Bunun üzerine Lübnan yapılan anlasmayı parlamentosunda bekleterek oylamayı ertelemistir. Bunda süphesiz Türkiye’nin notası etkili olmustur.9 

2004’te Rumlar tek taraflı olarak ilan ettiği MEB bölgesinde bölge devletleriyle MEB anlasmaları imzalamaya girismistir. Rumlar 2007 yılında da Kıbrıs’ın güneyinde sözde belirlenen MEB alanında 70 bin km2 alanda 13 adet petrol arama ruhsatı ilan etmistir. Rum kesimi belirlenen bu alanlardan 12 Parseli (Afrodit Bölgesi) ABD’li Noble sirketine, ikinci saha ihalesini Dtalya ve Fransa'ya, 2,3,9 nolu parselleri ENI'ye, 10 ve 11 nolu parselleri de Total'a vermistir. Aynı zamanda o dönemde Yunanistan, İsrail ve GKRY Enerji Bakanları anlasma imzalayarak üç ülkenin “enerji tedariği güvenliğini, sürdürülebilir kalkınmayı ve bölgesel isbirliğini” güçlendirmesini öngörmektedir. Avrupa Birliği ise bu gelismeleri destekler pozisyonda olmustur. Doğu Akdeniz gazı sayesinde Rumların borçlarını ödeyebileceği ve Rus tarafına olan Avrupa bağımlılığı azaltabileceği beklentisiyle Rum girisimlerini tesvik etmistir.10 

2010 yılında Dsrail ile GKRY arasında yapılan MEB sınırlandırma anlasması sonrasında Hristofyas üst düzey protokolle İsrail’de karsılanmıstır. Bu ziyarette GKRY üzerinden bölgede çıkarılacak olan enerjinin Avrupa’ya tasınması ve bunun içinde çalısma grubu kurulması kararları alınmıstır. 

2009 yılında ise Türk savas gemileri, Türkiye kıta sahanlığına girdiği için, Rumların ilan ettiği sözde MEB’te arastırma yapan Panama bandıralı Norveç gemisini engelleyerek faaliyette bulunmasını engellemistir. Bundan sonraki asamalarda da birçok sismik arastırma gemisi Türkiye tarafından engellemelere tabi tutulmus ve Türkiye bölgede bir ‘Fait Accopli’ ye müsaade etmeyeceğini bu tavırlarıyla göstermistir.11 

ABD sirketi Noble sondaja basladıktan 3 gün sonra KKTC, Türkiye’ye KKTC etrafında petrol ve doğalgaz arama ruhsatı vermis ve 2008 itibariyle iki boyutlu sismik arastırması yürüten Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Ekim 2011 itibariyle üç boyutlu sismik arastırmalara baslamıstır. Bunun yanında Doğu Akdeniz’de sondaj çalısması da planlayan Türkiye Kasım 2011 yılında Royal Dutch Shell firmasıyla isbirliği anlasması imzalamıstır. Türkiye GKRY’nin tek taraflı ihalelerinden sonra da bölgede savas gemileri, savas uçakları ve denizaltılarında katılımıyla tatbikatlar düzenlemis ve bu tatbikatlar Limosol ve Larnaka’da izlenebilmistir. Tatbikatın yapıldığı alanlar ise Rum kesiminin karasularının hemen dısında kaldığı görülmüstür.12 Bu arada da Rumların Ticaret Bakanlığı Enerji Direktörü Solon Kassinis sondaj platformunun 1650 metrelik deniz tabanına ulasarak 80 metre de tabandan toprağı deldiğini açıklamıstır. Dönemin Basbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise buna tepki göstererek: “Biz de su anda KKTC ile adımı atmıs vaziyetteyiz, çok kısa bir süre içerisinde, bu hafta içerisinde olması da mümkündür, münhasır ekonomik bölgemiz içerisinde bu çalısmaları baslatacağız” açıklamasında bulunmustur.13 GKRY bu arada da Mısır, Lübnan ve Dsrail ile yaptığı anlasmayı Libya ile de yapmaya gayret etmistir. 

3) Rumların Tutumu 

Rum kesimi, 1960 anlasmalarına aykırı olmasına rağmen Avrupa Birliğine girmeyi basarmıstır. Avrupa Birliği üyesi olarak Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinde Avrupa Birliğinden destek alması daha da kolay olmustur. Rum tarafı her ne kadar bölgede çıkarılacak olan kaynakların Türk tarafının da faydalanacağını ve kendileriyle de paylasılacağını ifade etse de, takdir yetkisinin adadaki iki toplumlu yapıda değil kendilerinde olduğunu düsünmektedirler. Fakat bu tür bir çözüm önerisi Türk tarafınca reddedilmekte ve 1960 düzeninden hareketle adada kapsamlı bir çözüm olmadan Rum tarafının doğal kaynakları tek basına çıkaramayacağını ifade etmektedir. 

Rumların süphesiz bu kadar enerji kaynaklarının üzerinde durmasının sebebi yasadıkları ekonomi kriz gösterilebilir. Vasiliko Elektirik Santralinde meydana gelen patlama ve KKTC’den alınan elektrik Rumların gururunu incitmis ve doğal kaynakları arama çalısmaları onur meselesi haline gelmistir. 

GKRY’nin parsellediği MEB alanlarından 7.000 km2’lik bölümü Türkiye’nin alanına girmekte ve diğer alanlardan 48.000 km2 alanda da KKTC’nin de hakkı bulunmaktadır. Diğer yandan Yunan ve Rum Kesiminin girisimleri sonuç verirse 145.000 km2’lik alandan 71.000 km2’lik alan Yunanistan’a, 33.000 km2’lik alan GKRY’ye kalacak kendisine ise sadece 41.000 km2’lik bir alan kalacaktır.14 

4) Tarafların Hukuki Argümanları 

İlk olarak Rum kesiminin alanları sınırlandırmada kullandığı yöntem, 1982 Deniz Sözlesmesinde de öngörülen ‘Ortay Hat Çizgisi’dir. Ortay Hat Çizgisi devletler arasında esit mesafelerden (orta noktadan) sınırın geçmesini öngören bir uygulamadır. Dolayısıyla devletler arasındaki mesafe ne kadar büyükse alanda bir o kadarda büyük olmakta, küçük olması halinde ve devletlerarasında mesafenin yakın olduğu durumlarda ise deniz alanı orta noktadan bölünmektedir. Her ne kadar GKRY, Mısır ve Lübnan ile yaptığı anlasmalarda ‘Ortay Hat Çizigisi’ni esas alsa da, BM Deniz Hukuku sözlesmesinde Hakkaniyet İlkesinin de göz önüne alınması gerektiği belirtilmistir. Fakat GKRY’nin bu bağlamda hakkaniyetten anladığı sadece ‘Ortay Hat Çizgisi’dir. Bu uygulamanın yapılması halinde Türkiye’ye Kıbrıs adasının kuzeyinde çok az bir alan kalırken, GKRY’ ye ise çok büyük bir alan bırakmakta bu da hakkaniyet ilkesine aykırı olmaktadır. Örneğin, GKRY’nin tek taraflı olarak böldüğü 13 parselden sadece 12’ci parseli KKTC kadar alanı kapsamaktadır. Hakkaniyet ilkesinin ne kadar ihlal edildiği buradan da kolaylıkla anlasılabilir. 

Türk tarafının bu konudaki tezlerine bakılırsa, hakkaniyet ilkesi gereği devletlerin karsılıklı hak ve rızasına dayanarak anlasmalar yoluyla bölgelerin sınırlandırılmasıdır. 

Bu bağlamda tüm devletlerin çıkarlarının gözetilmesi çok önemli olmaktadır. Deniz alanlarının sınırlandırılmasına iliskin teamül ve yargı kararlarına bakıldığı takdirde açık bir sekilde görülecektir ki, coğrafi faktörlerin yanında söz konusu denizin özel konumu (açık deniz mi kapalı deniz mi?), doğal kaynaklarının zenginliği ve denizde hak ve menfaati olan devletin sosyo-ekonomik özellikleri de göz önüne alınması gereken önemli hususlar olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani kısaca deniz sınırlandırılmasında hakkaniyet, esit uzaklık, orantısallık, coğrafyanın üstünlüğü, kapatmama ve özel ve beseri kosullar gibi prensipler kullanılmaktadır. Türkiye’de kıstasların bunlara göre alınması ve hukuka uygun bir sınırlandırma yapılmasını istemektedir.15 


5) Sonuç ve Öneriler 

İlk olarak Türkiye’nin bölgede bir MEB politikasının olması gerekmektedir. Yunanistan ve GKRY bu konuda gayet aktif olmalarına rağmen Türkiye bu konuda yeterince iyi bir pozisyon alamamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle MEB anlasmaları yapması yararına olacaktır. AB Dönem Baskanlığı öncesine GKRY’nin hemen arama çalısmalarına baslaması Türkiye’yi agresif bir devlet pozisyonuna sokmak istemesindendir. Türkiye agresif devlet imajından kaçınmalı ve olabildiğince diğer devletlere diplomatik baskı kullanmak suretiyle hakkını arama yoluna gitmelidir. GKRY, AB üyeliğinde olduğu gibi “0 toplamlı oyun” pesinde olabilir. Böyle bir politika ile karsılasılması durumunda Türkiye’nin de benzer politikalarla cevap vermesi ve hukuken haklı olduğu yönünde güçlü bir lobi faaliyetinde bulunması gerekmektedir. Diğer yandan gerginlik seviyesinin kontrollü bir biçimde ilerlemesi de Türkiye’nin yararına olacaktır. Türkiye’nin artan askeri üstünlüğünün farkında olan Yunan ve Rum tarafı ekonomik krizinde vermis olduğu yükle Türk tarafına karsı fazla bir karsı girisimde bulunmaya yeltenemeyecektir. Hali hazırda Türk tarafının karsı olduğu böyle bir durumda GKRY ile anlasma yapan sirketlerde kendilerini rahat hissedemeyecektir. Kontrollü gerginlik politikası bahsedildiği üzere ekonomik kriz, petrol arama çalısmalarının yarattığı yük, siyasi belirsizlik ile de birlesirse Rum tarafı kolay hareket edemeyecektir. Akdeniz’deki doğal kaynaklar konusunda oldubittiye (Fait Accopli) müsaade eden Türkiye, Rumların AB üyeliğinde olduğu gibi çok zor duruma düsecek ve Akdeniz’deki varlığı tartısmalı hale gelecektir. Bu Türkiye’nin bölgedeki durumu için hayati derecede önemli bir meseledir. Bu arada Yunan ve Rumların belirlediği alanlarda balıkçılık açısından 

Akdeniz’de en verimli alanlara denk gelmektedir. Bu yüzden Türkiye’nin Rum ve Yunan tarafının girisimlerine müsaade etmemesi için birçok sebep bulunmaktadır.16 

Bu arada Rum kesiminin çıkardığı ve pazarlamak içinde Yunanistan üzerinden pazarlamayı düsündüğü boru hattı projesinin maliyeti yaklasık olarak 17 milyar dolar tutmaktadır. GKRY’nin çıkardığı gazı Mısır ve Ürdün’e pazarlaması da alternatifleri daraltmaktadır. Diğer alternatif ise Limosol yakınlarında gazı sıvılastıracak bir tesis kurmak fakat bu da yaklasık olarak 8-10 milyar dolar tutmaktadır. Tek hesaplı güzergah Türkiye gözükmektedir. Fakat eğer Yunan ve Rum kesimi daha masraflı yoldan geçirerek Türkiye’yi bypass etmek isterlerse de Türkiye’nin enerji koridoru olma iddiası zarar görebilir. Bu yüzden Kıbrıs’taki çözüm herkesin yararına görülmektedir. Bölgede Dngiltere ise bekle-gör politikası uygulamaktadır ancak ada çevresinde bulunacak olan kaynaklardan hak istemesi pek olasıdır. 

Diğer yandan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) arama çalısmalarında daha etkin olabilmesi için teknik kabiliyetinin de artırılması çok önemli bir husustur. 

Bölge ülkeleri ile olan iliskilerimizin iyi olması da bize bu doğrultuda önemli kazanımlar sağlayacaktır. Örneğin Dsrail ile iliskilerimizin bozulmasını fırsat bilen GKRY’nin İsrail ile iliskilerimizin düzelmesi karsısında pozisyonunun zayıflayacağını söyleyebiliriz. Diğer yandan Dsrail’in Leviathan bölgesinde çıkardığı doğal kaynağı Türkiye üzerinden uluslararası pazara ulastırması da bizim açımızdan önemli bir avantaj olacaktır. 

Rum radyosu, sondaja başlayan Noble Energy şirketinin platformunun üzerinde İsrail insansız casus uçaklarının uçuş yaptıklarını ve İsrail donanmasına ait gemilerin de platformun doğusunda görüldüklerini duyurdu.

Sondaj öncesi, İsrail'in '' Leviathan '' ismi verilen parselinde bulunan doğalgaz platformu 12. parsele taşındı.

Eski Rum bakan uyardı

Rum yönetiminin 2003'de Mısır'la yaptığı anlaşmaya imza koyan, Kıbrıs Rum yönetimi eski dışişleri bakanlarından Nikos Rolandis de, Rum yönetimine, sözde ''Münhasır Ekonomik Bölgesi'' (MEB) içerisinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarıyla ilgili Türkiye'nin uyarılarını dikkate alması çağrısı 
yaparak, ''Türkiye dediğini yapar'' dedi.

Atalay'dan Rumlara çağrı,

14-17 Eylül'de KKTC'yi ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay da Kıbrıs Rum tarafının Doğu Akdeniz'de doğalgaz ve petrol arama girişimlerinin ekonomik değil, siyasi bir manevra olduğunu belirterek, Kıbrıs Rum kesimini bu tür provokatif faaliyetlerden kaçınmaya çağırdı.
http://aa.com.tr/tr/dunya/kibris-petrol-icin-de-mi-yuzuyor/411704


DİPNOTLAR;

1 Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İliskiler Bölümü Öğretim Üyesi 
2 Kocaeli Üniversitesi, Siyasi Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi 
3 BM Deniz Hukuku Sözlesmesi için Bknz, http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/denizhukuku.pdf (Erisim Tarihi: 01. 10. 2014) 
4 Cenap Çakmak, “Uluslararası Hukuk: Giris, Teori ve Uygulama”, Ekin Yayınları, 2014, s. 171 
5 “ Kıbrıs petrol içinde mi yüzüyor? ”, http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/09/21/kibris-petrol-icinde-mi-yuzuyor Sabah Gazatesi, 21.09.2011 
6 Hasan Selim Özertem, “Doğu Akdeniz’de Enerji Oyunları”, USAK Analist Dergisi, Sayı: 9, Yıl:1 Kasım 2011 
7 Sertaç H. Basaren, “Doğu Akdeniz Yetki Alanları Uyusmazlığı”, SAREM (Stratajik Arastırma ve Etüt Merkezi) Ocak 2010, s.149 
8 “Prof. Atun: Anlasmayı bozan Mısır haklı”, 
http://www.haber7.com/kibris/haber/1000555-prof-atun-anlasmayi-bozan-misir-hakli , Haber7.com, 11 Mart 2013 (Erisim tarihi: 01.10.2014) 
9 Basaren, “ Doğu Akdeniz Yetki Alanları Uyusmazlığı ”, s.153 
10 Dr. Göknur Akçadağ, “Doğu Akdenizde Enerji Jeopolitiği ve Bölge Ülkelerine Yansıyan Rekabeti”, turkishnyy.com, 15.09.2014 (Erisim Tarihi:01.10.2014) 
11 “Rum Radyosu:” Türk Gemisi Yine Petrol Arayan Gemiye Müdahale Etti ”, http://www.haberler.com/rumradyosu-
turk-savas-gemisi-yine-petrol-arayan-haberi/ 25 Kasım 2008 (Erisim tarihi:01.10.2014) 
12 Cenk Özgen,i Güvenliğine Yönelik Bir Girisim:Akdeniz Kalkanı Harekatı”, Akademik Ortadoğu, Cilt 8, Sayı 1, 2013, ss.109-110 
13 “Rumlar Akdenizde sondajı baslattı, ‘savas gemisi ve TPAO’ resti çektik”, Hürriyet Gazatesi, 20 Eylül 2011 
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18773690.asp 
14 Dr. Sertaç H. Baseren, “ Doğu Akdenizde Gerilim”, Turkish Marine Research Foundation, 
http://www.tudav.org/index.php?option=com_content&view=article&id=95:dou-akdeniz-serhat-h-
baeren&catid=40:muenhasr-ekonomik-boelge&Itemid=54&lang=en (Erisim tarihi: 01.10.2014) 
15 Dbrahim Kaya, “Doğu Akdenizdeki Gerginliğin Hukuki Boyutu”, USAK Analist 9 sayı 1 yıl, ss.56-57 

KAYNAKÇA ;

“Kıbrıs petrol içinde mi yüzüyor?”, 
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/09/21/kibris-petrol-icinde-mi-yuzuyor Sabah 
Gazatesi, 21.09.2011 “Prof. Atun: Anlasmayı bozan Mısır haklı”, 
http://www.haber7.com/kibris/haber/1000555-prof-atun-anlasmayi-bozan-misir-hakli , 
Haber7.com, 11 Mart 2013 (Erisim tarihi: 01.10.2014) 
“Rum Radyosu:”Türk Gemisi Yine Petrol Arayan Gemiye Müdahale Etti”, 
http://www.haberler.com/rum-radyosu-turk-savas-gemisi-yine-petrol-arayan-haberi/ Kasım 2008 (Erisim tarihi:01.10.2014) 
16 Mustafa Kutlay,” Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı Anlasması: Doğu Akdenizde Sertlesen Rekabet”, USAK Gündem, 
http://www.usakgundem.com/yazar/2243/t%C3%BCrkiye-kktc-k%C4%B1ta-sahanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-anla%C5%9Fmas%C4%B1-do%C4%9Fu-akdeniz%E2%80%99de-
sertle%C5%9Fen-rekabet.html (Erisim tarihi:01.10.2014) 
“Rumlar Akdenizde sondajı baslattı, ‘savas gemisi ve TPAO’ resti çektik”, Hürriyet Gazatesi, 20 Eylül 2011 http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18773690.asp 
BM Deniz Hukuku Sözlesmesi için Bknz, http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/denizhukuku.pdf (Erisim Tarihi: 01. 10. 2014) 
Cenk Özgen,i Güvenliğine Yönelik Bir Girisim:Akdeniz Kalkanı Harekatı”, Akademik Ortadoğu, Cilt 8, Sayı 1, 2013 
Çakmak, Cenap “Uluslararası Hukuk: Giris, Teori ve Uygulama”, Ekin Yayınları, 2014 
Dr. Göknur Akçadağ, “Doğu Akdenizde Enerji Jeopolitiği ve Bölge Ülkelerine Yansıyan Rekabeti”, turkishnyy.com, 15.09.2014 
Dr. Sertaç H. Baseren, “ Doğu Akdenizde Gerilim”, Turkish Marine Research Foundation, http://www.tudav.org/index.php?option=com_content&view=article&id=95:dou-
akdeniz-serhat-h-baeren&catid=40:muenhasr-ekonomik-boelge&Itemid=54&lang=en (Erisim tarihi: 01.10.2014) 
İbrahim Kaya, “Doğu Akdenizdeki Gerginliğin Hukuki Boyutu”, USAK Analist 9 sayı 1 yıl 
Mustafa Kutlay,” Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı Anlasması: Doğu Akdenizde Sertlesen Rekabet”, USAK Gündem, 
http://www.usakgundem.com/yazar/2243/t%C3%BCrkiye-kktc-k%C4%B1ta-sahanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-anla%C5%9Fmas%C4%B1-do%C4%9Fu-
akdeniz%E2%80%99de-sertle%C5%9Fen-rekabet.html (Erisim tarihi:01.10.2014) 
Özertem, Hasan Selim “Doğu Akdeniz’de Enerji Oyunları”, USAK Analist Dergisi, Sayı: 9, Yıl:1 Kasım 2011 
Sertaç H. Basaren, “Doğu Akdeniz Yetki Alanları Uyusmazlığı”, SAREM (Stratajik Arastırma ve Etüt Merkezi) Ocak 2010 


***





http://aa.com.tr/tr/dunya/kibris-petrol-icin-de-mi-yuzuyor/411704


...


   KIBRIS VE ENERJİ

Serdar Örnek
Baransel Mızrak

Giriş

Hiç şüphesiz Kıbrıs adasının bulunmuş olduğu coğrafi konumun getirmiş olduğu  stratejik kazanımlar birçok devletin dikkatini çekmiştir. Bölgede olduğu söylenen doğalgaz rezervleri Kıbrıs adasının ehemmiyetini bir kat daha artırmış ve AB, ABD ve Rusya gibi taraflar bu gelişmeyi yakından takip etmiştir. 
1960 anlaşmalarıyla Türk ve Rum toplumlarının iradesine dayanan Kıbrıs devletinin Rum tarafının kendilerini adanın tek hakimi olarak görmesi ve düzen aleyhine girişimlerde bulunmasıyla bozulmuştur.  50 yılı aşkın çözümsüz kalan Kıbrıs Sorununda Kıbrıs Rum kesimi, 1960 Londra-Zurih Anlaşmalarıyla ortaya konulan “Sui-Generis” yapıya aykırı olmasına rağmen adanın tümünü temsil ettiği iddasıyla Avrupa Birliğine girmiştir. Sonrasında “Annan Planı” ortaya konulmuş yine ada da iki toplumun iradesine dayanan bir devlet Rum tarafının vetosu nedeniyle kurulamamıştır.

Kıbrıs adası ve çevresinde doğalgaz ve petrol olduğu yönündeki iddaalar halihazırda ekonomik krizle boğuşan Rum tarafında büyük bir heyecana yol açmıştır. Bizde bu çalışmamızda Rum tarafının ada’da henüz kapsamlı bir çözüm olmamasına rağmen tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölgeler (MEB) ilan etmesi ve bu bölgelerde doğal kaynak arama çalışmalarına başlamasından söz edeceğiz.  Tabi ki bu ilan sonrasında tarafların hukuki değerlendirmelerine değindikten sonra Kıbrıs Rum Yönetiminin  tek taraflı olarak bölgesindeki ülkelerde yaptığı MEB ve Kıta Sahanlığı sınırlandırma anlaşmalarından ve buna Türkiye’nin verdiği tepkilerden bahsedilecektir.

Çalışmamızın sonuç bölümünde ise Rum kesiminin tek taraflı olarak yaptığı girişimlerin ve tehditlerin Türkiye ve KKTC lehine nasıl döndürülebileceği hususunda çözüm önerilerinde bulunulacaktır. 






Münhasır Ekonomik Bölge Nedir?


Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin verdiği tanıma göre Münhasır Ekonomik Bölge, karasuların ölçülmeye başlandığı esas hat itibariyle 200 deniz milinin ötesine uzanmayan ve kıyı devletine, deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altındaki alanlarında birtakım hak ve yetkiler tanıyan deniz alanına denilmektedir. Yani MEB alanına sahip olan bir devlet sözleşmeninde belirttiği üzere deniz yatağı altında ve üstündeki sularda, deniz yataklarında ve toprak altında canlı ve cansız kaynakların araştırılması, işletilmesi, muhafazası ve yönetimi konularında, aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi bölgenin ekonomik anlamda işletilmesi ve araştırılmasına yönelik egemen haklara sahip olmaktadır. Bu hakların yanında kıyı devleti yapay adaları da bu bölgede inşa edebilmektedir. Ancak bu hak ve yetkilere rağmen bu bölge açık deniz gibi değerlendirilmekte diğer devlet gemileri bu alanda seyredebilmekte, uçak uçurabilmekte ve denizaltı kablo ve boru hatları döşeyebilmektedir. Diğer devletlerin, kıyı devletinin yetkilerine herhangi bir zarar verilemeyeceği gibi, aynı şekilde kıyı devletide diğer devletlerin kendi yetkilerini kullanabilmesinde aynı hassasiyeti göstermesi gerekmektedir. Aynı zamanda coğrafi açıdan elverişsiz olan devletlerde, hakkaniyet çerçevesinde eğer doğal kaynaklarda yeterli hacim olursa bu kaynaklardan yararlanabilme hakkına sahiptir.

Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıs Adası Çevresindeki Faaliyetleri ve Türk Tarafının Tepkileri

KKTC Genel Başkanı ve o dönemin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş adanın etrafında dünyanın en zengin doğal kaynakları olduğu ve bu kaynakların AB ve ABD tarafından kontrol altına alınmak istediğini açıklamıştır. Bu Annan planı öncesinde açıklanmış ve adada çözümü sağlayacak olan Annan Planına ilgili tarafların tam destek verdiğini ifade etmiştir. Fakat Annan Planı da Rum tarafının vetosu nedeniyle kabul edilmemiştir. Daha sonradan,. 2003 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adanın çevresinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına başlamıştır. 2003 yılında Mısır ile MEB sınırlandırma anlaşması imzalanmış, 2007 yılında ise Lübnan ile MEB anlaşmasına imza konulmuştur. 2010 yılında ise benzer bir anlaşmayı İsrail ile Mavi Marmara baskınından sonra imzalamıştır. GKRY’nın Kıbrıs adasının etrafını tek taraflı olarak parsellere ayırmak suretiyle uluslararası ihaleye çıkardığı ve Afrodit olarakta isimlendirdiği 12. bölgede İsraile Delek Firması ve ABD’li Noble şirketi aracılığı ile doğal kaynak arama izni vermiştir. 

Mısır, Türkiye’nin tüm girişimlerine rağmen GKRY ile MEB sınırlandırmasını öngören anlaşmayı 17 Şubat 2003 yılında imzalamıştır. Mısır, ortay hat ele alınarak yapılan bu anlaşma sonucunda bölgede önemli kayıplara uğradığı görülmüştür. Oysa, Türkiye kıyıları esas alınarak yapılacak bir anlaşma, Mısır’a 12.000 km2 daha fazla alan verecekti.  Mısır’da Mübarek yönetiminin düşmesi sonrasında Mısır GKRY ile olan yaptığı bu anlaşmayı hakkaniyete uygun olmadığı gerekçesiyle iptal etmiştir. Prof.Dr. Ata Atun ise Rumlarla Mübarek döneminde yapılan anlaşmanın iptal edilme sebebinin Mübarek tarafından Mısır hazinesinden çalınan paraların Rum bankalarında güvenli tutabilme karşılığında Rumlara adeta bu bölgeleri hibe ettiğini ve yeni yönetiminde uluslararası hukuka dayanarak bu yapılan anlaşmayı iptal ettiğini söylecektir.

Lübnan ile de GKRY MEB anlaşması imzalamayı başarmış, bunun üzerine Türkiye Lübnan Büyükelçiliğine bir nota vererek mevcut anlaşmanın Türkiye ve KKTC’nin mevcut hak ve menfaatlerini göz önüne almadığı ve GKRY yönetiminin adanın tümünü temsilen böyle bir girişimde bulunamayacağını belirtmiş ve anlaşmanın uygulanmamasını istemiştir. Bunun üzerine Lübnan yapılan anlaşmayı parlementosunda bekleterek oylamayı ertelemiştir. Bunda şüphesiz Türkiye’nin notası etkili olmuştur.

2004’te Rumlar tek taraflı olarak ilan ettiği MEB bölgesinde bölge devletleriyle MEB anlaşmaları imzalamaya girişmiştir. Rumlar 2007 yılında da Kıbrısın güneyinde sözde belirlenen MEB alanında 70 bin km2 alanda 13 adet petrol arama ruhsatı ilan etmiştir. Rum kesimi belirlenen bu alanlardan 12 Parseli (Afrodit Bölgesi) ABD’li Noble şirketine, ikinci saha ihalesini İtalya ve Fransa'ya, 2,3,9 nolu parselleri ENI'ye, 10 ve 11 nolu parselleri de Total'a vermiştir. Aynı zamanda o dönemde Yunanistan, İsrail ve GKRY Enerji Bakanları anlaşma imzalayarak üç ülkenin “enerji tedariği güvenliğini, sürdürülebilir kalkınmayı ve bölgesel işbirliğini” güçlendirmesini öngörmektedir. Avrupa Birliği ise bu gelişmeleri destekler pozisyonda olmuştur. Doğu akdeniz gazı sayesinde Rumların borçlarını ödeyebileceği ve Rus tarafına olan Avrupa bağımlılığı azaltabileceği beklentisiyle Rum girişimlerini teşvik etmiştir. 
2010 yılında İsrail ile GKRY arasında yapılan MEB sınırlandırma anlaşması sonrasında Hristofyas üst düzey protokolle İsrailde karşılanmıştır. Bu ziyarette GKRY üzerinden bölgede çıkarılacak olan enerjinin Avrupaya taşınması ve bunun içinde çalışma grubu kurulması kararları alınmıştır.

2009 yılında ise Türk savaş gemileri, Türkiye kıta sahanlığına girdiği için, Rumların ilan ettiği sözde MEB’te araştırma yapan Panama bandıralı Norveç gemisini engelleyerek faaliyette bulunmasını engellemiştir. Bundan sonraki aşamalardada birçok sismik araştırma gemisi Türkiye tarafından engellemelere tabi tutulmuş ve Türkiye bölgede bir ‘Fait Accopli’ ye müsaade etmeyeceğini bu tavırlarıyla göstermiştir.

ABD şirketi Noble sondaja başladıktan 3 gün sonra  KKTC, Türkiye’ye KKTC etrafında petrol ve doğalgaz arama ruhsatı vermiş ve 2008 itibariyle iki boyutlu sismik araştırması yürüten Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Ekim 2011 itibariyle üç boyutlu sismik araştırmalara başlamıştır. Bunun yanında Doğu Akdenizde sondaj çalışmasıda planlayan Türkiye Kasım 2011 yılında Royal Dutch Shell firmasıyla işbirliği anlaşması imzalamıştır. Türkiye GKRY’nin tek taraflı ihalelerinden sonra da bölgede savaş gemileri, savaş uçakları ve denizaltılarında katılımıyla tatbikatlar düzenlemiş ve bu tatbikatlar Limosol ve Larnaka’da izlenebilmiştir. Tatbikatın yapıldığı alanlar ise Rum kesiminin karasularının hemen dışında kaldığı görülmiştür. Bu arada da Rumların Ticaret Bakanlığı Enerji Direktörü Solon Kassinis sondaj platformunun 1650 metrelik deniz tabanına ulaşarak 80 metre de tabandan toprağı deldiğini açıklamıştır. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise buna tepki göstererek: “Biz de şu anda KKTC ile adımı atmış veziyetteyiz, çok kısa bir süre içerisinde, bu hafta içerisinde olması da mümkündür, münhasır ekonomik bölgemiz içerisinde bu çalışmaları başlatacağız” açıklamasında bulunmuştur. GKRY bu arada da Mısır, Lübnan ve İsrail ile yaptığı anlaşmayı Libya ile de yapmaya gayret etmiştir.

Rumların Tutumu


Rum kesimi, 1960 anlaşmalarına aykırı olmasına rağmen Avrupa Birliğine girmeyi başarmıştır. Avrupa Birliği üyesi olarak Doğu Akdenizdeki faaaliyetlerinde Avrupa Birliğinden destek alması daha da kolay olmuştur. Rum tarafı her ne kadar bölgede çıkarılacak olan kaynakların Türk tarafınında faydalanacağını ve kendileriyle de paylaşılacağını ifade etse de, taktir yetkisinin adadaki iki toplumlu yapıda değil kendilerinde olduğunu düşünmektedirler. Fakat bu tür bir çözüm önerisi Türk tarafınca rededilmekte ve 1960 düzeninden haraketle adada kapsamlı bir çözüm olmadan Rum tarafının doğal kaynakları tek başına çıkaramayacağını ifade etmektedir. 

Rumların şüphesiz bu kadar enerji kaynaklarının üzerinde durmasının sebebi yaşadıkları ekonomi kriz gösterilebilir. Vasiliko Elektirik Santralinde meydana gelen patlama ve KKTC’den alınan elektirik Rumların gururunu incitmiş ve doğal kaynakları arama çalışmaları onur meselesi haline gelmiştir.

GKRY’nin parsellediği MEB alanlarından 7.000 km2 lik bölümü Türkiye’nin alanına girmekte ve diğer alanlardan 48.000 km2 alanda da KKTC’nin de hakkı bulunmaktadır. Diğer yandan Yunan ve Rum Kesiminin girişimleri sonuç verirse 145.000 km2 lik alandan 71.000 km2 lik alan Yunanistana, 33.000 km2 lik alan GKRY’ye kalacak kendisine ise sadece 41.000 km2 lik bir alan kalacaktır.

Tarafların Hukuki Argümanları 

İlk olarak Rum kesiminin alanları sınırlandırmada kullandığı yöntem, 1982 Deniz Sözleşmesindede öngörülen ‘Ortay Hat Çizgisi’ dir. Ortay Hat Çizgisi devletler arasında eşit mesafelerden (orta noktadan) sınırın geçmesini öngören bir uygulamadır. Dolayısıyla devletler arasındaki mesafe ne kadar büyükse alanda bir o kadarda büyük olmakta, küçük olması halinde ve devletlerarasında mesafenin yakın olduğu durumlarda ise deniz alanı orta noktadan bölünmektedir. Her ne kadar GKRY, Mısır ve Lübnan ile yaptığı anlaşmalarda ‘Ortay Hat Çizigisi’ni esas alsa da, BM Deniz Hukuku sözleşmesinde Hakkaniyet İlkesinin de göz önüne alınması gerektiği belirtilmiştir. Fakat GKRY’nin bu bağlamda hakkaniyetten anladığı sadece ‘Ortay Hat Çizgisi’dir. Bu uygulamanın yapılması halinde Türkiye’ye Kıbrıs adasının kuzeyinde çok az bir alan kalırken, GKRY’ ye ise çok büyük bir alan bırakmakta bu da hakkaniyet ilkesine aykırı olmaktadır. Örneğin, GKRY’nin tek taraflı olarak böldüğü 13 parselden sadece 12’ci parseli KKTC kadar alanı kapsamaktadır. Hakkaniyet ilkesinin ne kadar ihlal edildiği buradanda kolaylıkla anlaşılabilir. 

Türk tarafının bu konudaki tezlerine bakılırsa, hakkaniyet ilkesi gereği devletlerin karşılıklı hak ve rızasına dayanarak anlaşmalar yoluyla bölgelerin sınırlandırılmasıdır. Bu bağlamda tüm devletlerin çıkarlarının gözetilmesi çok önemli olmaktadır. Deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin teamül ve yargı kararlarına bakıldığı taktirde açık bir şekilde görülecektir ki, coğrafi faktörlerin yanında söz konusu denizin özel konumu (açık deniz mi kapalı deniz mi?), doğal kaynaklarının zenginliği ve denizde hak ve menfaati olan devletin sosyo-ekonomik özellikleride göz önüne alınması gereken önemli hususlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani kısaca deniz sınırlandırılmasında hakkaniyet, eşit uzaklık, orantısallık, coğrafyanın üstünlüğü, kapatmama ve özel ve beşeri koşullar gibi prensipler kullanılmaktadır. Türkiye’de kıstasların bunlara göre alınması ve hukuka uygun bir sınırlandırma yapılmasını istemektedir.

Sonuç ve Öneriler

İlk olarak Türkiye’nin bölgede bir MEB politikasının olması gerekmektedir. Yunanistan ve GKRY bu konuda gayet aktif olmalarına rağmen Türkiye bu konuda yeterince iyi bir pozisyon alamamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle MEB anlaşmaları yapması yararına olacaktır. AB Dönem Başkanlığı öncesine GKRY’nin hemen arama çalışmalarına başlaması Türkiye’yi agresif bir devlet pozisyonuna sokmak istemesindendir. Türkiye agresif devlet imajından kaçınmalı ve olabildiğince diğer devletlere diplomatik baskı kullanmak suretiyle hakkını arama yoluna gitmelidir. GKRY, AB üyeliğinde olduğu gibi “0 toplamlı oyun” peşinde olabilir. Böyle bir politika ile karşılaşılması durumunda Türkiye’nin de benzer politikalarla cevap vermesi ve hukuken haklı olduğu yönünde güçlü bir lobi faaliyetinde bulunması gerekmektedir. Diğer yandan gerginlik seviyesinin kontrollü bir biçimde ilerlemesi de Türkiye’nin yararına olacaktır. Türkiye’nin artan askeri üstünlüğünün farkında olan Yunan ve Rum tarafı ekonomik krizinde vermiş olduğu yükle Türk tarafına karşı fazla bir karşı girişimde bulunmaya yeltenemeyecektir. Hali hazırda Türk tarafının karşı olduğu böyle bir durumda GKRY ile anlaşma yapan şirketlerde kendilerini rahat hissedemeyecektir. Kontrollü gerginlik politikası bahsedildiği üzere ekonomik kriz, petrol arama çalışmalarının yarattığı yük, siyasi belirsizlik ile de birleşirse Rum tarafı kolay haraket edemeyecektir. Akdenizdeki doğal kaynaklar konusunda oldu bitti’ye (Fait Accopli) müsaade eden Türkiye, Rumların AB üyeliğinde olduğu gibi çok zor duruma düşecek ve Akdenizdeki varlığı  tartışmalı hale gelecektir. Bu Türkiye’nin bölgedeki durumu için hayati derecede önemli bir meseledir. Bu arada Yunan ve Rumların belirlediği alanlarda balıkçılık açısından Akdenizde en verimli alanlara  denk gelmektedir. Bu yüzden Türkiye’nin Rum ve Yunan tarafının girişimlerine müsaade etmemesi için birçok sebep bulunmaktadır.

Bu arada Rum kesiminin çıkardığı ve pazarlamak içinde Yunanistan üzerinden pazarlamayı düşündüğü boru hattı projesinin maliyeti yaklaşık olarak 17 milyar dolar tutmaktadır. GKRY’nin çıkardığı gazı Mısır ve Ürdüne pazarlamasıda alternatifleri daraltmaktadır. Diğer alternatif ise Limosol yakınlarında gazı sıvılaştıracak bir tesis kurmak fakat bu da yaklaşık olarak 8-10 milyar dolar tutmaktadır. Tek hesaplı güzergah Türkiye gözükmektedir. Fakat eğer Yunan ve Rum kesimi daha masraflı yoldan geçirerek Türkiye’yi bypass etmek isterlerse de Türkiye’nin enerji koridoru olma iddaası zarar görebilir. Bu yüzden Kıbrıs’taki çözüm herkesin yararına görümektedir. Bölgede ingiltere ise bekle-gör politikası uygulamaktadır ancak ada çevresinde bulunacak olan kaynaklardan hak istemesi pek olasıdır. 

Diğer yandan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) arama çalışmalarında daha etkin olabilmesi için teknik kabiliyetininde artırılması çok önemli bir husustur. 

Bölge ülkeleri ile olan ilişkilerimizin iyi olmasıda bize bu doğrultuda önemli kazanımlar sağlayacaktır. Örneğin İsrail ile ilişkilerimizin bozulmasını fırsat bilen GKRY’nin İsrail ile ilişkilerimizin düzelmesi karşısında pozisonunun zayıflayacağını söyleyebiliriz. Diğer yandan İsrail’in Leviathan bölgesinde çıkardığı doğal kaynağı Türkiye üzerinden uluslararası pazara ulaştırmasıda bizim açımızdan önemli bir avantaj olacaktır. 


KAYNAKÇA;

Kitaplar

Çakmak, Cenap “Uluslararası Hukuk: Giriş, Teori ve Uygulama”, Ekin Yayınları, 2014

Dergi ve Makaleler

Özertem,  Hasan Selim “Doğu Akdeniz’de Enerji Oyunları”, USAK Analist Dergisi, Sayı: 9, Yıl:1 Kasım 2011
Sertaç H. Başaren, “Doğu Akdeniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı”, SAREM (Stratajik Araştırma ve Etüt Merkezi) Ocak 2010
Dr. Göknur Akçadağ, “Doğu Akdenizde Enerji Jeopolitiği ve Bölge Ülkelerine Yansıyan Rekabeti”, turkishnyy.com, 15.09.2014
Cenk Özgen,i Güvenliğine Yönelik Bir Girişim:Akdeniz Kalkanı Harekatı”, Akademik Ortadoğu, Cilt 8, Sayı 1, 2013
İbrahim Kaya, “Doğu Akdenizdeki Gerginliğin Hukuki Boyutu”, USAK Analist 9 sayı 1 yıl
  
İnternet Kaynakları;

BM Deniz Hukuku Sözleşmesi için Bknz, 
http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/denizhukuku.pdf (Erişim Tarihi: 01. 10. 2014)
“Kıbrıs petrol içinde mi yüzüyor?”, 
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/09/21/kibris-petrol-icinde-mi-yuzuyor Sabah Gazatesi, 21.09.2011
“Prof. Atun: Anlaşmayı bozan Mısır haklı”, 
http://www.haber7.com/kibris/haber/1000555-prof-atun-anlasmayi-bozan-misir-hakli , Haber7.com, 11 Mart 2013 (Erişim tarihi: 01.10.2014)
“Rum Radyosu:”Türk Gemisi Yine Petrol Arayan Gemiye Müdahale Etti”, 
http://www.haberler.com/rum-radyosu-turk-savas-gemisi-yine-petrol-arayan-haberi/ 25 Kasım 2008 (Erişim tarihi:01.10.2014)
“Rumlar Akdenizde sondajı başlattı, ‘ Savaş Gemisi ve TPAO’ resti çektik”, Hürriyet Gazatesi, 20 Eylül 2011 http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18773690.asp
Dr. Sertaç H. Başeren, “ Doğu Akdenizde Gerilim”,  Turkish Marine Research Foundation, 
http://www.tudav.org/index.php?option=com_content&view=article&id=95:dou-akdeniz-serhat-h-baeren&catid=40:muenhasr-ekonomik-boelge&Itemid=54&lang=en (Erişim tarihi: 01.10.2014)
Mustafa Kutlay,” Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı Anlaşması: Doğu Akdenizde Sertleşen Rekabet”, USAK Gündem, 
http://www.usakgundem.com/yazar/2243/t%C3%BCrkiye-kktc-k%C4%B1ta-sahanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-anla%C5%9Fmas%C4%B1-do%C4%9Fu-akdeniz%E2%80%99de-sertle%C5%9Fen-rekabet.html (Erişim tarihi:01.10.2014)


https://www.academia.edu/12136482/K%C4%B1br%C4%B1s_ve_Enerji


***