GENCAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GENCAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2016 Cuma

FATMA ALİYYE HANIM





FATMA ALİYYE  HANIM























( RÜZGAR GÜLLERİ  )
DİLEK AKILLIOĞLU,


    Haziran ayında başlangıcını yaptığım Feminizm konusuna rüzgârgülleri olarak  isimlendirdiğim kadınlar ile devam etmek için bir nevi tanıtım sayılabilecek bu yazıyı kaleme almaktayım. 

    Fatma Aliye Hanım… Bir tarihçi kızı... Yazıları ile fikir dünyasına atılan ilk kadın  yazarımız; ayrıca Aşk-ı Vatan adlı romanı ile Osmanlı’daki ilk kadın romancımız... 

Birçok yönden eleştirdiğim bir düşünce yapısına sahip olmasına rağmen ilk önemli  kadınlarımız arasında olması sebebiyle onun hakkında yazmak istedim. 
Yazı boyunca onun hayatı üzerinden bir kadın yazar olmanın güçlüklerine ve başarısına değinmeye  çalıştım. 

    Fatma Hanım 9 Ekim 1862 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir; tarihçi Ahmet Cevdet  Paşa’nın kızıdır. Edebiyat ve fikir hayatına küçüklüğünden beri ilgi duyan bu hanım, okula devam etmemesine rağmen evde aldığı özel ders ve kendi öğrenme çabası ile  ufkunu geliştirmiştir. Fatma Aliye Hanım Fransızca, Arapça, Tarih, Edebiyat, Matematik, Hukuk, Arap tarihi ve Arap Felsefesi konusunda ilim yapmıştır. Babasının evinde, kendini bu denli başarılı bir şekilde geliştiren Fatma Hanım, çok erken bir yaşta, 17 yaşında evlenmiştir. 

Bu evliliğiyle fikir hayatında gelişmeler, aydınlanmalar aksamıştır. 

   Evliliğinin başladığı yıllarda eşinden gizli olarak kitaplarını okuyabilmiştir. O dönemin erkek egemenliğinden kaynaklı olarak eşi onun evinin hanımı olmasını sadece ev yaşamını ilgilendiren işler ile ilgilenmesini beklemiştir. Çocukluğundan beri okumaya meraklı olan Fatma Hanım ise böyle bir beklentiye belirli süre sonra cevap verememiştir. İnatla araştırmalarını, yazılarını devam ettirmiştir. Aliye Hanım’ın eşi, ancak ilk 10 yılın sonunda eşini anlamış, ona izin vermiş, okumasını, araştırmalar yapması konusunda onu özgür bırakmıştır. Burada bir parantez açmak gerekirse; bir kadının evlilik yaşamının sorumluluğunun farklı olmasıyla birlikte o dönemde de bu  dönemde de kadınlarından beklentiler hem kişiler hem toplum açısından maalesef benzerdir. Aliye Hanımınkine benzeyen azim ve çabalar çok kısırdır. Bu büyük çabalar ile zor zamanlarda kadınlar nadiren sivrilebilmiştir. 

    Yazı konusunda yıllarca öksüz kalan romancı bu özgürlüğe kavuşmasıyla kendini aşmaya başlamıştır. Edebi yaşantısı 1889 yılında Georges Ohnet’in Volante adlı romanını ‘Meram’ adıyla çevirmesiyle başlamıştır. Bundan sonra çıtasını üst düzeye çıkaran bu kadın, zamanın kadın yazarı olmuş ve araştırmacı sıfatına hazır olmadığını bildiği için çalışmalarını ‘bir hanım’ imzasıyla eserlerini yayınlamamaya karar vermiştir. Bu imza birkaç yazı, çeviri boyunca böyle devam etmiştir. Fatma Aliye Hanımın çalışmaları yukarıda bahsettiğimiz Meram çevirisiyle babasının dikkatini çekmiş, desteğini almıştır. Fatma Aliye Hanım’ın tek başına kaleme aldığı eserler ise dört tanedir. 

Bunlar; 

Muhadarat (1891-1892), 
Refet (1896,1897), 
Udi (1897-1898) ve 
Enin (1910) isimli eserlerdir. 




























Babasının desteğinin ardından ise Ahmet Mithat Efendi ile arasında bir bağ oluşmuş; Mithat Efendi, Fatma Aliye Hanım’ı çalışmalarında desteklemiştir.
Mithat Efendi ile kurdukları yakınlıktan ilk olarak Hayal - Hakikat eseri doğmuştur. Ahmet Mithat Efendi, Aliye Hanım’a çalışmalarında sahip çıkmış hatta bazı yazılarında övgüyle bahsetmiştir. Daha da ileriye gidip övgüsünü Tercüman-ı Hakikat gazetesine taşımış, gazetede Aliye Hanım’a yer vermiştir. Tanzimat Dönemi’nineserlerini medya aracılığı ile topluma işittiren bu kadın, kendisine kadar erkeklerin tartıştığı konuştuğu konuları bir kadın olarak şekillendirmeye çalışmıştır. Bu hanımıneleştirildiği nokta ise onun yazılarında, romanlarında kadın sorunlarına yer verirken aşamadığı kör kanunların, sınırlarının olmasıdır. Feminizmi savunmadığı söylenmiş,onun sadece içinde bulunduğu kısır döngü ile kadının yerini betimlediği sonucuna varılmıştır. Muhafazakâr kadın yazar olarak kabul görmüştür.

Tanzimat Dönemi’nin isimlerinden olan Aliye Hanım, batı ile başlangıçların yapıldığı bir çağda romanlarını kaleme almıştır. Bence Batılılaşma süreci paralel gelişmeyi başaran eserler, döneminde etkisi yüksektir. Yani kadın haklarının konuşulmaya başlandığı geçiş onun başarıya ulaşmasında avantaj oluştur muştur. Toplum bu konulara eskisi gibi bakmayı bırakması gerektiğini yavaştan gördüğü için Aliye Hanım üretkenliğini artırabilmiştir.

Fatma Aliye Hanım’ın en çok tanındığı romanı Ahmet Mithat Efendi ile yazdığı Hayal- Hakikat’tır. Romanında kadın sorunlarını ele almış ama yeterince özgün yazmak yerine bulunduğu dönemin kalıplarına yakışan bir tipte kadın çizmiştir. Aliye Hanım, kadınların daha fazla eğitilmesi ve aydınlatılması üzerinden vurgulamalar yapmaya gayret etmiştir; bu ve benzeri konular için en dikkat çeken eseri de Nisvan-ı İslam olmuştur.

Kişiler, yazdıkları eserleri elbette bulundukları çağlar düzeyinde o dönemin özelliklerinden, kültürlerinden etkilenerek yazacaklardır. Aliye Hanım’ın bir Feminizmsavunucusu olarak kabul edilip edilemeyeceği tartışması bu eksende yapılabilir. Yani o yaşadığı çağ çerçevesinde kendi hayatını da kimi zaman romanlarına yansıtarak kadınlar adına yorumlar yapmış olabilir. Buna örnek verecek olursak bir romanında genç bir kızın öğretmen olabilmek için verdiği çabayı yazmıştır. 

Eğitim ile ilgili adımların daha çok atıldığı o dönemde böyle bir dikkat çekmenin önemli olabileceğini ya da kadın haklarına fayda sağlayabileceğini düşünmüş olabilir. 

Diğer taraftan da bu gibi çabalararağmen çok eşliliğe açtığı kapı ve bu gibi savları onun doğal olarak eleştirilmesine neden olmuştur. 

Aliye Hanım, kadının üst medeniyetler seviyesine çıkabileceğini ama bunu kaideler kapsamında yapabileceğini, çoğu vakit yine yerini bilerek hareket etmesi gerektiği mesajını yansıtmıştır. Erkek egemenliğinin üzerine çıkılması için kemik bir direniş ve çözüm bulmamıştır. Batı ağızıyla bir savunma onun eserlerinde kesinlikle yoktur.

Avrupa’daki kadın konusu ile ilgili gelişmelerden haberdar olan bu yazarımız, Feminizm konusunda ve gelişmeleri hakkında elbette fikir sahibidir. Aliye Hanım bu gelişmeleri,içinde bulunduğu toplumsal statü ile yoğurarak yorumlamıştır. Hal böyle olunca üst sınıf bir ailenin kızı olan bu hanım, alt tabakadaki kadınların yaşadığı toplumsal sorunlarlailgili çıkarımlar yapma konusunda yetersiz kalmıştır. Cariyelik, kölelik, boşanma konuları hakkında söyledikleri bunlara örnektir. Boşanma konusunda yetkinin erkekte olabileceğini söylemiş; dönemin, kadına bu konuda özgürlük sağlamasının doğru olmayacağını savunmuştur. Eğitim alanında da kadının eğitilmesi gerektiğini her fırsat taher konferans ve yazısında belirtmiştir. Babası onun eğitiminde İslamcı ve geleneksel bir yöntem izlediği için yine babasının tesiriyle eğitim konusunda kadını şekillendirmiştir.
Döneme vurgusunu eserlerinde görmek net olarak mümkün olmasa belki de bu derece tedbirli adımların ana kaynağı dönem olabilir yorumu yapılabilir. Diğer yandan bu kadar yeniliğe açık olmaya başlayan toplumda her yönüyle gür ses çıkarmak da etkili olurdu.















Fatma Aliye ismi bugün kendinden söz ettirirken; ilk Romancımız olması, feminist olarak kabul edilip edilmediği tartışmaları ile anılır. Aliye Hanım’ın verdiği mücadele dinamikhale gelmek isteyen bir yürüyüşe bayrak olmuştur. Onun hayatının değerlendirmesini bu katkıya dikkat çekerek tamamlamak doğru olacaktır.

Kaynaklar

•CANBAZ, Firdevs, “ Fatma Aliye Hanım’ın Romanlarında Kadın Sorunu,” Türk Edebiyatı Bölümü, Bilkent Üniversitesi, Ankara, Haziran 2005
•DEMİR, Hilal, “ Fatma Aliye Hanım’ın Çerçevesinden Kadın Haklarının Sınırları,” Fatih Üniversitesi, Ankara, 2013
•KARACA, Şahika, “ Fatma Aliye Hanım’ın Türk Kadın Haklarının Düşünsel Temellerine Katkıları,” Karadeniz Araştırmaları, Güz2011, Sayı: 31

GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 5 Sayı 58 – Kasım 2016
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
bilgi@gencaydergisi.com


21 Aralık 2016 Çarşamba

YAHYA KEMAL BAYATLI DA KÜLTÜR VE DİN İLİŞKİSİ;


YAHYA KEMAL BAYATLI  DA KÜLTÜR VE DİN İLİŞKİSİ;



CANAN CAVŞAK

Yahya Kemal, sadece edebiyatçıların çalışmalarına konu olarak kalmaması gereken, Türk düşünce dünyasının tamamını ilgilendiren bir şahsiyettir. Sadece şiirleri ile değil kültür ve din hakkındaki yazı ve düşünceleriyle de bilinmesi ve anlaşılması gerekmektedir. Kültür ve din unsurlarını bir arada ele alan Beyatlı, tarih, vatan, din, kültür hakkındaki düşüncelerini şiirlerine de yansıtmıştır. 

Kendi ifadesi ile “ahiret havasıyla dolu” İslam’ın oldukça yoğun hissedildiği bir Türk şehri olan Üsküp’te dünyaya gelen Yahya Kemal için Üsküp önemli bir yere sahiptir. 
Üsküp’e olan hasretini ömrü boyunca dile getirir. 18 yaşında Paris’e yani kendi deyişiyle “nurlu bir alem”e giden Beyatlı, ekonomik zorluklarla geçirdiği dokuz yılın ardından vatan, millet, tarih gibi konularda yeni bir bakış açısı kazanarak İstanbul’a geri döner. Dönüşünü “Bu uzun Avrupa hayatından dönerken Müslümanlaşmış, kendi vatandaşlarım için fazla mütehassis bir ruha rücu etmiştim” diyerek dile getirir (Beyatlı, 2015: 125). 

Küçük yaşlarda şekillenmeye başlayan kişilik oluşumunda aile ve çevre çok önemli bir role sahiptir. Bunun yanında din de kişilik oluşmasında aile kadar etkili bir kurumdur (Özden, 2016: 76). Hatta çocuklara, öğrenmesi daha kolay olacağı için küçük yaşlarda Kur’an eğitimi verilir. Yahya Kemal’in de dini duygularının temeli çocukluk yıllarını geçirdiği Üsküp’te ailesi ve çevresinin etkisiyle oluşmuştur. 

Yahya Kemal’in din konusunda üzerinde en etkili aile bireyi annesi olmuştur. Annesinin namaz kılıp, Kur’an okumasından, annesi ile din üzerine yaptığı sohbetlerden çocukluk anılarında söz eder. Din konusunda, aile üyeleri arasında en çok annesi onu etkilemiştir ve annesinden aldığı eğitimin izleri hayatı boyunca silinmemiştir. Bu yüzden annesinin ölümü onu derinden etkilemiştir. Yahya Kemal, çok sevdiği annesini henüz çocuk yaşlarda kaybetmesine rağmen annesinin ölümünden duyduğu üzüntüsünü dinî değerlere bağlanmakla aşabilmiştir (Kılıç, 2013: 42). 

Dini inanç konusunda, inancın milli boyutuna önem veren Beyatlı, “Ben Türk milletinin inandığı Allah’a ve yine Türk milletinin inandığı Peygamber’e 
inanırım. Ben, bu imanın Müslümanıyım ve ben, Türk ve Müslüman olarak doğdum. Türk milletinin dinine ve itikadına sahibim” sözleriyle bu duruma açıklık getirmektedir (Beyatlı’dan akt. Özden, 2016: 116).


Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal’in çocukluk yıllarından başlayıp Paris’e gittiği zamana kadar olan din anlayışından “Müslümanlık” başlığı altında bahseder:

“Frenk hayatı alışkanlıklarından kurtulamayan, hem de millî hayatı yaşanası güzellikte bulan Yahya Kemal, zamanla iki hayatın da çizgilerini taşıyan bir Müslüman tipi çizecektir” (Ayvazoğlu, 2013: 339).
“Dinin algılanıp anlaşılmasında, milletler arasında farklılıklar bulunmaktadır ve bunu sağlayan da milli kültür veya özgü kültürdür.” (Özden, 2016: 92). Yahya Kemal, “Ezansız Semtler” isimli yazısında da dini duygu ile milli duyguyu bir arada inceleyerek şunları ifade etmektedir:

“Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköyü, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerde ki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?” (Beyatlı, 2014: 101).

Dinin, insanı ahlaki açıdan da olgunlaştırması beklenir ve samimiyetle yapılan ibadetler bu düşünceye katkı yapar. Yahya Kemal de ibadetin gönülden gelerek yapılması gerektiğini, ancak bu şekilde ibadetin insana zevk vereceğini düşünür (Özden, 2016: 124).

“Ezansız Semtler” başlıklı yazısında, Büyükada’da oturduğu zamanlar bir bayram namazına gitmeye niyetlendiğini, fakat sabah uyanamamak korkusuyla o gece hiç uyumadığını, vakit gelince abdest alıp camiye gittiğini ve sonrasında yaşanılanları şöyle anlatıyor:

“Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada, o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum.
Muhammed sesi kulağıma geldiği vakit gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek dil, yek vücut olarak gördüm. O sabah, o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.” (Beyatlı, 2014: 103).

Yahya Kemal, “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiirinde bir ramazan günü uğradığı Üsküdar’ın Atik Valide semtinde, ramazan ayına ait duygularını ve izlenimlerini
yansıtmaktadır (Kılıç, 2013: 44):

“Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler, Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer; Bakkalda bekleşen fıkara kızcağızları Az çok sezdiriyor top ve iftarı.

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün; Bir top gürültüsüyle bu sahilde bitti gün.” (Beyatlı, 2008: 19).

Yahya Kemal’in ailesinden ve okulda çok iyi bir dini eğitim almadığını, hem anne hem de baba tarafının Müslümanlığın Ramazan, bayram ve kandillerinden başka şartlarıyla ilgilenmediklerini anılarından anlıyoruz (Beyatlı, 2015: 33). Ancak manevi havanın yoğun olduğu Üsküp ve annesi onun manevi yönü üzerinde etkili olmuştur ve bu maneviyat onun şiirlerine de yansımıştır. Yahya Kemal’e göre dinin, bir toplumun bir araya gelmesinde, aynı değerleri paylaşmasında, nesillerin yetişmesinde, onların dinî ve milli bir kimlik kazanmasında önemli olduğunu “Ben, Türk milletinin inandığı Allah’a ve yine Türk milletinin inandığı peygambere inanırım. Ben, bu imanın Müslümanıyım. Ve galiba Paris’te iken de böyle bir iman bende gizli gizli yaşardı” (Kılıç, 2013: 49) ifadelerinden de anlayabiliyoruz.

Ortak kültürel değerlerin üretilmesine katkı yapan din, milli duyguların hissedilmesine engel olmaz. Çünkü “Kültür dinin özünü, din de kültürün getirdiklerini kabullenmek mecburiyetindedir.” Örneğin din, aralarında vatan birliği bulunan insanların, kültürel açıdan da bu birlikteliği hissetmelerini sağlar. Vatan sevgisinin dini önemi açısından Hz. Peygamber “vatan sevgisi imandandır” hadisini ifade etmiştir. Fakat aynı dine inandıkları halde kendi milli özelliklerinden dolayı kültürleri farklı milletler bulunmaktadır; çünkü her millet, kendi milli kültür yapısına ve ihtiyacına uygun bir din seçip, kabul ettiği dini de kendine uygun hale getirmektedir. Yahya Kemal’e göre Türkler de “İslamiyet’i kendi mizacına göre kabul etmiş ve çok eski putperestliği ile karıştırmış ve öyle sevmiştir.” (Özden, 2016: 101).

Yahya Kemal’e göre her milletin din anlayışı kendine özgüdür ve kendi milli özelliklerine göre şekillenir. Türkler tarafından benimsenen ve yaşanan İslamiyet’in başka milletlere uygun olmadığı gibi, başka milletlerin benimsediği İslam anlayışı da Türklere uygun değildir. Yani din, nasıl ki kültürün şekillenmesinde etkili ise, millet farklılıkları da dinin o  millete göre şekillenmesini sağlamaktadır. “Türk kültürünü ele aldığımızda, bir yandan İslam dininin Türk kültürü üzerinde etkili olduğunu, diğer taraftan da Türk milletinin, kabul ettiği bu yeni dine kendi kültürel özelliklerini ve kültürel birikimini aktararak onu kendine özgü bir hale getirdiğini, başka bir ifadeyle İslamiyet’i özümsediğini müşahede etmekteyiz.” (Özden, 2016: 110).

Yahya Kemal’i, yaşadığı iman sarsıntılarından kurtaran Türk milleti olmuştur. Yahya Kemal’in Türklükle Müslümanlığı birlikte ele alması onu, “Türk Müslümanlığı” kavramına ulaştırmıştır (Özden, 2016: 161).

Dönemin İslam bilginlerinden Babanzade Naim Bey ile Yahya Kemal arasında geçen bir olaya Nevzat Kösoğlu, Yahya Kemal’in hayatı ve düşüncesini ele aldığı kitabında yer verir:

“ Naim Bey, Yahya Kemal’in kullandığı Türk’ün Müslümanlığı tabirini şiddetle eleştirmişti; Arap’ın, Türk’ün Müslümanlığı olmaz, Müslümanlık Müslümanlıktır, diye.
Bu yüzden aralarına bir soğukluk girmiş. Bir Ramazan günü Naim Bey Fatih’ten geçerken, caminin çevresindeki çoluk çocuk, kalabalık grupları bir bayram havası içinde görüp pek hoşlanmış ve seyre dalmış. Biraz ötede Yahya Kemal de kalabalığı seyrediyormuş. Babanzâde yanına giderek kolunu tutmuş ve “ Sen haklıydın Kemal ” demiş; “Türk’ün Müslümanlığı gerçekten başkadır.” (Kösoğlu, 2009: 81-82).

Yahya Kemal, “Türk Müslümanlığı; Arap Müslümanlığı değil, daha yeni bir iman sentezi, velhasıl daha yeni bir imandır ve birçok cepheleriyle millidir” (Beyatlı’dan akt. Özden, 2016: 162) sözüyle her toplumun sahip olduğu milli kıymetler dolayısıyla aynı dini paylaşsalar bile, dine farklı bir yorum getirileceğini belirtmektedir.

Sonuç olarak söyleyecek olursak, kültür toplumların devamlılığı açısından önemli bir yere sahiptir. Türk kültürünün nasıl oluştuğunu anlamak için de maddi ve manevi değerler birlikte ele alınmalıdır. Birçok kültür tanımı yapılıyor olsa da kültürün anlaşılması için meydana geldiği topluma bakmak gerekir. Türk kültürünün oluşmasında, milli bir kimlik kazanmasında dinin de etkisi vardır. Dinin, kültür üzerinde etkisi olduğu gibi kültürün de din üzerinde etkisi vardır. Dini kurallar kültürel yaşamın içine girip kültürün bir parçası haline gelmektedir. Sahip olunan kültür de dini etkilemektedir. Aynı dini kabul eden iki farklı toplumun, milletin kültürel özellikleri farklı olduğu için dini algılayış ve yaşayış biçimleri de farklılaşmaktadır.

Yahya Kemal’e göre İslam, Türk milletinin sosyal yaşantısı, kültür ve medeniyet anlayışı üzerinde etkili olmuştur. İnsanlar günlük hayatta dinin bütün şartlarını pratiğe aktarmasa da ömrünün sonuna kadar İslam’a bağlı kalarak hayatlarını sürdürmektedirler. Yahya Kemal, Türk milletini oluşturan kültürel ve dini değerlere önem vermesine rağmen gündelik hayatta kendisinin de tam anlamıyla uygulayamadığını; ancak duyduğu hissiyatı “Atik- Valde’den İnen Sokakta” adlı şiirinde “Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür. Mademki böyle duygularım kaldı, çok şükür” (Beyatlı, 2008; 19) sözleriyle anlatmaktadır.

Yahya Kemal, dini, ibadet bağlamında tam anlamıyla yaşamıyor olsa da, o Türk milletinin inandığı değerlere olan sevgisi ve duygularından dolayı dine bu kadar önem vermektedir. Beyatlı’ya göre Şişli, Kadıköy, Moda gibi ezansız, minaresiz, ramazan günlerinin yaşanmadığı semtlerde büyüyen çocuklar milletin birlik ve beraberliğini sağlayan Müslümanlığın çocukluk rüyasını göremezler.

Yahya Kemal şiirlerinin ana kaynaklarından biri dini değerlerdir. Camii, ezan, ramazan, oruç, namaz gibi kavramları şiirlerinde sık sık işlemesi bu düşünceyi kanıtlar niteliktedir. Örneğin, “ Süleymaniye’de Bayram Sabahı ” şiirinde dinin milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. “ Atik Valde’den İnen Sokakta ” şiirinde ramazanı, “ Koca Mustafapaşa” şiirinde ise Milli ve Manevi değerleri birlikte ele almaktadır.

Yahya Kemal’in şiirinin bir diğer kaynağını ise vatan sevgisi oluşturur. Bu bakımdan İstanbul sevgisine şiirlerinde sık sık rastlamak mümkündür. Ona göre, İstanbul Anadolu ve Rumeli’yi kapsayan, vatanın tümünü temsil eden, kültürel ve dini yaşantıya örnek teşkil eden bir merkezdir.

Yahya Kemal ‘e göre, kişi içinde bulunduğu toplumun kültürel ve dini özelliklerine sahip çıkmalıdır aksi halde o topluma karşı bir yabancılaşma hisseder. Dolayısıyla Türk milletini meydana getiren şey, aynı maddi-manevi kültürel değerleri, duyguları ve idealleri paylaşmaktır. Böylelikle bir toplumda milli birlik ve beraberlik yaşanabilir.

KAYNAKÇA

Ayvazoğlu, B. (2013); Yahya Kemal Eve Dönen Adam, 2. Baskı, İstanbul: Kapı.
Beyatlı,Y. K (2008); Kendi Gök Kubbemiz, 29. Baskı, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti.
Beyatlı,Y. K (2014); Aziz İstanbul, 15. Baskı, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti.
Beyatlı,Y. K. (2015); Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, 7. Baskı, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti.
Kılıç, M. (2013); “Yahya Kemal Beyatlı’da Kültür ve Din İlişkisi” Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta.
Kösoğlu, N. (2009); Milliyetçilikte Yeni Arayışlar Yahya Kemal Hayatı ve Düşünce Dünyası, İstanbul: Ötüken.
Özden, Ö. (2016); Bir İnanç ve Kültür Terkipçisi Yahya Kemal, 3. Baskı, İstanbul: Ötüken.






GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 5 Sayı 58 – Kasım 2016
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
bilgi@gencaydergisi.com

OD


OD


EMRE SEVİNÇ


Yıldızların ışıklara yenilmediği
Gözlerim kamaşıyor ışıltısından. 

Güneşin kışın karları eritmediği 
Irmakların daha zehirlenmediği 

Gecelerin tek ay ile ışıldadığı bir çağda 


Eymür, geceyi dağ başında geçirmiş, uyuyakalmıştı. Gördüğü düşün etkisi ile kan ter içinde uyandı. 

Kayı sordu: 

-Ne oldu Eymür böyle? 

Eymür: 

Gökten yıldızlar Dünya'ya inmiş 

Uzatsam ellerimi, tutacağım sanki 

Yıldızların arasından alkış çıkageliyor 

Bir geyiğin üzerinde 

Işıklar saçıyor kahverengi gözleri, 

Öyle parlıyor ki yaklaşan yıldızlar sönük kalıyor 

Karanlık gece aydınlanıyor 

Gözlerim kamaşıyor ışıltısından.

- Tamam Eymür. Şu suyu iç şimdilik. Yolda Ulu Kam'a anlatırız. Kağan çok kızdı, bizi bekliyorlar. Ata ruhlardan haber gelmiş, Saymalı'dan konuk geliyormuş, onu
karşılayacağız...

Eymür Saymalı sözünü duyunca gözlerini kahverengi bürüdü. Alkış geldi aklına...
..

Kayı ile Eymür Kağan'a ulaşmadan önce dağlarda tek başına yaşayan Ulu Kam'ın yanına uğramak dilediler. Henüz tün, küne yeni dönüyordu. Ulu Kam, yeni korladığı ateşinin etrafında davul çalarak koşuklar söylüyor, gelen erleri bekliyordu. Onları görür görmez:

Gök içre, Umay'a teng
Bal içre, bukuklara teng
Kor içre, kargulara teng
Gelür bir Karuk Yılduzu

Ulu Kam'ın koşuğu Kayı ile Eymür'ü içten içe coşturdu. 
Eymür utana utana sordu:

-ulu Kam, ata kam, bir düş görd… derken, Ulu Kam sözünü kesti:

‘’ Gök içre, Umay'a teng
 Bal içre, bukuklara teng
 Kor içre, kargulara teng
 Gelür bir Karuk Yılduzu
 Düşün koşukta Eymür'' 
dedi.

     İki yoldaş yollarına bu koşuğu düşünerek devam ettiler.
...

Kayı ile Eymür, Kağan'ın yanına vardıklarında onun şiddetli bakışlarını üzerlerinde hissettiler:

    -Neredesin sen yine Eymür? Konuklar gelecek... ivedi yola çıkın!

Kayı ile Eymür, titremekten söz edemediler.

Hemen kuşanıp yollandılar. Ata ruhlar onlara yol gösterecekti.
...

‘’Ateş, Yaz olmasına rağmen hala oldukça soğuk olan Saymalıları ısıtıyordu.

Ay Abla, ateşin etrafında tüm kutsallığıyla dansa durmuş, çevresinde Saymalı halkı elleri Gök'e açmış alkışa tutmuşlardı. Eymür ile Alkış da bambaşka bir boyutta birbirlerinin gönlünde buluşmuşlar Tengri'den birbirlerini diliyorlardı. Şimdi doğa ritim tutarken tüm Saymalı, Eymür ile Alkış'ın gözlerinin dansını izliyordu...

İşte Eymür aylardır bu anları hatırlayarak dağlarda sabahlıyordu. Geçen Yaz konukluk için yoldaşı Kayı ile Saymalı'ya gitmiş, burada tanıştığı Alkış'a aşık olmuştu. Gök rengi gölün hemen kıyısında, Eymür yine bu anısını düşünüyor Kayı da Saymalı'dan gelecek Er'in heyecanıyla yıldızları izliyordu. Derken bir atın ayak sesleri duyuldu, sonra görüntüsü belirdi.

O da neydi?

Ay gibi parlayan, gözlerinden kahverengi ışıklar gönderen, bir anda geceyi aydınlatan Gök gibi bir kız.
Kara saçlı, bal yanaklı-minik dudaklı, kan şakaklı; kaşları yay çekip bakışları ok atıyor bir kız.
Dudakları büzük büzük, gözleri yumuk yumuk; sözleri hançer olup konuştukça kalbe saplanıyor bir kız.
Her gülüşünde çiçekler saçıyor, öyle tatlı meleklerle yarışıyor, tanrı olsa Umay’a yaraşıyor; kılıç olmuş can alıyor bir kız…

   Yoldaşlar donakalmıştı. Atın üzerindeki kız Alkış'tı...

Eymür, Saymalı'dan bir Er geleceğini beklerken karşısında Alkış'ı görünce de bir zaman konuşamadı... Alkış da pek değişik sayılmazdı. Gözlerini tüm cilvesiyle Eymür'ün gözleriyle oynaştırdı ama ağzı söz söyleyemedi. Eymür yüzünün tomurcuklarından gülücükler eken bu kara kızı izleyekaldı. Söz söyleyim dedi utandı, şöyle bir bakayım dedi çarpıldı. Ne yapabilirdi ki?

Sessizliği ilk bozan Kayı oldu:

-eheheyyy! Alkış, kız başına teaa! Saymalı'dan nasıl geldin buralara?

Alkış Saymalı'dan Güdül'e konukluğa gidileceğini işitince hemen atılmış ve gönüllü olmuştu. Kayının 'kız başına' sözüne içerleyerek:

Yüz ajun kezdim
On ceng ötleştim
Anda menge ajung kavuştum
Bir kız başıma!!!


Eymür, hemen atılarak bir eliyle Alkış'ın ak atının eyerinden kavrarken diğer eliyle onun inmesine yardım etti. Aylar sonra eli sevdiğinin sıcak eliyle ısınınca dağlarda soğuttuğu gönlündeki kor da tekrar ateşlenmişti.
Üç arkadaş o gece yaktıkları ateşin çevresinde sabahın ilk ışıklarına kadar özlem giderdiler. Alkış, Saymalı’dan, Ay Abla’dan, Servet Kağan’a-Asya cana olan özlemden söz etti; Kayı, Güdül’den, Saymalı’ya özlemden, Ulu Kam’dan söz etti. Uyku vakti geldiğinde sessizliği tek bozan Eymür ile Alkış’ın kalp sesleri idi.
Güdül'e ulaşmaları günler sürdü. Eymür ile Alkış yolda birbirlerini izlemekten başka bir şey yapamadılar.



Kağan Güdül’ün avcılarına Saymalı’dan konuk Alkış için avlanmalarını emretmişti. Geyikler kendi aralarında konuşmaya başladılar:
- Uzaktan konuk gelmişş. Kağan avcıları üzerimize gönderdi. Kaçacak delik lazım…
- Bunlara da konuk gelir, olan bize olur. Bak bak nasıl dört nala geliyor avcılar yine…
- Durun durun şimdi atlatırız onları, gitsinler teke yakalasınlar. Hep geyik mi yiyecekler?
- Şu Eymür’ün Alkış’ı geliyormuş, hani bu kız Saymalı’daki hayvanları kollar, mecbur kalınmadıkça avlanmalarına izin vermezdi?
- Ama bırak, bunların hepsi aynı…

Geyikler, konuşurken avcılar onlara gitgide yaklaşıyordu. Bu anda Güdül Kağanı Alkış’a avcıların geyik avlamaya koştuğunu söyleyiverdi. Alkış, üzüldü. Yumru yanakları süzüldü, kahverengi ışıkları söndü.

Kağan:
-Ne oldu kızım?

Alkış:

-Ata kağanım, biz Saymalı’da hayvanları mecbur olmadıkça avlamıyoruz. Benim için bu seferlik avlatmasanız onları?

Kağan:

-Tamam Alkış, Şimdi haber gönderiyorum avcılara, Atlıllarrr! avcılar avsız geri dönsün!

Bu sırada avcılar çoktan geyiklere yaklaşmıştı. Geyikler, her zaman olduğu gibi, konuşmayı bırakamamış avcılara yakalanmıştı. Seslerini duyar duymaz kaçmaya
başladılar… Avcılar tam peşlerinde. Geyikler kaçıyor, onlar kovalıyor. Geyikler her zamanki gibi yakalanıyor, oklar tepelerinde vızır vızır.

Yolun sonu yaklaşmıştı geyikler için. Avcılar, arkadan kovalarken geyiklerin önüne başka avcılar çıktı. Geyiklerden biri de tökezleyip yere kapaklanmıştı. Durum onun av olacağını gösteriyordu. Usta okçular yaylarını ona çektikleri sırada, ‘’ heeeeheeheyyyy ’’ diye bal bir ses duyuldu, sonra balın kendi belirdi.

Alkış, avcılara emir geç gider diye atlanıp yetişmişti. Tökezleyen geyiğin etrafında dolanıp boynuzunu okşadıktan sonra geyik topallaya topallaya kaçtı. Alkış, avcılara kağanın avsız dönülmesi emrini iletti. Alkış, avcılara bu kadar zamanda nasıl yetişmişti? Kim bilir. Geyik, Alkış’a borcunu nasıl ödeyecekti? Kim bilir.


Gün boyu süren ağırlamanın ardından Eymür ile Alkış, Ulu Kam'a ulaşmak için yola çıktılar. Ay, geceyi henüz aydınlatmaya başlamış, yıldızlar ise dansa tutuşmuştu. Ulu Kam, onların geleceğini ata ruhlardan haber almış ateşi güçlendirmişti. Eymür atını hemen Alkış’ın atının yanında sürüyor gözleri ise Alkış'ı izliyordu. Ay'ın şavkı Alkış'ın minik şakaklarını ışıldatıyor, siyah uzun saçları Eymür'ün aklına sarmaşık oluyordu.

Tam bu anda Alkış'ın bakışları ona yöneldi. Güdül sessizliğe büründü, geceden beri uluyan kurtlar susakaldı, binlerce güneştir akan nehir duruldu, börtü-böcek-kuşlarçiçekler doğadaki işlerini bırakıp onları izlemeye başladı, Eymür Alkış'ın buz bakışlarından çekindi. Sesi çıkmadı. Çıkaramazdı da.

Sessizlik üzerlerine çökmüştü ki Alkış söze girişti:

-Saymalı’da koşuk okumuştun ya bana, belki şimdi de okursun… Eymür’ün gözleri parladı, sözleri canlandı:

Bakışın tomurcuk baharlara
Gülüşün bal arılara
Sözlerin can ruhlara
Tengri vergisi ay Alkış’ım…

…Gecenin sessizliğinde onlar şiirler söylüyor tüm doğa onları dinliyordu. Bu durum Ulu Kam'ın ateşini görene dek sürdü. 
Ulu Kam, ateşin hemen başında dönüşe durmuş, onları bekliyordu.
-Saymalı'nın Kün kızı, Ay'ın yoldaşı, Gök yansılı, sütten Arı, kordan odlu, Eymür'ün yoldaşı can kızım, Güdül'ü kendine bezedin, hoş geldin.
Alkış'ın aklı Eymür'de miydi hala yoksa Ulu Kam'ın bu ani sözlerine şaşkınlığından mı bilinmez bir müddet susayazdı. Sonra sözü o sürdürdü:
-Güdül'ün Kut oğlu, Ata Ruhlar'ın yoldaşı, Ulu Kam, hoş buldum.

Ulu Kam, ateşe tüm gücüyle üfledi. Sağa sola yayılan kıvılcımlar göğe doğru yükseldi, bir od halini alarak yıldızlara uzandı. Yıldızlar sanki ellerini ateşe uzatır gibi kaymaya başladılar. Ve ateş ile yıldızlar birleşti. Tüm bunlar olurken, Ulu Kam değişik değişik sesler çıkarıyor ve sanki birşeylerin olabilmesi için son gücünü harcıyordu. Alkış ve Eymür şaşakalmış olanları izliyorlardı. Birden yerden göğe uzanmış ateş yolunun üzerinden bir şey çıkageldi yıldızların arasından. Bu bir geyikti. Yıldızların ışıltısını vücudunda toplamış olan bu geyik ateş yolundan kaya kaya yeryüzüne inerken, Alkış ve Eymür'ün kalp atışları da iyice hızlanmış, Ulu Kam'ın çağırışları gürlenmişti. Geyik geldiğinden daha hızlı bir şekilde yıldızlara doğru koşmaya başladı. Kan ter içinde kalan Ulu Kam, sanki son nefesi verircesine bir sesle onlara 'Eymür, Alkış peşine koşunn' diye bağırdı. Eymür, Alkış'a bakakaldı. Hızlı davranmaları gerektiğini anlayan Alkış, Eymür'ün elinden tutarak koşmaya başladı. Bu sırada Ulu Kam'ın gücü tükenmiş ve yere
yığılmıştı. Alkış ile Eymür geyiğin peşinde Ulu Kam'ın ateşinden oluşan yoldan koşuyorlardı. Alkış bir ara geriye baktı. Geçtikleri yolun ateşinin sönüp havaya
dönüştüğünü gördü. Artık geyiği yakalamaktan başka çareleri yoktu.

Alkış, geriye dönüp Ulu Kam’ı gözlediğinde onu göremedi, sesi de kesilmişti üstelik. Alkış geyiğe yetişemeyip güçten düştüğü sıra geyiğin gürlemesini duydu. Gözlerine inanamadı.
Geyik durmuş onları bekliyordu, Ulu Kam’ın az önce çıkardığı garip sesleri şimdi de geyik çıkarıyordu. Son kuvvetleri ile geyiğe koşmaya devam ettiler. Arkalarından gelen boşluk onları tam yutacakken geyiğe kavuşmayı başardılar. Alkış bir yandan geyiğin boynuzunu kavramışken bir yandan da Eymür'ü kavrayıp tutuyordu...
Artık geyik nereye götürürse oraya gideceklerdi. Birden tekrardan yere doğru yöneltti geyik onları. Ateş hızıyla yöneldiler gökten yere, nefesleri hava ile dolmuştu. Geyik, ateşin açtığı yolda ilerliyor; yol ulu kağanın kurganına gidiyordu. Eymür, gözleri yaşlanarak bağırdı:

-Alkış, yol Ulu Kağan kurganına(mezar) gidiyor!
Alkış sözünü başlayamadan bayılayazdı. Kurgan’a ulaştıklarında kıvılcımlardan bir yol belirdi önlerinde, korkudan titreyen Eymür, kolları arasındaki Alkış’ı izlemekten bu durumda bile kendini alamıyordu. Kıvılcımlar, girdap olmuş bu aşıkları içine çekiyordu…

Geyik ise onları bırakmıştı artık…

Bu geyik, dün Alkış’ın kurtardığı geyik miydi kim bilir?

Kıvılcımlar, Alkış ve Eymür’ü adeta kurgana çekti. 
Bundan sonrasını Eymür de hatırlamıyordu. 
O da bayılmıştı.

Kurganda ayıldıklarında Alkış, 
Eymür’ün kolları arasındaydı. 
Ulu kağan ise tam karşılarında…
Kurgan’da onları ne bekliyordu? 

Kim bilir?

Ulu kağan, onlara ne görev verecekti? 

Kim bilir?

GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 5 Sayı 58 – Kasım 2016
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
bilgi@gencaydergisi.com

..

SARI KIZ'IN VE TAHTACI TÜRKMENLERİNİN DİYARINDAN GEZİ NOTLARI



SARI KIZ'IN VE TAHTACI TÜRKMENLERİNİN DİYARINDAN  GEZİ NOTLARI

AÇELYA  OGUZ

Sarıkız’ın diyarı, Kaz Dağları, Balıkesir – Güre... “Bu gençler, eğlence, deniz, güneş gibi sosyalleşme imkânlarının bulunduğu yerler varken; burada ne yapıyorlar?” Yöre halkının akıllarından geçen soruyu tahmin etmek zor olmadı. Türkoloji ile ilgili yapılan bir öğrenci sempozyumu için toplanan bu gençler, akademik çalışmalarının yanı sıra bir de kendi kültürlerine, kendi milli geleneklerine sahip çıkma hevesi içinde bütün bir toplumu en temiz milli ve manevi hislerle kucaklıyorlar. 

Bildiri, akademik çalışmalar, bilimsel faaliyetler bir yana; Balıkesir başlı başına o ortamda bulunmak için yeterli bir sebep aslında. Işıl ışıl deniz, ormanlarla kaplı Kaz Dağları’nın buluşması görsel bir şölen oluşturuyor. 

Yöre insanı Türk misafirperverliğini fazlasıyla yansıtıyor. İletişime açık, canlı, kültürel ögelerle süslü bir toplum düşünün. Arkadaşlarımızla çıktığımız keşif gezilerinde hiç tanımadığımız insanlarla muhabbet etme fırsatını yakaladık. Sarıkız Efsanesini merak eden üç kafadar düştük yollara. Sırtımızda heybemiz, arkamızda güneş, içimizdeki kıpırtı... Bir derleme çalışması için gereken üç şey bizdeydi. Teknolojinin nimetlerinden de yararlanmayı ihmal etmedik tabi ki... Bilgi edinmeye yöre esnafından başladık. Sarıkız Efsanesini, inançlarını, ritüellerini kimden öğrenebileceğimizi sorduk. Alınan cevap “ Tahtacı Türkmenleri ” oldu. Türklüğün, Türk gibi yaşamanın sembolü Tahtacılar… 

Birkaç kişiden isim aldık; yola koyulduk. Bahçivanlık yapan iki Tahtacı Türkmeni Yusuf ve Şahin Beyleri muhabbetteyken yakaladık. 

Bizler de muhabbete dâhil olup Sarıkız Efsanesini birinci ağızdan dinledik. 

Efsane şu şekide: “Sarıkız civarın en güzel kızıymış. İpek gibi altın sarısı saçları varmış. Bu yüzden ona Sarıkız derlermiş. Köylüler Sarıkız’ın güzelliğine hasetlenmişler. 
İftira atmışlar; ahlaksız diye… Bu sözler babasının kulağına gitmiş. O da inanmamış ama içten içe kızına kırılır olmuş. Sarıkız, babasının bu 
haline içerlemiş. Almış başını Kaz Dağları’nın zirvesine kaçmış. Köylüler, babayı kışkırtmaya başlamışlar. Namusunun kirlendiğini kızını öldürmesi gerektiğini söylemişler. 
Baba dayanamamış Kaz Dağları’na çıkmış. Kızını kazları beslerken bulmuş. ‘Kızım bir su getir de abdest alayım.’ demiş. Sarıkız elini uzatıp denizden su getirmiş. 
Babası kızının erenlere karıştığını anlayıp oradan ayrılmış. O gün bu gündür Sarıkız yolda kalanlara yardım eder, yol gösterirmiş.” (01.10.2016) Kendilerinden efsaneyi öğrendikten sonra tekrar yollara düştük. Acaba bu Sarıkız’ın türbesi nerede? Gideceğimiz yerin uzak bir dağ yamacı olduğunu bilmeden oraya yüreme kararı aldık.

Yoldan arabasıyla bizi Şahin Bey durdurdu. Sadece bir kere gördüğü, muhtemelen de bir daha hiç göremeyeceği bu insanları arabasına aldı; yola revan olduk. Bir an durup düşündük. Türk gibi yaşamak böyle bir şey olsa gerek…

Şehirlerin çıkarcı, egoist havasından gelip böyle temiz niyetli birini tanımak bizi çok duygulandırmıştı.

Arabasıyla rotamızı “ Tahtakuşlar ” köyüne çevirdi. Kendimizi “ Alibey Kudar Etnografya Galerisi ” önünde bulduk. Denizi gören şirin bir dağ köyünde görmeyi umduğumuz en son şey müzeydi herhalde. Bölgenin kültürel motiflerinin sergilendiği bir köyün medeniyetin kendisi olduğunu söyleyebiliriz. İnsanların kocaman bir gülümsemeyle hiç tanımadığı insanları kucaklaması, ormanla iç içe yaşamaları, sabahları denizin ferah kokusu... İşte bunlar Tahtakuşlar köyünü yaşanabilir kılıyor. Bizi aracıyla hiçbir karşılık beklemeden köye götüren Şahin Bey ile müzeyi ziyaret ettik. Müze müdürü Selim Kudar’ı girişte yakaladık. Kendisi atalar diniyle yakinen ilgileniyor. 

Müzede Kök Tengri Dininin izlerini taşıyan birçok öge tesbit ettik. Müze, bölgenin giyim kültürü, çadır düzeneği, büyüsel işlemlerde kullanılan objelerle dolup taşıyordu.

Kendisiyle birkaç saat muhabbet ettikten sonra oradan ayrıldık; kampımızın yoluna koyulduk. Yol boyunca Şahin Bey ile yaptığımız muhabbetler bölgede halk inanışlarının canlılığını koruduğu fikrine götürdü bizi. Bölgede yatır, türbe gibi kutsal sayılan mekânlar ululanmaktadır. Sarıkız’a dua etmek için dağa çıkan köylüler şu ritüelleri gerçekleştirmektedirler: “15 Ağustos’ta Sarıkız’a gidilir; çadırlar kurulur. İki türbe var; biri baba biri kızı.. İki yatırın arasında kurban kesilir. Türbelere mumlar yakılıp dua edilir. Babanın türbesine biz Cılbak Baba Türbesi deriz. Sarıkız’ın tılsımı var. Orada çadırlarda on beş gün konaklanır. Orası serindir. Kalbi kötü adam oraya çıkarsa fırtına çıkar. Temiz bir kalple gidilmesi gerekir.” (01.10.2016) “Bölgede Sarıkız’dan başka türbe yok mu?” sorusuna Şahin Bey: “Kıbrıs savaşında asker Şıpşıp Dede adında biriyle tanışır. Birlikte çarpışırlar. Savaştan sonra Balıkesir’de gel bul beni der. Savaş bittiğinde asker Balıkesir’e gider köylülere dedenin nerede olduğunu sorar. Herkes ona ‘burası Şıpşıp Dede yatırıdır’ der. O gün asker savaşta onunla çarpışan kişinin kim olduğu öğrenir.” (01.10.2016)

Araştırma yaptığımız Güre ve çevresinde ateş kültü de önemli bir yere sahiptir. 
Ateşin arındırıcılığına inanılıyor.

Şahin Bey bu arındırmayı şu şekilde aktarmaktadır: “ Kesilen et ateşe tutulur. Öyle verilir. Çiğ et verilirse kaza bela gelir. Et ya haşlanır ya kavrulur.” (01.10.2016)

Türklerin ata toprağından günümüze kadar taşıdığı bu inanışların hala bir yerlerde değerli olduğunu bilmek mutluluk vericiydi. Yol boyunca refüjlerin arasında antik dönemlere ait heykeller gözümüze çarptı. Yöre insanı mitolojik anlatılara oldukça hakim ve meraklı… Türk kültürü dışındaki bütün kültürel unsurlara, tarihi kalıntılara büyük bir sevgiyle bağlı olan yöre insanına hayran olmamak elde değil.

Yol bittiğinde keyifli sohbetimiz de sona erdi. Araştırma arkadaşlarım Mehmet Batuhan Kaynakçı ve Serdar Nasip ile çıktığımız bu keyifli çalışmadan çok şey öğrendik.
Müzesinin kapılarını sonuna kadar açan Selim Kudar Beyefendi’ye, hiç tanımadığı üç kişiye bildiği her şeyi anlatan, aracıyla köy köy gezdiren Şahin Bey’e, kocaman gülüşleriyle bütün Tahtacı Türkmenleri’ne teşekkürü bir borç bilirim.

GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 5 Sayı 58 – Kasım 2016
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
bilgi@gencaydergisi.com


**

YAŞAMA BİR KAÇ KISA SEYİR NOTU



YAŞAMA BİR KAÇ KISA SEYİR NOTU;


MEHMET BATUHAN KAYNAKÇI,


Bir sükût akşamı, insanlar; yaşamak adlı atölyelerde, yalnızlık isimli projelerini yontuyor. Bir yaşamak gailesi portresini, ölmüş kadavralardan alınmış mürekkeplerle, o mürekkeplerden yapılma pastel renklerle, şöyle ya da böyle çiziyorlar. İnsanların elinde hiçlik isimli tükenmez kalemler... İnsanların elinde, varlık zücaciyecisinden alınmış, hiçlik isimli kalemler… Biraz deniz karıştırıp kavanoz diplerine sonsuzluk lafsını altın hatlarla nakşediyorlar. 

Görseniz, anarsın bir ihtilal akşamı, Fransa’da namünasip bir kasaba… Namünasip kelli felli bir kadın, caddede salına salına elindeki parşömen kâğıdını, kâğıtta adı yazılı insanlara pazarlıyor. Cadı avı, akşam polosunu oynayan polo oynayıcıları arasında başlamış. Başlamak ne kelime, gündüzden arta kalan kelimelerle, geceleyin gökyüzüne sual mahkemeleri kurulmuş. Bilirsiniz sual insandır, insan sualden yapılma… Toplumlar sualin pangea halidir. Pangea ise insanların en kısır döngüsü… 

Darwin’i tanımam ama balkondaki sinekkapan çiçeğinin flört ettiği sivrisinekte öğrendim doğal seçilimi. İnsanın hangi virajı alamayacağını, o virajları hangi usta Çinli mühendislerin yaptığını, Çinli mühendislerin hangi lüks yanan mekteplerde okuduğunu… 

Bana soracak olursanız, insanlar ellerindeki hiçlik kalemini atmamalı. Hiçlik kalemini ve Metro duraklarında geçirilen zamanı… Evet atmamalı. Atölyelerin kepenkleri inik, insanlar sanmayın ki uyumada. Kimisi bir filozof ile hoşbeş ediyor; kimisi okeye döndüğü okeyde muvaffak(!). Kepenkler inik, sanmayın insanlar uykuda. İnsanların ki sohbetim yoktur birçoğuyla. Meşguliyetleri var. Mecburiyet isimli meşguliyetleri... 

Akşam olunca yalnız akşam çöküyor topluluklara. Ötesini hiç tanımadım. 

..

Ne öz çekim ne öz yaşam öyküsü. Hepimiz fizik adlı deccal diktatörün bir köşesinden tutunmuş gidiyoruz. Yonttuğumuz taşlar avuç içlerimizde tuz buz. Gitmek üzere çıktığımız yolda yaşanıyor zaman kırılması. İnsanları az çok tahmin edebiliyorum. Kimisi ertesi sabah yapacağı kahvaltıyı dert ederek uykuya dalıyor; kimisi dün yaptığı kahvaltıyı dert ederek… Sadece çok az bir kısmı rüyasından terler ve kâbuslar içinde kalkıyor ve kalan bazı azları, gece geçirdiklerini gündüze değişme hülyasında… 

Zaman bize sertçe bir blok koyuyor. Ne adım atacak yerimiz kalıyor ne de geride pas atacağımız bir adam. İşte o sıralarda oturup sadece bize; toplumu, topluma ait olanşeyleri seyretmek düşüyor. Bakıyoruz; insanlar zamanla büyük bir mücadele içinde.

Sanki o büyük patlama sırasında, bir kaos içinde savrulan tozlar, bu yaşayanların ataları değilmiş gibi bir mükemmel elense denemesi zamana karşı. Hadi diyelim ki zaman geriye bir adım atacak; bize bırakacak o umduğumuz şeyleri… Peki, bulabilecek miyiz kelliğe çareyi ve Londra Konferansı orada görüşülürken elimizdeki cımbızı bir kenara koyabilecek miyiz? Hayır, düşündüğümüz şeyler apaçık bir hengâme.

Akşam olunca bunları düşünmeden edemiyor insan. Diğer insanlar ne düşünür bilmem. Dediğim gibi sohbetim yoktur pek çoğuyla.
Şikâyet edeceğim konuları bitirdim sanıyorum. Bir tek insanlar kaldı; diktatörlerden, sinek kapan çiçeğinden ve heykeltıraşlardan bahsettim.

İnsanlar, bulundukları toplumun hukuku, etiği ne olursa olsun yalnız yaşıyorlar. Doğdukları gün, ergenliğe girdikleri gün, yirmili yaşları ve nicesi… Tek kişilik kâbuslar görüyorlar. Sabahları tek başlarına kaçırıyorlar sabah otobüslerini. İşlerine ve okullarına tek başlarına geç kalıyorlar. Öğlen molasına yahut ders arasına tek başına çıkıyorlar.
Sıhhiye’den Kızılay’a giderken çarpıştığım insanlar, o yolu tek başlarına yürüyorlar. Kitapçılara tek başlarına uğruyor ve hatta bir milyon satan bir kitabı tek başlarına okuyorlar. Bir milyon satan bir kitabın yazarı o kitabı tek başına yazıyor. Şayet yazar kısmında iki isim varsa o iki kişi, tek başına yazıyor o kitabı. Kitabın editör ekibindeki her bir kişi, işin kendine düşen kısmını tek başına yaptı. Tek başınalıktan kurulu bir insan yığını, yığınlığını tek başınalık ile muhafaza ediyor.

Ne garip bir şey, ne normal bir şey…

İnsanlar ölüyorlar, insafsızca. Geçen gece sabahladığım Gazi Hastanesi’nin acilinde bunu fark ettim. Duvara sırtını yaslamış, dizlerine değin bükülmüş, biri en fazla kırk, biri en fazla yetmiş yaşında iki kişi... Birisi evladı için, birisi torunu için gözyaşı döküyor. Anneyi soracak olursanız fenalaştı; yoğun bakımda. Evladının ölüm nedeni nedir; bilmiyorum.
Ölüm, ölümdür işte. Ansızın, insana dair… İnsafsızca dedim; bu sert bir kelime olabilir.
Ancak o an aklıma gelen ilk şey ve belki de tek şey buydu. Koşar adım uzaklaşmak istedim oradan.
Ölümden uzaklaşmak istemek garip bir seyir cümlesidir aslında. Her ne kadar ruhum o sırada bunu buram buram arzulasa da ayaklarım tek bir adım atamadı. Hayat, fizik, doğa kanunu ne derseniz deyin adına.
Dedim ya ‘’ İnsanlar; yaşamak adlı atölyelerde, yalnızlık isimli projelerini yontuyor. Bir yaşamak gailesi portresi ellerinde...’’ Ne garip! Gerçekten hayatın kısa özeti bu olabilir benim için. 

İlk çağlarda simyacıların sıkıntısı, ötesinde Kavimler Göçü, ötesinde Konstantin’in Fethi... Dahası ve saire…

Ne garip! Bir ‘yığın’ kişinin aklına bulaşmamış bir düşünce, tek bir kişinin beyin damarlarında tohumlana biliyor. O tohum, kurak toprağını yarıp kıtlıktan kırılmak üzere olan bir halka ağaç oluyor. O ağaç ise sırasıyla fotosentez ve hayat oluyor. Doğa için ve doğaya dâhil olan insan için fotosentez neyse toplumlar için ve topluma dâhil olan insanlar için de fikirler aynı şey değil midir?


GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 5 Sayı 58 – Kasım 2016
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
bilgi@gencaydergisi.com


..

HASBİHAL YA DA BİZE DAİR,



HASBİHAL YA DA BİZE DAİR,

A. AFŞİN KÜÇÜK

Elimize bir puzzle parçası alıp bu kötüdür diye bağırmamız esasında anlamsız bir olaydır; eğer o puzzle parçalarının tamamının birleşmesinden doğacak büyük resim daha korkutucu boyutta ise. Fertleri bir bir ele almak, toplum kaygısına düşmemek, toplumu ve medeniyeti var eden kurucu paradigmalardan uzaklaşmak veya hiç tanımamak... 

İçtimai meseleleri iptidai ele almak gibi daha büyük dertlerimiz var. Örneğin tecavüz vakaları var. Bu konuda yapılan en yaygın yanlış ise mağdur kadına telkin ve nasihatlerde bulunmak. Kadına nas veren toplum, kadınla empati kurmaya zorluyor kendisini; çünkü erkekle empati kurabilecek kuvvette değil. Ben yapmamın garantisini veremiyor. Neden? Doğduğu günden itibaren profesyonel bir ahlaksız olmak için eğitilmiş olabilir mi ya da yaptıkları şeyler toplumda ona statü kazandırıyordur yahut da daha sert bir soru sormak lazım; toplumun bu fikirler üzerine bina edilmiş olma ihtimali var mıdır? Reklamında, filminde, iş yerinde, kahvesinde, sokağında, dergisinde, müziğinde, içtimai hayatında ve aile hayatında bu davranışı kabul ve makbul bir davranış olarak görülüyor mu? 

Kast ettiğim olay sadece cinsel tatminsizlik olayı değil. Toplumumuzun romantik hayallerle ululadığımız kurucu paradigmalarında sıkıntı var mıdır yok mudur olayıdır. 
Tecavüz gibi olaylar, 40 yılda bir yaşanıyor ise o kişide sorun bulabilirsiniz; ancak bu daimi bir hal almış ise toplumun tamamı hastadır veya hastalıkla mücadele edebilecek direnci yoktur denilebilir. Örneğin toplumda infial etkisi yaratmasını öngördüğümüz bir olayın “ Atasözü ” leşebilmesi, “ Deyim ”leşebilmesi ruhsal ve mantıki açıdan ne derece vicdanlarımızı rahat bırakabilmektedir? 

Şimdi sağınıza, solunuza, internetinize, kitabınıza, reklam tabelalarına, gözünüzün gördüğü, kulağınızın işittiklerine dikkat kesilin; bu hastalığın bağrışmalarını duyacaksınızdır. Kadın vücudunun nasıl metalaştığına, bunun nasıl “ Normalleştiğine ” tanık oluyoruz. Tecavüz kültürünün tuğlasını oluşturan küfrün sıradan olduğu bir toplumda “ Ahlak ” bir o kadar sıra dışı bir mefhumdur dersek şayet yanlış mı olur? 

Dediğim gibi; olay sadece ve sadece tek bir parça ile kendini gösteren bir olay değil. Peki, ya bu puzzle parçaları birleşince, ortaya daha büyük bir rezalet çıkıyor mu? 

Ne dersiniz? 

Başımızdaki en büyük dert kendi olmak zorunda olduklarımızla, olamadıklarımız arasındaki makas açıklığından kaynaklıdır ve olmak zorunda olduklarımıza dair en ufak bilgimizin olmayışındandır. 


Herhangi bir konuda ilgi sahibi iseniz o konuda ahkâm verenlerin, o konuyla ilgili herhangi bir bilgisinin olmadığını hemen kavrar ve sezinlersiniz. Telkin ve nas’ın kurucuparadigmalar yerine geçtiği çarkımızda mesnedi ve mantığı olmayan nas’lardan başka aktarımın olmadığını müşahede etmenizle birlikte fikri sancılarınızın başlaması pektabiidir; ancak bir şartla!

Bilmeliyiz ki bir hastalık, direnci kırılmış bir vücudun en zayıf düşmüş yerinde kendini gösterir. Toplum olarak içinde bulunduğumuz durum bir Palindromu andırıyor.Başarısızlıklarımız ödüllendiriliyor. Bu durum birçok konuda böyle; Milli takımdan tutun da akademilere, oradan siyasete ve hukuka, hatta aile yapısından içtimai hayatışekillendiren öğelere kadar…

Toplumun gerçeklerinden uzaklaşılıp romantik kaygılarla bakınca “ Milliyetçilik ” kavramının günümüzde maalesef yüksek bir seciyenin tezahürü değil; içi boş bir
narsisizmin neticesi olduğunu itiraf etmekte zorlanıyoruz. 
Bir çeşit dilemmadayız.

Bazılarımız bu durumun farkında ve çarkı kırmaya karşı mücadele verirken kendisini saldırgan, kırıcı ve ötekileştirici bir tutum içinde buluyor. Bazıları için durum tamamenfarklı; bu dilemmayı hiper realite olarak kabul edip, kendilerine bir simülasyon evreni yaratıyorlar.
Simulakrlarıyla realitenin bütün kaygılarından uzak, idrak ve sırat kaygısından ziyade yaşantısının en önemli yönlendiricisinin hissi kablel vuku olduğu bir anlayışla hayatınıbirilerinin şekillendirmesine teslim etmiş durumda.

Toplum birkaç ferdin davranışlarını sergiliyor adeta, bu konuda her cenah kendi ferdini hem zihnen hem de şeklen teşekkül ettirmiş durumda. Toplum, cenah cenah birbirinemuhalefet ederken, ortak hasletlerin egosantrik ve antroposantrik kaygılarla kurulduğu bir mutlak. Örneğin Avrupa’da olduğu gibi etnisite övgüsüne dayalı narsist bir ırkçılıkanlayışı ülkemizde dalga dalga yayılırken hâlâ ve hâlâ çok kültürlülüğe, bilimsel bilgiye,istatistik verilerine, realizme ve ekolojik kaygılara karşı olanca direnç trajikomik ve anlaşılamaz bir boyut almış durumda.
Histerik kişilik bozukluğu bir fıtrat olarak fert fert üzerimize giydirilmiş durumda. İçi doldurulamayan ve sadece rant eksenli inşa edilen Gnostik bakış; ferdi, tefekkür zemininden uzak tutmakta. Mefkûresiz ve tefekkürsüz kalan bireyin tutarsızlıklarının hepsi esasında bir tutar arz etmekte. Sorun odaklı değil çözüm odaklı bakamadığımız sürece, “neden”e değil “nasıl”a odaklanamadığımız sürece, kaygısını güttüğümüz Meritokrasi’nin yerini elbette mediyokrasi’ye terk etmek mecburiyetinde kalacağız ya da Polybius’un üç siyasî rejiminin oluşum ve devinim sürecini mükerreren yaşayacağız.

Elbette bu realitenin farkında olmakla birlikte eğer herkesten ve her şeyden tiksinerek ve karanlığa söven bir duruş sergileyerek yaşarsak; ümit var düşüncelerden ve tutumdan vazgeçersek, bu dilemmayı kırıp Namık Kemal gibi Merkez-i hâke atsalar bizi, küre-i arzı patlatır çıkarız diyemezsek şayet aydınlığı getirmek şöyle dursun bu aydınlık için mum yakanların da şevkini kırarız.

Vicdanı ve mantığı terk etmeyerek, ümit var yarınlara uyandığımız günlere olsun.

...

Dipçe:

Puzzle: Yapboz bulmacalar.
Nas: Dogma
Narsizm: Özseverlik
Palindrom: tersinin de aynı olduğu şey.
Dilemma: mantık konularında yaşanılan ikilem
Simülasyon: Bir şeyin ikamesi, benzetileni ya da sahtesi,gerçek olmayan gerçeği temsil eden
göstergelerdir.
Sümulakr: bir olay veya nesneyi varmış gibi yapmak. Ayrıca yazar önerisi Jean Baudrilland
İdrak: Algılama
Hiper realite: Gerçeğin yerini alan şey
İçtimai hayat: Toplum yapısı
Hissi kablel vuku: önsezi, 6. hisse göre karar vermek, davranmak
Egosantrizm: her şeyi kendine dayandırmak, kendine bağlamak, kendine indirgemek, her şeyde kendi
görüş açısından hükümde bulunmak, her şeyde kendini esas almak
Antroposantrizm:insanın her şeyin merkezinde olduğunu öne sürmek. Evrendeki her şey insan içindir ya
da insana hizmet etmek için vardır.
Haslet: huy
Sırat: Yol, hedef
Teşekkül ettirmek: biçimlendirmek
Gnostisizm: din ve aklın yetersiz olduğu sadece sezgilerle ve ezoterizm ile bilginin bilinebileceği anlayışı
Mefkûre: ideal, ülkü
Tefekkür: Düşünce
Meritokrasi:yönetim gücü, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne, yani liyakata dayandığı yönetim
biçimi
Mediyokrasi: yönetme becerisinden yoksun çevrelerin iktidarda egemen olduğu yönetim şekli.
reh-güzâr: Geçilen yol, yol üstü
turfa: acemi, yeni yetme, ham, olmamış
müneccim: yıldız ilmi ile uğraşan kişi


GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 5 Sayı 58 – Kasım 2016
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
bilgi@gencaydergisi.com


***