Fetva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fetva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2017 Pazartesi

DOĞUŞUNDAN GÜNÜMÜZE VEHHABİLİK, BÖLÜM 3

DOĞUŞUNDAN GÜNÜMÜZE VEHHABİLİK, 
BÖLÜM 3



Bugün S. Arabistan’daki muhalefeti, geniş bir tabana yayılmış olan ve El Kaide’ye gönülden ve ideolojik olarak bağlı, İhvan’ın sürekliliği görüntüsünü veren köktenci Selefiler ile daha liberal bir siyaset izlenmesini isteyen gurplar oluşturmaktadır. 1990’larda başlayan muhalefet, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında yönetimin koalisyon güçlerinin ülkede konuşlanmasına izin vermesi ile seslerini duyurmaya başlamışlardır. 

Mekke’de üniversite dekanı olan Dr. El-Havali, ABD askerlerinin konuşlanmasına izin veren ulemayı eleştirerek Batı’ya yeteri kadar direnmemekle suçlamak tadır.33 1990’da bir grup kadın, kadın haklarını savunan gösteri yürüyüşü düzenlemiş, liberaller de bu gelişmeyi desteklemişlerdir. Ülkede 1993’ten beri Meşru Haklar Savunma Komitesi ile İslami Reform Hareketi muhalefete devam etmektedir. Bu gruplar bazen ülke içinde bazen de ülke dışında eylemlerini sürdürmektedir. Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı, güvenlik güçlerinin 2006’nın son üç ay içerisinde El Kaide örgütüne üye oldukları şüphesiyle çoğu Suudi Arabistan vatandaşı olan 1000’e yakın kişiyi tutuklayıp sorguladığı basın yayın organlarında yer almıştır.34 

Ç. Vehhabi - Şii İlişkileri 

Suudi Arabistan’da Şiiler, ülkenin en zengin petrol yatakları ve rafineri tesislerinin bulunduğu doğu bölgesindeki El Ahsa, Katif, Dahran gibi 
şehirlerde yaşamaktadır. Takriben ülke nüfusunun %6-%8’i kadardır. Abdülvahab ilkelerinin başında şirk olarak kabul ettiği Şiiliğin yok edilmesi 
gelmektedir. Aziz Al-Azmah’e göre; Vehhabilik, tarihi boyunca ve S. Arabistan’ın kurulmasına kadar Şiiler, hem ideolojik ve hem de askerî açıdan Vehhabi mezaliminin başat hedefi olmuştur. Vehhabiliğin Şiilere ilk saldırısı 1802’de Kerbala’nın yağmalanması ve 2000’den fazla Şiinin öldürülmesi ile son bulmuştur. Bu tarihten sonra aralarında zaman zaman bazı küçük çatışmalar olmuşsa da Vehhabi-Suud Devletinin Şiilere karşı ilk resmî tavrı İhvanın İbn’i Suud’a karşı ayaklanması sonucunda ortaya çıkmıştır. Vehhabiler, İbn Suud’u, ülkedeki Şiilere ses çıkarmaması ve onları Vehhabi mezhebine uymaya zorlamadığı için eleştirmiştir. Kral Abdulaziz, İhvanın, Şiilerin “1927’de “Kerbela ve Necef gibi şehirleri” ziyaret etmelerinin engellenmesi ve “bid’atlarını ikame etmek için imar edilen mescitlerinin” yıkılması ve bu durumu kabul etmeyenlerin de “Müslümanların beldesinden sürülmesi” gibi isteklerinden sadece Aşura merasimlerinin engellenmesini yürürlüğe koydu. Öte yandan Medine-i Münevvere’deki Baki Mezarlığında Şiiler tarafından kutsal görülen mezarları yıktılar. 

1979’da Cuheyman’ın Kabe’deki isyanından sekiz gün sonra Irak ve İran Şiilerinin bir parçası olan doğudaki Şiiler İran’daki Humeyni devriminden 
etkilenerek isyan etmişlerdir. Aslında Şiiler 1913’te Abdülaziz’in doğu bölgesini işgalinden sonra Vehhabi mezhebinin Şiiler üzerindeki baskılarının azaltılması, mezhepsel faaliyet ve ibadetlerine izin verilmesi, vatandaşlık haklarından eşit olarak faydalanılması, bölgenin ekonomik olarak kalkındırılması nedenleriyle zaman zaman taleplerini dile getirmek için ayaklandılar. 1979-80 ayaklanma larında ayrıca İran’ın bölgeye devrim ihraç etme ve bölge insanını tahrik etmesi ile bölgenin petrol ve sanayi tesislerine sahip olmasından dolayı işçilerin çokluğu ve örgütlü olmaları önemli etkenler olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca son dönemlerdeki Şii ayaklanmalarının sebeblerinden en önemlisi de İran ve Suudi Arabistan’ın bölgedeki çıkar çatışmaları ve iki ülkenin İslam dünyasındaki liderlik mücadelesi olarak görülmektedir. İran’daki devrimden sonra İran yönetimi devrimi bölgeye ihraç etmek için hemen faaliyetlere başladı. Bu maksatla Şii Ayetullahlar görevlendirildi; bölgeye bildiri ve teyp kasetleri gizlice sokuldu, İran 
radyolarında Arapça Humeyni ve Devrim Ayetullahlarının vaaz ve demeçlerini yayınlamaya başladılar. Ağustos 1979’da Bahreyn’de İran Devrimi yanlısı iki Ayetullah’ın tutuklanması, bölgede geniş çaplı protestolara ve gösterilere yol açtı. 1979 hac mevsimine denk gelen ekim ayında ise İranlı hacılar Mekke’de devrimi destekleyen gösteriler yaptılar, bildiriler dağıttılar.35 Bu olaylardan Suudi Arabistan’ın doğu bölgesi de etkilendi. O yıl Aşura’yı serbestçe kutlamak için gösterilere başladılar. Göstericiler, Kerbela ve Hz. Hüseyin ile ilgili sloganların yanı sıra Suudiler aleyhine, İran devrimi ve Humeyni lehine sloganlar atmaları ve pankartlar taşımaları üzerine bölgeye Millî Muhafız Birliği sevk edilerek bölge kontrol altına alındı. 1980’de de benzer bir ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmıştır. 

1979 İran devriminden sonra S. Arabistan; İran ve Şiiliğe karşı her türlü tedbiri alacaktır. S. Arabistan’ın can alıcı petrol tesisleri ve terminallerinin Basra Körfezi tarafındaki kıyıda bulunması, petrol endüstirisinin İran Hava Kuvvetlerinin on beş dakikalık menzilde bulunması, bu bölgede Şii nüfusunun yoğun olması ve petrol ihracaatının büyük kısmının Hürmüz Boğazı’ndan yapılması S. Arabistan’ın İran’a karşı sürekli tedbir geliştirmesine neden olmuştur.36 Ayrıca S. Arabistan Dünya Radikal İslamcılığını da İran’a kaptırmamak için 1980’den itibaren esas olarak Arap olmayan ülkelere ve Avrupa’daki göçmenlere yönelik Sünni oluşum lara büyük destek sağlamıştır. Hatta Kral Fahd 1986’dan itibaren Kutsal Yerlerin Koruyucusu unvanını kullanmaya başlamış ve 1982’de Körfez İş birliği Konseyinin kuruculuğunu da üstlenmiştir. 

Bu isyanların sonucunda Şiiler bazı haklar elde etmişse de sorunların çoğu devam etmektedir. Her ne kadar Suud yönetimi bazı iyileştirme önlemleri alsa da Vehhabilik Şiilerin bölgeden yok olmasını istediği için yeterli hak ve dinî özgürlükler verilememektedir. ABD’nin yıllık olarak yayımladığı ve kongre üyelerine sunduğu 2006’daki din özgürlükleri konusundaki raporu, Şiilerin dinî özgürlüklerinin kısıtlandığına ve bu çerçevede Şii yetkililerin isteklerine yer vermiştir. 

Şii nüfusun yer aldığı Suudi Arabistan’ın doğu bölgesi ve Şii nüfus her zaman için Suud yönetiminin hassas bölgesi, yumuşak karnı olmuştur. 

Bugün de Lübnan ve Irak’ın hâlihazırdaki durumundan en çok etkilenen ve rahatsız olan ülkelerin başında gelmektedir. Irak’ın bölünmesi bölgede 
hâlihazırda mevcut olan Irak’ın güneyindeki Şii oluşumun meşruiyet kazanması Suudi Arabistan’ı çok rahatsız etmektedir. Aynı şekilde Lübnan’daki Hizbullah’ın da varlığı Suudi yetkilileri zor duruma sokmaktadır. Zira Irak’ın güneyindeki oluşumla İran’dan başlayan Lübnan üzerinden Akdeniz’e kadar uzanan bir Şii kuşağı oluşmuş durumdadır. Ayrıca Körfez ülkelerindeki Şiiler (Kuveyt’in %20’si, Bahreyn’in %80’i, Katar’ın %10’u, Birleşik Arap Emirlikleri’nin %30’u, Umman’ın %80’i İbadidir.) ile Suriye yönetimini de hesaba katacak olursak İran, bölgede Suudi Arabistan’a karşı çok kuvvetli mevziiler elde etmiş durumdadır. Suudi Arabistan her ne kadar Irak’taki Sünnilere destek verse de bu yeterli olmamaktadır. Bu yüzden ülke içindeki radikal Vehhabilere ve İslam dünyasındaki faaliyetlerine ters gelse de bölgede İsrail ve ABD ile hareket etmek zorundadır. Nitekim tanımamış olmasına rağmen Suudi yetkililerin İsraillilerle gizlice görüştüğü yayın organlarında yer almaktadır (Suudi Arabistan Millî Güvenlik Kurulu Başkanı Bender Bin Sultan’ın İsrail’e yaptığı iki ziyaret Filistin El- Menar gazetesinde yer almıştır.). Ayrıca yine basında İsrail Başbakanının Suudi Arabistan’ın Lübnan politikasını övücü sözleri yer almıştır.37 Bazı Türk yayın organlarında da Suudi Kralının Türkiye ziyareti Irak politikasında kendisine müttefik arayışı olarak değerlendirilmiştir.38 Ülke içinde Hizbullah ve Irak Şiilerine sempati duyanlar yönetimin politikalarına rağmen zaman zaman gösteri yapmaktadırlar. İsrail-Lübnan savaşında Suudi Arabistan yönetimi resmî olarak Hizbullah’ı suçlarken Suudi Arabistan’da yaşayan Şiiler, Hizbullah’a destek gösterisi yaptı. 

Bu arada Suudili bazı ulemadan din adamları ile üniversitelerden bir grup da Hizbullah’ı kınayan bildiler yayınladı, gazetelere demeçler verdiler. 
Görünen o ki Suudi Arabistan Irak ve Lübnan politikalarında içindeki durumu da dikkate almak zorundadır. 

Sonuçlar 

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir: Abdulvehab’ın veya mezhebin bazı önderlerinin ileri sürdüğü gibi Arabistan’da Vehhabilik, Türkler İslama aykırı işler yaptığı için ortaya çıkmamıştır. Vehhabiliğin ana kaynağı, Hanbeli mezhebi ve daha sonra ortaya çıkan Teymiyyecilikteki radikal unsurlardır. Ancak XVIII’inci yüzyıldan itibaren Vehhabilik, Türk düşmanlığı üzerine oturtularak İbn Suud tarafından siyasi olarak kullanılmıştır. 

Vehhabilik, ortaya ilk çıktığı 1744 tarihinden itibaren Osmanlı’nın dinî bütünlüğünü bozan, çıkardığı kargaşa ortamlarıyla büyük devletlere ödünler verilmesine sebep olan ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran bir akımdır. Birinci Dünya Savaşı’nda padişahın cihat çağrısına uymayıp İngilizler’le iş birliği yapmaları Osmanlı Devleti’ni bu bölgede zor duruma sokmuştur. 

Arapların, Türklerin yenilmesinde ki katkısı büyük olmuştur; ne var ki tek başlarına bunu asla gerçekleştiremezlerdi.39 Emir Faysal’ın 11 Ağustos 
1919’da İngiliz Dışişleri Bakanlığına yazdığı mektup konuyu çok açık bir şekilde dile getirmektedir: 
Bütün Arap Müslümanlarının gözü İngiltere’ye dikilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasında asıl kuvvet olan Araplar, şimdi ödüllerinin ne olacağını bilmek istiyorlar. Babam İngilizlerin sözüne güvenerek Türklere karşı savaş açtı. Açıkça İngilizlerin bir olduğumuzu ve İngilizlerin kutsal yerlerimizin koruyucusu olduklarını ilan ediyoruz.”40 

Araplar, kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla neler yitirdiklerini acı bir biçimde öğrendiler.41 Çünkü İngilizler, Yahudilerin Filistin’e göç etmesine 
ve Yahudi Devleti’nin kurulmasına Fransızlar da Lübnan’a yeni yerleşim alanları kurmaya, Vehhabi isyanları zamanında karar verdiler. Bunların ötesinde bugünkü Orta Doğu haritasının çizimini kendi istekleri doğrultusunda masa başında yaptılar.42 

Vehhabi hareketi, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hızlandıran ve Arap Yarımadası’ nda dini siyasete alet eden yalnız bir hareket olarak kalmadı, Arapça konuşan diğer bölge halklarının Türklerden uzaklaşmasını da hızlandırdı. 

Vehhabi hareketi Türk düşmanlığından hızını alan bir Arap milliyetçiliğinin doğuşunda, modernist İslamcıların ortaya çıkmalarında etkili oldu. Dinde nasların düz anlamlarına (zahirlerine) fazlaca bağlı kalmak, akla yer vermemek, fikir hürriyeti tanımamak, hoşgörüden uzak bir bağnazlık içinde bulunmak ve bunları dindarlık sanmak özelliklerinden dolayı Vehhabilik, gerici akımların da kaynağı olmuştur. Zengin petrol kaynaklarından sağladıkları imkânlarını hâlâ Selefilik, Müslüman Kardeşlik gibi isimler altında propagandaya yöneltmekte dirler. Laik ve modern devlet düzenine karşı olan Vehhabiler ve onların devleti S. Arabistan, bir dikta rejimi ile yönetilmelerine rağmen, düzenlerinin şeriat yönetimi olduğuna dünyayı inandırmak istemekte, şeriat devleti çığırtkan lıklarına maddi ve manevi yönden destek olmaya devam etmektedirler. Akıldan, günün kültür düzeyinden uzak olan, kültür ve medeniyeti yok edilmesi gerekli bid’at sayan, medeni hayat gereklerine gözünü kapayan bu gerici akımın Türkiye’de mevcut, demokratik, millî, laik ve sosyal devlet düzeninin sağlığına zararlı olabileceği tartışma kabul etmez bir gerçektir.43 

Dışarıya petrol ve içeriye para akışı Suudi Krallığının iç yapılanması ve hayat tarzında, hem petrol üreticisi ülkeler hem de genelde İslam dünyası üzerindeki rolü ve nüfuzunda muazzam değişimleri de beraberinde getirdi. En önemli değişim, Vehhabiliğin etkisi ve onun öncü rolünde oldu. Vehhabilik artık bütün İslam dünyasının en nüfuzlu devletlerinden birinin –İslam’ın iki kutsal şehrinin hamisi, dünyanın dört bir yanından dua ve ibadet için her yıl hacca gelen milyonlarca Müslüman’ın ev sahibi olan bir devletin- resmî, devlet destekli öğretisiydi. Aynı zamanda, Vehhabiliğin öğretmenleri ve vaizlerinin elinde artık İslam’ın bu kendilerine özgü mezhebini geliştirmek ve yaymak için kullanabilecekleri muazzam mali imkânları vardı. Kamusal eğitim sistemlerinin iyi olduğu Avrupa ve Amerika’daki Batı ülkelerinde bile Vehhabi öğretilerini yayma merkezleri, belki de dine yeni yeni kazandırılanların çocuklarının miras aldıkları kendi dinsel ve kültürel gelenekleri temelinde eğitmek isteyenMüslüman anne ve babalara açık tek İslami eğitim biçimidir. Bu öğreti yayma faaliyeti özel okullarda, dinî toplantılarda, cami kurslarında, tatil kamplarında ve giderek artan oranda hapishanelerde yürütülmektedir.44 

Avrupa ve Amerika’daki okullarda ve başka yerlerde İslam’ın öğretilmesi genelde yetkililerin tamamen denetimi dışındadır. Bu durum kuşkusuz en az vicdani kaygısı, en güçlü inancı ve en çok parası olanların işine geliyor.45 Bu durumdan da etkilenen en çok Türkiye ve Türkler olmaktadır. Özellikle Avrupa’da Türk vatandaşlarımızın yaşadığı göz önünde bulundurulacak olursa Vehhabilikten bu nüfusun etkilenmediğini söylemek pek gerçekçi olamaz. Ayrıca son on on beş yıldır Almanya’da kurulup Türkiye’de faaliyetlerini yayan tarikatlar, örgütler ve İslamcı terörler hatırlanacak olursa bunların etkileri açıkça görülür. Çünkü bu ülkelerde Vehhabiler tarafından finanse edilen kurum, kuruluş, kurs, seminer ve camilerdeki dinî eğitim ve öğretim 

Vehhabi ilke ve uygulamalarının tesiri altındadır. 

Bunun en güzel örneği Almanya’da yaşayan Müslümaların (Türklerin) büyük çoğunluğu Ramazan ve Kurban Bayramını Suudi Arabistan’a göre yapmaktadır. 
Türkiye’de hâlâ oruç devam ederken Almanyadakiler bayram yapmakta bu yıl da olduğu gibi Suudlar erken Kurban Bayramı yapmışlardır. 

Vehhabilik İslam dışı saydıklarıyla savaşı meşru hatta farz görüyor, cihat emri veriyor; bu nedenle de terörü bir diplomasi yolu olarak kullanmayı tercih edenlerce bu akım kendi amaçlarına ulaşmak için kullanılabiliyor. El Kaide’nin, Usame Bin Ladin’in, Taliban’ın Vehhabi olması ve Orta Doğu’da Vehhabiliği benimsemiş birçok radikal İslami terör örgütünün faaliyette bulunması, Vehhabiliği terör ile aynı kefeye taşıyor.46 

Bir Vehhabi olan Usame Bin Ladin ve diğer kökten dincilerin ABD, Avrupa ve Türkiye’de yaptıkları kanlı eylemler Türkiye’nin de aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Avrupa ülkelerinde ve Türkiye’de yapılan terör eylemleri, batı ülkelerinde Müslüman imajına zarar vermiştir. 

Bu da Türkiye’nin AB’ye girme sürecinde, Avrupa’daki Türkiye karşıtlarının, Türkiye’nin AB’ye girmemesi konusunda ellerini güçlendirmiş ve Türkiye 
aleyhtarlığını artırmıştır. Konuyu bazı platformlarda Hristiyan - Müslüman tartışmasına taşımıştır. Türk vatandaşları hac ve umre için Suudi Arabistan’a 
kutsal yerlere gitmektedir. Özellikle umre için gidilen o bölgede kalan Türk vatandaşları yoğun Vehhabi propagandasına maruz kalmaktadır. 
Söz konusu vatandaşlar orada gördükleri Vehhabi ve Arap gelenek-göreneklerini İslam diye algılamaktadır. 
Bu da Türkiye’deki İslamcı gruplara taban oluşturmaktadır. 


4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,

***

DOĞUŞUNDAN GÜNÜMÜZE VEHHABİLİK, BÖLÜM 2


 DOĞUŞUNDAN GÜNÜMÜZE VEHHABİLİK, BÖLÜM 2


C. Vehhabilik 

İbn Abdülvehhabin doktirinel öğretileri, Hanbeli mezhebinin kurucusu İbn Hanbel ile İbn Teymiyye’nin katı yorumculuğuna dayalıydı. Abdul-vahab yalnızca Kur’an ve sünneti kabul ediyor ve bundan sonraki teolojik yorumları, tasavvufu ve batıl inançları sapıklık olarak niteliyordu. Üstelik Osmanlı sultanlarının meşruiyetlerini tanımıyor ve peygamberin söz ve davranışlarına tam bağlılığı vazediyordu. Şeyhin Allah’ın mutlak birliği üzerindeki vurgusundan dolayı takipçileri “Muvahhidin” olarak adlandırıldı.23 

Dini silahla uygulamaya çalışan, namaz kılmayana ölüm cezası öngören, kendilerinden olmayanları kâfir bilerek onların mezarlıklarını ayıran, 
peygamber devrinde olmayan her şeyi sapıklık ilan eden, aklı dışlayan, amelsiz imanı küfür sayan, Kur’an ayetlerini akılla yorumlamayı yasaklayan 
Vehhabiliğin bazı önemli ilkeleri şöyledir: “Allah’ın zatı, sıfatı ve fiili aynıdır. Ayrı olamaz. Bu tevhittir. Tevhide inanmayanın malı, canı helaldir. Amel imanın içinde gizlidir, amelsiz iman olamaz. Ameli yerine getirmeyene harp açılır. Kestiği yenmez. Bu kişilere karşı cihat edilir. Ayetleri yorumlamak küfürdür. Hüküm zahire göredir. 

Allah’a aracısız ibadet şarttır. Mürşid, şeyh, veli, aracı küfürdür. Kesin delil Kur’an’dır. Şia, kelam, tasavvuf, tarikat uydurmadır. Kur’an ve Hadis’ten 
başka her şey bid’attir. Mezar, türbe yapmak, adak adamak, kabir ziyareti küfürdür. Allah’tan başka kimseden yardım beklemek küfürdür. Tarikat 
küfürdür, sömürü aracıdır. Namazı cemaatle kılmak şarttır. Namaza gelmeyen ceza alır. Sigara, nargile, içki ve kahve içene kırk değnek vurulur. 

Vakıf kuranlar servetlerini kaçıranlardır. Muska, tespih, zikir, sünnet ve nafile namaz batıldır. El öpmek, boyun kırmak, evliya kabri ve sakalı şerif ziyareti, 
mevlit ve kaside okuma, çalgı dinlemek, eğlenmek şirktir. Rufai, Kadiri, Nakşibendi ve benzeri tarikatları küfürdür. Ehlibeyt sevgisi taşımak, Ali 
evladını masum saymak şirktir. Camilerin süslenmesi, kubbe ve minare yapılması peygamber zamanında olmadığı için bid’attır.” 

Vehhabilik, İslam dünyasında İslam dinini ideolojik bir bakış açısından hareketle toplumsal ve siyasal sistemi ilk hâline döndürme amacı güderek militarist, irticai oluşumların doğmasına yol açmıştır. Bunlar İslam’ı siyasal bir sistem olarak tanımlamışlar, tevhit ve cihat kavramlarını hareket noktası olarak seçmişlerdir. Vehhabilikten güç alan siyasal İslamcılara göre toplumun siyasal yönetimi, ilahi hâkimiyet anlayışına göre kurulmalıdır. Yani demokrasi yönetimlerinde millete ait olan egemenlik hakkı doğrudan doğruya Allah’a aittir. Kur’an anayasadır ve bu hususları yerleştirmek, gerekirse savaşmak ve kan dökmek için cihat yapılması Allah’ın emridir, farzdır. İşte bu anlayış içerisinde olan siyasal İslam, militanca bir yaklaşımla cihada sarılmakta, şiddet ve saldırganlığa başvurmak tadır. Bu saldırgan, irticai siyasal İslamcı oluşumlar sayısı onları aşacak biçimde değişik adlarla, dünyada ve Türkiye’de çağdaş devlet yönetimine karşı olduklarını açıktan açığa beyan etmektedirler ve akıllara durgunluk verecek cinayetler işlemektedirler.24 

Vehhabilerin, kendi dışlarındaki bütün mezhepleri küfürle suçlamaya varan derin hoşgörüsüzlükleri vurgulanır. Küfür, yalnızca putperest dinlerle ya da İslamiyet dışındaki tek tanrılı dinlerle sınırlı değildir; Vehhabi olmayan Müslümanları da tanımlar. Hareketin kurucusunun önde gelen haleflerinden Süleyman bin Abdullah Bin Muhammet bin Abdulvahhab, kafirlerle ittifakı yasaklamakla kalmamış, işe alınmalarını, onlara danışılmasını, güven duyulmasını, ziyaret edilmelerini onlardan tavsiye alınmasını, onlarla ahbaplık edilmesini, samimiyet kurulmasını, taklit edilmelerini de yasaklamıştır.25 

“Vehhabilerin ana muhalifi Osmanlı hükûmetiydi. Çünkü onlar bu hükûmetin yetkisine meydan okumuş ve onu bir tarafa itmişlerdi. Nitekim Vehhabi isyanında İslam’ın ilk yıllarındaki Harici isyanını hatırlatan, izlere rastlanmaktadır. Bir başka deyişle onlar da bir idealizmin zorlayıcı etkisiyle 
kaba ve dar görüşlü usullere başvurarak ıslahat yapmak istemişlerdi. Fakat alışılagelmiş olan İslam geleneği daha önceleri Haricilerin usûllerine nasıl 
karşı koymuşsa Vehhabi usullerine de öylece karşı koydu. İslam tarihinde görülen birçok aşırı muhafazakâr ıslahat hareketinin yol açtığı ilginç ve sık 
görülen bir garabet vardır. Onlar ıslahatçı bir gaye için bütün ümmeti birleştirmek amacında yola çıktıkları hâlde, çok geçmeden mevcut birliği bile 
bozmaya ve ona karşı silaha sarılmaya yönelmişlerdir.26 

Vehhabi hareketi, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hızlandırmakla kalmadı; Türk düşmanlığından hızını alan bir Arap milliyetçiliğinin doğuşunda, modernist İslamcıların ortaya çıkmalarında etkileri olduğu gibi dinde akla yer vermemek, fikir hürriyeti tanımamak, hoşgörüden uzak bir bağnazlık içinde bulunmak ve bunları dindarlık sanmak özelliklerinden dolayı gerici akımların da kaynağı olmuştur. Vehhabilik, böylece çıkışından günümüze kadar İslam toplumunun daha yüksek örgütlenme düzeyine geçmesini engelledi.27 Toplum, zengin petrol kaynaklarından sağladıkları imkânlarını hâlâ Selefilik, Müslüman kardeşlik gibi isimler altında propagandaya yöneltmektedirler. Laik ve modern devlet düzenine karşı olan Vehhabiler ve onların devleti Suudi Arabistan bir dikta rejimi ile yönetilmelerine rağmen, düzenlerinin şeriat yönetimi olduğuna dünyayı 
inandırmak istemektedir.28 

Suudi-Vehhabi devletinin Abdülaziz’le gelişmesini Vehhabiliğin yayılışını daha iyi görebilmek için İhvan hareketini incelemenin önemli olduğu değerlendirilmek tedir. 

1912’de Abdülaziz’in Necd’i ele geçirdikten sonra bölge içinde hâkimiyeti tesis etmek, bedevileri yerleşik hayata geçirmek ve Vehhabiliği öğretmek için Hicre (hucra) adı verilen bedevi yerleşim alanları oluşturuldu.29 Dinî-siyasi hareket olan İhvanda Vehhabilik ideolojisinin Suud iktidarıyla siyasal bir hâl aldığı yani Suud’un siyasal ihtirasları uğruna dinin nasıl kullanıldığı çok açık bir şekilde görülmektedir. İhvan örgütlerinin dinsel coşkusu ve savaşçı potansiyeli İbn Suud’un elinde güçlü bir siyasi araç durumundaydı. Ancak daha sonra İhvan zamanla geri tepen bir silah ve İbn 

Suud’un kurduğu devleti tehdit eden bir tehlike hâlini alacaktır.30 Bu tehditlerden ilki 1927’de Suudi Arabistan Krallığının kurulmasında etkin rol 
oynayan bazı İhvan liderleri tarafından oluşturulmuştur. Bu tarihte isyan çıkarmış olan İhvan, Abdülaziz’i ülkenin doğusunda yaşayan Şiilere Vehhabi inancını öğrenmeye zorlamamakla, bir oğlunu İngiltere’ye diğer oğlunu da hâlâ İngiliz işgali altında bulunan Mısır’a göndermekle, otomobil, telsiz, telgraf, telefon gibi Hristiyan ve şeytan icadı alet ve edevatı kullanmakla suçlayarak isyan ettiler. İsyan eden İhvan’ı oluşturan kabileler ile açılan savaşta (1929 Sabala Savaşı) Abdullaziz isyancıları mağlup etmiş ve İhvan teşkilatına son vermiştir. Ancak İhvanın ideolojisini oluşturan bu ilk Vehhabilik, daha sonra da Suud devleti’ni tehdit etmeye devam edecek ve köktenci bir yönetim olan Suudlulara karşı yine köktenci bir muhalefet 
oluşturacaktır. Bu isyana katılan kabileler daha sonraki isyanlarda da görülecek tir. Bu da Suud Krallığını oluşturan kabileler arasındaki meşruiyetin 
Vehhabi ideolojisine bağlılığının her zaman sorgulanmasına yol açacaktır. İkinci şiddetli muhalefet Kâbe’nin işgaline kadar varan ve Kasım 1979’da Sabala Savaşı’nda öldürülen bir İhvanın torunu tarafından yönetildi. Hareketin lideri Cuheyman El Uteybi, bozuk ve dejenere olmuş Batılı değerlere son verilmesi ve bu bağlamda Batılı tüm devletlerle ilişkilerin kesilmesi, Suud saltanatının yıkılarak İslami bir hükûmetin kurulması, ülkedeki tüm yabancı askerî uzman ve müsteşarların ülkeden çıkarılması ve üslerin kapatılması taleplerinde bulunmuştur. Ayrıca Cüheyman Allah’a ortak koşanları, Ali, Fatma’ya dua eden Şiileri kâfir saymış, müzik ve teknolojiyi reddetmiştir. Televizyonun Arabistan topraklarına sokulmasını şiddetle eleştirmiştir. Cüheyman 300 taraftarı ile Kabe‘yi işgal etmiş, Suud, Pakistan ordusu ve Fransız özel harekât timleri ile bir kısmı öldürülerek Cüheyman’ın da içinde bulunduğu grup idam edilerek başkaldırı bastırılmıştır. Cüheyman’ın isyanının belirgin özelliği Suudi hanedan yönetiminin yanı sıra Vehhabi ideolojisi ve bürokrat iş birlikçilerinin bütüncül bir reddiydi. İhvanın meydan okuyuşunun radikalliği nedeniyle monarşi, muhali flerinden daha köktenci olduğunu ispatlamaya zorlandı. Bu nedenle, hükûmetin yeni köktencilik arayışı, kısıtlayıcı politikalarıyla birlikte ortalama vatandaş lara yüklenen sosyal baskıları şiddetlendirdi.31 

Suudi Arabistan’daki Vehhabi köktencilik 1980’li yıllardan sonra da artan bir şekilde monarşiye muhalefete devam etmiştir. Son dönemlerde ortaya çıkan Usame Bin Ladin ve El-Kaide ile ifadesini bulan yeni köktenciler de 1927’de İhvanın 1979’da Cuheyman’ın kullandığı söylemleri tekrar etmektedir.32 Usame Bin Ladin: “11 Eylül saldırılarının Amerika’nın Müslümanlara ait topraklara saldırılarına karşı bir misilleme olduğunu, Suudi Arabistan’ın Müslüman bir ülke olmadığını söylemiş ve Suudi ulemasını da Amerikan ordusunun Harem-i Şerif’te konuşlanmasına izin verdiği için eleştirmiştir. Bin Ladin’e göre ABD’nin kutsal topraklardaki varlığı, Irak üzerinden Hristiyan - Siyonist ittifakın Müslümanları öldürüp aşağılaması ve tüm bu eylemleri hem dinî hem de ekonomik nedenlerle İsrail’i korumak için yapıyor olması ve dikkatleri işgal altındaki Kudüs’ten başka bir tarafa çekmek; orada Müslümanların öldürülmesi ve başka bölgelere kaydırılması nedeniyle ABD ana hedeftir.” Dikkat edilecek olursa hemen hemen söylemler aynıdır. Bu isyanları çıkaran örgütler arasında bir bağ olduğu söylenemezse de aradaki kuşak farkına rağmen ideolojik sürekliliğin olduğu aşikâr dır. 

İkinci Körfez Savaşı sonrası Suudi Arabistan Selefi akımının gelişimini inceleyen uzmanlara göre Suudi Arabistan’da Selefi akım yeniden yapılandı. ABD güçlerinin 1990 senesinde Kuveyt’i kurtarma amacıyla Suudi Arabistan’a girmesi Suudi Arabistan’daki Selefi akımının içinde derin etkiler yarattı. 

Sovyetler Birliği’ne karşı Afganistan’da savaşan binlerce Suudi Arabistanlı “Cemaati İslami” ile kaynaşma ve bu gruptan etkilenme durumunda kaldı. Gözlemcilere göre Suudi Arabistan’da “Cihati Selefiliğin” temellerini bu “Suudi Arabistanlı Afganlar” attı. Usame B. Ladin’in bu Selefi akımla ilişkileri güçlüydü. Kendisi komünistlere karşı yürütülen savaşta Afganlarla birlikte savaşırken El Kaide örgütünün oluşumunu da başlattı. 

3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***

DOĞUŞUNDAN GÜNÜMÜZE VEHHABİLİK BÖLÜM 1

DOĞUŞUNDAN GÜNÜMÜZE VEHHABİLİK, 
BÖLÜM 1



Tuğgeneral Ömer ESENYEL
* 15’inci Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı / Amasya. 


A. Genel 

Suudi Arabistan; İran Körfezi, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz ile çevrili Arap Yarımadası’nın beşte dörtlük bir kısmını ihtiva etmesi, dünya petrolünü 
ve deniz ticaret yollarını kontrol eden Hürmüz Boğazı - Bab El - Mendep ve Süveyş Kanalı’na yakın olması, Batı’nın İran’ı kaybetmesinden sonra Asya - Afrika yolu üzerinde yer alması sebebiyle öneminin artması, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip olması, sattığı petrollerden elde ettiği petrol, 
dolarlar altın ve döviz stokları ile dünyanın dördüncü zengin ülkesi hâline gelmesi ve Mekke din merkezi ile jeopolitik, stratejik ve ticari yönden önemi 
artan bir Orta Doğu devletidir. 

Suudi Devleti, Vehhabi mezhebiyle Suud ailesinin ittifakından oluşan bir devlet olduğu için devletin yapısında da bunun etkilerini görmek mümkündür. Kral, devlet başkanı olmanın yanı sıra Suudi Müslümanların dinî ve manevi lideridir. O, aynı zamanda Vehhabi hareketinin lideri ve nihayet ulemanın baş imamıdır. Kuruluş yapısına uygun olarak kral, üç önemli işlevi kendi üzerinde toplamıştır: Dinî önder (imam), kabile önderi (Şeyh-ül Meşayih), devlet ve hükûmet başkanı (kral).1 

Suudi Arabistan’ın kurulma aşamasında Vehhabilik, resmî din olarak ilan edilirken İbn Suud, rejimin kurucu ögesi olan üst düzey ulemayı dinî 
otorite olarak kabul etmiştir. Yeni yapıda ulema bağımsız bir güç olmaktan çok, mevcut devlet yapısı içinde eğitim, adalet ve dinî görevleri yerine getiren 
bir gruptur. Devlet çıkarları temelinde Suud ailesinin meşrulaştırılmasında Vehhabi İslam ahlak yapısı, birleştirici öge ve ideoloji olarak önemlidir.2 
Kralın aldığı her kararın ve bakanlık düzenlemelerinin şeriata uygunluğunun ulema tarafından onaylanması gerekir.3 Eğitim, adalet, hac ve evkaf 
bakanlıklarına, üst düzey makamlara, ulemadan ve özellikle El-Şeyh ailesinden (Abdulvehab’ın ailesi) kişiler atanmaktadır. Ulema genellikle devlet tarafından atanarak hâkim (kadı), imam, öğretmen ve okul idarecisi, ahlak komitesi üyesi olarak çalışmakta, Fetva Enstitüsünde Yüksek Ulema Konseyinde yer almaktadırlar. Bunların dışında bazı dinsel örgütler de mevcuttur. Günlük sosyal hayatın dinî esaslara göre yaşanmasını sağlamak maksadıyla “Dinen Doğru Olana Uyma ve Yanlış Olandan Kaçınma Komitesi” bir grup devlet memuru ve gönüllülerden oluşturulmuştur. 

Komitede görev alan ve Mutavva (Ahlak Polisi) olarak adlandırılan bu kişiler Suudi Arabistan’ın cadde, sokak ve alışveriş merkezlerinde; herkesin 
Vehhabi kurallarına uymasını denetlemektedir. Örneğin, namaz vakti camiye gitmeyen erkekleri, iş yerlerini kapatmayan esnafı, ramazanda oruç 
tutmayanları, yeterince doğru örtünmemiş kadınları, kadın-erkek birlikte toplantı yapanları, lokantalarda aile bölümü olarak ayrılmış locaların dışında yemek yiyen kadın ve aileleri, içki içenleri takip ve kontrol eder. Mutavva, genellikle adli polisle dolaşır. Vehhabi geleneğine aykırı bir durum olduğunda ikaz eder ve daha kötü durumlarda kurallara uymayanları cezalandırır; kişi yabancı ise ülke dışına gönderilmesini sağlar. Doğal olarak bu durum, hem Suudlu vatandaşlar hem de Suudi Arabistan’a gelen yabancılar üzerinde bir korku ve endişe yaratmaktadır. Kökleri 1855’e kadar uzanan bu kurum, bugünkü anlamıyla ilk defa 1903’te Riyad’da kurulmuş ve süreç içinde tüm ülkeye yayılmıştır. 

Ülkenin siyasi yapısı Fahd tarafından 1992’de çıkarılan “Temel Yönetim Kanunu” ile belirlenmiştir. 
Söz konusu kanunda, S. Arabistan anayasasının Kur’an ve sünnete dayandığı, dininin İslam olduğu belirtilmiştir.4 Suudi Arabistan’da 60 Suudi vatandaşından oluşan ve tamamı kral tarafından atanan, herhangi bir yasama yetkisi olmayan Danışma Meclisi (Meclis El-Şura) mevcuttur. Meclis, ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal sorunlarında ve kral, (başbakan) veya başbakan birinci yardımcısının istediği konularda çalışarak görüş bildirebilir. Ayrıca önemli bakanlıklarda (Savunma, İçişleri, Dışişleri) kral ailesinden gelenlerin yer aldığı bir bakanlar kurulu vardır. Suudi Arabistan’daki 14 vilayetin valileri kral tarafından atanır.5 

B. Suudi Arabistan ve Vehhabiliğin Kısa Tarihi 

Arabistan, Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Ridaniye Savaşı’nda Memluk Devleti’ne son vermesiyle Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.6 Osmanlı Devleti en güçlü dönemlerinde bile Mekke yönetimini Hz. Muhammed’in torunlarından olan Mekke Şeriflerine bırakıp onlara saygı gösterdiler, maaş tahsis ettiler, kendi iç işlerinde onları tamamen serbest bıraktılar. Her yıl gönderdikleri surre alaylarıyla ekonomilerine katkı sağladılar. Bu doğrultuda sultanlar, kadılar, paşalar, vezirler ve zengin kişiler tarafından Harameyn için vakıflar ihdas edildi. Mekke’nin onarım ve bakımı, Mekke’ye giden yolların, su yollarının, su ve yiyecek depolarının yapımı ve tamiri ne kadar büyük masraflara yol açarsa açsın, Osmanlı Devleti tarafından karşılandı. Çöl Araplarının hac kafilelerini yağmalamalarını ve hacıları öldürmelerini engellemek için tedbirler aldılar. Osmanlı Devleti’nin Hicaz Bölgesi’ne hâkimiyetinden dolayı hiçbir maddi menfaati olmadığı gibi devlet, bu bölgeye hiçbir zaman sömürgeci bir zihniyetle de yaklaşmadı. Aksine, o bölgedeki halkın huzuru ve refahı için yapılan çalışma ve gayretlerde daha çok manevi, dinî ve kültürel unsurların rol oynadığı görüldü.7 Osmanlı sultanları, kendilerini bu bölgenin hâkimi değil, hizmetkârı olarak gördüler. Bütün bu iyi davranış ve yaklaşımlara rağmen Osmanlı öncesinde olduğu gibi sonrasında da bitmek bilmeyen şikâyetler, haksızlıklar devam etti.8 Ancak herhangi bir önemli değişiklik olmadan Vehhabi isyanlarına kadar burası Osmanlı yönetiminde kaldı. 

Suudi Arabistan ve Vehhabi hareketi, Osmanlı Devleti’nin otoritesinin zayıf bir ânında ortaya çıkarak gelişmiş, yayılmış ve güçlenmiştir. S. Arabistan Devleti’nin tarihini yıkılış ve tekrar kuruluş tarihleri esas alınarak üç dönem (devlet) hâlinde incelemek mümkündür. Birinci devlet, Vehhabi mezhebinin kurucusu Muhammed İbn-i Abdullah (1703-1792) ile Deriyye kasabası (Riyad yakınlarında) Emiri Muhammed bin Suud’un 1744’te karşılaşma, tanışma ve anlaşması ile başlayan ve 1818’de Osmanlı Ordusunun Deriyye’yi işgali ile sona eren dönemi kapsamaktadır. Bu anlaşma ile Muhammed bin Abdül-vahhab fikirlerini savunacak,  maddi bir güç elde etmiştir. Amacına ve siyasi mücadelesine askerî destek bulmuş,yüzyıllardır çölde yaşayan bir Necid kabilesinin emiri olan Muhammed bin Suud da pek çok kanlı iç mücadele, dalgalanma ve kesinti ile süregelen iki buçuk asır sonra dünya siyasetinde denge unsuru olacak bir devlet görüşünün temelini atmıştır. 

Fransız subaylardan Jean Raymand’ın konuyla ilgili raporunda şöyle denmektedir.9 

Bu tarihten sonra Abdulvehab, Suud ve oğulları cihat için çalışmaya koyuldular. Abdulvehab kitaplar yazıyor, dersler veriyor, herkesi cihata davet için elçiler gönderiyor, mektuplar yazıyordu. İnsanların bir kısmı bu çağrılara uydu. Uymayanlar için Muhammed B. Suud ve oğlu Abdulaziz devreye giriyor ve kılıçlarını kullanıyorlardı; Suud ve oğlu cihata uymayan kabilelerin halkını kılıçtan geçirdiler, mallarının beşte birini devlete ayırdılar diğer kalanlarını cihata katılanlar arasında paylaştırdılar. Vehhabi köktenciliğinin motivasyonel gücü ile ganimet hırsının birleşimi, İbn-i Suud’un başarı formülü idi.10 

Vehhabilerin Osmanlı yönetimine baş kaldırmalarının sözde ve görünüşte gerekçesi dinseldi. Onlara göre Osmanlılar ve onun yönetimi altında bulunan ülke halkları dinden uzaklaşmışlar, Tanrı’ya ortak koşmuşlardı. XVIII. yüzyıl sonlarında Vehhabi hareketi, İmam Abdülaziz Bin Muhammed Al-Suud yönetiminde dinî hareket olmakla birlikte siyasi kimlik de kazanmıştı. Vehhabi hareketi Arap milliyetçiliğinin kıvılcımı olmuştu.11 

Bu dönemde Vehhabiliğin yayılışı çok kanlı olmuştur. Vehhabiler 1802’de Emir Abdülaziz’in oğlu Suud’un kumandasında Vehhabi savaşçıları Kerbela’da 10 Muharrem ayini yapan Şiiler’in üzerine saldırdılar ve en az 2000 Şii’yi öldürdüler. Hz. Hüseyin’in türbesini yağmalayıp tahrip ettiler. Kerbela yandı yıkıldı, bir kez daha mateme büründü. 1803’te I. Abdülaziz Taif’i kanlı bir şekilde yağma ve talan ederek ele geçirdi. 1803’te Kerbela katliamının öcünü almak üzere harekete geçen bir Şii fedai tarafından öldürülen Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Suud bin Abdülaziz döneminde de baskınlar, talanlar, hac kervan soygunları, kıyılarda da korsanlık eylemleri Arabistan’ı teröre boğmuştur.12 

Bu dönemde Vehhabiler, kendi ana yurtları Necd’den çıkmış, Osmanlı hâkimiyeti altındaki Hicaz, Ahsa, hatta; Suriye ve Irak içlerine kadar etkisini göstermiş ve Osmanlı Devleti’ni sarsmıştı. Üstelik 1806 yılında Suud B. Abdülaziz, lll. Selim ve valileri dine davet eden mektuplar yazmış ve padişahın adını hutbelerden çıkarmış, Mekke ve Medine’nin hizmetkârı sıfatını kullandırmamış, hac yollarını kapatmıştır. Vehhabi isyanları Osmanlı Devleti’ne maddi ve manevi yönden büyük zarar vermiş ve devlette büyük tahribat yapmıştır. 

Aslında Osmanlı Devleti’nin içte ve dıştaki sorunları Vehhabi isyanıyla ilgilenmesini engelemiştir. Dönemin padişahı ll. Mahmud sorunun çözümü 
için Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı görevlendirmek zorunda kalmıştır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ordusu (Arabistan’a Kavalalı’nın oğlu gitmiştir) 1811-1818 arasındaki zorlu savaş ve mücadelelerden sonra isyanı bastırmıştır. Bu isyanın bastırılması, hac yollarının güvenliğinin sağlanması Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya büyük bir itibar sağladı; oğlu İbrahim Paşa’ya Hicaz, Cidde ve Habeş Valilikleri verildi. Bu tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu dağınık ve güçsüz durum, Mehmet Ali’nin Orta Doğu’da oynayacağı rolü daha da güçlendirmişti.13 Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu konumdan faydalanarak kısa sürede Basra Körfezi’nin bir bölümü ile Kızıldeniz’in tamamını nüfuzu altına almıştır. 

Mehmet Ali Paşa Mora isyanındaki rolünden de faydalanarak Mısır Valiliğinin konumunu güçlendirmek ve kazandığı toprakları genişleterek kendi soyuna devretmek için uygun zaman ve koşulları kullanmıştır. Bu çerçevede Mehmet Ali Paşa ve oğulları önce Suriye’yi (1831) sonra Konya’yı işgal edecek (1832), burada Osmanlı ordusunu mağlup etmesi üzerine Kütahya’ya ulaşacak (1833) ve büyük devletlerin de araya girmesi ile de Kütahya Anlaşması imzalanacaktır. Bu anlaşma ile Girit, Suriye ve Mısır Valilikleri Kavalalı’ya; Cidde ve Adana Valiliği İbrahim Paşa’ya verildi. Mehmet Ali Paşa’nın Vehhabi isyanlarını bastırmak için kullanılması Arabistan’da Osmanlı hâkimiyetini zayıflatmış hatta; Mehmet Ali Paşa’ya geçmesini sağlamış ve Mehmet Ali Paşa’nın bu bölgede güçlenmesi sonucunda meydana gelen olaylar Osmanlı Devleti’nin varlığını tehdit etmiştir. 

Bu savaş sırasında bir Rus filosunun Osmanlıya yardım amacıyla gönderilmesi ve imzalanan Hünkâr İskelesi Anlaşması ile Boğazlar ilk defa uluslararası bir sorun hâline gelmiştir. 

Vehhabi-Suudi Devleti ikinci defa, Abdullah bin Suud’un oğlu Türki tarafından 1821’de kuruldu ve 1891’e kadar 70 yıl varlığını sürdürdü. Süveyş Kanal Bölgesine ve Hindistan’a yakın olması nedeniyle Osmanlılar ve İngilizler arasında yaşanan nüfuz savaşının önemli alanlarından birisi hâline gelmişti. Türki, bazen Osmanlılara bazen de İngilizlere yakınlaşarak birini diğerine karşı kullanarak siyasi hedeflerinin bir çoğunu gerçekleştirdi. İkinci devlet dönemi Reşidilerle diğer kabileler ve emirlik içi mücadeleyle geçmiştir.14 

Kuruluş dönemini teşkil eden birinci devlette (1744-1818) Vehhabiler pirlerinin yolunda “her yeniliği küfür”, her yabancı geleneği bid’at sayıp mezarlara ve halkın sevip saydığı değerli kişilere saygı göstermeyi ”kula tapınma” ile eş değerde ve “putperestlikle” bir tutmalarına rağmen ikinci devlet sürecinde, dünyaya ve yaşanan çevresel siyasi tabloya daha yatkın davranmak zorunda kaldığı ve Vehhabilerin bazı öğretilerinden bazı tavizler verdiği görülmektedir. Bu kapsamda Suudi-Vahabi ortaklığı mezar ziyaretine ve Caferi mezhebi mensupları nın hac etmesine izin verdiler. 

Vehhabi-Suudi devleti, üçüncü kez dünya sahnesine, 1902’den sonra Abdülaziz bin Abdurrahman bin Faysal bin Türki’nin gayretiyle çıkmıştır. 

Abdülaziz’in Riyad’ı, İbn-ü Reşid’den ele geçirmesini müteakip şehrin dinî liderliğini de aynı zamanda Abdülvehhabın torunlarından Şeyh ailesinden 
Abdülaziz b. Abdüllatif’e tevdi ederek geçmişten gelen ittifakın devam ettiğini ilan ediyordu.15 Reşid oğullarının güç kaybetmesinden, Osmanlı Devleti’nin 
bölgeye yeteri kadar ilgi göstermemesinden ve İngilizlerin bölgeye aşırı ilgi gösterip İbn Suud’a destek vermelerinden faydalanan İbn Suud hâkimiyet 
alanını genişletmiştir. Sorunu barışçıl ve diplomatik yönden çözümlemek ve Suudluları yanına çekmek için Mayıs 1914’te Osmanlılar, Abdülaziz İbn-i 
Suud’u Necid Kaymakamı yapmış ve Suudlular’la Birinci Dünya Harbi’ne girmesiyle İngilizlere karşı ittifak oluşturmak için bir Osmanlı heyetini 
Arabistan’a göndermişlerdir. Ancak Suudlular Osmanlı yerine İngilizlerle anlaşmışlardır. 1915’te imzalanan bu anlaşma ile İngiltere, İbn Suud’u Necd 
ve Al-Hasa sultanı olarak tanımış,16 İbn Suud’a şövalyelik unvanı vermiştir. Bundan sonra Vehhabiler, İngilzlerle iş birliği içerisinde Osmanlılar’a karşı 
savaşmışlardır. Bu dönemde yapılan müzakere ve iş birliği faaliyetleri Vehhabiliğin iç yüzü ile dinin siyasete alet edilmesi daha doğrusu siyasi 
çıkarlar uğruna nasıl kullanıldığı konusunda iyi bir fikir vermektedir. İbn Suud İngiliz casusu Philby’e: “İnancımıza göre sizler ehl-i kitapsınız, Vehhabilerin 
nefretine hedef olan müşriklerden veya kâfirlerden değilsiniz. Fakat halkım arasında, özellikle eğitimlerini Necd dışında almış olan veya sıklıkla dışarıya 
seyahat eden birçok şehirli insan, İslamiyet’in temsilcileri diye Türkler’e yakınlık duymakta ve bundan dolayı İngilizler’e düşmanca bakmaktadırlar. 

Daha yakın zamanda böyle düşünen iki adamı görüşlerini ifade ettiklerinden dolayı cezalandırdım.” İbn Suud, bir başka münasebetle şunları söylemekte dir: ”Eğer siz İngilizler, kızlarınızı karım olsunlar diye bana önerirseniz kabul ederdim. Fakat Mekke Şerifinin veya Mekkelilerden ve diğer Müslümanlardan müşrik saydıklarımızın kızlarını alamam. 

Hristiyanların kestiği hayvanların etlerini sorgusuz sualsız yerim. Allah ile beraber başkalarını ibadetlerinde ortak koşan müşrikler ise bizim nefret edip 
iğrenç saydığımız kimselerdir.17 

Bu duygularla yüklü olan İbn Suud, bir başka toplantıda da Hristiyanlarla ilgili bazı Kur’an ayetlerini okumuş, sonra da Phillby’e dönerek: Kendisini kuzeni saydığını, zira Hristiyanların İshak peygamber, Araplarında İshak’ın kardeşi İsmail Peygamber evladından olduklarını, Türklerin ise Tatar kökenli Evlad-ı İblisten olduklarını ifade etmişti.18 

Henri Laoust, Vehhabilerin isyanlarını her ne kadar doktrinlerindeki mevcut idareye itaat esasından dolayı otoriteye açıktan açığa isyan edemediklerini söylese de Vehhabilerin Osmanlı sultanlarını her zaman birer gasıp olarak görmeleri ve Türklere karşı düşmanlık duymalarında cahillik, ilkellik, fakirliklerinin doğurduğu psikolojilerinin yanında Arap milliyetçiliğinin uyanması ile Batılı devletlerinin tahriklerinin rolünü inkar edemeyiz. 1806 yılında Jean Raymond, bir gözlemini şöyle anlatıyor: “Geçen günlerden birinde bir Vehhabi, kahin gibi şu sözleri söylüyordu: “Zaman yaklaşıyor, halifelik tahtında bir Arap’ın oturduğunu göreceğiz. Uzun zamandır bir gasıbın boyunduruğu altında oturduğumuz yeter”. Ancak bunda İngilizlerin büyük rolü olduğunu da hatırlatmak gerekir. 

İngilizlerin, Osmanlı Devleti’ndeki etnik ve milliyetçi akımları desteklediği bilinmektedir. Bunun bir sonucu olarak İngilizler, Osmanlı halifesinin meşru bir halife olmadığını; çünkü Kureyş kabilesinin soyundan gelmediğini iddia ederek Osmanlı Devleti’nin bu bölgedeki nüfuz ve prestijini sarsmaya çalışmıştır. İngiliz dış politikasının sorumluları, bir Arap olan Mekke Şerifinin meşru halife olduğunu, Türk olan halifenin ise bir gasıp olduğunu iddia ettiler.19 

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi sonunda imzalanan 1918 Mondros Mütarekesi’yle Hicaz’dan çekilince Vehhabiler, 1924’te Mekke ve Taif’i aldılar ve Abdülaziz, Hicaz Kralı oldu. 1927’de Cidde Anlaşması ile İngiltere, Yeni Suudi Arabistan Devletini tanıdı. 18 Eylül 1932 günü Necid Meliki olarak bugünkü Suudi Arabistan Krallığı’nın başına geçti. Arabistan Krallığı 1932’de Kral Abdulaziz Bin Abdurrahman Al-Suud tarafından kurulmuş oldu. 1880 doğumlu olan Kral Bin Abdülaziz 1953’te öldüğü zaman Kralın 125 kızı, 44 erkek çoçuğu olmuş ve erkek çocuklarından 9’u kendinden önce ölmüştür. Abdulaziz’in bu çocukları 17 karısından olmuştur. Bunlara ilaveten, bazı kaynaklara göre Abdulaziz evinden uzak kaldığı zaman kendisine genç kızlar sunulmaktaydı. Bunların sayısının 150 - 200 olduğu ve çocuklarının da 130 erkek ve 180 kız olduğu tahmin edilmektedir.20 

Kralın evlendiği kadınlar ülkenin önemli kabilelerinden olmuştur. Bu evliklikler sayesinde kral siyasal tabanını genişlettiği gibi krallığın yasallığını 
da kuvvetlendirmiş, önemli ölçüde iç çatışmaları da engellemiştir. 

Arabistan’daki Vehhabi ve diğer Arapların Osmanlı’ya karşı isyanı ve halifenin cihat çağrısına uymak yerine İngiliz ve Fransızlar’la iş birliği bugünkü Orta Doğu’daki sorunların kaynağını teşkil etmektedir. Birinci Dünya Savaşı bu bölgede Osmanlı yönetiminin sonu oldu. İngiltere ve Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Anlaşmasına göre, Irak ve Filistin İngiliz yönetimine, Lübnan ve Suriye Fransız yönetimine verilmek üzere bölge paylaşıldı. Arapları, Türklere karşı müttefik olarak yanlarına çekmek için İngilizler bağımsızlık sözü vermişlerdi. Oysa etkisiz bir Türk sultanının yerine etkili bir İngiliz ve Fransız efendi geçmişti. Arap dünyası pek çok bölgeye bölündü. 

Savaş sırasındaki etkin destekleri İngilizler için büyük önem taşıyan Hicazlı Haşimiler yalnızca Ürdün ve Irak bölgesini alabildiler.21 İngiltere, 
Osmanlı Devleti’nin yıllarca direndiği Filistin’de Yahudilere bir yurt verme projesini hayata geçirme imkânı buldu ve Filistin’e Yahudi göçünü başlattı. 
Kuzey Afrika’da Cezayir gibi yerler de Fransa’yla birleşmiş ya da Fransız koruması altına girmişti. Suriye ve Lübnan, tüm önemli kararların Fransa’da, 
çoğunlukla Paris’te alındığı Fransız mandası olmuşlardı. Körfez devletleri, Mısır ve Umman hâlâ İngiliz koruması altındaydılar. Libya’da Türk yöneticilerinin yerini İtalyanlar almıştı.22 Bu işte en kazançlı Vahabi–Suud ittifakıydı. Arabistan’ı Suud evi hâline getirmişlerdi. Ancak bugün bile hâlâ çözülemeyen birçok sorun kümesi ve akan Arap kanının üzerinde Suud Krallığı doğmuştur. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***