Cengiz Han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cengiz Han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2019 Salı

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ORTADOĞU BÖLÜM 4

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ORTADOĞU BÖLÜM 4





Şİİ-EHL-İ BEYT İMAMLARI 


İsmailiye mezhebinin bir kolunu oluşturan ve soyunun Peygamberin kızı Fatma ’dan geldiğini iddia eden Übeydullah, 910’da Tunus’ta kendisini halife ilan etti. 
Bunlar Fatımiler adını alarak 969’da Mısır’ı işgal ettiler ve yaklaşık yüzyıl sürecek bir hanedanlık kurdular. Fatımiler bir süre sonra Tunus’u kaybetmekle beraber 
doğuda Suriye’ye kadar uzandılar. 

Hem imam hem de halife unvanlarını kullanan Fatımi imamları Müslümanlar üzerinde evrensel yetkiye sahip olduklarını iddia etmekteydiler. 

Fatımilerin teşvik ettiği bu Şiilik yorumu daha çok Mısır ve Suriye’de yaygınlaştı; ancak Fatımilerin iktidarı zayıfladığında ve nihayet yerini Eyyübilerin iktidarına bıraktığında İsmaili cemaatleri küçüldü. 
Ancak bunlar İran’ın yanı sıra Suriye’nin kuzeyinde dağlık bölgede ve Yemen’de varlıklarını sürdürdüler. 

10. yüzyıldan itibaren imamların mezarları ziyaret yerleri oldu. Onların dördü Medine’de (Hz. Hasan, Zeynel Abidin, Muhammed Bakır, Cafer-i Sadık), altısı Irak’ta (Hz. Ali-Necef, Hz. Hüseyin-Kerbela, Musa Kazım-Bağdat, Muhammed Cevad (Taki)-Bağdat, Ali Naki (Hadi)-Samarra, Hasan el-Askari-Samarra), İmam Rıza’nın mezarı ise İran’da Meşhed’de bulunuyor. Bunların dışında Kahire’de İmam Hüseyin’in başının gömülü olduğu düşünülen türbe halka açık bir ibadet merkezi oldu. İbadet bakımdan bazı farklılıklar gösterse de Şiiler Mekke’ye hacca gitmekte; Sünniler de Şii imamların mezarlarına saygı göstermekte ve bu yerleri ziyaret etmektedir. 

3. EMEVİLER VE ABBASİLER 

Muaviye’nin (661-680) iktidara gelmesi bir dönemin sonu ve bir başka dönemin başlangıcı olarak görülmüştür. Hz. Ebubekir’den Hz. Ali’ye kadar ilk dört halife Müslümanların çoğu tarafından Hulefa-i Raşidin ya da “Doğru Halifeler” olarak bilinir. Daha sonraki halifeler ise farklı biçimde değerlendirildiler. Her şeyden önce, Muaviye’den sonra halifelik kalıtsal hale geldi. 
Halifeyi cemaat önderlerinin seçmesi ya da en azından resmen onaylaması düşüncesi muhafaza edildiyse de, bu zamandan itibaren iktidar bir ailenin (ilk olarak da Emevilerin) eline geçmişti.13 

İmparatorluğun başkenti Şam’a taşındı. Bu kent bir mahkemeyi, bir hükümeti ve bir orduyu yaşatmak için gerekli iktisadi imkâna sahip bir bölgede yer alıyordu ve Akdeniz’in kıyı şeridini ve doğal bölgelerini buradan denetlemek, Medine’ye kıyasla daha kolaydı. Bu oldukça önemliydi; çünkü halifeliğin hâkimiyet alanı hâlâ genişlemekteydi. Zira Müs-lümanlar Mağrip’e doğru ilerlediler ve ilk önemli üslerini Kayrevan’da (Tunus) kurdular. 

Buradan batıya doğru hareket ederek 7. yüzyılın sonunda Fas’ın Atlantik kıyısına ulaştılar ve kısa bir süre sonra Tarık bin Ziyad komutasındaki ordu ile 711’de 
İspanya’ya geçtiler. Öteki uçta Horasan’ın ötesindeki bölgeler Aras havzasına kadar fethedildi ve Müslümanlar ilk kez Kuzeybatı Hindistan’a kadar dayandılar. 

Ancak imparatorluğun büyümesi ve buna bağlı olarak kontrolün zorlaşmasının yanında fetihlerin azalması birlik ruhunu azalttı ve Emevi iktidarına karşı muhalefetin giderek artmasına yol açtı. En önemli muhalefet hareketi, Harici ve Şii muhalefetiydi. Bilindiği gibi Hariciler Sıffın savaşında Ali’nin hakemliği kabul etmesi üzerine onun safını terk edenlerden oluşmaktaydı. 

Muaviye (661-680) döneminde yaşlılardan oluşan bir meclis oluşturulmuş ve halife halk arasında herhangi bir korumaya gereksinim duymadan dolaşırken, zamanla bütün bunların yerini, kendi başına karar veren ve büyük bir orduyla korunan ve halktan uzaklaşan halifeler almıştır. Emevi dönemi Muaviye bin Süfyan’ın yaklaşık 20 yıllık iktidar döneminin arkasından oğlu Yezid’in de 683’te ölümü üzerine yerine hem yaşı oldukça küçük, hem de sağlık sorunu olan II. Muaviye’nin halife olmasıyla devam etti. Fakat II. Muaviye’nin birkaç ay sonra ölümü üzerine halifelik, Süfyani ailesinden Emevi hanedanının bir başka kolu olan Mervanilere geçmiştir. 684’te halife ilan edilen Mervan bin Hakem’in bir yıl sonra ölümü üzerine halifeliği devralan oğlu Abdülmelik bin Mervan (685-705) döneminde Emevilerin içinde bulunduğu zayıflıktan dolayı İran’da iç karışıklıklar başladı. Zira bir taraftan halifelik iddiaları hâlâ ciddi bir tehlike oluştururken, diğer taraftan Irak’ta Harici ve Şii ayaklanmaları devam etmekteydi. Bütün bu iç karışıklıkları zaman zaman aşırı şiddet kullanarak sona erdiren Abdülmelik bin Mervan’ın 20 yıllık halifelik döneminin 705’te ölümüyle sona ermesi üzerine ise yerine kardeşi Velid (705-715); onun yerine ise kardeşi Süleyman (715-717) geçmiştir. Süleyman döneminde İstanbul üçüncü defa  kuşatılmıştır. g

g İstanbul ilk defa 669’da Emevi halifesi Muaviye zamanında Süfyan bin Auf komutasındaki ordu tarafından kuşatılmıştı. İkinci kuşatma yine Muaviye döneminde 674-680’de söz konusu olmuştu. Üçüncü kuşatma ise Süleyman döneminde 716-717’de gerçekleşmiştir. İlk kuşatmada Hz. Peygamber’in sancaktarı ve Medine’ye gelişinde ona evini açan ilk sahabelerden Hz. Ebu Eyyüb el-Ensari de bulunmaktaydı. 

Bu son kuşatmadan da bir sonuç alınamamıştır. 

Süleyman döneminde içerde kargaşa ve bölünme iyiden iyiye artmıştı. Süleyman’ın ölümü üzerine halife seçilen Ömer bin Abdülaziz (717-720) dönemi daha ziyade içerde bir toparlanma dönemi olarak nitelenebilir. 

Emevi halifeleri arasında ılımlı kişiliği ile bilinen Abdülaziz gerçekten Emevilerin eleştirildiği çok şeyden özenle kaçındığı halde onun çabaları Emevi hanedanlığı na yönelik muhalefetin sona ermesi için yeterli olamadı. II. Yezid, Hişam, II. Velid ve III. Yezid dönemlerinde Emevi hanedanlığına yönelik muhalefet giderek genişlemiştir. Özellikle Horasan’da aslen Türk olan Ebu Müslim komutasındaki ordunun II. Mervan döneminde Emevi ordusunu (749-750) peş peşe mağlup etmesi ise hanedanlığın sonunu getirmiştir. Bu defa iktidar ve halifelik tekrar Kureyş kabilesine geçmekteydi. Ebu-l Abbas’ın halifeliğiyle yeni bir dönem 
de başlamış oldu.14 

Emevilerin en parlak dönemi Muaviye, Abdülmelik bin Mervan ve Ömer bin Abdülaziz dönemleridir. Emeviler döneminde her ne kadar sonuç alınamamış olsa da İstanbul üç defa kuşatılmıştı. Bu dönemde Müslümanların egemenliği Horasan’a kadar yayıldı. Orta Asya içlerine ve Hindistan’ın kuzeybatısına düzenlenen seferler sırasında üs olarak kullanılmak üzere Merv ve Sistan’da garnizon kentler kuruldu. Bu arada Kuzeybatı Afrika’nın fethi de başladı. Özellikle Abdülmelik bin Mervan döneminde Irak, Hicaz ve İran’daki ayaklanmalar bastırıldı; İslâm orduları tarafından Batı’da İspanya’nın büyük bölümü, Hindistan’da Mukran ve Sind ele geçirildi; Orta Asya’da Buhara, Semerkant, Harezm, Fergana ve Taşkent fethedildi. 

Bu dönemdeki fetihler geleceğin egemen gücü olacak olan Türklerin İslâmiyetle tanışmasında önemli oldu.15 Ömer bin Abdülaziz dönemi ise hem Emevi ve 
Kureyş kabilesi arasındaki rekabeti sona erdirmek hem de Haricilerin itiraz ettikleri noktalarda onları ikna etmek için çaba gösterildiği bir dönem olmuştur. 
Ömer bin Abdülaziz, iç karışıklıklara yol açan sorunları çözmek için çaba göster miş ve Araplar ile Arap olmayanlar arasında ayırım yapmamaya çalışmıştır. 

Ancak aynı uygulamanın daha sonra sürdürülememesi Emevi hanedanlığının yıkılış sürecini hızlandırmıştır. Devlete tepkiler sadece Arap olmayan unsurlar dan gelmemiş, uygulamalar aynı zamanda Arapların kendi içinden de çok büyük tepkilere yol açmıştır. 


1) Koyu Kahve Yerler: Hz. Peygamber Dönemi (622-632) 

2) Koyu Gri Yerler: Dört Halife Dönemi (632-661) 

3) Açık Gri Yerler: Emeviler Dönemi (661-750) 

Emeviler Dönemi 

Emevi hanedanlığı sonuçta yaklaşık yüzyıl iktidarda kalabilmiştir. 

Hz. Ali zamanında Mekke’den Kufe’ye (Irak’ın güneyine) taşınan imparatorluk merkezi Muaviye ile birlikte Şam’a taşınmıştır. Batıda İspanya (hatta kalıcı olunamasa da 732’de Fransa’da Poitiers) imparatorluk sınırlarına katılırken, Müslümanların etkisi doğuda Çin sınırlarına kadar uzanmıştı. 

Emevi hanedanlığına çeşitli muhalefetler söz konusu olmuştu. İmparatorluk içinde özellikle Arapların ayrıcalıklı bir konuma sahip olmaları çeşitli ulusların yer aldığı imparatorlukta hoşnutsuzluklara yol açmış; buna rağmen Emevi hanedanlığının uygulamaları özellikle dine saygısızlıklar ve yozlaşmalar Araplar da dahil hemen her kesimin tepkisine neden olmuştur. Nitekim son Emevi Halifesi II. Mervan’ın, Ebu-l Abbas’ın önderliğinde başlayan ayaklanmaya esas olarak Ebu Müslim Komutasındaki Horasan Türklerinin de destek vermesiyle yenilmesi sonucu Emevi hanedanlığı sona ermiş ve halifelik Hz. Peygamberin amcası Abbas’ın soyuna geçmiştir. Bu sırada Emevi soyundan I. Abdurrahman 
İspanya’ya geçerek Emevi hanedanlığını ve egemenliğini uzunca bir süre 
burada devam ettirmiştir. Böylece yaklaşık 500 yıl sürecek Abbasi hanedanlığı dönemi başlarken, Emevi hanedanlığı da İspanya’da 1492’ye kadar devam edecekti.16 

Emevi hanedanlığının sona ermesiyle halifelik Peygamberin amcası Abbas’ın torunlarından Ebu-l Abbas Abdullah’a geçerken halifeliğin merkezi de Suriye’den Irak’a taşınmıştı. 762’de Mansur döneminde imparatorluğun başkenti Bağdat oldu. Abbasiler döneminde imparatorluğun sınırları batıda Fas’a, doğuda ise İran, Horasan ve Orta Asya’yı kaplamakta ve Çin’e kadar uzanmaktaydı. İmparatorluk en parlak dönemini Ebu-l Abbas’ın haleflerinden Mansur (754-75), Harun Reşid (786-809) ve Me’mun (813-833) zamanında yaşadı.17 İmparatorluğun başkenti olan Bağdat, Dicle ve Fırat’ın birbirine yaklaştığı bir noktada kurulmuştu. 

Abbasi hanedanlığı Emevilerden farklı olarak ülkeyi İslâmi kurallara daha fazla özen göstererek yönetmeye çalışmaktaydı. İmparatorluğun Kuran’a ve Hz. Peygamber’in sünnetine uygun biçimde yönetildiği iddiasını taşımaktaydılar. Bu doğrultuda din alimleri hukuk sisteminde önceki dönemlerden daha fazla ağırlığa sahip oldular. Ayrıca Abbasiler döneminde ordu ve yönetimde Türklerin ağırlığı belirgin bir şekilde artmıştı. Bu dönemde Şiilerin imparatorluğa karşı büyük bir muhalefeti söz konusu olmadı.18 Halifelik Arapların elinde olsa da devlet tüm Müslümanlara açıktı ve özellikle İranlılar yönetimde merkezi bir rol oynamak taydı. Bununla beraber Abbasi İmparatorluğu döneminde imparatorluk sınırları içinde çeşitli yerel hanedanlar güçlerini artırdılar. Bunların ortaya çıkışı 
Abbasilerin en parlak dönemi sayılabilecek olan Harun Reşid döneminde başladı. 



Fas’ta İdrisiler ve Tunus’ta Aglebiler (800-909) aynı zamanda ilk önemli kopma olarak da nitelenebilir. Yine bu arada Irak’ın kuzeyi (Musul) ve Suriye’de 
(Halep) Hamdaniler (890-1004), Mısır’da önce Tolunoğulları (868-905), sonra İhşidiler (935-969) ve yine önce Tunus’ta (909) arkasından Mısır’da (969) denetimi ele geçiren Fatımiler (909-1171), Mısır ve Suriye’de önce Eyyübiler (1171-1260) sonra Memlükler (1252-1517), İran’da önce Saffariler (863-907) sonra Samaniler (874’ten itibaren ama özellikle 907-1005 arasında), İran’ın batısında (932’den itibaren) ve Irak’ta Büveyhiler (932-1055), İran, Afganistan, Tükmenistan, Hindistan’ın kuzeyi ve Pakistan’da Gazneliler (977-1186), bunların İran’daki varlığına son veren ama İran’ın dışında Irak’ta da egemenliği ele geçiren Selçuklular (1038-1194) ve yine Selçukluların İran’daki varlığına son veren Harzemşahlar (1172-1231) önemli hanedanlıklardı.19  
h Büyük Selçukluların İran’daki varlığına son veren Harzemşahlar bu defa 1230’da Yassıçemen savaşında Anadolu Selçuklularına yenilerek dağıldılar. 

Hatta 945’te Büveyhilerin Irak’ı denetimleri altına almasıyla siyasi otoritelerini kaybeden Abbasi halifeleri sembolik dini yetkileri 
olan bir konuma büründüler.20 



ORTA DOĞU’DAKİ MÜSLÜMAN HANEDANLIKLAR 

Dolayısıyla özellikle 10. yüzyıldan itibaren Abbasi halifeleri siyasal yetkiden yoksun olarak 945’ten itibaren önce Büveyhilerin, 1055’ten sonra ise Selçukluların koruyuculuğunda varlıklarını sürdürdüler. Bu dönemde dinsel açıdan halifeliğe bağlı kalmak koşuluyla bağımsızlık elde eden devlet sayısı 16 civarındaydı. 

Halife Kaim’in Selçuklu sultanları ile kurduğu iyi ilişki sonucunda Tuğrul Bey, Abbasi halifeleri lehine Büveyhilerin egemenliğine son verdi. 

Sultanlığı halifece onaylanan Tuğrul Bey, Şii olan Hamdanilerin, Fatımilerin ve Büveyhilerin tersine Sünni olduğu için halifeye büyük saygı gösterdi.21 
Bu dönemde halifeliğin bir atama makamı olarak yüceliği, meşruiyet sağlayıcı, birleştirici ve uzlaştırıcı manevi kişiliği Sünni İslâm dünyasınca kabul edilmişti. 
Ancak Büyük Selçuklular’ın zayıflamasıyla durum yeniden bozulmaya başladı ve özellikle son üç halife Zahir (1225-1226), Mustansır (1226-1242) ve Mustasım 
(1242-1258) döneminde Moğol saldırıları nedeniyle halifeliğin durumu iyice tehlikeye girdi. Sonunda Cengiz Han’ın torunu Hülâgu’nun 1258’de Bağdat’ı işgal etmesi ve Halife Mustasım ve yakalanan hanedan üyelerini öldürtmesiyle 508 yıllık Abbasi dönemi kapanmış oluyordu. Ancak bu saldırı sırasında Mısır’a kaçan Halife Zahir’in oğlu Ahmed 1261’de bir başka Türk devleti olan Memlükler tarafından Sultan Baybars’ın koruyuculuğunda halife ilan edilmiştir. Siyasal ve askerî hiçbir yetkisi bulunmayan bu yeni halifelik kurumu, İslâm ülkelerinde tahta çıkan ya da bağımsızlık kazananların sultanlıklarını onaylayan, Sünni camilerinde adına hutbe okunan 17 halifeyle 1517’ye kadar devam etmiştir. 

Bu tarihte Osmanlı Sultanı Yavuz Selim (I. Selim), hem Memlukların egemenliğine hem de Mısır Abbasi halifeliğine son verdi. Kutsal emanetleri İstanbul’a taşıyan Yavuz’la beraber Osmanlı sultanları aynı zamanda halife olarak da anılmışlar ve Sünni dünyasında da kabul görmüşlerdir.22 

Abbasilerin beş yüzyıl ayakta kalmasında çeşitli faktörler rol oynamıştı. Hz. Ömer ve Osman’ın öldürülmeleri Emevi halifelerinin halktan uzak durmalarına neden olurken, bu tutum onların bir süre sonra tamamen halktan kopmalarına ve otoriter bir yönetim anlayışına kaymalarına yol açmış, hatta bazıları sefahat içinde bir hayat geçirmekle suçlanmıştı. 

Oysa Abbasilerde halife ancak eşitler arasında birinciydi ve halktan birisi olarak Hz. Peygamber’i örnek alarak mütevazı bir yaşam sürerdi. Ayrıca Abbasiler, Emevilerden farklı olarak İslâmın evrenselliğine uygun olarak herhangi bir ulusun diğerlerine daha üstün olduğu anlayışına dayanmamaktaydı. Emevilerin birçok kargaşa ve huzursuzluğa yol açmış olan Arapların daha ayrıcalıklı bir konuma sahip olması düşüncesi ve uygulaması da Abbasiler döneminde terk edilmişti. Yine bununla bağlantılı olarak birinci kuşak Müslümanların ama özellikle ikinci kuşak Müslümanlar arasında yaşanan çok kanlı çarpışmaların çoğu halifelik iddialarından kaynaklanmıştır. Bununla birlikte Emevi uygulamalarının doğurduğu rahatsızlığa tepki olarak ortaya çıkan ayaklanmalar yüzünden yaşanan iç savaşlara karşılık, Abbasiler döneminde beş yüzyılı aşkın süre içinde bir-iki istisna dışında Müslümanlar arasında kanlı iç savaşlar yaşanmamıştır. Ayrıca özellikle 11. yüzyıldan itibaren Türklerin koruyucu siyasetleri de zaten zayıflamış Abbasi halifeliğinin uzun süreli olmasındaönemli rol oynamıştır. Bizans sınırına Türklerin yerleştirilmesi, Horasan ve Samarra’daki garnizonlarda askerlerin bütünüyle Türk olması, halifeliğin sürekliliğini sağlayan etkenler arasında yer almıştır. 

Bunların yanında yine de zaman zaman belirli bölgelerde muhalif bir İslâm tarzı adına karşıt ve ayrılıkçı hareketler ortaya çıkmadığı söylenemez. 

Bunların bazıları Haricilik ya da en azından onun kollarından biri olan İbadilik adını taşıyan hareketlerdi. Cemaatin başkanlığı, yani imam olma görevinin en değerli kişi tarafından yerine getirilmesi, bu kişinin ehliyetsiz olduğunu göstermesi halinde görevinden alınması gerektiğine inanılmaktaydı. Nitekim bir İbadi imamlığı Abbasiler tarafından baskı altına alınmasına rağmen Umman’da varlığını sürdürdü.23 

Öte yandan Irak’ın içindeki ve çevresindeki Şii çoğunluk Abbasi yönetimini kabul etti ya da en azından ona açıkça muhalefet etmedi. 
Bunlardan Zeydiler ki bunlar Şiiler içinde Sünnilere en yakın olan kesimi temsil ettikleri için Sünnî dünyasıyla çok ciddi bir çatışma içine girmemişlerdir.24

Abbasileri daha doğrudan hedef alan bir meydan okuma, Şiiliğin bir başka kolu olan İsmaililerle bağlantılı olan hareketlerden geldi. 

i Bilindiği gibi Ortadoğu’nun bir çok ülkesinde dağınık şekilde bulunmalarına karşılık özellikle 1962’de İmamlığın yıkılmasına kadar Kuzey Yemen’de hakim mezhebi temsil etmekteydiler. 

Abbasi İmparatorluğu ile aynı dönemde yaşayan hanedanlıklardan söz ederken Batı’da 711’den beri İspanya’nın Endülüs adı verilen bölgesinde egemenliklerini 15. yüzyıla kadar sürdüren Endülüs Emevi devletini de belirtmekte yarar var. Başkent Kurtuba (Cordoba) beslenme ve endüstri için gerekli malların taşındığı bir suyolu olan Vâdilkebir (Guadalquivir) ırmağı üzerinde yer almaktaydı. Kurtuba aynı zamanda yolların birleştiği bir yer ve çeşitli bölgeler arasında ticaretin yapıldığı bir pazardı. Endülüs Emevileri de tıpkı Abbasiler gibi onuncu yüzyıla kadar merkezi bir yönetim oluşturdularsa da bu tarihten sonra devlet yerel otoriteler anlamına gelen çok sayıda krallığa bölünerek zayıfladı.25 

Bu dönemde Abbasilerin doğu bölgesini yukarıda üzerinde durulduğu gibi, Sünni İslâmı benimsemiş bir Türk hanedanı olan Selçuklular yönetmekteydi. Bunlar, Abbasilerin süzeranlığı altında 1055 yılında güçlü hükümdarlar olarak kendilerini Bağdat’a kabul ettirmişlerdi. İran ve Irak ile Suriye’nin büyük bir bölümünü etkileri altına almışlar ve 1071’den itibaren Bizans İmparatorluğu’nun elindeki Anadolu topraklarını fethetmişlerdi. 

Bütün bunlara karşılık halifelik iddiasında bulunmayan Büyük Selçuklu İmparatorluğu 1157’den itibaren dağılmış; Anadolu’da varlığını sürdüren 
Anadolu Selçuklu Devleti ise 1243’ten itibaren Moğollar karşısında bütünlüğünü koruyamamış; yerine çok sayıda Türk beylikleri kurulmuştur. 

Nitekim bunlardan biri olan Osmanlı Beyliği 1299’da başlayan bir süreçle diğer Türk beyliklerini de egemenliği altına alarak büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. 

Diğer taraftan, Aglebilerin egemenliğine son vererek 909 yılında Tunus’ta halifeliğini ilan eden Ubeydullah’ın 969’da Mısır’ı denetimi altına almasıyla başlayan Fatımilerin egemenliği 1171 yılına kadar devam etti; ancak bu tarihte Selâhaddin Eyyübi tarafından Fatimilerin egemenliğine son verildi. Şiilerin İsmaili dalına mensup olan Fatımilere karşılık Sünni olan Selâhaddin Eyyübi, Filistin’i ve Suriye kıyılarını işgal eden Hıristiyanları yenerek bu bölgeyi denetim altına aldı. Eyyübi hanedanlığı Mısır’ı 1252’ye, Suriye’yi 1260’a ve Batı Arabistan’ı (Hicaz) 1229’a kadar yönetti. 

Diğer taraftan Türklerin bölgeye ilk gelişleri Selçuklular zamanında gerçekleşmiş tir. Esas olarak İran’ı egemenlikleri altına alan Selçuklular’ın bu sırada Irak’ta Şii Büveyhilerin idaresini kaldırmak isteyen Abbasi halifesinin daveti üzerine 1055’te Irak’a gelerek Bağdat’ta idarî ve askerî otoritelerini kurmuşlardır. Halife Kaim Biemrillah’ın elinden taç giyen Tuğrul Bey’in şahsında Selçuklular, halifenin vekili ve İslâm’ın savunucusu olarak bölgede büyük bir imparatorluk haline gelmişler dir. Selçuklular döneminde diğer Türk boylarının da göç etmesiyle İran ve Orta Asya bölgesi bu devletin egemenliği altına girmiş, 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatorluğu’nu yenmeleri üzerine daha batıya hareket ederek 
Anadolu topraklarını Hıristiyan toprakları olmaktan çıkarmışlar ve bu bölgeyi Türk ve Müslümanların yerleşimine açmışlardır. Ancak, Selçuklu iktidarı uzun süreli olamamış; 1157’den itibaren imparatorluk parçalanmış ve yerine bağımsız beylikler kurulmuştur. Ancak Selçuklular dönemi Sünni İslâm’ın gelişmesi açısından önemli bir dönem olmuş; Selçuklular her bakımdan İslâm kültürünü özümseyerek onu geliştirmişlerdir. 

Bu dönemde sanatta, mimarîde, edebiyatta ve teknikte ciddi ilerlemeler yaşanmış, âlimler bu dönemde çok saygı görmüşler; hatta âlim yetiştiren ilk 
medreseler (Nizam-ül Mülk tarafından kurulan Nizamiye medreseleri) bunların zamanında açılmıştır. 

İslâm’ın yayılmasını temel misyonları ve kendilerini İslâm’ın hizmetçisi olarak gören Selçuklular’ın yerini bu anlamda ancak Osmanlılar alabilmişlerdir.26 

13. yüzyılda Suriye’den Hindistan’a kadar tüm İslâm dünyası doğudan gelen Moğol tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu tehdit ve saldırılar ne Arapların bir dini yaymak için yedinci yüzyıldaki savaşlarına ne de Selçukluların onbirinci ve onikinci yüzyıldaki yayılmalarına benzemekteydi. Moğolların sanki tek hedefi yıkmak ve dağıtmaktı. Irak ve İran’da neredeyse taş taş üstünde bırakmamışlardı. Moğol hükümdarı Cengiz Han tüm Kuzey Çin’i işgal etmiş, 1220’lerde de Buhara, Semerkant ve Kuzey İran’ı egemenliği altına almıştı. 1256’da diğer bir Moğol dalgası Cengiz Han’ın oğlu Hülâgu tarafından batıya doğru Mısır’a kadar İslâm topraklarını ele geçirmek için başlatılmıştı. Doğu Asya’dan gelen bu gayrimüslim Moğol hanedanının, İç Asya steplerinden Moğol ve Türk aşiretlerinin oluşturdukları bir orduyla Müslüman dünyaya yaptığı bu akınlar sonucunda, İran ve Irak’ı fethettikten sonra Moğollar, 1258’de Bağdat’taki Abbasi halifeliğine son verdiler. Abbasi halifesini de öldüren 
Moğollar yaklaşık 500 yıllık İslâm geleneğini yansıtan ne kadar sembol 
varsa yıktılar. Moğolların Bağdat’ı bu şekilde yerle bir etmeleri şehrin o 
güne kadar İslâm dünyasında bir ticaret ve sanat merkezî olarak oynadığı 
merkezi rolü de sona erdirdi. Her ne kadar sembolik olarak halifenin 
burada oturması geleneği bundan sonra da devam ettirilmeye çalışıldıysa 
da Bağdat’ın imparatorluk başkenti olma konumu kaybolmuş ve sıradan 
bir şehir görüntüsü kazanmaya başlamıştır.27 

Moğolların bir kolu yaklaşık yüzyıl kadar (1256-1336) İran ve Irak’ta 
saltanat sürdüler ve bu esnada Müslüman oldular. Moğollar batıya doğru da ilerlemeye çalıştılarsa da Eyyübiler tarafından ülkeye getirilmiş olan (Türk kökenli) kölelerin oluşturduğu bir Mısır ordusu tarafından Suriye’de durduruldular. Hülâgu’nun ordusunu 1260’da durduran bu ordunun önderleri Eyyübileri tahttan indirerek Kafkasya ile Orta Asya’dan gelen ve Mısır’ı iki yüz yıldan fazla bir süre (1252-1517) yönetecek bir iktidar oluşturdular. Eyyübilerden iktidarı devralan Memlükler, Suriye’yi de 1260’dan itibaren yönetmeye ve Batı Arabistan’daki kutsal yerleri denetim altına almaya başladılar. Memlukların egemenliği onaltıncı yüzyılın ilk döneminde Osmanlılara yenilmeleriyle sona erdi. Biraz ilerdetekrar değinileceği üzere 13. yüzyıl sona ererken kurulan bu imparatorluk İspanya kıyıları ve Fas’a kadar bütün Mağribi denetimleri altına aldı. 

Diğer taraftan 16. yüzyılın başından itibaren Doğu’da bir imparatorluk 
kuran Safeviler İran’ı iki yüz yıldan fazla bir süre (1501-1732) egemenlik-
leri altında tuttular. Yine aynı dönemde Moğol hükümdarlık ailesinden 
ve Timur’un soyundan gelen bir Türk hanedanı Güney Hindistan’da, 
başkenti Delhi olan bir imparatorluk kurdu (1526-1858). Aslında kendisi 
de Türk olan Timur’un ordusu ise 1381’den itibaren Anadolu içlerine 
doğru ilerlemeye başlamış, 1402’de Osmanlı hükümdarı Yıldırım Beyazıt’ı yenerek Doğu Anadolu topraklarını denetimi altına almıştı. 

Ancak Timur’un 1405’te ölümünden sonra imparatorluk bölünmüş ve Anadolu 
ve İran’daki topraklarda otonom beylikler kurulmuştur. Fatih zamanında 
bu toprakların büyük bir kısmı Osmanlı sınırlarına katılmış olmakla beraber bunların tamamı Yavuz zamanında imparatorluk sınırlarına dahil  edilmiştir.28 


5.Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

8 Nisan 2016 Cuma

Osman Pamukoğlu Önder'i Anlatıyor




Osman Pamukoğlu Önder'i Anlatıyor




20 Ocak 2016 Çarşamba 15:41


Fikirleri Binlerce kişiye ilham kaynağı olan Osman Pamukoğlu'nun Yeni Kitabı İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı.



VİDEOYU SEYREDİN ; ÖNDER  BÖYLE  OLUR.

Bir Komutan, siyaset adamı ve yazar olarak Osman Pamukoğlu, İnkılâp Kitabevi'nden çıkan son kitabı Önder: Çağların Özlemi ile doğanın tehlikeli yüksekliklere çıkardığı aykırı bir kişilik olan önderi bütün yönleriyle, olmazsa olmazlarıyla çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Osman Pamukoğlu Önder'i anlatıyor




“ÖNDER ÇIKARMAYAN VE TARİHİ İYİ BİLMEYEN ULUSLARIN COĞRAFİ SINIRLARINI DÜŞMANLARI ÇİZER..'' 


< ARKADAŞLAR... BU ÜLKEYİ DÜŞÜNENLER..
^^ UYUYANLARI UYANDIRSIN ARTIK ^^ >


Önder: Çağların Özlemi..,


Fikirleri binlerce kişiye ilham kaynağı olan Osman Pamukoğlu'nun yeni kitabıyla İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı.

Bir komutan, siyaset adamı ve yazar olarak Osman Pamukoğlu, İnkılâp Kitabevi'nden çıkan son kitabı Önder: Çağların Özlemi ile doğanın tehlikeli yüksekliklere çıkardığı aykırı bir kişilik olan önderi bütün yönleriyle, olmazsa olmazlarıyla çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Osman Pamukoğlu'na göre Önder kimdir?

Önder, insanoğlunun çağlar boyu özlem duyup hasretiyle yaşadığı en değerli bir üst ihtiyaçtır. Niçin insanlar önderin peşinden koşar? Çünkü her şey onunla yükselir ve onunla düşer. Önder, yaşadığı zaman içerisinde ulusuna ve hatta insanlığa damga vurandır.

Önder; idealisttir, isyancıdır, yollarını kendi çizer. Önderlik üzerine dünyada sayısız çalışma yapılmış, kavram ve teoriler oluşturulmuştur. Önderlik kategorilere ayrılmış, kurallar konulmuş, yöntemleri incelenmiş, önderler tiplere ayrılmış, türler üretilmiş, beş önder cinsi, 525 önderlik kuralı, 2 dakikada önderlik ilkeleri, vb. gerçeklikten ve doğruluktan uzak, amatörce bile sayılamayacak çalışmalar ortalığa dökülmüştür. Buna: " Beylik çiftlik " denir...

Kimler Önder olabilir?

Komutan olduğu dönemde önderlik yapan Pamukoğlu, kimlerin önder olabileceğini şöyle açıklıyor: İnsanoğlunca kayıtların tutulması 5000 yıl önceye dayanmasına rağmen, beş kıtada yaşamış milyarlarca insandan en fazla 100-1000 önderin çıkabildiği gün gibi meydandadır. Uluslararası antolojilerde de bunları görmek mümkündür. Kanıtlanmış tescil edilmiş ve resmileştirilmiştir.

Evrensel olarak önderliği kanıtlanan kişiler iki alanda ortaya çıkmışlardır. Politikacılıktan gelen "devlet adamları" ve askeri alandan gelen "generaller"dir. Ulusların başı belada değilse, hayati kayıplar ve acılarla yüz yüze kalınmamışsa, bu iki alandan da önder çıkmamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, İskender, Napolyon, Churchill, Eisenhower, Bismark, De Gaulle, George Washington, Cengiz Han, Jül Sezar, Anibal, Büyük Petro gibi daha birçok önder, asker kökenli olup, aynı zamanda devlet başkanlığı ve hükümdarlık yaparak, devlet adamlıklarını da kanıtlamış şahsiyetlerdir. İnsan konuşacağı ve yazacağı şeyleri yaşamamış, uçsuz bucaksız bir araştırmadan geçirmemişse; söyleyeceklerinden ve kaleme alacaklarından 40 kat fazlasını bilmiyorsa, ne bir mecliste konuşmalı ne de yazı yazmalıdır... Tersini yapanlara, " Yama vurucu " denir. Önder; filozof, filolog, devrimci, edebiyatçı bir karışımdır!

Yolculuk devam ediyor

Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, Kara Tohum, Ey Vatan ve Savaş Sanatı gibi kitaplarıyla binlerce kişiyi derinden etkileyen Osman Pamukoğlu, yeni kitabıyla da bu yoldaki rehber kişiliğini sürdürmeye devam ediyor.

**

ARKA KAPAK YAZISI

Ulusların tarihini kim yaratır? 

Devletin ve bütün insanlığın yaşamındaki en önemli olaylar kimler tarafından yönetilir? Ayrı ayrı kişiler tarafından mı? Büyük İngiliz düşünürü Carlyle'ın dediği gibi kahramanlar tarafından mı? Yoksa, bütün fertlerinin çabası ve halkın ruhunun gerilimi sayesinde mi gerçekleşir?

Önderi var Eden, Halkın Korku ve Çaresizliğidir...

Sayısız önder yetiştirme programı, Seminer, kurs ve konferans var. Çeşitli önder sınıflandırmaları yapılırken, kitaplardaysa şema ve krokilerle yapılan önder tanımlamaları, lider yönetici ifadeleri göze çarpıyor. Ancak önderi; başkan, patron, şef, direktör, komutan gibi hiyerarşik yapıların sıfatını taşıyanlarla karıştıran ve bir tutmaya kalkışanlar var ne yazık ki.

Önderliğin bir ilkesi yoktur, önderin kişilik yapısı vardır.

Bir komutan, siyaset adamı ve yazar olarak Osman Pamukoğlu son kitabı Önder: Çağların Özlemi ile doğanın tehlikeli yüksekliklere çıkardığı aykırı bir kişilik olan önderi bütün yönleriyle, olmazsa olmazlarıyla çarpıcı bir biçimde anlatıyor.



..