Dr.Tahir Tamer Kumkale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dr.Tahir Tamer Kumkale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2020 Cuma

Türkiye'nin önemi ( A. Nazmi Çora ).,

Türkiye'nin önemi (A. Nazmi Çora).,




Dr. Tahir Tamer Kumkale
12 Mart 2000 Pazar


" DÜNYAYI YÖNETEN DÜŞÜNCELER DEĞİL KUVVETTİR, ANCAK; KUVVETİ  KULLANAN  DÜŞÜNCELERDİR..."

Halen dünya sahnesinde görülen milletler içinde kendi özgün milli kimliğini koruyarak bağımsız devlet varlığını kesintisiz olarak, milat öncesi yüzyıllardan günümüze kadar, sürdürebilen yegane millet bizim milletimizdir; Türk Devleti ebedidir.

Tarih sahnesine çıkan milletler içinde küresel çapta, nitelikte cihan nazımı, kıtasal ebatta güç, süper güç konumuna erişen, bu konumunu dikkate alınmaya değer bir süre devam ettirebilen milletlerin sayısı bir elin parmak sayısını aşamayacak kadar sınırlıdır.

Türk Milleti eski dünyada cihan nazımı süper güç, kıtasal çapta büyük devlet konumunu bu seviyeye erişebilen milletler arasında en uzun süre koruyabilen millet olmuştur. Üç kıt'anın medeni hayata, iskana müsait 55 milyon km² genişliğindeki büyük bölümü değişik tarih dönemlerinde yüzlerce yıl Türk boylarının, Türk hükümet ve devletlerinin yönetimine girdiği gibi Avrasya kıt'a blokunun uzun ekseni üzerinde kıt'asal genişlikte bir merkezi alan kesintisiz Türk varlığına, Türk dil ve kültürüne vatan olma özelliğini korumuştur.

Saka, Hun, Batı Hun, Avar, Hazar, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu, Kuman, Peçenek, Kıpçak, Harzemli, Anadolu Selçuklu, Cengizli, Çağataylı, İlhanlı, Altın Ordulu, Timurlu, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi, Babürlü, Osmanlı hayat ve egemenlik alanları hatırlanmalıdır.

16 ncı Yüzyıl Türk Yüzyilı diye adlandırılır. Bu yüzyılın devamında Türklüğün (dört ayrı devlet çatısı altında) üç kıt'a üzerinde toplam egemenlik alanlarının 40 milyon km² ye eriştiği, Türklüğün batı kolunu oluşturan Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzölçümünün 19 milyon km²'yi aştığı da hatırlanmalıdır.

BÜYÜK ATATÜRK; Cumhuriyetimizin Onuncu Yılında yaptığı tarihi konuşmada;
"Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir...Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır.
Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür...İnanç bir köprüdür...Tarih bir köprüdür..."
"...Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türkler'in) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli..." demiştir.

"Sovyet Rusya ile daima iyi komşu olmaya gayret etmeliyiz. Fakat ne haklarımızdan en küçük bir şey feda etmeliyiz ve ne de oyunlarına kapılmalıyız" Bu sözleri büyük ATATÜRK 1922 yılı Haziran ayında Moskova'dan dönen Büyükelçimiz A.F.CebesoyPaşa'ya söylemiştir. Bu sözler bugün de değerlerini koruyorlar.

Sovyetler Birliği'nin çöküşü, özellikle Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkasların güneyi, Orta Asya ve Orta Doğuda büyük bir değişikliğe ve istikrarsızlığa yol açmıştır. Türkiye, coğrafi ve kültürel açıdan bu değişikliğin tam merkezinde bulunmaktadır. Konumu ve Müslümanlığın hakim olduğu bir ülke olarak liberal demokrasinin gerektirdiği müesseseleri tesis ve muhafaza edebilmesi nedeniyle Türkiye, istikrarsızlıkla başa çıkmaya çabalayan ülkelere örnek teşkil etmektedir.

"Amerikan ülküsü" gibi "Türkiye ülküsü"de insanları ve kültürleri bir araya getirme alanında büyük bir önem taşımaktadır. Bağımsızlıklıklarına yeni kavuşan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Batı modeline motive edilmesinde Türkiye'nin çok önemli bir yeri vardır. Bu cumhuriyetler gözlerini 75 yıl aradan sonra Türkiye'ye çevirmişlerdir. Batı değerlerini benimsemiş olan Türkiye, bunlar için yegane modeli teşkil eder. Gerek kaynak, gerekse deneyim açısından Türkiye'nin bu ülkelere verebileceği çok şey vardır.

Dünya kamuoyu Rusya'daki gelişmelere seyirci kalmaktadır. Bunun örneği Çeçenistan'da yaşanmıştır. Olayların tırmanması ve operasyonun başlamasına rastlayan süreçte başta ABD olmak üzere büyük devletler, konunun Rusya'nın içişi olduğunu belirterek görüş bildirmekten kaçınmışlardır. Bölge barışı ve Avrupa'da istikrarın devamı için bir tehlike teşkil eden fundamentalist hareket ve düşüncelerin yayılmasında Türkiye önemli bir engel teşkil eder. Türkiye, sadece Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya cumhuriyetleri için değil, bağımsızlıklarına kavuşan Doğu Avrupa ülkeleri için de demokrasi ve serbest pazar uygulamaları açısından ideal bir model teşkil eder.

Türk boğazları önemini hala korumaktadır. Türkiye Batı için çok önemli olan Orta Doğu petrolünü kuzeyden örter. Türkiye bölge ve dünya barışı için tehlikeler teşkil edebilecek risk kaynaklarının büyük bir bölümünü kontrol edebilecek veya yönlendirebilecek bir konum ve seviyededir.

Türkiye dünya halkları için büyük bir tehlike teşkil eden uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele eden ülkelerin başında gelmektedir. Türkiye dünyada en çok uyuşturucu kaçakçısı, suçlusu yakalayan ve yakaladıklarına en ağır cezaları veren ülkelerin başında gelerek, bu konuda üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmektedir. Uyuşturucu kaçakçılığının terörle ilişkisi gözönüne alındığında bunun değeri daha iyi ortaya çıkar.

Türkiye'nin dünyada mevcut 43 Müslüman ülke arasında demokrasi ile idare edilen tek laik ülke olması, kendisine birçok sahalarda önemli avantajlar sağlamaktadır. Batı Hristiyan dünyası ile diyalog kurabilen yegane Müslüman ülkedir. Diğer bir deyişle Türkiye, "Kuzey-Güney- Doğu-Batı, İslam-Hristiyan, Totaliter-demokratik ve köktendinci-laik" düşünceler arasında bir köprü görevi yaptığından bölge ve dünya barışına önemli katkılarda bulunmaktadır.

Son gelişmelerden sonra merkezi Avrupa'da NATO ile BDT arasında bir tampon bölge meydana gelmesi sonucu, bu bölgeye yönelik doğrudan tehdit büyük ölçüde ortadan kalkmış; ancak şimdiye kadar NATO'da bir kanat ülkesi olan Türkiye'yi tehdidin ve risklerin tam ortasındaki bir "Cephe"durumuna getirmiştir. Bu nedenle Türkiye daha uzun bir müddet Yeni NATO Stratejisinde öngörülen "Forward Presence" (ileride bulunma) yerine "Forward Defense" (ileride savunma) konseptini uygulamaya devam etmek durumunda kalacaktır.

Batı ülkelerinin artık Türkiye'nin bu yeni jeo-stratejik değerini kavramaları gerekir. Eğer Türkiye hala Batı ile işbirliği yapmakta zorlanır ve Batı kurum ve kuruluşlarına girmesinde güçlükler çıkarılırsa, bu durum Batının stratejik menfaatlerine tamamen ters sonuçlar yaratabilir. Eğer Türkiye; Doğuda bazı cazibeler bulup, Batı ile olan ilişkilerini azaltırsa bu Batının aleyhine olur; zira Türkiye seçenekleri çok fazla olan bir ülkedir.

Bölgede Türkiye için anahtar sözcük istikrardır. Bütün olumsuz gelişmelerin içinde Türkiye bir çeşit sükun adasıdır. Oldukça fırtınalı bir denizde sakin bir limandır. ABD eski Başkanı Bush'un dediği gibi, "Türkiye değişen med-cezir olaylarının olduğu bir bölgede bir istikrar feneridir."ABD eski Dışişleri Bakanı James Baker'in ifade ettiği gibi "Türkiye Batının çıkarları açısından soğuk savaşın en kötü günlerinden daha büyük bir role sahiptir."

Dengesiz bir ortamla çevrelenen Türkiye, karmaşık ve değişken bir güvenlik sorunu ile karşı karşıya bulunmaktadır. Belirsizliklerin ve istikrarsızlıkların nerede, ne zaman ve nasıl krize veya askeri tehdide dönüşebileceği önceden kestirilememektedir. NATO içinde ikinci büyüklükte silahlı kuvvetleri ile caydırıcılığa önemli bir katkıda bulunan Türkiye, ekonomik ve endüstri alanında da süratle gelişip büyümektedir. 2000'li yıllarda 70 milyona ulaşacak nüfusu, kalkınan ekonomisi ve modernize edilmiş silahlı kuvvetleri ile NATO'nun ve Batının güçlü ve güvenilir bir dostu olarak pakt içindeki görevine devam edecektir.

Jeo Stratejik konumu, siyasal ve ekonomik yapısı, kültürel bağlarıyla aynı zamanda Avrupa, Balkan, Karadeniz, Akdeniz ve daha geniş bir çemberde Orta Doğu ülkesi olan Türkiye; Karadeniz bölgesinin ihtiyaç ve şartlarını göz önünde bulundurarak KEI'ni harekete geçirmiştir.

Türkiye 1922 yılından beri barış içinde yaşayan ülkelerden biridir. Kimsenin toprağında gözü yoktur. Hatta etrafındaki risk ve tehditlere rağmen ihtiyatlı bir silahsızlanma ve silahların kontrolünden yanadır. Ancak yakın geçmişte komşu ülkelerde meydana gelen politik ve askeri değişimler, çevre ülkelerde hüküm süren istikrarsızlık ve belirsizlikler dikkate alındığında, Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik konumu ile komşularının tarihi emellerinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktığı görülecektir.

NATO da eskiden "KANAT" ülkesi iken şimdi "CEPHE" durumuna gelen ve Rusya, Orta Doğu ve Balkanlar'daki yangının tam ortasında bulunan Türkiye, coğrafi mevki, sosyal ve kültürel değerleri ve diğer milli güç unsurları ile bölgesinde bir denge unsuru olmaya devam etmektedir.

Türkiye çok geniş bir bölgede, çevresindeki bütün devletlerden ileri, onlara bir şeyler verebilecek ve model olabilecek bir ülke konumunda olup, elindeki stratejik kartının değeri azalmayıp, bilakis artmaya devam eden ender ülkelerden biridir.

Sonuç olarak; Jeopolitiği ve devlet olma özelliği tarihin derinliklerinden gelen Türkiye'nin yeni yüzyılda hangi konumda yer alacağının bugünden tespiti ve tayini gerekir. 20 nci Yüzyılın son 15 yılına sıkışmış görünen hızlı değişimlere, yeni stratejiler üretmeden "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" anlayışı ile ayak uydurulamayacağı bir gerçektir. Bu gerçeği görerek yeni politikalar üretmenin zamanı gelmiştir ve geçmektedir. (Yazan: A. Nazmi Çora)

Dr. Tahir Tamer Kumkale
12 Mart 2000 Pazar

BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=21

*******************

Türk Ülküsü (A. Nazmi Çora).,



Dr. Tahir Tamer Kumkale
16 Mart 2000 Perşembe 

"TÜRK MİLLETİNİN İSTİDADI VE KAT'İ KARARI; MEDENİYET YOLUNDA DURMADAN VE YILMADAN İLERLEMEKTİR."
Mustafa Kemal Atatürk

Sözlük anlamı “AND” ve “UZAK HEDEF” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

Ülkü; ilkönce insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltlarında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, Milli Liderler tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, liderinin ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür, önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak yegane enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerin hakimiyeti demektir. İnsan toplumları insani meziyetlerle yaşar. İnsani meziyetlerini kaybetmiş toplumlar refah ve dış görünüşü ile büyüklük içinde olsalar dahi, yıkılmaya mahkumdur. Ancak kabiliyetli ve enerjik olan milletler büyüklük ülküsü ardından koşar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla aşağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.

Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Türk milleti nedir, kimler Türk’tür diye sorulacak olursa;

“Türk milleti; Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kişilerdir” diye açıklanabilir. Türkçülük kelimesinin sonundaki ek; yerine göre mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten başka milletlerin Türk’ü sevmesi de gerçekten bu sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zorunluluklara işarettir. Türk’ü gerçek olarak, Türkten başkası sevmez.

Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin, manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır.

Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.

Türkçülük ; Milli ülkümüzün ismi demektir. Bu isim, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

Türkçülük; Türk yurdunda Türk milletinin kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.

Türkçülük; bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.

Ülküler; gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yaşama hakkına sahiptirler.

Ülkücülük ;“idealizm” demektir. Bizim ülkümüzün hedefi; Türk Milleti’ni en kısa yoldan, en kısa zamanda, başkalarında avuç açmadan çağlar üzerinden sıçrayarak çağdaş medeniyetin en ön safına geçirmek, ilimde, teknikte, medeniyette insan hakları ve eşitlikte, çevrecilikte yeryüzünün en kuvvetli varlığı haline getirmek, Türklüğü yüceltmektir.

Türkçüler olarak davamız; Türk milletinin varlığını yüceltmek ve ebediyen devam ettirmek davasıdır. Bu fikrin, bu davanın üstünde başka hiçbir fikir, başka bir dava yer alamaz. Türk milletinin varlığını korumak, yükseltmek ve onu ebediyyen devam ettirmek fikrine hizmet etmeyen, bu fikre uygun olmayan hiçbir davranış, hiçbir hareket Türk milleti için geçerli olamaz.

Türk milletinin kendine has gerçekleri vardır., şartları vardır, tarihi vardır, milli gelenekleri vardır, milli ruhu vardır. Türk milleti, yabancı ülkelerin kendi şartlarına göre meydana getirilmiş olan sistemlerin kopya edilmesiyle kalkınamaz kurtulamaz. Türk milletinin milli gerçeklerini dikkate alan, milli ruhunu dikkate alan, milli tarihine ve milli geleneklerine, milli ahlakına, dinine bağlı, saygılı modern ilmi, modern tekniği de rehber edinen yüzde yüz milli bir sistemle olabilir. (A. Nazmi Çora)

A. Nazmi Çora'nın "İYİ İNSAN" sitesinin "ÖZEL YORUMLAR" bölümünde yer alan "TÜRK ÜLKÜSÜ" isimli yazısı aynen "GÜNÜN YORUMU" bölümüne aktarılmıştır. Bu şekilde daha çok ziyaretçinin yararlanmasına imkan hazırlanmıştır.

ÜLKÜ'ler; milletlerin yönetiminde ve yönlendirilmesinde en büyük itici güçtür. Ülküler; geçmişin ve bu geçmişteki büyük başarıların günümüze ve geleceğe yansımasıdır. Ülkülere ulaşılması ,devlete milli yarar ve millete refah sağlar. Ulaşılması zor ve uzak ülküler ise milletleri daha çok çalışmaya ve gayrete sevkeder. Bu bakımdan seçilen milli ülküler, kolaylıkla elde edilebilir olmamalıdır. Bu doğal özelliği dolayısıyla bazı dar düşünceli ve bağnaz kafalar ile satın alınmış beyinler; konuyu günümüz şartları içinde değerlendirerek ülküler ile bu ülkülere sahip çıkan ülkücüleri hayalperestlik ile suçlarlar. Bu nevi şuçlama ve saldırılar dikkate alınmamalıdır.

Komşumuz Yunanistan yönetiminin, Yunan Milletini fiziki olarak gerçekleşmesi hiç bir şartta mümkün olamayacak 150 yıllık bir "Megal-i İdea" etrafında nasıl birarada tuttuğunu ve inatla bu hedefe ulaşma gayreti içinde oldukları hepimizin malumlarıdır. Milletimizin sahip çıkması gereken "TÜRK ÜLKÜSÜ" nü büyük bir vukufiyetle ve açıklıkla ortaya koyan Sayın Çora'yı kutluyorum.

Dr. Tahir Tamer Kumkale
16 Mart 2000 Perşembe

BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=22

***************

Toplumun Hakkı (A. Nazmi Çora)



Dr. Tahir Tamer Kumkale
20 Mart 2000 Pazartesi 

"YASALAR, İNSANLARI  ÖZGÜR  YAPMAZ; YASAYI ÖZGÜR YAPACAK OLAN İNSANLARDIR."

İnsanın, doğduğu toplumun kültürüne göre yetiştiği bir gerçektir. İnsan, pekçok değeri doğduğu toplumda hazır bulur. Dil, din, ahlaki kurallar ve örf-adetler onun şahsiyetine şekil verir ve hayat tarzını düzenler. Eğitimi, sosyolojik açıdan tanımlayınca bu oluşumlardan hareket edildiğini görüyoruz. "Geçmiş nesillerin kültürünün gelecek nesillere aktarma faaliyetine eğitim " diyoruz. Bu tanım, sosyolojik açıdan yapılan evrensel bir tanımdır.

Demek ki, ana doğuruyor; toplum yoğuruyor. Toplumun kendisi bizzat bir eğitimci olduğu için, insan yavrusunun kültürel kaderini belirlemektedir. Hangi dille konuşacağını, hangi inanç sistemini benimseyeceğini ve ahlaki davranışlarını hangi geleneklere ve değerlere göre yapacağını toplum ona dikte etmektedir. Onun içindir ki, toplumun ana kadar önemi vardır ve bazen de onun önüne geçmektedir.

Çocuğun doğumuna kadar annenin rolü, okul çağına kadar ailenin rolü önem kazanır. Okul çağından sonra ise; okul ve toplumun rolü öne geçmektedir. Ana-baba hakkı bize verdiklerinden kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi,"milletin teşkilatlanmış haline devlet" diyoruz. Bayrağı, vatanı ve bağımsız sosyal müesseseleriyle devlet, bizi köle olmaktan korumaktadır. Bizleri başka devletlerin emperyalizminden koruyan, kültür, namus ve ekonomik bağımsızlığımızı temin eden devletin bizim üzerimizde hakkı vardır. Çoğu insanlar devlet ile hükümet kavramlarını yeterince ayıramadıklarından, hükümeti tenkit etme yerine, daima devleti tenkit etmektedirler.

Devlet bir hükmi şahsiyettir. Devletin dinlisi, dinsizi olmaz. Çünkü hükmi şahsiyetlerin inancından bahsedilmez. Devletin, islamlısı-islamsızı, inançlısı-inançsızı, kafiri, hıristiyanı, yahudisi olmaz. Devlet bir şemsiyedir ve her inanç sistemine eşit mesafededir. Onun işi, bir inanç sistemini öne çıkarıp, ötekilere baskı yapmak değildir. Onun görevi, belli kültür ve inanç guruplarının kavgasını önlemek ve herkesi kendi alanında kalıp amacına hizmet etmesini temin etmektir. Devlet bu hizmetlerini yaparken, verdiği emeğin karşılığında bizim üzerimizde de hakkı doğmaktadır. Bunların en önemlisi itaat hakkıdır.

"Devlete itaat" bir sosyal görevdir. Devlet çökünce, millet de çöker. Milletin bütün dini ve kültürel değerleri, devlet sayesinde hayatlarını sürdürür, gelişir ve serpilir.

Toplumun örf-adet ve değerlerine sahip çıkmak, fertlerin üzerine düşen bir haktır. Toplumun yücelttiği değerlerin yaşaması için elinden geleni yapmak, gayret göstermek fertlere düşen çok önemli bir vazifedir. Topluma bu hizmeti veren fertler, aynı zamanda da devletin üzerindeki hakkı yerine getirmiş olmaktadırlar.

Toplumda iyiliklerin gelişip yayılması, kök salması için kötülüklerden uzak durmak gerekiyor. Toplumun iyiliğine çalışmak, onun ruhu olan milli ve manevi değerleri yaşatmak, onu hastalandıracak yıkıcı ve bölücü davranışlardan sakınmak, doğduğumuz ve içinde yaşadığımız toplumun üzerindeki hakkıdır. (Yazan: A. Nazmi Çora)

Dr. Tahir Tamer Kumkale
20 Mart 2000 Pazartesi

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=23

***********

Kafkaslar gerçeği ve Kafkasya politikamız.,



Dr. Tahir Tamer Kumkale
26 Mart 2000 Pazar


TÜRKİYE'NİN KAFKASLAR POLİTİKASI

"OYUNA TEKRAR GİRMEZSENİZ, BAŞARILI OLMA ŞANSINIZ HİÇ OLMAZ."

21 Mart 2000 tarihinde haber bültenlerinden çok ilgi çekici ve beklenmedik bir haber bütün ayrıntıları ile duyuruluyor."26 Mart tarihinde yapılacak Başkanlık seçimlerinde Rusya Devlet Başkanlığına aday olan şimdiki Başkan Vekili Viladimir Putkin bir savaş uçağı ile Çeçenistana gitti. Bu süpriz gezide Putkin eli kanlı haydutlarla Çeçenistan barışı için görüşmeyeceğini, yetkili ve etkili sivillerle görüşmeye hazır olduğunu, bölgeye mutlak barışı getireceklerini bildirdi." Görülen o ki; Rusya'daki başkanlık seçimlerinin geleceği Kafkaslardaki barışa bağlı. Rusya başta olmak üzere Bağımsız Devletler Topluluğu için olduğu kadar; Avrupa Birliği ve ABD başta olmak üzere batı dünyasında da KAFKASLAR dış politikanın şimdiki odak noktası olma konumunu koruyor.

Türkiye'yi Kafkaslardan ayrı düşünmek mümkün değildir. Kafkaslar; Türkiye'nin uluslararası dış politikalarına etkisi yanında bölgedeki Türk unsurların varlığı ile iç politikasında da önemli rol oynamaktadır. Ayrıca Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile doğrudan temasın sağlanmasında da bir köprü vazifesi görmektedir.

Kafkaslar; coğrafi yakınlık, ekonomik işbirliği imkanları ve sahibolduğu doğal kaynakları nedeniyle de Türkiye için önemli bir ilgi alanı oluşturmaktadır. Rusya Federasyonu'nun mevcut problemleri ve ekonomik sıkıntıları yanında, sahibolduğu askeri gücü, kültürel, ekonomik ve idari yapısı ile teşkil ettiği potansiyel tehlike karşısında Kafkasların bir "barış kuşağı" ve"Rusya ile bir tampon bölge teşkil etmesi " Türkiye için çok önemlidir.

Ermenistan ve Gürcistan ile Türkiye arasında muhtemel bir dostluk ve barış sürecinin doğması ve devamının sağlanmasının bu ülkelerin yararına olacağı açıktır. Azerbaycan ile başlatılan dostluk, ve işbirliğinin gelişerek devam etmesi de; hem bölge barışı ve hemde Türk Cumhuriyetlerinin batı ile olan doğrudan bağlantıları için hayati önem arzetmektedir.

Türkiye'nin Kafkas Devletleri ve Kafkas Toplulukları ile ilgili imkan ve kabiliyetleri ve bu bölgede uygulayabileceğini değerlendirdiğim alternatif politikaları ana hatları aşağıya çıkartılmıştır.

1. Sovyetler Birliğinin dağılması ile Kafkaslar'dan ülkemize yönelen tehdit şimdilik ortadan kalkmıştır. Bu durum Türk dış politikasına yeni aktiviteler kazandırmıştır. Kafkaslar; Türkiye için stratejik değere sahiptir. Türkiye eline geçen bu imkanı kendi güvenliği açısından en iyi şekilde korumak ve kullanmak zorundadır.

2. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra Türkiye'nin bu bölge ile bağlantısı daha da önem kazanmıştır. Bu bağlantı; Kafkaslar ,Rusya Federasyonu ve İran gibi üç yol üzerinden sağlanabilir. Bunlardan en güvenlisi Kafkaslar ve Azerbaycan üzerinden yapılanıdır

3. Kafkasların pek çok devlet ve milletten meydana gelen karmaşık yapısı Türkiyenin bölgedeki güvenliği için olumsuzluk nedenidir. Bu olumsuzluğun ana unsurları İran, Ermenistan
ve Rusya'dır. Tek olumlu faktör dost ve kardeş Azerbaycan'ın mevcudiyetidir. Kıbrıs, Türkiye için ne kadar önemli ise Azerbaycan'da en az Kıbrıs kadar önemlidir. Bu bakımdan Türkiyenin bölgedeki politikası Azerbaycanı her alanda desteklemeğe ve güçlendirmeye dayanmaktadır.

4. Kafkaslarda Türkiye'nin başını ağrıtacak ülkelerden biri sınır komşumuz Ermenistan'dır. Çünkü Ermenistan kendi siyasi emelleri için Kafkasların zaten karmaşık olan yapısına dış faktörleri çekmeği dış politika ilkesi haline getirmiştir. Bu durum Türkiye'yi daha önce de olduğu gibi bölge dışı ve özellikle batılı devletlerle karşı karşıya getirebilecektir. Türkiye buna daima hazır olmak durumundadır. Osmanlı'dan kalan "ERMENİ SOYKIRIMI iddiaları ,daima her platforma taşınmaya hazır beklemektedir.

5. Türkiye; Ermenistan politikasında bu ülkenin deniz bağlantısının olmamasından doğan dezevantajını çok iyi kullanmak zorundadır. Bu devletle olan ilişkilerinde birtakım dostluk heveslerine ve gereksiz iyi niyet gösterilerine kapılmadan aklıselim ile hareket etmelidir.

6. Kafkaslardaki bir diğer önemli sorun da İran'dır. Bilindiği gibi İran Azerbaycanı'nda bağımsız Azerbaycan Cumhuriyetinin birkaç katı Azeri yaşamaktadır. İran; Türkiye'nin elinden Azerbaycan faktörünü almak ve/veya hiç değilse zayıflatmak için her çareye başvuracaktır.
Ankara -Bakü eksenine alternatif olarak bölgede Tahran-Erivan ve hatta Tahran-Moskova ekseninin kurulması bir fantezi değildir. Türkiye'nin İran'ın bölgedeki faaliyetlerini dikkatle izlemesi gerekmektedir.

7. Bütün bunların içinde Türkiye için bölgede sıkıntı yaratacak en büyük faktör Rusya Federasyonu'dur. Türkiyeye yönelik Çarlık Rusyası'ndan gelen temel hedefler değişmemiştir ve aynen muhafaza edilmektedir. Türkiye bugün Rusya'yı bu hedeflerinden uzaklaştırmak için bu devletle çeşitli işbirliği projelerine girmiştir. Bunlardan en önemlisi Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi' dir.

Bunun yanında Türkiye; Karabağ meselesine de Rusya' yı ortak ederek (Ermenistan üzerindeki etkinliği dolayısıyla )çözüm için iş birliği yaratmak istemiştir. Bunların hiçbiri ciddi bir sonuç vermemiştir. Kısacası Rusya; Türkiye'nin bütün çabalarına rağmen bölgedeki varlığı için Türkiye'yi hala en büyük tehdit ve kendi politikalarına engel olarak görmektedir. Hiçbir zaman Türkiye ile işbirliği içinde olmak istememektedir.

8. Kafkaslar da Türkiye'nin önem vermesi gereken ülkelerden biri de GÜRCİSTAN'dır. Bu ülke her alanda Rusya'ya bağımlıdır. Gürcistan ile olan münasebetlerimizde de Rusya faktörü daima gözönünde bulundurulmalıdır.

Sonuç olarak KAFKASYA; TÜRKİYE için olduğu kadar RUSYA FEDERASYONU içinde çok önemlidir. Bu bakımdan Türkiyenin bölge ülkeleri ile ilişkilerini sürdürürken daima gözönünde bulundurması gereken genel prensiplerin özünde Rusya ile olan ikili ilişkilerimiz yatmaktadır. Bu prensipleri şu şekilde sıralamak mümkündür.

 * Kafkas ülkelerine yaklaşımın PAN-TÜRKİST olmamasına özellikle dikkat edilmelidir.

 * İlişkilerin geliştirilmesinde Rusya'nın karşımıza alınmamasına özen gösterilmelidir.

 * Uluslararası kuruluşlar ve bilhassa batı ülkeleri nezdinde Türkiye'nin yayılmacı bir ülke imajı yaratmamasına dikkat edilmelidir.

 * Bölge ülkelerinin Rusya ile olan ilişkileri ve bağımsızlıklarının derecesi takip edilerek Türkiye'nin politikaları buna göre şekillendirilmelidir.

 Yukarıda sayılan genel prensipler çerçevesinde bölgedeki hedflerimiz şunlar olabilir;

 (1) Kafkasya'yı Orta Asya ve Rusya Federasyonu ile ulaşım yollarımız bakımından rahat geçit veren bir köprü durumuna getirmek.

 (2) Rus yayılmacılığının yeniden canlanması ihtimaline karşı bu bölgeyi bir tampon bölge haline getirmek

 (3) Türk ekonomisinin güçlendirilmesi için karşılıklı çıkar ilkesi korunmak kaydı ile bölgenin ekomik potansiyelinden azami yararlanmaktır.

Dr. Tahir Tamer Kumkale
26 Mart 2000 Pazar

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=24

************

5+5 Cumhurbaşkanı.,



Dr. Tahir Tamer Kumkale
30 Mart 2000 Perşembe 

"KABİLİYETLİ ÇIRAK, USTADAN USTA OLUR."

Uzun ve karmaşık çalışmalardan sonra iktidar partilerinin desteği ve isteğiyle Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'in yeniden seçilmesini sağlayacak anayasa değişikliği nihayet 29 Nisan'daT.B.M.M. gündemine geldi. Yapılan bütün uzlaşı çağrılarına ve Sayın Başbakan Ecevit'in bütün ikna konuşmalarına rağmen sonuç iktidarın beklediği gibi olmadı. Milletin beklediği gibi oldu. Yapılan ilk tur oylamalar Anayasa değişikliği için geçerli 367 oy'un bulunamayacağını gösteriyor. Değişiklik geçse bile, kulisler; milletin vekillerinin artık Demirel'den başka bir yüz görmeyi arzu ettiklerini haykırıyor.

Kimsenin kuşkusu ve korkusu olmasın yüce meclisimiz yeni Cumhurbaşkanımızı 16 Mayıs'ta Çankaya'ya uğurlayacaktır. Her kim seçilirse seçilsin yeni Cumhurbaşkanımız büyük bir liyakat ile ülkemizi yönetecektir. Çünkü demokrasi şahışların değil, sistem ve kuralların hakim olduğu rejimin adıdır. Türk devlet yönetimi güçlüdür. Türkler devlet yönetiminde dünyada eşine rastlanmayacak kadar çok tecrübe kazanmıştır.

Şimdi cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak daha öncede vurguladığım düşüncelerimi bir kere daha açıklamak istiyorum.

Cumhurbaşkanımız büyük devlet adamı Sayın Süleyman DEMİREL bugün tam 76 yaşındadır. Yasal bekleme süresi 16 Mayısta dolmaktadır. Anayasmız bir kişinin 7 yıl süre ile ve sadece bir kere seçileceğini öngördüğü içindir ki Sayın Demirelin anayasa değişmeden yeniden seçilmesi hukuken mümkün değildir. Şimdi T.B.M.M. büyük bir ciddiyetle 16 Mayıstaki bu seçime hazırlanmaktadır. Meclis ve Türkiye'nin gündemi bu seçime kitlenmiştir.

Allah sağlıklı ve uzun ömürler versin. Sayın Demirel; 38 yaşında genç bir bürokrat iken yeni kurulan Adalet Partisi'ne girdi. 1964 yılında 40 yaşında iken partinin başına geçti. Siyaset alanında çok yeni ve tecrübesiz olmasına rağmen 41 yaşında ve fevkalade kritik günlerde başbakanlık koltuğuna oturdu.

1965-1971 yıllarında bu genç ve tecrübesiz politikacının önderliğinde ülkemiz; çok istikrarlı ve daima yükselen bir kalkınma hamlesi sergiledi. Demirel ; başbakan olduğunda lisede öğrenci idim. Gençliğim, orta yaşım ve emekliliğim SÜLEYMAN DEMİREL'in iktidar, muhalefet ve Cumhurbaşkanlığı ile geçti. Gözümüzü açtık O'nu gördük. Büyüdük ve hala O'nunla yaşıyoruz. Görünen manzara o'dur ki daha birkaç yIl yine O'nunla yaşayacağız. Bizim neslimizin değişmez kaderi ve yazısı bu.

Sayın Demirel'in bilgisine, görgüsüne, devlet tecrübesine erişmek ve bu konuda olumsuz bir söz söylemek mümkün değil. Bu bakımdan herkezden tam puan alır. Fakat kendisine tam puan veremediğimiz hususlarda mevcuttur. Tam puan vermediğimiz hususlar bu yetenekleri ile ilgili değildir. Neden hala bu memlekette kendisine ihtiyaç duyulmasıdır.

Sayın DEMİREL; kırk yaşında partisini iktidara taşımış, başbakan olmuş, bu görevide büyük bir başarıyla yerine getirmiş bir devlet adamı olarak ; kendisinden sonra gelen gençlere neden fırsat tanımamıştır? . Daima en iyi kendisinin bu ülkeye hizmet edebileceğini göstererek yükselme yolundakilerin önünü tıkamıştır.? Nerededir 2000'li yılların dünyasına yön vereceği varsayılan Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan ve üst düzey yönetici adayları.?

Demokrasi ve buna dayanan Cumhuriyet rejimleri şahıslarla kaim değildir. Sistemler ve kurallar rejimidir. Şahısların hakimiyeti kırallık ve dikta rejimlerinde görülür. Demokrasileri belirli şahıslarla yürütmeye çalışmak gerçekçi değildir ve sistemin tabiatına aykırıdır. Bugün burada hala ayni şahısların vazgeçilmezliği tartışılıyorsa sistemde önemli arızaların olduğunu varsaymak gerekir.

Sayın Demirel'in bir kere daha seçilebilmesi için anayasamızın ilgili maddelerinin
değişmesi gerekir. Bunun içinde T.B.M.M. üye tamsayısının üçte ikisinin evet oyu gerekiyor. Bu sayının tutturulması için bütün partilerin uzlaşması gerekiyor.

Şimdi; sayın Cumhurbaşkanımızın çağdaşı olan ve 1957 yılında CHP milletvekili olarak
başladığı siyasi hayatına bugün başbakan olarak devam eden ve yıllarca en büyük muhalifi olduğunu bildiğimiz Sayın Bülent ECEVİT'in önderliğinde " Sayın Demirel'i Yeniden
Cumhurbaşkanı Seçme" kampanyaları yürütülmektedir.

"Bu ülkeyi ancak Demirel yönetebilir. Başkasının seçilmesi ülkemiz için felaket olur." gibi ifadeler basınımızda sık sık görülmeye başlandı.

Sayın Başbakanımız haklıdır. Söyledikleri doğrudur. Bugün sadece ülkemizde değil, dünyada Sayın Demirel'den daha tecrübeli ve yetenekli bir politikacı yoktur. Fakat benim kanaatime göre ;artık bu bilgi ve tecrübesini yönetimde kullanmasının değil, yeni nesillere aktarmasının zamanı gelmiştir. Arkadan gelecek gençler nasıl yetişecekler.? Başbakan ve Cumhurbaşkan? olmak için 30-40 yıl bekleyecekler mi? Sayın Demirel 41 yaşında başbakan olduğu zaman bugün kendisinin oturduğu makamlar kendi önünü açmasalardı ve kendisine bu şansı vermeselerdi bugünkü tecrübesine erişebilir miydi.?

1965' lerin genç ve tecrübesiz başbakanı Süleyman Demirel ilk beş yılında adeta yönetim harikası gerçekleştirmişti. Atatürk 39 yaşında T.M.M.M. Başkanı, 40 yaşında Başkomutan, 42 yaşında ise Cumhurbaşkanı olmuştu.

 - Bu ülkede yeni Demireller artık yetişmiyormu ?
 - Bu ülkenin okullarından artık adam çıkmıyormu ?
 - Yoksa yetişiyorda kendilerine imkan mı verilmiyor.?

Eğer yoksa ve yetişemiyorsa sistemde arıza var demektir. Eğer sistem iyi çalışıyorsa , bu ülkenin yetişmiş genç beyinleri neredeler ?
 * Göreve talip değiller mi ?
 * Yoksa görev verildide görevden mi kaçtılar ?
 * Gençlerin önü ne zaman ve nasıl açılacaktır.?
 * Gençlere ne zaman güvenilecektir.?

Kanaatimce; millete güvenmek ve bu milletin içinde var olduğu bilinen değerleri
destekleyerek , önemli görevleri üstlenmesinden korkmamak gerekir. Bu milletin içinden daha nice Demirel'ler, Ecevit'ler çıkacaktır. Ülkemizde nice yetişmiş beyin, kendilerine fırsat tanınmasını ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyor.

Korkmayın verin fırsatı. Allah hepinize uzun ömürler versin. Ama bilinki; bu gençler yine sizi sayarlar ve engin tecrübenizden yararlanmak için sizi baştacı ederler.

Eğer kendinizi vazgeçilmez kabul edip yerinizi liyakatli gençlere bırakmazsanız; ve yönetici olmakta israr ederseniz; engin tecrübelerinizi sizden sonra gelen nesillere anlatacak ve bilgi birikiminizi kağıda döküp gelecek kuşaklara aktaracak zamanı bulamayabilirsiniz.

Sizin bilgi ve tecrübenize bu ülke insanının ihtiyacı vardır. Bunu kendinizle beraber götürmek lüksüne sahip değilsiniz. Günlük yoğun çalışma şartları içinde bunu yapabilmeniz ise imkansızdır. Bunun için;

LÜTFEN ARTIK ÇEKİLİN VE GENÇLERİN ÖNÜNÜ AÇIN...

Koltuğa bu kadar yapışmanızın ve vazgeçilmez olduğunuzu düşünmenizin millete hizmet aşkından kaynaklandığını hepimiz biliyoruz.

Sizler büyüksünüz. Büyüklüğünüzü sıranın artık başkalarında olduğunu görerek daha
iyi sergileyebilirsiniz.

Bu ülkenin siz olmadanda büyüyecek ve güçlenecek bir olgunluğa eriştiğini lütfen kabul edin ve gereğini yapın.

Bunu yapınki, bu millet vatanın her köşesine birer heykelinizi dikerek sizi ölümsüz kılsın.Sizi tarih içindeki şanlı yerinize oturtsun.

Dr. Tahir Tamer Kumkale
30 Mart 2000 Perşembe

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=25

*************


MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ


Milli Mücadele dönemi, Türk-Rus ilişkileri,Tahir Tamer Kumkale,




Tahir Tamer Kumkale
 3 Nisan 2000 Pazartesi 


Türk-Rus ilişkileri 31 Aralık 1492'de, iki Sultan Bayazıt ile Moskova İvanı arasında Kırım Hanının arabuluculuğu ile yaptığı mektup değişimleriyle başladı ve bugün 508. yılına ulaşmıştır. bugünün ve geleceğin ilişkilerinin yanı sıra bölge barışı ve dünya barışı. Aslında, Türk toplumlarının ve devletlerinin Slav unsurlarıyla ilişkileri MÖ 500'lere kadar uzanıyor. 1492, tarihi ilişkilerin resmi ve düzenli olarak kurulduğu tarihi simgelemektedir. Rus Tarihi, başlangıcından bu yana, siyasi bir sisteme, genişlemeye ve büyümeye dönüşen dört temel düşüncenin çoğalması tarihidir. Tarih boyunca, doğal olarak, komşu Türk ve Rus ilişkileri bu düşünceler üzerine kurulmuştur. İktidar ve rekabet mücadeleleri, entrikalar ve propaganda savaşları, antlaşmaları, dostlukları ve düşmanlıkları kapsamına aldı.

Birinci Aşama; 1500-1800 yıllarını kapsamaktadır. Temel felsefe “Moskova Bizans'ın halefidir. Moskova üçüncü Roma. Rusya, Roma ve Bizans topraklarının hükümdarı olacak. ” Buna göre;

- Karadeniz geçecek ve Rus egemenliğine girecek. - İstanbul ve çevresi Ruslar tarafından ele geçirilecek.
- Kafkasyalılar ve Hazar Bölgesi'nde faaliyet gerçekleştirilecek.

İkinci Aşama; “slavizm” sloganıyla başlar ve 1800-1917 yıllarını yakalar. Amaç Büyük Tzar Peter'ın tarihi iradesine ulaşmaktır. Temel yön ılık denizlere giden yol ve Osmanlı toprakları tek engel olarak görülüyor. Buna göre; “Avrupa'nın ve özellikle Balkanların herhangi bir yerinde yaşayan Slavlar, varlıklarının devamı ve gelişmesi bir bütün olarak ancak Rusya'ya bağlı bir Slav İmparatorluğu'nun kurulmasıyla mümkün.”

Üçüncü Aşama; aynı zamanda bu denemenin konusu olan ulusal mücadele dönemiyle başlar ve 1990'lara kadar “Marksist-Leninist” ideoloji ile işaretlenmiş Sovyet yayılmacılığına kadar devam eder. Buna göre; " Varlık; Rusya'nın gelişimi ve devamı kapitalizmin ve emperyalizmin yıkılmasına bağlıdır. Bu ilke tüm insanlık için geçerlidir. İnsanlığın iyileştirilmesi ancak kapitalizmin sömürücü düzeninin kaldırılmasıyla mümkündür. Bunun için sömürülen emeğin devlet ve sosyal yaşam üzerinde yönetilmesi gerekir. Rusya bir dünya devriminin öncüsüdür. Rusya'nın dünya hakimiyeti Moskova merkezli bir komünizmin Avrupa, Afrika, Asya ve ABD'ye yayılmasıyla gerçekleşecek. Böylece Rusya'nın dünya hakimiyeti gerçekleşecek. ”

Dördüncü Aşama; Marksist-Leninist rejimin yanması ve 1990'larda Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ​​başladı. Türk Cumhuriyetleri'nin “YENİDEN YAPILANMA” ve “GLASNOST” politikalarının sonuçlarıyla bağımsızlıklarını kazandıkları günümüze kadar devam etmektedir. Buna göre; “PERESTROICA (yeniden yapılanma) ile, Rusya'nın çıkarları tüm insanlığın çıkarlarıyla örtüştü. Rusya'nın ideali, tüm dünyada insanlığın birleşmesi ve bir dünya - devletler - toplum kurulmasıdır. Buna göre, devletler ve toplumlar arasındaki ilişkilerde ideolojilere yer yoktur. İnsanlığın önemli sorunlarına çözüm, silahlanma yarışı, çevre sorunları, yoksulluğa karşı mücadele ancak birlikle mümkün olabilir. ”

Düşünce çerçevesi ne olursa olsun, Türkler birincil tiyatrodur ve Türkiye her zaman en önemli rakiptir. Milli Mücadele Dönemi; 1918-1925 yıllarını kapsamaktadır. Bu dönemde iç ve dış mücadeleler ve yeniden yapılanma hareketleri devam etmektedir. Bununla birlikte, eski köklü ilişkilerin en sakin olduğu dönemdir, ancak en kapsamlı sonuçlara ulaşılmıştır. 1917 yılının ilk aylarında, Karensky Hükümeti Bolşevik-Komünist Partisi tarafından ülke genelindeki isyanlardan dolayı atılmış, Tzar-başlık bir tarih haline geldi. 8 Kasım 1918'i toplayan ikinci Sovyet Kongresi “barış ilhak ve tazminatsız olsun” ve “savaşan devletleri Birinci Dünya Savaşı'nın kavgalarına ve sona erdirmeye davet etti. ”

3 Mart 1918 tarihli Brest-Litowsk Anlaşmasına göre; Rusya Bitlis, Van, Erzincan, Erzurum ve Trabzon'dan çekildi. Halkın Osmanlı Devletine bağlılığının sonucu olarak Kars - Ardahan - Batum ilçelerinde referandum yapılmıştır. 30 Ekim 1918 tarihli Moindros Barış Antlaşması'nın 7. maddesine göre, askerler Osmanlı başkentinde ve diğer çeşitli bölgelerde konuşlandırıldı ve istila başladı. Batum Gürcüler, Kars ve çevresine Ermeniler ve Bakü bölgesine İngilizceye verildi.

Aynı dönemde Rusya iç savaş, anarşi ve terörle kaynıyordu. Müttefik kuvvetler doğrudan ve dolaylı olarak hükümet karşıtı eylemleri ve hareketleri destekliyordu. Rusya'nın ana görevi iç mücadelelere son vermekti. Osmanlı liderleri bu önemli olaylardan yararlandı.İlk olarak, Doğu'da Ermeni genişlemesini engellediler ve sınırı “93 Savaşı” ndan önce olduğu yere itti. Türk bağımsızlık savaşı kaptalizme ve emperyalist güçlere karşı yürütüldü. Rusya'daki yeni rejim ve komünist hareketler ve sistemi kurma çabaları, kapitalizmi ve emperyalizmi ana hedef olarak seçti ve onlarla her yönden savaşmak için kuralları koydu. İngiltere ve Fransa eski müttefikleri Rusya'daki gelişmeleri ciddi bir tehdit olarak gördüler ve rejim karşıtı hareketleri tamamen desteklediler. Bu konuda, Türkiye ve Rusya aynı düşmana karşı savaşıyordu. Her iki taraf da en iyisini işbirliği, karşılıklı destek, yardım ve dayanışma olarak gördü. İlişkiler iyileşti, Türkiye'nin önünde iki önemli karar aşaması vardı. Birincisi, müttefik kuvvetlerin Bolşevik Rusların Kafkasya'nın güneyine doğru genişlemesine karşı destek sağlamaktı. İkincisi, Bolşeviklerin Müttefik kuvvetler tarafından Anadolu'nun işgaline karşı desteğini kazanmaktı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış günlerinde Türkiye'nin en büyük kaygısı İngilizce olasılığıydı. Türk-Rus işbirliğini engelleyebilecek Rus anlaşması, Bunun gerçekleşmemesi için doğrudan temas olması gerekiyordu. Böylece ikili ilişkiler 2 Haziran 1920'de Sovyet Dışişleri Bakanı Cicerin'in mektubu ile başladı. 24 Ağustos 1920 tarihli Türkiye-Sovyet Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması 16 Mart 1921'de Moskova'da imzalandı. Bu anlaşmadan önce 2 Aralık 1920'de Gümrü'de Ermeniler ile “Türkiye-Ermenistan Barış Antlaşması” imzalandı. Böylece Doğu Anadolu kontrol altına alınmıştı ve bu da Türkiye Büyük Millet Meclisinin Kazım yönetimindeki en büyük askeri gücünü kaldırmasını sağladı. Karabekir Paşa'nın Batı Yunan cephesine emri.

16 Mart 1921'de Moskova anlaşmasıyla başlayan Türk-Rus ilişkileri, her iki ülkenin de yararına olacak dostluğu başlattı. Lozan'la sadece ulusal mücadelesini sona erdiren Türkiye, 1925'in “Türkiye Sovyetler Birliği dostluk Tarafsızlık Anlaşması” ile 1921 ruhunun devamını garanti altına aldı.

Atatürk, Türkiye Büyük Milletvekili'nde Ocak 1921 tarihinde komünizm vekillerine yönelik görüşlerini açıkladı Bu şekilde toplanır;

Sayın Baylar;
Komünizmi önlemenin iki yolu vardır: Birincisi, komünist olduklarını söyleyenlere saldırmak, Diğer yol; Rusya'dan gemi ile gelen erkekleri karaya boşaltmamak, karadan gelen erkekler için sınırdışı olarak sert önlemler almak.

Bu yolları koymak için; pratikte, bu iki nedenden dolayı işe yaramaz görünmektedir; İlk olarak, temasa geçmeyi planladığımız Rusya Sovyet Cumhuriyeti tamamen Komünist Rejim'de. Eğer sert önlemler alırsak, Rusya ile İlişkileri kesmek gerekir. Bununla birlikte, bir diğer Siyasi nedenden ötürü Rusya ile iletişim kurmak, kurmak ve karşılıklı yardım etmek istiyoruz. Bu nedenle, dostluk yapmak istediğimiz bir Ulus ve Hükümetin ilkelerini hor görmemeli ve iftira etmemeliyiz. Bu nedenle
sert önlemler almaktan kaçındık .

Bildiğiniz gibi, düşünce kullanarak kişinin düşüncelerine karşı bir düşünce eğilimi kullanılmazsa, bu konuda yararlı bir yanıt olmadığı anlamına gelir. Düşünceler zorla reddedilemez. Eğer zıt düşünce vermek yerine herhangi bir düşünce eğilimine güç uygulayarak direnirseniz, o düşünceyi asla yok edemezsiniz. Aksine, onu daha güçlü ve daha güçlü hale getirirsiniz. Düşünce eğilimlerine karşı en iyi etki, yeni bir düşünce eğilimi kullanarak yanıt vermektir.

Kamuoyuna bilgi vermek için en yararlı yol olduğu görülüyor. Toplum ve Türk Milletine hükümet tarafından Komünist düşüncenin ve uygulamalarının Ulus ve İslami İlkelerimiz için uygun olmadığı bilgisi verilmelidir.
Türk toplumunda tehlikeli bir duruma yayılmasını yasaklayan önlemler alınmalıdır .

Tahir Tamer Kumkale
3 Nisan 2000 Pazartesi

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=26

***

Siyaset ve Siyasi Ahlak

Siyaset ve Siyasi Ahlak




Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Şubat 2000 Perşembe


"MUTLULUĞU TATMANIN TEK ÇARESİ, ONU PAYLAŞMAKTIR."

Yoldan geçen ilk kişiyi çevirin. Tahsilli-cahil, yaşlı-genç, kadın-erkek ayırımı gözetmeden sorun. "SİYASET VE SİYASETÇİ DENİLİNCE AKLINIZA NE GELİYOR". Yoldan çevirdiğiniz ilk kişinin ve ondan sonra takibeden diğerlerinin cevabının sanki sözleşmiş gibi ayni olduğunu göreceksiniz. Ne yazık ki alacağınız bu cevap; utandırıcı, kaygılandırıcı ve binlerce yıllık maziye sahip bu asil milletin geleceği açısından ürküntü vericidir.

SİYASET kelimesi; maalesef yolsuzluk, hırsızlık, soygunculuk, güvenilmez ve inanılmazlık kelimeleri ile eş anlamlı olarak algılanmakta ve kullanılmaktadır. Ayrıca; yalan, yanlış, eksik ve doğruluğundan şüphe duyulan konuşmalarda "SİYASET YAPMA" şeklinde tanımlanmaktadır.
Ülkemiz ve asil insanımız açısından son derece üzücü ve utanç verici olarak değerlendirdiğim bu duruma kadar nasıl gelinmiştir ? Bu durumu kimler ve neden yaratmışlardır ? Bundan ne gibi faydalar umulmaktadır.?

Kanaatimce bu sorular ve muhtemel cevapları; Türkiye'nin önümüzdeki birkaç yılının değişmez ve vazgeçilemez gündemini oluşturmalıdır. Düşünebilen ve fikir üretebilen bütün beyinlerimiz bu kötü imajın silinmesi için gayret göstermelidir. Kimler tarafından ve nerede, neler yapılabilir ? sorularının cevapları aranmalıdır. Çünkü devlet olabilme ve devlet kalabilmenin tek şartı; onu yaşatacak siyasetçilere layık oldukları gerçek değerleri kazandırmaktan geçmektedir.

Ansiklopedileri karıştırdığımızda "siyaset" kelimesinin karşısında"DEVLET İŞLERİNİ DÜZENLEME VE YÖNETME SANATIDIR" ibaresini buluruz. Bunun açık anlamı şudur; siyaseti herkez yapamaz. Herkez istediği için siyasetçi olamaz. Siyaset yapabilmek için ancak bir sanatkar seviyesine erişmek, yani yaptığı işi en üst düzede gerçekleştirmek zorunluluğu vardır.

Misal verelim. Berberlerin; gelecekte neyi, nasıl yapacaklarına dair fikir yürütmek, bunun politikalarını tesbit etmek ve kurallarını koymak için çok iyi berber olmak yetmez. Mesleği bir sanatkar seviyesinde icra etmek ve bu işten yararlananların olurunu almak gerekmektedir. Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde berberlerin iyi temsil edilemeyeceği açıktır. Konuya bu mantıkla baktığımızda dünyadaki en zor ve en kompleks faaliyet olduğu bilinen devlet yönetimi işlerinin; sıradan ve niteliksiz kişiler vasıtası ile yerine getirilemeyeceği gerçeği görünür.

Bilgisiz, kültürsüz, yeteneksiz, devlet ve millet geleneğini anlamamış, milli hasletlerimiz ve milli gücümüzü yeterince tanıma bilincine erişememiş bir takım insanların her seçim döneminde yenilenen seçim kanunlarına dayanarak yüce meclisimize girmeleri ile bugünkü kötü olarak değerlendirilen "siyasi ahlak ve imaj" hep birlikte yaratılmıştır.

İç ve dış politikamızı yürüten SİYASİ GÜÇ UNSURU; ülkemizin milli gücünü teşkil eden EKONOMİK GÜÇ, ASKERİ GÜÇ, DEMOĞRAFİK GÜÇ, COĞRAFİ GÜÇ, BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK GÜÇ, ve PSİKO-SOSYAL GÜÇ unsurlarını kullanır. Onları seçilen milli hedefler doğrultunda yönetir ve yönlendirir. Bütün bu sayılan güç unsurlarının birbirleri ile koordinasyonunu ve uyum içinde birlikte çalışmalarını sağlar. Bu unsurların bir bütün halinde milli hedeflerimiz doğrultusunda geliştirilmesi için gerekli tedbirleri alır.

Bu kadar ağır bir yükü üstlenecek olan siyasetçilerimizin bugün içine düştükleri durumun adını sokaktaki sade vatandaşımız koymuştur. Vatandaşlarımız görünüşe göre haklıdır. Çünkü görünen köy klavuz istememektedir. Yıllardır,"seçilmek için"karşısına gelen kişiler hep aynidir. Ayni isimleri yine ayni yöntemlerin uygulandığı bir ortamda karşısında görmektedir. Kimi seçecektir ? Nasıl seçecektir ? Bu güzel sehitler yurdu toprakların yönetimini kimlere verecektir. Yöntem çok basit ve kolay. Açın gazete arşivlerini aradığınız bütün bilgileri ve hatta aradığınızdan fazlasını orada bulabilirsiniz.

İŞTE BUNLARDAN SEÇİLMİŞ BİRKAÇ ÖRNEK;

 * Başbakanlık gibi ülke yönetiminde ve siyaset alanındaki en üst noktaya ulaşmış kişiler daha önceki başbakan veya bakanlar tarafından hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, bilgisizlik ve hatta vatan hainliği ile suçlanabiliyor.

 * Bir başka başbakan ve iki bakanı devleti iyi yönetemediler diye asılıyor. Daha sonra "hayır onlar gelmiş geçmiş yöneticilerin en iyileri idiler " denilerek," devlet şehidi" olarak ilan edilip vatandaşlarımın akın akın ziyaret ettiği anıt mezarlara defnediliyorlar.

 * Muhalefette iken kara denilen hususlara, iktidarda iken ak denilebiliyor. Dün kitle iletişim araçlarının tümü kullanılarak, milletin gözlerinin içine baka baka, bangır bangır söylenenler ve verilen bütün sözler;söyleyenler tarafından unutuluyor. Millet yine ,aptal,sağır ve kör olarak görülmeye devam ediliyor.

 * Vatandaşın seçtikleri; atanan bürokratlar tarafından kolaylıkla yerlerinden alınabiliyor. Onu seçen milyonlar düşünülmüyor ve bir kalemde silinebiliyor.

 * Hükümet etmek; ülke menfaatlerini millet adına gözetmek ve kollamak yerine, kendi yandaşlarına şuursuzca ve açıkça menfaat dağıtmak için ulaşılması gereken bir görev olarak algılanıyor ve kabul görebiliyor.

 * Vatandaşın ekmeği ile geçim zorlukları; sadece seçim propaganda alanlarındaki nutuklarda bırakılarak, nasıl ve kısa sürede köşe dönebilirim hesapları yapılıyor.

 * İnsanoğlunun varoluşundan itibaren daima korumaya özen gösterdiği "adalet ve adaleti sağlayan hukuk sistemi" bizzat onu yapanlar tarafından hiçe sayılıyor. Sokaktaki sade vatandaş kendi sorunlarını kendisi çözmek ikilemi ile karşı karşıya kalıyor. Çözemiyor. Sonunda adalet sisteminin yerini alan mafya düzeninden yardım umuyor.

 * Şeçimlerde en büyük oyu alarak parlamentoya giren iktidardaki bir parti kapatılıyor .Bu partinin 35 yıldır siyaset dünyasında yer alan profesör ünvanlı başkanına siyaset yasağı getirilebiliyor.

 * Vatandaşlarımız seçtiği milletvekilinin hizmet için değilde, sağlanan menfaat karşılığı parti parti dolaşmasını utanarak ve fakat büyük bir kinle izliyor.

Yukarıda sadece ilk anda akla gelen birkaç tanesini sıraladığım olayların yarattığı bir ortamın tabii sonucu olarak bu günlere gelinmiştir. Bunları yapanlar küçük bir kesim olmasına rağmen etkisi bütün kesimi kaplayacak kadar büyük olmuştur. Bu konuda ülkemiz üzerinde milli menfaati olan dış güçlerin ve ülkemizin güçlenmesini istemeyen çeşitli çıkar çevrelerinin etkisinin de önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. Onlar bunun böyle olmasını istediler ve ne yazık ki istediklerini de elde ettiler. Milli güç unsurlarını yönetip yönlendiremeyecek kişilerin siyaset dünyamıza girmesini destekleyerek her türlü olumsuzluğun temeli olan "Siyasi Ahlâk" unsurunun yokolmasına zemin hazırladılar.

Ülkemizin geldiği nokta vahimdir. Ulaşılabilecek en son noktadır. Mevcut altyapısı ve potansiyeli ile Türkiye ve Türk halkı; kendisine rağmen oynanan bu çirkin oyunu hiçbir zaman hak etmemiştir. Oyunun farkındadır. Fakat gücü bugün bu tabloyu değiştirmeye yetmemektedir.

Türkiye; DEMOKRATİK MÜCADELE ADINA YILLARDIR BU ORTAMIN HAZIRLANMASINA KATKIDA BULUNAN VE BAŞKA HİÇBİR İŞ YAPMADAN SİYASET YAPTIĞINI ÖNE SÜREREK " SİYASİ AHLAK VE SİYASETÇİ" İMAJINI; YOLSUZLUK, HIRSIZLIK, KÖŞE DÖNMECİLİK VE SOYGUNCULUK SEVİYESİNE İNDİRTEN YILLANMIŞ SİYASİ KİŞİLİKLERDEN MUTLAKA KURTULMALIDIR.

Yeni, dinamik, heyecanlı, vatan ve millet sevgisi ile dopdolu, şuurlu ve bilinçli kadrolar; en küçük beldede siyaset yapan mahalle muhtarlığından başlayarak milletvekilleri ve bakanlığa kadar uzanan siyasi görevleri paylaşmalıdır. Bu ülkenin 2000'li yılların lideri olabilmesi için bu kaçınılmaz ve öncelikli ihtiyacıdır.

Bütün yönleri ile denenmiş, verebileceklerinin azamisini vermiş, gelecekten hiç bir beklentisi kalmayan eskimiş siyasetçilerin yerlerini aydın ve geleceğe ümitle bakan genç nesillere devretme zamanı gelmiştir. Bunu sağlayacak yasal düzenlemeler yapılarak ülkeyi içinde bulunduğu bu ortamdan çıkartacak ve siyasi ahlâk kavramını lâyık olduğu düzeye çıkartacak kadroların önü açılmalıdır. Siyaset ivedilikle bir kaç kişinin tekelinden çıkartılıp geniş halk kitlelerinin katılımı ile güçlendirilmelidir.

18 Nisan seçimlerinden sonra ortaya çıkan siyasi istikrar ve uyumlu çalışmalar ile T.B.M.M.'nin gayretli çalışmaları bu şekilde devam ettiği takdirde bu imajın yeniden kazanılmasına önemli katkıları olacağını da vurgulamak istiyorum.

Halkımız adına bu güzel günleri görebilmenin özlemini çekiyorum. Türkiye ve Türk Milletinin güçlenmesine gönül veren kadroların bilinçli ve planlı çalışmaları sonında siyaset kelimesinin lügât karşılığı olan "DEVLET İŞLERİNİ DÜZENLEME VE YÜRÜTME SAN'ATI " vasfına yeniden kavuşacağına inanıyorum.

Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Şubat 2000 Perşembe

BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=37

***

8 Aralık 2018 Cumartesi

Milli Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkileri

Milli Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkileri




Tahir Tamer Kumkale 

3 Nisan 2000 Pazartesi


MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ ULUSAL MÜCADELEDE TÜRK-RUSYA İLİŞKİLERİ

Türk-Rus ilişkileri 31 Aralık 1492'de Kırım Hanı'nın arabuluculuğuyla Moskova İvanı'nın büyük başbakanı ve Sultan Bayazıt arasındaki mektup alışverişiyle başladı ve bugün 508'inci yılına ulaştı. Bu ilişkilerin oluşumunda büyük önemi var. Bugün ve geleceğin ilişkilerinin yanı sıra bölgenin barışı ve dünya barışı. Aslında, Türk toplumları ve devletlerin Slav unsurlarıyla ilişkileri, M.Ö 500’e kadar uzanmaktadır. 1492 tarihi ilişkilerin resmi ve düzenli olarak ayarlandığı tarihi simgelemektedir. Rus tarihi, bu tarihe kadar, politik bir sisteme, genişlemeye ve büyümeye dönüşen dört temel düşüncenin çoğaldığı tarihtir. Tarih boyunca, doğal olarak, Bu düşünceler üzerinde komşu Türkler ve Rusların ilişkileri kurulmuştur. Güç ve rekabet mücadeleleri, entrikalar ve propaganda, savaşları ve antlaşmaları, dostlukları ve düşmanları kendi alanlarına aldı.

İlk Aşama, 1500-1800 yıllarını içermektedir. Temel felsefe, “Moskova, Bizans'ın devamıdır. Moskova üçüncü Roma'dır. Rusya, Roma ve Bizans topraklarının hükümdarı olacak. ”Buna göre; 

- Karadeniz geçecek ve Rus egemenliğine girecek. - İstanbul ve çevresi Rus tarafından ele geçirilecek. 
- Kafkasyalılar ve Hazar Bölgesi'nde faaliyetler gerçekleştirilecektir.

İkinci Aşama; “Slavizm” sloganıyla başlar ve 1800-1917 yıllarını yakalar. Amaç, Büyük Çar'ın tarihi iradesine ulaşmak. Temel yön, sıcak denizlere giden yoldur ve Osmanlı toprakları tek engel olarak görülmektedir. Buna göre; “Avrupa'nın her yerinde ve özellikle Balkanlar'da yaşayan Slavlar, varlıklarının devamı ve gelişiminin sadece Rusya'ya bağlı bir Slav İmparatorluğu'nun kurulmasıyla mümkün olduğunu” söyledi.

Üçüncü Aşama; Bu makalenin konusu olan ulusal mücadele dönemi ile başlayıp, 1990'larda Sovyet yayılmacılığına “Marksist-Leninist” ideolojiyle damgasını vuracak şekilde devam ediyor. Buna göre; " Varlık; Rusya'nın gelişmesi ve devamı, kapitalizmin ve emperyalizmin yıkımına bağlıdır. Bu ilke insanlığın tamamı için geçerlidir. İnsanlığın gelişmesi ancak kapitalizmin sömürücü düzeninin kaldırılmasıyla mümkündür. Bunun için sömürülen emeğin devlet ve sosyal yaşam üzerinde yönetilmesi gerekmektedir. Rusya bir dünya devriminin öncüsüdür. Rusya'nın dünya egemenliği, Moskova merkezli komünizmin Avrupa, Afrika, Asya ve ABD'ye yayılmasıyla gerçekleşecek. Böylece Rusya'nın dünya hâkimiyeti gerçekleşecek ”dedi.

Dördüncü Aşama; Marksist-Leninist Rejimin ve 1990'lardaki Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ??başladı. Bugüne kadar, Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını “RESTRUCTURING” ve “GLASNOST” politikalarının sonuçlarıyla kazanmaya devam ediyor. Buna göre; “PERESTROICA ile (yeniden yapılanma), Rusya'nın çıkarları tüm insanlığın çıkarları ile örtüştü. Rusya'nın ideali, insanlığın dünya çapında bir araya gelmesi ve bir dünya - devlet - topluluğunun kurulmasıdır. Buna göre, devletler ve toplumlar arasındaki ilişkilerde ideolojilerin yeri yoktur. İnsanlığın önemli sorunlarına çözüm, silahlanma, çevre sorunları, yoksulluğa karşı mücadele sadece birlik tarafından mümkün olabilir. ”

Düşüncenin çerçevesi ne olursa olsun, Türkler birincil tirdir ve Türkiye her zaman en önemli rakiptir. Milli Mücadele Dönemi; 1918-1925 yıllarını içerir. Bu dönemde iç ve dış mücadeleler ve yeniden yapılanma hareketleri devam ediyor. Antik köklü ilişkilerin en sakin olduğu dönemdir, ancak en kapsamlı sonuçlara ulaşılmıştır. 1917 yılının ilk aylarında, Karensky Hükümeti, ülke çapında ayaklanmalar sonucu ortaya çıkan Bolşevik-Komünist Parti tarafından atıldı, Tzar-hood tarih oldu. 8 Kasım 1918'de toplanan ikinci Sovyet Kongresi, “barış, ilhaklar ve tazminatlar olmadan olsun” ve “savaşan devletleri Birinci Dünya Savaşı'nın kavgalarını ve sonlarını sona erdirmeye davet etti. ”

3 Mart 1918'de Brest-Litowsk Agrement'e göre; Rusya Bitlis, Van, Erzincan, Erzurum ve Trabzon'dan çekildi. Kars - Ardahan - Batum alt illerinde Osmanlı Devleti'ne mensup kişilerin bağlılığı sonucu bir referandum yapılmıştır. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Barış Antlaşması'nın 7. maddesine göre, Osmanlı başkentine ve diğer bölgelere asker yerleştirildi ve işgal başladı. Batum Gürcülere, Kars'a ve çevresine Ermenilere ve Bakü bölgesine İngilizceye verildi.

Aynı dönemde Rusya iç savaş, anarşi ve terörle kaynıyordu. Müttefik kuvvetler, doğrudan ve dolaylı olarak hükümet karşıtı eylemleri ve hareketleri destekliyordu. Rusya'nın asıl görevi iç mücadelelere son vermekti. Osmanlı liderleri bu önemli olaylardan yararlandılar. İlk olarak, Doğudaki Ermeni genişlemesini önlediler ve sınırı “93 Savaşı” öncesine götürdüler. Türk bağımsızlık savaşı, kapitalizm ve emperyalist güçlere karşı yürütülüyordu. Rusya'daki yeni rejim ve komünist hareketler ve sistemi kurma çabaları, kapitalizmi ve emperyalizmi ana hedef olarak seçmiş ve her alanda onlara karşı mücadele etmek için kuralları koymuştur. İngiltere ve Fransa, eski müttefiki Rusya'daki gelişmeleri ciddi bir tehdit olarak gördüler ve rejim karşıtı hareketleri tamamen desteklediler. Bu konuda, Türkiye ve Rusya aynı düşmana karşı savaşıyorlardı. Her iki taraf da işbirliği, karşılıklı destek, yardım ve dayanışma olarak en iyisini gördü. İlişkiler gelişti, Türkiye'nin önünde iki önemli karar aşaması vardı. Bunlardan birincisi, müttefik kuvvetlerin Kafkasya'nın güneyine doğru Bolşevik Rus yayılımına karşı destek olmaktı. İkincisi, Bolşeviklerin, Müttefik kuvvetler tarafından Anadolu'nun işgaline karşı desteğini kazanmaktı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış günlerinde Türkiye'nin en büyük endişesi İngilizcedir. Türk-Rus işbirliğini engelleyebilecek Rus anlaşması, bunun gerçekleşmemesi için doğrudan temas olması gerekiyordu. Böylece ikili ilişkiler 2 Haziran 1920'de Sovyet Dışişleri Bakanı Cicerin'in mektubuyla başladı. 24 Ağustos 1920'de Türkiye-Sovyet Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması, 16 Mart 1921'de Moskova'da imzalandı. Bu anlaşmadan önce, 2 Aralık 1920'de Gümrü'de Ermenilerle “Türkiye-Ermenistan Barış Anlaşması” imzalandı. Böylece Doğu Anadolu, kontrol altına alındı. Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Kazım yönetimindeki en büyük askeri gücünü kaldırmasını sağladı. Karabekir Paşa'nın Batı Yunan cephesine komutu.

Moskova anlaşmasıyla 16 Mart 1921'de başlayan Türk-Rus ilişkileri, her iki ülkenin de yararına olacak dostluğu başlattı. 1925'te “Türkiye Sovyetler Birliği Dostluk Tarafsızlığı Anlaşması” ile 1921'in ruhunun sürmesini garantileyen Lozan'la ulusal mücadelesini sona erdiren Türkiye, 

1921 Ocak'ında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde komünizmle ilgili milletvekillerine görüşlerini açıkladı. Meclis böyle; 

Sayın Baylar; 

Komünizmi önlemenin iki yolu vardır: Birincisi, onlar komünist olduklarını söyleyenlere saldırmak; Gemilerden Rusya'ya gelerek topraklara adamlarını boşaltmamak, sınır dışı etmek için karadan gelen erkekler için Sert Önlemler almak.

Bu yolları koymak için; Bu iki nedenden ötürü pratikte işe yaramaz; İlk olarak, temas kurmayı planladığımız Rusya Sovyet Cumhuriyeti, tamamen Komünist Rejede. Eğer sıkı önlemler alırsak, İlişkileri Rusya ile birlikte kesmek gerekir. Ancak, bir çok politik sebepten dolayı Rusya ile iletişim kurmak ve karşılıklı yardımda bulunmak istiyoruz. Dolayısıyla, bir ulus ve hükümetin ilkelerini küçümsememek ve küçümsemek zorunda değiliz. Bu nedenle 
sert önlemler almaktan kaçındık .

Bildiğiniz gibi, kişinin düşüncelerine karşı düşünce düşüncesi kullanılmazsa, bunun hakkında yararlı bir cevap olmadığı anlamına gelir. Düşünceler zorla reddedilemez. Zıt düşünceyi vermek yerine herhangi bir düşünce eğilimine zorlayarak direnirseniz, asla bu düşünceyi yok edemezsiniz. Aksine, onu daha güçlü ve daha güçlü yaparsınız. Düşünce eğilimlerine karşı en iyi etki, yeni bir düşünce eğilimi kullanarak yanıt vermektir. 

Kamuoyu bilgisini vermek için en yararlı yol olarak ortaya çıkmıştır. Toplum ve Türk milleti, Komünist düşünce ve uygulamalarının Ulusumuz ve İslami İlkelerimize uygun olmadığının hükümeti tarafından bilgilendirilmelidir. 
Türk Toplumunda yayılan tehlikeli bir duruma girmeyi yasaklayan alınmalıdır .

Tahir Tamer Kumkale 
3 Nisan 2000 Pazartesi


http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=26

***

7 Aralık 2018 Cuma

VAY CANINA, MEĞER ALİ BABACAN CHP’Lİ İMİŞ !

VAY CANINA, MEĞER ALİ BABACAN CHP’Lİ İMİŞ !





15 Mart 2015


Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya değer bir vatandır… Bu geniş memleketi bayındır bir hale çevirmek lazımdır. Bu halk zengin olmaya mecburdur. Memleket bayındır olmazsa, bu halk zengin olmazsa, size hala yaşama imkânından bahsederlerse inanmayınız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1930)

CHP’nin Ekonomi Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Selin Sayek Böke’nin “Ali Babacan’ı başarılı buluyor musunuz?” sorusuna “Bazı söylemlerine bakınca Ali Babacan’ın adeta CHP’li olduğunu düşünüyorum” yanıtını vermiş..

Cumhuriyet tarihinin en başarısız olan ve en kötü yönetilen 13 yıllık bir döneme doğrudan damgasını vuran Ali Babacan’ı başarılı bularak kendisini adeta CHP’li olarak gören bir zihniyet iktidar olunca demek ki ayni başarısızlık CHP’de de devam edecektir.?.

Siz CHP olarak diyorsunuz ki; AKP ekonomik politikaları çok başarılıdır. Bizde geldiğimizde ayni çizgiye devam edeceğiz.

İşsizliği arttıracağız…Üretimi sıfırlayacağız.. İşçiyi, çiftçiyi ve esnafı bizde yok farz edeceğiz..Zenginleri daha zenginleştirip, halkı dahada fakirleştirip borçlarımızı katlayacağız .v.s..

Geçmiş olsun Sayın Kılıçdaroğlu.. Siz daha şimdiden seçimi kaybetmişsiniz. CHP olarak bizim halka verecek yeni bir umudumuz ve yeni bir söylemimiz yoktur diyorsunuz..

Sorum şudur?

Bu CHP bu kadrolarla ve bu politikalarla nasıl iktidar olacaktır?

Ben CHP’nin bu milleti bir dört yıl daha AKP iktidarına teslim etmek için var gücü ile çalıştığını düşünüyorum.. Çünkü CHP yönetiminden henüz bu sözleri kınayan ve kabul etmeyen ciddi bir söylem duymadım..

Sanırım CHP’nin kurucusu ve 15 yıllık Genel Başkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kemikleri sızlıyordur.

CHP’nin böyle sorumsuzluklar yapma lüksü yoktur. Titreyip aslına, Yani Atatürkçü Düşünce çizgisine dönmelidir.

Babacan yönetimi ekonomiyi üretim bazında sıfırlarken, 15 yıllık Atatürklü CHP yönetiminin kendi uçağını, tankını, topunu, havanını ve hafif silahlarını kendisinin yaptığını ve ağır sanayi ürünü bu silahları dünyaya kafa tutan Almanya’ya satarak para kazandığını asla unutmayalım.

Ülkemizin CHP’ye Şiddetle ihtiyacı olduğunu vurguluyorum.

Atatürkçü CHP tabanının yöneticilerini hizaya gelmeye davet etmesi gerektiğine inanıyorum..

https://kumkale.wordpress.com/2015/03/15/vay-canina-meger-ali-babacan-chpli-imis/

..

25 Kasım 2017 Cumartesi

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ 79 YAŞINDA

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ 79 YAŞINDA


Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu kafidir. (Gazi Mustafa Kemâl Atatürk – 1929)

Dr.Tahir Tamer Kumkale, 
09 kasım 2017

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 79 uncu yıldönümü olan 10 Kasım 2017 ayni zamanda Atatürkçü Düşünce Sisteminin doğuşunun 79 uncu yılını temsil etmektedir…

79 yıl sonra Türk Milleti olarak Atatürk’ü daha iyi anlıyoruz ve O’nun ilke ve inkılaplarını daha kapsamlı şekilde kavrıyoruz.

79 yıldır küresel güçlerin destek ve yönlendirmeleri ile aşağılanıp, saldırılarla itibarsızlaştırılmak istenen Atatürk’ün milletimize aşıladığı manevi ve moral güç ile düşmanlarımızın çabaları daima başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Atatürk’e saldırılar çoğaldıkça O şimdi gönüllerde daha fazla yer tutmakta ve toplumda sönmeye yüz tutan sevgisi hızla çoğalmaktadır. Atatürk sevgisinin Türk toplumunda ulaştığı seviye , Türkiye üzerinde çıkarı olan küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri için çok ciddi uyarılar taşımaktadır.
Bu topraklardan ve Türk milletinin beyninden Atatürk sevgisinin asla çıkarılamayacağını düşmanlarımız bir kere daha görmüşlerdir. Bugün Atatürk ve Atatürkçü Düşünce Sistemi; heykelleri, resimleri ve yazıları ile değil, ama kalplerde yer tutmuş tam bağımsızlık kavramı ile inadına güçlenmiş ve devleşmiştir.

Atatürk sevgisi ile güçlenen ve eserlerini sahiplenerek yumruklaşan Türk milletinin önünde hiç bir gücün durması mümkün değildir.

10 Kasım 2017 Türk milletinin şahlanışa geçtiği ve Atatürkçü Düşünce Sistemi etrafında yeniden birleştiği bir kutlu gündür..

Atatürk; tarihten silinmek istenen Türk ismini yeniden dünya tarihine kazımıştır. Bugün bağrından çıktığı Türk milleti ile birlikte tüm insanlık alemi O’nun fikir ve düşünceleri ile yaşantılarına yön vermektedir. İnanıyorum ki bu durum dünya durdukça devam edecektir.

Atatürk sevgisini Türk milletinin beyinlerinden kazımak asla mümkün değildir. Çünkü O, Türk ve dünya tarihi içinde yeri hiçbir zaman doldurulamayacak müstesna bir kişidir. Tarihi işlevi sona ermiş Osmanlı İmparatorluğunun öz cevherinden Türk milli şuurunu uyandırarak yepyeni bir devlet oluşturmuştur. Öldü denilen Türk milletini yeniden dünyanın saygın bir toplumu haline getirmiştir.

79 yıl sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi bütün unsurları ile Türk toplumunun yaşantısına yön vermektedir. Çünkü, Türk milletinin % 92’sinin oyları ile kabul edilen 1982 Anayasası Atatürkçü Düşünce temeli üzerine oturtulmuştur. Geçen 35 yıl zarfında her tarafı yeniden düzenlenen bu anayasanın dokunulmayan tek yönü bu ülkenin Atatürkçü Düşünce Sistemi ile yönetilmesini emreden madddeleridir..

Tüm engellere rağmen Türk milleti Ata’nın ilkeleri ışığında O’nun gösterdiği hedeflere ilerleme gayreti içindedir. Günümüzün çağdaş kitle iletişim araçlarının sağladığı imkanlardan yararlanan Atatürkçü Düşünce; sınırlarımız dışına taşarak evrenselleşmiş ve her alanda insanlık alemine ışık tutmaya başlamıştır.

Atatürk ile birlikte geçen asra damgasını vuran Hitler, Musolini, Stalin, Lenin, Mao Che Tung, Tito gibi liderler fikirleri, eserleri ve heykelleri ile birlikte tarihin derinliklerinde yerini almışlardır. Bugün yaşayan ve tarihe damgasını vuran tek lider Mustafa Kemâl Atatürk’tür. O’nu bugün yaşatan ve yarınlarda da yaşatacak olan husus; TUTARLI, DENGELİ ve ayni zamanda UYGULANABİLİR bir düşünce sistemine sahip bulunmasıdır.

Günlük yaşantımızda çok sık kullanılan “Atatürkçülük” ve “Atatürkçü Düşünce”kavramları Anayasamızın fikri özünü teşkil etmesinin yanında; toplum hayatımızı yönlendiren önemli yasalarda belirleyici, yönlendirici ve yol gösterici nitelikleriyle kullanılarak kurumsallaşmıştır. Bu yüzden Atatürkçü kavramları günlük hayatımızdan çıkarma çabaları beyhude ve boş bir uğraştır. Çünkü 79 yıldan beri kullanılarak kökleşmiş değer yargılarını silmek kolay değildir.

“Atatürkçü Düşünce”kavramı ile; Atatürk’ün kaynağını ve gücünü Türk milletinden, O’nun binlerce yıllık tarihi geçmişinden ve üstün kültüründen aldığı; günümüz şartlarına, akla, mantığa, Türk milletinin ihtiyaçlarına, arzu ve isteklerine, kabiliyet ve becerilerine, çağdaş bilim ve teknolojinin gereklerine uygun şekilde geliştirdiği; Türk insanının ve Türk toplumu’nun davranış ve faaliyetlerinin Türk milli hedefleri doğrultusunda yönlendirilip yönetilmesi için ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tümü akla gelmektedir.

Atatürkçü Düşünce’yi bir bütün olarak kendisine hayat tarzı seçmiş ve uygulamakta olan kişiye “Atatürkçü”, Atatürkçülerin topluca ve bir bütünlük içinde davranış ve eylemlerini ise “Atatürkçülük” olarak tanımlamaktayız.

Atatürkçü Düşünce’nin en tipik özelliği bugüne kadar kitleleri yönlendiren düşünce sistemlerinin dışında tamamen Türklüğe has milli bir karakter taşımasıdır.

Atatürkçü Düşünce; Türk toplumunu her alanda güçlendirmeyi hedef almasına rağmen Evren-Dünya-İnsan ve Toplum hakkında ortaya koyduğu fikirleri ve özellikle “Millet Egemenliği”, ”Milli Hakimiyet” ve “Tam Bağımsızlık” gibi kavramları ile artık Türklere has bir sistem olmaktan çıkmıştır. Evrensel boyutlara ulaşarak dünya milletlerinin ortak malı olmuştur.

Cumhuriyet yönetimleri Atatürkçülük yolunda mutlaka gerçekleştirilmesi gereken faaliyetleri yürütecek olan kurum ve kuruluşları Anayasa ve yasalarla kurarak Atatürkçülüğü hukuk koruması altına almıştır.
Anayasamızın 134 üncü maddesine göre 11.8.1983 gün ve 2876 Sayılı Kanun ile faaliyete geçen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesindeki Atatürk Araştırma Merkezi’nin yasal görevleri incelendiğinde, Atatürkçülük faaliyetinin yurt çapında bütün kurum ve kuruluşlarımızın birbiriyle koordineli olarak nasıl yürütülebileceği hususunun detaylı olarak belirtildiği görülecektir.

Sonuç olarak;

10 Kasım 2017’de ülkemiz küresel güçlerin çok amaçlı ve çok yönlü baskı ve saldırıları ile karşı karşıya bulunmaktadır. İçinde bulunduğumuz hassas coğrafyada ayakta kalarak genç Türkiye cumhuriyetini sonsuza dek korumak, kollamak ve yaşatmakla yükümlü olan Türk milletinin yükü oldukça ağırdır.

İşte bu yüzden; ülkesini ve milletini seven her Türk mutlaka Atatürkçü olmalıdır. Her Türk, Atatürk’ü ve Atatürkçü Düşünce’yi anlamak, yaşamak ve yaşatmak için çaba harcamalıdır.

Çünkü milletimiz, Atatürk’ü tanıdıkça doğrudan kendini tanıyacaktır. Geleceğine ait güveni artacaktır. Yarınlara daha iyimser gözle bakacaktır.

Ölümünün 79 ncı yılında Türk milleti’ne ölümsüz eseri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni armağan eden Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün aziz hatırasını saygı ile anıyorum.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi içinde verdiği talimatı kavramış, eserlerini sonsuza kadar yaşatacak iyi yetişmiş Atatürkçü nesillerimizin sayılarının ve bilinç düzeylerinin her geçen gün arttığını görüyor ve bununla gurur duyuyorum.

https://kumkale.wordpress.com/2017/11/09/ataturkcu-dusunce-sistemi-79-yasinda/

***

10 Haziran 2016 Cuma

27 MAYIS 1960 ASKERİ DARBESİ



27 MAYIS 1960 ASKERİ DARBESİ



8


Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. -Gazi Mustafa Kemâl Atatürk- (1924)
——————–
27 Mayıs 1960 askeri darbesi yapıldığında 13 yaşında Selimiye Askeri Ortaokulu son sınıf öğrencisi idim. Bu harekat hakkında fikir yürütecek yaşta değildim. Ama ordudaki askeri hiyerarşinin alt üst olduğunu görüyor, bunun nedenlerine akıl erdiremiyordum. Zamanın tek kitle iletişim aracı olan devlet radyosu ile gazeteler de kamuoyuna yeterli bilgiyi vermekten çok uzaktı.
Herşeye rağmen zamanın tek ve en etkili bilgi kaynağı devlet radyosu idi. Özel Yassıada Mahkemesi başsavcısının; “ SANIKLAR GETİRİLDİLER.. BAĞLI OLMAYARAK YERLERİNİ ALDILAR..” sözü Yasssıada mahkemelerinden aklımızda kalan tek slogan idi.
Getirilen sanıklar; Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, Demokrat Parti milletvekilleri, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları başta olmak üzere bütün üst düzey Demokrat Parti bürokratlarıydı.
Peki neden bu kişiler sanıktı. Ne yapmışlardı? Memlekette yönetime el koyduğunu söyleyen ve içinde yüzbaşıdan orgenerale kadar değişen rütbedeki askerlerin bulunduğu Milli Birlik Komitesini kimler devlet yöneticilerinden hesap sormak üzere görevlendirmişti.?
Bu soruların cevabını bulmak o günün Türkiyesinde imkansızdı. Aradan geçen 56 yıl içinde de soruların cevapları ne yazık ki bulunamadı. Millet tepkisiz ve sessiz olarak kendisine verilen bilgiler kadar olayları takip ediyordu.
Kendi komutanlarını hapsedip idamla yargılayan Türk Ordusu, 27 Mayıs darbesinin yıkımını yaşadı. Ordu, boğazına kadar siyasete battı. Nitekim 27 Mayısı, 22 Şubat 1961, 21 Mayıs 1963 Harbokul Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ayaklanmaları takip etti.
Bu ayaklanmalar şiddetle bastırıldı. Ayaklanan grubun lideri Kurmay Albay Talat Aydemir veTnk.Bnb. Fethi Gürcan asıldılar. 1963 ve 1964 dönemi Harbiye öğrencilerinin tamamı ordudan atıldı. Yine pek çok subay çeşitli hapis cezaları alarak ordu ile ilişkileri kesildi. Ayrıca orduyu gençleştirmek bahanesi ile 8.000 kadar subay bir gecede emekli edildi.
27 Mayıs ve takibeden diğer askeri ayaklanmalar ordunun gücünü çok zayıflatmıştır. 10’ar yıl ara ile gelen 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri de askerleri tamamen iç siyasetin içine sokarak ordunun savaşma imkan ve kabiliyetini çok olumsuz yönde etkilemiştir.
27 Mayıs 1960 sabahı radyolardan Milli Birlik Komitesi üyesi Kurmay Albay Alparslan Türkeş’in okuduğu bildiri bu harekatın sebebini vurgulamaktadır.
“Sevgili Vatandaşlar, Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekâta Silahlı Kuvvetlerimiz; partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi, hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiştir.
Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkâr bir fiile müsaade etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş; kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.”
Alparslan Türkeş’in bildirisine rağmen seçimle gelen iktidardaki Demokrat Parti yönetimi ile atadıkları üst düzey bürokratlar önce hapsedilmiş ve sonra Yassıada’da kurulan askeri mahkemede idam talebi ile yargılanmışlardır.
Yönetimin yargılandığı Yassıada Mahkemesinde duruşmalar 14 Ekim 1960’da başlamış ve 15 Eylül 1961’e kadar devam etmiştir. Sadece bu dava için oluşturulan Yüksek Adalet Divanı vasıtasıyla 10 yıllık DP iktidarı 18 ayrı davada sorgulanmıştır. 592 sanıklı davada 1068 kişi tanık olarak dinlenmiştir. Halka açık olarak yapılan Yassıada duruşmalarını 150.000 kişi izleme imkanı bulmuştur. Ayrıca duruşmalar mahkeme salonundan yapılan naklen yayınlarla radyodan halka duyurulmuştur.
27 Mayıs 1960 aslında tam bir askeri müdahale de değildir. Bu müdahale ordu içindeki çok küçük bir subay grubunun insiyatifi ile meydana gelmiş genç subaylar hareketidir. Bu subay grubu; önce orduda darbe yapıp komuta katını ele geçirmişler ve eş zamanlı olarak Demokrat Parti yönetimini devirmişlerdir.
27 Mayıs 1960 darbesi ile Türk siyasi yaşamı da altüst olmuştur. Ordudaki hiyerarşi ve disiplin anlayışı da darmadağın olmuştur. Geçen 56 yıl boyunca askerlerin siyasilerin üzerindeki baskısı hep devam etmiştir.
Ne gariptir ki; askeri darbe ile yönetime el koyarak ( anayasayı, hukuku ve anayasa ile oluşturulan devlet organlarının tamamını yok sayarak) yeni bir anayasa yapmak zorunda kalan askeri yönetim, demokrat parti yöneticilerini anayasayı ihlal ettikleri gerekçesi ile asmışlardır. Anayasanın tamamını ortadan kaldıran darbecilerin, kaldırdıkları anayasayı ihlal ettikleri gerekçesi ile benzeri siyasi yargılamalara 12 Eylül 1980 darbesinde de aynen devam edilmiştir.
27 Mayıs’ta DP yöneticilerini yargılamak üzere oluşturulan Yüksek Adalet Divanı’nın Yassıada duruşmaları tam bir hukuk rezaletidir. Mahkemece 15 kişi idama mahkûm edilmiş ve bunlardan Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı asılmıştır. Başbakanı ve iki bakanını asan ayni devlet, ayni şahışların itibarlarını 1993 yılında iade etmiştir. Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan’ın İmralı Adasındaki naaşları devlet töreni ile İstabul Topkapı’da yapılan anıt mezara nakledilmiştir.
Sonuç olarak;
Askeri darbelerin demokrasi ve hukuk devleti anlayışına, özellikle askerin bizat kendisine verdikleri zararın tahribatı çok derin olmaktadır. Bu tahribatın onarılması ise kolay değildir. Yaşadığımız olaylar yeni nesillere ders olmalıdır.
Milletimizin bir daha askeri darbe istemediği unutulmamalıdır…
Demokratik sistem içindeki hukuk düzeninin devamı için her bireye ve her kuruluşa düşen önemli görevler olduğu daima göz önünde tutulmalıdır..
Dr.Tahir Tamer Kumkale


KİTAPLARIM




KİTAPLARIM,



FFF




Milleti aldatmayacağız! Millete, daima ve daima hakikati söyleyeceğiz. Belki hata ederiz, yanlış şeyleri hakikat zannederiz, fakat bunu millet düzeltsin. Kendimizi kimsenin üstünde görmeğe de hakkımız yoktur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1923)

Dr.Tahir Tamer Kumkale’nin

BASIMI VE YAYIMI YAPILMIŞ KİTAPLARI:

————————————
KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI YAYINLARI:

1. ATATÜRK EL KİTABI (1982)
2. ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE VE YAKLAŞIM TARZI (1982)
3. TÜRKİYEDE YIKICI VE BÖLÜCÜ AKIMLAR (1982)
4. KEMALİST EKONOMİ DOKTRİNİ (1982)
EGE ORDUSU YAYINLARI:

5. DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNİN TÜRK KÜLTÜR DEĞERLERİ İÇİNDEKİ
YERİ VE PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN FAALİYETLERİ (1994)
HARP AKADEMİLERİ KOMUTANLIĞI YAYINLARI:

6. ÖLÜMÜNÜN 56 NCI YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ (1994)
7. TARİHTEN GÜNÜMÜZE TÜRK RUS İLİŞKİLERİ (1995)
8. EGE ADALARI VE ADALARDA YAŞAYAN TÜRK UNSURLARI (1995)
9. NEDEN ATATÜRKÇÜLÜK-NASIL ATATÜRKÇÜLÜK (1995)
10. TÜRKLERDE MOTİVASYON – TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ ( 1996)
İRFAN YAYIEVİ:
11. TARİHTEN GÜNÜMÜZE TÜRK RUS İLİŞKİLERİ (1997)
Q- MATRİS YAYINLARI:
12. KIBRIS’TA SONA DOĞRU (2004)
PEGASUS YAYINLARI:

13. KÜÇÜK ADADA BÜYÜK OYUNLAR ( TEMMUZ 2006)
14. BEYNİMİZİ KİMLER VE NASIL YÖNETİYORLAR (EYLÜL-2006
15. ATATÜRKÇÜ OLABİLMEK ( EKİM 2006)
16. TÜRK’ÜN MOTİVASYONU – TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ (KASIM 2006)
17. VATİKAN VE PAPA’NIN GİZLİ TÜRKİYE SENARYOSU (KASIM 2006)
18. DERİN DEVLET NEDİR? (ŞUBAT 2007)
19. ERMENİ SOYKIRIM YALANLARI- (ŞUBAT 2007)
20. TÜRK EKONOMİSİ İÇİN ŞOK TEDAVİ – ATATÜRK’ÜN EKONOMİK GÖRÜŞLERİ
(HAZİRAN 2007)
21. DEVR-İ TAYYİP (TEMMUZ 2007)
22. PSİKOLOJİK SAVAŞ ( KASIM 2007)
ETİ YAYINLARI:

23. ASİMETRİK SAVAŞ / KURALSIZ ŞİDDET ( EKİM 2009)
AMAZON YAYINLARI:

24. PUTİN’İN RUSYASI / PUTİNLAND (18 KASIM 2012)
25. PSİKOLOJİK SAVAŞ (01 OCAK 2013)
26. ATATÜRK’ÜN EKONOMİK MUCİZESİ (08 OCAK 2013)
27. OKU-YORUM / MİLLİ EĞİTİM DAVAMIZ (25 OCAK 2013)
28. MOTİVASYON (TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ) (01 MART 2013)
29. KUMKALE MUHAREBELERİNDE TÜRK ASKERİ (10 MART 2013)
30. DERİN DEVLET (04 NİSAN 2013)
31. KIBRIS’TA SONA DOĞRU (14 HAZİRAN 2013)
32. DİASPORA ERMENİLERİ DOSYASI (26 AĞUSTOS 2013)
33. ATATÜRKÇÜ OLABİLMEK (1 EKİM 2013)
34. ATATÜRKÇÜ OLMAK (23 EKİM 2013)
35. DEVR-İ TAYYİP/2002-2007 DÖNEMİ (16 KASIM 2013)
36. BURUK ANILAR /BİR CUMHURİYET SUBAYI (07 OCAK 2014)
37. TAYYİP KALFA /2007-2011 DÖNEMİ (18 ŞUBAT 2014)
38. ASİMETRİC WARFARE ( İNGİLİZCE 07 ARALIK 2014)
39. ASİMETRİK SAVAŞ – KURALSIZ ŞİDDET (07 ARALIK 2014)
40. TAYYİP USTA, GÜNDEM/2011-2015 DÖNEMİ (11 ARALIK 2014)
41. ERMENİ SORUNU EL KİTABI (07 OCAK 2015)
42. HAYALETKENT KUMKALE (14 MART 2015)
43. ERMENİ SORUNU ÇÖZÜM YOLLARI EL KİTABI (7 TEMMUZ 2015)
44. TÜRK ORDUSU-I ( ORDU-MİLLET TÜRKLER) ( 20 EYLÜL 2015)
45. TÜRK ORDUSU-II (ORDUYA KÜRESEL SALDIRI) (29 EKİM 2015)
46. TÜRK ORDUSU-III (TÜRK ORDUSUNA KUMPAS) (10 KASIM 2015)

Dr.Tahir Tamer Kumkale’nin

YAZIM ÇALIŞMALARI DEVAM EDEN KİTAPLARI:

—————————————
47. AHISKASIZ AHISKALI ( Ahıska Türklerinin dramı)
48. BİR ASKERİN DUYGU DÜNYASI (Alb.T.Tamer Kumkale’nin askeri yaşamı
49. GLADIO’NUN KALEMİNDEN 12 EYLÜL 1980 HAREKÂTI (Özel Anılarım.)
50. TAHİR’İN SAADETİ ( 1878-1958 Osmanlının yıkılışı ve Cumhuriyetin
doğuşuna tanık olan P.Yb.Tahir Kumkale ve eşi Saadet Hanımın yaşam
serüveni – Tarihi roman)
51. EGE ADALARINDA BARIŞI YAKALAMAK -Türk-Yunan Anlaşmazlığı ışığında
Ege Adalarının Tarihi-Coğrafi-Kültürel yapısını İrdeleyen bir
araştırma kitabı. Tarihi Roman tarzında hazırlanıyor..
52. DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNE YÖNELİK BÖLÜCÜLÜK TEHDİDİ
(Bölgenin Anadolu’nun milli bütünlüğü içindeki önemini anlatan ve
1993’de Ege Orduda yayınlanan El Kitabının yeni baskısı)
53. TÜRK- YUNAN ANLAŞMAZLIĞI
54. TÜRKLERİN ATTİLA İLE BAŞLAYAN AVRUPA MACERASI
55. MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI (Bildiri-Yorum yazılarından alınıp
derlenecektir)
56. HARİCİYE MESELEMİZ ( Atatürk’ün dış politika stratejisi ışığında
cumhuriyetin dış politikasının hikayesi)
57. DAHİLİYE MESELEMİZ (Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya politikalarımız
başta olmak üzere Türkiye’ nin Dış Politikası ile ilgili olarak
Bildiri-Yorum sitesinde çıkan yazılardan derlenecektir.
58. KÜRESEL SALDIRI ALTINDAKİ ANADOLU ( Küresel mimarların dünyada,
bölgemizde ve ülkemiz üzerindeki faaliyetleri ile Bilderberg-
Tapınak Şövalyeleri ve İlluminati İlişkileri)
59. TÜRKİYE VE TÜRKLERE KASTEDENLER ( Milli kimlik sorunumuz, İrtica ve
Bölücülük Tehdidinin saha çalışmalarından kesitler. Muhtemel karşı
koyma planlarının durumu)

60. IRAK VE SURİYE DOSYASI-BOP PLANI VE SONUÇLARI

Dr.Tahir Tamer Kumkale
Tarihçi Yazar
http://www.kumkale.net,
http://www.kumkale.wordpress.com

..